İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 12

Rusya'dan 13 gelişme üzerinden iktidar, bilgi, ekoloji, savaş, yapay zekâ ve nedenselliğin ardındaki ontolojik mekanizmaların analizi.

UUmutcan Demir134 dk okuma18 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

12RUSYA
Bölümler13Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Aşırılığın Ontolojisi

Aşırılık, herhangi bir varlığın belirli bir içeriğe sahip olmasından ziyade, o içeriğin işlevsel yoğunluğunun kendisine tanımlanan sınırı aşmasıyla ortaya çıkan ilişkisel bir statüdür. Bir düşünce, inanç, davranış, örgütlenme veya toplumsal pratik, başlangıçtaki işlevsel sınırları içerisinde varlığını sürdürürken belirli bir yoğunlaşma, genişleme yahut müdahale düzeyinden itibaren aşırılık kategorisine dâhil edilebilir. Dolayısıyla aşırılık, bağımsız bir ontolojik töz veya herhangi bir içeriğe içkin değişmez bir nitelik değil, içeriğin yoğunluğu ile ona uygulanan normatif eşik arasındaki ilişkinin adıdır. Burada belirleyici olan yalnızca işlevin ne olduğu değil, hangi sınırlar içerisinde meşru kabul edildiği ve hangi noktadan itibaren kendi tanımlanmış faaliyet alanını aştığıdır. Aynı işlevin farklı bağlamlarda olağan, istisnai veya aşırı kabul edilebilmesi, kategorinin mutlak bir özden ziyade ilişkisel bir sınır düzenine dayandığını gösterir.

Aşırılıkçı etiketlemesinin siyasal bakımdan olağanüstü işlevselliği, içerik bakımından evrensel uygulanabilirliği ile her somut içeriğe özgül biçimde bağlanabilme kapasitesini aynı anda taşımasından kaynaklanır. Her varlık, faaliyet veya örgütlenme belirli sınırlar içerisinde işlediği ölçüde, teorik olarak her içerik kendi işlevsel sınırlarını aşabilecek bir yoğunlaşma potansiyeline sahiptir. Dinî bağlılık, siyasal katılım, ideolojik savunuculuk, örgütsel dayanışma, kolektif hareketlilik ve toplumsal muhalefet birbirinden farklı içerikler barındırmalarına rağmen aynı biçimsel kategori altında değerlendirilebilir. Kategorinin evrenselliği içeriklerin özdeşliğinden değil, hepsinin sınırlanabilir faaliyetler olmasından doğar. Aşırılıkçılık, içeriklerin ortak özünü adlandırmaz; farklı içeriklere uygulanabilen ortak bir eşik aşımı mantığı kurar. Böylece son derece geniş bir kavramsal kapsama ulaşırken soyut bir genelleme olarak kalmaz; her içerikte hangi faaliyetin, ilişkinin veya yoğunlaşmanın sınırı geçtiği üzerinden tikel bir karşılık kazanır. Evrensel kapsam ile somut müdahale kapasitesinin birleşmesi, kavramı devlet açısından güçlü bir sınıflandırma aracına dönüştürür.

Buradaki temel mekanizma, içeriksel heterojenliğin biçimsel homojenliğe dönüştürülmesidir. Birbirleriyle doğrudan ortaklık taşımayan davranışlar, aşırılık kategorisinin altında aynı üst düzey hukuki ve siyasal sınıflandırmaya yerleştirilebilir. Ancak bu homojenleştirme içeriklerin tamamen önemsizleştiği anlamına gelmez. Aksine etiket, her olayın kendi bağlamındaki faaliyetleri, örgütlenme biçimlerini ve sonuçlarını belirli bir normatif sınırla ilişkilendirdiği ölçüde uygulanabilir hâle gelir. Bir tarafta içeriklerden bağımsız işleyen biçimsel bir değerlendirme şeması, diğer tarafta somut içeriği belirli hukuki sonuçlara bağlayan tikel bir uygulama bulunmaktadır. Etiketin gücü tam olarak buradadır: Kapsamı genişleten soyutluk, müdahaleyi mümkün kılan somutlukla birleşir. Devlet her faaliyet için bütünüyle yeni bir siyasal kavram üretmek zorunda kalmadan, farklı toplumsal fenomenleri ortak bir sınır ihlali mantığı içerisinde değerlendirebilir.

Rusya Yüksek Mahkemesi'nin İnguşetya kökenli Batal Hacı topluluğunu terör örgütü ilan ederek faaliyetlerini yasaklaması, söz konusu sınıflandırma mekanizmasının hukuki sonuçlarını incelemek bakımından somut bir örnektir. Mahkemenin kararı, devlet makamlarının topluluğun terörizmi desteklediğine ilişkin tespitlerine dayanır; dolayısıyla burada hukuken yalnızca bir faaliyetin yoğunluğu değil, terörizmle bağlantılı olduğu ileri sürülen belirli eylemler ve örgütsel ilişkiler söz konusudur. Bununla birlikte kararın daha genel ontolojik önemi, tekil eylemlerden hareketle kolektif örgütlenmenin kendisine yeni bir hukuki varlık statüsü yüklenmesidir. Topluluk artık yalnızca dinî aidiyet, ortak ritüel ve tarihsel süreklilik üzerinden tanımlanan bir birlik olarak değil, devletin yasaklayıcı normlarının doğrudan nesnesi olan hukuki bir kolektivite olarak da konumlanır. Böylece topluluğun tarihsel ve toplumsal varlığı ortadan kalkmaksızın, onun faaliyetlerine ilişkin izin, yasak ve yaptırım ilişkileri yeniden düzenlenir. Hukuki sınıflandırma, nesnenin bütün ontolojik özelliklerini değiştirmeden, toplumsal dünyadaki işleyiş koşullarını dönüştürür.

Adlandırma burada yalnızca betimleyici değil, belirli kurumsal yetkiler altında kurucu sonuçlar doğuran bir edimdir. Devletin bir örgütlenmeyi hukuken yasaklanmış kategoriye yerleştirmesi, o örgütlenmeye yönelik eylemlerin anlamını da değiştirebilir. Daha önce olağan bir örgütsel faaliyet sayılan belirli destek, katılım veya koordinasyon biçimleri, kararın ardından kanunda tanımlanan koşullar gerçekleştiğinde cezai sorumluluğun konusu olabilir. Böylelikle hukuki statü, yalnızca geçmişteki eylemleri sınıflandırmakla kalmaz; gelecekteki eylemlerin hangi normatif düzen içerisinde değerlendirileceğini de belirler. Bununla birlikte örgüte verilen kolektif statü, her üyenin tekil suçluluğunu mantıksal olarak kanıtlamaz; örgütsel aidiyet, fiilî katılım ve bireysel ceza sorumluluğu ayrı değerlendirme düzeyleridir. Kolektif hukuki nitelendirme ile bireysel suç isnadı arasındaki ayrımın korunması, sınıflandırmanın sınırlarının belirlenmesi bakımından zorunludur.

Aşırılık kavramının daha derin siyasal paradoksu ise eşiğin kendisinde ortaya çıkar. Bir faaliyetin sınırını aştığından söz etmek, öncelikle o faaliyete uygulanacak sınırın belirlenmesini gerektirir. Sınırlar bazı durumlarda açık yasal ölçütlerle tanımlanırken bazı durumlarda yorum ve değerlendirmeye daha geniş alan bırakabilir. Böylece aşırılığın teşhisi, yalnızca incelenen içeriğin özelliklerine değil, onu değerlendiren normatif düzenin sınır belirleme yetkisine de bağlanır. Aşırılıkçı statüsünü üretme kapasitesi, hangi davranışın sınırı aştığını belirleme kapasitesinden ayrı düşünülemez. Devlet açısından bu yetki, şiddet ve örgütlü suçlarla mücadelede gerekli bir hukuki araç olabilir; fakat sınırların belirsizleşmesi, düşünce ve aidiyetin kendisiyle kanıtlanabilir suç eylemleri arasındaki ayrımın aşınması tehlikesini doğurur. Dolayısıyla sınıflandırmanın geniş uygulanabilirliği aynı zamanda onun ölçütlerinin açıklığını, kanıtlarla desteklenmesini ve orantılılığını daha önemli hâle getirir.

Son kertede aşırılıkçılık etiketinin kavramsal etkinliği, ontolojik bakımdan hiçbir içeriğe özgü olmamasına rağmen normatif bakımdan hemen her içerikle ilişki kurabilmesidir. Kavram, farklı faaliyetleri ortak bir eşik mantığı üzerinden karşılaştırılabilir kılar; devlet ise bu mantık aracılığıyla toplumsal çoğulluğu belirli hukuki kategoriler altında düzenleyebilir. Ne var ki teorik anlamdaki her eşik aşımı, hukuken aşırılıkçılık veya terörizm teşkil etmez; bu kategorilerin uygulanması ayrıca somut hukuki koşullar gerektirir. Asıl yapısal mesele, içeriğin yoğunlaşmasıyla başlayan değerlendirme sürecinin, o içeriğin toplumsal varlığını yeniden tanımlayabilecek bir sınıflandırma yetkisine dönüşmesidir. Aşırılık kavramının en güçlü yönü, her içeriğe uygulanabilir olması; en kritik sınırı ise bu evrensel uygulanabilirliğin keyfî bir sınıflandırma yetkisine dönüşmesini engelleyen hukuki ölçütlerdir.                                                                                                                                                     

Bilginin Ontolojik Bağımlılığı

Binlerce yıllık tarihsel bilginin günümüze ulaşabilmesi, kimi zaman insan aklının bilinçli koruma faaliyetlerinden değil, maddenin kendi fiziksel özelliklerinden kaynaklanır. Altay'daki beşinci Pazırık kurganında killi toprağın suyu tutması, soğuk iklim koşullarıyla birleşerek donmuş bir tabakanın oluşmasına katkıda bulunmuş ve antik eserlerin binlerce yıl korunmasını sağlamıştır. Burada kil, insan tarafından tarihsel hafızayı muhafaza etmek amacıyla tasarlanmış bir teknoloji olmamasına rağmen teknolojik korumanın işlevsel sonucunu üreten doğal bir mekanizma hâline gelmiştir. Maddenin su geçirgenliği, sıcaklık ve donma gibi sıradan fiziksel özellikleri, tarihsel varlıkların maddi sürekliliğini belirleyerek gelecekte hangi geçmiş gerçekliklerin epistemik erişime açık kalabileceğini etkilemiştir. Tarihsel bilginin erişilebilirliği, geçmişin ne olduğuyla sınırlı değildir; geçmişten geriye kalanların hangi ontolojik koşullarda varlığını sürdürebildiğine de bağımlıdır.

Bilginin yalnızca rasyonel zihnin kavramsal, mantıksal veya çıkarımsal faaliyetleri üzerinden açıklanamayacağı burada belirginleşir. Herhangi bir tarihsel önermenin doğruluğu ile o önermeyi temellendirebilecek kanıtların fiziksel mevcudiyeti birbirinden farklı düzeylerdir. Geçmişte gerçekleşmiş bir olay, ona ilişkin bütün maddi izler ortadan kalktığında da gerçekleşmiş olmaya devam eder; ancak olayın gerçekleşmiş olması, onun gelecekte bilinebilir olacağını garanti etmez. Ontolojik gerçekleşmişlik ile epistemik erişilebilirlik arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmaz. Gerçeklik, kendisini bilinebilir kılacak kanıtları zorunlu olarak muhafaza etmez. Dolayısıyla bilginin içeriği rasyonel olarak değerlendirilebilirken, o içeriğin tarihsel araştırmaya konu olabilmesi maddi kalıcılığın olumsal koşullarına bağlıdır. Kilin nemi tutması gibi fiziksel bir özellik, herhangi bir önermenin mantıksal doğruluğunu üretmez; fakat söz konusu önermenin doğruluğunu araştırmaya yarayan kanıtların geleceğe ulaşmasını sağlayabilir. Böylece maddenin fiziksel sürekliliği, bilginin rasyonel olarak kurulmasının önkoşullarından birine dönüşür.

Buradaki olumsallık, epistemolojinin ontolojik bağımlılığını daha da derinleştirir. Aynı tarihsel dönemde üretilmiş, aynı kültürel anlamları taşımış veya benzer kullanım işlevlerine sahip iki nesneden biri korunurken diğeri bütünüyle yok olabilir. Aralarındaki epistemik kader farklılığı, nesnelerin tarihsel öneminden değil, içinde bulundukları ortamların fiziksel özelliklerinden kaynaklanabilir. Böylece tarihsel bilginin gelecekteki dağılımı, geçmişteki anlamların dağılımıyla zorunlu olarak örtüşmez. Bir kültürün hangi pratiklerinin, teknolojilerinin veya sembolik biçimlerinin sonraki kuşaklar tarafından bilinebileceği, onların başlangıçtaki kültürel değerlerinin yanında korunma koşullarına da bağlıdır. Tarihsel kayıt, yaşanmış gerçekliğin bütünüyle orantılı bir temsili değil, maddi varlığını sürdürebilmiş izlerin oluşturduğu seçilimli bir epistemik alandır.

Maddenin burada gerçekleştirdiği seçilim bilinçli, amaçlı veya değerlendirici değildir. Kil, tarihsel açıdan önemli olanı önemsiz olandan ayırmaz; yalnızca kendi fiziksel yapısı ve çevresel koşullarla etkileşimi doğrultusunda belirli nesnelerin korunmasına imkân tanır. Bununla birlikte epistemik sonuç üreten bir seçilim mekanizmasının zorunlu olarak epistemik bir amaç taşıması gerekmez. Fiziksel nedensellik, herhangi bir bilme niyeti olmaksızın gelecekteki bilme imkânlarını farklılaştırabilir. Ontolojik düzeyde gerçekleşen amaçsız bir süreç, epistemik düzeyde son derece belirleyici sonuçlar doğurur. Dolayısıyla tarihsel bilginin korunması, zorunlu olarak bilinçli bir öznenin hafızasına, arşivleme faaliyetlerine veya koruma iradesine indirgenemez. Doğa, bilgi üretmek yahut muhafaza etmek amacı taşımadığı hâlde, fiziksel nedenselliğin sonuçları üzerinden tarihsel araştırmanın maddi arşivini şekillendirebilir.

Söz konusu mekanizma, rasyonalizm geleneğine karşı daha dikkatli fakat güçlü bir eleştiri geliştirmeye olanak tanır. Klasik epistemolojik rasyonalizm, belirli bilgi türlerinin kaynağında veya gerekçelendirilmesinde aklın deneyimden bağımsız rolünü savunur; bütün bilgilerin fiziksel taşıyıcılardan bağımsız biçimde tarihsel olarak korunabileceğini zorunlu olarak ileri sürmez. Bu nedenle Pazırık bulgusu, rasyonalizmin mantıksal veya matematiksel bilginin gerekçelendirilmesine ilişkin tezlerini doğrudan çürütmez. Ancak bilginin rasyonel gerekçelendirilmesini, bilginin ortaya çıkış ve erişilebilirlik koşullarının eksiksiz açıklaması olarak kabul eden her türlü epistemolojik özerklik iddiasını sınırlar. Akıl, kendisine ulaşan kanıtları değerlendirebilir, kavramsal olarak düzenleyebilir ve bunlardan çıkarımlar üretebilir; fakat hangi tarihsel kanıtların kendisine ulaşabileceğini tek başına belirleyemez. Rasyonel faaliyet, ampirik-tarihsel bilgi söz konusu olduğunda, kendi üretmediği maddi imkânlar üzerinde işler.

Buradan hareketle bilginin üç farklı düzeyini ayırt etmek mümkündür: ontolojik gerçekleşme, maddi izlerin sürekliliği ve epistemik gerekçelendirme. İlk düzeyde olaylar gerçekleşir ve nesneler var olur; ikinci düzeyde bu gerçekliklerden belirli fiziksel izler korunur veya ortadan kalkar; üçüncü düzeyde ise mevcut izler kavramsal, yöntemsel ve çıkarımsal işlemlerden geçirilerek bilgiye dönüştürülür. Bu düzeyler birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte birbirlerine indirgenemez. Bir nesnenin korunması, onun tarihsel anlamının kendiliğinden anlaşılması demek değildir; aynı şekilde nesnenin kavramsal olarak anlaşılabilir olması, onun fiziksel olarak korunacağını garanti etmez. Maddi süreklilik epistemik doğruluğun yeterli koşulu değil, belirli tarihsel bilgi biçimleri için epistemik erişimin olanak koşuludur. Korunmuş bir nesne henüz bilgi değildir; fakat onun korunmuş olması, nesne hakkında kurulabilecek bilginin imkân alanını genişletir.

Bu ilişki, tarihsel hafızanın tarafsız ve eksiksiz bir geçmiş aktarımı olduğu varsayımını da problemli hâle getirir. Geçmişin bütün maddi izleri aynı korunma olasılığına sahip olmadığından, tarihsel araştırmanın erişebildiği kanıtlar sistematik biçimde farklılaşabilir. Belirli iklimlerde, toprak yapılarında veya kimyasal ortamlarda dayanıklılık gösteren nesneler tarihsel anlatılarda daha görünür hâle gelirken başka koşullardaki pratikler geride yeterli iz bırakmayabilir. Böylece tarihsel görünürlük ile tarihsel yaygınlık arasındaki fark, yalnızca kaynakların eksikliğinden değil, kaynakların korunmasını belirleyen fiziksel süreçlerden de doğabilir. Arkeolojik bir bulgunun mevcudiyeti geçmişteki yaşamın doğrudan ve eksiksiz temsilini sunmadığı gibi, herhangi bir bulgunun yokluğu da ilgili pratiğin tarihsel olarak hiç var olmadığını kanıtlamaz. Epistemik boşluk kimi zaman geçmişteki ontolojik yokluğun değil, maddi sürekliliğin kesintiye uğramasının sonucudur.

Daha köklü düzeyde mesele, aklın kendi dışındaki gerçeklikle kurduğu ilişkinin zamansallığıdır. Bilme edimi belirli bir anda gerçekleşirken bilginin konusu olan tarihsel nesne çok daha önce var olmuş olabilir. Bu iki zaman arasında epistemik ilişki kurulabilmesi, geçmişten bugüne uzanan birtakım maddi sürekliliklerin bulunmasını gerektirir. Tarihsel bilgi, birbirinden kopuk iki zamanın akıl tarafından doğrudan birleştirilmesi değil, aralarındaki ontolojik sürekliliğin kanıtlar üzerinden yeniden anlamlandırılmasıdır. Pazırık kurganındaki donmuş tabaka, geçmişteki nesneler ile bugünkü araştırmacılar arasındaki zamansal mesafenin aşılabilmesini sağlayan fiziksel koşullardan biridir. Kilin suyu tutması, donmanın sürmesi ve organik malzemelerin bozulmasının yavaşlaması, birbirini izleyen nedensel süreçler aracılığıyla geçmişteki varlıkların bugünkü epistemik incelemeye katılmasını mümkün kılmıştır. Burada doğa, geçmişi bilinçli olarak hatırlamaz; ancak geçmişin maddi kalıntılarının şimdiki zamanda bulunabilir olmasını sağlayarak hafızanın dışsal koşullarından birini oluşturur.

Nihayetinde Pazırık bulgusu, bilginin oluşumunda ontoloji, olumsallık ve rasyonalite arasında indirgenemez bir bağımlılık ilişkisi bulunduğunu gösterir. Rasyonalite, bilginin gerekçelendirilmesini ve sistematik kuruluşunu sağlayabilir; ontoloji, bilginin konusu ve maddi dayanakları bakımından varlık koşullarını oluşturur; olumsallık ise bu dayanakların hangilerinin tarihsel süreklilik kazanacağını etkiler. Aklın epistemik yetkinliği, kendisine sunulan dünyanın maddi tarihinden bağımsız bir egemenlik değildir. Kilin sıradan bir fiziksel özelliği, binlerce yıl sonra hangi tarihsel gerçekliklerin araştırılabilir kalacağını belirleyen nedensel zincirin parçasına dönüşebiliyorsa, bilginin tarihi yalnızca düşüncenin tarihi olarak yazılamaz. Bilginin imkânları aynı zamanda maddenin korunma, dönüşme ve yok olma tarihine bağlıdır. Akıl geçmişi kavramsallaştırır; fakat geçmişin hangi parçalarının kavramsallaştırılabilecek kadar varlığını sürdüreceğine akıl tek başına karar vermez.                          

Ontolojik Üst Üste Binme

Birbirinden farklı işlevler gerçekleştiren sistemlerin aynı maddi altyapı üzerinde varlığını sürdürmesi, işlevsel çoğulluk ile ontolojik tekillik arasında yapısal bir asimetri meydana getirir. Rusya'da Yandex'e ait üç veri merkezinin insansız hava aracı saldırılarından zarar görmesi sonucunda navigasyon, ödeme, teslimat ve bulut hizmetlerinin eşzamanlı biçimde aksaması, dijital dünyanın görünürde birbirinden bağımsız işleyen unsurlarının ortak fiziksel bağımlılıklar taşıdığını göstermiştir. Kullanıcı deneyiminde ayrı uygulamalar, farklı amaçlar ve bağımsız hizmetler olarak beliren dijital yapılar, altyapısal düzeyde belirli sunucu kümelerine, enerji kaynaklarına ve veri işleme merkezlerine bağımlıdır. Sanal düzlemde çoğalan işlevler, fiziksel düzlemde yoğunlaşan taşıyıcılar üzerinde üst üste biner. Dolayısıyla hizmetlerin fenomenal çoğulluğu, onları mümkün kılan maddi koşulların aynı ölçüde çoğullaştığı anlamına gelmez. Birbirinden ayrı görünen sistemler, ortak altyapılar üzerinden kurulan bağımlılık ilişkileri nedeniyle aynı fiziksel müdahaleden etkilenebilir.

Üst üste binme, yalnızca birden fazla işlevin aynı mekânda bulunmasını değil, ontolojik olarak ayırt edilebilir varlıkların belirli bir varoluş koşulunda çakışmasını ifade eder. Navigasyonun konum belirleme, ödemenin değer aktarımı, teslimatın lojistik koordinasyon ve bulut hizmetlerinin veri işleme işlevi birbirine indirgenemez. Her biri kendine özgü amaçlara, işlemsel kurallara, kullanıcı ilişkilerine ve başarı ölçütlerine sahiptir. Buna karşılık söz konusu işlevlerin bir bölümü ortak altyapısal bileşenlerden yararlanabilir. Ortak taşıyıcının varlığı, taşıdığı işlevlerin özdeş olduğu anlamına gelmediği gibi işlevlerin farklılığı da maddi bağımlılıklarının birbirinden bağımsız olduğunu kanıtlamaz. Burada işlevsel ayrışma ile altyapısal birleşme aynı anda gerçekleşir. Bir varlığın hangi düzeyde tekil, hangi düzeyde çoğul olduğu, onu tanımlarken kullanılan ontolojik ölçüte bağlı hâle gelir.

Asıl tanımsal kriz, çoğulluğun üst üste binmesinden doğan ortaklığın tekillikle karıştırılmasıyla başlar. Birden fazla hizmetin aynı altyapıya bağımlı olması, onların tek bir tanım altında toplanabilmesine olanak tanır: Hepsi belirli bir veri merkezine bağımlı dijital hizmetlerdir. Ancak ortak bir tanım altında birleşebilmek, sayısal veya işlevsel olarak tek bir varlığa dönüşmek değildir. Tanımın birliği ile tanımlananların çokluğu farklı mantıksal düzeylere aittir. Üst kavram, altındaki varlıkları belirli bir ortak özellik üzerinden birleştirirken onların ayırt edici niteliklerini ortadan kaldırmaz. Buna rağmen tanımlama işlemi yalnızca ortak özelliğe yoğunlaştığında, nesnelerin farklılaşmış iç yapıları kavramsal görünürlüklerini kaybedebilir. Çoğul olan, gerçekten tekilleştiği için değil, tanımlama sürecinin ayrıştırıcı ölçütleri dışarıda bırakması nedeniyle tekil görünmeye başlar. Kavramsal birlik, ontolojik çokluk üzerinde kurulabilir; fakat bu birliğin ontolojik özdeşlikle karıştırılması kategorik bir hata üretir.

Söz konusu hata, algısal ve algoritmik sınıflandırma düzeylerinde daha belirgin hâle gelebilir. Bir algoritma, farklı nesneleri belirli ortak özelliklerine göre aynı kategoriye yerleştirdiğinde, sınıflandırmanın amacı açısından geçerli bir soyutlama gerçekleştirmiş olabilir. Ancak ortak özelliği nesnelerin bütün varoluşsal belirlenimlerini temsil eden yeterli bir ölçüt olarak kullandığında, çoğul gerçekliği eksik bir temsil üzerinden yapay tekilliğe indirgeme riski doğar. Aynı fiziksel altyapıya bağlı dört hizmet, bağımlılık ölçütüne göre tek bir sınıfta yer alırken işlev, kullanıcı, veri akışı ve işlemsel amaç bakımından dört ayrı sistem olmaya devam eder. Algoritmik model bu düzeyler arasındaki farkı korumadığında, temsil ettiği sistemin gerçek yapısıyla kendi sınıflandırma şeması arasında bir uyumsuzluk meydana gelir. Kriz, algoritmanın zorunlu olarak yanlış hesaplama yapmasından değil, belirli bir soyutlama düzeyinde geçerli olan özdeşliği diğer ontolojik düzeylere taşımasından kaynaklanır. Aynı sınıfa ait olmak ile aynı varlık olmak arasındaki ayrımın kaybolması, epistemik temsilin ontolojik yapıyı bozarak yeniden üretmesine yol açar.

Algısal düzeyde de benzer bir sorun farklı yönden işler. Gündelik deneyim, navigasyon uygulamasını ödeme sisteminden, teslimat platformunu bulut hizmetinden ayırır; çünkü her biri kullanıcıya farklı bir işlevsel arayüz üzerinden görünür. Böylece zihinsel temsil, doğrudan deneyimlenen ayrımları ontolojik bağımsızlığın göstergesi olarak kabul etmeye eğilim gösterebilir. Ne var ki işlevlerin fenomenal ayrılığı, onların altyapısal bağımsızlığını garanti etmez. Algı burada ortak taşıyıcıyı görünmezleştirerek çoğulluğu olduğundan daha bağımsız; yalnızca ortak taşıyıcıya odaklanan sınıflandırma ise işlevleri olduğundan daha özdeş gösterebilir. Aynı gerçeklik, bir temsil düzeyinde yapay ayrışmaya, diğerinde yapay birleşmeye uğrar. İki hata da varlığın farklı katmanları arasındaki ilişkilerin tek bir ontolojik ölçüte indirgenmesinden doğar. Dolayısıyla üst üste binmenin yarattığı asimetri yalnızca fiziksel sistemlerde değil, o sistemlerin zihinsel ve algoritmik temsillerinde de kendisini gösterir.

Ontolojik krizin temelinde, özdeşliğin hangi düzeyde kurulacağına ilişkin ölçüt belirsizliği bulunur. Aynı veri merkezi içerisinde işleyen iki sistem, mekânsal taşıyıcı bakımından ortaklık gösterebilir; ancak işlemsel örgütlenme bakımından farklıdır. Ortak bir sunucu kümesini kullanan hizmetler donanımsal koşulları paylaşabilirken yazılımsal mimarileri, veri kümeleri ve işlevsel amaçları bakımından ayrışabilir. Böylece tek bir nesneye ilişkin mutlak ve bağlamdan bağımsız birlik iddiası yerine, farklı düzeylerde kurulmuş özdeşlik ve ayrım ilişkileri söz konusu olur. Bununla birlikte ontolojik katmanların farklılığı, her şeyin keyfî biçimde tekil veya çoğul sayılabileceği anlamına gelmez; her düzeyin kendi özdeşlik ölçütlerinin açıkça belirlenmesini gerektirir. Aynılık, hangi özellik bakımından aynılık olduğunun belirtilmesini zorunlu kılar. Sınıflandırma ölçütü belirtilmediğinde, ortak altyapıya sahip olma ilişkisi kolaylıkla ortak bir varlık olma iddiasına dönüşebilir.

Saldırıların doğurduğu eşzamanlı hizmet kesintileri, söz konusu katmanlar arasındaki ilişkileri görünür kılan nedensel bir müdahale niteliğindedir. Normal koşullarda ayrı hizmetler olarak deneyimlenen sistemlerin ortak fiziksel kaynakları, bu kaynakların zarar görmesiyle belirginleşir. Altyapısal bir kesinti, birbirinden farklı uygulamalara yayıldığında işlevsel ayrımın altında ortak bağımlılık noktalarının bulunduğu anlaşılır. Birden fazla sistemin aynı nedenle aksaması, onların tek bir sistem olduğunu değil, aralarında ortak nedensel bağımlılıklar bulunduğunu gösterir. Böylelikle kriz, işlevsel bağımsızlık varsayımının sınırlarını açığa çıkarırken sistemlerin özdeşliği hakkında doğrudan bir kanıt sunmaz. Daha önce görünmez kalan ortak altyapı, kesintinin farklı alanlara yayılması üzerinden epistemik görünürlük kazanır. İşleyişin sürekliliği bağımlılıkları örtebilirken işleyişin kesintiye uğraması onları açığa çıkarır.

Burada merkeziyetçilik, üst üste binmenin yoğunluğunu artıran bir örgütlenme ilkesi olarak önem kazanır. Dijital işlevler belirli altyapısal düğümlerde yoğunlaştıkça farklı sistemlerin ortak fiziksel koşullara bağımlılığı da artabilir. Bu durum, hizmetlerin sayısal çoğalmasıyla altyapının aynı oranda çeşitlenmesi arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığını gösterir. Yüzlerce ayrı uygulama, kendi arayüzleri ve işlevleri bakımından çoğalırken belirli veri merkezleri ve bulut platformları üzerinden ortaklaşabilir. Fonksiyonel çeşitlilik artarken maddi bağımlılıkların yoğunlaşması, görünürdeki çoğulluğun altında yapısal bir kırılganlık biriktirebilir. Böylece sistemin işlevsel karmaşıklığı ile fiziksel dayanıklılığı arasında doğrusal bir ilişki kurulamaz. Çok sayıda hizmet barındıran bir dijital düzen, bunların bağımlılık ilişkileri yeterince dağıtılmamışsa az sayıdaki altyapısal hasardan geniş çapta etkilenebilir. Yedekleme ve dağıtık mimariler ise bu ortak bağımlılıkların zorunlu sonuçlarını değiştirebilir; üst üste binme tek başına mutlak kırılganlık değil, belirli koşullarda ortak arıza olasılığı üretir.

Daha derin mesele, tekillik ile çoğulluğun birbirlerinin karşıtı olarak değil, aynı varoluşsal örgütlenmenin farklı düzeyleri olarak anlaşılması gerekliliğidir. Ortak altyapı, farklı işlevleri mümkün kılarken onların farklılıklarını zorunlu olarak ortadan kaldırmaz. Tersine tek bir maddi düzenin birden fazla işlevsel yapılanmayı taşıyabilmesi, çoğulluğun her zaman ayrı fiziksel taşıyıcılar gerektirmediğini gösterir. Ontolojik üst üste binme, özdeşliğin değil, farklılıkların ortak koşullar altında birlikte gerçekleşebilmesinin yapısıdır. Kriz ise söz konusu birlikteliğin algılanmasında ortaya çıkar: Ortak koşullar tekil varlıkla, farklı işlevler de mutlak bağımsızlıkla karıştırıldığında gerçekliğin katmanlı örgütlenmesi kaybolur. Sağlıklı bir ontolojik tanımlama, ortak taşıyıcıyı tanırken işlevsel farklılıkları; işlevsel farklılıkları tanırken ortak taşıyıcıyı korumak zorundadır.

Nihayetinde Yandex veri merkezlerine yönelik saldırılar, dijital sistemlerin yalnızca teknolojik kırılganlığını değil, çoğul varlıkların ortak maddi koşullar altında birleşmesinden doğan tanımsal ve epistemik asimetriyi de düşünmeye olanak tanır. Aynı fiziksel yapıya bağımlı hizmetler tek bir sınıflandırma altında toplanabilir; fakat ortak sınıflandırma onların ontolojik farklılıklarını hükümsüz kılamaz. Aynı şekilde farklı işlevsel kimliklere sahip olmaları, ortak nedensel koşullardan bağımsız olduklarını göstermez. Kavramsal indirgeme, çoğulluğu tekilliğe dönüştürdüğü anda temsil ile gerçeklik arasındaki mesafe büyür; ayrıştırıcı temsil ise ortak bağımlılıkları görmezden geldiğinde aynı mesafeyi karşı yönden üretir. Ontolojik kriz, çoğulluğun tek bir maddi zeminde bulunmasından değil, o zemindeki birliğin çoğulluğun kendisiyle karıştırılmasından doğar. Dijital dünyanın temel paradoksu burada belirginleşir: İşlevler birbirinden farklılaştıkça görünürde çoğalan varlıklar, aynı anda ortak altyapılar üzerinde yoğunlaşabilir. Çoğulluk ontolojik olarak korunurken temsil düzeyinde tekilleştirildiğinde, gerçeklik değil, gerçekliğe uygulanan tanım çöker.                                                   

Ekolojinin Ontolojik Yer Değiştirmesi

Ekolojik bir olayın gerçekleştiği çevrede doğrudan gözlemlenememesi, o olayın etkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Rusya'nın Karadeniz kıyılarında petrole bulanmış deniz kuşlarının rehabilitasyon merkezlerine getirilmesi, buna karşılık yerel yetkililerin kıyılarda petrol sızıntısı tespit edilmediğini açıklaması, ekolojik gerçekliğin mekânsal konumu ile onun maddi izlerinin bulunduğu konumun birbirinden ayrılabileceğini gösterir. Kıyı şeridinde gözlemlenemeyen veya ölçüm sırasında saptanamayan bir kirletici, hareketli bir organizmanın bedeni üzerinde varlığını sürdürebilir. Böylece çevresel olayın epistemik erişilebilirliği, yalnızca gerçekleştiği varsayılan coğrafi alanın incelenmesine bağlı olmaktan çıkar; söz konusu alanla etkileşime girmiş canlıların maddi yapıları üzerinden de kurulabilir. Organizma, çevresel gerçekliğin pasif alıcısı olmaktan çıkarak onun izlerini taşıyan hareketli bir kayıt yüzeyine dönüşür. Ekolojik olgunun gözlemlendiği yer ile ekolojik nedenselliğin işlediği yer arasındaki ayrım, çevrenin ontolojik sınırlarını yeniden düşünmeyi gerektirir.

Ekoloji, en genel anlamıyla organizmaların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişkileri inceleyen disiplin olarak tanımlanır. Ancak çevrenin yalnızca organizmanın dışında bulunan, coğrafi olarak sınırlandırılabilir bir alan şeklinde kavranması, ekolojik ilişkilerin maddi dolaşımını açıklamakta yetersiz kalabilir. Organizmalar çevrelerinden bütünüyle ayrışmış, dışsal etkilere yalnızca tepki veren kapalı birimler değildir; çevreyle sürekli madde, enerji ve bilgi alışverişinde bulunan açık sistemlerdir. Dolayısıyla çevresel koşullar, organizmanın dışında kalmak zorunda değildir. Kirleticiler, kimyasal bileşikler, mikroorganizmalar ve çeşitli maddi kalıntılar organizmanın yüzeyine tutunabilir, dokularına geçebilir veya metabolik süreçlerine katılabilir. Ekolojik ilişki, çevre ile organizma arasındaki sınırda sonlanmaz; belirli koşullarda organizmanın maddi yapısı içerisinde sürdürülür. Böylece çevre, yalnızca canlıyı kuşatan mekânsal koşulların toplamı olarak değil, canlı üzerinde ve içerisinde iz bırakabilen nedensel ilişkiler bütünü olarak anlaşılmalıdır.

