İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Günlük Freestyle 51

İnkârdan yabancılaşmaya, meşruiyetten sazlığa; gündelik kavramların ardındaki ontolojik mekanizmaları açığa çıkaran özgün felsefi çözümlemeler.

UUmutcan Demir57 dk okuma34 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

51GÜNLÜK FREESTYLE SERİSİ
Bölümler15Okumak istediğiniz bölümü seçin.

İnkâr

Hakikatin özne tarafından reddedilmesi, hakikatin ontolojik statüsünü değiştirmez; değişen, öznenin kendi gerçeklik modelinde hangi olgulara varoluşsal meşruiyet tanıyacağına ilişkin bilişsel düzenlemedir. İnkâr, bu bakımdan, gerçekliğin ortadan kaldırılması değil, gerçekliğin öznel temsil sistemine dâhil edilmesinin kasıtlı veya savunmacı biçimde engellenmesidir. Leon Festinger'in bilişsel uyumsuzluk kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bireyin inançları, davranışları ve karşılaştığı olgular arasında meydana gelen tutarsızlık, yalnızca epistemolojik bir problem değil, öznenin kendisi hakkında oluşturduğu bütünlüklü kimlik tasarımını tehdit eden psikolojik bir gerilimdir. Öznenin bu gerilimi gidermeye yönelik girişimi her zaman inançlarını dış gerçekliğe uygun biçimde yeniden düzenlemesiyle sonuçlanmaz; kimi durumlarda gerçekliğin yorumlanması, önemsizleştirilmesi veya bilinçli değerlendirmeden dışlanması yoluyla mevcut bilişsel sistemin sürekliliği korunur. Böylece rasyonel tutarlılık ile nesnel doğruluk arasındaki temel ayrım belirginleşir: Bir düşünce sisteminin kendi öncülleri arasında çelişkisizlik üretmesi, onun dış dünyayla örtüştüğünü zorunlu olarak göstermez. İnkârın özgün ontolojik işlevi, öznenin kendi varoluşsal sürekliliğini güvence altına almak amacıyla hakikate erişim koşullarını seçici biçimde düzenleyebilmesinde ortaya çıkar. Spinoza'nın conatus kavramıyla ilişkilendirildiğinde her varlığın kendi varlığını sürdürme çabası, insanda yalnızca bedensel devamlılığın korunmasıyla sınırlı kalmayarak benlik bütünlüğünün, kimlik sürekliliğinin ve bilişsel düzenin muhafazasına kadar genişletilebilir. Bununla birlikte Spinozacı conatus doğrudan evrimsel uyumla özdeş değildir; burada kurulabilecek bağlantı, kendini koruma eğiliminin biyolojik ve psikolojik düzeylerde farklı mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşebilmesidir. Öznenin kendisini tehdit eden bir hakikati dışlaması, böylece hakikat arayışının mutlak önceliğini değil, belirli koşullarda varoluşsal korunma gereksinimine tabi kılınabildiğini gösterir. Ancak buradan rasyonalitenin bütünüyle çözüldüğü sonucu çıkmaz; aksine inkâr, akıl yürütme kapasitesinin hakikati keşfetmek dışında mevcut öznel düzeni korumak