OntoHaber 55
OntoHaber 55'te son iki günün 20 önemli gelişmesini yalnızca haber olarak değil, altında çalışan mantıklar üzerinden inceliyoruz. ABD–İran geriliminden Rusya–Ukrayna savaşına, Ebola salgınından yapay zekâ risklerine kadar uzanan olaylar; şiddet, akış, kırılganlık, bağlam, görünürlük ve küresel karşılıklı bağımlılık eksenlerinde analiz ediliyor.
Rekor
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün güçlü bir El Niño oluşma ihtimalinin yükseldiğini ve iklim değişikliğiyle birleşmesi halinde 2027'nin yeni bir sıcaklık rekoru kırabileceğini açıklaması, ilk bakışta meteorolojik bir veri güncellemesi gibi görünmektedir. Oysa bu tür açıklamaların etkisi yalnızca iklim sistemine dair teknik bilgi üretmelerinden kaynaklanmaz. Asıl önemli olan, bu açıklamaların insanların gerçekliği hangi referans noktaları üzerinden algıladığını yeniden düzenlemesidir. Çünkü "rekor sıcaklık" ifadesi yalnızca bir ölçüm sonucu değildir; aynı zamanda ölçüm ile deneyim arasındaki ilişkiyi dönüştüren bir kavramsal mekanizmadır.
Deneyim-içi referans ile deneyim-dışı referans arasındaki ayrım, bu mekanizmanın nasıl çalıştığını anlamaya imkân verir. Deneyim-dışı referanslar aritmetik karakter taşır. "En sıcak yıl", "küresel sıcaklık ortalaması", "1,5 derece eşiği", "rekor sıcaklık" gibi ifadeler bu kategoriye dahildir. Bunlar karşılaştırma yapar, bir konum belirler ve belirli olguların geçmişe göre nerede durduğunu gösterir. Ancak kendi başlarına öznenin davranışını yönlendirmezler. Bir sayının büyük olması, tek başına bir korku, kaygı veya yönelim üretmez. Aritmetik referanslar, dünyanın nasıl ölçüldüğünü gösterir; dünyanın nasıl hissedildiğini değil.
Buna karşılık deneyim-içi referanslar, bireyin yaşadığı en yoğun deneyimlerin bellekte sabitlenmesiyle oluşur. İnsan zihni yeni durumları çoğu zaman mutlak ölçütler üzerinden değerlendirmez; daha önce yaşadığı en uç deneyimlerle karşılaştırarak anlamlandırır. Kavurucu bir yaz günü, teknik olarak belirli bir sıcaklık derecesi olabilir; fakat kişinin zihninde asıl belirleyici olan şey, onu geçmişte yaşadığı en dayanılmaz sıcak günlerle ilişkilendirmesidir. Böylece deneyim, aritmetik ölçümlerden bağımsız biçimde kendi iç referans sistemini kurar. Bellekte yer eden bu eşikler pasif kayıtlar değildir; sonraki tüm algıları düzenleyen aktif yapılar olarak çalışırlar.
"Rekor" kavramının gücü tam burada ortaya çıkar. Çünkü rekor, deneyim-içi referans ile deneyim-dışı referansın birbirine kilitlendiği özel bir kavramsal düğümdür. Bir yandan tamamen aritmetik bir işlemdir. Geçmiş verilerle karşılaştırma yapılır ve mevcut değerlerin onları aştığı tespit edilir. Fakat aynı anda psikolojik ve toplumsal düzlemde çok farklı bir süreç işler. İnsan zihni, "rekor" kelimesini yalnızca bir sayı artışı olarak algılamaz. Rekor, bellekte yer eden en uç deneyimlerin yeniden aktive edilmesini sağlar. Böylece teknik bir ölçüm, yaşantısal bir yoğunluğa dönüşür. Sayı ile duygu, veri ile deneyim, ölçülen ile hissedilen aynı anda hizalanmaya başlar.
El Niño'nun bu haberlerde sürekli vurgulanmasının nedeni de yalnızca meteorolojik önemi değildir. El Niño, aritmetik veriler ile deneyimsel yoğunluk arasında bağ kuran anlatısal bir çerçeve işlevi görür. İnsanlar tek başına sıcaklık tablolarıyla düşünmezler. Ancak "El Niño geliyor", "rekor sıcaklık bekleniyor", "iklim değişikliği etkileri hızlanıyor" gibi ifadeler aynı anlatı içinde birleştiğinde, soyut veriler deneyimsel anlam kazanmaya başlar. El Niño burada bir neden olmanın ötesinde, farklı referans düzlemlerini birbirine bağlayan bir kavramsal tutkal görevi üstlenir. Böylece sıcaklık artışı yalnızca ölçülen bir değişim değil, yaklaşan bir deneyim olarak algılanır.
İklim haberlerinin son yıllarda giderek daha güçlü etkiler yaratmasının nedeni de budur. Geçmişte küresel ısınma çoğu insan için büyük ölçüde deneyim-dışı bir referanstı. Grafiklerde görülen eğriler, bilimsel raporlar ve uzman açıklamaları üzerinden tartışılıyordu. Fakat sıcak hava dalgalarının, orman yangınlarının, kuraklıkların ve aşırı hava olaylarının artmasıyla birlikte deneyim-içi referanslar da oluşmaya başladı. İnsanlar artık yalnızca bilim insanlarının anlattığı bir iklim krizinden değil, kendi yaşadıkları sıcaklıklardan söz ediyorlar. Böylece iki referans sistemi ilk kez geniş ölçekte birbirine yaklaşmaya başlıyor.
WMO'nun açıklaması bu nedenle yalnızca geleceğe ilişkin bir tahmin değildir. Aynı zamanda gelecekte oluşabilecek deneyimsel eşiklerin bugünden inşa edilmesidir. "2027 rekor sıcak yıl olabilir" ifadesi, henüz yaşanmamış bir deneyimi mevcut referans sisteminin içine yerleştirir. İnsanlar gelecekteki olası sıcaklığı bugünden, geçmişte yaşadıkları en yoğun sıcaklık deneyimleri üzerinden düşünmeye başlarlar. Gelecek, henüz gerçekleşmeden deneyim-içi referans sistemine dâhil edilir. Böylece beklenti ile deneyim arasındaki mesafe daralır.
Bu nedenle sıcaklık artık yalnızca termometrede görülen bir değer değildir. Aritmetik düzlemde ölçülen bir değişken olarak varlığını sürdürürken, eşzamanlı biçimde deneyimsel bir eşik haline de gelir. Rekor kavramı bu iki düzlemi birbirine bağlar; El Niño ise bu bağlantıyı süreklileştiren anlatısal çerçeveyi sağlar. Böylece iklim olgusu yalnızca bilimsel bir ölçüm konusu olmaktan çıkar ve insanların dünyayı algılama biçimini düzenleyen bir referans sistemine dönüşür. "En sıcak yıl" ifadesi artık yalnızca bir veri noktası değildir; gelecekte nasıl hissedileceğine dair kolektif beklentileri organize eden bir toplumsal gerçeklik mekanizmasıdır.
Bağlamın Şiddeti
Rusya'nın Ukrayna'ya yüzlerce drone ve onlarca füzeyle büyük çaplı saldırı düzenlemesi, en az 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve 138 kişinin yaralanması, normal koşullarda küresel ölçekte olağanüstü bir kriz haberi olarak algılanması gereken bir olaydır. Bir ülkenin aynı anda yüzlerce insansız hava aracı ve onlarca füze ile vurulması, barış zamanlarında uluslararası sistemin temel sarsıntılarından biri olarak değerlendirilirdi. Fakat dikkat çekici olan şey, bugün bu tür haberlerin çoğu zaman beklenen psikolojik etkiyi üretmemesidir. İnsanlar haberi okur, not eder ve bir sonraki gelişmeye geçerler. Bunun nedeni şiddetin azalması değil, şiddetin bağlama dönüşmüş olmasıdır.
İnsan zihni olayları tek başlarına değerlendirmez. Her olay belirli bir bağlam içerisinde anlam kazanır. Aynı eylem farklı bağlamlarda tamamen farklı psikolojik etkiler üretebilir. Barış içerisindeki bir şehirde meydana gelen tek bir patlama günlerce konuşulabilir. Buna karşılık savaş bölgesinde çok daha büyük ölçekli saldırılar sıradan haber akışının parçası haline gelebilir. Çünkü zihin olayın kendisine değil, olayın ait olduğu bağlama tepki verir.
Bağlamların oluşumu ise büyük ölçüde tekrar üzerinden gerçekleşir. Bir olay tekrarlandıkça, başlangıçta istisna olan şey zamanla beklentiye dönüşür. İlk tekrar şaşkınlık yaratır. İkinci tekrar dikkat çeker. Üçüncü tekrar alışkanlık üretmeye başlar. Süreç yeterince uzun devam ettiğinde ise olay artık kendi başına değerlendirilmez; ait olduğu bağlamın doğal bir parçası olarak algılanır.
Savaş bunun en güçlü örneklerinden biridir. Savaş başladığında her saldırı olağanüstü görünür. Her ölüm haberi büyük yankı uyandırır. Her bombardıman küresel dikkat çeker. Fakat savaş uzadıkça yeni bir psikolojik yapı oluşmaya başlar. İnsan zihni sürekli kriz durumunu sürdüremez. Sürekli alarm halinde kalamaz. Bu nedenle tekrar eden şiddeti belirli bir bağlam içerisine yerleştirerek onu normalleştirmeye başlar.
Buradaki normalleşme ahlaki bir onay anlamına gelmez. Daha çok bilişsel bir tasarruf mekanizmasıdır. Zihin, sürekli olarak aynı yoğunlukta tepki vermenin maliyetini taşıyamadığı için, olayları ait oldukları bağlamın içerisine yerleştirir. "Savaş var" cümlesi, yüzlerce ayrı şiddet olayını tek bir çatı altında toplar. Böylece her yeni saldırı yeniden yorumlanmak yerine mevcut bağlamın devamı olarak algılanır.
Bu nedenle savaşın en büyük etkilerinden biri yalnızca fiziksel yıkım değildir. Aynı zamanda şiddetin epistemolojik statüsünü değiştirmesidir. Normal koşullarda kriz üretecek olaylar, savaş bağlamı içerisinde tutarlı hale gelir. Tutarlı hale gelen şey ise giderek görünmezleşir. Çünkü insan zihni en çok beklenmeyen olaylara tepki verir. Beklenen olaylar ise arka plana çekilmeye başlar.
Rusya'nın yüzlerce drone ve onlarca füze ile gerçekleştirdiği saldırının yarattığı paradoks da budur. Sayılar olağanüstüdür. Ölçek olağanüstüdür. Yıkım olağanüstüdür. Fakat bütün bunlar savaş bağlamı içerisinde gerçekleştiği için, olayın psikolojik etkisi ölçeğiyle orantılı biçimde büyümez. Şiddet devam etmektedir; fakat ona verilen tepki giderek küçülmektedir.
Bu durum yalnızca bireysel psikolojiyle ilgili değildir. Toplumsal bilinç de benzer şekilde çalışır. Medya, kamuoyu ve uluslararası kurumlar belirli bir süre sonra şiddeti olağan akışın parçası gibi işlemeye başlar. İlk günlerde manşet olan olaylar zamanla kısa haber notlarına dönüşür. Böylece şiddet yalnızca sahada değil, algıda da yer değiştirir. Olağanüstü olmaktan çıkar ve arka plan gürültüsüne dönüşmeye başlar.
Burada ortaya çıkan şey basit bir duyarsızlaşma değildir. Daha derinde bir sosyo-psikolojik epistemik çöküş bulunmaktadır. Çünkü toplumlar belirli olaylara neden tepki verdiklerini ve neden vermediklerini büyük ölçüde bağlamlar üzerinden belirlerler. Eğer yüzlerce drone saldırısı ve onlarca füze artık olağan kabul edilmeye başlanıyorsa, burada değişen şey olay değil, olayın anlamlandırılma biçimidir.
Bağlamların en güçlü tarafı da budur. Bağlam yalnızca olayları açıklamaz; olayların hangi yoğunlukta hissedileceğini de belirler. Bir bağlam yeterince güçlü hale geldiğinde, kendi içerisindeki istisnaları absorbe etmeye başlar. Kriz üretmesi gereken şeyler artık kriz üretmez. Şok yaratması gereken olaylar artık şaşkınlık yaratmaz. Çünkü bağlam onları önceden açıklamış ve sindirmiştir.
Bu nedenle uzun süreli savaşların en ağır sonuçlarından biri yalnızca fiziksel kayıplar değildir. Aynı zamanda şiddetin olağanlaşmasıdır. Şiddet olağanlaştığında insanlar yalnızca daha az üzülmeye başlamazlar; aynı zamanda olayları değerlendirme biçimleri de değişir. Şiddet, istisna olmaktan çıkar ve dünyanın doğal bir parçası gibi görünmeye başlar.
Rusya-Ukrayna savaşının bugün ulaştığı nokta bu açıdan düşündürücüdür. Çünkü burada yalnızca saldırılar tekrarlanmamaktadır. Aynı zamanda şiddetin bağlama dönüşme süreci de tekrarlanmaktadır. Ve bir toplumun, bir kamuoyunun ya da uluslararası sistemin yüzlerce drone ve onlarca füzenin kullanıldığı bir saldırıyı sıradan bir gelişme gibi karşılamaya başlaması, fiziksel yıkımdan daha derin bir kırılmaya işaret eder. Çünkü o noktada yalnızca şehirler değil, olayları algılama ve anlamlandırma kapasitesi de aşınmaya başlamıştır. Bağlamın içine yerleşen şiddet görünmez hale geldikçe, toplumların şiddete karşı geliştirdiği epistemik duyarlılık da yavaş yavaş çözülmeye başlar. Bu çözülme, savaşın ürettiği en sessiz fakat en kalıcı yıkımlardan biridir.
Akışın Kesilmesi
ABD ordusunun İran'a doğru giden bir tankeri Hellfire füzesiyle motor bölümünden vurup durdurması ve olayın Hürmüz ablukası bağlamında gerçekleşmesi, ilk bakışta askerî bir müdahale veya deniz güvenliği operasyonu gibi görünmektedir. Fakat dikkat çekici olan nokta, saldırının doğrudan tankeri yok etmeye yönelmemesidir. Hedef geminin bütünü değil, hareket kabiliyetidir. Vurulan şey gövde değil, motor bölümüdür. Bu ayrıntı, modern güç kullanımının altında çalışan daha derin bir mantığı görünür hale getirir.
Bir varlığı ortadan kaldırmanın en ilkel yolu onu fiziksel olarak yok etmektir. Fakat daha sofistike yöntemler, varlığın kendisine değil, varlığın diğer şeylerle kurduğu ilişkilere yönelir. Çünkü hiçbir varlık bütünüyle kendi içine kapalı değildir. Her varlık belirli enerji akışları, bilgi alışverişleri, maddi bağlantılar ve etkileşim ağları içerisinde varlığını sürdürür. Yaşayan organizmalar çevreleriyle enerji alışverişi yapar. Şirketler müşterileriyle ve tedarik zincirleriyle ilişki kurar. Devletler veri, enerji, sermaye ve insan akışları üzerinden işler. Bir gemi de limanlar, rotalar, yakıt hatları ve lojistik ağlarla kurduğu ilişki sayesinde anlam kazanır.
Bu nedenle bir varlığı işlevsiz hale getirmenin en etkili yollarından biri, onun iç yapısını değil, dış bağlantılarını hedef almaktır. Varlık diğer varlıklarla olan etkileşimlerinden koparıldığında, bütünden ayrışmaya başlar. Sistem içerisindeki dolaşım sona erdiğinde, varlık tekilleşir. Tekilleşme burada bireyselleşme anlamında değil, ağdan kopma anlamındadır. Ağdan kopan unsur başlangıçta hâlâ fiziksel olarak yerinde duruyor olabilir; fakat işlevsel olarak çözülmeye başlamıştır.
Abluka mantığının temelinde de bu bulunmaktadır. Ablukanın amacı çoğu zaman doğrudan yok etmek değildir. Amaç, hareketi durdurmaktır. Hareket durduğunda enerji akışı kesilir. Enerji akışı kesildiğinde ilişkisellik azalır. İlişkisellik azaldığında ise sistem kendi içindeki düğümleri kaybetmeye başlar. Sonunda fiziksel olarak ayakta duran yapı, işlevsel olarak çözülen bir varlığa dönüşür.