Buradaki temel kavramsal genişleme, ekolojinin çevresel konumdan organizmada taşınan ilişkisel bir düzleme doğru genişlemesidir. Petrolün kuşun tüylerine bulaşmasıyla çevredeki bir madde, organizmanın bedensel yüzeyinde yeni bir konum kazanır. Kirletici artık yalnızca denizde veya kıyıda bulunabilecek dışsal bir çevresel unsur değildir; canlının hareketleriyle başka mekânlara taşınabilen maddi bir bileşene dönüşmüştür. Ancak söz konusu dönüşümde petrolün kimyasal kimliği zorunlu olarak değişmez; değişen, onun hangi varlıkla hangi ilişkiler içerisinde bulunduğudur. Deniz yüzeyindeki petrol, bir çevresel kirleticiyken kuşun bedeni üzerinde aynı zamanda bedensel hareketi, ısı yalıtımını ve hayatta kalma koşullarını etkileyebilecek bir etken hâline gelir. Maddenin ontolojik konumundaki değişim, onun işlevsel ve nedensel ilişkilerinin yeniden örgütlenmesine yol açar. Çevreye ait olanın organizmaya taşınması, çevre ile varlık arasındaki ayrımın mutlak bir kopukluk değil, geçirgen ve dönüşebilir bir ilişki olduğunu açığa çıkarır.

Bununla birlikte ekolojinin organizmaya taşınması, çevrenin organizmanın içerisinde bütünüyle yeniden üretildiği anlamına gelmez. Bir kuşun bedeninde bulunan petrol, deniz ekosisteminin tamamını temsil etmez; ancak ekosistemle kurulan belirli bir maddi ilişkinin sürekliliğini taşıyabilir. Burada taşınan şey çevrenin bütünü değil, çevresel nedenselliğin organizma üzerinde muhafaza edilmiş belirli bir parçasıdır. Dolayısıyla ekolojik kavramın genişlemesi, çevrenin varlıkla özdeşleştirilmesinden değil, çevresel ilişkilerin organizma üzerinde devam edebilmesinden kaynaklanır. Organizma, hem kendine özgü biyolojik bütünlüğünü korur hem de kendisinin dışındaki bir çevresel olayın maddi sonuçlarını bünyesinde barındırır. Birbirinden farklı ontolojik düzeyler aynı bedensel yüzeyde kesişir: Kuş biyolojik bir varlık, petrol kimyasal bir madde, kirlenme ise ikisi arasında belirli bir çevresel karşılaşmadan doğmuş ilişkisel bir durumdur. Tek bir organizma, kendi varlığını aşan çevresel ilişkilerin kesişme noktası hâline gelebilir.

Çevreden organizmaya gerçekleşen bu aktarım, ekolojik olgunun mekânsal sabitliğini de problemli hâle getirir. Geleneksel coğrafi gözlem, belirli bir alanın mevcut koşullarını inceleyerek o alana ilişkin tespitler üretir. Ne var ki hareketli organizmalar, maruz kaldıkları çevresel etkileri başlangıçtaki karşılaşma alanının dışına taşıyabilir. Böylece ekolojik etkinin taşındığı mekân ile etkinin kaynaklandığı mekân arasında bir yer değiştirme ilişkisi kurulur. Kuşun petrolü taşıdığı yer, petrolün ilk bulaştığı yer olmak zorunda değildir. Organizmanın hareketliliği, çevresel olayın izlerini farklı coğrafi konumlara dağıtırken olayın maddi sonuçlarını başlangıçtaki mekânsal sınırlarından bağımsızlaştırır. Ancak burada mutlak bir nedensel bağımsızlık söz konusu değildir; taşınan iz, geçmişteki çevresel karşılaşmaya bağlılığını korur. Ekolojik olayın izi mekân değiştirebilirken nedensel kökeni geçmişteki karşılaşmanın yapısına bağlı kalır. Dolayısıyla ekolojik gerçekliğin coğrafyası, yalnızca kaynakların dağılımıyla değil, bu kaynaklarla etkileşime giren organizmaların hareketleriyle de belirlenir.

Söz konusu yer değiştirme, ekolojik gözlemin zamansal yapısına da yeni bir boyut kazandırır. Belirli bir anda kıyıda kirletici saptanmaması ile daha önce kirleticiye maruz kalmış bir organizmanın üzerinde kalıntı bulunması, zorunlu olarak birbirini dışlayan durumlar değildir. Çünkü iki gözlem farklı zamanlara, mekânlara ve ölçüm nesnelerine ilişkin olabilir. Çevresel durumun mevcut görünümü ile çevresel etkileşimin maddi sürekliliği aynı zamansal düzeyde işlemez. Kirletici su yüzeyinden dağılmış, taşınmış veya ölçüm yapılan noktada bulunmamış olabilirken organizma üzerindeki kalıntı varlığını sürdürebilir. Böylece canlı beden, yalnızca mevcut çevrenin etkilerini değil, geçmişte karşılaşılan çevresel koşulların bazı izlerini de barındırabilir. Organizmanın bedeni, farklı zamanlarda gerçekleşmiş ilişkilerin bugünkü maddi sonuçlarını bir araya getiren zamansal bir yüzeye dönüşür. Ekolojik gerçeklik, yalnızca çevrenin şimdiki durumunda değil, organizmanın geçmiş etkileşimlerden taşıdığı maddi izlerde de varlığını sürdürebilir.

Burada bedenin epistemolojik statüsü belirgin biçimde değişir. Organizma, çevresel araştırmanın yalnızca korunması veya incelenmesi gereken biyolojik nesnesi değildir; aynı zamanda dışsal olaylar hakkında bilgi sağlayabilecek maddi bir kanıt taşıyıcısıdır. Kuşun tüylerindeki petrol kalıntısı, organizmanın belirli bir kirleticiyle karşılaşmış olabileceğine ilişkin fiziksel bir göstergedir. Bu gösterge, insan tarafından bilinçli biçimde üretilmiş bir kayıt değildir; nedensel etkileşimin organizma üzerinde bıraktığı izdir. Beden, çevresel gerçekliği temsil etmek amacı taşımaksızın onu maddi olarak kaydedebilir. Böylece ekolojik araştırmanın bilgi kaynakları, çevresel ölçüm araçlarının ve coğrafi gözlemlerin ötesine genişleyerek organizmaların bedensel durumlarını da içerir. Bununla birlikte bedensel kalıntının varlığı, kirleticinin kesin kaynağını veya belirli bir tanker kazasıyla nedensel bağlantısını tek başına kanıtlamaz. Böyle bir belirleme, kimyasal analiz, hareket güzergâhı ve çevresel örneklerin karşılaştırılması gibi ek kanıtlar gerektirir. Maddi iz, geçmişteki bir ilişkinin göstergesi olabilir; fakat ilişkinin bütün nedensel tarihini kendiliğinden açıklamaz.

Ekolojik gerçekliğin çevreden organizmaya taşınması, tanımlama biriminin de yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Çevresel kirlilik yalnızca belirli bir alan içerisinde bulunan kirleticilerin varlığı üzerinden tanımlandığında, o alandan uzaklaşmış fakat etkilerini canlılarda sürdüren maddeler gözlem alanının dışında kalabilir. Buna karşılık kirlilik, organizmaların maruz kalma süreçlerini ve taşıdıkları kalıntıları da içeren ilişkisel bir yapı olarak ele alındığında, incelemenin kapsamı genişler. Ekolojik sınıflandırmanın nesnesi, yalnızca kirlenmiş mekân değil, kirleticiyle organizma arasında kurulmuş ve maddi sonuçları devam eden ilişkidir. Böylece çevresel bir olgunun coğrafi görünmezliği, onun organizma düzeyindeki maddi mevcudiyetini zorunlu olarak ortadan kaldırmaz. Buradaki genişleme, ekolojinin temel tanımını bütünüyle değiştirmekten ziyade, tanımın içerdiği çevre-organizma ilişkisinin mekânsal, zamansal ve bedensel boyutlarını daha açık biçimde görünür kılar.

Bu yapı, ekolojik nesnenin ontolojik tekilliğine ilişkin daha derin bir sorunu gündeme getirir. Çevresel kirlenme, yalnızca denizin kirlenmesi midir, kuşun bedeninde petrol bulunması mıdır, yoksa her iki durumu birbirine bağlayan nedensel ilişkiler bütünü müdür? Her tanım, aynı sürecin farklı bir varoluş düzeyini öne çıkarır. Deniz suyundaki kirletici çevresel durumun, kuş üzerindeki kalıntı bedensel maruziyetin, bu ikisi arasındaki etkileşim ise ekolojik ilişkinin nesnesidir. Bunlar birbirinden ayrıştırılabilir olmakla birlikte belirli bir olayın açıklanmasında birbirleriyle ilişkilidir. Ekolojik olayın birliği, bütün unsurların aynı mekânda bulunmasından değil, aralarında kurulan nedensel süreklilikten kaynaklanabilir. Dolayısıyla tek bir çevresel olay, farklı konumlarda bulunan çok sayıda maddi belirti üzerinden varlığını sürdürebilir. Ekolojinin ontolojik genişlemesi, olayın mekânsal olarak dağılmış belirtilerinin ortak bir ilişkisel bütünlük içerisinde kavranabilmesidir.

Daha ileri düzeyde organizma, yalnızca çevresel etkilerin taşıyıcısı değil, onların dağılımına katılan bir unsur hâline gelir. Petrol bulaşmış bir kuşun hareket etmesi, kirleticinin belirli miktarlarının farklı yüzeylere veya bölgelere taşınmasına aracılık edebilir. Bu durumda canlı, çevresel nedenselliğin yalnızca etkilenen tarafında bulunmaz; kendi hareketleri üzerinden sürecin sonraki aşamalarına da katılır. Ancak bunun anlamı organizmanın bilinçli bir kirletici veya olayın bağımsız kaynağı olması değildir. Maruz kalma ile taşıma işlevleri aynı varlık üzerinde birleşebilir; ekolojik edilgenlik ile nedensel aracılık birbirini zorunlu olarak dışlamaz. Organizma bir taraftan çevresel olayın sonuçlarını yaşarken diğer taraftan aynı olayın maddi izlerinin dolaşımında rol oynayabilir. Böylece ekolojik nedensellik, çevreden canlıya yönelen tek taraflı bir aktarım olmaktan çıkarak karşılıklı etkileşimlerin ve dolaşım süreçlerinin oluşturduğu daha karmaşık bir yapıda anlaşılır.

Yerel yetkililerin kıyıda petrol sızıntısı saptamadıklarına ilişkin açıklaması ile rehabilitasyon merkezlerine getirilen kuşların üzerindeki petrol kalıntıları arasındaki görünür karşıtlık, epistemolojik açıdan gözlem alanının sınırları ile olayın gerçek nedensel kapsamının birbirine karıştırılması riskini gösterir. Kıyıdaki belirli ölçümlerin negatif sonuç vermesi, yalnızca ilgili zaman, konum ve yöntem bakımından bir tespittir. Organizma üzerindeki kirleticinin bulunması ise başka bir gözlem birimine ilişkin pozitif bulgudur. İki veri arasındaki ilişkinin kurulması, herhangi birini mutlaklaştırmaktan ziyade ölçüm koşullarının ve nedensel bağlantıların araştırılmasını gerektirir. Bir alanda gözlemlenemeyen gerçeklik, başka bir varlık üzerinde gözlemlenebilir olabilir; ancak farklı gözlemlerin aynı olayın kanıtları sayılması ayrıca temellendirilmelidir. Böylece ekolojik araştırma, coğrafi gözlem ile biyolojik göstergeyi birbirine rakip değil, farklı yönlerden bilgi sağlayabilen epistemik araçlar olarak değerlendirmek zorundadır.

Nihayetinde Karadeniz'deki petrole bulanmış kuşlar, ekolojinin yalnızca çevresel mekânların incelenmesiyle sınırlandırılamayacağını, organizmaların maddi yapılarının da çevresel süreçlerin sürekliliğine katıldığını gösterir. Ekoloji, organizmanın dışında bulunan koşulları inceleyen bir ilişki alanı olmanın yanında, o koşulların organizmaya taşınmasıyla genişleyen bir ontolojik inceleme alanıdır. Çevresel unsurun bedensel bir kalıntıya dönüşmesi, coğrafi sınır ile nedensel sınır arasındaki özdeşliği ortadan kaldırır; organizmanın hareketliliği, ekolojik olayın izlerini mekânsal olarak dağıtır; bedensel süreklilik ise geçmişteki çevresel etkileşimleri mevcut gözlem alanına taşır. Bu nedenle bir çevresel olayın ortadan kalktığının söylenebilmesi, yalnızca ilk gözlemlendiği mekândaki görünürlüğünün sona ermesine indirgenemez. Ekolojik sonuçlar, farklı organizmalar ve maddi taşıyıcılar üzerinden varlıklarını sürdürebilir. Çevrenin ontolojik sınırı, çevresel nedenselliğin sınırıyla her zaman örtüşmez. En temel kavramsal dönüşüm burada gerçekleşir: Ekolojik gerçeklik belirli bir mekâna sabitlenmiş olgu olmaktan çıkar, çevre ile organizma arasında taşınan ve farklı varlık düzeylerinde devam eden ilişkisel bir süreç olarak kavranır. Çevre, organizmanın dışında sona ermez; organizmanın taşıdığı maddi ilişkilerde kendi nedensel tarihini sürdürür.                                             

Ontolojik Geçişlilik

Bir sembolün hukuki kimliğinin, üzerinde bulunduğu maddi nesneden ayrılarak farklı temsil düzlemlerinde varlığını sürdürebilmesi, varoluşsal taşıyıcıların değişkenliği ile anlamın ilişkisel sürekliliği arasındaki temel ontolojik ayrımı görünür kılar. Rusya'nın Kostroma kentinde eski milletvekili adayı Andrey Tarasov'un, iktidar partisini eleştiren bir sloganın bulunduğu tişörtle çekilmiş fotoğrafı nedeniyle para cezasına çarptırılması, sembolik kimliğin farklı maddi ve dijital taşıyıcılar arasında nasıl korunduğunu incelemek bakımından önemlidir. Slogan önce kumaş yüzeyinde fiziksel bir yazı olarak bulunmuş, ardından fotoğraf aracılığıyla görsel bir temsile dönüşmüş, nihayet dijital platformda dolaşıma girerek farklı bir teknik ortamda yeniden görünür hâle gelmiştir. Her geçişte taşıyıcının maddi özellikleri, işlenme biçimi ve algısal erişim koşulları değişmesine rağmen, sembolün tanınabilir anlam örüntüsü belirli ölçüde korunmuştur. Maddi taşıyıcıların dönüşümü, sembolik kimliğin zorunlu olarak sona ermesini gerektirmemiştir. Mahkemenin fotoğraftaki ifadeyi ve görseli yaptırım konusu yapması, farklı taşıyıcılarda beliren sembolik içeriklerin hukuki değerlendirme bakımından ilişkilendirilebildiğini göstermektedir.

Sembolün ontolojik yapısı, fiziksel nesne ile anlamsal örüntü arasındaki özdeşliğin reddedilmesini gerektirir. Kumaş üzerindeki yazı, belirli boya parçacıklarının belirli bir yüzeyde düzenlenmesinden meydana gelirken fotoğraftaki yazı ışığın kaydedilmesi ve yeniden üretilmesi yoluyla görünürlük kazanır. Dijital görüntü ise kodlanmış verilerin teknik sistemler tarafından işlenmesiyle oluşturulur. Dolayısıyla üç durumda da birbirinden farklı maddi süreçler işlemektedir. Buna karşılık sembolün tanınabilirliğini sağlayan ilişkisel düzen, belirli dönüşümlerden sonra korunabilir. Sembolik kimlik, tek bir fiziksel taşıyıcının sayısal sürekliliğine değil, farklı taşıyıcılarda yeniden kurulabilen anlam ve biçim ilişkilerine dayanır. Tişörtteki slogan ile fotoğraftaki slogan aynı fiziksel nesne değildir; ancak belirli dilsel ve görsel ölçütler altında aynı sembolik örüntünün farklı gerçekleşmeleri olarak değerlendirilebilir. Böylece maddi tekillik ile anlamsal özdeşlik birbirinden ayrılır: Taşıyıcılar çoğalırken sembolik tipin tanınabilirliği devam eder.

Asıl ontolojik mesele, bir varlığın farklı varoluş düzlemleri arasında geçiş yapmasına rağmen hangi koşullarda aynı varlık olarak tanımlanabileceğidir. Fiziksel nesneden görsel temsile, görsel temsilden dijital veriye gerçekleşen dönüşümler, yalnızca teknik aktarım süreçleri değildir; varlığın hangi özelliklerinin kimlik belirleyici sayıldığına ilişkin kavramsal bir ayrıştırma da içerir. Sembolün kimliği taşıyıcının kimliğiyle özdeşleştirilirse her yeni temsil, bütünüyle yeni bir sembol sayılmak zorundadır. Buna karşılık kimlik yalnızca soyut anlam üzerinden kurulursa farklı taşıyıcıların maddi ayrımları önemsizleşir. Her iki yaklaşım da tek taraflıdır. Geçişlilik, farklı varlıkların bütün özellikleriyle özdeşleşmesini değil, belirli bir kimlik ölçütünün farklı maddi gerçekleşmeler boyunca korunabilmesini ifade eder. Bu nedenle sembolün sürekliliği, maddi farklılıkların yokluğundan değil, farklılıklar içerisinde belirli bir ilişkisel yapının yeniden üretilebilmesinden kaynaklanır.

Dijital çağın ontolojik önemi, söz konusu geçişliliklerin olağanüstü hızlanması ve çeşitlenmesidir. Bir yazı kumaş üzerinde bulunabilir, fotoğrafın konusu olabilir, dijital dosyaya dönüşebilir, farklı ekranlarda görüntülenebilir, yeniden basılabilir veya başka görsel düzenlemelerin içerisine yerleştirilebilir. Her dönüşüm farklı teknik koşullara dayanırken belirli sembolik özellikler geçişler boyunca korunabilir. Varlık, tek bir gerçekleşme biçimine sabitlenmeden farklı temsil ortamlarında süreklilik kazanabilmektedir. Ancak bu durum bütünüyle maddesizleşmiş bir varoluşu göstermez. Dijital görüntüler de fiziksel depolama, enerji, elektronik işlem ve görüntüleme süreçlerine bağımlıdır. Değişen şey maddi varoluşun bütünüyle ortadan kalkması değil, belirli sembolik ilişkilerin birbirinden farklı maddi düzenlerde gerçekleştirilebilir olmasıdır. Böylece sembolün ontolojik sürekliliği, maddeden mutlak bağımsızlık üzerinden değil, belirli bir maddi taşıyıcıya bağımlı olmama kapasitesi üzerinden açıklanabilir.

Buradaki geçişlilik, farklı varlık düzlemleri arasında çizilen kategorik sınırların epistemolojik niteliğini de açığa çıkarır. Fiziksel nesne, görsel temsil ve dijital içerik birbirinden ayrılabilir varoluş biçimleridir; ancak bunların mutlak biçimde yalıtılmış ontolojik alanlar olarak değerlendirilmesi, aralarındaki dönüşüm ilişkilerini açıklamakta yetersiz kalır. Bir sembol farklı düzlemlerde yeniden üretilebiliyorsa, söz konusu düzlemler arasındaki ayrımların en azından bir bölümü, gerçekliğin mutlak kopuşlarından ziyade gerçekliği sınıflandırmak amacıyla kullanılan epistemik ve işlevsel ölçütlerden kaynaklanmaktadır. Kumaşı fiziksel nesne, fotoğrafı temsil, dijital görüntüyü sanal içerik olarak adlandırmak, her birinin farklı işleyiş biçimlerini kavramsal olarak ayırt etmeye yarar; fakat bu ayrımların varlıklar arasında hiçbir süreklilik bulunmadığı anlamına geldiği söylenemez. Geçişlilik, ontolojik sınıfların bütünüyle geçersiz olduğunu değil, onların mutlak ve geçirimsiz varlık bölgeleri olarak kavranmasının geçersizliğini gösterir. Sınıflandırmanın epistemik işlevi, sınıflandırılan gerçekliğin ilişkisel sürekliliğini ortadan kaldıramaz.

Daha ileri düzeyde, sembolün taşıyıcılar arasında korunması, kimliğin sabit bir maddi özden ziyade ilişkisel bir değişmezlik üzerinden kurulabileceğini düşündürür. Bir dönüşüm sırasında bazı özellikler kaybolurken bazıları korunur. Fotoğraf tişörtün dokusunu, ağırlığını ve kullanım işlevini doğrudan taşımaz; ancak üzerindeki yazının biçimini ve belirli anlam ilişkilerini yeniden üretebilir. Dijital paylaşım ise fotoğrafın ilk kaydedildiği fiziksel ortamı sürdürmek zorunda olmaksızın görüntünün tanınabilir düzenini koruyabilir. Dolayısıyla ontolojik geçişlilik, varlığın bütün özelliklerinin korunmasını değil, kimliğini belirleyen seçilmiş ilişkilerin dönüşüm boyunca değişmez kalmasını gerektirir. Hangi özelliklerin kimlik belirleyici olduğu ise incelemenin düzeyine bağlıdır. Fiziksel nesne açısından süreksizlik bulunan yerde dilsel, sembolik veya hukuki değerlendirme açısından süreklilik bulunabilir. Aynı fenomen, farklı kimlik ölçütleri altında hem değişmiş hem de korunmuş olarak tanımlanabilir; burada mantıksal bir çelişki değil, ontolojik çözümleme düzeylerinin farklılığı söz konusudur.

Sembolik sürekliliğin hukuki alana taşınması, geçişliliğin yalnızca anlamsal değil, normatif sonuçlar da üretebildiğini gösterir. Mahkeme, Tarasov'un tişörtündeki sloganı ve görseli, Aleksey Navalni ve faaliyetleri yasaklanmış Yolsuzlukla Mücadele Vakfı'yla ilişkilendiren uzman değerlendirmesine dayanarak aşırılıkçı sembol kapsamında ele almıştır. Böylece fotoğrafta yeniden temsil edilen sembolik içerik, hukuki sınıflandırmanın nesnesi hâline gelmiştir. Hukuki değerlendirme, belirli durumlarda fiziksel taşıyıcının tekilliğinden ziyade farklı taşıyıcılarda tanınabilen sembolik örüntüye yönelir. Ancak sembolün farklı ortamlarda tanınabilir kalması ile bütün kullanım biçimlerinin aynı hukuki statüye sahip olması birbirinden ayrılmalıdır. Bir sembolün alıntılanması, eleştirilmesi, belgelenmesi veya propaganda amacıyla kullanılması farklı bağlamlar oluşturabilir. Dolayısıyla sembolik özdeşliğin korunması, normatif değerlendirmenin de her durumda değişmeden aktarılmasını zorunlu kılmaz. Hukuki statü yalnızca sembolün tanınabilirliğine değil, ilgili hukuk düzenindeki tanımlara, kullanım bağlamına ve sorumluluk koşullarına da bağlıdır.

Tarasov vakasının daha özgül boyutu, sembolik ilişkinin hukuki nitelendirme için nasıl kullanıldığıdır. Kendisi, sloganın bağımsız biçimde aşırılıkçı ilan edilmediğini belirterek cezalandırılmasına itiraz etmiştir. Buradaki tartışma, bir sembolün geçmişte belirli kişiler veya örgütler tarafından kullanılmış olmasıyla o sembolün sonraki bütün kullanımlarının aynı örgütsel kimliği taşıyıp taşımadığı sorusunda yoğunlaşır. Sembolik içerik, kullanım tarihinden tamamen bağımsız değildir; ancak bir ifadenin belirli bir örgütle tarihsel ilişki taşıması, her yeni kullanımın aynı siyasal aidiyeti veya örgütsel faaliyeti temsil ettiğini tek başına kanıtlamaz. Dolayısıyla anlamsal süreklilik ile normatif özdeşlik arasında ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir bağlantı bulunmaktadır. Sembolün farklı taşıyıcılarda aynı biçimde tanınabilmesi, bütün bağlamlarda aynı hukuki anlamı taşıdığının zorunlu kanıtı değildir. Geçişlilik fiziksel düzeyleri aşabilir; fakat hukuki değerlendirme, bağlamsal ayrımları ortadan kaldırdığı ölçüde aşırı genellemeye dönüşebilir.

Geçişlilik kavramı, temsilin yalnızca gerçekliğin ikincil bir kopyası olduğu varsayımını da yeniden değerlendirmeye açar. Fotoğraf, tişörtün kendisi değildir; fakat onun üzerindeki sembolik örüntüyü yeni bir toplumsal dolaşıma sokabilir. Dijital paylaşım, başlangıçtaki fiziksel olayın edilgen bir yansıması olmaktan çıkarak bağımsız iletişimsel ve hukuki sonuçlar doğurabilecek yeni bir faaliyet hâline gelir. Temsil, temsil ettiği nesneyle sayısal olarak özdeş olmamasına rağmen onun belirli etkilerini yeni ilişkisel alanlarda yeniden üretebilir. Burada kopya ile asıl arasındaki fark ortadan kalkmaz; aksine kopyanın kendi ontolojik ve nedensel etkinliği belirginleşir. Fiziksel tişört belirli bir anda ve yerde bulunurken dijital görüntü çok sayıda kullanıcıya ulaşabilir, farklı zamanlarda yeniden görüntülenebilir ve başka iletişimsel bağlamlara taşınabilir. Böylece temsil, başlangıçtaki nesnenin maddi sınırlarını sürdürmeksizin onun sembolik ilişkilerini genişletir. Sembolün toplumsal varlığı, başlangıçtaki taşıyıcının erişim koşullarından daha geniş bir dolaşım kapasitesi kazanabilir.

Söz konusu dönüşüm, varlığın sürekliliği ile etkisinin sürekliliği arasındaki ayrımı da önemli hâle getirir. Fiziksel tişörtün ortadan kaldırılması, üzerindeki sloganın fotoğraf veya dijital dosya biçimindeki gerçekleşmelerini zorunlu olarak ortadan kaldırmaz. Benzer şekilde bir dijital görüntünün silinmesi, aynı sembolik örüntünün başka platformlarda veya maddi nesnelerde yeniden üretilmesini engellemeyebilir. Bir taşıyıcının yok edilmesi, taşıdığı anlam örüntüsünün bütün gerçekleşmelerinin yok edilmesiyle özdeş değildir. Böylece varlığın maddi sona erişi ile sembolik dolaşımın sona erişi birbirinden ayrılır. Ancak sembolik örüntünün korunması yine de onu gerçekleştirecek maddi ve toplumsal koşullar gerektirir; herhangi bir taşıyıcıda yeniden üretilemeyen, hatırlanmayan veya yorumlanamayan bir sembolün fiilî toplumsal etkinliği sınırlanır. Dolayısıyla sembolik süreklilik mutlak bir ölümsüzlük değil, farklı taşıyıcılar üzerinde tekrar gerçekleştirilebilme olanağıdır.

Ontolojik düzlemlerin epistemik niteliği bakımından asıl sonuç, kategorik ayrımların varlıklar arasındaki bütün ilişkileri tüketemeyeceğinin anlaşılmasıdır. Fiziksel, görsel ve dijital gibi sınıflandırmalar, farklı gerçeklik alanlarının kendilerine özgü özelliklerini açıklamak bakımından geçerlidir; ancak bu alanlar birbirlerine kapalı ontolojik bütünlükler değildir. Bir sembolün farklı alanlarda korunması, sınıfların açıklayıcı sınırlarını görünür kılar. Sınıflandırma, nesneleri belirli özellikleri bakımından ayırırken aynı nesneler arasında farklı düzeylerde süren ortaklıkları perdeleyebilir. Dolayısıyla epistemik işlem, gerçekliğin ilişkisel yapısını bütünüyle temsil etmek yerine belirli bir çözümleme amacına göre ayrıştırır. Kavramsal ayrımın kesinliği, ontolojik kopuşun kesinliğini garanti etmez. Bir nesnenin hangi kategoriye ait olduğunun belirlenmesi, o kategorinin dışında bulunan ilişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Sembolün taşıyıcılar arasındaki sürekliliği, kategorilerin nesneler üzerinde kurulmuş açıklayıcı düzenlemeler olduğunu ve gerçekliğin bu düzenlemelerden daha geniş geçiş ilişkileri barındırabileceğini gösterir.

Sonuç olarak Tarasov'un tişörtündeki sloganın fotoğraf aracılığıyla dijital dolaşıma girmesi ve hukuki yaptırımın konusu hâline gelmesi, maddi dönüşüm, sembolik süreklilik ve normatif sınıflandırmanın aynı olay içerisinde farklı ontolojik düzeylerde işleyebildiğini ortaya koyar. Kumaş, fotoğraf ve dijital görüntü aynı fiziksel varlık değildir; ancak belirli anlam örüntülerinin farklı gerçekleşmeleri olarak birbirleriyle ilişkilendirilebilir. Devletin hukuki değerlendirmesi de söz konusu sürekliliği tanıyarak fiziksel nesnenin ötesindeki temsile yönelmiştir. Buradan çıkarılabilecek temel ontolojik sonuç, varoluş düzlemlerinin birbirinden bütünüyle bağımsız ve geçirimsiz alanlar olmadığıdır. Bu düzlemler arasındaki ayrımlar, fiziksel ve işlemsel farklılıklara dayanmakla birlikte, epistemik sınıflandırmanın kurduğu mutlak sınırlar olarak ele alındıklarında gerçekliğin geçişlilik kapasitesini açıklayamazlar. Varlık düzlemleri arasındaki fark, aralarındaki sürekliliğin imkânsızlığına değil, sürekliliğin farklı maddi koşullarda nasıl gerçekleştirildiğine işaret eder. Dijital çağın ontolojik dönüşümü de burada yoğunlaşır: Aynı anlam örüntüsü giderek çeşitlenen taşıyıcılar üzerinde yeniden kurulurken, tek bir nesnenin fiziksel kimliğiyle sınırlandırılamayan bir varoluşsal dolaşım kazanır. Taşıyıcı değiştiğinde varlığın gerçekleşme biçimi değişebilir; fakat bu dönüşüm, bütün kimlik ilişkilerinin kesintiye uğradığı anlamına gelmez. Ontolojik geçişlilik, ayrılmış görünen varlık düzlemlerinin altında mutlak özdeşliği değil, farklılıklar boyunca korunabilen ilişkisel sürekliliği açığa çıkarır.                                                                                            

Krizin Düzen Üretimi

Kaosun düzeni ortadan kaldırdığı varsayımı, krizin yalnızca mevcut yapıların çözülmesine neden olan yıkıcı bir süreç olarak kavranmasından kaynaklanır. Oysa belirli koşullarda kriz, mevcut düzenin çözülmesiyle eşzamanlı olarak yeni düzenleme mekanizmalarının olağanüstü yoğunlukta kurulmasına yol açabilir. Rusya'nın Rostov bölgesinde yaklaşık altı hafta içerisinde 126 futbol sahası büyüklüğünde bir insansız hava aracı saldırı üssünün neredeyse tamamlanması, krizin düzensizlik üretirken aynı zamanda belirli faaliyet alanlarında örgütsel, matematiksel ve teknik düzeni yoğunlaştırabilen bir yeniden yapılanma koşulu olduğunu gösterir. Daha önce boş olan bir arazinin kısa sürede karmaşık bir askerî altyapıya dönüştürülmesi, yalnızca maddi üretim kapasitesinin hızlanması değildir; planlama, kaynak dağılımı, teknik hesaplama, işbölümü ve koordinasyon süreçlerinin belirli bir hedef doğrultusunda yeniden örgütlenmesidir. Savaş burada mevcut araçların kullanılıp tüketildiği olaylar toplamı olmaktan çıkarak gelecekte yeni olayların meydana gelmesini sağlayacak koşulları üreten bir sisteme dönüşür. Çatışma, kendi sürekliliğinin maddi önkoşullarını yeniden üretmeye başladığında yalnızca gerçekleşen bir olay değil, yeni olayların gerçekleşme kapasitesini üreten nedensel bir mekanizma hâline gelir.

Kriz ile düzen arasındaki ilişkinin kavramsal olarak yeniden kurulması gerekir. Kriz, bütün düzen biçimlerinin mutlak yokluğu değildir; belirli bir düzenin mevcut koşulları yönetmekte yetersiz kalması, geçerliliğinin sarsılması veya yeniden yapılandırılmasını gerektiren bir durumdur. Bu nedenle kriz, düzensizlik ile eşanlamlı olmaktan çok, mevcut düzenleme ilkeleriyle değişen koşullar arasındaki uyumsuzluğun belirginleşmesidir. Olağan zamanlarda işleyen prosedürler, öncelik sıralamaları ve kurumsal ilişkiler belirli bir istikrar varsayımı üzerine kuruludur. Ancak istikrarı mümkün kılan koşullar değiştiğinde, aynı düzenin sürdürülmesi yetersiz kalabilir. Böylece kriz, düzenin basitçe ortadan kalkmasına değil, hangi unsurlarının korunacağına, hangilerinin askıya alınacağına ve hangilerinin yeniden kurulacağına ilişkin kararların yoğunlaşmasına yol açar. Düzen, mutlak ve değişmez bir yapıdan ziyade belirli koşullarda geçerli olan ilişkisel parametrelerin örgütlenmesi olarak anlaşılabilir. Ancak buradan bütün düzenlerin yalnızca kriz için kurulduğu sonucu çıkmaz; daha isabetli olan, krizlerin her düzenin koşullara bağımlı ve yeniden düzenlenebilir karakterini olağan zamanlardan daha görünür kılmasıdır. Kriz anında açığa çıkan şey düzenin yokluğu değil, düzenin belirli tarihsel ve maddi koşullara bağlı olarak kurulmuş olmasıdır.

Carl Schmitt'in siyasal teolojisinde geliştirdiği istisna hâli düşüncesi, söz konusu mekanizmanın siyasal düzeyde açıklanmasına olanak tanır. Schmitt açısından normatif düzenin olağan işleyişi, belirli bir normal durumun varlığını varsayar; istisna ise bu normal durumun güvence altında olmadığı koşullarda kararın kurucu niteliğini görünür kılar. Egemenlik, yalnızca mevcut normları uygulama kapasitesiyle değil, hangi durumda olağan düzenin yetersiz kaldığına ve istisnai kararların gerekli olduğuna hükmetme yetkisiyle ilişkilendirilir. İstisna, düzenin tamamen karşıtı olmaktan ziyade düzenin dayandığı karar mekanizmasını görünür kılan sınır durumudur. Normal koşullarda kuralların sürekliliği ön plandayken kriz koşullarında hangi kuralların sürdürüleceği ve hangi davranışların önceliklendirileceği sorusu belirleyici hâle gelir. Schmitt'in hukuki-siyasal anlamdaki istisna hâli, her askerî hızlanma veya olağanüstü inşaat faaliyetiyle özdeş değildir; fakat kriz altında düzenin yeniden kuruluşunu düşünmek bakımından açıklayıcı bir kuramsal çerçeve sağlar. Rostov'daki hızlandırılmış altyapı inşası da doğrudan hukuki bir istisna ilanını kanıtlamaksızın, olağanüstü koşulların örgütsel öncelikleri nasıl değiştirebileceğini gösteren maddi bir örnek olarak incelenebilir.

Burada Schmittçi perspektiften çıkarılabilecek daha özgün sonuç, krizin yalnızca kuralları askıya almadığı, belirli kuralların uygulanmasını olağanüstü ölçüde yoğunlaştırabildiğidir. Bir askerî tesisin altı haftada kurulabilmesi, fiziksel ve teknik zorunlulukların ortadan kalkmasını değil, belirli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi için gereken süreçlerin sıkıştırılmasını gerektirir. Arazi düzenlemesi, altyapı bağlantıları, mühendislik hesaplamaları, lojistik koordinasyon ve teknik sistemlerin bütünleştirilmesi, hızlandıkları ölçüde birbirleriyle daha sıkı biçimde ilişkilendirilmek zorundadır. Kriz, bazı olağan prosedürlerin sadeleştirilmesine veya önceliklerin değiştirilmesine yol açarken, yapısal tutarlılığın gerekli olduğu alanlarda daha yoğun bir eşgüdüm ihtiyacı yaratabilir. İstisnai kararın örgütsel etkisi, bütün kuralların gevşetilmesi değil, bazı sınırların esnetilmesiyle diğer zorunlulukların daha merkezi hâle getirilmesidir. Böylece olağan düzenin belirli unsurları geri çekilirken teknik düzenin belirli unsurları daha yoğun biçimde çalışabilir. Kriz ile disiplin arasındaki görünür karşıtlık, farklı düzenleme düzeylerinin birbirinden ayrılmasıyla ortadan kalkar.