amacıyla da işletilebildiğini açığa çıkarır. Rasyonalite, burada hakikate koşulsuz bağlılık anlamındaki epistemik işlevinden ayrılarak öznenin davranışlarını, dürtülerini ve bilişsel çatışmalarını düzenleyen araçsal bir örgütlenme biçimi kazanır. Freud'un yapısal kişilik kuramında süperegonun benlik üzerindeki normatif baskısı, egonun gerçeklik ilkesiyle kurduğu ilişki ve savunma mekanizmalarının çatışmaları yönetme işlevi, bu ayrımın psikodinamik karşılıklarını sunar; ancak inkârın doğrudan süperegonun faaliyeti değil, esas olarak egonun savunma düzeneklerinden biri olduğu belirtilmelidir. Benzer şekilde nefsin denetlenmesine ilişkin ahlaki gelenekler ile Kartezyen cogito arasında tarihsel ve kavramsal özdeşlik bulunmasa da her ikisi üzerinden öznenin kendisiyle kurduğu ilişkinin belirli bir içsel düzenleme ve ayrıştırma faaliyeti içerdiği tartışılabilir. Kartezyen düşüncede kuşku, doğrulanmamış önermeleri geçici olarak askıya alarak kesinliğe ulaşmanın yöntemiyken inkâr, kimi zaman doğruluğu yeterince belirginleşmiş bir olguyu dahi öznel bütünlüğü korumak amacıyla dışarıda bırakır; dolayısıyla ikisi aynı değilleme işleminin farklı adları değil, epistemolojik yönelimleri karşıtlaşabilen iki ayrı seçicilik biçimidir. İnkârın mantıksal özgünlüğü de burada belirginleşir: Biçimsel mantıktaki değilleme, bir önermenin doğruluk değerine ilişkin işlem gerçekleştirirken psikolojik inkâr, önermenin öznenin kabul edilebilir gerçeklik alanına girip girmeyeceğini düzenler. Başka bir ifadeyle inkâr, yalnızca belirli bir önermeye karşı geliştirilen olumsuz yargı değil, o önermenin bilişsel sistem içerisindeki işlenebilirliğini, önemini ve meşruiyetini sınırlandıran üst düzey bir seçme mekanizması olarak kavranabilir. Bunun paradoksal sonucu, öznenin rasyonel örgütlenmesini korumak amacıyla rasyonel değerlendirmenin epistemik koşullarını daraltabilmesidir: Tutarlılığı muhafaza eden işlem, aynı anda doğruluğa erişimi engelleyebilir. Böylece inkâr, aklın basitçe yokluğu veya düşünmenin başarısızlığı olmaktan çıkarak rasyonel sistemin kendi sınırlarını belirlemesinde işlev gören, fakat bu sınırları nesnel hakikatin gereklerine göre değil, öznel sürekliliğin ihtiyaçlarına göre kurabilen bir operatör niteliği kazanır. Nihayetinde inkârın ontolojik paradoksu, varlığını korumaya çalışan öznenin kendi gerçeklik modelini korumak uğruna gerçeklikle kurduğu ilişkiyi sınırlandırmasıdır; özne, hakikati ortadan kaldıramadığı yerde, hakikatin kendi dünyasında hangi koşullarda var olabileceğini belirlemeye girişir.                                                                                                 