Hürmüz gibi stratejik geçitlerin tarih boyunca bu kadar önemli olmasının nedeni de budur. Burada kontrol edilen şey yalnızca belirli bir coğrafya değildir. Kontrol edilen şey akıştır. Petrolün, ticaretin, enerjinin ve lojistiğin hareketidir. Modern dünyada güç çoğu zaman nesneleri kontrol etmekten çok, onların hareketini kontrol etmeye dayanır. Çünkü hareket kesildiğinde, doğrudan yıkım uygulanmadan da büyük sonuçlar üretilebilir.
Bu açıdan bakıldığında, tankerin motorunun hedef alınması sembolik olarak oldukça anlamlıdır. Motor, geminin fiziksel bedenini değil, hareket kapasitesini temsil eder. Bir anlamda geminin diğer varlıklarla ilişki kurabilme yeteneğidir. Motor sustuğunda gemi yalnızca yer değiştiremez hale gelmez; aynı zamanda daha geniş bir ağ içerisindeki işlevini de kaybetmeye başlar. Hareketsiz kalan gemi, sistem içerisindeki düğüm olmaktan çıkar ve giderek izole bir nesneye dönüşür.
Bu mantık yalnızca askerî stratejilerde görülmez. Modern dünyadaki birçok yaptırım, ambargo ve abluka politikası aynı ilke üzerinden çalışır. Amaç doğrudan yıkmak değil, bağlantıları kesmektir. Çünkü bağlantılar kesildiğinde sistem kendi ağırlığı altında çözülmeye başlar. Varlık, kendisini ayakta tutan dolaşım ağlarından mahrum kalır.
Burada ilginç bir felsefi boyut da ortaya çıkar. Bu tür stratejiler, belirli ölçüde akış karşıtı bir mantık taşır. Bir şeyin yaşaması, hareket etmesi, dönüşmesi ve ilişki kurması yerine; durması, donması ve kapanması hedeflenir. Bu nedenle abluka yalnızca askerî bir teknik değil, aynı zamanda belirli bir dünya tasavvurunun ifadesidir. Güç, akışı yöneterek değil, akışı keserek uygulanır.
Bu noktada düşünce Erich Fromm'un nekrofili kavramına yaklaşır. Fromm için nekrofili yalnızca ölüme yönelik ilgi değildir. Daha geniş anlamda canlı olanı durağanlaştırma, hareket eden şeyi dondurma ve akışı kesme arzusudur. Nekrofilik yönelim, yaşamın temel özelliği olan devinimden rahatsız olur; onun yerine kontrol edilebilir, sabit ve hareketsiz yapılar üretmeye çalışır.
Abluka mantığında da benzer bir eğilim görülebilir. Burada hedef alınan şey yalnızca belirli bir tanker değildir. Daha derinde hedef alınan şey, hareketin kendisidir. Akışın kesilmesi, yaşamın dolaşımsal karakterinin askıya alınmasıdır. Enerji akmaya devam ettiği sürece sistem yaşar. Enerji durduğunda sistem çözülmeye başlar. Bu nedenle modern jeopolitiğin önemli bir bölümü aslında akışları yönetmekten çok, hangi akışların durdurulacağına karar verme mücadelesi haline gelmiştir.
Hürmüz'de yaşanan olay da bu yüzden yalnızca askerî bir müdahale değildir. Aynı zamanda modern gücün nasıl işlediğine dair bir örnektir. Güç, her zaman nesneyi yok etmek zorunda değildir. Bazen hareketi durdurmak yeterlidir. Çünkü bir varlık diğer varlıklarla kurduğu ilişkilere bağımlıdır. O ilişkiler kesildiğinde, fiziksel olarak yerinde duran şey bile yavaş yavaş sistemden ayrışmaya ve çözülmeye başlar. Modern abluka stratejisinin mantığı tam olarak budur: Varlığı öldürmek için onu parçalamak gerekmez; onu akıştan koparmak yeterlidir.
Paradigma
Kremlin'in Ukrayna savaşının "farklı bir paradigmaya" girdiğini söylemesi ve Kyiv'i "terör eylemleriyle" suçlaması, ilk bakışta sıradan bir savaş propagandası veya diplomatik söylem gibi görünmektedir. Fakat bu tür açıklamaların ortaya çıktığı anlara dikkat edildiğinde ilginç bir örüntü görülür. Bu söylem, karşılıklı saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, tarafların birbirlerine giderek daha fazla zarar verdiği, şiddetin karşılıklı hale geldiği bir anda dile getirilmektedir. Bu zamanlama tesadüf değildir. Çünkü savaş yalnızca fiziksel alanda değil, anlam alanında da yürütülen bir mücadeledir.
Şiddetin temel mantığı, belirli bir asimetri üretmektir. Bir taraf diğer taraf üzerinde üstünlük kurmaya çalışır. Bir taraf zarar verirken diğer taraf zarar görür. Bir taraf iradesini dayatırken diğer taraf bu iradeye maruz kalır. Şiddetin anlamlı olabilmesi için belirli bir yönünün olması gerekir. Çünkü şiddet özünde eşitlik değil, eşitsizlik üretir. Güçlü ile zayıf, saldıran ile savunan, hükmeden ile maruz kalan arasında bir fark yaratmaya çalışır.
Fakat uzun süreli savaşlarda ilginç bir sorun ortaya çıkar. Taraflar birbirlerine sürekli olarak saldırmaya başladıklarında, başlangıçta kurulmak istenen asimetri giderek simetri üretmeye başlar. Bir taraf füze atar, diğer taraf karşılık verir. Bir taraf drone kullanır, diğer taraf yeni saldırılar gerçekleştirir. Bir tarafın uyguladığı şiddet diğer taraf tarafından tekrarlandığında, şiddetin kendisi ayırt edici olmaktan çıkar. Şiddet ortak bir dil haline gelir.
Bu durum savaş açısından paradoksaldır. Çünkü savaşın amacı üstünlük üretmektir. Fakat savaş uzadıkça taraflar giderek birbirlerine benzemeye başlarlar. Aynı araçları kullanırlar. Aynı yöntemleri uygularlar. Aynı mantıkla hareket ederler. Böylece başlangıçta asimetri üretmek için kullanılan şiddet, zamanla simetrik bir ilişki yaratır.
İşte tam bu noktada retorik devreye girer.
Fiziksel alanda oluşan simetri, söylemsel alanda yeniden asimetriye dönüştürülmeye çalışılır. Çünkü taraflar yalnızca saldırmak istemezler; aynı zamanda saldırılarının farklı bir kategoriye ait olduğunu göstermek isterler. Bu nedenle savaşın ilerleyen aşamalarında kullanılan dil giderek daha fazla önem kazanır. Fiziksel eylemler birbirine benzemeye başladıkça, anlamlandırma biçimleri farklılaştırılmaya çalışılır.
Kremlin'in "farklı bir paradigma" ifadesi tam olarak bu işlevi görmektedir. Burada yalnızca askerî bir değerlendirme yapılmamaktadır. Aynı zamanda anlam düzeyinde yeni bir ayrım üretilmektedir. Karşılıklı şiddetin yarattığı simetri, paradigmatik bir farklılık iddiası üzerinden yeniden parçalanmaktadır. Böylece taraflar, "ikimiz de şiddet uyguluyor olabiliriz; fakat aynı şeyi yapmıyoruz" demeye çalışırlar.
"Terör eylemi" kavramı da aynı mekanizmanın parçasıdır. Çünkü terör kavramı yalnızca belirli bir eylemi tarif etmez. Aynı zamanda eylemin ontolojik statüsünü değiştirir. Böylece karşı tarafın gerçekleştirdiği şiddet sıradan askerî faaliyet olmaktan çıkarılır ve farklı bir kategoriye yerleştirilir. Amaç, fiziksel düzeyde oluşan benzerliği anlam düzeyinde bozmaktır.
Bu nedenle savaşların ilerleyen evrelerinde retorik giderek daha fazla önem kazanır. Taraflar artık yalnızca ne yaptıkları üzerinden değil, yaptıkları şeyin hangi kategoriye ait olduğu üzerinden de mücadele etmeye başlarlar. Çünkü fiziksel düzlemde oluşan simetri, siyasal ve psikolojik açıdan rahatsız edici bir durum yaratır. Savaşın mantığı üstünlük gerektirirken, karşılıklı şiddet giderek eşitlik üretmektedir.
Paradigma söylemleri bu sorunu çözmeye çalışır. Taraflar aynı savaşın içerisinde olabilirler; fakat aynı paradigmanın içerisinde olmadıklarını iddia ederler. Aynı araçları kullanabilirler; fakat farklı amaçlara sahip olduklarını söylerler. Aynı şiddeti uygulayabilirler; fakat karşı tarafın şiddetinin farklı bir ontolojik kategoriye ait olduğunu ileri sürerler.
Bu nedenle "savaş farklı bir paradigmaya girdi" gibi ifadeler çoğu zaman askerî gerçeklikten çok sembolik gerçeklikle ilgilidir. Burada üretilmeye çalışılan şey yeni bir savaş biçimi değil, yeni bir anlam rejimidir. Çünkü savaş uzadıkça şiddet tarafları birbirine benzetir. Retorik ise bu benzeşmeyi görünmez kılmaya çalışır.
Kremlin'in açıklaması da bu açıdan okunabilir. Karşılıklı saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde, fiziksel düzlemde oluşan simetriyi bozmak için söylemsel düzlemde yeni bir asimetri üretilmektedir. Taraflar arasındaki fark artık yalnızca ne yaptıkları üzerinden değil, yaptıkları şeyin hangi paradigma içerisinde anlam kazandığı üzerinden kurulmaktadır. Böylece savaş yalnızca cephede değil, kategoriler ve anlamlar düzeyinde de sürdürülür. Çünkü bazen savaşın devam edebilmesi için şiddetin değil, farklılığın korunması gerekir. Retorik de tam olarak bu farklılığı üretmenin araçlarından biri haline gelir.
Tekilleşmenin Mantığı
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'ın ABD'deki aşırı sağ çevreleri ülkesine karşı bir "saldırı" yürütmekle suçlaması ve Washington'a yönelik söylemini sertleştirmesi, yüzeyde diplomatik bir gerilim olarak görünmektedir. Fakat bu tür açıklamalar, yalnızca iki devlet arasındaki siyasi anlaşmazlıkları değil, aynı zamanda farklı toplumsal örgütlenme biçimlerinin altında çalışan daha derin mantıkları da görünür hale getirir. Özellikle aşırı sağ hareketlerin yükselişi, sınır politikaları, göç karşıtlığı ve ulusal kapanma eğilimleri birlikte düşünüldüğünde, burada yalnızca bir ideolojik tercih değil, belirli bir varlık koruma mekanizması çalışmaktadır.
Aşırı sağ hareketlerin temel karakterlerinden biri tekilleşme eğilimidir. Tekilleşme, bir topluluğun kendisini giderek daha belirgin sınırlarla tanımlaması, dış dünya ile arasındaki geçirgenliği azaltması ve kendi iç bağlamını mümkün olduğunca korumaya çalışmasıdır. Bu nedenle aşırı sağ siyaset yalnızca milliyetçilik değildir; aynı zamanda iç ve dış arasındaki ayrımı sürekli yoğunlaştıran bir sınır üretim mekanizmasıdır. Ulus, kültür, kimlik, gelenek veya halk gibi kavramlar bu süreçte yalnızca tanımlayıcı kategoriler olarak değil, korunması gereken iç bağlamlar olarak işlev görür.
Bir sistem kendisini ne kadar tekilleştirirse, iç bütünlüğüne yönelik hassasiyeti de o kadar artar. Çünkü tekilleşmenin temel kaygısı, dış etkiler nedeniyle iç bağlamın çözülmesidir. Göç, kültürel etkileşim, ekonomik entegrasyon veya ulusötesi hareketlilik gibi süreçler bu perspektiften yalnızca nüfus hareketleri olarak değil, iç bağlamın çözülme riskleri olarak algılanır. Dışarıdan gelen her unsur, mevcut bütünlüğü dönüştürme potansiyeli taşıyan bir müdahale olarak görülmeye başlanır.
Burada önemli olan nokta, tekilleşmenin kendi başına durağan kalamamasıdır. İç bağlamı koruma arzusu belirli bir eşiğin üzerine çıktığında, sistem yalnızca savunma pozisyonunda kalmakta zorlanır. Çünkü mutlak korunma isteği, dış dünya ile kurulan her ilişkinin potansiyel bir tehdit olarak yorumlanmasına yol açar. Böylece iç bağlamı muhafaza etme çabası giderek daha aktif ve daha müdahaleci biçimler almaya başlar.
Şiddetin ortaya çıktığı mantıksal zemin de burada bulunur. Şiddet yalnızca fiziksel zarar verme eylemi değildir. Daha genel anlamda şiddet, bir sistemin kendi bağlamını çözülmeden koruyarak hareket etme biçimidir. Çünkü normal koşullarda bir sistem kendi unsurlarından yalnızca bir kısmını dışarı gönderdiğinde, o unsur dış bağlamın kuralları içerisinde yeniden şekillenmeye başlar. Dışarıya çıkan parça, artık ait olduğu sistemin değil, içine girdiği yeni ortamın etkilerine maruz kalır. Böylece başlangıçtaki bağlamını kısmen veya tamamen kaybedebilir.
Şiddet paradigması bu sorunu farklı biçimde çözer. Burada hareket eden şey yalnızca tekil bir unsur değildir. Sistem, kendi bağlamını da beraberinde taşımaya çalışır. Başka bir ifadeyle, dışarıya yalnızca bir parça gönderilmez; o parçanın arkasında bütün bir bağlam hareket eder. Bu nedenle şiddet, yalnızca yıkıcı bir eylem değil, aynı zamanda bağlam taşıma mekanizmasıdır. Sistem kendi iç mantığını dışarıya taşır ve dış çevrenin onu dönüştürmesine izin vermemeye çalışır.
Bunun ikinci biçimi ise penetrasyon mantığıdır. Sistem bazen kendi unsurunu dış dünyaya gönderirken, onu dış bağlama uyum sağlayacak biçimde değil, dış bağlamı bozacak biçimde yapılandırır. Böylece dış ortamın kuralları içerisinde erimek yerine, dış ortamın kurallarını dönüştürmeye çalışır. Bu nedenle şiddet yalnızca savunma değildir; aynı zamanda bağlamsal çözülmeye karşı geliştirilmiş bir direnç teknolojisidir.
Aşırı sağ hareketlerin sert sınır politikaları, göç karşıtı söylemleri ve ulusal kapanma eğilimleri bu açıdan değerlendirildiğinde, bunların altında çalışan mantık daha görünür hale gelir. Burada temel mesele yalnızca yabancı karşıtlığı değildir. Daha derinde, iç bağlamın korunmasına yönelik yoğun bir hassasiyet bulunmaktadır. Ulusal kimlik, kültürel bütünlük veya toplumsal süreklilik fikri, çözülme korkusuyla birleştiğinde sistem kendisini giderek daha fazla kapatmaya başlar. Kapanma ise yalnızca pasif bir izolasyon üretmez; aynı zamanda dış dünyaya yönelik sertleşmeyi de beraberinde getirir.
Bu nedenle tekilleşme ile şiddet arasında rastlantısal değil, yapısal bir ilişki vardır. Tekilleşme arttıkça iç bağlamın korunması daha merkezi hale gelir. İç bağlamın korunması merkezi hale geldikçe dış dünya daha tehditkâr görünmeye başlar. Dış dünyanın tehdit olarak algılanması ise sistemi kendi sınırlarını daha agresif biçimde savunmaya yöneltir. Böylece şiddet, yalnızca öfkenin veya nefretin sonucu değil, bağlamsal bütünlüğü koruma girişiminin mantıksal uzantısı haline gelir.
Sheinbaum'ın açıklamalarının işaret ettiği gerilim de yalnızca diplomatik bir söylem çatışması değildir. Tartışmanın altında, açık sistemler ile kapanmaya yönelen sistemler arasındaki daha geniş bir mücadele bulunmaktadır. Bir tarafta hareketliliği, geçişliliği ve etkileşimi artıran süreçler; diğer tarafta ise iç bağlamı mümkün olduğunca sabit tutmaya çalışan tekilleşme eğilimleri yer almaktadır. Aşırı sağın yükselişi, bu ikinci eğilimin siyasal görünümüdür. Şiddet ise bu mantığın istisnai değil, içsel sonucudur. Çünkü kendi bağlamını çözülmeden korumaya çalışan her sistem, belirli bir noktadan sonra yalnızca sınır çizmekle yetinemez; o sınırları aktif biçimde savunmak zorunda kalır. Tekilleşmenin derinleştiği yerde şiddetin sürekli olarak ufukta görünmesinin nedeni de budur.