Bir askerî üssün inşası, nihayetinde belirli bir matematiksel ve mantıksal tutarlılık sistemine dayanır. Ölçüm, geometri, malzeme dayanımı, enerji gereksinimleri, zamanlama, lojistik akış ve teknik bileşenlerin uyumu, yapının fiziksel olarak gerçekleştirilebilmesinin koşullarıdır. Bu işlemler savaş nedeniyle matematiksel bakımdan daha doğru hâle gelmez; ancak olağanüstü zaman baskısı altında hesaplama ve koordinasyonun örgütsel önemi artabilir. Krizin yoğunlaştırdığı şey matematiğin doğruluk derecesi değil, matematiksel ilişkilerin maddi üretim sürecindeki uygulama yoğunluğudur. Altı haftalık bir üretim takviminde birbirine bağımlı işlemler arasındaki gecikmeler, hatalar veya uyumsuzluklar daha geniş sonuçlar doğurabileceğinden, planlamanın belirli unsurlarının daha sıkı ilişkilendirilmesi gerekebilir. Böylece kriz, biçimsel rasyonalitenin ortadan kalkmasına değil, belirli hedefler için araçların daha yoğun biçimde düzenlenmesine yol açabilir. Bununla birlikte hızın artması her zaman doğruluğun veya güvenliğin artması anlamına gelmez; bazı durumlarda denetimin azalması ve hata riskinin büyümesi de mümkündür. Düzenin yoğunlaşması, düzenin bütün boyutlarının iyileşmesi değil, seçilmiş işlevlerin daha yüksek öncelikle ve daha sıkı nedensel bağlantılar içerisinde örgütlenmesidir.

Deleuze ve Guattari'nin organsız beden kavramı, aynı sürecin Schmittçi karar teorisinden farklı bir ontolojik düzeyde kavranmasını sağlar. Organsız beden, basitçe organları bulunmayan fiziksel bir beden veya mutlak düzensizlik hâli değildir; önceden sabitlenmiş işlevsel örgütlenmelerin dışında düşünülebilen, yoğunlukların ve bağlantı imkânlarının düzenlenmesine ilişkin bir kavramdır. Organizma belirli işlevleri belirli organlara dağıtan örgütlenmiş bir bütün olarak ele alınırken organsız beden, bu sabit işlev dağılımlarının zorunlu olmadığını ve başka bağlantı biçimlerinin kurulabileceğini düşünmeye olanak tanır. Belirli bir örgütlenmenin çözülmesi, bütün ilişkilerin ortadan kalkması değil, yeni ilişkisel düzenlemelerin mümkün hâle gelmesidir. Deleuze ve Guattari'nin tabakalaşma, yersizyurtsuzlaşma ve yeniden yerliyurtlulaşma kavramları burada önem kazanır. Mevcut ilişkilerin çözülmesiyle açılan dönüşüm alanı, daha sonra başka kurallar ve bağlantılar altında yeniden örgütlenebilir. Böylece kaos ile düzen, birbirinden bütünüyle kopuk iki varoluş durumu olarak değil, belirli ilişkisel yapıların çözülmesi ve yeniden kurulması süreçleri üzerinden incelenebilir.

Rostov'daki inşa süreci, bu kavramsal çerçeveyle potansiyel ilişkisel kapasitenin belirli bir askerî işlev altında yeniden örgütlenmesi olarak okunabilir. Daha önce askerî tesis niteliği taşımayan bir arazi, belirli altyapısal müdahaleler sonucunda farklı bir işlevsel bütünlüğe kavuşmuştur. Arazinin fiziksel varlığı devam ederken ulaşım, enerji, güvenlik ve teknik operasyonlarla kurduğu ilişkiler yeniden tanımlanmıştır. Burada değişen yalnızca mekânın görünümü değildir; mekânın hangi faaliyetleri mümkün kıldığı, hangi süreçlere bağlandığı ve hangi nedensel sonuçların üretimine katılabildiğidir. Ancak söz konusu araziyi doğrudan Deleuze ve Guattari'nin organsız bedeniyle özdeşleştirmek kavramı basitleştirir. Daha isabetli olan, organsız bedenin işaret ettiği sabitlenmemiş bağlantı imkânları ile bu imkânların belirli bir askerî düzen içerisinde yeniden tabakalaştırılması arasındaki ilişkiyi düşünmektir. İnşa süreci, işlevsel bakımdan açık bir alanın belirli teknik ve siyasal amaçlar doğrultusunda yeniden kodlanmasıdır. Böylece potansiyel ilişkiler, somut bir örgütlenmenin sınırları içerisinde belirli işlevlere bağlanır.

Schmitt ile Deleuze–Guattari arasındaki sentez tam olarak burada kurulabilir. Schmitt, krizin siyasal kararı nasıl kurucu hâle getirdiğini açıklarken Deleuze ve Guattari, mevcut örgütlenmelerin çözülmesi ve yeni ilişkilerin kurulması süreçlerini kavramsallaştırır. İlk yaklaşımda istisna, normatif düzenin sınırlarını ve kararın önceliğini görünür kılar; ikinci yaklaşımda sabit örgütlenmelerin çözülmesi, farklı yoğunluk ve bağlantı biçimlerinin ortaya çıkmasına imkân tanır. Bu iki düşünsel hareket özdeş değildir. Schmitt'in kuramı siyasal egemenlik ve karar etrafında yoğunlaşırken Deleuze ve Guattari'nin yaklaşımı tek bir egemen karar merkezine indirgenemeyen çoğul üretim ve bağlantı süreçlerine yönelir. Ancak ikisi birlikte düşünüldüğünde kriz anındaki yeniden örgütlenmenin iki ayrı boyutu belirginleşir: Normatif önceliklerin yeniden belirlenmesi ve maddi ilişkilerin yeniden düzenlenmesi. Birincisi hangi faaliyetlerin önce geleceğini ve hangi sınırların değiştirileceğini belirlerken ikincisi bu kararların hangi teknik, maddi ve örgütsel bağlantılar üzerinden gerçekleştirilebileceğini ortaya koyar. Böylece kriz, yalnızca kararın yoğunlaştığı bir siyasal an değil, aynı zamanda yeni ilişkisel bütünlüklerin üretildiği maddi bir süreç olarak anlaşılır.

Söz konusu sentez, düzenin yalnızca istikrarın değil, istikrarsızlığın da ürünü olabileceğini gösterir. Olağan koşullarda belirli bir sistemin örgütlenmesi, önceden kurulmuş ilişkilerin tekrarına dayanır. Kriz koşullarında ise mevcut ilişkilerin yetersizleşmesi, başka örgütlenme biçimlerinin daha hızlı kurulmasına yol açabilir. Düzensizlik, belirli örgütlenmelerin çözülmesi bakımından yıkıcıyken başka örgütlenmelerin kurulması bakımından üretici sonuçlar doğurabilir. Ancak bu üreticilik, krizin kendiliğinden yaratıcı veya ilerletici olduğu anlamına gelmez. Kriz kaynakları tüketebilir, karar kalitesini düşürebilir, kurumları işlevsizleştirebilir ve üretim kapasitesini ortadan kaldırabilir. Düzen üretimi ancak belirli kaynaklar, örgütsel beceriler ve uygulanabilir hedefler mevcut olduğunda gerçekleşir. Dolayısıyla kaosun düzen üretmesi zorunlu bir doğa yasası değil, belirli koşullarda ortaya çıkabilen ilişkisel bir mekanizmadır. Kriz, örgütlenme kapasitesi mevcut sistemlerde düzenin yeniden yoğunlaşmasını mümkün kılarken aynı kapasiteden yoksun sistemlerde çözülmeyi derinleştirebilir. Aynı istikrarsızlık koşulu, farklı örgütsel yapılarda karşıt sonuçlar doğurabilir.

Buradan bilişsel düzeye geçildiğinde, kriz koşullarında akıl yürütme faaliyetinin neden farklılaşabileceği sorusu ortaya çıkar. İnsan bilişinin evrimsel işlevlerine ilişkin yaklaşımlar, düşünme ve karar verme kapasitelerinin çevresel sorunlara uyum sağlama süreçleriyle ilişkisini araştırır. Evrimsel epistemoloji genel olarak bilme kapasitelerinin evrimsel oluşumuna ve bilgi sistemlerinin seçilim süreçleriyle ilişkisine odaklanırken, Gerd Gigerenzer'in ekolojik rasyonalite yaklaşımı, bir bilişsel stratejinin başarısının yalnızca soyut mantıksal karmaşıklığına değil, kullanıldığı çevrenin yapısına uygunluğuna da bağlı olduğunu savunur. Belirsizlik koşullarında daha fazla bilgi işlemek veya bütün seçenekleri hesaplamak her zaman daha etkili değildir; belirli çevrelerde hızlı ve seçici karar kuralları daha başarılı sonuçlar verebilir. Gary Klein'ın doğal karar verme yaklaşımı ise özellikle deneyimli kişilerin zaman baskısı ve yüksek risk altında, önceden edinilmiş örüntüleri tanıyarak uygulanabilir eylem seçenekleri oluşturabildiklerini gösterir. Rasyonalite burada koşullardan bağımsız soyut bir hesaplama kapasitesi olmaktan çıkarak çevresel taleplerle etkileşim içerisinde kullanılan uyarlanabilir bilişsel stratejilerin niteliğini kazanır.

Söz konusu yaklaşımlardan hareketle, krizin belirli bilişsel faaliyetleri yoğunlaştırabileceği yönünde koşullu bir tez geliştirilebilir. Olağan koşullarda birden fazla seçeneğe dağıtılan dikkat, yüksek risk karşısında belirli tehditlere ve çözüm gereksinimlerine yönelebilir. Karar süresinin daralması, önceliklerin yeniden sıralanmasına ve belirli problemlerin çözülmesi için daha yoğun zihinsel çaba gösterilmesine neden olabilir. Kriz, zihnin bütün bilişsel kapasitelerini eşzamanlı olarak güçlendirmekten ziyade belirli görevler etrafında dikkat, değerlendirme ve karar süreçlerinin yeniden dağıtılmasına yol açabilir. Bu ayrım zorunludur; çünkü yoğunlaşma ile bilişsel üstünlük özdeş değildir. Staw, Sandelands ve Dutton'ın tehdit altında katılaşma yaklaşımı, tehlike koşullarının bilgi işlemenin daralmasına ve kontrolün merkezileşmesine neden olabileceğini ortaya koyar. Dolayısıyla kriz bazı görevlerde hız ve odaklanmayı artırırken başka görevlerde esnekliği, yaratıcılığı veya eleştirel değerlendirmeyi zayıflatabilir. Buradaki temel mekanizma, genel zekânın otomatik biçimde yükselmesi değil, bilişsel kaynakların çevresel tehdide karşı seçici biçimde yeniden örgütlenmesidir.

Evrimsel açıdan daha temel bir yorum, akıl yürütme ve problem çözme kapasitelerinin en azından bazı işlevlerinin değişken çevresel koşullarda uyarlanabilir davranış üretmeye hizmet etmesidir. Beklenmedik tehditler, mevcut davranış kalıplarının yetersiz kaldığı durumlarda alternatiflerin değerlendirilmesini, nedensel ilişkilerin tanınmasını ve davranışın yeniden düzenlenmesini gerektirebilir. Ancak bütün akıl yürütme yetilerinin yalnızca krizlere karşı koymak amacıyla evrimleştiğini ileri sürmek aşırı indirgemeci olur; bilişsel kapasiteler toplumsal etkileşim, öğrenme, iletişim ve çok sayıda farklı problem alanıyla ilişkilidir. Daha güçlü tez, krizin bilişsel yetileri yoktan üretmediği, mevcut yetilerin hangi işlevler doğrultusunda kullanılacağını yeniden önceliklendirebildiğidir. Bu bakımdan bireysel zihindeki uyarlanma ile savaş koşullarındaki örgütsel yoğunlaşma arasında yapısal bir benzerlik kurulabilir. Birey belirli tehditler karşısında dikkat ve karar mekanizmalarını yeniden düzenlerken kurumlar da kaynaklarını, teknik kapasitelerini ve koordinasyon süreçlerini yeniden dağıtabilir. İki düzeyde de kriz, mevcut imkânların belirli bir problem karşısında farklı ilişkiler içerisinde örgütlenmesine neden olur.

Ancak bireysel bilişsel uyum ile kurumsal üretim kapasitesi doğrudan özdeşleştirilmemelidir. Bir tesisin hızlı inşa edilmesi, inşa sürecine katılan insanların kriz nedeniyle daha zeki, daha mantıklı veya bütün yönleriyle daha rasyonel hâle geldiğini kanıtlamaz. Hızlanma; önceden edinilmiş uzmanlık, mevcut teknik planlar, kaynakların yoğunlaştırılması, işbölümünün değiştirilmesi ve bazı süreçlerin eşzamanlı yürütülmesi gibi çok sayıda örgütsel nedenden kaynaklanabilir. Kurumsal rasyonalitenin yoğunlaşması, bireysel bilişsel kapasitenin artmasını zorunlu olarak gerektirmez. Bir sistem, üyelerinin tek tek zihinsel kapasiteleri değişmeden de bilgi akışını, karar hiyerarşisini ve teknik uygulamaları yeniden düzenleyerek daha yüksek üretim temposuna ulaşabilir. Dolayısıyla kriz altında ortaya çıkan düzen yoğunlaşmasının iki farklı bileşeni bulunur: bireylerin görev ve dikkat süreçlerindeki olası değişimler ile kurumların bireysel kapasiteleri belirli bir hedef doğrultusunda yeniden birleştirmesi. İkinci bileşen, birincisi gerçekleşmeden de ortaya çıkabilir. Burada rasyonel yoğunlaşmanın asıl birimi, tek tek zihinlerden ziyade zihinler, teknik araçlar, kurallar ve maddi kaynaklar arasında kurulmuş kolektif işlemsel örgütlenme olabilir.

Rostov'daki inşa faaliyetinin daha belirleyici ontolojik yönü ise üretilen düzenin doğrudan gelecekteki nedensel kapasiteyi artırmaya yönelik olmasıdır. Bir saldırı üssünün kurulması, yalnızca mevcut savaş koşullarına verilen geçici bir karşılık değildir; ilerleyen zamanlarda yeni askerî operasyonların gerçekleştirilebilmesini sağlayacak maddi koşulların oluşturulmasıdır. Savaş, kendi mevcut olaylarının içerisinde gelecekteki olayları mümkün kılan altyapıları üretmeye başladığında nedenselliği ikinci düzeyde yeniden örgütler. Birinci düzeyde askerî faaliyetler belirli sonuçlar doğurur; ikinci düzeyde ise askerî altyapı, bu tür faaliyetlerin yeniden üretilebilmesini sağlayan koşulları oluşturur. Böylece savaş yalnızca belirli araçlarla gerçekleştirilen eylemler dizisi olmaktan çıkarak yeni araçların, kapasitelerin ve operasyonel imkânların üretildiği genişleyen bir nedensel sistem hâline gelir. Üssün henüz gelecekte gerçekleştireceği belirli faaliyetler bilinmese bile onun inşası, mevcut imkânlar kümesine yeni operasyonel seçenekler ekler. Altyapı, henüz gerçekleşmemiş olayların varoluş koşullarını şimdiki zamanda üretir.

Bu mekanizmanın temelinde, olay ile olay üretme kapasitesi arasındaki ontolojik fark bulunmaktadır. Tekil bir askerî eylem, belirli bir zamanda gerçekleşir ve kendisine özgü sonuçlar doğurur. Buna karşılık askerî altyapı, aynı türden veya farklı türden faaliyetlerin zaman içerisinde tekrar gerçekleştirilebilmesini sağlayan görece kalıcı bir örgütlenmedir. Olayın kendisi geçiciyken olay üretme kapasitesi belirli maddi düzenlemeler aracılığıyla süreklilik kazanabilir. Böylece savaşın nedenselliği yalnızca gerçekleşmiş çatışmaların toplamı üzerinden açıklanamaz; çatışmayı mümkün kılan üretim, lojistik ve teknik altyapının yeniden üretimi de incelenmelidir. Üssün işlevi, belirli bir askerî operasyonun tekil gerçekleşmesinden daha geniştir; gelecekteki operasyonlar için gerekli koşulların oluşturulmasını içerir. Ancak bu kapasitenin varlığı, bütün planlanan operasyonların başarıyla gerçekleşeceğini garanti etmez. Teknik arızalar, karşı önlemler, kaynak kısıtları veya siyasal kararlar gelecekteki kullanım biçimlerini değiştirebilir. Nedensel kapasite, belirli olayların zorunlu gerçekleşmesi değil, o olayların mümkünlük koşullarının maddi olarak genişletilmesidir.

Buradan savaşın kendi sürekliliğini üretme potansiyeline sahip bir geri besleme sistemi olarak anlaşılması mümkün hâle gelir. Çatışma yeni askerî gereksinimler doğurur; bu gereksinimler yeni altyapıların kurulmasına neden olabilir; kurulan altyapılar ise ilerleyen çatışma faaliyetlerinin kapasitesini artırabilir. Böylelikle kriz, kendisine karşı geliştirilen örgütsel yanıtlar aracılığıyla kendi devamlılığını mümkün kılan koşulların bir bölümünü yeniden üretebilir. Bu durum her savaşın zorunlu olarak kendi kendisini büyüttüğü anlamına gelmez; çünkü aynı çatışma kaynak tükenmesi, siyasal anlaşmalar veya askerî kapasite kaybı üzerinden sona erme koşullarını da üretebilir. Ancak Rostov örneği, krizin yalnızca yıkıcı tüketim süreçlerinden ibaret olmadığını, belirli alanlarda üretici geri besleme ilişkileri oluşturabildiğini gösterir. Daha ileri düzeyde, savaşın mevcut ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla geliştirilen kapasite, gelecekteki stratejik seçenekleri değiştirebilir ve yeni eylem biçimlerini mümkün kılabilir. Başlangıçta krize uyum sağlamak için üretilen düzen, daha sonra krizin işleyişini etkileyen bağımsız bir nedensel değişkene dönüşebilir.

Bu dönüşüm, geçici istisna ile kalıcı altyapı arasındaki ilişkiyi de problemli hâle getirir. Kriz koşullarında oluşturulan olağanüstü düzenlemeler belirli bir tehdide karşı geçici çözümler olarak tasarlanabilir; ancak bu düzenlemeler maddi altyapıya, kurumsal prosedürlere ve örgütsel kapasitelere dönüştüklerinde başlangıçtaki kriz anından daha uzun süre varlıklarını sürdürebilirler. İstisnanın zamansal geçiciliği, istisna koşullarında üretilen kurumların ve altyapıların zorunlu olarak geçici olmasını gerektirmez. Böylece olağanüstü koşullar altında hızlandırılan örgütlenmeler, daha sonra yeni bir olağan işleyişin parçasına dönüşebilir. Schmittçi anlamda istisna kararının düzenle ilişkisi burada maddi bir boyut kazanır: Kriz sırasında değiştirilen öncelikler, kurulan yeni altyapılar aracılığıyla kriz sonrasında da etkili olabilecek kapasitelere dönüşebilir. Deleuze ve Guattari'nin perspektifinden ise bu süreç, belirli ilişkisel akışların yeni bir örgütlenme içerisinde yeniden sabitlenmesi olarak yorumlanabilir. Kriz, eski düzeni geçici olarak çözerken yeni düzenin kalıcı maddi koşullarını üretebilir. Böylece istisnai koşullar, yalnızca olağanın askıya alındığı zaman aralıkları değil, gelecekteki olağanlığın örgütsel biçimlerinin belirlendiği tarihsel eşikler hâline gelebilir.

Söz konusu düzen üretiminin normatif değerlendirmesi ise onun teknik başarısından ayrı tutulmalıdır. Matematiksel hesaplamaların doğru yapılması, teknik koordinasyonun başarılı olması veya altyapının kısa sürede tamamlanması, bu faaliyetlerin yöneldiği siyasal ve askerî amaçların ahlaki bakımdan meşru olduğunu kendiliğinden göstermez. Araçsal rasyonalitenin yoğunlaşması, amaçların normatif doğruluğunu garanti etmez. Son derece tutarlı bir teknik sistem, yıkıcı sonuçlar doğurabilecek faaliyetler için de kullanılabilir. Bu nedenle kriz altında düzenin artması ile toplumsal iyiliğin artması aynı önerme değildir. Düzen, belirli bir hedefe yönelmiş ilişkilerin tutarlılığını ifade ederken o hedefin ahlaki niteliği ayrıca değerlendirilmelidir. Kriz koşullarında bir örgütlenmenin hız, hesaplama ve koordinasyon kapasitesini artırması, onun bütünsel olarak daha iyi bir toplumsal düzen ürettiğini kanıtlamaz. Aksine teknik etkinlikle normatif değerlendirme arasındaki ayrım, krizlerin neden hem olağanüstü örgütsel başarılar hem de son derece yıkıcı sonuçlar üretebildiğini açıklamak bakımından zorunludur. Düzenin yoğunluğu ile düzenin değerini birbirine karıştırmak, rasyonelliği yalnızca araçların etkinliğine indirgemek olur.

Kriz ontolojisinin en önemli sonucu, düzenin varoluşunu yalnızca sakinlik, tekrar ve istikrara bağlayan düşünsel alışkanlığın aşılmasıdır. Belirli bir sistemin düzenli olması, onun değişimin dışında bulunması anlamına gelmez; düzen aynı zamanda değişen koşullar altında ilişkilerin yeniden kurulabilme kapasitesini de içerir. Rostov'da kısa sürede oluşturulan askerî altyapı, değişen savaş koşulları karşısında belirli kaynakların yoğunlaştırılmasıyla yeni bir işlevsel bütünlük üretilebildiğini göstermektedir. Schmitt'in istisna teorisi, olağan koşulların yetersizleştiği anlarda kararın düzen kurucu işlevini; Deleuze ve Guattari'nin kavramları, sabit örgütlenmelerin çözülmesiyle farklı bağlantıların kurulabilme imkânını; ekolojik rasyonalite ve doğal karar verme yaklaşımları ise belirsizlik altında bilişsel ve davranışsal stratejilerin çevresel koşullara göre yeniden düzenlenmesini açıklamaya katkıda bulunur. Bu perspektifler birlikte ele alındığında kriz, mevcut düzenin yalnızca bozulması değil, normatif önceliklerin, maddi ilişkilerin ve bilişsel kaynakların yeniden dağıtıldığı çok katmanlı bir yoğunlaşma süreci olarak kavranabilir. Ancak yoğunlaşmanın gerçekleşmesi, örgütsel kapasiteye ve koşullara bağlıdır; kriz kendi başına rasyonalite üretmez.

Altı haftada kurulan devasa askerî tesisin ontolojik önemi, fiziksel büyüklüğünden veya inşa hızından daha geniştir. Olay, savaşın yalnızca mevcut maddi kapasiteleri tüketmediğini, belirli koşullarda gelecekteki faaliyetlerin imkânlarını yeniden üretebildiğini; krizin yalnızca düzenin karşıtı olmadığını, bazı düzenleme mekanizmalarını yoğunlaştırabildiğini; istisnai koşulların yalnızca kuralları askıya almadığını, yeni işlevsel öncelikler ve örgütlenmeler oluşturabildiğini göstermektedir. Kaos ile düzen arasındaki ilişki, birinin varlığının diğerinin yokluğunu gerektirdiği basit bir karşıtlık değildir; belirli düzenlerin çözülmesi, başka düzenlerin yoğunlaşmasıyla eşzamanlı gerçekleşebilir. Daha temel düzeyde kriz, bir sistemin sahip olduğu kaynakların hangi ilişkiler içerisinde yeniden birleştirilebileceğini görünür kılar. Önceden var olan teknik bilgi, matematiksel hesaplama, maddi kaynak ve kurumsal kapasite, değişen öncelikler altında yeni bir örgütlenmeye dönüşebilir. Böylece kriz, mevcut potansiyellerin belirli amaçlar doğrultusunda yeniden düzenlendiği tarihsel bir eşik olarak işlev görür. Schmitt'in istisnası kararın kurucu niteliğini, Deleuze ve Guattari'nin düşüncesi örgütlenmenin dönüşebilirliğini, evrimsel ve ekolojik rasyonalite yaklaşımları ise çevresel baskı karşısında bilişsel ve davranışsal uyumun koşullarını görünür kılar. Üç düzeyin birleştiği yerde kriz artık düzenin mutlak yokluğu olarak değil, düzenin hangi işlevler etrafında yeniden yoğunlaşacağını belirleyen ilişkisel bir dönüşüm olarak anlaşılır. Kriz düzeni zorunlu olarak üretmez; fakat düzen üretme kapasitesinin hangi koşullarda, hangi araçlarla ve hangi amaçlar doğrultusunda yoğunlaştırılabildiğini açığa çıkarır. Savaşın en derin nedensel paradoksu da buradadır: Mevcut yapıları yıkan çatışma, aynı anda gelecekteki çatışmaları mümkün kılacak yeni yapıları üretebilir.

Düşmanlığın İçindeki Zorunluluk

Savaşın mantığı karşı tarafın hareket kapasitesini sınırlandırmaya dayanırken, belirli maddi sistemlerin işleyişi düşmanların karşılıklı olarak sınırlandırdıkları faaliyetlere geçici istisnalar tanımalarını gerektirebilir. Rusya'nın kontrolündeki Zaporijya Nükleer Santrali'nin dış elektrik bağlantısının onarılması amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı arabuluculuğunda yerel ateşkes sağlandığının açıklanması, siyasal düşmanlığın kendi içerisinde onu geçici olarak askıya alabilecek ortak bağımlılık koşulları barındırdığını gösterir. Çatışan taraflar arasındaki siyasal karşıtlık ortadan kalkmamış, savaşın amaçları değişmemiş ve tarafların birbirlerini tehdit olarak değerlendirmeleri sona ermemiştir. Buna rağmen nükleer tesisin güvenli biçimde işletilmesi için gerekli enerji altyapısının onarılması, belirli bir alanda çatışmasızlığı mümkün kılan ortak bir gereklilik doğurmuştur. Düşmanlık, kendi sürekliliğini korurken içerisinde sınırlı bir işbirliği alanı üretebilir. Böylece işbirliği, zorunlu olarak siyasal uzlaşmanın sonucu olmaktan çıkar; karşıt konumlarda bulunan aktörlerin aynı maddi sistemin işleyişine bağımlı olmasından kaynaklanan ilişkisel bir düzenleme hâline gelir.

Buradaki temel ontolojik mekanizma, karşıt iradelerin ortak varoluş koşullarına bağımlı olmasıdır. Siyasal düzeyde birbirinden ayrışan aktörler, maddi gerçekliğin nedensel yapısı içerisinde bütünüyle bağımsız varlıklar olarak hareket edemezler. Bir tarafın gerçekleştirdiği eylem, yalnızca karşı tarafın siyasal veya askerî kapasitesini değil, her iki tarafın da belirli düzeylerde etkilendiği ortak sistemleri değiştirebilir. Nükleer tesisin güvenliği, egemenlik iddialarından veya askerî hedeflerden bağımsız işleyen fiziksel süreçler içerir. Nükleer yakıt, reaktörler elektrik üretmeyi durdurmuş olsa bile bozunma ısısı üretmeye devam eder; bu nedenle soğutma sistemlerinin güvenilir enerjiye erişimi önemini korur. Fiziksel sürecin devamlılığı, siyasal iradenin çatışmayı sürdürme kapasitesinden farklı bir zorunluluk düzeyi oluşturur. Siyasal karşıtlık, maddi bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmadığı ölçüde kendi faaliyet alanının içerisinde ortak zorunluluklarla karşılaşır. Bu zorunluluklar tarafları dost hâline getirmez; fakat belirli eylemlerin sonuçlarını karşılıklı olarak hesaba katmalarını gerektirebilir.

Söz konusu ilişki, düşmanlık ile işbirliğinin birbirini mutlak biçimde dışlayan kategoriler olarak değerlendirilmesini problemli hâle getirir. Geleneksel ikili sınıflandırmada düşmanlık çatışmaya, dostluk veya uzlaşma ise işbirliğine karşılık gelir. Ancak ortak bağımlılık, bu sınıflandırmanın dışında üçüncü bir ilişkisel biçim oluşturabilir: Düşmanlığın sürdürülmesiyle eşzamanlı olarak belirli faaliyetlerde işbirliğinin gerçekleştirilmesi. Taraflar birbirlerinin genel siyasal hedeflerini reddederken aynı altyapının onarılmasını mümkün kılacak sınırlı davranış kurallarını kabul edebilirler. Dolayısıyla işbirliğinin varlığı, düşmanlığın yokluğunu mantıksal olarak gerektirmez. Aynı iki aktör arasında farklı ilişkisel düzeylerde karşıtlık ve koordinasyon bulunabilir. Asıl belirleyici unsur, bu ilişkilerin aynı nesneye ve aynı amaçlara yönelmemesidir. Siyasal karşıtlık genel çatışma alanında sürerken teknik koordinasyon belirli bir altyapının korunmasına yönelir. İlişkisel karşıtlıkların farklı düzeylerde gerçekleşebilmesi, aynı aktörlerin hem çatışan hem de belirli koşullarda birlikte hareket eden özneler olarak tanımlanmasına imkân verir.

Ortak bağımlılığın en önemli özelliği, işbirliğini ahlaki yakınlaşmadan bağımsız olarak üretebilmesidir. Birbirlerine güvenmeyen, karşılıklı suçlamalarda bulunan veya askerî faaliyetlerini sürdürmek isteyen aktörler, belirli bir teknik riskin büyümesini engellemek amacıyla davranışlarını sınırlayabilirler. Burada koordinasyonun kaynağı, tarafların birbirleri hakkında olumlu bir değerlendirmeye ulaşmaları değil, belirli bir sonucun önlenmesinde çıkarlarının kısmen kesişmesidir. İşbirliği, öznel iradelerin yakınlaşmasından değil, farklı iradelerin aynı nesnel bağımlılık içerisinde karşılaşmasından doğabilir. Ancak bu kesişimin kendiliğinden veya zorunlu olarak işbirliğiyle sonuçlanacağı da varsayılamaz. Aktörlerin riskleri nasıl değerlendirdiği, karşılıklı taahhütlere ne ölçüde güvendiği ve işbirliğinin maliyetlerini nasıl hesapladığı belirleyicidir. Fiziksel bağımlılık, koordinasyon için güçlü bir gerekçe üretir; koordinasyonun fiilen gerçekleşmesi ise ayrıca siyasal ve kurumsal kararları gerektirir. Böylece işbirliğinin ontolojik imkân koşulu ile siyasal gerçekleşme koşulu birbirinden ayrılır.

Zaporijya örneğinde bu ilişki, teknik zorunluluğun siyasal çatışma içerisinde geçici bir üst-kural oluşturabilmesi bakımından önem kazanır. Savaşın olağan işleyişinde askerî hareketlilik, karşı tarafın mevzilerini veya altyapısını etkisizleştirmeye yönelik bir eylem alanı üretirken, nükleer güvenliğin gerektirdiği onarım faaliyeti belirli bir bölgede bu hareketliliğin sınırlandırılmasını gerektirir. Böylece daha geniş çatışma düzeninin içerisinde farklı bir normatif öncelik oluşturulur: Onarımın güvenli biçimde gerçekleştirilebilmesi için çatışmanın belirli eylemlerinden kaçınılmalıdır. Üst-kuralın üstünlüğü, siyasal çatışmayı bütünüyle hükümsüz kılmasından değil, belirli bir zaman ve mekânda diğer faaliyetleri koşullandıran öncelikli bir davranış çerçevesi oluşturmasından kaynaklanır. Bu nedenle ortaya çıkan düzen mutlak bir normatif hiyerarşi değil, teknik güvenlik gerekçesiyle kurulmuş sınırlı ve koşullu bir öncelik ilişkisidir. Ateşkesin geçici karakteri, üst-kuralın bütün siyasal düzeni dönüştürmediğini, yalnızca belirli faaliyetlerin gerçekleşme koşullarını yeniden tanımladığını gösterir.

Bununla birlikte teknik gerekliliğin normatif üstünlük kazanması, fiziksel yasaların doğrudan siyasal emirler ürettiği anlamına gelmez. Nükleer yakıtın soğutulma ihtiyacı fiziksel bir olgudur; bu ihtiyacın korunması gerektiği yönündeki davranış ilkesi ise insan güvenliğine, çevresel korunmaya ve kabul edilen sorumluluklara ilişkin normatif değerlendirmeler gerektirir. Ontolojik zorunluluk ile normatif yükümlülük arasında kendiliğinden işleyen mantıksal bir özdeşlik bulunmaz. Fiziksel süreç, ihmal edildiğinde hangi sonuçların meydana gelebileceğini belirler; siyasal ve hukuki düzen ise bu sonuçların önlenmesi amacıyla hangi davranışların gerekli görüleceğini düzenler. Dolayısıyla teknik ihtiyacın üst-kural hâline gelmesi, doğanın doğrudan egemenlik kurmasından değil, fiziksel risklerin kurumsal müzakere aracılığıyla bağlayıcı davranış koşullarına dönüştürülmesinden kaynaklanır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın arabuluculuğu, tam da bu dönüşümde önem kazanır: Ortak fiziksel tehlike, tarafların uygulayabileceği somut bir çatışmasızlık düzenlemesine çevrilmeye çalışılır.

Söz konusu mekanizma, maddi altyapının siyasal ilişkiler üzerinde dolaylı bir düzenleyici güç kazanabileceğini de gösterir. Nükleer tesis bilinçli bir özne değildir; herhangi bir siyasal talepte bulunmaz ve kendisine ilişkin kararları vermez. Buna rağmen tesisin teknik işleyişi, ona bağımlı aktörlerin eylem seçeneklerini sınırlandıran fiziksel koşullar üretir. Elektrik bağlantısının kesintiye uğramasıyla ortaya çıkan risk, askerî ve diplomatik faaliyetlerin yeniden değerlendirilmesine neden olabilir. Böylece maddi sistem, doğrudan irade sahibi olmaksızın siyasal öznelerin davranışlarını etkileyen ilişkisel bir belirleyiciye dönüşür. Siyasal düzenin bütün belirleyicileri siyasal öznelerden oluşmaz; özne olmayan maddi sistemler de siyasal davranışların imkân ve sınır koşullarını biçimlendirebilir. Nükleer santral burada siyasetin dışında bulunan edilgen bir nesneden ibaret değildir; teknik özellikleri nedeniyle siyasal karar alma süreçlerinin hesaba katmak zorunda olduğu bir bağımlılık merkezidir.

Bu ilişkinin daha derin sonucu, çatışan tarafların birbirleri üzerindeki güçlerinin ortak bir kırılganlık düzleminde kesişmesidir. Savaşta taraflardan birinin karşı tarafa zarar verme kapasitesi, kimi durumlarda her ikisinin de maruz kalabileceği daha geniş bir riski büyütebilir. Nükleer güvenlik bakımından olası ciddi bir kazanın sonuçları, askerî cephe veya egemenlik sınırları içerisinde kalmak zorunda değildir. Radyolojik risklerin fiziksel yayılımı, siyasal sınırları dikkate almayan atmosferik, hidrolojik ve ekolojik süreçlere bağlıdır. Siyasal olarak ayrılmış özneler, fiziksel nedensellik bakımından birbirlerinden bütünüyle ayrılmış değildir. Bu nedenle belirli bir zarar üretme kapasitesi, yalnızca karşı tarafı etkileme imkânı değil, daha geniş bir risk alanının oluşmasına katkıda bulunma potansiyeli de taşır. Ancak ortak kırılganlık, tarafların eşit ölçüde risk altında olduğu anlamına gelmez. Coğrafi konum, teknik kapasite ve müdahale imkânları farklılaştıkça risklerin dağılımı da farklılaşabilir. Ortaklığın temeli sonuçların eşitliği değil, hiçbir tarafın fiziksel nedenselliği yalnızca kendi siyasal sınırları içerisinde tutamamasıdır.