Çekül

Geometrik doğruluğun soyut düzlemde tanımlanması ile fiziksel dünyada gerçekleştirilmesi arasında, bilginin kuruluş koşullarını dönüştüren temel bir epistemolojik ayrım bulunur: Matematiksel çizgi, uzamsal ilişkileri ideal ve zorunlu belirlenimler altında temsil ederken çekül, doğrultusunu önceden çizilmiş bir geometrik biçimden değil, maddi dünyanın kendisine uyguladığı sürekli fiziksel etkiden türetir. Çekülün ontolojik özgünlüğü, doğruluğu sabit bir biçimin korunmasında değil, değişken koşullar içerisinde işleyen bir kuvvete sürekli yeniden uyum sağlanmasında temellendirmesidir. Öklid geometrisinde doğru, ideal uzamsal ilişkiler içerisinde tanımlanabilen matematiksel bir nesneyken çekülün gösterdiği düşey doğrultu, yerçekimi alanının belirli bir konumdaki yönelimine bağlı olarak fiziksel karşılığını kazanır. Dolayısıyla çekül, geometrik doğruluğu ortadan kaldırmaz; onun soyut belirlenimini ampirik dünyanın koşullarına bağlayarak matematiksel idealite ile fiziksel gerçekleşme arasında aracılık eden bir operatöre dönüşür. Kantçı epistemoloji açısından değerlendirildiğinde burada a priori ile a posteriori arasındaki ayrım belirginleşir: Uzamsal ilişkilerin matematiksel kuruluşu deneyimden bağımsız biçimsel ilkelerle kavranabilirken belirli bir fiziksel ortamda düşey doğrultunun hangi yönde gerçekleştiği, yerçekimi alanına ilişkin deneyimsel koşullar tarafından belirlenir. Çekülün ortaya koyduğu doğrultu, bu nedenle salt aklın kendi içerisinde türettiği zorunlu bir geometrik belirlenim değil, fiziksel kuvvetlerin etkisi altında gerçekleşen konumsal bir ilişkidir. Bununla birlikte çekülün gösterdiği yönün olumsallığı, fiziksel işleyişin nedensiz veya keyfî olduğu anlamına gelmez; yerçekimi belirli yasalılıklar altında işlerken onun yerel doğrultusu, ölçümün gerçekleştirildiği konuma ve kütle dağılımına bağlı olarak farklılaşabilir. Böylece matematiksel zorunluluk ile fiziksel olumsallık birbirini dışlayan iki doğruluk rejimi olmaktan çıkar; ilki ilişkinin biçimsel imkânını, ikincisi ise o ilişkinin belirli maddi koşullar altında nasıl gerçekleştiğini belirler. Çekülün ipi, soyut bir doğru parçasının maddi kopyası olarak değil, gerilim ve yerçekimi arasındaki etkileşim sonucunda yönelim kazanan fiziksel bir sistem olarak işlev görür. İpin düşey doğrultuda dengelenmesi, başlangıçta kendisine verilmiş değişmez bir çizgiyi muhafaza etmesinden değil, her sapmanın fiziksel kuvvetler aracılığıyla yeniden düzenlenmesinden kaynaklanır. Çekülün salınımı sırasında denge konumuna yönelmesi, doğruluğun yalnızca statik bir özellik olarak değil, dinamik bir dengeleme sürecinin sonucu olarak da kavranabileceğini gösterir; ancak salınımın sönümlenmesi için yerçekiminin yanında sürtünme ve benzeri enerji dağıtıcı etkilerin de bulunması gerekir. Burada doğrultunun sürekliliği, biçimin değişmezliğinden ziyade onu üreten nedensel ilişkinin devamlılığına dayanır. Bu ayrım, doğruluğun ontolojik statüsüne ilişkin daha geniş bir problem açar: Bir ilişkinin matematiksel olarak kesin biçimde tanımlanabilmesi, onun fiziksel dünyada aynı kesinlikle ve koşulsuz biçimde gerçekleşeceği anlamına gelmez. Fiziksel gerçekleştirim, ideal ilişkinin kendisine dışsal görünen fakat onun somut varoluşunu mümkün kılan maddi belirlenimlere bağımlıdır. Çekül, böylece geometrik idealitenin fiziksel dünyaya doğrudan aktarılmadığını, ampirik kuvvetler aracılığıyla yeniden belirlendiğini gösterir. Dahası, çekülün düşey doğrultusu mutlak uzayda her yerde özdeş bir yön oluşturmaz; Dünya'nın farklı noktalarında yerel yerçekimi doğrultuları birbirinden farklılaşırken her çekül kendi konumunda düşeyliği belirlemeye devam eder. Bu durum, yerel olarak geçerli bir doğrultunun evrensel olarak değişmez bir yönle özdeş olmak zorunda bulunmadığını açığa çıkarır. Geometrik dikeylik ile fiziksel düşeylik arasındaki ilişki, dolayısıyla soyut bir biçimin tekil maddi koşullar içerisinde belirlenmesi üzerinden kurulmaktadır. Çekülün felsefi önemi tam da bu geçişte yoğunlaşır: Akıl tarafından tanımlanabilen ideal doğrultu, fiziksel dünyada ancak kendisine dışsal olan bir kuvvetin etkisine tabi kılındığında ölçülebilir bir gerçeklik kazanır. Bu nedenle çekül, rasyonel olanın ampirik olan tarafından geçersizleştirilmesini değil, soyut bir belirlenimin somutlaşabilmek için deneyimsel koşullara bağımlı hale gelmesini temsil eder. Onun ontolojik paradoksu, doğruluğu göstermek için önceden belirlenmiş bir doğruya ihtiyaç duymaması; doğrultusunu, kendisini sürekli etkileyen fiziksel gerçekliğe teslim ederek kurmasıdır.                                                                                   