Taşıyıcılar
Meksika'da Kanadalı Vizsla Silver çalışanlarının kaçırılıp öldürülmesiyle bağlantılı olduğu belirtilen bir kartel figürünün tutuklanması, ilk bakışta organize suç, güvenlik ve hukuk ekseninde değerlendirilebilecek bir olay gibi görünmektedir. Fakat olayın daha derin katmanına bakıldığında, burada yalnızca bireylere yönelmiş bir şiddet değil, modern kurumsal yapıların varlık biçimine temas eden daha temel bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Çünkü saldırıya uğrayan şey teknik olarak bir şirket çalışanı olsa da, toplumsal algıda hedef alınan şey çoğu zaman doğrudan şirketin kendisidir. Bu durum, şirketlerin gerçekte ne olduğu sorusunu yeniden gündeme getirir.
Bir şirket ontolojik açıdan ele alındığında, bağımsız bir maddi varlık değildir. Bir binaya, logoya, markaya veya ticari sicile indirgenemez. Şirket denilen yapı, nihayetinde belirli insanların belirli ilişkiler içerisinde organize olmasından oluşur. Çalışanlar ortadan kalktığında, yöneticiler ayrıldığında, muhasebeciler, mühendisler, avukatlar ve işçiler yok olduğunda geriye şirket olarak adlandırılabilecek somut bir öz kalmaz. Bu anlamda şirket, taşıyıcılarından bağımsız bir töz değildir; taşıyıcılarının sürekliliğiyle ayakta duran bir organizasyon biçimidir.
Üstelik bu yalnızca şirketler için geçerli değildir. Devletler, bürokrasiler, siyasal partiler, üniversiteler, ordular ve ekonomik sistemler de aynı mantıkla çalışır. İnsanlar olmadan siyaset olmaz. İnsanlar olmadan bürokrasi işlemez. İnsanlar olmadan kapitalizm üretilemez. İnsanlar olmadan hukuk uygulanamaz. Modern dünyanın bütün büyük yapıları, en sonunda insan eylemlerinin belirli biçimlerde organize edilmesinden ibarettir. Fakat ilginç olan nokta, bu yapıların varlıklarını sürdürebilmeleri için kendilerini taşıyan insanlardan daha büyük ve daha bağımsız görünmek zorunda olmalarıdır.
Burada paradoksal bir durum ortaya çıkar. Bir kurumun işleyebilmesi için, o kurumu oluşturan bireylerin onu yalnızca bireylerin toplamı olarak görmemesi gerekir. Eğer bir çalışan şirketi yalnızca çalışanların geçici bir toplamı olarak algılarsa, kurumsal sadakat üretmek zorlaşır. Eğer bir bürokrat devleti yalnızca memurların oluşturduğu geçici bir organizasyon olarak görürse, devlet fikrinin sürekliliği zarar görür. Eğer bir vatandaş hukuku yalnızca belirli insanların verdiği kararlar olarak algılarsa, hukukun normatif gücü zayıflar.
Bu nedenle bütün beşerî yapılar, kendilerini taşıyan insanlardan daha büyük, daha kalıcı ve daha bağımsız görünmeye çalışır. Şirketler "kurumsal kimlik" üretir. Devletler "devlet aklı" fikrini inşa eder. Bürokrasi "kurum kültürü" oluşturur. Kapitalizm "piyasa" adı verilen yarı-özerk bir mekanizma tasarlar. Böylece taşıyıcıların üzerinde duran ve onlardan bağımsızmış gibi görünen soyut bir varlık alanı yaratılır. İnsanlar da eylemlerini çoğu zaman doğrudan kendi adlarına değil, bu soyut yapılar adına gerçekleştirirler.
Bir madenci yalnızca maaş almak için çalışmaz; aynı zamanda şirketin üretim faaliyetinin parçası olur. Bir asker yalnızca bireysel tercihiyle hareket etmez; devlet adına hareket ettiğini düşünür. Bir memur yalnızca kişisel karar vermediğini, kurum adına işlem yaptığını varsayar. Soyut yapı ile taşıyıcı arasındaki ilişki bu nedenle yalnızca organizasyonel değil, aynı zamanda psikolojik ve epistemiktir.
Kartellerin yarattığı tehdit tam da bu noktada önem kazanır. Çünkü bir şirket çalışanının kaçırılması veya öldürülmesi, yalnızca belirli bireylerin zarar görmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda şirketin soyut varlık olarak algılanma biçimine yönelik bir müdahale niteliği taşır. Şirket normal koşullarda kendisini bireylerin üzerinde duran süreklilik sahibi bir yapı olarak sunar. Fakat çalışanların doğrudan hedef alınması, bu soyut perdenin arkasındaki gerçekliği görünür hale getirir. Şirketin aslında belirli insanların toplamından başka bir şey olmadığı gerçeği aniden açığa çıkar.
Bu nedenle böyle olaylar yalnızca fiziksel güvenlik krizi yaratmaz; aynı zamanda epistemik bir kriz de üretir. Çalışanlar, yatırımcılar ve yöneticiler kurumun soyut bütünlüğünden çok taşıyıcılarının kırılganlığıyla yüzleşmeye başlar. Şirketin devamlılığını sağlayan metaforik zırh zedelenir. Kurumsal kimliğin ardında bulunan somut insanlar görünür hale gelir. Şirket artık erişilmez ve bağımsız bir organizasyon gibi değil, belirli insanların hayatlarına bağlı kırılgan bir yapı gibi algılanmaya başlar.
Kartellerin etkisi yalnızca ekonomik zarar üretmelerinden kaynaklanmaz. Daha derinde, kurumsal düzenin temel varsayımına dokunurlar. Modern kurumlar, taşıyıcılarından daha büyük görünerek işler. Kartel şiddeti ise bu illüzyonu tersine çevirir. Şirketin görünürdeki bütünlüğünü parçalayarak dikkatleri yeniden taşıyıcılara yöneltir. Kurumun değil, kurumun içindeki insanların ölebilir, kaçırılabilir ve tehdit edilebilir olduğu gerçeği merkeze yerleşir.
Vizsla Silver çalışanlarına yönelik saldırının yarattığı asıl sarsıntı da burada ortaya çıkmaktadır. Olay yalnızca bir güvenlik problemi değildir. Şirketin ontolojik statüsünü görünür hale getiren bir kırılmadır. Normal koşullarda çalışanların üzerinde yükselen soyut kurumsal kimlik, şiddet karşısında geri çekilir ve geriye onu taşıyan insanlar kalır. Böyle anlarda şirketin gerçekten ne olduğu sorusu yeniden belirir. Cevap ise çoğu zaman rahatsız edicidir: Şirket, kendisine hizmet eden insanların dışında bağımsız bir töz değildir. Fakat aynı zamanda o insanların eylemlerini organize edebilmek için, sanki bağımsız bir tözmüş gibi görünmek zorundadır. Kartel şiddetinin yarattığı epistemik kriz, tam olarak bu iki gerçeklik arasındaki gerilimi görünür hale getirmesinden kaynaklanır.
Kozmik Düzen
Uzay hakkında düşünürken çoğu zaman iki farklı algı arasında gidip gelinir. Bir tarafta sonsuz boşluk hissi vardır; milyarlarca yıldızın, gezegenin, galaksinin, karadeliklerin ve kuasarların rastgele dağılmış gibi göründüğü devasa bir kaos alanı. Diğer tarafta ise modern bilimin giderek daha fazla ortaya çıkardığı düzen fikri bulunur. Bilim insanlarının manyetik alana sahip dış gezegenler tespit ettiğini açıklaması da tam olarak bu ikinci boyuta aittir. Haber ilk bakışta astronomik bir keşif gibi görünse de, aslında çok daha temel bir epistemolojik sürece işaret eder: Zihnin kaosu düzene dönüştürme biçimine.
Düzen, nesnelerin kendisinden değil, nesneler arasında kurulan ilişkiselliklerden doğar. Bir varlığın tek başına bulunması, zihinsel anlamda henüz düzen üretmez. Düzenin ortaya çıkabilmesi için farklı varlık birimlerinin birbirine bağlanması gerekir. Zihin, dünyayı yalıtılmış nesneler kümesi olarak değil, ilişkiler ağı olarak kavrar. Bu nedenle düzen dediğimiz şey, doğrudan nesnelerde bulunan bir özellik değil; nesneler arasında kurulan epistemik bağlantıların sonucudur.
Uzay, bu açıdan bakıldığında başlangıçta son derece kaotik görünür. Bir tarafta yıldızlar, başka bir yerde gezegenler, daha ötede galaksiler, karadelikler ve kuasarlar bulunur. Bunların yalnızca yan yana sıralanmış olması, zihne tek başına anlamlı bir yapı sunmaz. Eğer evren yalnızca birbirinden kopuk nesnelerin toplamı olarak algılansaydı, ortaya çıkan şey düzen değil, devasa bir veri yığını olurdu. İnsan zihni böyle bir veri yığınını kavrayamaz. Çünkü zihnin çalışma biçimi, nesneleri depolamak değil, onlar arasında geçişlilikler ve ilişkiler kurmaktır.
Manyetik alana sahip dış gezegenlerin keşfi tam da bu nedenle önemlidir. Buradaki kritik unsur, yeni bir gezegen bulunmuş olması değildir. Asıl önemli olan, "yıldız–gezegen etkileşimi" adı verilen yeni bir ilişkisellik ağının görünür hale gelmesidir. Bilim insanları artık yalnızca bir gezegenin var olduğunu söylemiyor; o gezegenin yıldızıyla nasıl etkileşime girdiğini, manyetik alanının atmosferini nasıl koruduğunu ve yıldızdan gelen radyasyonla nasıl ilişki kurduğunu da açıklıyor. Böylece iki ayrı varlık birimi arasında yeni bir bağ kuruluyor. Daha önce birbirinden bağımsız görünen iki unsur, tek bir sistem içerisinde düşünülmeye başlanıyor.
Bilimsel keşiflerin büyük bölümü aslında yeni nesneler bulmaktan çok yeni ilişkiler keşfetmekten ibarettir. Tarih boyunca astronomi sürekli olarak bu yönde ilerlemiştir. Gezegenlerin varlığının bilinmesi tek başına yeterli görülmemiş; onların yıldızlarla, yıldızların galaksilerle, galaksilerin karanlık maddeyle, karanlık maddenin evrenin genel yapısıyla nasıl ilişkilendiği araştırılmıştır. Bilim ilerledikçe evrendeki nesne sayısı değil, nesneler arasındaki bağlantı yoğunluğu artmaktadır. İnsan zihni için düzenin kaynağı da tam olarak burada bulunmaktadır.
Bu nedenle uzayın kaotikliği ile bilimsel düzen arasında görünürdeki kadar büyük bir karşıtlık yoktur. Kaos, çoğu zaman henüz ilişkilendirilememiş varlık kümelerinin oluşturduğu bir algıdır. Bir nesne ağının ilişkileri bilinmediği sürece zihin onu rastgelelik olarak yorumlar. İlişkiler görünür hale geldikçe aynı yapı düzen olarak algılanmaya başlar. Başka bir ifadeyle, kaos çoğu zaman düzenin yokluğu değil, düzenin henüz keşfedilmemiş olmasıdır.
Manyetik alan keşfi de bu dönüşümün küçük ama anlamlı bir örneğidir. Dış gezegenler uzun süre yalnızca uzaktaki gök cisimleri olarak görülüyordu. Şimdi ise onların atmosferleriyle, yıldızlarından aldıkları parçacık akışlarıyla, manyetik kalkanlarıyla ve hatta yaşanabilirlik ihtimalleriyle ilişkileri kuruluyor. Her yeni ilişki, evrenin bir bölümünü kaotik görünümünden çıkarıp daha büyük bir düzen ağının parçası haline getiriyor.
İnsan bilgisinin temel hareketi de budur. Bilgi, yeni nesneler ekleyerek değil, nesneler arasındaki ilişkisellikleri çoğaltarak ilerler. Bir yıldızın yanında bir gezegen görmek, yalnızca iki nesne görmek anlamına gelir. O gezegenin yıldızla nasıl etkileştiğini anlamak ise bir düzen görmek anlamına gelir. Bilimsel keşiflerin gerçek değeri de burada ortaya çıkar. Çünkü keşfedilen şey çoğu zaman yeni bir varlık değil, varlıklar arasındaki daha önce görünmeyen bağlardır.
Bu açıdan bakıldığında, manyetik alana sahip dış gezegenlerin tespiti yalnızca astronomik bir başarı değildir. Aynı zamanda insan zihninin evreni anlamlandırma biçiminin yeni bir aşamasıdır. Uzayın ilk bakışta sunduğu dağınık ve kaotik görünüm, yıldız ile gezegen arasında kurulan yeni ilişkisellikler sayesinde yeniden örgütlenmektedir. Evren değişmemektedir; değişen şey, evren içindeki varlık birimlerini birbirine bağlama kapasitesidir. Düzen, gökyüzünde keşfedilmeyi bekleyen hazır bir yapı olarak bulunmaz. Düzen, varlıklar arasındaki epistemik ilişkiler görünür hale geldikçe inşa edilir. Bilim, tam da bu nedenle, sonsuz gibi görünen kozmik dağınıklığı sürekli olarak daha yoğun ve daha karmaşık bir anlam ağına dönüştürmektedir.
Sürekliliğin İradesi
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in aylar süren pazarlıkların ardından üçüncü dönemini güvenceye alması ve yeni bir merkez-sol azınlık hükümeti kurması, ilk bakışta sıradan bir hükümet kurma haberi gibi görünebilir. Oysa bu tür siyasi olaylar, iradenin kendisini hangi koşullar altında görünür hale getirdiğine dair daha temel bir soruya işaret eder. Çünkü siyaset yalnızca değişim üretme sanatı değildir; bazen değişmeden devam edebilmenin de meşruiyetini üretmek zorundadır.
İrade kavramı çoğu zaman dönüşüm, yenilik ve farklılaşma üzerinden düşünülür. Bunun nedeni oldukça basittir. Bir şey değiştiğinde, değişimin faili görünür hale gelir. Yeni bir yasa çıkarıldığında, yeni bir kurum kurulduğunda veya mevcut yapı köklü biçimde dönüştürüldüğünde, irade kendisini doğrudan eylem üzerinden gösterir. Değişim, iradenin iz bıraktığı alandır. Çünkü irade, en temel anlamıyla, mevcut durumun dışında başka bir durum yaratabilme kapasitesidir.
Buna karşılık mutlak durağanlık, ilk bakışta iradeyi görünmez kılar. Eğer hiçbir şey değişmiyorsa, süreç kendi otomatik işleyişi içerisinde devam ediyor gibi görünür. Böyle bir durumda ortada aktif bir tercih değil, yalnızca alışkanlıkların, kurumların ve mevcut mekanizmaların sürmesi varmış hissi oluşur. Bu nedenle siyasal sistemler açısından ilginç bir problem ortaya çıkar: Bir lider veya hükümet yeniden seçildiğinde, seçmenler aslında neyi onaylamış olur? Değişimi mi, yoksa değişmemeyi mi?
Yeniden seçilme olgusu tam da bu nedenle siyasal teoride özel bir konuma sahiptir. Çünkü burada irade, yeni bir düzen kurarak değil, mevcut düzenin sürmesini isteyerek ortaya çıkar. İlk bakışta bu durum paradoksal görünür. İrade değişim yaratma kapasitesiyse, aynı yapının devamına karar verilmesi nasıl bir irade göstergesi olabilir? Sorunun cevabı, sürekliliğin de bir tercih olmasında yatmaktadır.
Bir siyasal düzenin sürmesi, aslında onun doğal olarak sürmesinden farklıdır. Doğal süreklilikte sistem yalnızca alışkanlıkların etkisiyle ilerler. Siyasal süreklilikte ise mevcut durum yeniden onaylanır. Başka seçeneklerin varlığına rağmen aynı yönelim tercih edilir. Böylece süreklilik, pasif bir kalıntı olmaktan çıkar ve aktif bir karar haline gelir. İrade yalnızca yeni bir şey yaratırken değil, mevcut olanı korumayı seçerken de görünür hale gelir.
Fakat burada ikinci bir sorun ortaya çıkar. Eğer yeniden seçilen bir iktidar hiçbir değişiklik üretmeden yalnızca aynı yapıyı tekrar ederse, bu iradi tasdik giderek zayıflamaya başlar. Çünkü iradenin kendisini gösterebilmesi için belirli ölçüde farklılık üretmesi gerekir. Tam anlamıyla durağanlık, bir süre sonra tercihten çok otomatik işleyiş izlenimi yaratır. Bu nedenle yeniden seçilen siyasal aktörler çoğu zaman sürekliliği savunurken bile belirli düzeyde değişim üretmek zorunda kalırlar.