Karşılıklı bağımlılık burada düşmanlığı sona erdiren bir uzlaşma ilkesi olmaktan ziyade, düşmanlığın belirli sonuçlarının yönetilmesini gerektiren bir sınırlama mekanizmasıdır. Tarafların savaşın bütününe ilişkin anlaşmazlıkları devam ederken yalnızca belirli bir onarım faaliyetinde çatışmadan kaçınmaları, negatif işbirliği olarak kavramsallaştırılabilir. Pozitif işbirliği ortak bir amaç doğrultusunda doğrudan üretim veya faaliyet gerçekleştirilmesine dayanırken negatif işbirliği, belirli zararların önlenmesi amacıyla eylem kapasitesinin karşılıklı olarak sınırlandırılması biçiminde kurulabilir. Onarımın yapılabilmesi için tarafların aynı teknik işi birlikte gerçekleştirmeleri zorunlu değildir; onarım personelinin çalışabilmesi için gerekli güvenlik koşullarını bozmamaları da koordinasyonun bir biçimidir. Böylece işbirliğinin asgari biçimi, ortak bir eylem üretmekten çok, başkasının belirli bir eylemi gerçekleştirebilmesi için kendi müdahalesini sınırlandırmak olabilir. Çatışmasızlık bu anlamda edilgen bir yokluk değil, belirli bir işlevin gerçekleşmesini mümkün kılan düzenlenmiş bir eylemsizliktir.

Negatif işbirliğinin ontolojik önemi, yokluğun belirli koşullar altında pozitif sonuçlar üretebilmesinde belirginleşir. Ateşkes, tanımı gereği belirli askerî eylemlerin gerçekleştirilmemesine dayanır; ancak bu gerçekleştirmeme, onarım personelinin çalışabilmesi, teknik sistemlerin yeniden bağlanabilmesi ve güvenlik önlemlerinin uygulanabilmesi için maddi bir imkân alanı açar. Bir eylemin yokluğu, başka bir eylemin varlık koşuluna dönüşebilir. Burada yokluk mutlak hiçlik değildir; belirli davranışların sınırlandırılmasıyla oluşturulmuş ilişkisel bir koşuldur. Çatışmanın durdurulması, teknik faaliyetin devam edebilmesi için gerekli güvenlik ortamını sağlayabilir. Böylece birbirine karşıt iki faaliyet, aynı anda gerçekleştirilmek yerine zamansal ve mekânsal olarak ayrıştırılır. Savaşın sürekliliği bütünüyle ortadan kaldırılmadan, belirli bir bölgede teknik onarımın sürekliliği için istisnai bir düzen oluşturulur.

Bu durum, savaş ile barış arasındaki kategorik ayrımın da yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Savaşın varlığı, bütün ilişkilerin her an ve her mekânda çatışma biçiminde gerçekleştiği anlamına gelmez. Benzer şekilde yerel bir ateşkesin varlığı da genel siyasal düzenin barışa dönüştüğünü göstermez. Barışın belirli işlevsel unsurları, savaşın sürmekte olduğu daha geniş bir ilişkiler bütünü içerisinde geçici ve sınırlı biçimde gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla çatışma ile çatışmasızlık birbirlerini mutlak olarak dışlayan iki homojen durum değil, farklı ölçeklerde ve farklı faaliyet alanlarında birlikte bulunabilen ilişkisel düzenler olabilir. Nükleer tesis çevresindeki onarım faaliyetleri bakımından oluşturulan çatışmasızlık, savaşın tamamına ilişkin bir barış ilanı değildir; ancak belirli bir alanın savaşın olağan eylem mantığından geçici olarak ayrıştırılmasıdır. Bu ayrıştırma, barışın yalnızca savaş sonrasında ortaya çıkan bütüncül bir durum değil, savaş sırasında da belirli faaliyetler üzerinden kısmen kurulabilen bir davranış düzeni olduğunu gösterir.

Mekânsal bakımdan bu ilişki, aynı coğrafi alanın farklı normatif rejimler altında bulunabilmesini mümkün kılar. Bir bölge savaşın genel hukukî ve askerî koşullarına tabi olmaya devam ederken belirli faaliyetler için özel çatışmasızlık kurallarıyla düzenlenebilir. Fiziksel mekân değişmez; değişen, o mekânda hangi davranışların hangi koşullarda gerçekleştirilebileceğidir. Mekânın normatif kimliği, yalnızca coğrafi konumundan değil, o konumda geçerli kılınan ilişkisel kurallardan da oluşur. Böylece cephe hattına yakın bir altyapı alanı, belirli bir süre boyunca teknik onarımın önceliklendirildiği istisnai bir çalışma sahası hâline gelebilir. Bununla birlikte geçici ateşkesin kırılganlığı, söz konusu mekânsal dönüşümün kalıcı bir ontolojik özellik değil, sürdürülmesi gereken bir koordinasyon ilişkisi olduğunu gösterir. Davranış kuralları ihlal edildiğinde aynı coğrafi alan yeniden doğrudan çatışmanın konusu hâline gelebilir.

Zamansal düzeyde ise nükleer sistemin teknik sürekliliği ile savaşın taktiksel sürekliliği arasında farklı öncelikler ortaya çıkar. Askerî operasyonlar belirli zaman aralıklarında başlatılabilir, durdurulabilir veya yön değiştirebilirken nükleer yakıtın artık ısı üretmesi siyasal kararlarla askıya alınabilen bir süreç değildir. Bu nedenle güvenliğin korunması, savaşın taktiksel zamanlamasından bağımsız biçimde devam eden teknik gereklilikler içerir. Siyasal eylemin kesintili zamansallığı, fiziksel sürecin kesintisiz nedenselliğine bağımlı hâle gelebilir. Enerji hattının onarılması için gerekli sürenin tanınması, tarafların kendi askerî faaliyetlerini teknik sistemin ihtiyaç duyduğu zaman aralığına göre sınırlamaları anlamına gelir. Böylece teknik zaman, siyasal zaman üzerinde belirli bir düzenleyici işlev kazanır. Çatışmanın durdurulacağı süre, yalnızca siyasal müzakerenin keyfî ürünü değildir; onarımın gerektirdiği maddi işlemler tarafından da koşullandırılır.

Uluslararası arabuluculuğun işlevi, bu farklı zorunluluk ve öncelik düzeylerini geçici bir koordinasyon rejimi içerisinde birleştirmektir. Ortak teknik riskin varlığı, tarafların birbirlerine güvenmesini kendiliğinden sağlamaz. Karşılıklı güvensizlik koşullarında hangi bölgede, hangi süre boyunca ve hangi faaliyetlere izin verileceğinin belirlenmesi, ortak bağımlılığın uygulanabilir bir kurala dönüştürülmesini gerektirir. Maddi ortaklık, kurumsal aracılık olmaksızın zorunlu olarak siyasal koordinasyon üretmez. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın rolü, teknik güvenlik ihtiyacının diplomatik müzakere ve sahadaki uygulama koşullarıyla ilişkilendirilmesinde ortaya çıkar. Böylece maddi sistemin fiziksel gereklilikleri, uzmanlık bilgisi, kurumsal iletişim ve tarafların davranışlarına ilişkin düzenlemeler üzerinden siyasal alana aktarılır. Üretilen üst-kural, yalnızca teknik bir talimat değil, fiziksel zorunlulukların siyasal özneler tarafından tanınmasına dayanan geçici bir normatif yapıdır.

Ortak bağımlılığın ürettiği işbirliğinin önemli bir sınırı da işlevsel uzlaşmanın genel siyasal uzlaşmayla karıştırılmaması gerekliliğidir. Taraflar belirli bir nükleer güvenlik önlemini kabul ederken çatışmanın nedenleri, toprak üzerindeki egemenlik iddiaları ve askerî amaçlar bakımından karşıt konumlarını koruyabilirler. Dolayısıyla yerel ateşkes, düşmanlığın ortadan kalktığının kanıtı değil, düşmanlığa rağmen belirli zararların önlenmesi konusunda geçici bir koordinasyon sağlanabildiğinin göstergesidir. Bu ayrım korunmadığında teknik işbirliğine olduğundan fazla siyasal anlam yüklenebilir. Bir konuda ortak hareket edebilmek, bütün konularda ortak bir normatif dünya paylaşmak anlamına gelmez. Ancak bunun tersi de geçerlidir: Genel siyasal anlaşmazlığın sürmesi, her alanda koordinasyonun imkânsız olduğu sonucunu doğurmaz. Ortak bağımlılık, mutlak karşıtlık varsayımının içerisindeki sınırlı ilişkisel imkânları görünür kılar.

Daha genel düzeyde Zaporijya örneği, siyasal öznelerin kendi iradeleriyle oluşturdukları çatışma düzeninin, iradelerinden bağımsız maddi koşullar tarafından sınırlandırılabileceğini gösterir. Siyasal taraflar düşmanlarını, amaçlarını ve stratejilerini belirleyebilir; fakat nükleer bozunmanın fiziksel özelliklerini, elektrik sistemlerinin teknik gerekliliklerini veya olası bir kazanın bütün sonuçlarını kendi kararlarıyla ortadan kaldıramazlar. Siyasal iradenin faaliyet alanı, kendisinin üretmediği ontolojik zorunluluklarla çevrilidir. Bu zorunluluklar iradeyi bütünüyle belirlemez; ancak belirli tercihlerin maliyetlerini, risklerini ve uygulanabilirlik koşullarını yapılandırır. Düşmanlık kendi siyasal mantığını sürdürürken ortak fiziksel bağımlılık, onun sınırsız uygulanmasını tehlikeli veya maliyetli hâle getirebilir. Böylece maddi gerçeklik, siyasal karşıtlığın üzerinde mutlak egemenlik kurmadan, belirli eylemleri sınırlayan ortak bir referans düzeyi oluşturur.

Zaporijya Nükleer Santrali'nin enerji altyapısını onarmak amacıyla sağlandığı açıklanan geçici ateşkes, işbirliğinin yalnızca dostluk veya uzlaşmadan değil, karşılıklı bağımlılığın ürettiği sınırlama gerekliliklerinden de doğabileceğini gösterir. Siyasal karşıtlık devam ederken ortak bir teknik sistemin güvenliği, farklı aktörleri belirli bir zaman ve mekânda davranışlarını yeniden düzenlemeye yöneltebilir. Böylece düşmanlığın içerisinde, onu bütünüyle ortadan kaldırmayan fakat belirli eylemler bakımından askıya alan işlevsel bir istisna oluşur. Nükleer güvenliğin teknik gerekliliği, kurumsal arabuluculuk aracılığıyla geçici bir üst-kurala dönüştürülürken, fiziksel nedenselliğin siyasal sınırlandırmalardan bağımsızlığı da görünür hâle gelir. Ortak varoluş koşullarının bulunması, ortak siyasal amaçların bulunmasını gerektirmez; fakat belirli koşullarda karşıt amaçlara sahip aktörler arasında asgari bir koordinasyonu mümkün kılabilir. Daha derin ontolojik sonuç ise düşmanlık ile işbirliğinin aynı ilişkisel düzeyin birbirini dışlayan mutlak durumları olmadığıdır. Farklı düzeylerde örgütlenen karşıtlık ve bağımlılık ilişkileri, aynı anda varlıklarını sürdürebilir. Düşmanlar birbirlerini reddederken, kendilerini mümkün kılan veya güvenliklerini koşullandıran aynı maddi gerçekliği reddedemezler; işbirliğinin en dar fakat en belirleyici imkânı, kimi zaman düşmanlığın sona ermesinden değil, düşmanlığın bile aşamadığı ortak bağımlılıktan doğar.                                                

İlişkisel Monolit

On iki bin yıl boyunca varlığını sürdüren bir ormanın kimliği, onu meydana getiren tekil ağaçların on iki bin yıl boyunca yaşamış olmasını gerektirmez. Rusya'nın kadim ormanlarını konu alan Orman: Yaşamın Koruyucusu belgeseli, son buzul çağından itibaren sürekliliğini koruyan ekosistemleri ve bu sistemlerin içerisindeki görünmez ilişkileri inceleyerek varlığın kimliğinin maddi bileşenlerinin sürekliliğinden değil, bileşenler arasındaki ilişkilerin yeniden üretilebilirliğinden kaynaklanabileceği yönündeki ontolojik olanağı görünür kılar. Ağaçlar ölür, başka ağaçlar büyür, organizmaların kuşakları değişir, maddi bileşenler dönüşür; buna rağmen orman belirli bir ekolojik bütünlük içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilir. Böylece tekil bileşenlerin zamansal sonluluğu ile bütünün zamansal sürekliliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmadığı anlaşılır. Parçaların değişmesi, parçalar arasındaki örgütlenmenin de bütünüyle ortadan kalkmasını gerektirmez. Ormanın binlerce yıllık sürekliliği, tam olarak aynı maddi nesnelerin korunmasından ziyade yaşamı mümkün kılan ilişkilerin farklı organizmalar aracılığıyla yeniden kurulabilmesine dayanır. Burada süreklilik, statik özdeşliğin değil, dinamik yeniden üretimin sonucudur.

İlişki ontolojisi açısından bir varlığı meydana getiren şey, yalnızca onu oluşturan unsurların toplamı değil, bu unsurların birbirlerine göre konumlanma ve etkileşim biçimleridir. Ağaçlar, mantarlar, mikroorganizmalar, hayvanlar, toprak, su ve atmosfer, ayrı ayrı tanımlanabilir varlıklar olmalarına rağmen ekosistem içerisinde karşılıklı nedensel ilişkiler kurarlar. Organik maddelerin ayrışması toprağın besin döngüsünü etkilerken bitkilerin fotosentetik faaliyetleri enerji akışına, canlıların beslenme ilişkileri popülasyon dinamiklerine ve bitki örtüsü mikroiklim koşullarına katkıda bulunur. Tekil unsurların varlığı ile bu unsurların oluşturduğu ekolojik bütünün varlığı aynı ontolojik açıklama düzeyine ait değildir. Bir ağacı tanımlamak, ormanın bütün ekolojik süreçlerini tanımlamak anlamına gelmez; çünkü ormanın belirleyici özelliklerinin bir bölümü, tek tek ağaçların kendi başlarına taşıyamadıkları ilişkiler üzerinden gerçekleşir. Böylece bütün, bileşenlerin dışında bulunan gizemli bir töz değil, bileşenlerin belirli nedensel ilişkiler içerisinde örgütlenmesinden doğan üst düzey bir yapıdır.

Burada geliştirilebilecek temel görüş, ilişkisel çoğulluğun belirli koşullar altında monolitik bir ontolojik bütünlük üretebilmesidir. Monolit kavramı genellikle bölünmez, homojen ve tek parça bir yapıyı çağrıştırır. Oysa ilişkisel monolit, maddi bakımdan homojen olmak zorunda değildir; tam tersine çok sayıda farklı unsurun birbirinden ayrıştırılamayacak ölçüde bütünleşmiş nedensel ilişkiler kurmasıyla açıklanabilir. Monolitik olan, parçaların maddi kimlikleri değil, bütünün belirli işlevlerinin bu parçalar arasındaki ilişkilerden bağımsız olarak sürdürülememesidir. Böylece çoğulluk ile birlik birbirlerinin karşıtı olmaktan çıkar. İlişkisel monolit, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla oluşan tekillik değil, farklılıkların örgütlenmesiyle ortaya çıkan bütünlüktür. Bir ormanı monolitik kılan şey bütün ağaçların aynı türden olması, aynı yaşta bulunması veya aynı işlevi gerçekleştirmesi değildir; farklı türlerin ve ekolojik süreçlerin, bütünün sürekliliğini mümkün kılan nedensel bir örgütlenme içerisinde birbirleriyle ilişkilenmesidir. Burada birlik, benzerlikten değil, ilişkisel karşılıklı bağımlılıktan doğar.

Söz konusu birlik, klasik parça-bütün ilişkisinin daha dikkatli biçimde kurulmasını gerektirir. Bir varlığın bütünüyle parçalarının toplamına indirgenememesi, parçaların ontolojik bakımdan önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine bütünün varlığı, parçaların belirli özelliklerine ve aralarındaki bağlantılara bağımlıdır. Ancak aynı parçalar farklı ilişkiler içerisinde konumlandırıldığında aynı bütünün ortaya çıkması zorunlu değildir. Dolayısıyla bütünün kimliğini belirleyen yalnızca hangi parçaların mevcut olduğu değil, bu parçaların hangi nedensel örgütlenme içerisinde bulunduğudur. Ormandaki ağaçların, mantarların ve mikroorganizmaların birbirinden bağımsız ortamlarda bulunmasıyla aynı unsurların besin döngüsü, ekolojik ardıllık ve karşılıklı etkileşim süreçleri içerisinde örgütlenmesi aynı ekolojik gerçekliği üretmez. Bu nedenle bütünün özellikleri, parçaların tek tek incelenmesinden elde edilen bilgilerle her zaman eksiksiz açıklanamayabilir; parçalar arasındaki etkileşimlerin ve bunların oluşturduğu sistem düzeyindeki sonuçların da incelenmesi gerekir. İlişkisel monolitin indirgenemezliği, maddeden bağımsız bir öz taşımasında değil, parçalar arasındaki etkileşimlerin bütünsel nedensel sonuçlarının yalnızca parçaların yalıtılmış özelliklerinden çıkarılamamasında bulunur.

Giulio Tononi'nin bütünleşik bilgi kuramı, bu düşünceyi farklı bir bilimsel ve felsefi alandan derinleştirmek için kullanılabilir. Tononi'nin bilinç açıklamasında belirleyici olan yalnızca bir sistemin çok sayıda unsur içermesi veya büyük miktarda bilgi işlemesi değildir; sistemin kendi içerisinde belirli, bütünleşik ve indirgenemez bir neden-sonuç yapısı oluşturabilmesidir. Bütünleşik bilgi kuramında bilinçli deneyimin birliği, onu meydana getiren fiziksel sistemin nedensel örgütlenmesiyle ilişkilendirilir. Sistemin birbirinden ayrılmış parçalara bölünmesi, bütün olarak sahip olduğu içsel nedensel gücün belirli özelliklerini ortadan kaldırıyorsa, burada parçaların bağımsız faaliyetlerine indirgenemeyen bir bütünleşme söz konusudur. Bütün, yalnızca parçalarının toplamından daha fazla unsur içerdiği için değil, parçalar birbirleriyle ilişkili olduklarında farklı bir neden-sonuç yapısı oluşturdukları için açıklayıcı bir gerçeklik kazanır. Tononi'nin kuramında bütünleşik bilginin ölçülmesine yönelik matematiksel yaklaşım, bu indirgenemezliğin belirli sistemler üzerinde değerlendirilmesini amaçlar. Böylece bütünlük, yalnızca sezgisel bir birlik duygusu değil, sistemin nedensel yapısı üzerinden araştırılabilen belirli bir özellik olarak kavramsallaştırılır.

Orman ile Tononi'nin bilinç kuramı arasındaki bağlantı, bilincin doğrudan ormana atfedilmesinde değil, çok sayıdaki parçanın etkileşiminden doğan sistemsel bütünlüğün hangi koşullarda indirgenemez bir özellik kazanabileceğinin karşılaştırılmasında kurulmalıdır. Orman, çok sayıda organizmanın birbirleriyle ve çevreleriyle kurduğu ilişkiler aracılığıyla belirli ekolojik işlevleri gerçekleştirir. Tononi'nin teorisinde ise fiziksel bir sistemin bütünleşik nedensel yapısı, bilinçli deneyimin açıklanması bakımından temel kabul edilir. İki durumda da parçaların yalıtılmış özelliklerinden sistem düzeyindeki ilişkilerin incelenmesine geçilir; ancak bu benzerlik, iki sistemin aynı ontolojik statüye sahip olduğunu kanıtlamaz. Bütünleşik bilgi kuramı, herhangi bir ağın yalnızca karmaşık veya karşılıklı bağımlı olması nedeniyle bilinçli sayılabileceğini ileri sürmez. Kuramın içsel nedensellik, bütünleşme, belirli sınırlar ve dışlama gibi daha özel koşulları bulunmaktadır. Dolayısıyla ormanın ekolojik bütünlüğünden doğrudan bilinç çıkarmak, yapısal benzerliği ontolojik özdeşliğe dönüştüren bir hata olur. Aktarılabilecek temel ilke, bilincin kendisi değil, parçalar arasındaki etkileşimin bütüne özgü nedensel özellikler oluşturabilmesidir.

Bu karşılaştırmanın daha güçlü biçimi, Tononi'nin bütünleşme kavramının işaret ettiği karşıolgusal ayrıştırma mantığında bulunur. Bir sistemin gerçek anlamda bütünleşmiş olup olmadığını değerlendirmek için yalnızca parçalarının birlikte çalıştığını gözlemlemek yeterli değildir; parçalar arasındaki belirli ilişkiler ortadan kaldırıldığında sistemin nedensel yapısının nasıl değişeceği de araştırılmalıdır. Bir bütünün indirgenemezliğini belirleyen şey, parçalarının birbirine yakın bulunması değil, aralarındaki nedensel ilişkilerin kesilmesiyle hangi sistemsel özelliklerin kaybolduğudur. Orman bakımından bu yaklaşım, ekolojik ilişkilerin bozulmasının besin döngülerini, popülasyon düzenlemelerini veya yenilenme süreçlerini nasıl etkilediği üzerinden düşünülebilir. Ancak ekolojik ağlarda gözlemlenen her işlev kaybı, Tononi'nin matematiksel anlamda tanımladığı bütünleşik bilgiye karşılık gelmez. Kuramın hesapladığı içsel neden-sonuç indirgenemezliği ile ekolojide incelenen işlevsel bağımlılık farklı kavramsal ölçütlere dayanır. Buna rağmen ayrıştırma mantığı ortak bir ontolojik soruyu görünür kılar: Bir varlığın bütünsel özelliklerinden hangileri parçaların tekil mevcudiyetine, hangileri ise aralarındaki bağlantıların korunmasına bağımlıdır?

İlişkisel monolitin ontolojik sınırı burada belirginleşir. Bütünün birliğini yalnızca çok sayıda parçanın birbirine bağlı olması üzerinden tanımlamak yetersizdir; çünkü bütün sistemler aynı yoğunlukta veya aynı türde bütünleşmiş değildir. Bazı bağlantılar zayıf, bazıları güçlü; bazı ilişkiler tek yönlü, bazıları karşılıklı olabilir. Belirli ekolojik işlevler yerel alt sistemler içerisinde gerçekleşirken başka süreçler daha geniş çevresel etkileşimlere bağımlı bulunabilir. Dolayısıyla bir ormanın bütünlüğü, her parçasının bütün diğer parçalarla eşit ölçüde bütünleşmiş olduğu homojen bir yapı şeklinde düşünülmemelidir. Monolitiklik, bütün ilişkilerin eşitlenmesi değil, belirli bir sistemsel kimliği mümkün kılan ilişkilerin oluşturduğu sürekliliğin korunmasıdır. Bu nedenle ormanın monolitik karakteri mutlak bir bölünmezlik değil, belirli ekolojik işlevler ve süreçler bakımından ortaya çıkan ilişkisel bütünlük olarak tanımlanabilir. Sistem belirli parçalara ayrıldığında bazı özelliklerini koruyabilirken başka özelliklerini kaybedebilir. Böylece bütünün indirgenemezliği, her düzeyde ve bütün özellikler bakımından mutlak olmak zorunda değildir.

İlişkisel monolitin daha özgün boyutu, maddi bileşenlerin değişmesine rağmen nedensel örgütlenmenin zamansal süreklilik kazanabilmesidir. Bir ormanın varoluşu tek bir anda bulunan organizmaların toplamıyla sınırlı değildir; farklı kuşaklar arasında gerçekleşen biyolojik ve ekolojik süreçleri de içerir. Yaşlı ağaçların ölmesi, organik maddelerin ayrışması, yeni bitkilerin gelişmesi ve canlı topluluklarının yeniden örgütlenmesi, ekosistemin sürekliliğine katkıda bulunabilir. Böylece bütünün kimliği, sabit maddi bileşenlerin korunmasıyla değil, farklı maddi bileşenler aracılığıyla belirli ilişkilerin yeniden kurulabilmesiyle sürdürülür. İlişkisel kimlik, sayısal madde özdeşliğinden bağımsız biçimde zamansal süreklilik gösterebilir. Ancak bu süreklilik bütün ilişkilerin değişmeden kaldığı anlamına gelmez. Tür bileşimleri, ekolojik dengeler ve çevresel koşullar zaman içerisinde dönüşebilir; buna rağmen belirli ekolojik süreçler yeni ilişkisel düzenlemeler içerisinde varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla süreklilik ile değişim birbirlerini dışlamaz. Süreklilik, bazen değişime direnmekten değil, değişimi belirli bir örgütlenme kapasitesi içerisinde gerçekleştirebilmekten kaynaklanır.

Buradaki zamansal yapı, varlık kimliğinin statik bir öz yerine yeniden üretilebilir bir ilişkisel örüntü olarak kavranmasını mümkün kılar. Bir sistemin aynı sistem olarak varlığını sürdürmesi, her anda bütün maddi ve işlevsel özelliklerini eksiksiz korumasını gerektirmez. Ancak her değişimin de kimliği koruduğu söylenemez. Belirli ekolojik ilişkilerin köklü biçimde ortadan kalkması, sistemin başka bir ekolojik örgütlenmeye dönüşmesine neden olabilir. Dolayısıyla ilişkisel kimlik, sınırsız bir değişim toleransı değildir; belirli süreklilik koşullarına bağlıdır. Varlığın hangi değişimler boyunca aynı varlık olarak kalabileceği, hangi ilişkilerin onun kimliği bakımından kurucu kabul edildiğine bağlıdır. Bir ormanın on iki bin yıldır varlığını sürdürdüğünü söylemek, bütün tarihsel dönemlerde aynı ekolojik durumun devam ettiğini zorunlu olarak ileri sürmez. Buradaki süreklilik, orman ekosistemlerinin ve onları mümkün kılan belirli ekolojik süreçlerin uzun dönemli devamlılığına ilişkin bir nitelendirmedir. Bu ayrım önemlidir; çünkü zamansal bütünlük, tarihsel dönüşümün yokluğuyla değil, dönüşüm içerisinde korunabilen belirli örgütlenme ilişkileriyle açıklanmalıdır.

İlişki ontolojisinin monolitik sonuç üretmesi, tekillik ile çoğulluk arasındaki kategorik ayrımı da yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Bir orman çok sayıda ağaçtan meydana gelir; ancak yalnızca ağaçların toplamı değildir. Aynı şekilde tek bir ekosistem olarak adlandırılabilmesi, bünyesindeki bütün organizmaların tek bir canlıya dönüştüğü anlamına gelmez. Birlik, çokluğun ortadan kalkması değil, çokluğun belirli bir örgütlenme içerisinde bütünsel özellikler kazanmasıdır. Bu nedenle ilişkisel monolit, atomistik ontoloji ile homojen bütüncülük arasında üçüncü bir açıklama düzeyi sunar. Atomistik yaklaşımın aşırı biçimi bütünü parçalara indirgerken, katı bütüncülük parçaların özgül farklılıklarını ikinci plana itebilir. İlişkisel monolit ise parçaların farklılıklarını koruyarak bütünün bu farklılıklar arasındaki ilişkiler üzerinden gerçekleştiğini ileri sürer. Böylece bütünün ontolojik gerçekliği, parçaların bağımsız varlıklarının inkâr edilmesini gerektirmez. Bütün ve parça aynı gerçekliğin farklı örgütlenme düzeylerini ifade eder; aralarındaki ilişki, birinin diğerini mutlak olarak ortadan kaldırmasına değil, birbirlerinin varoluş koşullarını belirli ölçülerde biçimlendirmelerine dayanır.

Tononi'nin yaklaşımıyla kurulabilecek ikinci önemli bağlantı, bütünlüğün dışarıdan verilen bir adlandırma ile sistemin kendi nedensel örgütlenmesinden kaynaklanan birliği arasındaki farktır. İnsan zihni, belirli bir coğrafi alandaki ağaçları ortak bir kategori altında toplayarak orman olarak adlandırabilir. Ancak kavramsal sınıflandırmanın varlığı, sınıflandırılan unsurların kendi aralarında bütünleşmiş bir nedensel sistem oluşturduğunu tek başına kanıtlamaz. Yan yana bulunan fakat aralarında anlamlı etkileşimler gerçekleşmeyen nesneler de dışsal bir gözlemci tarafından ortak bir kategoriye yerleştirilebilir. Buna karşılık ekosistemlerdeki besin döngüleri, biyolojik etkileşimler ve çevresel geri beslemeler, yalnızca gözlemcinin yaptığı sınıflandırmadan ibaret değildir; maddi dünyada belirli nedensel sonuçlar doğururlar. İlişkisel bütünlüğün ontolojik gücü, onun yalnızca epistemik bir birleştirme işlemi olmayıp gözlemciden bağımsız nedensel ilişkiler barındırabilmesinden kaynaklanır. Bununla birlikte ormanın nerede başlayıp bittiğine ilişkin kesin sınırlar, kullanılan ekolojik ölçüte bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle ilişkisel gerçekliğin nesnelliği, onun her durumda tek ve mutlak bir sınıra sahip olmasını zorunlu kılmaz.

Burada monolit kavramına daha kesin bir tanım kazandırılabilir: İlişkisel monolit, maddi bileşenlerinin çoğulluğuna ve değişkenliğine rağmen belirli sistemsel özelliklerini parçalar arasındaki nedensel ilişkilerin sürekliliği üzerinden gerçekleştiren, bütünlüğü yalnızca bileşenlerinin yalıtılmış özellikleriyle açıklanamayan dinamik varlık düzenidir. Bu tanımda monolitiklik, fiziksel bölünmezliğin değil, belirli açıklama düzeylerinde ortaya çıkan nedensel bütünleşmenin adıdır. İlişkilerin yeniden kurulabilmesi zamansal sürekliliği, ilişkilerin karşılıklı belirleyiciliği sistemsel bütünlüğü, yalıtılmış parçaların açıklayıcı yetersizliği ise indirgenemezliği oluşturur. Böylece monolit, değişmez bir blok olarak değil, kendisini oluşturan bağlantıların devamlı yenilenmesiyle süren bir örgütlenme olarak anlaşılır. Monolitin birliği maddi sabitlikten değil, ilişkisel yeniden üretim kapasitesinden doğar. Bu nedenle sistemin bileşenleri değişirken bütünün belirli özellikleri korunabilir; ancak kurucu bağlantılar yeterince değiştiğinde aynı bütünün sürekliliği de sona erebilir.

Söz konusu yaklaşım, bireysel yaşam ile sistemsel varoluşun farklı zamansal ölçeklerde gerçekleşebileceğini de gösterir. Bir ağacın yaşamı belirli bir biyolojik süreyle sınırlıyken ormanın ekolojik sürekliliği çok sayıda ağacın yaşam döngüsünü kapsayabilir. Tekil organizmanın ölümü, sistem bakımından her durumda mutlak bir kayıp veya bütünün sona erişi anlamına gelmez; belirli koşullarda ayrışma, besin döngüsü ve yenilenme süreçlerine katılabilir. Bir düzeyde sona eren bireysel varoluş, başka bir düzeyde sistemsel sürekliliğin nedensel bileşenine dönüşebilir. Ancak bundan tekil organizmaların sistem açısından değersiz olduğu sonucu çıkarılamaz; bazı türlerin veya ekolojik işlevlerin kaybı bütünün yapısını köklü biçimde değiştirebilir. Temel mesele, bireyin ölümünün ve bütünün devamlılığının farklı ontolojik ölçütlerle değerlendirilmesidir. Tekil varlık, kendi biyolojik kimliğini kaybederken onun maddi ve nedensel sonuçları daha geniş ilişkisel sistem içerisinde varlığını sürdürebilir. Böylece bütünün sürekliliği, tekillerin ölümsüzlüğünden değil, sonlu varlıkların birbirini izleyen etkileşimlerinden kaynaklanır.

İlişkisel monolitin en derin sonucu, varlığı yalnızca mevcut bileşenlerinin toplamı olarak kavramanın yetersizliğini göstermesidir. Belirli bir anda gözlemlenen orman, daha önceki kuşakların bıraktığı maddi izleri, mevcut organizmaların karşılıklı etkileşimlerini ve gelecekteki yenilenme süreçlerini mümkün kılan koşulları birlikte barındırır. Dolayısıyla ormanın varlığı yalnızca şimdiki zamana ait nesnelerin dağılımından ibaret değildir; geçmişten devralınmış nedensel ilişkilerin şimdiki zamanda yeniden örgütlenmesi ve gelecekteki varoluş imkânlarının üretilmesiyle oluşan zamansal bir bütünlüktür. Burada gelecek henüz gerçekleşmiş değildir; ancak mevcut ekolojik örgütlenme, gelecekteki belirli süreçlerin gerçekleşme koşullarını taşıyabilir. Böylece orman, yalnızca geçmişteki ilişkilerin sonucu değil, yeni ilişkilerin ortaya çıkmasını mümkün kılan üretici bir sistemdir. Varlık, tamamlanmış bir nesne olarak değil, kendi maddi bileşenlerinin değişimine rağmen belirli örgütlenme özelliklerini yeniden gerçekleştirebilen dinamik bir süreklilik olarak kavranır.

Orman: Yaşamın Koruyucusu belgeselinin ortaya koyduğu binlerce yıllık ekolojik süreklilik, varoluşsal kimliğin maddi parçaların değişmezliğine değil, parçalar arasındaki ilişkilerin belirli koşullarda yeniden üretilebilmesine dayanabileceğini gösterir. İlişki ontolojisi bu sürekliliği, tekil organizmaların toplamını aşan nedensel bütünlük üzerinden açıklarken Tononi'nin bütünleşik bilgi kuramı, başka bir alanda, bütünün parçalarına indirgenemez nedensel yapısının nasıl kavramsallaştırılabileceğine ilişkin daha özgül bir model sunar. İki yaklaşımın kesiştiği yerde bütünlük, dışsal bir adlandırmadan ibaret olmayan, parçaların etkileşimleriyle gerçekleşen bir örgütlenme olarak belirir. Ancak ormanın ekolojik bütünlüğü ile bilinçli deneyimin bütünleşik yapısı aynı şey değildir; kuramsal yakınlık, sistemsel indirgenemezlik ilkesinin farklı alanlarda nasıl düşünülebileceğiyle sınırlıdır. İlişkisel monolit, tek bir maddi özün sürekliliği değil, çoğul bileşenlerin değişimi içerisinde belirli nedensel örgütlenmelerin sürekliliğidir. Orman, kendisini oluşturan ağaçlardan herhangi biri değildir; fakat ağaçlardan ve diğer maddi ilişkilerinden bağımsız olarak var olan aşkın bir nesne de değildir. Bütünün kimliği, parçaların dışında değil, parçaların bir araya gelişini sıradan bir toplam olmaktan çıkaran ilişkilerde bulunur. Monolitik birlik, çokluğun karşıtı değil, çokluğun belirli nedensel ilişkiler altında kazandığı bütünsel varoluş biçimidir. Varlığı sürdüren şey her zaman parçaların kalıcılığı değildir; kimi zaman parçalar ortadan kalkarken kendilerini yeniden kurabilen ilişkilerin sürekliliğidir.                                                                                                                                                   

Egemenliğin İlişkisel Zarı

Siyasal sınırların ontolojik niteliği, onların yalnızca coğrafi uzamı birbirinden ayıran çizgiler olarak kavranmasıyla açıklanamaz. Bir sınırın varlığı, belirli toprak parçalarının farklı egemenlik alanlarına ait olmasını ifade ederken sınırın geçirgenliği, bu alanlar arasında hangi öznelerin, hangi koşullarda ve hangi yetkilendirmelerle hareket edebileceğini belirleyen ilişkisel bir düzenlemeye dayanır. Karadağ'ın Rus vatandaşlarına yönelik vizesiz seyahat uygulamasını kaldırma kararına Moskova'nın Karadağ vatandaşları için aynı yönde karşılık vereceğini açıklaması, sınırın geçirgenliğinin tek bir devletin kendi egemenlik alanında oluşturduğu koşullarla sınırlı kalmayıp karşılıklı siyasal kararlar aracılığıyla yeniden düzenlenebildiğini gösterir. Karadağ'ın Avrupa Birliği vize politikasıyla uyum sağlamak amacıyla aldığı karar, Rusya'nın karşılıklılık ilkesine dayanan yeni bir kısıtlama açıklamasıyla iki yönlü hareket serbestisini etkileyen ilişkisel bir dönüşüme yol açmıştır. Coğrafi sınırların konumu değişmemiştir; ancak sınırların bireyler bakımından hangi koşullarda geçilebilir olduğu yeniden tanımlanmıştır. Egemenliğin mekânsal sınırı sabit kalırken onun ilişkisel geçirgenliği değişebilir. Böylece sınır, yalnızca ülkeleri birbirinden ayıran geometrik bir çizgi değil, farklı siyasal iradelerin birbirlerinin erişim koşullarını etkilediği dinamik bir normatif yapı olarak belirir.

Sınırın bu özelliği, egemenlik ile geçirgenlik arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmadığını gösterir. Bir devletin egemenliği, belirli bir toprak üzerindeki hukuki ve siyasal yetki düzeniyle ilişkiliyken sınırın geçirgenliği, söz konusu yetkinin bireylerin hareketliliğine nasıl uygulandığıyla ilgilidir. Aynı coğrafi sınır, farklı dönemlerde daha açık veya daha kısıtlayıcı geçiş rejimlerine sahip olabilir. Dolayısıyla sınırın varoluşu ile sınırın işleyişi farklı açıklama düzeyleri oluşturur. Sınır, mekânsal ayrım olarak devam ederken hukuki işlevi dönüşebilir; hareket serbestisi genişletilebilir, sınırlandırılabilir veya belirli kategoriler bakımından yeniden düzenlenebilir. Buradan hareketle sınırın iki temel boyutu ayrıştırılabilir: Toprak üzerindeki egemenlik ayrımını belirleyen geometrik sınır ile bu ayrımın geçiş koşullarını belirleyen normatif sınır. İlk düzeyde mekânsal süreklilik ve ayrım, ikinci düzeyde ise izin, yasak, denetim ve yetkilendirme ilişkileri belirleyicidir. Rusya ile Karadağ arasındaki vize düzenlemesi, doğrudan ikinci düzeyde gerçekleşen bir dönüşümdür. Değişen şey devletlerin coğrafi varlığı değil, yabancı vatandaşların bu coğrafi alanlara hangi hukuki koşullar altında erişebileceğidir.

Söz konusu ayrım, sınırın ilişkisel zar olarak kavramsallaştırılmasına olanak tanır. Biyolojik zar, bir organizmanın içi ile dışı arasında ayrım oluştururken maddelerin geçişini belirli koşullar altında düzenleyen seçici bir arayüzdür. Siyasal sınır da benzer biçimde içerisi ile dışarısı arasındaki ayrımı muhafaza ederken hareketliliği bütünüyle ortadan kaldırmak zorunda değildir; belirli öznelerin, belgelerin ve hukuki statülerin geçişini farklı koşullara bağlayabilir. Ancak biyolojik zarın geçirgenliği fiziksel ve kimyasal süreçlere, siyasal sınırın geçirgenliği ise hukuki kurallara ve kurumsal kararlara bağlıdır. Dolayısıyla benzerlik nedensel mekanizmaların özdeşliğinde değil, ayrım üretme ile seçici geçişi düzenleme işlevlerinin aynı yapıda birleşmesinde bulunur. Bir zarın varlığı mutlak kapalılık anlamına gelmediği gibi bir sınırın varlığı da zorunlu olarak geçişin engellenmesi demek değildir. Sınır, hem ayıran hem de belirli koşullarda ilişki kurulmasını mümkün kılan bir düzenleme yüzeyidir. Bu anlamda geçirgenlik, sınırın ortadan kalkması değil, sınırın nasıl işlediğinin belirlenmesidir.

İlişkisel zar kavramının daha özgün boyutu, geçirgenliğin yalnızca sınırın sahibi olan devletin kararıyla değil, diğer devletlerin karşılıklarıyla da şekillenmesidir. Karadağ, kendi ülkesine giriş koşullarını değiştirirken doğrudan Rusya topraklarında uygulanacak hukuk kurallarını belirlememiştir. Buna karşılık Rusya'nın verdiği yanıt, Karadağ'ın kendi sınırları bakımından aldığı kararın iki devlet arasındaki hareketlilik düzeni üzerinde daha geniş sonuçlar üretmesine neden olmuştur. Böylece bir egemenliğin kendi yetki alanında gerçekleştirdiği değişiklik, başka bir egemenliğin karar alma sürecine etki ederek karşılıklı geçirgenliği yeniden yapılandırmıştır. Burada devletlerin hukuki egemenlikleri birleşmez; her biri kendi sınır rejimini belirleme yetkisini korur. Buna rağmen ortaya çıkan hareketlilik düzeni, iki egemenliğin kararlarından bağımsız biçimde açıklanamaz. Hukuki yetkiler ayrı, bu yetkilerin birlikte oluşturduğu geçirgenlik rejimi ise ilişkisel bir bütündür. Devletlerin kararları tekil olabilir; fakat kararların karşılıklı sonuçları iki tarafın da içerisinde bulunduğu daha geniş bir düzen oluşturur.

Bu mekanizma, siyasal karşılıklılık ilkesinin ontolojik yapısını görünür kılar. Karşılıklılık, bir aktörün gerçekleştirdiği davranışın başka bir aktör tarafından belirli ölçülerde yeniden üretilmesi veya ona karşılık oluşturacak bir davranışla yanıtlanmasıdır. Ancak karşılıklılık yalnızca aynı eylemin tekrarlanması değildir; bir tarafın davranışının diğer tarafın davranışını belirleyen ilişkisel bir referansa dönüşmesidir. Karadağ'ın vize zorunluluğu getirmesi ile Rusya'nın aynı yönde karar açıklaması, birbirinden bağımsız iki idari düzenleme olarak değil, birbirine bağlı siyasal eylemler olarak anlaşılmalıdır. İlk karar, ikinci kararın açıklanan gerekçelerinden birini oluşturur; ikinci karar ise iki ülke arasındaki hareketlilik rejiminin genel niteliğini değiştirir. Böylece karşılıklılık, birbirini izleyen eylemler arasında nedensel ve normatif bir bağ kurar. Bir devletin kendi sınırında oluşturduğu kısıtlama, diğer devletin sınırındaki kısıtlama için siyasal gerekçeye dönüşebilir. Geçirgenliğin karşılıklı olarak ayarlanması, sınırın tek bir egemen iradenin değişmez niteliği değil, farklı iradelerin etkileşimiyle düzenlenen bir ilişki olduğunu gösterir.

Burada ortaya çıkan mekanizma, tek taraflı kararların çift taraflı sonuçlar üretebilmesi bakımından önemlidir. Karadağ'ın başlangıçtaki düzenlemesi kendi ülkesine giriş koşullarına ilişkindir; Rusya'nın karşılık açıklaması ise Karadağ vatandaşlarının Rusya'ya erişimini etkiler. Dolayısıyla başlangıçta belirli bir yönde uygulanan hareketlilik kısıtlaması, karşılıklılık aracılığıyla iki yönlü bir rejime dönüşür. Tekil bir egemenlik kararı, başka bir egemenlik kararını tetiklediği ölçüde kendi doğrudan yetki alanının ötesinde sonuçlar meydana getirebilir. Ancak bu, ilk devletin ikinci devlet üzerinde hukuki egemenlik kurduğu anlamına gelmez. İlk kararın başka bir kararı etkilemesiyle doğrudan başka bir devletin hukukunu belirlemesi farklı şeylerdir. Egemenlik bakımından bağımsızlık, nedensellik bakımından bağımsızlık anlamına gelmez. İki devlet kendi kararlarını alma yetkisini sürdürürken bu kararların gerekçeleri ve sonuçları birbirlerine bağlanabilir. Böylece siyasal özerklik ile ilişkisel bağımlılık aynı anda varlığını korur.

İlişkisel sınırın yapısı, karşılıklılığın zorunlu olarak eşit sonuçlar üretmediği dikkate alındığında daha da belirginleşir. Her iki devletin vatandaşlarına vize zorunluluğu uygulanması, hukuki biçim bakımından simetrik bir düzenleme oluşturabilir. Ancak bu düzenlemenin toplumsal etkileri zorunlu olarak simetrik değildir. Seyahat eden nüfusun büyüklüğü, bireylerin ekonomik imkânları, ailevi ilişkiler, ikamet koşulları, ulaşım seçenekleri ve başvuru prosedürleri farklılık gösterebilir. Normatif simetri, olgusal simetriyi garanti etmez. Her iki yönde aynı türden kısıtlamanın bulunması, bütün bireylerin aynı ölçüde etkilendiği anlamına gelmez. Böylece karşılıklılık iki düzeyde ayrıştırılmalıdır: Devletlerin birbirlerine uyguladıkları hukuki işlemlerin biçimsel denkliği ile bu işlemlerin toplumsal alanda doğurduğu sonuçların maddi dağılımı. Birincisi aynı sınıftaki düzenlemelerin karşılıklı uygulanmasına dayanırken ikincisi farklı toplumsal koşulların bu düzenlemelerle etkileşiminden doğar. Sınırın geçirgenliği hukuki olarak karşılıklı biçimde azaltılabilir; fakat geçirgenlik kaybının toplumsal ağırlığı her iki tarafta aynı olmak zorunda değildir.

Daha derin bir ontolojik dönüşüm, sınırın maddi konumuyla sınırlandırıcı işlevinin uygulandığı yer arasındaki ayrımda gerçekleşir. Bir ülkenin vize zorunluluğu getirmesi, yalnızca sınır kapısındaki fiziksel geçişi denetlemekle sınırlı değildir. Bireyler henüz seyahat etmeden önce başvuru yapmak, belirli belgeler sunmak ve yetkili makamlardan izin almak durumunda kalabilirler. Böylece sınırın hukuki işlevi, sınırın coğrafi konumundan ayrılarak bürokratik işlemlerin gerçekleştirildiği farklı mekânlara taşınır. Vize başvuru merkezi, konsolosluk ve dijital başvuru sistemi, fiziksel sınır çizgisinin dışında bulunmalarına rağmen sınır rejiminin uygulanmasında rol oynayabilir. Sınırın geometrik tekilliği devam ederken denetim işlevi farklı kurumsal noktalara dağıtılır. Burada ortaya çıkan yapı, tek bir coğrafi çizginin farklı mekânlarda gerçekleştirilen işlemler aracılığıyla etkili olabilmesidir. Siyasal sınır, fiziksel olarak yer değiştirmeksizin normatif işlevlerini mekânsal bakımdan genişletebilir. Dolayısıyla sınır yalnızca aşılması gereken son coğrafi eşik değil, o eşiğe ulaşmadan önce bireyin karşılaştığı hukuki koşulların bütünüdür.

Sınırın ilişkisel zar niteliği, bireyin hukuki kimliğinin hareketlilik üzerindeki etkisiyle başka bir boyut kazanır. Aynı coğrafi noktadan geçmek isteyen iki kişi, vatandaşlıkları veya diğer hukuki statüleri nedeniyle birbirinden farklı koşullara tabi tutulabilir. Böylece sınırın geçirgenliği, yalnızca sınırın kendi özelliklerine değil, sınırla karşılaşan öznenin devlet tarafından tanınan kategorik kimliğine de bağlıdır. Fiziksel hareket eylemi aynı kalırken hukuki erişim koşulları değişebilir. Rus vatandaşı olmak ile Karadağ vatandaşı olmak, belirli ülkelerin giriş rejimleri bakımından farklı normatif sonuçlar doğurur. Bu anlamda pasaport, yalnızca kişinin kimliğini belirten bir belge değil, devletler arasındaki hareketlilik düzeni içerisinde belirli izin ve kısıtlamalarla ilişkilendirilen hukuki bir taşıyıcıdır. Ancak belge tek başına mutlak bir geçiş hakkı üretmez; bu hakkın kapsamı ilgili devletin düzenlemelerine ve uygulanabilir uluslararası anlaşmalara bağlıdır. Bir bireyin fiziksel hareket kapasitesiyle o hareketin hukuki olarak gerçekleştirilebilirliği birbirinden ayrıdır. Sınır, bedensel hareketi coğrafi olarak engellemeden önce hukuki kategoriler üzerinden koşullandırabilir.

Karadağ'ın kararının Avrupa Birliği vize politikasıyla uyum amacı taşıması, ikili karşılıklılık mekanizmasının daha geniş bir siyasal ağ içerisinde gerçekleştiğini gösterir. İlk bakışta Rusya ile Karadağ arasında kurulan iki taraflı bir sınır ilişkisi söz konusudur; ancak Karadağ'ın düzenlemesini yönlendiren koşullardan biri Avrupa Birliği'ne katılım sürecindeki yükümlülükleridir. Böylece iki devlet arasındaki geçirgenlik, üçüncü bir normatif düzenin etkisi altında yeniden şekillenebilir. Karadağ kendi sınırına ilişkin karar alırken Avrupa Birliği'nin ortak düzenlemelerine uyum sağlamayı amaçlamakta, Rusya ise bu kararın ardından kendi sınır rejiminde karşılıklı bir değişiklik açıklamaktadır. Birinci düzeyde ulusüstü normlarla uyum, ikinci düzeyde ulusal egemenlik kararı, üçüncü düzeyde karşılıklı diplomatik tepki bulunmaktadır. Bunlar aynı hukuki yetkiyi kullanmaz; ancak aynı hareketlilik düzeninin oluşumuna farklı biçimlerde katılırlar. Sınırın işleyişi, iki devlet arasındaki doğrudan karşılıklılıktan daha geniş normatif bağlantılarla belirlenebilir. Böylece egemenliğin ilişkisel zarı, yalnızca iki tarafın birbirine dokunduğu bir yüzey değil, farklı ölçeklerdeki hukuk düzenlerinin etkilerinin kesiştiği çok katmanlı bir geçiş mekanizması hâline gelir.

Bu çok katmanlı yapı, siyasal sınırın yerel ve küresel düzenler arasındaki ara yüz niteliğini de ortaya koyar. Bir devletin ülkesine giriş koşullarını değiştirmesi, kendi egemenlik yetkisinin uygulanmasıdır; fakat kararın gerekçeleri, başka devletlerle yapılan anlaşmalar ve uluslararası yükümlülükler tarafından etkilenebilir. Dolayısıyla sınır, yalnızca iç hukuk ile dış dünya arasındaki ayrımı temsil etmez; iç hukuk, uluslararası ilişkiler ve bireysel hareketlilik arasında normatif geçişlerin düzenlendiği bir kesişim alanı oluşturur. Karadağ'ın Avrupa Birliği'yle uyum arayışı ulusal giriş koşullarını etkilerken Rusya'nın karşılıklılık kararı başka bir ülkenin vatandaşlarının hareket imkânlarını değiştirir. Böylece farklı ölçeklerde gerçekleşen siyasal kararlar tek bir bireyin sınır geçme koşullarında somutlaşabilir. Uluslararası ilişkilerdeki bir norm değişikliği, bireysel düzeyde yeni bir başvuru yükümlülüğüne dönüşebilir. Makro düzeydeki siyasal düzenleme, mikro düzeydeki hareket özgürlüğünün gerçekleşme koşullarını yeniden tanımlar. Bu geçiş, siyasal ölçeklerin birbirinden mutlak biçimde ayrılmadığını; normatif kararların farklı düzeylerde yeniden gerçekleşebildiğini gösterir.

Sınırın zar olarak kavranması, açıklık ile kapalılık arasındaki ikili karşıtlığı da problemli hâle getirir. Vize zorunluluğunun getirilmesi, bütün seyahatlerin mutlak biçimde yasaklandığı anlamına gelmez; belirli bir geçiş biçiminin önceden alınacak izne bağlandığını ifade eder. Dolayısıyla sınır bütünüyle geçirimsiz hâle gelmek yerine koşulsuz veya daha az koşullu geçişten izin temelli seçici geçirgenliğe dönüşür. Bu ayrım önemlidir; çünkü hukuki erişim koşullarının ağırlaşması ile erişim imkânının tamamen ortadan kalkması aynı durum değildir. Bir zarın işleyişi yalnızca açık veya kapalı biçiminde değil, belirli kategoriler için hangi koşullarda geçirgen olduğu üzerinden açıklanabilir. Sınırın ontolojik karakteri de benzer biçimde farklı geçiş rejimlerinin koşullu örgütlenmesinde bulunur. Vizesiz rejim, devletlerin sınırları üzerindeki egemenliklerini ortadan kaldırmadığı gibi vize zorunluluğu da sınırları zorunlu olarak mutlak yalıtım alanlarına dönüştürmez. Geçirgenlik, sınırın varlığı ile yokluğu arasında değil, sınırın işleyişini düzenleyen koşulların niteliği üzerinden değişir.

Karşılıklı kısıtlamaların daha genel etkisi, ilişkisel zarın kendi durumuna ilişkin geri besleme mekanizması oluşturabilmesidir. Bir devletin geçiş koşullarını sınırlandırması, başka bir devletin karşılık vermesine yol açabilir; karşılık, ilk devletin daha sonraki diplomatik ve hukuki kararlarını etkileyebilir. Böylece sınırın geçirgenliği, yalnızca başlangıçtaki egemenlik tercihleri tarafından belirlenen durağan bir özellik olmaktan çıkarak ardışık kararlar sonucunda yeniden düzenlenen dinamik bir değişkene dönüşür. Bir sınırdaki geçirgenlik değişimi, başka bir sınırın geçirgenliğini etkileyerek iki taraflı bir normatif geri besleme süreci başlatabilir. Bununla birlikte karşılıklılık her zaman kısıtlamaların giderek artacağı anlamına gelmez; aynı mekanizma gelecekte karşılıklı kolaylaştırma kararlarıyla hareket serbestisinin yeniden genişlemesine de imkân tanıyabilir. Dolayısıyla ilişkinin temel niteliği kalıcı kapalılık değil, karşılıklı düzenlenebilirliktir. Sınırların işleyişi, devletlerin birbirlerinden bağımsız biçimde sahip oldukları değişmez özellikler olarak değil, birbirlerinin davranışlarına verdikleri yanıtlarla dönüşebilen ilişkisel durumlar olarak kavranmalıdır.

Buradan hareketle egemenliğin paradoksal biçimde hem ayrıştırıcı hem de ilişki üretici bir mekanizma olduğu ileri sürülebilir. Devletler, kendi topraklarına giriş koşullarını belirleme yetkileri sayesinde birbirlerinden hukuki olarak ayrışırlar. Ancak bu ayrışmış egemenliklerin kararları, uluslararası hareketliliğin koşullarını etkilediği ölçüde birbirleriyle yeni ilişkiler kurar. Bir devletin bağımsız karar verebilme kapasitesi, başka bir devletin karar alma sürecine etki ederek karşılıklı bağımlılık yaratabilir. Böylece egemenlik, yalnızca siyasal öznenin kendi içerisinde kapanmasını sağlayan bir yetki değil, başka egemenliklerle kurduğu ilişkilerin niteliğini belirleyen bir düzenleme kapasitesi hâline gelir. Egemenliklerin ayrı olması, onların işleyişlerinin birbirinden bağımsız olmasını gerektirmez; tersine karşılıklı düzenleme ilişkileri, birbirinden ayrı yetki alanlarının varlığı sayesinde kurulabilir. Eğer devletlerin ayrı sınır rejimleri ve karar yetkileri bulunmasaydı, bu biçimde karşılıklı uygulanan kısıtlamalardan söz etmek de mümkün olmazdı. Dolayısıyla karşılıklılık, egemenliğin karşıtı değil, egemenliklerin ilişkisel karşılaşmasından doğan bir düzenleme biçimidir.

Bu yapı, sınırın ontolojik kimliğinin maddi bir nesneyle özdeşleştirilmesinin yetersizliğini açıkça gösterir. Fiziksel sınır kapıları, denetim noktaları, çitler ve coğrafi işaretler, siyasal sınırın maddi gerçekleşmeleridir; ancak sınırın bütün hukuki işlevleri bu nesnelerin fiziksel özelliklerine indirgenemez. Aynı sınır kapısı, farklı pasaportlara sahip kişilere farklı koşullarda geçiş imkânı sunabilir; aynı coğrafi hat, hukuki değişikliklerden önce ve sonra farklı erişim rejimlerine sahip olabilir. Sınırın maddi taşıyıcısının sürekliliği, normatif kimliğinin değişmezliğini garanti etmez. Bu nedenle sınırın varlığı hem mekânsal yerleşime hem de belirli kurumsal ilişkilerin geçerliliğine dayanır. Coğrafi çizgi sınırın konumunu belirlerken hukuki düzenleme sınırın bireyler açısından nasıl işleyeceğini belirler. İlişkisel zar kavramı, bu iki düzeyin birbiriyle bağlantısını koruyarak sınırın yalnızca fiziksel bir ayrım olmadığını, hareketliliği seçici biçimde düzenleyen normatif bir yapı olduğunu ortaya koyar.

Rusya ile Karadağ arasındaki vize düzenlemesi, siyasal sınırın ontolojik bir çizgi olmanın ötesinde karşılıklı kararlar aracılığıyla geçirgenliği değiştirilebilen ilişkisel bir zar olarak işlediğini gösterir. Karadağ'ın kendi ülkesine yönelik giriş koşullarını değiştirmesi, Rusya'nın karşılıklı kısıtlama açıklamasıyla iki yönlü hareket serbestisinin yeniden düzenlenmesine yol açmıştır. Devletlerin coğrafi sınırları aynı kalırken bu sınırların vatandaşlık kategorilerine göre nasıl geçilebileceği değişmiştir. Böylece mekânsal sabitlik ile normatif değişkenlik aynı yapı içerisinde birleşir. Daha temel ontolojik sonuç ise egemenliğin yalnızca kendi içine kapalı bir yetki alanı olmadığı, farklı egemenliklerin birbirlerinin işleyiş koşullarını etkileyebildiği ilişkisel bir düzen oluşturmasıdır. Bir devlet kendi sınırının hukukunu belirler; fakat bu sınırın uluslararası hareketlilik içerisindeki fiilî işlevi, diğer devletlerin kararlarından bütünüyle bağımsız değildir. İlişkisel geçirgenlik, birden fazla egemenlik iradesinin doğrudan veya dolaylı etkileri altında oluşur; uluslararası normlar, karşılıklılık ilkeleri ve bireysel hukuki statüler bu yapının farklı düzeylerini meydana getirir. Sınırın geometrisi devletleri birbirinden ayırırken geçirgenliğinin düzenlenmesi onları birbirlerine bağlar. Egemenliklerin ayrılığı, ilişkilerinin yokluğu değil; birbirlerinin geçiş koşullarını etkileyebilmelerinin ontolojik önkoşuludur.                                                                                                                                                 

Yokluğun Nedenselliği

Varlığın eksilmesi, yalnızca daha önce mevcut olan bir şeyin ortadan kalkması değil, ortadan kalkma sürecinin kendisinin yeni nedensel koşullar üretmesi anlamına da gelebilir. Rus araştırmacıların Svalbard'daki buzullar üzerinde gerçekleştirdiği incelemeler, erimenin yalnızca dışsal sıcaklık değişimlerine bağlı olmadığını, buzulun kendi geometrisindeki dönüşümün de sonraki erime süreçlerini hızlandırabildiğini göstermiştir. Buzul kütlesini kaybettikçe yüzey yüksekliği azalmakta, yüzey daha alçak ve genellikle daha sıcak atmosfer katmanlarına yaklaşmakta, bunun sonucunda ek erime koşulları oluşmaktadır. Böylece başlangıçta dışsal iklimsel etkenlerle ilişkilendirilen kütle kaybı, belirli bir aşamadan itibaren kendi devamını kolaylaştıran içsel bir mekanizmaya katılır. Varlığın kaybı, yalnızca nedensel zincirin sonunda gerçekleşen bir sonuç olmaktan çıkarak zincirin sonraki aşamalarında yeni kayıpların meydana gelmesini sağlayan koşullardan birine dönüşür. Burada eksilme, edilgen bir yok oluş değil, sistemin gelecekteki davranışını yeniden belirleyen yapısal bir değişimdir. Daha köklü ontolojik sonuç ise varlık kazanımının yanında varlık kaybının da yeni nedensel ilişkiler oluşturabildiğidir. Bir sistemin dönüşmesi için mutlaka yeni bir unsur kazanması gerekmez; belirli bir unsurun eksilmesi, sistemde daha önce mevcut olmayan sonuçların meydana gelmesine imkân tanıyabilir.

Söz konusu mekanizma, nedenselliğin yalnızca pozitif varlıkların eklenmesi veya mevcut varlıkların etkinlikleri üzerinden açıklanmasının yetersizliğini gösterir. Geleneksel nedensel düşünme biçiminde belirli bir sonuç, çoğunlukla kendisinden önce gerçekleşen pozitif bir olayın veya etkinin ürünü olarak değerlendirilir. Bir kuvvetin uygulanması hareketi, ısının aktarılması sıcaklık değişimini, yeni bir bileşenin eklenmesi sistemin örgütlenmesini değiştirebilir. Ancak belirli bir yapının ortadan kalkması veya azalması da daha önce mümkün olmayan etkileşimlerin gerçekleşme koşullarını oluşturabilir. Buzulun yüzey yüksekliğini kaybetmesi, atmosferin sıcaklık dağılımını doğrudan üretmez; fakat buzulu bu dağılımın farklı bir bölümüne yerleştirerek erimeyi etkileyen ilişkileri değiştirir. Eksilme, yeni bir etkin kuvvet yaratmaksızın mevcut kuvvetlerle kurulan ilişkinin koşullarını dönüştürerek nedensel sonuç üretebilir. Dolayısıyla nedensel etkinlik yalnızca bir şeyin varlığını artırmasıyla değil, var olan bir düzenin belirli özelliklerinin ortadan kalkmasıyla da ilişkili olabilir. Burada yokluk, varlığın mutlak karşıtı olarak değil, belirli bir nedensel örgütlenmedeki eksilmenin meydana getirdiği ilişkisel farklılık olarak kavranmalıdır.

Buzulun kendi kaybını hızlandırması, sistem kuramında pozitif geri besleme olarak adlandırılan mekanizmanın somut bir örneğidir. Pozitif geri besleme, başlangıçta meydana gelen belirli bir değişimin, sonraki süreçlerde aynı yöndeki değişimi güçlendirecek sonuçlar üretmesidir. Buzul bakımından ilk kütle kaybı yüzeyin alçalmasına, yüzeyin alçalması daha sıcak atmosfer koşullarına maruz kalmaya, artan erime ise daha fazla kütle kaybına katkıda bulunabilir. Böylece belirli bir değişim, kendi sonraki gerçekleşme olasılığını veya hızını etkileyen koşullar üretir. Sonuç ile neden arasındaki ilişki doğrusal bir ardışıklık olmaktan çıkarak sonuçların sonraki nedenlere katıldığı döngüsel bir nedensellik biçimine dönüşür. Ancak burada döngüsellik, aynı olayın mantıksal olarak kendi kendisinin nedeni olması anlamına gelmez. İlk erime ile sonraki erime farklı zamanlarda gerçekleşen süreçlerdir; önceki kayıp, sonraki kaybın koşullarını değiştirmektedir. Böylece nedensel öncelik korunurken sonuçların gelecekteki nedenselliğe geri dönmesi mümkün hâle gelir. Öz-erozyonun temel yapısı da burada bulunur: Sistem, belirli özelliklerini kaybettikçe kalan yapısının daha fazla kayıp üretmeye elverişli hâle gelmesine neden olabilir.

Bu mekanizma, varlığın kendi sürekliliğini mümkün kılan koşulları kendi dönüşümü içerisinde aşındırabilmesi bakımından daha derin bir ontolojik anlam taşır. Buzulun belirli bir yüksekliğe sahip olması, onu çevreleyen atmosferin sıcaklık koşullarıyla kurduğu ilişkinin parçasıdır. Yüksekliğin azalması, aynı iklimsel koşullar altında daha farklı bir enerji dengesiyle karşılaşmasına neden olabilir. Böylece varlığın belirli bir özelliği, yalnızca onu betimleyen edilgen bir nitelik olmaktan çıkarak sürekliliğinin koşullarından biri olarak belirir. Söz konusu özellik zayıfladığında, varlığın kendisini koruma kapasitesi de değişebilir. Bir varlığın mevcut biçimi, yalnızca onun ne olduğunu değil, hangi koşullarda varlığını sürdürebileceğini de belirler. Bu nedenle biçimin kaybı, varlığın dış görünümündeki sıradan bir değişimle sınırlı değildir; onun çevreyle kurduğu nedensel ilişkilerin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Buzulun incelmesi, buzun fiziksel varlığını bütünüyle sona erdirmeden önce, mevcut buzun gelecekte hangi koşullara maruz kalacağını değiştirmektedir. Böylece varlığın niceliksel eksilmesi, belirli koşullarda niteliksel bir nedensel dönüşümün başlangıcına dönüşebilir.

Burada yokluğun nedensel statüsü daha kesin biçimde ayrıştırılmalıdır. Mutlak yokluk, hiçbir fiziksel özellik, ilişki veya etkinlik barındırmadığı ölçüde doğrudan bir kuvvet gibi davranamaz. Buzulun kaybettiği kütle de mevcut olmayan hâliyle enerji üreten bağımsız bir özne değildir. Nedensel sonuç, kaybolmuş buzun gizemli bir etkinliğinden değil, buzun eksilmesiyle değişen yüzey yüksekliği ve bu yeni yüksekliğin çevresel koşullarla kurduğu ilişkiden doğar. Dolayısıyla yokluk, pozitif bir nedensel töze dönüşmeden de nedensel açıklamanın kurucu bileşenlerinden biri olabilir. Belirli bir unsurun mevcut olmaması veya önceki miktarına göre eksilmiş bulunması, geri kalan sistemin hangi etkileşimlere açık olduğunu değiştirebilir. Yokluğun etkinliği, kendisinin maddi bir kuvvet oluşturmasında değil, pozitif nedensel süreçlerin gerçekleşme koşullarını farklılaştırmasındadır. Bu ayrım korunmadığında yokluğa ontolojik olarak taşıyamayacağı bir etkinlik atfedilmiş olur. Daha güçlü yaklaşım, yokluğu bağımsız bir fail olarak tanımlamadan, eksilmenin maddi ilişkiler üzerinde meydana getirdiği farkın nedensel sonuçlarını incelemektir.

Aristoteles'in steresis kavramıyla ifade ettiği yoksunluk, bu mekanizmanın klasik ontolojiyle ilişkilendirilmesine olanak tanır. Yoksunluk, yalnızca herhangi bir şeyin bulunmamasını değil, belirli bir varlığın doğası veya koşulları bakımından sahip olabileceği bir niteliğin mevcut olmamasını ifade eder. Bir nesnenin belirli bir özelliğini kaybetmiş olması, ancak o nesnenin ilgili özelliği taşıyabilme imkânı veya önceki durumu bakımından anlam kazanır. Buzulun kütle kaybı da mutlak hiçlikle değil, önceki maddi durumu ile sonraki durumu arasındaki belirli farkla ilişkilidir. Eksilme, varlıktan bütünüyle bağımsız bir yokluk değil, varlığın belirli bir niteliğinin azalması veya ortadan kalkmasıdır. Ancak bu Aristotelesçi yoksunluk düşüncesi, sistem kuramının geri besleme mekanizmasıyla birleştirildiğinde yeni bir yorum imkânı ortaya çıkar. Yoksunluk yalnızca tamamlanmamışlığın veya eksikliğin tanımlanması değildir; belirli koşullarda sonraki süreçlerin nedensel yönünü değiştiren bir yapısal durum olabilir. Böylece yoksunluk, yalnızca varlığın neye sahip olmadığını gösteren ontolojik bir belirlenim olmaktan çıkarak, varlığın artık hangi ilişkiler içerisinde bulunacağını değiştiren dinamik bir koşul olarak anlaşılabilir.

Hegel'in belirlenimli olumsuzlama düşüncesi de burada farklı bir kavramsal açılım sağlar. Olumsuzlama, yalnızca var olanın soyut biçimde inkâr edilmesi değil, belirli bir içeriğin dönüşümü aracılığıyla yeni belirlenimlerin meydana gelmesi olarak ele alınabilir. Bir şeyin ortadan kalkması, her durumda geriye hiçbir belirlenim kalmadığı anlamına gelmez; sona eren belirli bir durum, başka bir durumun gerçekleşme koşullarına katılabilir. Buzulun kütle kaybı, önceki maddi biçiminin olumsuzlanmasıdır; ancak söz konusu olumsuzlanma, sistemin sonraki fiziksel ilişkilerini değiştirdiği için yalnızca eksiltici bir sonuç meydana getirmez. Belirli bir varlık durumunun olumsuzlanması, yeni bir nedensel durumun pozitif belirlenimlerini üretebilir. Bununla birlikte fiziksel erimenin Hegelci diyalektiğin doğrudan kanıtı olduğu ileri sürülemez. Aralarındaki ilişki, yok oluşun salt hiçlik olarak değil, sonraki oluşumların koşullarını değiştiren belirli bir dönüşüm olarak kavranmasında bulunur. Böylece Aristoteles'in yoksunluk anlayışı eksilmenin varlıkla ilişkisini, Hegelci belirlenimli olumsuzlama ise eksilmenin dönüşüm içerisindeki üretici yönünü düşünmeye olanak tanır.

Söz konusu felsefi açılımların birleştiği yerde üretken yokluk olarak adlandırılabilecek bir ontolojik kategori geliştirilebilir. Üretken yokluk, mevcut olmayanın kendi başına maddi etki oluşturduğu metafizik bir iddia değildir; belirli bir unsurun eksilmesiyle sistemin nedensel yapısında yeni sonuçların meydana gelmesini sağlayan koşulların oluşmasıdır. Burada üretkenlik, yokluğun bağımsız bir varlık statüsü kazanmasına değil, yokluğun belirli pozitif ilişkiler üzerindeki dönüştürücü etkisine dayanır. Bir sistemin belirli özelliğini kaybetmesi, yalnızca önceki faaliyetlerini sınırlandırmaz; kimi zaman daha önce etkinleşmeyen ilişkilerin devreye girmesine yol açar. Yokluk, varlığın dışındaki mutlak hiçlik olarak değil, varlığın kendi örgütlenmesinde açılan ve sonraki ilişkilerini dönüştüren belirli bir eksilme olarak nedensel önem kazanır. Böylece varlık üretimi ile varlık kaybı arasındaki ayrım, sonuç üretme kapasitesi bakımından mutlak bir karşıtlık oluşturmaktan çıkar. Bir sistemin yeni sonuçlar meydana getirebilmesi, her zaman yeni maddi unsurlar kazanmasını gerektirmez; bazı sonuçlar belirli unsurların kaybıyla mümkün hâle gelir.

Bu yaklaşım, nedenselliğin varlık artırıcı süreçlere ayrıcalık tanıyan kavramsal çerçevesini yeniden değerlendirmeyi gerektirir. İnşa etmek, eklemek, büyütmek ve çoğaltmak, gündelik düşüncede üretimin doğrudan biçimleri olarak değerlendirilirken azaltmak, aşındırmak veya ortadan kaldırmak çoğunlukla üretimin karşıtı olarak kavranır. Oysa üretim, yalnızca toplam varlık miktarının artması anlamına gelmez; belirli sonuçların meydana gelmesidir. Bir varlığın eksilmesi yeni bir durum oluşturuyorsa, nedensel anlamda üretim gerçekleşmiş olabilir. Buzulun kütle kaybetmesi, daha fazla buz üretmez; fakat buzun sonraki erime koşullarını değiştiren yeni bir geometrik durum üretir. Dolayısıyla maddi kayıp ile nedensel üretim aynı süreç içerisinde birleşebilir. Burada kayıp belirli bir büyüklüğün azalmasını, üretim ise bu azalmanın meydana getirdiği yeni ilişkisel sonuçları ifade eder. Çelişki gibi görünen durum, farklı ontolojik düzeylerin birbirinden ayrılmasıyla açıklığa kavuşur: Bir düzeyde varlık miktarı azalırken başka bir düzeyde yeni nedensel koşullar meydana gelebilir. Varlığın eksilmesi ile sonuçların çoğalması birbirini dışlamaz.