Frederiksen'in yeni merkez-sol azınlık hükümeti kurması bu açıdan anlamlıdır. Haber yalnızca üçüncü dönemin kazanılmasını anlatmaz; aynı zamanda bu üçüncü dönemin hangi biçimde meşrulaştırıldığını da gösterir. Burada korunan şey genel siyasal yönelimdir. Ancak bu yönelimin korunması, birebir aynı yapının tekrar edilmesiyle sağlanmaz. Yeni koalisyon dengeleri, yeni müzakere süreçleri ve yeni hükümet formülü üzerinden sistem kendisini yeniden düzenler.
Siyasal istikrarın ilginç karakteri de tam burada ortaya çıkar. İstikrar çoğu zaman değişimin karşıtı gibi düşünülür. Oysa pratikte istikrarın sürdürülebilmesi için sürekli mikro değişimler gerekir. Tamamen sabit kalan sistemler kırılganlaşır. Çünkü değişen koşullara uyum sağlayamazlar. Buna karşılık başarılı siyasal düzenler, genel yönelimlerini korurken kendi iç yapılarını sürekli yeniden ayarlayabilirler. Böylece büyük ölçekte süreklilik korunurken küçük ölçekte dönüşüm gerçekleşir.
Merkez-sol azınlık hükümetinin kurulması da bu mantığın ürünüdür. Burada amaç radikal bir siyasal kopuş yaratmak değildir. Aynı zamanda mutlak durağanlığı sürdürmek de değildir. Yapılan şey, sürekliliğin meşruiyetini yeniden üretmektir. Bunun yolu ise mevcut düzeni tamamen korumaktan değil, onu sınırlı ölçüde yeniden biçimlendirmekten geçer.
Bu nedenle üçüncü dönem yalnızca bir seçim başarısı olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda iradenin kendisini süreklilik içinde nasıl yeniden kurduğunun bir örneğidir. İrade yalnızca devrimlerde, büyük reformlarda veya köklü dönüşümlerde görünmez. Bazen en görünür hali, mevcut düzenin devamını istemekte ortaya çıkar. Ancak bu devamlılık hiçbir zaman saf tekrar değildir. Kendini yeniden doğrulayabilmesi için belirli ölçüde farklılaşmak zorundadır. Frederiksen'in yeni hükümeti de tam olarak bu mantığın siyasal karşılığıdır: Büyük ölçekte istikrarın korunması, küçük ölçekte değişimin üretilmesi ve böylece sürekliliğin yeniden bir irade eylemine dönüştürülmesi.
Askıya Alma
Belçika'da hava trafik kontrolörlerinin habersiz grevi nedeniyle ülke hava trafiğinin belirli saatler boyunca tamamen durması, ilk bakışta bir ulaşım aksaklığı veya sendikal kriz olarak görülebilir. Fakat bu tür olaylar, modern sistemlerin nasıl işlediğine dair daha temel bir gerçeği görünür hale getirir. Çünkü grev yalnızca iş bırakma eylemi değildir. Aynı zamanda düzenin kendi sürekliliğini geçici olarak askıya alma kapasitesinin görünür hale geldiği özel bir andır.
Modern sistemler büyük ölçüde deterministik işleyişler üzerine kuruludur. Uçakların kalkması, trenlerin hareket etmesi, bürokrasinin çalışması, bankaların para transferi gerçekleştirmesi veya internet altyapısının veri taşıması belirli tekrarlar üzerinden işler. Sistemin gücü de buradan gelir. Aynı süreçlerin sürekli yeniden üretilebilmesi, öngörülebilirlik yaratır. İnsanlar yarın havalimanına gittiklerinde kule görevlilerinin görevlerinin başında olacağını, uçuş planlarının işletileceğini ve hava sahasının yönetileceğini varsayarlar. Bu varsayım olmadan büyük ölçekli organizasyonlar kurulamaz.
Fakat deterministik işleyişin görünmeyen bir bedeli vardır. Süreklilik arttıkça sistem, kendi işleyişini doğal ve zorunlu göstermeye başlar. Başlangıçta insanların iradesiyle kurulan mekanizmalar zamanla sanki kendi başlarına çalışıyormuş gibi görünür. Kurumlar, prosedürler ve organizasyonlar giderek özerkleşir. Sistemi oluşturan bireyler, sistemin taşıyıcısı olmaktan çok onun fonksiyonları haline gelirler. İnsan, işleyişin sahibi olmaktan çıkıp işleyişin bir parçasına dönüşür.
Grevlerin tarihsel ve toplumsal önemi tam burada ortaya çıkar. Grev, sistemin içindeki bir unsurun kendi işlevini geçici olarak reddetmesidir. Daha doğrusu, işlev ile taşıyıcı arasındaki ayrımı yeniden görünür hale getirmesidir. Hava trafik kontrolörü kulede oturup görevini sürdürmediğinde, hava trafiğinin doğal bir süreç olmadığı anlaşılır. Arkasında belirli insanların sürekli olarak yeniden ürettiği bir faaliyet bulunduğu açığa çıkar. Grev bu anlamda yalnızca üretimi veya hizmeti durdurmaz; sistemin görünmezleşmiş insan temelini yeniden görünür kılar.
Bu nedenle grev, bir tür askıya alma iradesidir. Sistemin içinde yer alan öznenin, sistemin dışına çıkabileceğini göstermesidir. İşleyiş devam ettiği sürece sistem belirleyici görünür. İşleyiş durduğunda ise belirleyici olanın aslında sistemi taşıyan insanlar olduğu anlaşılır. Grev, sistemin mutlak olmadığını gösteren bir meta-irade biçimidir. Çünkü burada kullanılan irade, sistemin belirlediği eylemler arasında seçim yapmak değildir; doğrudan sistemin kendisini geçici olarak durdurabilmektir.
Bu açıdan bakıldığında grevler, modern toplumların paradoksal özgürlük mekanizmalarıdır. Sistemlerin baskıcı karakteri yalnızca yasaklardan veya zorlamalardan oluşmaz. Bazen en güçlü baskı, sürekli işleyişin yarattığı kaçınılmazlık hissidir. İnsanlar belirli bir düzenin değiştirilemez olduğunu düşünmeye başladığında, sistem neredeyse doğa yasası gibi algılanır. Grev ise bu algıyı kırar. Bir anda herkes, işleyişin aslında askıya alınabileceğini görür. Bu nedenle grev, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda ontolojik bir olaydır. Düzenin zorunlu değil, koşullu olduğunu gösterir.
Belçika örneğinde ilginç olan unsur ise grevin habersiz gerçekleşmiş olmasıdır. Çünkü modern toplumlarda grevlerin bile belirli prosedürlere tabi olması gerektiği yönünde güçlü bir beklenti vardır. İnsanlar grevin önceden duyurulmasını, planlanmasını ve sistemin buna hazırlanmasını isterler. İlk bakışta bu oldukça makul görünür. Fakat burada daha derin bir paradoks bulunmaktadır.
Bir işleyişi askıya alma eyleminin önceden sisteme bildirilmesi, belirli ölçüde askıya alma bilgisinin de sistem tarafından soğurulması anlamına gelir. Sistem grevi önceden öğrenir, alternatif planlar üretir, yeni rotalar çizer, kriz protokollerini devreye sokar ve askıya alma olayını kendi işleyişinin bir unsuruna dönüştürür. Böylece grev, sistemi kesintiye uğratan bir olay olmaktan çok, sistem tarafından yönetilen bir senaryoya dönüşmeye başlar.
Paradoks burada ortaya çıkar. Bir yandan grevin meşruiyet kazanabilmesi için haber verilmesi beklenir. Öte yandan haber verme eylemi, askıya alma iradesini yeniden sistemin deterministik mantığı içerisine yerleştirir. Askıya alma, işleyişin dışına çıkmak isterken, işleyiş tarafından önceden hesaplanmış bir değişkene dönüşür. Sistem kendi kesintisini bile yöneten bir yapıya evrilir.
Habersiz grevlerin yarattığı sarsıntı tam olarak bu yüzden daha büyüktür. Çünkü burada askıya alma iradesi, sistem tarafından önceden emilemez. Hava trafiğinin birkaç saatliğine tamamen durması yalnızca operasyonel bir problem değildir. Aynı zamanda sistemin kendi sınırlarını fark ettiği bir andır. İşleyiş, ilk kez gerçekten kesintiye uğrar ve bu kesinti önceden planlanmış bir prosedürün parçası değildir.
Belçika'daki olay bu nedenle yalnızca hava trafiği haberlerinden biri olarak okunamaz. Aynı zamanda modern düzenlerin nasıl ayakta kaldığını ve bu düzenlerin hangi koşullarda askıya alınabileceğini gösteren bir örnektir. Grev, sistemin içinden yükselen ama sistemi aşan bir irade biçimidir. Habersiz grev ise bu iradenin en saf formlarından biridir. Çünkü burada yalnızca iş bırakılmaz; işleyişin kendi zorunluluk görüntüsü de geçici olarak askıya alınır. Böyle anlarda görülen şey, düzenin arkasındaki gerçekliktir: Sistemler ne kadar karmaşık görünürse görünsün, onları sürdüren şey hâlâ onları durdurabilme kapasitesine sahip olan insan iradesidir.
Stratejik Ortaklık
Filipinler ve Vietnam'ın Güney Çin Denizi'nde barış ve istikrar taahhüdünü vurgulayarak ilişkilerini "geliştirilmiş stratejik ortaklık" düzeyine yükseltmesi, ilk bakışta diplomatik terminolojinin sıradan örneklerinden biri gibi görünebilir. Oysa uluslararası ilişkilerde kullanılan kavramlar çoğu zaman yalnızca ilişkileri tanımlamaz; aynı zamanda çözülmesi gereken yapısal çelişkileri de yönetir. "Stratejik ortaklık" ifadesi de bunlardan biridir. Çünkü bu kavramın içerisinde, ulus-devlet mantığının en temel paradokslarından biri saklıdır.
Uluslar, doğaları gereği tekilleştirici yapılardır. Bir ulusun var olabilmesi için kendisini başka uluslardan ayırabilmesi gerekir. Sınırlar, bayraklar, ortak tarih anlatıları, ulusal hafıza, vatandaşlık rejimleri ve kolektif kimlikler bu ayrımı üretmek için vardır. Bir devletin meşruiyeti büyük ölçüde "biz" ile "onlar" arasındaki farkın korunmasına dayanır. Bu nedenle ulusal yapıların en temel eğilimlerinden biri, kendi iç bağlamlarını korumak ve kendi özgünlüklerini sürdürmektir.
Bu açıdan bakıldığında ulusların nihai yönelimi, belirli ölçüde kendi sınırlarının kontrastını artırmaktır. Bir ulus, diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu gösterebildiği ölçüde kendisini yeniden üretir. Kimlik dediğimiz şey de büyük ölçüde bu farklılaşma üzerinden kurulur. Dolayısıyla uluslararası sistemin temel aktörleri olan devletler, teorik olarak birbirlerinden ayrışmaya çalışan yapılardır.
Fakat paradoks tam burada başlar. Çünkü aynı devletler, varlıklarını sürdürebilmek için sürekli iş birliği yapmak zorundadır. Ticaret anlaşmaları kurarlar, savunma iş birlikleri geliştirirler, uluslararası örgütlere katılırlar, ortak güvenlik mekanizmaları oluştururlar ve diplomatik ittifaklar üretirler. Başka bir ifadeyle, ulus-devletler hem ayrışmak hem de birleşmek zorundadır.
Bu durum ilk bakışta çelişkili görünür. Çünkü ortaklık kavramı, özünde tekilleşmeyi azaltan bir mantığa sahiptir. Ortaklık, farklı yapıların belirli bir amaç doğrultusunda ortak bir alan üretmesi demektir. Her ortaklık, taraflar arasında belirli ölçüde geçirgenlik yaratır. Bilgi paylaşımı, koordinasyon, karşılıklı bağımlılık ve ortak hareket kapasitesi üretir. Bunların her biri ise teorik olarak mutlak tekilleşmenin karşısında yer alır.
Eğer uluslar tamamen ortaklaşsaydı, ulusal farklılıkların anlamı giderek zayıflardı. Eğer mutlak tekilleşselerdi, ortak hareket kapasitesi ortadan kalkardı. Uluslararası sistem bu iki uç arasında sürekli denge üretmek zorundadır. İşte "stratejik ortaklık" kavramının ortaya çıkış nedeni de budur.
Burada dikkat çekici olan unsur, kavramın iki ayrı mantığı aynı anda taşımasıdır. "Ortaklık" kelimesi iş birliğini ifade eder. Birlikte hareket etmeyi, koordinasyonu ve ortak çıkar alanlarını çağrıştırır. Buna karşılık "stratejik" kelimesi çok farklı bir işlev görür. Çünkü strateji kavramı, özünde bireysel çıkar mantığına dayanır. Bir aktör strateji geliştiriyorsa, bunu kendi amaçlarını gerçekleştirmek için yapar. Stratejik düşünce hiçbir zaman tam özdeşleşme üretmez; her zaman belirli bir mesafeyi korur.
Bu nedenle "stratejik ortaklık" ifadesi, ortaklaşmanın özdeşleşmeye dönüşmesini engelleyen bir dilsel güvenlik mekanizması gibi çalışır. Devletler ortak hareket ettiklerini ilan ederken, aynı anda bu ortaklığın kendi ulusal çıkarlarının ürünü olduğunu da vurgulamış olurlar. Böylece iş birliği meşrulaştırılırken, ulusal tekillik de korunur.
Filipinler ve Vietnam örneğinde bu durum özellikle belirgindir. Güney Çin Denizi gibi yüksek gerilimli bir bölgede iki ülke daha yakın ilişkiler geliştirmektedir. Fakat kullanılan dil dikkatle seçilir. Ortak kaderden, birleşik kimlikten veya kalıcı bütünleşmeden söz edilmez. Bunun yerine stratejik ortaklık denir. Böylece iş birliği teşvik edilirken, her iki tarafın da kendi bağımsız ulusal yönelimlerini sürdürdüğü mesajı korunur.
Uluslararası ilişkilerdeki pek çok kavram aslında bu tür denge işlevleri görür. "Ortak çıkar", "karşılıklı yarar", "stratejik diyalog", "bölgesel iş birliği" gibi ifadeler yalnızca diplomatik nezaket dili değildir. Bunlar, ayrışma ile birleşme arasındaki gerilimi yönetmek için üretilmiş kavramsal araçlardır. Çünkü devletler ne tamamen yalnız kalabilir ne de tamamen bütünleşebilir. Her iki uç da sistem açısından sürdürülemez sonuçlar üretir.
Bu nedenle stratejik ortaklık yalnızca bir dış politika kategorisi değildir. Aynı zamanda ulus-devlet mantığının kendi iç çelişkisini yönetme biçimidir. Ortaklık vardır, fakat özdeşleşme yoktur. Yakınlaşma vardır, fakat erime yoktur. İş birliği vardır, fakat bağımsızlık korunur. Kavramın gücü de tam burada ortaya çıkar. Farklı aktörleri aynı hareket alanında buluştururken, onların tekilliklerini kaybetmelerine izin vermez.
Filipinler ve Vietnam'ın attığı adım da bu yüzden yalnızca diplomatik bir yükseltme olarak okunmamalıdır. Asıl önemli olan, bunun hangi kavramsal çerçeve içerisinde ifade edildiğidir. "Geliştirilmiş stratejik ortaklık" ifadesi, uluslararası sistemin en temel gerilimlerinden birini çözen dilsel bir mekanizma olarak çalışmaktadır. Devletler birlikte hareket etmek zorundadır; fakat varlıklarını sürdürebilmeleri için aynı zamanda ayrı kalmaları gerekir. Stratejik ortaklık retoriği, bu iki zorunluluğu aynı anda taşıyabilen nadir kavramlardan biridir. Bu yüzden diplomatik dilde bu kadar yaygınlaşmış ve bu kadar işlevsel hale gelmiştir.