Öz-erozyon kavramının belirleyici niteliği, sistemin kaybının kendi devamını kolaylaştıracak koşullara dönüşmesidir. Her eksilme öz-erozyon oluşturmaz; bazı kayıplar belirli sistemlerin kararlılığını artırabilir, bazıları ise sonraki değişimleri yavaşlatabilir. Öz-erozyon, özellikle kaybın kendisini güçlendiren bir geri besleme ilişkisine katılması durumunda gerçekleşir. Buzulun yüzeyi alçaldığında daha sıcak koşullara maruz kalması ve bunun ek erimeye katkıda bulunması, kaybın sonraki kayıp üzerinde etkili olduğu somut bir mekanizmadır. Ancak bu süreç zorunlu olarak sınırsız hızlanma anlamına gelmez. Kar yağışı, atmosferik koşullar, buz dinamikleri ve diğer enerji dengesi bileşenleri erimenin yönünü veya hızını değiştirebilir. Pozitif geri besleme, belirli bir değişimi güçlendiren ilişkiyi tanımlar; sistemin bütün karşıt etkilerden bağımsız biçimde sonsuza kadar aynı yönde ilerleyeceğini kanıtlamaz. Öz-erozyonun varlığı, yok oluşun kaçınılmazlığını değil, belirli bir kayıp sürecinin kendi hızını etkileyebilen içsel bir nedensel bileşen kazandığını gösterir.

Burada ortaya çıkan mekanizma, varlığın kendi geçmişinden bağımsız olarak tanımlanamayacağı daha derin bir zamansal ontolojiye açılır. Buzulun bugünkü erime koşulları, yalnızca mevcut atmosfer sıcaklığına ve yağış durumuna bağlı değildir; daha önce ne kadar kütle kaybettiği ve yüzey geometrisinin nasıl değiştiği de önemlidir. Böylece geçmişte gerçekleşmiş eksilmeler, mevcut fiziksel yapının özelliklerinde maddi karşılık bulur. Bir sistemin bugünkü davranışı, yalnızca o anda etkili olan dışsal koşullarca değil, önceki dönüşümlerinin mevcut yapısında bıraktığı izler tarafından da belirlenebilir. Bu durum yol bağımlılığı olarak adlandırılan genel sistemsel ilkeyle ilişkilidir. Aynı dışsal koşullarla karşılaşan iki sistem, farklı geçmişlere ve farklı içsel yapılara sahip oldukları için aynı tepkiyi vermek zorunda değildir. Buzulun önceki geometrisi, sonraki erimeye vereceği tepkinin koşullarından biridir. Dolayısıyla geçmiş, yalnızca daha önce gerçekleşmiş olayların kronolojik toplamı değil, mevcut sistemin maddi yapısına yerleşmiş nedensel bir belirlenimdir. Varlığın tarihsel kayıpları, şimdiki varoluşunun gelecekteki davranışını koşullandıran yapısal özelliklere dönüşebilir.

Svalbard araştırmasının epistemolojik önemi de tam olarak bu zamansal bağımlılıkta belirginleşir. Buzulların erime hızını yalnızca atmosfer sıcaklığındaki değişimlerle açıklamak, yüzey geometrisinin kendi geçmişi nedeniyle değişen etkilerini dışarıda bırakabilir. Rus araştırmacılar, buzulların kütle dengesini hem yıllık geometrik değişimleri hesaba katarak hem de belirli bir başlangıç geometrisini sabit tutarak değerlendirmiştir. Böylece aynı dışsal iklim koşullarının, değişen buzul geometrisi altında farklı sonuçlar doğurabileceği gösterilmiştir. Gözlemlenen bir sonucun tamamını dışsal nedene atfetmek, sistemin önceki dönüşümlerinden kaynaklanan içsel nedensel katkıyı görünmez kılabilir. Burada önemli olan dışsal neden ile içsel nedenin mutlak biçimde birbirinden ayrılması değildir; çünkü buzul geometrisindeki değişim de geçmişteki iklimsel ve fiziksel süreçlerden etkilenmiştir. Asıl ayrım, mevcut iklimsel koşulların doğrudan etkisiyle bu koşulların daha önce değiştirmiş olduğu sistem yapısının ek etkisi arasındadır. Böylece açıklama, yalnızca dışarıdan sisteme yönelen etkilerin incelenmesinden, sistemin kendi dönüşüm tarihinin mevcut tepkilerini nasıl değiştirdiğinin araştırılmasına genişler.

Bu epistemolojik ayrım, sistemlerin yalnızca mevcut özellikleriyle değil, kendi kayıp tarihleriyle birlikte modellenmesi gerektiği yönünde daha genel bir ilkeye ulaşır. Bir sistemin mevcut büyüklüğünü ölçmek, onun gelecekte nasıl değişeceğini anlamak için her zaman yeterli değildir. Mevcut büyüklüğün hangi süreçlerle oluştuğu, hangi ilişkilerin zayıfladığı ve bu zayıflamanın hangi geri beslemeleri meydana getirdiği de belirleyici olabilir. Buzulun belirli bir anda sahip olduğu kütle ile bu kütleye hangi tarihsel erime süreci sonucunda ulaştığı, nedensel açıklamanın farklı bileşenleridir. Ancak bu, her sistem için geçmişin bütünüyle yeniden kurulmasını gerektirmez; hangi tarihsel değişkenlerin mevcut davranış üzerinde etkili olduğunun belirlenmesini gerektirir. Geçmişin ontolojik önemini belirleyen şey, kronolojik olarak önce gerçekleşmiş olması değil, mevcut sistemin nedensel örgütlenmesinde etkisini sürdürüyor olmasıdır. Böylece eksilmenin tarihi, yalnızca kaybedilen miktarların toplamı değil, sistemin gelecekteki davranışını etkileyen koşulların oluşum tarihidir.

Yokluğun sonuç üretebilmesi, nedensel açıklamada mevcut durum ile karşıolgusal durumun karşılaştırılması bakımından da önem taşır. Buzulun geometrisi değişmeseydi aynı iklimsel koşullar altında ne kadar erime gerçekleşirdi? Geometri değiştiğinde gerçekleşen erimeyle bu varsayımsal sonuç arasındaki fark, kaybın oluşturduğu ek nedensel katkının değerlendirilmesine olanak tanır. Burada yokluk veya eksilme, mutlak hiçliğin ölçülmesiyle değil, belirli bir özelliğin korunmuş olacağı durumla fiilen azalmış olduğu durum arasındaki fark üzerinden incelenir. Nedensel açıklama, yalnızca gerçekleşmiş olayın kendisini değil, belirli bir koşul farklı olsaydı sonucun nasıl değişebileceğini de araştırabilir. Bu bakımdan yokluğun nedenselliği, karşıolgusal nedensellik anlayışıyla güçlü bir ilişki kurar. Belirli bir özelliğin kaybedilmemiş olması durumunda daha az erime gerçekleşecekse, söz konusu kayıp erimeyi açıklayan koşullardan biri olarak değerlendirilebilir. Ancak karşıolgusal ilişki de dikkatle ele alınmalıdır; çünkü karşılaştırılan durumların diğer ilgili koşullar bakımından yeterince tutarlı biçimde kurulması gerekir. Yokluğa nedensel anlam kazandıran şey, yalnızca bir şeyin bulunmaması değil, o şeyin bulunmasıyla bulunmaması arasında belirli sonuçlar bakımından saptanabilen ilişkisel farktır.

Bu yapı, yokluğun bağımsız bir ontolojik kategori olarak mı yoksa varlıklar arasındaki ilişkilerden türeyen bir belirlenim olarak mı anlaşılması gerektiği sorusunu da açar. Mutlak hiçliğin kendi başına eylemde bulunduğu bir ontoloji, fiziksel erime mekanizmasını açıklamak için gerekli değildir. Buzulun kaybettiği kütle, bir yokluk nesnesi oluşturarak çevresine etki etmez; kaybın ardından var olan buzul, daha düşük yüzey yüksekliğiyle farklı sıcaklık koşullarına maruz kalır. Dolayısıyla nedensel olarak etkin olan, kaybın oluşturduğu yeni pozitif durumun çevresel ilişkiler içerisindeki işleyişidir. Bununla birlikte yeni durumun neden ortaya çıktığını açıklamak için önceki durumdaki belirli bir varlık miktarının ortadan kalkmış olması zorunlu olarak hesaba katılır. Böylece yokluk, doğrudan etkin bir töz olmamasına rağmen nedensel açıklamanın dışına çıkarılamaz. Yokluğun ontolojik gerçekliği, müstakil bir varlık gibi davranmasında değil, belirli bir eksilmenin kalan varlıkların ilişkilerini dönüştürmesinde bulunur. Bu nedenle varlık ile yokluk, belirli süreçlerde birbirinden bütünüyle kopuk iki alan olarak değil, değişimin farklı belirlenimleri olarak anlaşılabilir.

Daha ileri düzeyde öz-erozyon, bir varlığın kaybının kendi kimliğini koruma koşullarıyla çatışmaya girmesini ifade edebilir. Bir buzulun belirli bir fiziksel varlık olarak sürekliliği, yalnızca buzdan oluşmasına değil, buz kütlesinin birikme ve erime süreçleri arasındaki dengeye bağlıdır. Bu denge sürekli kayıp yönünde bozulduğunda, sistemin maddi büyüklüğü küçülür ve belirli geometrik özellikleri değişir. Geometrik değişim de ek erimeyi kolaylaştırıyorsa, varlığın sürekliliğini mümkün kılan koşullar daha fazla aşınabilir. Sistem, kendisini koruyan özellikleri kaybettikçe aynı özellikleri yeniden koruyabilmesini zorlaştıran bir nedensel düzene girebilir. Buradaki öz-yıkıcılık bilinçli bir kendine yönelme, amaç veya irade değildir. Buzul kendisini yok etmeye çalışmaz; belirli fiziksel süreçlerin birbirlerine bağlanması sonucunda kütle kaybı sonraki kütle kaybını kolaylaştıran koşullar oluşturur. Dolayısıyla öz-erozyon, teleolojik anlamda kendini yok etme değil, sistemin kendi durum değişimlerinin gelecekteki kayıp süreçlerine geri beslenmesidir.

Söz konusu mekanizma, oluş ile yok oluşun birbirinden mutlak biçimde ayrılmasının yetersizliğini de gösterir. Buzul erirken buz kütlesi azalır; ancak aynı anda daha alçak bir yüzey geometrisi, farklı bir atmosferik etkileşim düzeni ve yeni bir erime eğilimi meydana gelebilir. Bir ontolojik düzeyde ortadan kalkma gerçekleşirken başka bir düzeyde yeni durumlar oluşmaktadır. Böylece kayıp ile üretim aynı olayın farklı yönleri olarak ortaya çıkar. Varlık kaybının sonuç üretebilmesi, her yok oluşun yaratıcı veya olumlu olduğu anlamına gelmez; yalnızca yok oluşun nedensel bakımdan sonuçsuz olmak zorunda olmadığını gösterir. Yıkım, belirli varlıkları ortadan kaldırırken yeni ilişkileri ve yeni sonuçları mümkün kılabilir; bu üretkenlik yıkımın normatif değerini değil, nedensel kapasitesini ifade eder. Buzulun erimesi ekolojik ve iklimsel açıdan ciddi kayıplar doğurabilir; aynı sürecin yeni fiziksel ilişkiler oluşturması, bu kayıpları ortadan kaldırmaz veya olumlu hâle getirmez. Ontolojik üretkenlik ile normatif yararlılık farklı değerlendirme düzeyleridir.

Buradan hareketle negatif üretim olarak adlandırılabilecek daha genel bir kavramsal kategori geliştirilebilir. Pozitif üretim, belirli unsurların eklenmesi veya yeni yapıların kurulması aracılığıyla sonuç oluştururken negatif üretim, belirli unsurların eksilmesi veya belirli ilişkilerin çözülmesi sonucunda yeni nedensel durumların ortaya çıkmasını ifade eder. Ancak negatif üretim, fiziksel anlamda mutlak negatif bir enerji veya bağımsız bir yokluk kuvveti varsaymaz. Üretimin negatif niteliği, sonucu meydana getiren dönüşümün belirli bir varlık miktarının azalmasına dayanmasından kaynaklanır. Buzulun kütle kaybı, daha sıcak atmosfer katmanlarıyla kurulan yeni ilişki üzerinden sonraki erimeyi hızlandırabilir. Böylece azalma, artan bir nedensel etkinin koşulu olabilir. Bir niceliğin azalmasıyla başka bir niceliğin artması arasında kurulabilen ilişki, üretimin yalnızca varlık biriktirmekle gerçekleşmediğini ortaya koyar. Negatif üretim, yokluğun hiçlikten bir şey yaratması değil, eksilmenin mevcut gerçekliğin ilişkilerini değiştirerek yeni sonuçlara yol açmasıdır.

Bu kavramın öz-erozyonla birleştiği yerde kendi eksilmesini üreten sistem düşüncesi ortaya çıkar. Ancak böyle bir sistemin kendi kendisine kapalı, dış dünyadan bağımsız bir yok oluş mekanizması olduğu varsayılamaz. Buzulun erimesi atmosfer sıcaklığına, enerji akışlarına, yağışa ve başka çevresel koşullara bağlı olmaya devam eder. İçsel geri besleme, dışsal nedenselliği ortadan kaldırmaz; onun sistem üzerindeki etkisini değiştiren bir ara mekanizma oluşturur. Dolayısıyla öz-erozyon, mutlak kendinden kaynaklanma değil, dışsal etkilerle başlayan veya sürdürülen bir değişimin sistemin kendi yapısında meydana getirdiği dönüşümler aracılığıyla güçlenmesi anlamına gelir. Aynı dışsal sıcaklık koşullarında farklı geometrilere sahip buzulların farklı erime hızları gösterebilmesi, sistemin yalnızca dışarıdan etkilenmediğini, kendi mevcut yapısının da bu etkiyi biçimlendirdiğini gösterir. Böylece içsel ve dışsal nedenler, birbirinden bağımsız iki ayrı nedensellik alanı değil, aynı fiziksel sürecin farklı belirleyici düzeyleri olarak anlaşılır.

Svalbard buzullarına ilişkin araştırma, varlığın kaybının yalnızca ortadan kalkmanın sonucu olmadığını, belirli koşullarda sonraki kayıpların üretim mekanizmasına dönüşebildiğini gösterir. Buzulun incelmesi yüzey yüksekliğini azaltır; yüzey yüksekliğinin azalması daha sıcak atmosfer koşullarına maruz kalmayı kolaylaştırır; bu değişim ek erimeye katkıda bulunarak başlangıçtaki kayıp sürecini güçlendirebilir. Burada yokluk, bağımsız bir fiziksel kuvvet olarak değil, önceki varlık durumunun eksilmesiyle oluşan yeni ilişkisel koşullar üzerinden nedensel etkinlik kazanır. Aristotelesçi yoksunluk eksilmenin varlıkla ilişkisini, Hegelci belirlenimli olumsuzlama yok oluşun dönüşüm içerisindeki üretici boyutunu, sistem kuramının pozitif geri besleme ilkesi ise kaybın kendi devamını nasıl güçlendirebildiğini açıklamaya katkıda bulunur. Üç yaklaşımın kesiştiği yerde, varlık ile yokluk arasındaki ayrım yalnızca mevcut olma ve mevcut olmama karşıtlığıyla sınırlanamaz; eksilmenin hangi yeni koşulları oluşturduğu da ontolojik açıklamanın parçası hâline gelir. Varlık üretmek, sonuç üretmenin tek yolu değildir; belirli bir varlığın kaybı da gelecekteki olayların koşullarını yeniden düzenleyebilir. Ancak yokluğun üretkenliği mutlak hiçliğin yaratıcı bir güç kazanması değil, eksilmenin mevcut nedensel düzen içerisinde fark oluşturabilmesidir. Daha derin sonuç, bir sistemin kendi varlığını sürdürebilme koşullarını kaybettikçe gelecekteki kaybını kolaylaştıran bir örgütlenmeye girebilmesidir. Öz-erozyon, yok oluşun yalnızca son aşama olmadığı, yok oluş sürecinin kendi sonraki aşamalarının nedenlerine katıldığı ilişkisel bir nedensellik biçimidir. Bir varlık, sahip oldukları sayesinde varlığını sürdürebildiği gibi kaybettikleri nedeniyle kendi yok oluşunun koşullarını da üretebilir.                                                                                                                               

Söylemin Ontolojik Bağımlılığı

Bir söylemin toplumsal dolaşıma girebilmesi, yalnızca onun belirli bir anlam içeriğine sahip olmasına değil, bu içeriğin üretimini, düzenlenmesini ve kamusal erişimini mümkün kılan maddi ve kurumsal koşulların sürekliliğine bağlıdır. Rusya'da bağımsız Novaya Gazeta gazetesinin genel yayın yönetmeni Sergey Sokolov'un evinde arama yapılması ve gazetecinin kişisel verilerle ilgili bir soruşturma kapsamında ifadeye götürülmesi, iktidar ile bilgi üretimi arasındaki ilişkinin yalnızca söylemlerin içeriği üzerinden değil, söylemleri mümkün kılan örgütsel taşıyıcılar üzerinden de kurulabileceğini gösteren bir olay olarak incelenebilir. Sokolov'un meslektaşı Oleg Roldugin hakkındaki soruşturma çerçevesinde tanık sıfatıyla sorgulanıp serbest bırakılması, olayın hukuki niteliğini belirler; kendisine suç isnat edilmiş değildir. Bununla birlikte bir medya kurumunun yönetimsel düğümünde gerçekleşen hukuki müdahalenin, kurumun haber üretim koşulları üzerindeki olası etkileri ayrı bir ontolojik inceleme konusudur. Bir gazetecinin bireysel varlığı ile yönettiği kurumun işlevsel varlığı farklı düzeylere ait olsa da birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. Söylemin üretimini örgütleyen özneye yönelen müdahale, belirli koşullarda söylemin kendisine doğrudan müdahale edilmeksizin onun üretilebilirlik koşullarını değiştirebilir. Burada epistemik alanın düzenlenmesi, bilginin doğruluğuna veya yanlışlığına ilişkin doğrudan bir hüküm üzerinden değil, bilginin kamusal biçimde oluşturulabilmesini sağlayan ilişkilerin yeniden yapılandırılması üzerinden gerçekleşebilir.

Söylemin görünürdeki evrenselliği ile üretim koşullarının maddi tikelliği arasında temel bir ontolojik asimetri bulunmaktadır. Bir haber, yayımlandıktan sonra başlangıçtaki üretim koşullarından bağımsız bir önerme biçiminde dolaşıma girebilir; farklı coğrafyalardaki bireyler tarafından okunabilir, yorumlanabilir ve başka bilgi sistemlerine dâhil edilebilir. Doğruluk iddiası belirli bir gazetecinin bedensel mevcudiyetine, belirli bir haber merkezinin coğrafi konumuna veya belirli bir iletişim aracının sürekliliğine indirgenemez. Ancak söz konusu iddianın kamusal alana ulaşabilmesi için araştırmacıların, editörlerin, haber kaynaklarının, yayın altyapılarının ve kurumsal koordinasyonun belirli ilişkiler içerisinde faaliyet göstermesi gerekir. Bilginin evrensel geçerlilik iddiası ile bilginin toplumsal olarak üretilebilmesinin tikel varoluş koşulları birbirinden ayrıdır. Bir önermenin herkes için geçerli olabilecek doğruluk koşullarına sahip olması, o önermenin herkes tarafından erişilebilir biçimde üretileceğini veya dolaşıma sokulacağını garanti etmez. Dolayısıyla medya söyleminin evrenselliği, kendi maddi kuruluşundan bağımsız ve kendiliğinden işleyen bir özellik olarak kabul edildiğinde, epistemik geçerlilik ile epistemik erişilebilirlik arasında kategorik bir karışıklık meydana gelir.

Buradaki temel sorun, söylemin soyut düzeyde taşıyıcıdan ayrılabilmesi ile somut düzeyde taşıyıcıya bağımlı olması arasındaki gerilimdir. Bir haberin anlamı farklı gazetelerde, internet sitelerinde veya bireysel paylaşımlarda yeniden üretilebilir. Böylece söylemin anlamsal kimliği tek bir maddi taşıyıcıyla sınırlı kalmaz. Ancak söylemin ilk kez kurulması, doğrulanması, düzenlenmesi ve yayımlanması, belirli kurumların ve öznelerin gerçekleştirdiği faaliyetlere dayanır. Gazetecinin araştırması, editörün değerlendirmesi, kurumun yayın kararı ve teknik altyapının işleyişi, kamusal söylemin ortaya çıkmasına katkıda bulunan farklı nedensel bileşenlerdir. Anlamın taşıyıcılar arasında dolaşabilmesi, anlam üretiminin taşıyıcısız gerçekleşebileceği anlamına gelmez. Evrensel dolaşım olanağı, somut üretimin ontolojik bağımlılığını ortadan kaldırmaz; yalnızca üretildikten sonra farklı gerçekleşme biçimlerine geçebilen bir yapının varlığını gösterir. Bu nedenle söylem, içerik bakımından genelleştirilebilirken üretim bakımından belirli maddi ve kurumsal koşullara bağlı kalabilir.

Michel Foucault'nun söylem ve iktidar ilişkilerine yönelik yaklaşımı, söz konusu bağımlılığın yalnızca dışsal engelleme mekanizmalarıyla açıklanamayacağını gösterir. Foucault açısından söylem, önceden tamamlanmış düşüncelerin tarafsız biçimde aktarıldığı bir yüzeyden ibaret değildir; hangi nesnelerin bilgi konusu hâline gelebildiği, kimlerin belirli ifadeleri üretme yetkisine sahip olduğu, hangi ifadelerin meşru kabul edildiği ve hangi kurumsal işlemlerle doğruluk statüsü kazandığı gibi ilişkiler içerisinde oluşur. İktidar, yalnızca üretilmiş söylemleri sınırlandıran dışsal bir kuvvet değil, söylemlerin hangi koşullarda üretilebildiğini biçimlendiren kurucu ilişkiler bütünü olarak da işleyebilir. Dolayısıyla epistemik alanın düzenlenmesi, belirli haberlerin doğrudan yasaklanmasını zorunlu olarak gerektirmez. Kurumsal yetkilendirme, hukuki sınıflandırma, mesleki statü, kaynaklara erişim ve yayın süreçleri üzerindeki düzenlemeler, hangi söylemlerin hangi koşullarda kamusal görünürlük kazanabileceğini etkileyebilir. İktidarın söylem üzerindeki etkisi, yalnızca neyin söylendiği sorusunda değil, söyleme eylemini mümkün kılan ilişkilerin nasıl örgütlendiği sorusunda belirginleşir.

Bir medya kurumunun genel yayın yönetmeni, bu bakımdan yalnızca kurum adına konuşan tekil bir birey değildir; farklı bilgi üretim faaliyetlerinin birbirine bağlandığı örgütsel bir düğümdür. Muhabirlerin araştırmaları, haber kaynaklarının değerlendirilmesi, doğrulama süreçleri, hukuki sorumluluklar ve yayın öncelikleri belirli yönetimsel ilişkiler içerisinde koordine edilir. Yönetici, bütün haberlerin tek başına üreticisi olmamasına rağmen çok sayıda üretim sürecinin kurumsal bağlantı noktalarından birini oluşturabilir. Bir örgütsel düğümün önemi, gerçekleştirdiği bireysel faaliyetin büyüklüğünden değil, farklı faaliyetler arasındaki ilişkileri düzenleme kapasitesinden kaynaklanabilir. Bu nedenle merkezi bir aktörün faaliyet koşullarındaki değişim, belirli durumlarda doğrudan kendisinin gerçekleştirmediği süreçlere de yansıyabilir. Ancak böyle bir etkinin gerçekleşmesi, kurumun örgütsel yapısına, yetki dağılımına ve alternatif koordinasyon kapasitesine bağlıdır. Sokolov'un sorgulanması tek başına gazetenin haber üretiminin fiilen durduğunu göstermez; olayın ontolojik önemi, bireysel hukuki işlem ile kolektif üretim yapısı arasında bulunabilecek bağımlılık ilişkisinin görünürleşmesidir.

Burada epistemik düğüm müdahalesi olarak adlandırılabilecek daha genel bir mekanizma ortaya çıkar. Bir bilgi sisteminin içeriklerine tek tek müdahale etmek yerine o içeriklerin üretilmesini, doğrulanmasını veya dolaşıma sokulmasını sağlayan belirli bağlantı noktalarının işleyişi etkilenebilir. Böyle bir müdahale, doğrudan her haberin içeriğini değiştirmeden kurumun bilgi üretim kapasitesinde değişiklik meydana getirebilir. Editoryal kararların gecikmesi, kaynak ilişkilerinin zorlaşması, belirli araştırmaların daha yüksek hukuki risk taşıdığı düşüncesinin oluşması veya kurumun dikkatinin savunma süreçlerine yönelmesi, olası sonuçlar arasındadır. Epistemik üretimin sınırlandırılması, yalnızca mevcut bilginin dolaşımını engellemekle değil, henüz üretilmemiş bilginin ortaya çıkma koşullarını değiştirmekle de gerçekleşebilir. Böylece müdahalenin nesnesi, belirli bir söylemin kendisinden söylem üretme kapasitesine doğru genişler. Ancak bu sonuçların somut bir olayda ne ölçüde gerçekleştiği ayrıca kanıtlanmalıdır; soruşturmanın varlığı tek başına bütün bu etkilerin fiilen meydana geldiğini veya soruşturmanın asıl amacının bunlar olduğunu göstermez.

Söz konusu mekanizmanın epistemolojik açıdan daha derin sonucu, bilgi alanının yalnızca üretilmiş önermelerden değil, üretilebilir önermelerin imkân koşullarından da oluşmasıdır. Kamusal bilgi düzeni, mevcut haberlerin ve belgelerin toplamıyla özdeş değildir; gelecekte hangi olguların araştırılabileceği, hangi kaynaklara erişilebileceği ve hangi iddiaların kamusal denetime sunulabileceği de bu düzenin parçasıdır. Bir kurumun hâlihazırda yayımladığı bütün haberler erişilebilir kalabilirken gelecekteki araştırma faaliyetleri farklılaşabilir. Böyle bir durumda bilgi alanının mevcut içeriği değişmemiş olsa bile olası bilgi üretiminin yapısı dönüşmüş olur. Epistemik alanın daralması, zorunlu olarak mevcut bilgilerin silinmesiyle değil, henüz gerçekleşmemiş bilme faaliyetlerinin olanaklarının azalmasıyla da meydana gelebilir. Bu nedenle epistemik müdahalenin etkisi yalnızca yayımlanmış içeriklerde aranamaz; araştırılmamış konular, ulaşılamamış kaynaklar ve gerçekleştirilememiş yayın faaliyetleri de bilgi düzeninin gelecekteki biçimini belirleyebilir. Buradaki yokluk, neyin bilinmediğinin bütünüyle tespit edilebilmesi anlamına gelmez; belirli üretim koşullarının değişmesinin hangi bilgi faaliyetlerini etkileyebileceğinin araştırılmasını gerektirir.

Bu noktada korku atmosferinin epistemik işlevi daha açık biçimde anlaşılabilir. Hukuki yaptırım olasılığının veya kurumsal belirsizliğin algılanması, bireylerin davranışlarını henüz doğrudan bir yasakla karşılaşmadan değiştirmelerine neden olabilir. Medya alanında caydırıcı etki, kişilerin hukuken korunabilecek faaliyetlerden dahi olası yaptırımlardan kaçınmak amacıyla uzaklaşabilmelerini ifade eder. Böyle bir etki gerçekleştiğinde dışsal denetim, bireyin kendi davranışlarını önceden sınırlamasına yol açabilir. Ancak hukuki incelemenin her durumda korku ürettiği veya her korkunun aynı davranışsal sonuçlara neden olduğu varsayılamaz. Algılanan risk, kurumsal destek, mesleki dayanışma ve bireysel değerlendirmeler sonucu değiştirebilir. Foucault'nun disipliner iktidar yaklaşımıyla ilişkilendirildiğinde burada önemli olan, dışsal müdahale olasılığının sürekli doğrudan uygulanmaksızın davranışları yönlendirebilmesidir. İktidarın belirli bir alandaki etkisi, yalnızca uyguladığı yaptırımların toplamında değil, yaptırım olasılığının öznelerin davranış hesaplarına yerleşmesinde de bulunabilir.

Böyle bir mekanizma, söylemin üretiminde önleyici epistemik seçilim meydana getirebilir. Haber üretiminin başlangıç aşamasında hangi konuların araştırılacağına, hangi kaynaklarla temas kurulacağına ve hangi bulguların yayımlanacağına ilişkin kararlar verilir. Hukuki ve kurumsal risk algısının bu kararlarda belirleyici hâle gelmesi durumunda, bilgi üretiminin yönü yalnızca araştırma konusunun kamusal değeri veya doğrulanabilirliği üzerinden belirlenmeyebilir. Böylece bazı konular, henüz araştırma nesnesine dönüşmeden önce değerlendirme dışı bırakılabilir. Söylemin sınırları, söylenmiş olanın denetlenmesinden önce söylenebilecek olanın seçilmesi aşamasında oluşabilir. Bu durum, epistemik alanın yalnızca pozitif içeriklerden değil, içeriklerin seçilmesini mümkün kılan ve bazı içerikleri dışarıda bırakan karar süreçlerinden de meydana geldiğini gösterir. Ancak burada seçilim ile sansür kavramları birbirine otomatik olarak eşitlenmemelidir; editoryal öncelik belirleme her medya kurumunun olağan işleyişinin parçasıdır. Siyasal veya hukuki baskı kaynaklı seçilimden söz edebilmek için söz konusu kararların belirli müdahalelerle nasıl ilişkilendiğinin ayrıca gösterilmesi gerekir.

Pierre Bourdieu'nün alan kuramı, söylemin taşıyıcı bağımlılığını daha geniş bir toplumsal örgütlenme düzeyinde açıklamaya olanak tanır. Gazetecilik alanı, kendi mesleki ölçütlerine, rekabet ilişkilerine, kurumsal hiyerarşilerine ve sermaye biçimlerine sahip görece özerk bir toplumsal alandır. Ancak görece özerklik, siyasal ve hukuki etkilerden mutlak bağımsızlık anlamına gelmez. Medya kurumları, haber üretimini belirli mesleki kurallar çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışırken daha geniş iktidar ilişkileri içerisinde faaliyet gösterir. Bir söylemin epistemik bağımsızlığı, onu üreten kurumun toplumsal koşullardan mutlak biçimde bağımsız olmasına değil, bu koşulların bilgi üretim kararlarını ne ölçüde belirleyebildiğine bağlıdır. Böylece medyanın özerkliği sahip olunan değişmez bir töz değil, belirli kurumsal güvenceler, mesleki uygulamalar ve güç ilişkileri içerisinde sürdürülen bir durum olarak anlaşılır. Bir kurumun bağımsızlık iddiası, onun maddi veya siyasal hiçbir ilişkiye sahip olmaması anlamına gelmez; bilgi üretiminin farklı çıkar merkezlerinden gelen müdahalelere karşı hangi ölçülerde korunabildiğiyle ilgilidir.

Buradan hareketle medyanın evrenselliğine ilişkin meşruiyet iddiası yeniden değerlendirilebilir. Kamusal söylem, çoğu zaman belirli bir toplumsal konumdan üretilmesine rağmen bütün bireyler tarafından değerlendirilebilecek doğruluk iddiaları sunar. Gazetecilik faaliyetinin kamusal değeri, belirli bir kurumun özel çıkarlarını aşarak ortak dünyaya ilişkin denetlenebilir bilgiler üretme iddiasına dayanır. Ancak söz konusu iddianın kurumsal taşıyıcıları belirli güç ilişkileri içerisinde faaliyet gösteriyorsa, kamusal bilginin evrensel dolaşımının kendi kendine yeterli, koşulsuz ve taşıyıcılardan bağımsız olduğu varsayımı sürdürülemez. Burada çözülen şey, doğruluğun evrenselliği değil, evrensel bilgi dolaşımının kendiliğinden gerçekleştiğine ilişkin örtük meşruiyet varsayımıdır. Bilginin doğruluğu ile onun kamusal alanda temsil edilme gücü aynı şey değildir. Bir önerme doğruluğunu koruyabilirken onu üreten kurumun yayın kapasitesi azalabilir; tersine bir söylem geniş dolaşıma sahip olduğu hâlde epistemik olarak zayıf olabilir. Dolaşımın gücü doğruluğun ölçütü olmadığı gibi doğruluğun varlığı da dolaşımın güvence altında olduğunu göstermez.

Bu ayrım, Habermas'ın kamusal alan ve iletişimsel rasyonalite yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde daha belirgin hâle gelir. Kamusal tartışmanın normatif ideali, bireylerin iddialarını gerekçeler üzerinden karşılaştırabilmeleri ve siyasal veya toplumsal güç farklılıklarının tartışmanın sonucunu doğrudan belirlememesidir. Ancak böyle bir idealin kurumsal olarak gerçekleştirilebilmesi, ifade özgürlüğü, bilgiye erişim, çoğul medya yapısı ve kamusal tartışmaya katılım koşullarına bağlıdır. İletişimsel evrensellik, toplumsal taşıyıcılarından bağımsız bir gerçekleşme değil, belirli kurumsal koşullar aracılığıyla mümkün kılınan normatif bir hedeftir. Bu nedenle medya kurumlarının karşılaştığı hukuki ve siyasal koşullar, yalnızca ilgili kurumun özel faaliyetlerini değil, kamusal tartışmanın yapısını da ilgilendirebilir. Bununla birlikte herhangi bir soruşturmanın meşru hukuki denetim mi yoksa ifade özgürlüğünü sınırlandıran bir müdahale mi olduğu, somut kanıtlar ve usul güvenceleri üzerinden değerlendirilmelidir. Kişisel verilerin korunması da meşru bir hukuki amaçtır; gazetecilik özgürlüğüyle ilişkisi, soyut bir karşıtlık yerine gereklilik, ölçülülük ve kamu yararı gibi ölçütlerle incelenmelidir.

Sokolov vakasında dikkat çekici olan, söylemin içeriksel niteliği ile soruşturmanın hukuki konusu arasındaki ayrımdır. Açıklanan soruşturma, doğrudan belirli bir siyasi haberin yanlışlığına veya belirli bir düşüncenin ifade edilmesine ilişkin değildir; kişisel verilere hukuka aykırı erişim iddialarıyla bağlantılıdır. Bu nedenle söz konusu işlemi, yalnızca gazetecilik faaliyetinin cezalandırılması olarak nitelendirmek eldeki olguların ötesine geçebilir. Ancak bir hukuki işlemin doğrudan söylemin içeriğini hedeflememesi, onun bilgi üretim alanıyla hiçbir ilişkisi bulunmadığını da zorunlu olarak göstermez. Bir gazetecinin araştırma faaliyetleriyle ilgili veri toplama yöntemleri, mesleki sorumlulukları ve hukuk düzeninin sınırları arasında somut ilişkiler bulunmaktadır. Soruşturmanın gerekçesi, uygulama biçimi ve muhtemel kurumsal sonuçları birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Böylece aynı olay hem hukuki sorumluluk bakımından hem de bilgi üretiminin örgütsel koşulları bakımından incelenebilir. Hukuki nitelendirmenin doğruluğu ile kurumsal etkinin varlığı birbirini mantıksal olarak dışlamayan, ancak farklı kanıtlar gerektiren iki ayrı sorudur.

Daha derin ontolojik sorun, söylem ile taşıyıcı arasındaki bağımlılığın belirli bir müdahale yoluyla görünür hâle gelmesidir. Olağan koşullarda bir haberin kamusal dolaşımı, onu üreten bütün maddi ve kurumsal süreçleri arka plana itebilir. Okuyucu, karşısında tamamlanmış bir içerik bulur; içeriğin ortaya çıkmasını sağlayan toplantılar, araştırmalar, kaynak ilişkileri ve editoryal kararlar çoğunlukla görünmez kalır. Ancak bu ilişkilerden birine müdahale edildiğinde, söylemin üretiminde hangi örgütsel bağlantıların işlediği daha belirgin hâle gelebilir. Süreklilik, taşıyıcıya bağımlılığı görünmezleştirirken kesinti veya kesinti olasılığı bu bağımlılığı epistemik olarak açığa çıkarabilir. Böylece müdahale, yalnızca bir kurumsal faaliyeti etkileyebilecek olay değil, söylemin ontolojik kuruluşunu düşünmeye imkân veren bir çözümleme noktası hâline gelir. Evrenselmiş gibi görünen dolaşımın altında belirli kişiler, teknik altyapılar, hukuki güvenceler ve kurumsal ilişkiler bulunduğu anlaşılır. Ancak bu bağımlılık, müdahale gerçekleştiği için ortaya çıkmaz; müdahale, daha önce de var olan ilişkileri görünür hâle getirir.