Korkunun Artığı
WHO’nun Kongo’daki Ebola salgınında yüzlerce şüpheli vakanın elenmesiyle vaka sayısının 116’ya düştüğünü açıklaması, ilk bakışta olumlu bir sağlık haberi gibi görünmektedir. Salgının beklenenden daha sınırlı olabileceği, ilk tahminlerin abartılı çıkmış olabileceği veya en azından durumun düşünüldüğü kadar ağır olmadığı fikri ortaya çıkar. Fakat bu tür haberlerin ilginç tarafı, yalnızca hastalığın kendisiyle ilgili olmamalarıdır. Aynı zamanda korkunun nasıl çalıştığını da görünür hale getirirler. Çünkü bazen tehdit küçüldüğünde rahatlama ortaya çıkmaz; tam tersine, korkunun gerçek kaynağı görünür hale gelir.
Bir tehdit ilk ortaya çıktığında zihnin işleyişi oldukça basittir. Belirli bir unsur belirir ve korku ona bağlanır. Ebola vakaları artmaktadır. Şüpheli hasta sayıları yükselmektedir. Yeni ülkelerde bağlantılı vakalar görülmektedir. İnsan zihni bu verileri bir araya getirir ve olası bir salgın senaryosu üretir. Burada korku son derece rasyonel görünür. Çünkü belirli bir nesneye yönelmiştir. Tehdit vardır ve korku bu tehdidin sonucudur.
Bu nedenle korku başlangıçta dışsal bir yapıya sahipmiş gibi görünür. İnsan, korkunun kaynağını kendisinde değil olayda bulur. Ebola korkusu Ebola’dan kaynaklanmaktadır. Pandemi kaygısı pandeminin ihtimalinden doğmaktadır. Tehlike ortadan kalktığında korkunun da ortadan kalkacağı varsayılır. Zihnin ilk refleksi budur.
Fakat daha sonra ilginç bir şey olur. Şüpheli vakaların önemli bir kısmı elenir. Sayılar düşer. Beklenen felaket senaryoları zayıflar. İlk anda korkuyu üreten nesne küçülmeye başlar. Tam bu noktada zihnin karşılaştığı şey yalnızca azalan tehdit değildir. Aynı zamanda kendi korkusunun yapısıdır.
Çünkü tehdit küçüldüğünde korku tamamen kaybolmaz. Bir süre daha yaşamaya devam eder. Hatta bazen veriler düzelmesine rağmen kaygı aynı yoğunlukta varlığını sürdürür. İşte burada önemli bir kırılma ortaya çıkar. Zihin ilk kez şu ihtimalle karşılaşır: Eğer korku yalnızca nesneye bağlı olsaydı, nesne küçüldüğünde korkunun da aynı ölçüde küçülmesi gerekirdi. Fakat korku hâlâ devam ediyorsa, o zaman korkunun tamamı nesneden kaynaklanmıyor olabilir.
Bu farkındalık son derece rahatsız edicidir. Çünkü burada tehditten daha derin bir şey görünür hale gelir. İnsan başlangıçta korkusunu dış dünyadaki olaya bağlamıştır. Fakat olay değişirken korku aynı kalıyorsa, değişmeyen unsurun korkunun kendisi olduğu anlaşılır. Böylece dikkat nesneden özneye kayar. Sorun yalnızca Ebola değildir; aynı zamanda Ebola’yı algılama biçimidir.
Anksiyetik farkındalık tam olarak burada ortaya çıkar. Normal korku belirli bir nesneye yönelir. Yılan korkusu yılana, salgın korkusu salgına, savaş korkusu savaşa bağlanır. Anksiyetik farkındalık ise korkunun nesneye tam olarak bağlı olmadığının fark edilmesidir. Zihin ilk kez kendi korkusuna dışarıdan bakmaya başlar. "Belki de beni yöneten şey olayın kendisi değil, olay karşısında ürettiğim beklentiler" düşüncesi ortaya çıkar.
Bu farkındalık paradoksaldır. Çünkü başlangıçta rahatlatıcı görünmesi gerekir. Tehdit küçülmektedir. Fakat çoğu zaman yeni bir huzursuzluk üretir. Çünkü özne artık yalnızca dış dünyadan değil, kendi algısından da şüphe etmeye başlar. Eğer korku nesne küçüldüğünde aynı kalabiliyorsa, gelecekteki korkular da yanıltıcı olabilir. Eğer kaygı tehditten daha kalıcıysa, o zaman güvenilir olmayan şey dış dünya değil, korkunun kendisi olabilir.
Salgınlar bu nedenle yalnızca biyolojik olaylar değildir. Aynı zamanda kolektif bilinç üzerinde deneyler gibi çalışırlar. Toplum önce belirli bir tehdide yoğunlaşır. Sonra tehdit yeniden ölçülür, düzeltilir veya küçülür. Bu süreç boyunca yalnızca hastalık hakkında değil, korkunun doğası hakkında da bilgi üretilir. İnsanlar yalnızca virüslerin nasıl yayıldığını öğrenmez; kendi kaygılarının nasıl çalıştığını da görmeye başlarlar.
WHO’nun açıkladığı rakamlar bu açıdan yalnızca epidemiyolojik veri değildir. Aynı zamanda korkunun nesnesi ile korkunun kendisi arasındaki ayrımı görünür hale getiren bir olaydır. Yüzlerce şüpheli vakanın elenmesi, ilk anda rahatlatıcı bir gelişme gibi görünür. Fakat zihinsel düzeyde daha ilginç bir sonuç üretir. Korkunun bütünüyle vakalara bağlı olmadığı anlaşılır. Tehdit değişmektedir; fakat korku belirli ölçüde yaşamaya devam etmektedir.
İşte anksiyetik farkındalık tam burada doğar. İnsan yalnızca tehdidin büyüklüğünü değil, kendi korkusunun bağımsızlığını da fark eder. Korku nesnesinden ayrılmaya başladığında, görünür hale gelen şey artık Ebola değildir. Görünür hale gelen şey, korkunun kendi sürekliliğidir. Ve bazen insanı en çok huzursuz eden şey, dış dünyadaki tehditlerin varlığı değil, korkunun onlardan daha kalıcı olabileceğini fark etmesidir.
Yayılmış Korku
Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin Ebola salgınının merkezindeki Bunia Havalimanı'nı yeniden açması, ilk bakışta ekonomik ve lojistik bir karar gibi görünmektedir. Bir yandan ülkede 321 doğrulanmış vaka ve 48 ölüm bulunmaktadır; diğer yandan salgının merkezlerinden biriyle bağlantılı bir ulaşım düğümü yeniden faaliyete geçirilmektedir. Yüzeysel bakış açısından bu durum çelişkili görünür. Çünkü tehdit tamamen ortadan kalkmamıştır. Buna rağmen hareketlilik yeniden başlatılmaktadır. Fakat burada yalnızca epidemiyolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir mantık da işlemektedir.
İnsan zihni tehditleri yalnızca büyüklüklerine göre değerlendirmez. Tehditlerin nasıl konumlandığı da en az büyüklükleri kadar önemlidir. Belirsiz, dağınık ve sınırları belli olmayan bir tehlike kaygı üretir; fakat belirli bir noktaya sıkıştırılmış bir tehlike çoğu zaman kontrol hissi yaratır. Bu nedenle salgınların ilk aşamalarında haritalar, karantina bölgeleri ve vaka merkezleri sürekli vurgulanır. Toplum, korkuyu belirli koordinatlara yerleştirmek ister. Çünkü tehdit görünür bir alana kapatıldığında, onun yönetilebilir olduğu hissi ortaya çıkar.
Bu açıdan bakıldığında Bunia gibi bir merkezin salgının odağı olarak tanımlanması, yalnızca tıbbi bir sınıflandırma değildir. Aynı zamanda psikolojik bir düzenleme mekanizmasıdır. Korku belirli bir coğrafyaya yerleştirilir. Tehlike burada bulunmaktadır. Tehdit buradadır. Böylece geri kalan alanlar dolaylı biçimde güvenli olarak kodlanmaya başlanır. İnsan zihni karmaşık ve yaygın bir korkuyu tek bir noktaya yoğunlaştırarak onu daha anlaşılır hale getirir.
Fakat bu düzenleme mekanizmasının paradoksal bir sonucu vardır. Tehdit belirli bir alana sıkıştırıldığında kontrol hissi artarken, korkunun yoğunluğu da aynı noktada birikmeye başlar. Çünkü görünür olan şey artık yalnızca salgın değil, salgının merkezi haline gelir. Korku tek bir nesneye, tek bir şehre, tek bir havalimanına veya tek bir bölgeye odaklanır. Tehdit sınırlandırılmıştır; fakat aynı zamanda keskinleşmiştir.
Bu nedenle bazen korkunun tamamen ortadan kalkmasını istemeyen, fakat onun yoğunluğunu azaltmak isteyen bilinçdışı bir eğilim ortaya çıkar. Burada amaç tehdidi büyütmek değildir. Amaç, onu daha homojen hale getirmektir. Çünkü yoğunlaşmış korkular sivridir; yayılmış korkular ise bulanıktır. İnsan zihni çoğu zaman mutlak güvenlikten çok, korkunun yoğunluğunun azaltılmasını talep eder.
Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması bu açıdan farklı bir okumaya da izin verir. Teknik olarak hava trafiğinin yeniden başlaması, hareketliliğin artması ve temas alanlarının genişlemesi anlamına gelir. Fakat psikolojik düzlemde bunun başka bir işlevi daha vardır. Salgının yalnızca tek bir merkeze ait olmadığı, ülkenin genel yaşamının ise tamamen bu merkez etrafında donamayacağı mesajı üretilir. Tehdit belirli bir noktaya hapsedilmiş mutlak bir korku nesnesi olmaktan çıkarılır ve daha geniş bir toplumsal akış içerisine dağıtılır.
Burada ilginç olan şey, korkunun büyüklüğü ile korkunun keskinliği arasındaki farktır. Bir korku çok geniş bir alana yayılabilir ve buna rağmen daha az yoğun hissedilebilir. Buna karşılık belirli bir noktaya yoğunlaşmış bir korku, nesnel olarak daha küçük olsa bile çok daha baskın bir psikolojik etki yaratabilir. İnsan zihni çoğu zaman toplam risk miktarından çok, riskin görünürlüğüne tepki verir.
Salgın merkezlerinin sürekli vurgulanmasının yarattığı etki de budur. Tehlike yönetilebilir hale gelir; fakat aynı zamanda simgesel bir ağırlık kazanır. Belirli şehirler, belirli bölgeler veya belirli altyapılar korkunun temsilcisine dönüşür. Böyle anlarda korku yalnızca hastalıkla ilgili olmaktan çıkar ve belirli mekânlara yerleşir. İnsanlar artık virüsten değil, virüsün temsil ettiği yerlerden korkmaya başlarlar.
Bu nedenle Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması yalnızca ulaşımın yeniden başlaması değildir. Aynı zamanda korkunun mekânsal organizasyonunu değiştiren bir eylemdir. Daha önce belirli bir noktaya yoğunlaşmış olan tehdit algısı, yeniden hareketliliğin başlamasıyla farklı bir biçimde dağıtılır. Böylece kontrol hissi ile korkunun yoğunluğu arasındaki denge yeniden kurulmaya çalışılır.
Toplumlar çoğu zaman korkularını yok ederek değil, onları yeniden dağıtarak yönetirler. Çünkü bazı tehditler tamamen ortadan kalkmaz. Böyle durumlarda yapılan şey, korkunun kendisini dönüştürmektir. Yoğun ve keskin korkuların yerine daha yaygın fakat daha az baskıcı korkular geçirilir. Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması da bu açıdan yalnızca sağlık politikası değil, korkunun toplumsal coğrafyasını yeniden düzenleyen sembolik bir hamle olarak okunabilir. Bazen insanlar tehditten kaçmak istemezler; tehdit ile yaşayabilecekleri bir biçim üretmek isterler. Korkunun yayılması, paradoksal biçimde, korkunun azalmasının yollarından biri haline gelebilir.
Dijital Misafir
Hong Kong menkul kıymetler düzenleyicisinin lisanslı finans şirketlerini yapay zekâ destekli daha sofistike siber tehditlere karşı uyarması, yüzeyde teknolojik güvenlik meselesi gibi görünmektedir. Haber dili genellikle saldırı kapasitesinin arttığını, yapay zekânın dolandırıcılık yöntemlerini geliştirdiğini veya siber savunma mekanizmalarını zorladığını vurgular. Fakat bu tür uyarıların işaret ettiği asıl problem, yalnızca saldırı araçlarının güçlenmesi değildir. Daha derinde, insanın kendi faaliyetlerini hangi ontolojik düzleme taşıdığıyla ilgili bir dönüşüm bulunmaktadır.
Yapay zekâ hakkında yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, onu doğrudan tehdit olarak konumlandırma eğilimindedir. Bu anlatıya göre yapay zekâ giderek güçlenmekte, insanların yerine geçmekte ve insan faaliyet alanlarını işgal etmektedir. Fakat meseleye farklı bir açıdan bakıldığında, burada tek taraflı bir işgalden çok daha ilginç bir süreç görülür. Yapay zekâ kendi başına insan dünyasına gelmemektedir. Tam tersine, insanlar giderek daha fazla kendi faaliyetlerini yapay zekânın işlediği dijital düzleme taşımaktadır.
Bu ayrım önemlidir. Yapay zekâ ontolojik anlamda insanın yaşadığı dünyaya ait bir varlık değildir. Onun faaliyet alanı dijital düzlemdir. Veriler, algoritmalar, veri tabanları, ağlar ve hesaplama süreçleri üzerinden işler. Bir finansal işlem, bir kimlik doğrulama sistemi veya bir müşteri kaydı dijitalleştirildiği anda, fiziksel dünyadaki bir faaliyet dijital düzlem içerisinde yeniden kurulmuş olur. Yapay zekâ da tam olarak bu yeniden kurulmuş alanın içerisinde faaliyet gösterir.
Bu nedenle yapay zekânın kendisi doğrudan ontolojik bir tehdit değildir. Bir deprem, salgın veya savaş gibi insanın maddi varoluşunu hedef alan bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmaz. Onun etkisi, insanların ne kadarını kendi faaliyetlerinden koparıp dijital düzleme taşıdığıyla doğru orantılıdır. Başka bir ifadeyle, yapay zekânın gücü büyük ölçüde insanların dijitalleşme derecesinden beslenir.
Son yıllarda yaşanan dönüşüm tam da bu nedenle dikkat çekicidir. Finansal kayıtlar, kimlik sistemleri, iletişim ağları, ticari sözleşmeler, kurumsal hafızalar ve hatta bireysel ilişkiler giderek daha fazla dijital ortamlarda depolanmaktadır. İnsanlar yalnızca belirli verileri dijitalleştirmemekte; aynı zamanda kendi toplumsal işleyişlerinin büyük bölümünü dijital düzlem içerisinde yeniden üretmektedir. Böylece insan faaliyetleri, ait oldukları fiziksel bağlamdan ayrılarak başka bir düzlemin unsurları haline gelmeye başlamaktadır.
Paradoks burada ortaya çıkar. Normalde teknolojik araçların insan faaliyetlerine hizmet etmesi beklenir. Araç, kullanıcının uzantısıdır. Dijital sistemlerin de insan amaçlarına tabi olması gerekir. Fakat faaliyetlerin büyük bölümü dijital düzleme taşındığında, ilişki tersine dönmeye başlar. İnsanlar artık yalnızca dijital sistemleri kullanmaz; dijital sistemlerin işlediği bağlam içerisinde yaşamaya başlarlar.
Bu durumda yapay zekâ ile kurulan ilişki de değişir. Yapay zekâ artık insanın kullandığı bir araç olmaktan çok, insanın faaliyet gösterdiği ortamın asli unsurlarından biri haline gelir. İnsanlar onun faaliyet alanına misafir olarak girmeye başlar. Finansal şirketlerin maruz kaldığı riskler de büyük ölçüde buradan kaynaklanır. Çünkü finans sektörü bugün neredeyse tamamen dijital düzlem içerisinde çalışmaktadır. Sermaye hareketleri, müşteri bilgileri, işlem kayıtları ve karar süreçleri büyük ölçüde dijital sistemlere bağımlıdır.
Bu nedenle yapay zekâ destekli saldırıların yarattığı tehlike yalnızca teknik değildir. Sorun, saldırganın daha zeki hale gelmesi değildir. Sorun, insanların kendi faaliyetlerini saldırının gerçekleştiği düzleme taşımış olmalarıdır. Bir banka fiziksel kasalar üzerinden çalışsaydı, algoritmik saldırıların etkisi son derece sınırlı olurdu. Fakat finansal gerçeklik dijital düzlem içerisinde yeniden kurulduğunda, dijital tehditler doğrudan sistemin merkezine ulaşabilir hale gelir.
Hong Kong'dan gelen uyarının önemi de burada yatmaktadır. Resmî olarak verilen mesaj, yapay zekâ destekli siber tehditlerin daha sofistike hale geldiğidir. Fakat bu uyarının arkasında daha derin bir gerçeklik bulunmaktadır. Kurumlar aslında kendi faaliyetlerinin ne kadarını dijital düzleme teslim ettiklerini fark etmektedirler. Yapay zekâ riskinin büyümesi, aynı zamanda dijital bağımlılığın büyüdüğünün göstergesidir.
Yapay zekâ çağının temel problemi yalnızca daha güçlü algoritmalar değildir. Asıl mesele, insanların kendi ekonomik, toplumsal ve kurumsal varlıklarını giderek daha fazla dijital düzlem içerisinde yeniden üretmeleridir. Yapay zekâ o düzlemin yerel unsurudur. İnsan ise başlangıçta o düzlemin dışından gelen bir aktördür. Fakat faaliyetler bütünüyle dijitalleştiğinde roller tersine dönmeye başlar. Yapay zekâ ev sahibi, insan ise misafir konumuna yaklaşır.
Siber güvenlik uyarıları bu açıdan yalnızca teknik güvenlik raporları değildir. Aynı zamanda modern toplumun hangi ontolojik zemine yerleştiğini gösteren işaretlerdir. Yapay zekânın güçlenmesi kadar önemli olan şey, insanların kendilerini onun faaliyet gösterdiği bağlama ne ölçüde ait kıldığıdır. Tehlikenin kaynağı yalnızca yapay zekânın ne yapabildiği değil, insanın kendi yaşam dünyasını hangi ölçüde onun işlediği düzleme taşıdığıdır. Hong Kong'daki uyarı, bu dönüşümün finansal sistemlerde artık göz ardı edilemeyecek kadar görünür hale geldiğini göstermektedir. Yapay zekâ tehdidi büyümektedir; fakat ondan da hızlı büyüyen şey, insan faaliyetlerinin yapay zekânın doğal yaşam alanına doğru göç etmesidir.
Statükonun İradesi
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Washington'ın Tayvan politikasında herhangi bir değişiklik olmadığını ve statükonun korunmasını istediklerini açıklaması, ilk bakışta yeni hiçbir şey söylemeyen bir diplomatik beyan gibi görünmektedir. Çünkü açıklamanın içeriğinde yeni bir politika, yeni bir yaptırım, yeni bir ittifak veya yeni bir stratejik yönelim bulunmamaktadır. Tam tersine, söylenen şey değişiklik olmadığıdır. Fakat uluslararası ilişkilerin ilginç tarafı da burada ortaya çıkar. Bazen hiçbir şeyin değişmediğini söylemek, aslında son derece aktif bir siyasal müdahale biçimidir.
Modern siyasal düşünce çoğu zaman iradeyi değişimle özdeşleştirme eğilimindedir. Yeni bir yasa çıkarılır, yeni bir politika uygulanır veya mevcut düzen dönüştürülür; böylece iradenin görünür hale geldiği düşünülür. Buna karşılık değişmeyen şeyler çoğu zaman iradesiz, otomatik veya kendiliğinden işleyen yapılar gibi algılanır. Oysa siyasal sistemler açısından durum bundan daha karmaşıktır. Çünkü uluslararası düzen yalnızca değişimlerin değil, değişmeme kararlarının da sürekli yeniden üretilmesini gerektirir.
Statüko bu açıdan ilginç bir kavramdır. Statüko genellikle hareketsizlik olarak düşünülür. Fakat gerçekte statüko hiçbir zaman pasif bir durum değildir. Bir düzenin olduğu gibi kalabilmesi için, o düzeni değiştirebilecek sayısız kuvvetin sürekli olarak dengelenmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, istikrar kendiliğinden oluşan bir şey değil; sürekli yeniden üretilen bir sonuçtur.
Tayvan meselesi bunun en açık örneklerinden biridir. Çin'in yükselen askeri ve ekonomik kapasitesi, Tayvan'ın uluslararası görünürlüğü, bölgesel ittifaklar ve ABD'nin Pasifik stratejisi sürekli hareket halindedir. Böylesine dinamik bir ortamda "hiçbir şey değişmedi" demek, aslında değişimin önüne aktif biçimde set çekmek anlamına gelir. Çünkü çevredeki koşullar sürekli değişirken, belirli bir pozisyonun korunması da başlı başına bir siyasal faaliyet haline gelir.
Rubio'nun açıklaması yalnızca bilgi verme amacı taşımaz. Açıklamanın kendisi bir eylemdir. Diplomatik söylemler çoğu zaman yalnızca mevcut durumu tarif ediyor gibi görünürler; fakat aynı anda o durumu üretirler de. Uluslararası ilişkilerde aktörler yalnızca tanklarla, ticaret anlaşmalarıyla veya yaptırımlarla hareket etmez. Söylem de başlı başına bir müdahale aracıdır. Çünkü devletlerin beklentilerini, risk algılarını ve gelecek hesaplarını etkiler.
Burada ilginç olan nokta, müdahalenin herhangi bir değişiklik ilan edilmeden gerçekleşmesidir. Normal koşullarda müdahale denildiğinde akla yeni bir karar gelir. Oysa statüko söyleminde müdahale, değişiklik üzerinden değil, değişikliğin reddi üzerinden çalışır. Sisteme yeni bir yön verilmez; fakat mevcut yönün korunacağı tekrar tekrar ilan edilir. Böylece söylem, hareket yaratmadan etki üretir.
Bu durum bir anlamda iradenin paradoksal bir biçimini ortaya çıkarır. Çünkü burada irade, yeni bir gerçeklik kurmak yerine mevcut gerçekliğin sürmesini istemektedir. Ancak bu isteme pasif değildir. Tam tersine, çevredeki değişim potansiyellerine karşı sürekli teyit üreten aktif bir süreçtir. Statüko kendi kendine ayakta kalmaz; sürekli olarak yeniden onaylanır.
Diplomatik retoriğin önemli işlevlerinden biri de budur. Bir devlet bazen yeni bir hamle yapmadan da uluslararası sistem üzerinde etkide bulunabilir. Çünkü aktörler yalnızca fiili değişikliklere değil, değişiklik ihtimallerine göre de hareket ederler. ABD'nin Tayvan politikasında değişiklik olmayacağını açıklaması, Çin'in, Tayvan'ın, bölge ülkelerinin ve küresel piyasanın beklenti alanını düzenler. Böylece somut bir politika değişikliği gerçekleşmeden siyasal alan yeniden yapılandırılmış olur.
Bu nedenle statükonun korunması söylemi, çoğu zaman düşünüldüğünün aksine durağanlık üretmez. Tam tersine, durağanlığın aktif olarak yeniden inşa edilmesini sağlar. İstikrar burada hareketsizlik değil, sürekli müdahale gerektiren bir denge durumudur. Değişimin mümkün olduğu bir ortamda değişmemenin seçilmesi, başlı başına bir siyasal tercihtir.
Rubio'nun açıklaması da bu yüzden yalnızca diplomatik bir güvence olarak okunmamalıdır. Açıklama, retoriğin nasıl bir irade teknolojisine dönüştüğünü göstermektedir. Burada yeni bir politika yoktur, fakat yeni bir teyit vardır. Yeni bir yönelim yoktur, fakat mevcut yönelimin yeniden üretilmesi vardır. Hiçbir şey değişmemektedir; ancak tam da bu değişmeme hali, sürekli olarak yeniden kurulmaktadır.
Uluslararası siyasette statükonun gerçek gücü de buradan gelir. Statüko, değişimin yokluğu değildir. Değişimin yokluğunu korumak için sürekli çalışan görünmez bir irade biçimidir. Diplomatik söylemler ise bu iradenin en rafine araçlarından biridir. Çünkü bazen dünyayı değiştirmek için yeni bir şey söylemek gerekmez; aynı şeyi yeniden söylemek yeterlidir. Böyle anlarda retorik, değişiklik üretmeden müdahale eden, hareketsizlik içinde hareket yaratan ve istikrarı aktif bir siyasal faaliyet haline getiren bir mekanizma olarak işlemeye başlar.
Kenarlar
Güney Kore'de yerel seçimlerin başlaması ve bu seçimlerin Devlet Başkanı Lee'nin ilk yılındaki kamu desteği açısından önemli bir test olarak görülmesi, ilk bakışta olağan bir siyasal değerlendirme gibi görünmektedir. Fakat bu tür haberlerde dikkat çekici olan şey, yerel seçimlerin neden sürekli olarak merkezi iktidarın performans göstergesi olarak yorumlandığıdır. Teknik olarak seçilen şey belediye başkanları, yerel meclisler veya bölgesel yöneticilerdir. Buna rağmen kamuoyu, medya ve siyasal aktörler sonuçları doğrudan merkezi yönetimin durumu hakkında bir veri olarak okumaya çalışır. Bunun nedeni yalnızca siyasal alışkanlıklar değildir. Daha derinde, büyük sistemlerin kendilerini algılama biçimine dair genel bir mantık bulunmaktadır.
Her sistem, belirli bir bütünlük iddiası taşır. Devlet bir bütündür, şirket bir bütündür, piyasa bir bütündür, hatta bireysel bilinç bile kendi içerisinde bir bütünlük hissi üretmeye çalışır. Fakat ilginç olan nokta, hiçbir bütünün kendisini doğrudan gözlemleyememesidir. Bir sistem kendi tamamını aynı anda göremez. Çünkü gözlemleyen unsur zaten sistemin içerisindedir. Bu nedenle sistemler kendileri hakkında bilgi üretmek istediklerinde doğrudan merkeze değil, çevreye bakmak zorunda kalırlar.
Bu durum epistemolojik bir zorunluluktur. Bir bütün kendi bütünlüğünü doğrudan deneyimleyemez; yalnızca parçalarının davranışlarını gözlemleyebilir. Devlet toplumun tamamını tek bir nesne olarak inceleyemez. Bunun yerine seçim sonuçlarına, kamuoyu araştırmalarına, protestolara, ekonomik göstergelere veya yerel siyasal hareketlere bakar. Şirketler de aynı mantıkla çalışır. Bir şirket kendi kurumsal sağlığını doğrudan ölçemez; satış verilerine, müşteri davranışlarına, çalışan memnuniyetine veya hisse performansına bakar. Bireysel bilinç bile kendisini doğrudan kavramaz; duygu değişimlerinden, davranış sapmalarından ve refleksiyon anlarından hareketle kendi hakkında fikir üretir.
Yerel seçimlerin siyasal sistem içerisindeki işlevi tam olarak burada ortaya çıkar. Yerel seçimler görünürde belediyeleri yönetmek için yapılır. Fakat fiiliyatta bundan çok daha büyük bir rol üstlenirler. Devlet, toplumun kendisine yönelik tutumunu bu seçimler aracılığıyla okumaya çalışır. Çünkü merkezi iktidarın meşruiyeti doğrudan ölçülebilen bir nesne değildir. Meşruiyet görünmezdir. Toplumun devlete ilişkin algısı doğrudan gözlemlenemez. Bu nedenle sistem, meşruiyetini çevresel göstergeler üzerinden çıkarsamak zorunda kalır.
Bu açıdan yerel seçimler, belediye seçmekten çok devletin kendisini ölçme girişimidir. Devlet burada bir anlamda kendi üzerine dönmektedir. Fakat bunu doğrudan yapamaz. Kendi merkezine bakarak meşruiyetini göremez. Bunun yerine çevrede meydana gelen küçük hareketleri inceler. Belirli bölgelerde oy oranlarının yükselmesi veya düşmesi, katılım seviyeleri, siyasal eğilimlerin yön değiştirmesi gibi unsurlar, merkezi sistem için bir tür geri bildirim mekanizmasına dönüşür.
Bu süreç yalnızca siyasete özgü değildir. Büyük yapılar çoğu zaman kendilerini merkezden değil, kenarlardan tanırlar. Çünkü merkez genellikle istikrar yanılsaması üretir. Sistemin günlük işleyişi devam ettiği sürece merkez kendi bütünlüğünü doğal kabul etmeye başlar. Gerçek bilgi ise çoğu zaman çevrede ortaya çıkar. Küçük sapmalar, küçük kırılmalar ve küçük yön değişiklikleri, merkezin göremediği süreçleri görünür hale getirir.
Piyasalar da benzer şekilde çalışır. Bir ekonomik sistem kendi sağlığını doğrudan gözlemleyemez. Bunun yerine fiyat hareketlerine, tüketim alışkanlıklarına ve yatırım eğilimlerine bakar. Şirketler de kendi bütünlüklerini doğrudan deneyimlemez. Müşteri davranışlarındaki küçük değişimler, çalışan devir oranları veya üretim süreçlerindeki sapmalar üzerinden kendileri hakkında bilgi üretirler. Bireysel bilinçte de aynı mekanizma görülür. İnsan çoğu zaman kendi zihnini doğrudan kavrayamaz. Kendisini, davranışlarındaki küçük farklılıklardan, alışkanlıklarındaki değişimlerden veya duygusal tepkilerindeki kaymalardan hareketle anlamaya çalışır.
Bu nedenle büyük sistemler açısından kenarlar yalnızca periferik bölgeler değildir. Kenarlar aynı zamanda bilgi üretim merkezleridir. Sistemin bütünü hakkında en önemli sinyaller çoğu zaman merkezden değil, çevreden gelir. Çünkü çevre değişime daha duyarlıdır. Merkez kendi ağırlığı nedeniyle birçok dönüşümü gecikmeli hissederken, kenarlar bu dönüşümleri daha erken görünür hale getirir.
Güney Kore'deki yerel seçimlerin ulusal kamu desteğinin testi olarak görülmesi de bu mantığın siyasal biçimidir. Seçim sonuçları doğrudan başkanın performansını ölçmez. Fakat sistem, merkezi meşruiyetini bu sonuçlar üzerinden okumaya çalışır. Yerel düzeydeki hareketler, ulusal düzeydeki eğilimlerin işaretleri olarak değerlendirilir. Böylece devlet kendi toplumsal konumunu doğrudan değil, çevresel yansımalar üzerinden anlamlandırır.
Aslında burada çalışan mekanizma bir tür öz-farkındalık mekanizmasıdır. Fakat bu öz-farkındalık doğrudan refleksiyon yoluyla kurulmaz. Devlet kendisini aynada göremez. Şirket kendisini dışarıdan gözlemleyemez. Bilinç kendi bütünlüğünü doğrudan kavrayamaz. Bu nedenle büyük sistemler kendileri hakkında bilgi üretmek için parçalarına bakarlar. Bütün, kendisini doğrudan değil, parçalarının davranışlarında ortaya çıkan küçük sapmalar aracılığıyla tanır.
Yerel seçimlerin gerçek önemi de tam burada ortaya çıkar. Bunlar yalnızca yöneticilerin belirlendiği prosedürler değildir. Aynı zamanda devletin kendi meşruiyetini, kendi toplumsal desteğini ve kendi siyasal konumunu dolaylı biçimde okumaya çalıştığı epistemik araçlardır. Çünkü hiçbir bütün kendi tamamını göremez. Bu nedenle her bütün, eninde sonunda kenarlarına bakmak zorundadır. Kendisini arayan sistemler, çoğu zaman cevabı merkezlerinde değil, sınırlarında bulurlar. Çünkü bütünün görünmeyen yapısı, çoğu zaman en açık biçimde kenarlardaki küçük hareketlerde açığa çıkar.
Kırılganlığın Kamuflajı
İran savaşı ve Körfez hattındaki güvensizlik nedeniyle UNICEF'in çocuklara yönelik hayat kurtarıcı yardım malzemelerinin taşınmasının zorlaştığını, nakliye, sigorta ve yakıt maliyetlerinin yükseldiğini açıklaması, ilk bakışta insani yardım ve lojistik problemi gibi görünmektedir. Fakat bu tür haberler yalnızca belirli bir bölgedeki krizleri anlatmaz. Aynı zamanda modern toplumların üzerine kurulduğu temel gerçeği de görünür hale getirir. Çünkü burada aksayan şey yardım taşımacılığı değil, bütün siyasal ve toplumsal düzenlerin altında bulunan kırılgan yaşam zemininin kendisidir.