Bu mekanizma, epistemik görünürlük ile epistemik üretim arasındaki farkı da yeniden kurmayı gerektirir. Bir medya kurumu belirli bir olayı haberleştirdiğinde, olay kamusal bilginin parçası hâline gelebilir. Ancak bir olayın haberleştirilmemiş olması onun gerçekleşmediği anlamına gelmez. Medyanın üretim koşullarının değişmesi, hangi olayların kamusal görünürlük kazanabileceğini etkileyebilir; fakat olayların ontolojik gerçekleşmişliğini geriye dönük olarak değiştirmez. Dolayısıyla medya üzerinde etkili olan kurumsal koşullar, doğrudan gerçekliğin kendisini değil, gerçekliğin toplumsal olarak bilinebilir ve tartışılabilir hâle gelme süreçlerini biçimlendirebilir. Ontolojik gerçekleşmişlik, epistemik kayda geçme ve kamusal dolaşım birbirinden farklı düzeylerdir. Bir olay gerçekleşebilir fakat araştırılmayabilir; araştırılabilir fakat yayımlanmayabilir; yayımlanabilir fakat geniş toplumsal erişim kazanmayabilir. Her geçiş, farklı taşıyıcıların ve kurumsal süreçlerin işleyişine bağlıdır. Böylece epistemik alan, yalnızca doğruluğun değil, doğruluğa erişimin ve doğruluğun toplumsal temsilinin koşulları bakımından da incelenmesi gereken katmanlı bir yapı hâline gelir.

Burada iktidarın epistemik alan üzerindeki olası etkisi, gerçekliğin kendisini ortadan kaldırmaksızın gerçekliğin hangi bölümlerinin kamusal bilgi hâline gelebileceğini etkileme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Böyle bir kapasite, yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı değildir; medya sahipliği, ekonomik bağımlılıklar, teknik platformlar ve başka örgütsel yapılar da bilgi dolaşımının koşullarını etkileyebilir. Farklı güç merkezlerinin işleyiş biçimleri özdeş değildir; ancak hepsi belirli durumlarda bilgi üretiminin taşıyıcılarına ilişkin kararlar üzerinden epistemik sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle sorun yalnızca hangi siyasal aktörün hangi habere müdahale ettiği değil, kamusal bilginin üretimini mümkün kılan bağlantı noktalarının ne ölçüde yoğunlaştığı ve bu noktalara bağımlılığın nasıl örgütlendiğidir. Epistemik iktidarın belirleyici boyutlarından biri, doğru kabul edilecek önermeleri doğrudan belirlemekten ziyade hangi önermelerin kamusal değerlendirmeye sunulabilecek kadar üretilebilir olacağını etkileyebilmesidir. Ancak bu kapasitenin kullanıldığını ileri sürmek, belirli müdahalelerin varlığını ve etkilerini somut olarak göstermeyi gerektirir.

Söylemin taşıyıcı bağımlılığı, medya kurumlarının örgütsel dayanıklılığı bakımından da yeni bir ontolojik ayrım üretir. Bir kurum belirli bir yöneticiye, teknik altyapıya veya hukuki statüye aşırı derecede bağımlıysa, bu düğümde meydana gelen değişimler geniş kurumsal sonuçlar doğurabilir. Buna karşılık kararların dağıtıldığı, araştırma kapasitesinin farklı kişiler arasında paylaştırıldığı ve yayın süreçlerinin alternatif kanallarla sürdürülebildiği yapılarda tekil müdahalelerin etkisi sınırlanabilir. Söylemin ontolojik bağımlılığı zorunlu olarak kırılganlık anlamına gelmez; kırılganlığın derecesi bağımlılık ilişkilerinin örgütlenme biçimine bağlıdır. Dolayısıyla haber üretiminin belirli taşıyıcılara dayanması kaçınılmaz olsa da bütün epistemik üretimin tek bir taşıyıcıya bağlanması zorunlu değildir. Kurumsal çoğulluk ve işlevsel yedeklilik, bilgi üretiminin sürekliliğini destekleyebilir. Bununla birlikte alternatif taşıyıcıların varlığı, hukuki ve siyasal koşulların önemini tamamen ortadan kaldırmaz; farklı kurumlar aynı düzenleyici çevrenin etkisi altında bulunabilir. Böylece epistemik dayanıklılık, yalnızca taşıyıcıların sayısına değil, aralarındaki bağımlılıkların niteliğine ve ortak koşullarına da bağlıdır.

Bu yapı, medya meşruiyetinin ontolojik bağımsızlık ile normatif özerklik arasındaki fark üzerinden yeniden düşünülmesini sağlar. Hiçbir medya kurumu toplumsal dünyadan, teknik altyapılardan veya hukuki düzenlemelerden mutlak anlamda bağımsız değildir. Bu nedenle meşruiyetin koşulu, bütün dışsal ilişkilerden arınmış aşkın bir söylem alanının varlığı olamaz. Daha anlamlı ölçüt, bu ilişkilerin bilgi üretimini hangi biçimlerde etkilediğinin açıklığı, doğruluk iddialarının denetlenebilirliği ve kurumsal kararların mesleki gerekçelerle ne ölçüde savunulabildiğidir. Medyanın evrensellik iddiasının meşru olabilmesi, söylemin maddi koşullardan bağımsız olduğu yanılsamasına değil, maddi koşullara bağımlılığına rağmen doğruluk ve kamusal denetim ilkelerini koruyabilecek kurumsal düzenlemelere dayanmalıdır. Böylece evrensellik, fiilen her koşuldan bağımsız olma iddiası olmaktan çıkarak belirli koşullar içerisinde korunması ve yeniden gerçekleştirilmesi gereken normatif bir ilkeye dönüşür. Taşıyıcı bağımlılığın açığa çıkması evrensel doğruluk ölçütlerini çürütmez; bu ölçütlerin kamusal alanda işletilmesinin maddi ve siyasal güvencelere ihtiyaç duyduğunu gösterir.

Son kertede Novaya Gazeta genel yayın yönetmeni Sergey Sokolov'un sorgulanması, tekil bir hukuki işlemin ötesinde, bilginin evrensel geçerlilik iddiası ile bilgi üretiminin tikel ontolojik koşulları arasındaki yapısal gerilimi incelemeye imkân verir. Gazetecinin tanık olarak sorgulanıp serbest bırakılmış olması, olayın doğrudan cezai suçluluk veya tamamlanmış bir susturma girişimi olarak değerlendirilmesini engelleyen önemli bir ayrıntıdır. Buna karşılık medya kurumlarının yöneticiler, araştırmacılar, kaynaklar ve teknik altyapılar üzerinden işleyen ilişkisel yapılar olması, bu tür işlemlerin olası kurumsal etkilerinin ayrıca araştırılmasını anlamlı kılar. Foucault'nun söylem ve iktidar ilişkileri, Bourdieu'nün gazetecilik alanının göreli özerkliği ve Habermas'ın kamusal rasyonalite ilkesi birlikte düşünüldüğünde, epistemik alanın yalnızca doğruluk iddialarından değil, bu iddiaları mümkün kılan örgütsel ve normatif koşullardan oluştuğu anlaşılır. Söylemin kamusal dolaşımdaki evrenselliği, onun üretimindeki maddi ve siyasal bağımlılıkların yokluğunu kanıtlamaz. Korku veya kurumsal belirsizlik ortamları, belirli koşullarda bu bağımlılıkları görünür kılarak söylemin koşulsuz özerkliği hakkındaki varsayımları zayıflatabilir. Ancak meşruiyeti aşınan şey zorunlu olarak evrensel bilgi ideali değil, bu idealin hiçbir kurumsal güvenceye ihtiyaç duymadan kendiliğinden gerçekleştiği düşüncesidir. İktidarın epistemik alan üzerindeki en kapsamlı etkisi, yalnızca söylenenleri düzenleyebilmesinde değil, söylenebilecek olanların üretim koşullarını etkileyebilmesinde bulunur. Söylem anlam bakımından taşıyıcılarını aşabilir; fakat kamusal varoluşunu mümkün kılan taşıyıcı ilişkilerden bütünüyle bağımsızlaşamaz.                                                                                                                          

Ayrımın Diyalektiği

Sanatsal bir üretim biçiminin bağımsız kültürel kategori hâline gelmesi, yalnızca o üretim biçiminin fiilen ortaya çıkmasına değil, onu diğer üretim biçimlerinden ayıracak kavramsal ve kurumsal sınıflandırmanın gerçekleştirilmesine de bağlıdır. Rusya'da yapay zekâ destekli eserler, dijital sanatçılar ve yaratıcı teknolojiler geliştiren profesyoneller için AI Creative Awards adlı ulusal ödülün başlatılması, teknolojik yeniliğin kültürel ontolojiye dönüşmesinde sınıflandırmanın kurucu rolünü görünür kılar. Yapay zekâ kullanılarak üretilmiş görseller, müzikler veya başka yaratıcı çalışmalar, ödül programından önce de mevcuttur; dolayısıyla kurum söz konusu üretim biçimini maddi anlamda yoktan yaratmamıştır. Ancak bu çalışmaları belirli bir ad, değerlendirme ölçütü, mesleki kimlik ve ödüllendirme düzeni altında toplaması, daha önce farklı sanat alanlarına dağılmış pratiklerin ortak bir kültürel statü kazanmasına katkıda bulunur. Üretim biçiminin fiilî varlığı ile bağımsız bir varlık sınıfı olarak tanınması aynı ontolojik aşama değildir. Birincisi belirli eserlerin ortaya çıkmasına, ikincisi ise bu eserlerin hangi kavramsal sınırlar içerisinde tanımlanacağına ilişkindir. Burada ontolojik ayrımın yalnızca mevcut farklılıkları takip etmediği, belirli koşullarda farklılıkların toplumsal gerçeklik kazanmasını sağlayan kurucu bir işlem olarak da çalışabildiği görülür.

Sınıflandırmanın olağan işlevi, önceden mevcut olan varlıklar arasında belirli benzerlikleri ve farklılıkları tespit etmek şeklinde anlaşılır. Bir nesnenin hangi kategoriye ait olduğu belirlenirken, onun sınıflandırma işleminden bağımsız olarak sahip olduğu özelliklerin esas alındığı varsayılır. Ancak kültürel ve kurumsal varlıklar söz konusu olduğunda ilişki bu kadar tek yönlü değildir. Belirli nesnelerin ortak bir sınıfa yerleştirilmesi, o nesneler hakkında yeni beklentiler, değerlendirme ölçütleri ve toplumsal roller oluşturabilir. Sınıflandırma, yalnızca varlıklar arasındaki ayrımı kaydeden epistemik bir faaliyet olmaktan çıkarak ayrımın toplumsal sonuçlarını üreten ontolojik bir müdahaleye dönüşebilir. Yapay zekâ destekli sanatın özel bir ödül programı içerisinde değerlendirilmesi, bu üretim biçimine özgü mesleki tanınma koşullarının geliştirilmesini mümkün kılar. Böylece sınıf, yalnızca mevcut eserlerin ortak adını ifade etmez; ilerleyen süreçlerde hangi üretimlerin bu sınıfa dâhil edileceğini, ne tür başarıların ödüllendirileceğini ve hangi yaratıcı faaliyetlerin kurumsal görünürlük kazanacağını etkileyen normatif bir yapıya dönüşür. Ontolojik farklılık, sınıflandırmanın önkoşulu olabildiği gibi sınıflandırma da farklılığın kültürel bakımdan gerçekleşme koşullarını oluşturabilir.

Buradaki temel paradoks, ayrımın hem sınıflandırmayı gerektirmesi hem de sınıflandırma aracılığıyla kurumsal gerçeklik kazanmasıdır. Yapay zekâ destekli çalışmaların belirli üretim özellikleri taşıması, onları ayrı bir kategori içerisinde değerlendirmek için gerekçe oluşturur. Ancak hangi özelliklerin ayırt edici sayılacağı, bu farklılıkların ne ölçüde önemli kabul edileceği ve ortaya çıkan eserlerin hangi sanat sınıfına yerleştirileceği, yalnızca teknik üretim süreçlerinden kendiliğinden çıkmaz. Bir eserin yapay zekâ kullanılarak hazırlanmış olması fiziksel ve işlemsel olarak saptanabilir; fakat bu özelliğin onu bağımsız bir sanat kategorisine yerleştirmek için yeterli kabul edilmesi ayrıca kavramsal bir karardır. Maddi farklılık, kendi başına kültürel sınıflandırmanın zorunlu sınırlarını belirlemez. İnsan eliyle gerçekleştirilen bir resim ile yapay zekâ destekli üretilen bir görüntü arasında üretim süreci bakımından fark bulunabilir; ancak bu farkın ayrı ödül kategorileri oluşturup oluşturmayacağı doğanın değil, kültürel kurumların ve değerlendirme ölçütlerinin belirlediği bir meseledir. Böylece sınıflandırma, kendisine gerekçe sağlayan farklılığı yeniden düzenleyerek ona daha belirgin bir toplumsal statü kazandırır. Farklılık sınıflandırmayı mümkün kılar; sınıflandırma ise farklılığın hangi anlamda varlık belirleyici olacağını kurar.

Söz konusu diyalektik bağımlılık, farklılıkların iki ayrı ontolojik düzeyde incelenmesini gerektirir. İlk düzeyde belirli üretim süreçleri, kullanılan araçlar ve teknik mekanizmalar arasında sınıflandırmadan bağımsız farklılıklar bulunabilir. İkinci düzeyde ise bu farklılıkların kültürel anlamı, kurumsal değerlendirme biçimlerine bağlı olarak değişir. Yapay zekâ ile oluşturulan bir görüntünün üretiminde kullanılan hesaplama süreçleri, geleneksel resim tekniklerinden farklıdır; ancak söz konusu görüntünün sanat eseri, teknik gösterim, ticari içerik veya deneysel çalışma olarak değerlendirilmesi yalnızca üretimdeki algoritmik mekanizmaya indirgenemez. Ontolojik farklılığın maddi temeli ile farklılığın toplumsal statüsü birbirinden ayrılmalıdır. Böylece sınıflandırmanın kurucu olduğunu söylemek, bütün maddi farklılıkların sınıflandırma tarafından yoktan yaratıldığı anlamına gelmez. Daha güçlü ve savunulabilir olan, belirli farkların zaten mevcut bulunmasına rağmen onların hangi varlık sınıflarını oluşturacağının kavramsal ve kurumsal işlemler aracılığıyla belirlenmesidir. Ontolojik ayrım burada tamamen öznel bir tasnif değil, nesnel üretim özellikleriyle toplumsal tanıma süreçlerinin birleştiği ilişkisel bir oluşumdur.

John Searle'ün kurumsal gerçeklik yaklaşımı, sınıflandırmanın bu kurucu işlevini açıklamak bakımından önemlidir. Searle'e göre belirli nesneler veya davranışlar, kolektif kabul ve kurumsal kurallar aracılığıyla fiziksel özelliklerine indirgenemeyen statü işlevleri kazanabilir. Bir kâğıt parçasının para, belirli bir kişinin yetkili makam sahibi veya belirli bir işlemin hukuken geçerli sayılması, yalnızca ilgili nesnelerin fiziksel özelliklerinden kaynaklanmaz; toplumsal olarak tanınan kurallar ve statüler gerektirir. Kurumsal adlandırma, belirli koşullarda betimlediği varlığın toplumsal statüsünü de meydana getirebilir. AI Creative Awards, yapay zekâ ürünlerini yalnızca adlandırmakla kalmayıp onları belirli katılım, değerlendirme ve ödüllendirme koşullarına bağladığı ölçüde bu mekanizmaya katılır. Yapay zekâ kullanılarak üretilmiş bir çalışma, ödül programının dışında da varlığını sürdürür; ancak ödüle aday olabilmesi veya belirli bir başarı statüsü kazanması, ilgili kurumsal düzenin geçerliliğine bağlıdır. Dolayısıyla kurum, eserin fiziksel varlığını üretmezken onun kültürel dolaşımına yeni bir ontolojik katman ekleyebilir. Varlığın maddi kuruluşu ile kurumsal statüsünün kuruluşu aynı işlem değildir; ancak tek bir nesne üzerinde birlikte gerçekleşebilir.

Arthur Danto'nun sanat dünyasına ilişkin yaklaşımı, sorunun daha doğrudan estetik boyutunu görünür kılar. Danto açısından iki nesnenin duyusal olarak birbirinden ayırt edilememesi, onların sanat dünyasında zorunlu olarak aynı statüye sahip olduğu anlamına gelmez. Belirli bir nesnenin sanat eseri olarak değerlendirilmesi, yalnızca görünür özelliklerine değil, yorumlayıcı bağlamına, tarihsel konumuna ve sanat kuramı içerisindeki anlamına da bağlı olabilir. Duyusal olarak özdeş görünen varlıklar, farklı yorumlayıcı ve kurumsal ilişkiler içerisinde farklı sanatsal statüler kazanabilir. Aynı görsel düzeni taşıyan iki görüntüden biri insan tarafından belirli tekniklerle, diğeri yapay zekâ destekli süreçlerle üretilmiş olabilir. İzleyicinin yalnızca nihai görüntüye bakarak üretim süreçlerini ayırt edememesi, üretim süreçlerinin fiilen özdeş olduğu anlamına gelmez. Buna karşılık üretim yönteminin bilinmesi, görselin nasıl yorumlanacağını ve hangi kültürel kategoriye yerleştirileceğini etkileyebilir. Böylece eserin algısal kimliği ile sanatsal sınıflandırması birbirinden ayrılır. Sanatsal kategori, nesnenin duyulara sunduğu görünümün kendisinden daha geniş bir yorumlayıcı ilişkiler alanında kurulabilir.

Yapay zekâ sanatının özgül ontolojik gerilimi burada ortaya çıkar: Duyusal karşılaşmada belirginleşmeyen bir farklılık, bilinçli sınıflandırma düzeyinde belirleyici hâle gelebilir. İnsan görme sistemi, karşılaştığı görüntüyü ışık, renk, biçim, hareket ve uzamsal ilişkiler üzerinden işler. İşitme sistemi de sesin frekans, yoğunluk ve zamansal özellikleriyle ilişki kurar. Bu düzeylerde duyusal uyarımın kendisi, bir görüntünün insan eliyle mi yoksa yapay zekâ aracılığıyla mı üretildiğini doğrudan bildiren zorunlu bir köken etiketi taşımaz. Aynı duyusal örüntü farklı üretim süreçlerinden kaynaklanabilir. Duyu organları, kendilerine ulaşan uyaranların fiziksel özelliklerini işler; uyaranın kültürel veya üretimsel kökenine ilişkin sınıflandırma ise daha geniş bilişsel süreçler gerektirir. Buradan hareketle bir görüntünün yapay, gerçek, dijital veya geleneksel olarak değerlendirilmesi, salt duyusal uyarımın zorunlu sonucu değil, algısal verilerin kavramlar, bağlamlar ve çıkarımlar aracılığıyla yorumlanmasıdır. Ancak algı ile bilinç arasında mutlak bir kopukluk bulunduğu da söylenemez; algısal sistemler öğrenilmiş beklentilerden ve bağlamsal ipuçlarından etkilenebilir. Dolayısıyla en güçlü ayrım, duyuların hiçbir farkı algılayamadığı iddiasında değil, duyusal görünümün üretim kökenini her durumda tek başına belirlemeye yeterli olmamasında bulunur.

Bu ayrım, yapay olan ile gerçek olanın karşıt kategoriler olarak kullanılmasını da problemli hâle getirir. Yapay zekâ aracılığıyla oluşturulan bir görüntü yapay yöntemlerle üretilmiş olabilir; fakat bu durum onun gerçek bir görüntü olmadığı anlamına gelmez. Görüntünün üretimsel kökeni ile ontolojik mevcudiyeti farklı özelliklerdir. Yapaylık, bir varlığın meydana geliş biçimine; gerçeklik ise o varlığın hangi anlamda mevcut olduğuna ilişkin bir nitelendirmedir. Yapay bir ses gerçek bir işitsel deneyim meydana getirebilir; dijital bir görüntü gerçek bir estetik karşılaşmanın konusu olabilir. Buna karşılık gerçek bir deneyimin oluşması, deneyimin temsil ettiği nesnenin de dış dünyada bulunduğunu kanıtlamaz. Örneğin bilgisayar tarafından oluşturulmuş bir manzara görüntüsü gerçekten algılanır, fakat görüntüde temsil edilen manzaranın fiilen mevcut olması zorunlu değildir. Böylece eserin varlığı, eserin üretim biçimi ve eserin temsil ettiği nesnenin gerçekliği birbirinden ayrılır. Dijital olmak gerçek olmamanın, yapay olmak da estetik bakımdan deneyimlenemez olmanın mantıksal karşılığı değildir. Bu kategorilerin özdeşleştirilmesi, farklı ontolojik soruların tek bir karşıtlık altında toplanmasından doğan kavramsal bir hatadır.

Burada duyusal deneyimin ontolojik önceliği yeniden değerlendirilebilir. Bir görüntünün seyredilmesi veya bir müziğin dinlenmesi sırasında belirli bir estetik deneyim gerçekleşir. Söz konusu deneyimin varlığı, uyaranın insan veya yapay zekâ tarafından üretilmiş olmasına bağlı olarak kendiliğinden geçersizleşmez. Duyusal yaşantının gerçekliği ile yaşantının nesnesine atfedilen üretimsel kimlik birbirinden bağımsız değerlendirme ölçütlerine sahiptir. Bununla birlikte estetik deneyimin bütün içeriğinin üretim bilgisinden bağımsız olduğu da ileri sürülemez. Bir izleyici, bir tablonun belirli bir ressam tarafından yapıldığını öğrendiğinde daha önce algıladığı aynı renk ve biçim ilişkilerine farklı tarihsel veya duygusal anlamlar yükleyebilir. Benzer biçimde görüntünün yapay zekâ aracılığıyla üretildiğini öğrenmek, deneyimin yorumlayıcı niteliğini değiştirebilir. Değişen şey zorunlu olarak duyusal uyaran değil, duyusal uyaranın bilince hangi kavramsal ilişkiler içerisinde sunulduğudur. Aynı duyusal içerik, farklı sınıflandırmalar altında farklı estetik anlamlar kazanabilir. Böylece algısal süreklilik ile yorumlayıcı farklılık aynı deneyim içerisinde birleşir.

Bu yapı, sınıflandırmanın yalnızca nesneler üzerinde değil, nesnelerin deneyimlenme biçimleri üzerinde de etkili olabileceğini gösterir. Bir görüntü yapay zekâ ürünü olarak etiketlendiğinde izleyicinin dikkatini üretim tekniğine, algoritmik süreçlere veya insan katkısının derecesine yöneltebilir. Aynı görüntü herhangi bir üretim bilgisi verilmeden sunulduğunda ise izleyici öncelikle biçimsel düzen, duygusal etki veya estetik kompozisyon üzerinde yoğunlaşabilir. Dolayısıyla sınıflandırma, duyusal nesneyi değiştirmeden onun bilinçte hangi özellikleri bakımından belirginleşeceğini değiştirebilir. Burada sınıflandırmanın ontolojik etkisi yalnızca dışsal kurumsal statülerle sınırlı kalmaz; sanat eserinin bilinçli deneyimde nasıl kurulduğuna da uzanır. Bununla birlikte sınıflandırmanın algıyı değiştirmesi, nesnenin fiziksel özelliklerini geriye dönük olarak değiştirdiği anlamına gelmez. Değişen, belirli özelliklerin yorumlanmasında kullanılan kavramsal çerçevedir. Nesnenin maddi sürekliliği ile nesneye atfedilen estetik kimliğin değişkenliği, sanat deneyiminin iki ayrı fakat ilişkili düzeyini oluşturur.

AI Creative Awards'ın kurumsal önemi, bu farklı düzeyler arasında görünürde paradoksal bir işlem gerçekleştirmesinde yoğunlaşır. Bir taraftan yapay zekâ destekli üretimi ayrı bir ödül ve değerlendirme alanında toplamakta, böylece geleneksel üretim biçimleriyle arasında belirli bir kategorik ayrım kurmaktadır. Diğer taraftan söz konusu üretimleri sanatsal ve yaratıcı başarı bakımından ödüllendirilebilir kabul ederek onları daha geniş kültürel üretim alanının içerisinde konumlandırmaktadır. Kurum, aynı anda hem ayrım üretmekte hem de ayrılan varlığı ortak bir üst kategoriye dâhil etmektedir. Yapay zekâ destekli eser, üretim yöntemi bakımından özelleştirilirken estetik ve kültürel değerlendirme bakımından dışlanmak yerine tanınmaktadır. Dolayısıyla ayrımın kurulması, zorunlu olarak ontolojik değersizleştirme veya gerçeklikten dışlama anlamına gelmez. Aksine belirli bir üretim biçimini sınıflandırmak, onun kültürel görünürlüğünü ve değerlendirilme imkânlarını genişletebilir. Farklılığı tanımak ile ortak varlık statüsünü kabul etmek birbirine karşıt işlemler değildir. Yapay zekâ destekli üretim ayrı bir yöntem olarak tanınabilirken aynı zamanda kültürel yaratıcılığın bir biçimi olarak değerlendirilebilir.

Diyalektik gerilim burada daha belirgin hâle gelir: Kurum, sanatsal eşdeğerlik olanağını kabul edebilmek için önce üretimsel farklılığı adlandırmaktadır. Ödülün varlığı, yapay zekâ destekli çalışmaların geleneksel eserlerle bütün özellikleri bakımından özdeş olduğunu ileri sürmez. Ancak onların estetik değer, yaratıcı katkı ve kültürel önem taşıyabilecek çalışmalar olarak değerlendirilmesini mümkün kılar. Böylece sanatsal tanınma, üretimsel farkın ortadan kaldırılmasıyla değil, onun belirli bir üst kategori içerisinde yeniden konumlandırılmasıyla gerçekleşir. Ayrımın kendisi dışlama amacı taşımadan da kurulabilir; fakat her ayrım aynı zamanda hangi özelliklerin belirleyici sayılacağına ilişkin bir seçimi içerir. Örneğin yapay zekâ kullanımı eserlerin özgünlüğü, estetik etkisi veya anlamı açısından tek başına yeterli ölçüt değildir. Bu nedenle kurumun ödüllendirdiği şey yalnızca belirli bir teknolojinin kullanılması değil, bu teknolojinin kültürel ve yaratıcı süreçlerde gerçekleştirdiği somut katkı olabilir. Bir üretim tekniğinin özel kategoriye dönüşmesi, o tekniğin sanatsal değer için gerekli veya yeterli koşul olduğunu kanıtlamaz; fakat onu bağımsız değerlendirmeye konu edilebilecek bir özellik hâline getirir.

Kategorik ayrımın üretimden önce kurumsal olarak belirginleşebilmesi, sınıflandırmanın geleceğe dönük etkisini de ortaya çıkarır. Bir ödül programı, henüz ortaya çıkmamış çalışmaların hangi sınıflara dâhil edilebileceğine ilişkin önceden tanımlanmış bir çerçeve oluşturur. Böylece gelecekteki eserler yalnızca üretildikten sonra sınıflandırılmaz; üreticiler, daha eserleri oluştururken belirli kategorilerin beklentilerini ve değerlendirme ölçütlerini hesaba katabilirler. Sınıflandırma, tamamlanmış varlıkların ardından gelen edilgen bir işlem olmaktan çıkarak henüz gerçekleşmemiş üretimlerin koşullarına katılabilir. Bir sanatçının belirli yarışmalara katılmak amacıyla kullandığı teknikleri, eserinin biçimini veya sunum yöntemini değiştirmesi, kurumsal kategorinin üretim pratiği üzerindeki geri besleme etkisidir. Ian Hacking'in insan sınıflandırmaları ile sınıflandırılan insanların davranışları arasındaki karşılıklı etkileşim üzerine geliştirdiği yaklaşım, burada sınırlı bir analoji sunar. Yapay zekâ eserlerinin kendileri sınıflandırılmalarını bilinçli biçimde değerlendirmez; ancak bu kategoriler içerisinde üretim yapan insanlar ve kurumlar kendi faaliyetlerini sınıflandırma ölçütlerine göre yeniden düzenleyebilir. Kategori, üretimi adlandırır; üreticiler kategoriye göre davranışlarını değiştirdikçe kategori yeni üretim biçimlerinin oluşumuna katkıda bulunur.

Bu karşılıklı oluşum, ontolojik ayrımın tarihselliğini de görünür kılar. Bugün birbirinden açık biçimde ayrılan sanat disiplinlerinin sınırları, her dönemde aynı ölçütlerle belirlenmemiştir. Fotoğraf, sinema, dijital sanat ve etkileşimli medya gibi üretim biçimlerinin kültürel konumları, teknik imkânların gelişimiyle birlikte kurumsal ve kavramsal yeniden değerlendirmeler geçirmiştir. Yeni bir aracın ortaya çıkması, onun sanat dünyasında hangi statüye sahip olacağını kendiliğinden belirlemez. Teknolojik yenilik, kültürel sınıflandırma için maddi imkân üretirken kurumsal tanıma, bu imkânın hangi estetik kategori içerisinde yer alacağını belirler. Böylece sanat tarihi, yalnızca yeni eserlerin ve araçların ortaya çıkış tarihi değil, hangi üretimlerin sanat olarak tanınabileceğine ilişkin sınıflandırmaların dönüşüm tarihi olarak da okunabilir. Yapay zekâ destekli üretimin bugün ayrı bir kategoride değerlendirilmesi, bu ayrımın gelecekte zorunlu olarak aynı biçimde korunacağını göstermez. Teknoloji yaratıcı üretimin sıradan bir bileşenine dönüştükçe özel sınıflandırmanın sınırları da değişebilir. Bir ayrımın kurumsal olarak kurulmuş olması, onun tarihsel olarak değişmez bir öz taşıdığı anlamına gelmez.

Daha genel ontolojik düzeyde mesele, sınıflandırmanın varlığın önkoşulu mu yoksa varlığın sonucu mu olduğu sorusudur. Maddi nesneler bakımından belirli bir varlığın sınıflandırılmadan önce de mevcut olabileceği açıktır. Ancak sanat eseri, mesleki unvan, ödül sahibi veya belirli bir kültürel türün temsilcisi olmak gibi kurumsal statüler, toplumsal tanıma işlemlerinden bütünüyle bağımsız açıklanamaz. Dolayısıyla sınıflandırmanın önceliği bütün varlık düzeylerine aynı şekilde uygulanamaz. Bir dijital görüntü, yapay zekâ sanatı olarak adlandırılmadan önce de fiziksel olarak depolanmış, görüntülenebilir ve deneyimlenebilir olabilir. Fakat onun belirli bir kurumsal sınıfın üyesi olarak değerlendirilmesi, ilgili kategorinin toplumsal geçerliliğini gerektirir. Ontolojik öncelik, hangi varlık düzeyinin incelendiğine bağlı olarak değişir. Fiziksel varlık bakımından sınıflandırma sonradan gelirken kurumsal statü bakımından sınıflandırma kurucu olabilir. Bu nedenle ayrımın sınıflandırmadan doğduğu tezi, bütün maddi gerçekliğin kavramlar tarafından üretildiği şeklinde değil, bazı toplumsal varlık türlerinin sınıflandırıcı işlemler olmadan aynı statüyle gerçekleşemeyeceği şeklinde temellendirilmelidir.

Burada geliştirilebilecek daha özgün görüş, sınıflandırıcı ontogenez olarak adlandırılabilir. Sınıflandırıcı ontogenez, belirli varlıkların maddi olarak önceden mevcut bulunmasına rağmen, yeni kavramsal ve kurumsal kategoriler aracılığıyla farklı bir toplumsal varlık statüsü kazanması sürecidir. Bu süreçte sınıflandırma üç ayrı işlem gerçekleştirir: Öncelikle belirli farklılıkları seçerek onları görünür kılar; ardından seçilmiş farklılıkları ortak bir kategori altında düzenler; nihayet kategoriye ilişkin ölçütler ve beklentiler oluşturarak gelecekteki üretim faaliyetlerini etkileyebilir. Böylece sınıflandırma yalnızca epistemik temsil düzeyinde kalmaz, toplumsal gerçekliğin örgütlenmesine katılır. Varlık sınıflandırıldığı için maddi olarak doğmuş olmaz; fakat sınıflandırma sayesinde daha önce sahip olmadığı kurumsal ilişkiler içerisinde yeniden var olabilir. Yapay zekâ destekli çalışmaların bağımsız ödül kapsamında değerlendirilmesi de tam olarak bu yeniden varoluşun örneğidir. Eserler teknik olarak zaten vardır; değişen, bu eserlerin hangi kültürel ilişkiler içerisinde tanınacağı ve hangi normatif statüler üzerinden değerlendirileceğidir.

Sınıflandırıcı ontogenezin duyusal düzeyle ilişkisi ise farklı bir paradoks üretir. Sınıflandırma, yapay zekâ destekli ürünü özel bir kategoriye ayırırken duyusal deneyim, belirli koşullarda aynı türden estetik etkilerin farklı üretim biçimlerinden doğabileceğini gösterir. İnsan tarafından bestelenmiş bir müzik ile yapay zekâ destekli üretilmiş bir müziğin aynı duygusal veya estetik değerlendirmeye konu olabilmesi, aralarındaki teknik farkın deneyim bakımından her durumda belirleyici olmadığını ortaya koyar. Bilinç, bir taraftan kavramsal sınıflandırmalar aracılığıyla üretim biçimlerini ayırabilirken diğer taraftan farklı üretim biçimlerini ortak estetik ölçütler altında değerlendirebilir. Burada sınıflandırıcı bilinç kendi kurduğu ayrımı bütünüyle ortadan kaldırmaz; onun hangi düzeyde geçerli olduğunu yeniden sınırlar. Yapay zekâ üretimi, teknik olarak özel bir sınıfta kalırken estetik deneyimin gerçekliği bakımından diğer eserlerle ortak bir düzlemde bulunabilir. Dolayısıyla bilinç, yapay ile gerçek arasındaki özdeşleştirmeyi terk ederek yapay ile insan üretimi arasındaki farkı koruyan daha tutarlı bir kavramsal düzen kurabilir. Ayrımın bilinç düzeyinde aşılması, farklılığın inkârı değil, farklılığın yanlış ontolojik karşıtlıklara dönüştürülmesinin reddidir.

AI Creative Awards'ın kültürel anlamı, yalnızca yapay zekâya yeni bir sanat alanı açmasında değil, teknik farklılığı kurumsal olarak belirginleştirirken bu farklılığın estetik gerçeklikten dışlanmayı gerektirmediğini kabul eden bir değerlendirme alanı oluşturmasında bulunur. Ödül, yapay zekâ destekli çalışmaların mutlak olarak insan üretimiyle eşdeğer olduğunu kanıtlamaz; ancak bu çalışmaların yaratıcı başarı bakımından değerlendirilebilir olmasını kurumsal düzeyde tanır. Böylece bir üretimin teknik kökenine ilişkin sınıflandırma ile onun sanatsal değerine ilişkin değerlendirme birbirinden ayrılabilir. Yapay zekâ tarafından veya yapay zekâ yardımıyla üretilmiş bir eserin başarısı, yalnızca algoritmik süreçlerin varlığına değil, eserin biçimsel özelliklerine, anlamına, yaratıcı katkılarına ve bağlamına da bağlıdır. Teknoloji, sanatın varlık koşullarından biri olabilir; ancak tek başına sanatsal değerin zorunlu ölçütü değildir. Kurumsal ödüllendirme de bu ayrımı kabul ettiği ölçüde yapay zekâyı yalnızca teknik bir araç olarak değil, belirli yaratıcı pratiklerle ilişkili kültürel üretimin unsuru olarak konumlandırır.