Diplomasi, hukuk, siyaset, ekonomi ve devlet gibi büyük yapılar çoğu zaman kendi başlarına amaçlar gibi görünürler. Uluslararası ilişkiler tartışılır, ittifaklar kurulur, yaptırımlar uygulanır, seçimler yapılır ve bürokratik mekanizmalar işletilir. Fakat bütün bu karmaşık katmanların altında son derece basit bir amaç bulunmaktadır: insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri. Devletler nihayetinde insanların hayatta kalabilmesi için vardır. Hukuk insanların birbirlerini yok etmemesi için vardır. Diplomasi savaşın maliyetlerini azaltmak için vardır. Ekonomik sistemler temel ihtiyaçların karşılanabilmesi için vardır.
Modern toplumların ilginç tarafı, bu basit zemini sürekli olarak görünmez hale getirmeleridir. İnsanlar çoğu zaman siyasal sistemleri, finansal piyasaları veya uluslararası kurumları kendi başlarına işleyen bağımsız gerçeklikler olarak algılarlar. Çünkü günlük hayat içerisinde yaşamın maddi altyapısı büyük ölçüde görünmezdir. Market raflarının dolu olması, ilaçların zamanında ulaşması, enerji akışının sürmesi ve lojistik ağların çalışması o kadar sıradanlaşır ki, bunların ne kadar hassas bir dengeye bağlı olduğu unutulur.
Tam da bu nedenle modern düzenler belirli ölçüde bir kamuflaj mekanizması gibi çalışır. Görünürde devletler, kurumlar ve diplomatik ilişkiler vardır. Fakat bunların altında son derece kırılgan bir yaşam ağı bulunmaktadır. İnsanların beslenmesi, tedavi edilmesi, korunması ve temel ihtiyaçlarının karşılanması, düşünüldüğünden çok daha hassas lojistik sistemlere bağlıdır. Normal koşullarda bu kırılganlık görünmezdir. Çünkü sistem çalıştığı sürece insanlar yalnızca sonuçları görürler.
Savaşlar ve büyük krizler ise bu görünmezliği ortadan kaldırır. Çünkü kriz anlarında sistemin üst katmanları değil, alt katmanları görünür hale gelmeye başlar. Körfez hattındaki güvensizlik nedeniyle yükselen sigorta maliyetleri veya aksayan nakliye hatları ilk bakışta teknik ayrıntılar gibi görünse de, aslında modern düzenin gerçek temelini işaret ederler. İnsanlar bir anda siyasal kararların, askerî gerilimlerin ve diplomatik krizlerin sonunda dönüp dolaşıp aynı noktaya çıktığını fark ederler: bir çocuğun ilaca ulaşıp ulaşamayacağına.
Burada Norbert Elias'ın karşılıklı bağımlılık anlayışını hatırlatan bir tablo ortaya çıkar. Modern dünya giderek daha yoğun bağlantılar üzerinden örgütlenmiştir. Bir bölgede yaşanan kriz, başka bir kıtadaki tedarik zincirini etkileyebilir. Bir boğazdaki güvenlik problemi, binlerce kilometre ötedeki yardım operasyonlarını zorlaştırabilir. Küreselleşme yalnızca bağlantıları artırmamıştır; aynı zamanda kırılganlıkların görünürlüğünü de artırmıştır.
Geçmişte birçok yerel kriz yerel kalabiliyordu. Günümüzde ise lojistik ağlar, enerji koridorları, sigorta sistemleri ve finansal bağlantılar nedeniyle dünyanın farklı bölgeleri birbirine çok daha sıkı bağlanmıştır. Bu durum paradoksal bir sonuç üretir. Bir taraftan sistem daha güçlü görünür. Diğer taraftan küçük kırılmaların etkisi çok daha geniş alanlara yayılabilir hale gelir. Böylece kırılganlık, eskisine göre çok daha görünür bir olguya dönüşür.
Bu görünürlük siyasal sonuçlar da üretir. Çünkü insanlar savaşın yalnızca cephede yaşanan bir olay olmadığını görmeye başlarlar. Bir füzenin etkisi yalnızca vurduğu hedefte ortaya çıkmaz. Yardım ağlarında, sağlık sistemlerinde, enerji maliyetlerinde ve lojistik zincirlerinde de hissedilir. Şiddetin etkileri genişledikçe, onun maliyeti daha fazla insan tarafından görülür hale gelir.
İlginç olan nokta, bu görünürlüğün aynı zamanda şiddeti sınırlandırıcı bir işlev görmesidir. Küresel bağlantılar arttıkça, büyük ölçekli çatışmaların maliyetleri de daha görünür hale gelir. Bir savaş artık yalnızca iki devlet arasındaki mesele olarak kalamaz. Sonuçları çok daha geniş bir insan kitlesine yayılır. Bu nedenle küresel kırılganlığın görünür hale gelmesi, paradoksal biçimde şiddetin makro ölçekte tırmanmasını zorlaştıran unsurlardan biri haline gelir.
UNICEF açıklamasında çocukların merkezde yer alması da bu tabloyu daha güçlü kılar. Çünkü çocuk figürü, siyasal kimliklerin ötesinde işleyen ortak bir ahlaki zemine sahiptir. Devletler, ideolojiler ve jeopolitik çıkarlar farklı olabilir; fakat çocukların korunması fikri büyük ölçüde evrensel bir hassasiyet üretir. Bu nedenle lojistik aksaklıklar yalnızca teknik bir problem olarak değil, insanlığın ortak zeminine temas eden bir sorun olarak algılanır.
Bir petrol tankerinin gecikmesi ekonomik bir haber olabilir. Bir yardım konvoyunun gecikmesi ise doğrudan yaşamın kendisine temas eder. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, modern siyasal düzenlerin bütün soyut katmanları geri çekilmeye başlar. Diplomasi, strateji, güvenlik ve jeopolitik hesaplar bir anda daha temel bir sorunun gölgesinde kalır: yaşamın sürdürülüp sürdürülemeyeceği.
Bu nedenle Körfez hattındaki kriz yalnızca bir bölgesel güvenlik problemi değildir. Aynı zamanda modern dünyanın nasıl bir temel üzerine kurulduğunu açığa çıkaran bir olaydır. Normal zamanlarda diplomasi, hukuk, ekonomi ve devlet gibi yapılar bu kırılganlığı görünmez kılar. Fakat kriz anlarında kamuflaj kalkar. Görünen şey ise çoğu zaman son derece basittir: Bütün büyük sistemlerin altında, yaşamını sürdürebilmek için birbirine bağımlı olan kırılgan insan toplulukları bulunmaktadır. Modern düzenin görkemi büyük ölçüde bu kırılganlığın üzerini örten katmanlardan oluşur. Savaş ve kriz ise o katmanları geçici olarak kaldırarak, sistemin altında duran çıplak yaşam gerçeğini görünür hale getirir.
Gölge
Kenya'da Utumishi Girls School yangınında 16 öğrencinin hayatını kaybetmesinin ardından 9 öğrencinin mahkemeye çıkarılması ve soruşturmanın yangının kasıtlı olarak çıkarılmış olabileceği ihtimali üzerinde yoğunlaşması, ilk bakışta trajik bir suç vakası gibi görünmektedir. Fakat olayın daha derin yapısına bakıldığında, burada yalnızca bir yangın ya da bir ceza soruşturması değil, modern kurumların kendi içlerinden ürettikleri sapmalarla yüzleşme anı bulunmaktadır. Çünkü bazı olaylar dışarıdan gelen tehditleri değil, sistemlerin kendi gölgelerini görünür hale getirir.
Modern kurumlar çoğu zaman dış tehditlere karşı inşa edilirler. Okullar öğrencileri korumak için vardır. Hastaneler hastalıkları engellemek için vardır. Devletler güvenlik sağlamak için vardır. Kurumların tamamı belirli bir düzen üretme vaadiyle ortaya çıkar. Bu nedenle bir sistem tehlikeyi düşünürken refleks olarak dışarıya bakar. Tehdit dışarıdan gelecektir. Bozucu unsur dışarıda olacaktır. Korunması gereken iç düzen, dışarıdaki düzensizlik tarafından hedef alınacaktır.
Fakat büyük sistemlerin yaşadığı en ağır krizlerin önemli bir bölümü dışarıdan değil, içeriden gelir. Çünkü bir sistemi en iyi tanıyanlar, aynı zamanda ona en fazla zarar verebilecek olanlardır. Dışarıdaki bir aktör kurumun zayıf noktalarını sınırlı ölçüde bilir. İçerideki aktör ise sistemin görünmeyen yapısına erişebilir. Kurumun rutinlerini, güvenlik açıklarını, kör noktalarını ve kırılganlıklarını bilir. Bu nedenle bilgi ile yıkım kapasitesi arasında paradoksal bir ilişki vardır. Bir sistemi anlamak, belirli ölçüde onu bozabilme kapasitesine de sahip olmak demektir.
Eğer yangın gerçekten öğrenciler tarafından çıkarıldıysa, olayın anlamı bütünüyle değişir. Çünkü burada okulun dışarıdan saldırıya uğramasından değil, okulun kendi ürettiği unsurlar tarafından yaralanmasından söz edilir. Bu durumda saldırıya uğrayan şey yalnızca bina değildir. Kurumun kendi varlık mantığı da sarsılır. Eğitim vermesi gereken yapı, kendi içinden yıkım üreten bir mekanizmaya dönüşmüş görünür.
Bu durum, taşıyıcı ile taşınan yapı arasındaki ilişkinin kırılmasını görünür hale getirir. Bir okul nihayetinde duvarlardan ve çatılardan oluşmaz. Onu okul yapan şey öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler ve onların kurduğu ilişkiler ağıdır. Kurumu taşıyanlar, aynı zamanda kurumun kendisidir. Taşıyıcıların sisteme yönelmesi durumunda ortaya çıkan kriz bu yüzden sıradan bir güvenlik problemi değildir. Sistem kendi varlığını taşıyan unsur tarafından yaralanmaktadır.
Böyle anlarda modern kurumların görünmez temeli de açığa çıkar. Çünkü kurumlar yalnızca kurallar üzerinden işlemezler. Daha derinde görünmez güven varsayımlarına dayanırlar. Bir okulun her gün çalışabilmesi için öğrencilerin birbirlerini yakmayacağına dair sessiz bir kabul bulunur. Bir hastanenin işlemesi için doktorların hastalarına zarar vermeyeceği varsayılır. Bir devletin çalışabilmesi için memurların sistemi içeriden sabote etmeyeceği düşünülür. Kurumsal hayatın büyük bölümü yazılı kurallardan değil, bu görünmez güven ağlarından oluşur.
Yangın gibi olaylar tam da bu güven ağını görünür hale getirir. Çünkü güven normal koşullarda fark edilmez. İnsanlar yalnızca bozulduğunda onun varlığını fark ederler. Yangının yarattığı asıl şok da burada ortaya çıkar. Yanan yalnızca fiziksel mekân değildir. Kurumun üzerine kurulduğu sessiz varsayımlar da yanmaya başlar.
Ateşin sembolik karakteri bu yüzden önemlidir. Ateş farklılıkları ortadan kaldıran bir güçtür. Başarı, statü, kişisel hikâye, yaş veya kimlik gibi ayrımları tek bir yıkım düzleminde birleştirir. Yangın başladığında bireysel farklılıklar geri çekilir ve ortak kırılganlık görünür hale gelir. Ateş, kurumsal düzenin altında bulunan çıplak savunmasızlığı açığa çıkaran eşitleyici bir mekanizma gibi çalışır.
Üstelik burada modern sistemlerin temel özelliklerinden biri daha görülmektedir. Sebep ile sonuç arasındaki ölçek farkı. Karmaşık yapılarda son derece küçük bir eylem, son derece büyük sonuçlar üretebilir. Bir kibrit küçüktür; fakat bir okulun tamamını yok edebilir. Birkaç dakikalık bir karar, onlarca insanın hayatını değiştirebilir. Modern kurumların kırılganlığı büyük ölçüde bu asimetriden kaynaklanır. Çünkü sistem büyüdükçe, küçük müdahalelerin etkisi de büyümeye başlar.
Bu nedenle yangını yalnızca belirli bireylerin eylemine indirgemek yetersiz kalır. Yangın çoğu zaman başlangıç noktası değil, görünür hale gelme anıdır. Arkasında uzun süredir biriken gerilimler, çatışmalar, dışlanmalar, öfkeler ve görünmeyen toplumsal dinamikler bulunabilir. Ateş yalnızca bütün bunları görünür hale getiren son halkadır. İnsanlar genellikle alevleri görür; fakat alevleri mümkün kılan süreç çok daha eskidir.
Mahkeme sürecinin toplumsal işlevi de burada ortaya çıkar. Hukuk yalnızca suçluyu bulmaya çalışmaz. Aynı zamanda kaosu yeniden anlamlı hale getirmeye çalışır. Çünkü büyük trajediler ortaya çıktığında sistem bir süreliğine nedensellik duygusunu kaybeder. Her şey rastgele görünmeye başlar. Mahkeme ise bu rastgeleliği belirli faillere, belirli nedenlere ve belirli sorumluluklara bağlayarak yeniden düzen kurmaya çalışır. Hukuk, kaosu nedenselliğe dönüştüren bir mekanizmadır.
Fakat olayın en derin boyutu yine de burada değildir. Asıl soru, yangını kimin çıkardığı sorusunun ötesindedir. Bir eğitim kurumunun kendi içinden böyle bir ihtimali nasıl üretebildiği sorusu çok daha önemlidir. Çünkü burada yargılanan yalnızca bireyler değildir. Dolaylı olarak kurum da kendisini yargılamaya başlamaktadır. Eğitim sistemi kendi üzerine dönmekte ve kendi içinden çıkan bu sapmayı anlamaya çalışmaktadır.
Bu nedenle haber, görünürde bir yangın haberi olsa da, daha derinde bir öz-farkındalık krizini anlatmaktadır. Düzen üretmek için kurulmuş bir yapı, kendi içinden düzensizlik üretmiştir. Güven üretmek için tasarlanmış bir kurum, güvenin kırıldığı bir sahneye dönüşmüştür. Eğitim vermesi gereken bir sistem, kendi gölgesini görünür hale getirmiştir.
Bazı krizler dışarıdan gelen saldırılar değildir. Bazı krizler, bir sistemin ilk kez kendi içine bakmak zorunda kalmasıdır. Kenya'daki yangının yarattığı asıl sarsıntı da budur. Çünkü burada ortaya çıkan şey yalnızca yıkım değil, kurumun kendi gölgesiyle karşılaşma anıdır. Ve çoğu zaman sistemler için en rahatsız edici tehdit, dışarıdan gelen değil, uzun süre görmezden geldikleri kendi içlerindeki gölgedir.
Yayılmış Korku
Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin Ebola salgınının merkezindeki Bunia Havalimanı'nı yeniden açması, ilk bakışta ekonomik ve lojistik bir karar gibi görünmektedir. Bir yandan ülkede 321 doğrulanmış vaka ve 48 ölüm bulunmaktadır; diğer yandan salgının merkezlerinden biriyle bağlantılı bir ulaşım düğümü yeniden faaliyete geçirilmektedir. Yüzeysel bakış açısından bu durum çelişkili görünür. Çünkü tehdit tamamen ortadan kalkmamıştır. Buna rağmen hareketlilik yeniden başlatılmaktadır. Fakat burada yalnızca epidemiyolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir mantık da işlemektedir.
İnsan zihni tehditleri yalnızca büyüklüklerine göre değerlendirmez. Tehditlerin nasıl konumlandığı da en az büyüklükleri kadar önemlidir. Belirsiz, dağınık ve sınırları belli olmayan bir tehlike kaygı üretir; fakat belirli bir noktaya sıkıştırılmış bir tehlike çoğu zaman kontrol hissi yaratır. Bu nedenle salgınların ilk aşamalarında haritalar, karantina bölgeleri ve vaka merkezleri sürekli vurgulanır. Toplum, korkuyu belirli koordinatlara yerleştirmek ister. Çünkü tehdit görünür bir alana kapatıldığında, onun yönetilebilir olduğu hissi ortaya çıkar.
Bu açıdan bakıldığında Bunia gibi bir merkezin salgının odağı olarak tanımlanması, yalnızca tıbbi bir sınıflandırma değildir. Aynı zamanda psikolojik bir düzenleme mekanizmasıdır. Korku belirli bir coğrafyaya yerleştirilir. Tehlike burada bulunmaktadır. Tehdit buradadır. Böylece geri kalan alanlar dolaylı biçimde güvenli olarak kodlanmaya başlanır. İnsan zihni karmaşık ve yaygın bir korkuyu tek bir noktaya yoğunlaştırarak onu daha anlaşılır hale getirir.