Rusya'da AI Creative Awards'ın başlatılması, ontolojik ayrımın yalnızca varlıklar arasındaki önceden mevcut farklılıklardan kaynaklanmadığını, sınıflandırmanın kendisinin de belirli farklılıkları toplumsal varlık statülerine dönüştürebildiğini gösterir. Yapay zekâ destekli üretim maddi ve teknik olarak sınıflandırmadan önce mevcut olabilir; ancak kültürel kategori olarak kurumsallaşması, onu tanımlayan ve değerlendiren bir kavramsal düzen gerektirir. Böylece farklılık ile sınıflandırma arasında karşılıklı bir oluşum ilişkisi kurulur: Üretimsel fark kategoriye gerekçe sağlar, kategori ise söz konusu farkın toplumsal sonuçlarını düzenler. Duyusal düzeydeyse aynı süreç başka bir ontolojik açıklık yaratır. Yapay veya insan üretimi olma ayrımı, her durumda duyusal uyaranların kendisinden okunamaz; üretim bilgisi, yorum ve kurumsal bağlam aracılığıyla kurulur. Bununla birlikte duyusal deneyimin gerçekliği, eserin yapay tekniklerle oluşturulmuş olması nedeniyle kendiliğinden ortadan kalkmaz. Böylece kurumsal sınıflandırma üretim biçimleri arasında ayrım kurarken estetik tanıma, bu ayrımın ortak bir sanat kategorisi içerisinde korunabileceğini kabul eder. Buradaki diyalektik hareket, farklılığı oluşturmak ve ardından onu yok etmek değildir; farklılığı belirli bir düzeyde kurarken başka bir düzeyde mutlaklaştırılmasını engellemektir. Sınıflandırıcı ontogenez, ayrımların toplumsal gerçeklik kazanma mekanizmasını; duyusal ve estetik ortaklık ise bu ayrımların bütün varoluş düzeylerine koşulsuz biçimde taşınamayacağını gösterir. **Ayrım, her zaman varlığın kendisini takip etmez; kimi zaman varlığın hangi anlamda farklı sayılacağını sınıflandırma belirler. Yapay zekâ sanatı ayrı bir kategoriye yerleştirildiği anda üretimsel farklılığı kurumsal olarak tanınır; aynı anda sanat olarak değerlendirilmesi ise bu farklılığın estetik gerçeklikten dışlanmayı gerektirmediğini ortaya koyar. Ontolojik paradoks burada çözülür: Sınıflandırma farklılığı kurar, fakat kurduğu farklılığın bütün varlık düzeylerinde mutlak bir ayrılık oluşturmasını zorunlu kılamaz.                  

Başarısızlığın Nedenselliği

Bir eylemin amaçlanan doğrudan sonucu meydana getirememesi, o eylemin nedensel bakımdan sonuçsuz kaldığı anlamına gelmez. Modern sistemlerin yüksek düzeyde bütünleşmiş ve karşılıklı bağımlı örgütlenmesi, başarısızlığın dahi başlangıçtaki eylemin sınırlarını aşan ikincil sonuçlar üretebildiği bir nedensellik düzeni oluşturur. Rusya'nın 16 Ekim'de bir gece içerisinde 644 Ukrayna insansız hava aracını etkisiz hâle getirdiğini açıklamasına karşılık Moskova'nın dört büyük havalimanında yaklaşık 160 uçuşun ertelenmesi veya iptal edilmesi, askerî engelleme ile toplumsal işleyişin korunması arasındaki farkı görünür kılar. Rus makamlarının bildirdiği engelleme sayıları bağımsız olarak bütünüyle doğrulanmış olmasa da uçuş kısıtlamaları, doğrudan fiziksel hasarın gerçekleşmesi ile geniş ölçekli işlevsel aksamanın ortaya çıkmasının birbirinden farklı nedensel süreçler olduğunu göstermektedir. Belirli bir insansız hava aracının hedefini vuramaması, onun varlığının hava sahasında oluşturduğu tehlike değerlendirmesini, güvenlik prosedürlerini veya ulaşım sistemlerinin faaliyetlerini değiştirmediği anlamına gelmez. Birincil hedef bakımından başarısız sayılabilecek bir eylem, ikincil ilişkiler bakımından etkili olmaya devam edebilir. Böylece başarı ile başarısızlık arasındaki ayrım, yalnızca eylemin doğrudan sonucuna bakılarak tanımlanamayacak kadar katmanlı bir yapıya dönüşür.

Başarı ve başarısızlık, doğada kendiliğinden mevcut olan mutlak varlık kategorileri değil, belirli eylemlerin önceden tanımlanmış amaçlar ve değerlendirme ölçütleriyle ilişkilendirilmesinden doğan normatif nitelendirmelerdir. Bir eylemin başarılı olduğunu söylemek, onun belirli bir amaç bakımından beklenen sonucu gerçekleştirdiğini ifade eder. Ancak aynı eylem birbirinden farklı amaçlar, sistemler ve sonuçlar bakımından değerlendirildiğinde farklı başarı statüleri kazanabilir. Başarısızlık, eylemin hiçbir sonuç üretmemesi değil, belirli bir sonuç ölçütünü karşılayamamasıdır. Hava savunma sistemi bir insansız hava aracını etkisiz hâle getirdiğinde, belirli bir askerî tehdit bakımından başarılı bir müdahale gerçekleştirmiş olabilir. Buna rağmen hava sahasının güvenlik gerekçesiyle kapatılması, sivil havacılık faaliyetlerinin sürekliliği bakımından aksama anlamına gelebilir. İlk durumdaki başarı, ikinci durumdaki işlevsel kesintinin varlığını mantıksal olarak dışlamaz. Dolayısıyla aynı olayın başarı veya başarısızlık olarak değerlendirilmesi, hangi öznenin, hangi işlevin ve hangi nedensel sonucun esas alındığına bağlıdır. Başarının ontolojik tekilliği değil, değerlendirme ölçütlerine göre farklılaşan ilişkisel çoğulluğu söz konusudur.

Buradaki temel mekanizma, doğrudan sonuç ile toplam nedensel etki arasındaki asimetridir. Bir insansız hava aracının belirli bir fiziksel hedefe ulaşamaması, doğrudan hedef üzerindeki etkiyi sınırlandırabilir; fakat tehdidin algılanması ve ona karşı alınan önlemler, olayın başka sistemlerde sonuç üretmesine neden olabilir. Havalimanlarının belirli bir süre boyunca uçuşları durdurması, hava araçlarının mutlaka pistlere veya terminallere zarar vermiş olmasına bağlı değildir. Uçuş güvenliğinin korunması amacıyla alınan ihtiyati kararlar, henüz gerçekleşmemiş bir zararın olasılığı üzerinden mevcut faaliyetleri değiştirebilir. Böylece eylemin nedenselliği yalnızca fiziksel temas veya tahribat aracılığıyla işlemez; tehlikenin kurumsal olarak tanınması ve bu tanıma verilen güvenlik yanıtları aracılığıyla da sonuç üretebilir. Burada uçuşların durdurulması, güvenlik kurumlarının başarısız olduğu anlamına gelmez; aksine belirli riskler karşısında koruyucu prosedürlerin işletilmesinin sonucu olabilir. Ancak koruyucu prosedürlerin gerekli olması, sistemin olağan faaliyetlerinde geçici kesintiler meydana getirebilir. Böylece başarıyla gerçekleştirilen bir güvenlik faaliyeti ile aynı olayın ürettiği işlevsel aksama birbirleriyle çelişmeden eşzamanlı olarak var olabilir.

Bu ilişkinin daha derin ontolojik boyutu, gerçekleşmemiş bir sonucun olasılığının gerçekleşmiş davranışları değiştirebilmesidir. Hava sahasında risk taşıyan bir nesnenin varlığı, söz konusu riskin mutlaka fiilî zarara dönüşmesini gerektirmez; buna rağmen riskin belirli düzeyde değerlendirilmesi, uçuşların durdurulması gibi somut kararlar üretebilir. Dolayısıyla nedensel sonuçların ortaya çıkması yalnızca gerçekleşmiş zararların varlığına değil, gelecekte gerçekleşebilecek zararların mevcut zamanda nasıl değerlendirildiğine de bağlıdır. Burada olasılık, mutlak anlamda henüz gerçekleşmemiş bir olayın kendi başına fiziksel güç kazanması değildir. Nedensel etkide bulunan, mevcut tehdide ilişkin bilgi, belirsizlik ve bu belirsizliğe karşı uygulanan kurumsal davranış kurallarıdır. Fiilen gerçekleşmemiş bir tehlike, gerçekleşme olasılığına ilişkin değerlendirmeler aracılığıyla şimdiki zamanın maddi faaliyetlerini değiştirebilir. Böylece gelecek, henüz var olmamasına rağmen geleceğe ilişkin beklentiler üzerinden mevcut davranışların düzenlenmesine katılır. Bu yapı, modern güvenlik sistemlerinin neden yalnızca gerçekleşmiş olaylara değil, gerçekleşmesi mümkün olaylara karşı da işlediğini açıklar.

Başarısızlığın nedensel etkinliği, birincil ve ikincil nedensellik ayrımı üzerinden daha kesin biçimde kavramsallaştırılabilir. Birincil nedensellik, belirli bir eylemin doğrudan yöneldiği nesne üzerinde meydana getirmeyi amaçladığı sonucu ifade eder. İkincil nedensellik ise eylemin kendisine verilen tepkiler, sistemler arasındaki bağımlılıklar ve ortaya çıkan yeni koşullar aracılığıyla gerçekleştirdiği dolaylı sonuçları kapsar. Birincil nedenselliğin engellenmesi, ikincil nedenselliğin de zorunlu olarak ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Fiziksel hedefe ulaşamayan bir hava aracı, güvenlik sistemlerinin devreye girmesine ve belirli sivil faaliyetlerin geçici olarak durdurulmasına neden olan olayın parçası olabilir. Ancak ikincil etkilerin meydana gelmesi, bunların her zaman saldırganın amaçladığı sonuçlar olduğunu göstermez. Amaçlanan etki, öngörülebilir etki ve fiilen gerçekleşen etki birbirinden ayrılmalıdır. Belirli bir eylem, onu gerçekleştiren öznenin planlamadığı sonuçlar da doğurabilir. Dolayısıyla nedensel başarı ile stratejik başarı arasında kendiliğinden kurulabilecek bir özdeşlik bulunmaz. Bir eylemin sonuç üretmesi, o sonucun eylemi gerçekleştiren öznenin hedefleriyle örtüştüğünü tek başına kanıtlamaz.

Modern sistemlerin yapısal özelliği, bu ikincil nedenselliğin kapsamını genişletebilir. Hava ulaşımı yalnızca uçaklardan ve pistlerden oluşan bağımsız bir faaliyet değildir; hava trafik kontrolü, güvenlik değerlendirmeleri, personel planlaması, teknik bakım, yolcu hareketliliği ve farklı ulaşım bağlantılarıyla ilişkili bir örgütlenmedir. Belirli bir noktada gerçekleşen faaliyet kesintisi, başka faaliyetlerin zamanlamasını ve işleyiş koşullarını etkileyebilir. İşlevsel olarak farklılaşmış sistemlerin birbirlerine bağımlı hâle gelmesi, yerel bir olayın etkilerinin sistemsel düzeyde genişleyebilmesini mümkün kılar. Ancak karşılıklı bağımlılık tek başına bütün kesintilerin zorunlu olarak büyümesine neden olmaz. Alternatif kapasite, yedekleme mekanizmaları, farklı güzergâhlar ve kurumsal esneklik, etkinin yayılmasını sınırlayabilir. Burada belirleyici olan, sistemlerin birbirlerine yalnızca bağlı olması değil, bu bağlantıların ne ölçüde sıkı, zaman bakımından hassas ve ikame edilebilir olduğudur. Dolayısıyla modern dünyanın kırılganlığı, yalnızca teknolojik karmaşıklığından değil, farklı işlevlerin belirli ortak koşullara bağımlı biçimde örgütlenmesinden kaynaklanabilir.

Charles Perrow'un normal kazalar kuramında ele aldığı karmaşık etkileşim ve sıkı bağlantı kavramları, bu ilişkiyi açıklamak bakımından yararlıdır. Karmaşık sistemlerde farklı bileşenler arasındaki etkileşimler her zaman kolaylıkla öngörülemezken sıkı bağlantılı örgütlenmelerde bir bileşendeki kesintiye uyum sağlamak için kullanılabilecek zaman veya alternatifler sınırlı olabilir. Hava ulaşımındaki güvenlik kısıtlamaları, belirli faaliyetlerin zaman bakımından yeniden düzenlenmesini gerektirerek sistemin başka bileşenlerini etkileyebilir. Yerel olayın büyüklüğü ile sistemin verdiği toplam tepkinin büyüklüğü arasında zorunlu bir orantılılık bulunmaz. Küçük bir fiziksel olayın geniş operasyonel sonuçlar doğurması mümkün olduğu gibi büyük bir olayın etkileri iyi tasarlanmış koruyucu mekanizmalarla sınırlandırılabilir. Bu nedenle nedensel önem yalnızca başlangıçtaki olayın fiziksel büyüklüğü üzerinden değerlendirilemez; olayın hangi ilişkisel ağ içerisinde gerçekleştiğinin de incelenmesi gerekir. Başarısızlığın etkili hâle gelebildiği koşullar, burada tekil eylemin gücünden çok sistemin örgütlenme biçimiyle ilişkilidir.

Daha özgün bir kavramsal düzeyde başarısızlığın üretken nedenselliği olarak adlandırılabilecek bir yapı ortaya çıkar. Klasik başarı anlayışında eylemin üretkenliği, amaçlanan sonucun meydana gelmesiyle özdeşleştirilir. Buna karşılık başarısızlık, beklenen sonucun yokluğu olarak kavranır ve dolayısıyla nedensel bakımdan eksik veya sonuçsuz değerlendirilir. Oysa amaçlanan sonucun meydana gelmemesi, eylemin diğer bütün etkilerinin de ortadan kalktığını göstermez. Başarısızlık, yalnızca bir hedefin gerçekleşmemesini belirtir; eylemin bütün nedensel sonuçlarının olumsuzlanması değildir. Başarısızlık normatif bir eksiklik olabilirken nedensel düzeyde pozitif sonuçlarla birlikte bulunabilir. Bu anlamda üretken başarısızlık, başarısızlığın kendisinin gizemli bir güç oluşturması değil, hedefe ulaşamayan eylemlerin de mevcut ilişkisel düzen içerisinde başka sonuçlar doğurabilmesidir. Böylece amaçlanan sonuç ile gerçekleşen sonuçların toplamı birbirinden ayrılır. Eylem, bir amaç bakımından başarısız kalırken başka etkiler üretmeye devam edebilir.

Bu yaklaşım, başarı ile başarısızlık arasındaki kategorik sınırın neden giderek daha tartışmalı hâle geldiğini gösterir. Geleneksel ikili sınıflandırma, eylemi belirli bir sonuç üzerinden değerlendirerek başarılı ve başarısız olmak üzere iki karşıt kategoriye yerleştirir. Ancak karmaşık sistemlerde aynı eylemin farklı ölçeklerde birbirinden farklı sonuçları bulunabilir. Tek bir sonuç ölçütüne dayanan ikili değerlendirme, çok katmanlı nedenselliğin yalnızca belirli bir kesitini temsil eder. Bir saldırının fiziksel hedefe ulaşamaması, doğrudan tahribat bakımından başarısızlık olarak değerlendirilebilirken hava ulaşımında kesinti oluşturması işlevsel sonuç bakımından etkili olduğuna işaret edebilir. Hava savunması açısından tehditlerin engellenmesi başarılı bir görev icrası olabilirken sivil havacılık bakımından aynı olay olağan işleyişin geçici olarak sınırlandığı bir durum oluşturabilir. Bu nedenle başarı ve başarısızlık birbirini bütünüyle ortadan kaldıran ontolojik özler değil, aynı olayın farklı işlevsel düzeylerine uygulanabilen ilişkisel nitelendirmelerdir. Radikal biçimde ayrılmış görünen kategoriler, değerlendirme düzeyleri çoğaldığında aynı olay içerisinde birlikte bulunabilir.

Söz konusu birlikte bulunma, mantıksal bir çelişki oluşturmaz. Bir eylemin aynı ölçüte göre, aynı zamanda ve aynı anlamda hem başarılı hem başarısız olduğunu ileri sürmek tutarsızlık yaratabilir. Ancak eylemin farklı ölçütler bakımından farklı sonuçlar üretmesi, çelişki değil, değerlendirme düzeylerinin çoğulluğudur. Başarı ile başarısızlık arasındaki ayrım ortadan kalkmaz; mutlak ve bağlamdan bağımsız bir ayrım olma iddiasını kaybeder. Bu nedenle modern savaşın karmaşıklığı, başarı ve başarısızlık kavramlarını bütünüyle anlamsızlaştırmaz. Aksine hangi sonucun, hangi amaç bakımından ve hangi zaman aralığında değerlendirildiğinin daha kesin biçimde belirtilmesini gerektirir. Bir askerî girişimin fiziksel etkisi, operasyonel sonuçları, siyasal yansımaları ve uzun dönemli stratejik sonuçları aynı olmak zorunda değildir. Böylece tek bir zafer veya yenilgi hükmü, daha geniş nedensel tablonun bütününü açıklamakta yetersiz kalabilir. Zaferin tekilliği, farklı düzeylerdeki başarıların birbirinden ayrılmasını engellediği ölçüde epistemik bir indirgemeye dönüşür.

Carl von Clausewitz'in savaş anlayışı, bu ayrımın tarihsel ve kuramsal boyutunu açmak için kullanılabilir. Clausewitz açısından savaş, kendi içerisinde kapalı ve yalnızca askerî teknik sonuçlarla değerlendirilebilecek bağımsız bir faaliyet değildir; siyasal amaçlarla ilişkili bir araçtır. Dolayısıyla belirli bir muharebedeki askerî başarı, savaşın daha geniş siyasal hedefleri bakımından zorunlu olarak başarılı bir sonuç anlamına gelmez. Taktiksel sonuç ile stratejik sonuç, aynı nedensel zincirin farklı değerlendirme düzeyleridir. Ancak modern altyapı bağımlılıkları bu ayrımı daha da karmaşıklaştırır. Doğrudan askerî hedefe ulaşamayan bir eylem, sivil sistemlerin işleyişi üzerinde etkiler doğurabilir; buna karşılık belirli bir fiziksel hedefin vurulması, amaçlanan siyasal sonuca ulaşılmasını garanti etmez. Böylece askerî başarı ile siyasal sonuç arasına operasyonel, kurumsal ve toplumsal etkilerden oluşan çok sayıda ara düzey yerleşir. Bir eylemin savaşın genel seyri içerisindeki anlamı, yalnızca fiziksel olarak neyi gerçekleştirdiğiyle değil, hangi sistemsel sonuçlara bağlandığıyla da belirlenir. Ancak bu değerlendirme, sivil aksamanın kendiliğinden meşru veya arzu edilir bir stratejik başarı olduğu anlamına gelmez; askerî etkililik ile hukuki ve ahlaki değerlendirme ayrı tutulmalıdır.

Modern nedenselliğin daha önemli bir dönüşümü, etkinin doğrudan maddi zarar üretmeden de kurumsal davranışları değiştirebilmesidir. Bir sistemin karşılaştığı tehdit, sistem tarafından belirli kurallar çerçevesinde değerlendirilir ve bu değerlendirmeler sonucunda faaliyetlerin sürdürülmesi, sınırlandırılması veya durdurulması yönünde kararlar alınabilir. Böylece dışsal olay ile gözlemlenen sonuç arasına kurumsal bir yorumlama ve karar mekanizması yerleşir. Uçuş güvenliğini korumak amacıyla alınan kararlar, dışsal tehlikeye verilen normatif ve teknik yanıtların birleşimidir. Burada doğrudan fiziksel etki ile kurumsal olarak aracılanmış etki birbirinden ayrılır. Tehlikenin varlığı ile tehlikeye karşı uygulanan güvenlik kuralı, aynı olayın farklı nedensel aşamalarını oluşturur. Güvenlik sistemi tehdidi belirli bir risk olarak tanımadığında başka, tanıyıp faaliyetleri durdurduğunda başka sonuçlar meydana gelebilir. Dolayısıyla sistemin verdiği tepki, dışsal olayın sonuçlarını yalnızca yansıtan edilgen bir unsur değil, nedensel zincirin sonraki aşamalarına katılan etkin bir bileşendir.

Burada Niklas Luhmann'ın risk ve karar ilişkisine yönelik yaklaşımı, sistemin kendi koruma kararları aracılığıyla nasıl yeni sonuçlar üretebildiğini açıklamaya yardımcı olur. Modern kurumlar, gelecekteki belirsiz zarar ihtimallerini değerlendirirken farklı karar seçenekleri arasında seçim yaparlar. Bir tehdide rağmen faaliyeti sürdürmek de faaliyeti geçici olarak durdurmak da farklı risk ve sonuçlar taşır. Riskin yönetilmesi, riskin bütün sonuçlarının ortadan kaldırılması değil, belirli zarar ihtimallerinin başka maliyetler ve kısıtlamalar karşılığında azaltılmasıdır. Havalimanlarının uçuşları durdurması, olası bir havacılık güvenliği tehlikesini sınırlandırırken ulaşım sürekliliğini geçici olarak etkileyebilir. Böylece güvenliğin korunması ve operasyonel kesintinin gerçekleşmesi, aynı kararın birbirinden farklı sonuçları olarak ortaya çıkar. Bu durum güvenlik kararının irrasyonel veya yanlış olduğu anlamına gelmez; kararın değerlendirilmesi için önlenen risklerle oluşturulan kısıtlamaların ayrı ayrı incelenmesi gerekir. Bir sistemin kendi güvenliğini sağlama mekanizması, olağan işleyişini geçici olarak sınırlandırmayı gerektirebilir.

Bu mekanizma, modern sistemlerin güvenlik ile süreklilik arasında kurduğu ilişkinin ontolojik gerilimini görünür kılar. Ulaşım sisteminin işlevi belirli hareketleri mümkün kılmaktır; fakat bu hareketlerin güvenli biçimde gerçekleştirilebilmesi, kimi zaman hareketin geçici olarak durdurulmasını gerektirebilir. Böylece bir işlevin korunması, aynı işlevin belirli koşullarda askıya alınmasına bağlı hâle gelebilir. Uçuş güvenliği için uçuşların durdurulması, görünürde kendi kendisini olumsuzlayan bir düzenleme gibi durur. Ancak burada çelişki yoktur; çünkü kısa dönemli operasyonel süreklilik ile daha geniş güvenli faaliyet kapasitesi aynı değerlendirme düzeyinde değildir. Geçici durdurma, belirli risk koşullarında gelecekteki güvenli faaliyetlerin korunmasına hizmet edebilir. Bu nedenle güvenlik önleminin neden olduğu aksama, doğrudan güvenlik sisteminin başarısızlığı olarak yorumlanamaz. Buna rağmen kesintinin toplumsal ve operasyonel etkileri fiilî sonuçlar olarak varlığını sürdürür. Sistem kendi işlevini korumak amacıyla işlevinin mevcut icrasını sınırladığında, başarının ve başarısızlığın aynı olay içerisinde nasıl farklı düzeylere dağıldığı belirginleşir.

Başarısızlığın nedenselliği, olayların meydana gelişini yalnızca başlangıçtaki iradeye bağlayan açıklama biçimlerini de problemli hâle getirir. Bir aktör belirli bir eylemi gerçekleştirdiğinde sonuçların tamamını önceden belirleyemez; çünkü eylem mevcut sistemlerin kuralları, başka aktörlerin kararları ve öngörülemeyen koşullarla etkileşime girer. Eylemin amacı ile eylemin toplam nedensel tarihi birbirine indirgenemez. Bir saldırının ardından oluşan uçuş kısıtlamaları, hava savunmasının faaliyetleri, sivil havacılık kurumlarının güvenlik değerlendirmeleri ve ulaşım ağının kendi örgütlenmesi aracılığıyla meydana gelir. Dolayısıyla sonuçlar, tek bir öznenin başlangıçtaki iradesinden doğrudan ve eksiksiz biçimde türetilemez. Eylemin nedensel etkisi, içerisine girdiği ilişkiler ağı tarafından dönüştürülür. Bu durum, aktörün sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz; ancak sorumluluğun ve stratejik başarının değerlendirilmesinde niyet, öngörülebilirlik, fiilî etki ve başka öznelerin kararları arasındaki ayrımların korunmasını gerektirir. Nedensellik çok özneli bir süreç hâline geldiğinde, tek bir amaca göre kurulmuş başarı tanımı gerçekleşen bütün sonuçları temsil edemez.

Daha ileri düzeyde, başarısız eylemin sistemsel sonuçları hedef ile etki alanının birbirinden ayrılmasına neden olur. Bir eylemin yöneldiği doğrudan hedef belirli bir nesne veya konum olabilirken etkileri, o hedefle ilişkili başka sistemlerde ortaya çıkabilir. Hedefin korunması veya saldırının engellenmesi, daha geniş etki alanında hiçbir değişiklik yaşanmadığı anlamına gelmez. Ancak bundan her başarısız saldırının otomatik olarak daha geniş bir stratejik başarı üreteceği sonucu çıkarılamaz. İkincil etkilerin derecesi, süresi ve önemi olaydan olaya farklılaşır. Bazı durumlarda engellenen eylemin etkileri son derece sınırlı kalabilir; bazı durumlarda güvenlik önlemlerinin devreye girmesi, faaliyetin farklı alanlarda geçici olarak yeniden düzenlenmesine neden olabilir. Başarısızlığın nedensel üretkenliği zorunlu bir yasa değil, belirli ilişkisel koşullarda gerçekleşebilen bir imkândır. Bu nedenle kavramın açıklayıcı değeri, başarısızlığın her zaman sonuç üretmesini ileri sürmekte değil, başarısızlık nitelendirmesinin tek başına nedensel etkilerin yokluğunu kanıtlamadığını göstermekte bulunur.

Başarı ile başarısızlık arasındaki sınırın göreli hâle gelmesi, zamanın değerlendirme sürecindeki rolünü de artırır. Bir eylemin ilk anda meydana getirdiği sonuç, daha sonraki kurumsal ve siyasal gelişmeler içerisinde farklı bir anlam kazanabilir. Belirli bir hava savunma müdahalesi doğrudan tehdidi ortadan kaldırabilirken aynı olayın ardından uygulanan güvenlik prosedürleri sivil faaliyetlerin yeniden düzenlenmesini gerektirebilir. Buna karşılık geçici kesintilerden sonra olağan işleyişin hızla yeniden kurulması, uzun dönemli etkinin sınırlı kalmasına neden olabilir. Kısa dönemli nedensel etkinlik ile uzun dönemli stratejik sonuç birbirinden farklıdır. Bir gecelik uçuş kesintisi, o anda gerçekleşmiş somut bir işlevsel aksama olarak değerlendirilebilir; ancak bu aksamanın savaşın genel siyasal sonuçlarını nasıl etkilediği ayrıca incelenmelidir. Böylece başarı ve başarısızlık yalnızca değerlendirme ölçütlerine değil, değerlendirme zamanına da bağlı hâle gelir. Aynı olayın hemen sonrasındaki etkiler ile daha uzun bir dönemdeki sonuçları, birbirinden farklı çıkarımlara temel oluşturabilir. Nedenselliğin zamansal yayılımı, tek bir anda verilen nihai başarı hükmünün açıklayıcı sınırlarını görünür kılar.

Bu yapı, zafer ve mağlubiyetin birbirinden mutlak biçimde ayrılmasını zorlaştıran çok düzeyli sonuç mantığını meydana getirir. Zafer, belirli bir çatışma düzeyinde amaçlanan sonucun elde edilmesini ifade ederken mağlubiyet aynı düzeyde amacın gerçekleştirilememesine karşılık gelebilir. Ancak farklı düzeylerdeki sonuçlar zorunlu olarak aynı yönde değildir. Bir taraf belirli bir fiziksel tehdidi başarıyla engellerken geniş ulaşım sisteminde geçici aksama yaşayabilir; diğer tarafın doğrudan hedefe ulaşamayan girişimi belirli dolaylı sonuçlara neden olabilir. Fakat bu durum iki tarafın da aynı anda genel anlamda zafer kazandığını göstermez. Yerel başarıların çoğulluğu, bütünsel bir zaferin kendiliğinden belirlenebilmesini engeller. Hangi sonucun daha önemli olduğu, belirlenen amaçlara, gerçekleşen zarar ve kazanımların dağılımına, zaman ölçeğine ve siyasal bağlama bağlıdır. Dolayısıyla modern savaşta zafer ile mağlubiyetin ayrımı bütünüyle ortadan kalkmaktan ziyade daha fazla açıklama gerektiren çok katmanlı bir değerlendirme ilişkisine dönüşür.

Başarısızlığın stratejik bir imkân olarak düşünülebilmesi ise ayrı bir kavramsal aşamadır. Bir eylemin doğrudan hedefe ulaşmadan ikincil etkiler doğurabilmesi, belirli aktörlerin bu tür etkileri hesaba katabileceklerini gösterir. Ancak nedensel olarak gerçekleşen bir sonucun stratejik amaç hâline gelmesi, o sonucun bilinçli biçimde hedeflenmiş veya değerlendirmeye dâhil edilmiş olmasını gerektirir. Sırf belirli bir saldırı sonucunda uçuşlar iptal edildiği için saldırının bu sonucu üretmek amacıyla gerçekleştirildiği ileri sürülemez. Stratejik niyet ile gözlemlenen nedensel etki arasında kanıtlanması gereken bir ilişki vardır. Bununla birlikte modern altyapıların birbirlerine bağımlı örgütlenmesi, doğrudan fiziksel sonuçların ötesindeki etkileri stratejik değerlendirmeler açısından önemli hâle getirmiştir. Burada ortaya çıkan genel dönüşüm, başarı ölçütünün yalnızca hedefin fiziksel olarak etkisizleştirilmesiyle sınırlı kalmaması; faaliyetlerin, karar süreçlerinin ve sistemsel sürekliliğin de değerlendirme konusu olabilmesidir. Başarısızlığın stratejikleşmesi, başarısızlığın kendiliğinden başarıya dönüşmesi değil, doğrudan hedefe ulaşamayan eylemlerin dolaylı etkilerinin de stratejik hesaplara konu olabilmesidir.

Ontolojik açıdan en önemli sonuç, başarısızlığın yoklukla özdeşleştirilmesinin terk edilmesidir. Bir eylemin amacı bakımından başarısız olması, beklenen sonucun yokluğunu belirtir; ancak eylemin kendisi gerçekleşmiş, başka sistemlerle etkileşime girmiş ve farklı sonuçlar meydana getirmiş olabilir. Dolayısıyla başarısızlık, varlığın bütünüyle ortadan kalkması değil, belirli bir amaç-sonuç ilişkisinin gerçekleşmemesidir. Eylemin diğer nedensel ilişkileri varlığını sürdürebilir. Amaçlanan sonucun yokluğu, gerçekleşmiş diğer sonuçların yokluğu anlamına gelmez. Burada kavramsal yanılgı, belirli bir hedefin gerçekleştirilememesini eylemin bütün nedensel kapasitesinin tükenmesiyle özdeşleştirmekten kaynaklanır. Bir insansız hava aracının engellenmesi, onun fiziksel hareketinin amaçlanan sonuca ulaşmasını durdurabilir; fakat tehdit nedeniyle uygulanan güvenlik kararları, olayın farklı düzeylerdeki etkilerini sürdürür. Böylece başarısızlık, nedensellikten yoksun mutlak bir son durum olarak değil, belirli bir nedensel beklentinin gerçekleşmemesi biçiminde anlaşılır.

Daha genel bir kavramsal çerçevede sonuçsal çoğulluk ilkesi geliştirilebilir: Bir eylemin nedensel sonuçları, eylemin amaçladığı tekil sonuçla özdeş olmadığı için, başarı veya başarısızlık değerlendirmesi bütün sonuçların varoluşsal niteliğini tüketemez. Bu ilke, amaç ile etkiyi, fiziksel sonuç ile kurumsal tepkiyi, doğrudan hasar ile dolaylı kesintiyi, taktiksel sonuç ile uzun dönemli siyasal anlamı birbirinden ayırır. Eylemin ontolojik gerçekliği, ona atfedilen normatif başarı statüsünden daha geniştir. Başarı belirli bir hedefle ilişkili olarak tanımlanırken nedensellik, eylemin girdiği bütün fiilî ilişkiler içerisinde işlemeye devam edebilir. Böylece başarı kategorileri, nedensel gerçekliğin kendisi değil, o gerçekliğin belirli amaçlar açısından yapılan değerlendirmeleridir. Modern sistemlerde ilişkiler çoğaldıkça aynı olayın sonuçları da farklı düzeylerde incelenmeyi gerektirir. Ancak bu çoğulluk, bütün sonuçların eşit ölçüde önemli olduğunu göstermez; yalnızca önem sıralamasının açık ölçütler üzerinden yapılması gerektiğini ortaya koyar.

Bu perspektif, modern dünyanın hassas örgütlenmelerinin yalnızca kırılganlığı değil, aynı zamanda başarı ve başarısızlık kavramlarının açıklayıcı yetersizliğini hangi koşullarda görünür kıldığını da gösterir. Belirli bir olay, fiziksel güvenlik açısından engellenmiş olsa bile kurumsal işleyiş açısından geçici değişikliklere neden olabilir. Böylece aynı olayın farklı boyutları, tek bir sonuç kategorisi altında toplanamaz. Ancak sistemin koruyucu tepki vermesi de başlı başına kırılganlık kanıtı değildir; belirli faaliyetlerin önceden tanımlanmış güvenlik eşikleri uyarınca durdurulması, sistemin risk yönetme kapasitesinin işlediğini gösterebilir. Dolayısıyla modern sistemlerin hassasiyeti, yalnızca dışsal etkiler karşısında kolayca işlevsiz kalmaları değil, çok sayıda faaliyetinin güvenlik, koordinasyon ve süreklilik koşulları bakımından birbirine bağlanmış olmasıdır. Bu bağlantılar hem geniş kapsamlı aksamalara imkân tanıyabilir hem de belirli tehlikelerin daha büyük sonuçlar doğurmadan önlenmesini sağlayabilir. Aynı örgütsel karmaşıklık, farklı koşullarda kırılganlığın veya dayanıklılığın kaynağı hâline gelebilir.

Moskova'nın havalimanlarında meydana gelen uçuş kesintileri, başarısız eylemin sonuçsuz eylemle özdeşleştirilemeyeceğini ve modern nedenselliğin tekil hedeflerin ötesinde çok katmanlı ilişkiler içerisinde işlediğini gösterir. Rus makamlarının bildirdiği çok sayıdaki insansız hava aracının engellenmesi, doğrudan askerî tehditlere karşı yürütülen savunma faaliyetini ifade ederken hava ulaşımındaki kısıtlamalar, aynı olayın sivil sistemler üzerindeki farklı sonuçlarını ortaya koymaktadır. Buradan belirli bir saldırının genel stratejik başarıya ulaştığı sonucu zorunlu olarak çıkmaz; ancak doğrudan fiziksel etkinin engellenmesinin bütün sistemsel etkileri otomatik biçimde ortadan kaldırmadığı anlaşılır. Başarı ve başarısızlık, zafer ve mağlubiyet gibi kategoriler, tek bir nedensel düzeyin mutlak karşıtlıkları olarak ele alındıklarında karmaşık sistemlerdeki sonuç çeşitliliğini açıklamakta yetersiz kalır. Eylemin amaçlanan sonucuna ulaşamaması, eylemin gerçeklikle kurduğu diğer nedensel ilişkileri ortadan kaldırmaz. Modern sistemlerin örgütlenmesi, olayların etkilerini fiziksel temasın ötesine taşıyarak kurumsal kararlar, güvenlik prosedürleri ve işlevsel bağımlılıklar aracılığıyla genişletebilir. Böylece nedensellik ile başarı arasındaki ayrım daha belirgin hâle gelir: Nedensellik, fiilen neyin değiştiğine; başarı ise bu değişimin hangi amaç ve ölçüt bakımından değerlendirildiğine ilişkindir. Başarısızlık, nedenselliğin sona ermesi değil, belirli bir amacın gerçekleşmemesidir. Bir eylem hedefini gerçekleştiremeden de sonuç üretebilir; bu nedenle modern çatışmalarda zaferin ve mağlubiyetin ontolojik sınırları, tekil olayların fiziksel sonuçlarından çok, olayların katıldığı ilişkisel sistemlerin bütününde belirlenir.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 12

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.