Fakat bu düzenleme mekanizmasının paradoksal bir sonucu vardır. Tehdit belirli bir alana sıkıştırıldığında kontrol hissi artarken, korkunun yoğunluğu da aynı noktada birikmeye başlar. Çünkü görünür olan şey artık yalnızca salgın değil, salgının merkezi haline gelir. Korku tek bir nesneye, tek bir şehre, tek bir havalimanına veya tek bir bölgeye odaklanır. Tehdit sınırlandırılmıştır; fakat aynı zamanda keskinleşmiştir.
Bu nedenle bazen korkunun tamamen ortadan kalkmasını istemeyen, fakat onun yoğunluğunu azaltmak isteyen bilinçdışı bir eğilim ortaya çıkar. Burada amaç tehdidi büyütmek değildir. Amaç, onu daha homojen hale getirmektir. Çünkü yoğunlaşmış korkular sivridir; yayılmış korkular ise bulanıktır. İnsan zihni çoğu zaman mutlak güvenlikten çok, korkunun yoğunluğunun azaltılmasını talep eder.
Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması bu açıdan farklı bir okumaya da izin verir. Teknik olarak hava trafiğinin yeniden başlaması, hareketliliğin artması ve temas alanlarının genişlemesi anlamına gelir. Fakat psikolojik düzlemde bunun başka bir işlevi daha vardır. Salgının yalnızca tek bir merkeze ait olmadığı, ülkenin genel yaşamının ise tamamen bu merkez etrafında donamayacağı mesajı üretilir. Tehdit belirli bir noktaya hapsedilmiş mutlak bir korku nesnesi olmaktan çıkarılır ve daha geniş bir toplumsal akış içerisine dağıtılır.
Burada ilginç olan şey, korkunun büyüklüğü ile korkunun keskinliği arasındaki farktır. Bir korku çok geniş bir alana yayılabilir ve buna rağmen daha az yoğun hissedilebilir. Buna karşılık belirli bir noktaya yoğunlaşmış bir korku, nesnel olarak daha küçük olsa bile çok daha baskın bir psikolojik etki yaratabilir. İnsan zihni çoğu zaman toplam risk miktarından çok, riskin görünürlüğüne tepki verir.
Salgın merkezlerinin sürekli vurgulanmasının yarattığı etki de budur. Tehlike yönetilebilir hale gelir; fakat aynı zamanda simgesel bir ağırlık kazanır. Belirli şehirler, belirli bölgeler veya belirli altyapılar korkunun temsilcisine dönüşür. Böyle anlarda korku yalnızca hastalıkla ilgili olmaktan çıkar ve belirli mekânlara yerleşir. İnsanlar artık virüsten değil, virüsün temsil ettiği yerlerden korkmaya başlarlar.
Bu nedenle Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması yalnızca ulaşımın yeniden başlaması değildir. Aynı zamanda korkunun mekânsal organizasyonunu değiştiren bir eylemdir. Daha önce belirli bir noktaya yoğunlaşmış olan tehdit algısı, yeniden hareketliliğin başlamasıyla farklı bir biçimde dağıtılır. Böylece kontrol hissi ile korkunun yoğunluğu arasındaki denge yeniden kurulmaya çalışılır.
Toplumlar çoğu zaman korkularını yok ederek değil, onları yeniden dağıtarak yönetirler. Çünkü bazı tehditler tamamen ortadan kalkmaz. Böyle durumlarda yapılan şey, korkunun kendisini dönüştürmektir. Yoğun ve keskin korkuların yerine daha yaygın fakat daha az baskıcı korkular geçirilir. Bunia Havalimanı'nın yeniden açılması da bu açıdan yalnızca sağlık politikası değil, korkunun toplumsal coğrafyasını yeniden düzenleyen sembolik bir hamle olarak okunabilir. Bazen insanlar tehditten kaçmak istemezler; tehdit ile yaşayabilecekleri bir biçim üretmek isterler. Korkunun yayılması, paradoksal biçimde, korkunun azalmasının yollarından biri haline gelebilir.
Eşik
ABD–İran hattında çatışmanın yeniden alevlenmesi, İran'ın Kuveyt ve Bahreyn'e yönelik füze girişimlerinin başarısız olması veya engellenmesi ve buna karşılık ABD'nin İran'daki Kişm Adası'nda bir tesisi vurması, ilk bakışta klasik bir askerî gerilim tablosu gibi görünmektedir. Haber dili doğal olarak hangi tarafın neyi vurduğu, hangi saldırının başarıya ulaştığı veya hangi füzenin engellendiği üzerine yoğunlaşır. Fakat modern jeopolitik çatışmaların önemli bir kısmı artık fiziksel sonuçlardan çok farklı bir mantık üzerinden işlemektedir. Burada dikkat çekici olan şey, saldırıların ne kadar hasar verdiği değil, neden sürekli tekrarlandığıdır.
Klasik savaş anlayışında şiddetin amacı belirgindir. Bir taraf saldırır, diğer taraf zarar görür ve saldırı belirli bir sonuç üretir. Şiddet araçtır; amaç ise rakibi geri çekilmeye, teslim olmaya veya davranışını değiştirmeye zorlamaktır. Bu modelde saldırının başarısı ile şiddetin işlevi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Hedef vurulursa başarı vardır. Vurulmazsa başarısızlık vardır.
Fakat çağdaş jeopolitik gerilimlerde bu mantık giderek zayıflamaktadır. Çünkü birçok saldırının asıl işlevi fiziksel sonuç üretmek değildir. Füze hedefe ulaşmayabilir. Savunma sistemleri onu durdurabilir. Operasyon başarısız olabilir. Buna rağmen saldırı işlevini yerine getirmiş olabilir. Çünkü burada iletilen şey hasar değil, tehdittir.
Bu nedenle başarısız saldırı kavramı ilk bakışta göründüğü kadar anlamsız değildir. Bir füze hedefe ulaşmasa bile belirli bir mesaj ulaşır. Karşı tarafa, bölgedeki müttefiklere, piyasalara ve kamuoyuna belirli bir kapasitenin var olduğu gösterilir. Şiddet burada fiziksel etkiden çok iletişimsel etki üretir. Füzenin taşıdığı şey yalnızca patlayıcı değildir; aynı zamanda stratejik bir sinyaldir.
Bu durum savaşın dilini de dönüştürmektedir. Normal koşullarda iletişim konuşma, müzakere ve diplomasi üzerinden kurulur. Fakat uzun süreli jeopolitik rekabetlerde şiddetin kendisi de bir iletişim biçimine dönüşür. Bir füze fırlatmak, bir tesisi vurmak veya belirli bir hedefe yönelmek, çoğu zaman bir açıklama yapmaktan daha güçlü bir mesaj üretir. Böylece çatışma yalnızca yıkım mekanizması olmaktan çıkar ve bir tür iletişim teknolojisine dönüşür.
ABD ile İran arasındaki karşılıklılık da bu mantık üzerinden okunabilir. İran'ın yöneldiği alan ile ABD'nin vurduğu hedef aynı değildir. Taraflar birbirlerinin aynı noktalarına saldırmamaktadır. Buna rağmen bir karşılıklılık bulunmaktadır. Çünkü burada mekânsal simetri değil, işlevsel simetri vardır. Bir taraf etki alanını görünür hale getirirken, diğer taraf karşılık verme kapasitesini görünür hale getirir. Mesajların içeriği farklı olabilir; fakat iletişim devam etmektedir.
Bu süreçte dikkat çekici bir başka unsur, merkezlerin değil çevrelerin hedef haline gelmesidir. Büyük güç mücadelelerinde çoğu zaman doğrudan merkez vurulmaz. Çünkü merkeze yönelik saldırı, kontrol edilemeyen bir tırmanma yaratabilir. Bunun yerine çevresel düğüm noktaları hedef alınır. Körfez ülkeleri, üsler, enerji tesisleri, adalar veya stratejik geçiş alanları bu nedenle önem kazanır. Çatışma görünürde çevrede yaşanır; fakat verilen mesaj merkeğe yöneliktir.
Böylece ortaya ilginç bir jeopolitik yapı çıkar. Çatışma vardır, fakat topyekûn savaş yoktur. Şiddet vardır, fakat nihai hesaplaşma yoktur. Taraflar birbirlerini zorlarlar; fakat tamamen yok etmeye çalışmazlar. Her saldırı belirli bir sınırı test eder, fakat o sınırı bütünüyle aşmaz. Gerilim sürekli olarak yeniden üretilir.
Asıl önemli olan nokta da budur. Modern jeopolitiğin önemli bir bölümü artık savaş ile barış arasındaki gri bölgede işlemektedir. Klasik düşüncede iki durum bulunur: savaş veya barış. Günümüzde ise üçüncü bir rejim ortaya çıkmıştır. Bu rejim ne tam anlamıyla savaştır ne de tam anlamıyla barıştır. Sürekli eşik durumudur.
Sürekli eşik hali, çatışmanın çözülmeden korunması anlamına gelir. Taraflar ne tamamen uzlaşır ne de tamamen koparlar. Şiddet sona ermez; fakat mutlak savaşa da dönüşmez. Her yeni saldırı bu ara rejimi yeniden üretir. Füze girişimleri, misilleme operasyonları, vekil güç faaliyetleri ve sınırlı bombardımanlar bu nedenle yalnızca askerî eylemler değildir. Aynı zamanda bu eşik durumunu canlı tutan mekanizmalardır.
Bu açıdan bakıldığında İran'ın başarısız füze girişimleri ile ABD'nin misillemesi arasındaki ilişki, kimin kazandığı sorusundan daha farklı bir mantığa işaret etmektedir. Burada şiddetin temel işlevi rakibi yok etmek değildir. Şiddet, belirli bir gerilim seviyesini koruyan bir denge mekanizmasına dönüşmektedir. Taraflar birbirlerini tamamen durdurmazlar; birbirlerini tamamen serbest de bırakmazlar. Çatışma sonuca ulaşmaz, fakat sona da ermez.
Bu nedenle haberin anlattığı şey yalnızca yeni bir askerî olay değildir. Daha derinde, çağdaş jeopolitiğin giderek daha fazla benimsediği bir işleyiş mantığı görünür hale gelmektedir. Şiddet artık çoğu zaman sonuç üretmek için değil, belirli bir eşiği korumak için kullanılmaktadır. Füzenin vurup vurmaması ikincil hale gelir. Asıl önemli olan, gerilimin hangi seviyede tutulduğudur. Çünkü modern güç mücadelelerinde bazen amaç savaşı kazanmak değil, savaş ile barış arasındaki o sürekli eşik bölgesini yönetebilmektir.
Retorik Savaş
İran'ın savaşı durdurmaya dönük ABD teklifini incelediğini açıklaması, Trump'ın görüşmelerin sürdüğünü söylemesi ve buna rağmen taraflar arasında ciddi bir güven sorununun devam etmesi, ilk bakışta diplomatik bir çıkmazı ifade ediyor gibi görünmektedir. Bir tarafta müzakere vardır, diğer tarafta güvensizlik. Bir tarafta ateşkes ihtimali vardır, diğer tarafta devam eden gerilim. Fakat bu tür durumlarda dikkat çekici olan şey, tarafların neden sürekli olarak konuşmaya devam ettikleri değildir. Asıl dikkat çekici olan, neden çoğu zaman düşündüklerinden daha az saldırdıklarıdır.
Tarihsel olarak devletlerin öfke ile hareket etme kapasitesi ile fiilen uygulayabildikleri şiddet arasında her zaman belirli bir fark bulunmuştur. Fakat küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte bu fark olağanüstü ölçüde büyümüştür. Modern dünyada devletler yalnızca kendi vatandaşlarına, kendi ekonomilerine veya kendi ordularına bağlı değildir. Finansal ağlar, enerji sistemleri, lojistik hatlar, uluslararası ticaret, diplomatik ilişkiler ve küresel piyasa mekanizmaları devletleri birbirlerine çok yoğun biçimde bağlamaktadır.
Bu nedenle bir devletin hissedebileceği saldırı arzusu ile uygulayabileceği saldırı kapasitesi arasında giderek büyüyen bir asimetri ortaya çıkmaktadır. Siyasal aktörler zaman zaman çok daha sert tepki vermek isteyebilirler. Fakat küresel sistemin hassas dengeleri bu tepkinin fiilen uygulanmasını sınırlar. Çünkü tam ölçekli bir saldırı yalnızca rakibe değil, saldırıyı gerçekleştiren aktörün kendisine de zarar verebilir. Küresel ağlar karşılıklı bağımlılık ürettikçe, şiddetin maliyeti de yükselmektedir.
Bu durum ilginç bir gerilim yaratır. Öfke tamamen ortadan kalkmaz. Çatışma isteği kaybolmaz. Güvensizlik çözülmez. Fakat bunların doğrudan sahaya aktarılması giderek zorlaşır. Sonuç olarak sistem içerisinde birikmiş olan saldırgan enerji başka kanallara yönelir. İşte retoriğin önemi burada ortaya çıkar.
Retorik çoğu zaman yalnızca iletişim aracı olarak düşünülür. Oysa uluslararası ilişkilerde retorik aynı zamanda ikame edilmiş bir eylem biçimidir. Tarafların sahada gerçekleştiremedikleri birçok hamle, söylem düzeyinde yeniden üretilir. Bir devlet fiilen uygulayamayacağı sertliği konuşmalarında uygulamaya başlar. Bir lider sahada yaratamayacağı üstünlüğü söylem alanında yaratmaya çalışır. Böylece fiziksel düzlemde gerçekleştirilemeyen asimetri, sembolik düzlemde kurulmaya başlanır.
İran ve ABD arasındaki gerilimde de bu mekanizma açık biçimde görülebilir. Taraflar birbirlerine mutlak anlamda saldırabilecek durumda değildir. Bunun maliyeti çok yüksektir. Küresel ekonomi, enerji akışları, bölgesel dengeler ve uluslararası ittifaklar böyle bir tırmanmayı sınırlandırır. Fakat saldırı isteği tamamen ortadan kalkmaz. Bu nedenle taraflar retorik alanda yeni pozisyonlar üretirler.
Bir taraf müzakereyi kendi şartlarının kabulü gibi sunmaya çalışır. Diğer taraf görüşmeleri kendi direncinin sonucu olarak anlatır. Taraflar yalnızca ne söyledikleri üzerinden değil, hangi konumdan söyledikleri üzerinden de mücadele ederler. Çünkü retorik düzlemde kurulan hiyerarşi, sahada kurulması mümkün olmayan hiyerarşilerin yerine geçmeye başlar.
Bu nedenle diplomatik açıklamaların önemli bir kısmı bilgi vermek için yapılmaz. Açıklamalar, tarafların birbirlerine göre hangi pozisyonda durduğunu üretmek için yapılır. Bir taraf "teklifi inceliyoruz" derken belirli bir özerklik görüntüsü yaratır. Diğer taraf "görüşmeler sürüyor" diyerek sürecin devam ettiğini vurgular. Her açıklama aynı zamanda konum üretir. Çünkü çatışmanın önemli bir bölümü artık fiili alanda değil, sembolik alanda gerçekleşmektedir.
Küreselleşmenin yarattığı paradoks da budur. Dünya birbirine bağlandıkça büyük savaşların maliyeti artmaktadır. Fakat insanların, devletlerin ve siyasal yapıların çatışma üretme eğilimleri ortadan kalkmamaktadır. Sonuç olarak ortaya yeni bir rejim çıkar. Şiddetin tamamı sahaya aktarılamaz. Öfkenin tamamı uygulanamaz. Bu nedenle çatışma giderek retorikleşir.
Böyle anlarda söylem yalnızca gerçekliği tanımlamaz; aynı zamanda bastırılmış saldırganlığın dolaşıma sokulduğu alan haline gelir. Taraflar fiilen yapamadıkları birçok şeyi sembolik düzlemde yaparlar. Sahada kurulamayan üstünlük söylemde kurulur. Gerçekleştirilemeyen saldırı retorikte gerçekleştirilir. Üretilemeyen asimetri dil içerisinde üretilir.
İran ile ABD arasındaki müzakere süreci bu nedenle yalnızca barış arayışı olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda küresel sistemin sınırlandırdığı saldırgan enerjinin nasıl yeniden dağıtıldığını da göstermektedir. Küreselleşme tarafları birbirine bağladıkça, şiddetin önemli bir bölümü fiili düzlemden sembolik düzleme kaymaktadır. Çatışma sona ermemektedir; yalnızca biçim değiştirmektedir. Bazen savaş alanında kurulamayan üstünlük, bir cümlenin içerisinde kurulmaya çalışılır. Ve modern jeopolitiğin önemli bir kısmı artık tam da bu retorik savaş alanında yaşanmaktadır.
Tepkiniz Nedir?