Kestirmek

Belirsizliğin ortadan kaldırılması ile belirsizlik karşısında karar verilebilir bir konumun elde edilmesi, epistemolojik bakımdan birbirinden ayrılması gereken iki farklı işlemdir; ilki bilinmeyenin bilgiye dönüştürülmesini gerektirirken ikincisi bilinmeyenin varlığını sürdürmesine rağmen onun karar üzerindeki belirleyiciliğinin sınırlandırılmasıyla gerçekleşebilir. Kestirmek, tam da bu ikinci işlemin bilişsel ve ontolojik mekanizmasını temsil eder: Öznenin henüz bütünüyle kavrayamadığı bir olasılıklar alanını, eylemin gerçekleşmesine yetecek ölçüde daraltarak geçici bir kesinlik üretmesi. Kavramın kesmek fiiliyle kurduğu anlamsal ilişki, burada yalnızca etimolojik bir çağrışım değil, belirsizliğin düzenlenmesine ilişkin özgün bir mantıksal model sunar. Kesmek, süreklilik gösteren bir bütün içerisinde ayrım meydana getirerek önceden bağlantılı olan unsurlar arasında kesinti oluşturur; kestirmek ise bu ayrıştırma mantığının epistemik düzlemde yeniden kurulması olarak düşünülebilir. Ancak fiziksel kesinti ile ontolojik yokluk birbirine doğrudan eşitlenemez: Bir bağlantının kesilmesi, bağlantıyı oluşturan unsurların varlığını ortadan kaldırmaz; yalnızca aralarındaki sürekliliğin belirli bir düzeyde sona ermesini sağlar. Kestirmenin felsefi özgünlüğü de tam olarak bu ayrım üzerinden belirginleşir; bilinmeyen olasılıklar ontolojik bakımdan yok edilmez, fakat öznenin karar sisteminde etkin seçenekler olarak bulunma hakları geçici biçimde askıya alınır. Belirsizlik, zorunlu olarak belirli bir nesnenin varlığını değil, hakkında henüz kesin hüküm verilemeyen bir imkânlar alanını varsayar; dolayısıyla kestirme işlemi, bu alanın bütününü bilgiyle doldurmak yerine bazı ihtimalleri değerlendirme dışına çıkararak bilişsel düzeyde işlevsel bir yokluk üretir. Burada yokluk, mutlak varolmama anlamında değil, belirli bir karar bağlamında hesaba katılmama anlamında ortaya çıkar. Aristotelesçi imkân ve edimsellik ayrımıyla ilişkilendirildiğinde, kestirme işlemi çok sayıda mümkün belirlenim arasından birini fiilî eylemin dayanağı haline getirirken diğerlerini ontolojik olarak imkânsızlaştırmaz; yalnızca onların mevcut eylem üzerindeki etkisini sınırlandırır. Böylece özne, bütün olasılıkların kesin biçimde çözümlenmesini beklemeden belirli bir imkânı pratik gerçekliğin düzenleyici ilkesi olarak benimseyebilir. Herbert Simon'ın sınırlı rasyonalite yaklaşımı bu mekanizmanın bilişsel karşılığını sunar: Karar veren özne, bütün seçenekleri eksiksiz biçimde değerlendirebilecek sınırsız bilgiye ve işlem kapasitesine sahip olmadığından, mutlak optimizasyon yerine yeterince tatmin edici bir sonuca ulaştığında araştırmayı sonlandırabilir. Kestirmek, bu bağlamda, bilgi eksikliğinin pasif biçimde kabullenilmesi değil, eksik bilgi koşullarında karar üretmeyi mümkün kılan etkin bir sınır koyma işlemidir. Söz konusu sınır, belirsizliğin kendisine değil, belirsizliğin ne ölçüde araştırılacağına, hangi olasılıkların dikkate alınacağına ve hangi noktada eyleme geçileceğine uygulanır. Bu nedenle kestirme, epistemolojik açıdan bir eksiltme işlemi gerçekleştirirken pragmatik açıdan bir yeterlilik üretir; daha az ihtimali hesaba katarak daha fazla eylem kapasitesi kazanılmasını sağlar. Ancak burada belirleyici olan, eksiltmenin hakikatin içeriğinde değil, öznenin hakikate erişmek için yürüttüğü araştırmanın kapsamında gerçekleşmesidir. Gerçeklik, öznenin kestirmesiyle daha az karmaşık hale gelmez; yalnızca gerçekliğin karar bakımından temsil edilen bölümü daralır. Bu ayrım, kestirmenin ontolojik paradoksunu açığa çıkarır: Öznenin eylem kapasitesi, kimi durumlarda bilginin artırılmasıyla değil, henüz bilinmeyen unsurların karar sürecindeki etkisinin azaltılmasıyla güçlenir. Dolayısıyla kestirmek, bilgi üretimi ile eylem üretimi arasındaki zorunlu olmayan ilişkiyi görünür kılar; eylem için gereken kesinlik, hakikatin eksiksiz kavranmasıyla özdeş değildir. Matematiksel bir kesinlik bütün alternatiflerin mantıksal olarak dışlanmasını gerektirebilirken pratik kesinlik, belirli alternatiflerin geçici olarak değerlendirme dışına çıkarılmasıyla da kurulabilir. Kestirmenin düzenleyici gücü, işte bu iki kesinlik türü arasındaki mesafeden kaynaklanır. Belirsizliğin sürekliliği karşısında kararın sonsuza kadar ertelenmesini engelleyen şey, bilinmeyenin bütünüyle çözülmesi değil, araştırmanın belirli bir eşikte kesilmesidir. Böylece kesinti, yalnızca bir sürecin sona ermesi anlamına gelmez; başka bir sürecin, yani eylemin başlayabilmesinin kurucu koşuluna dönüşür. Epistemik araştırmanın kesintiye uğradığı yerde pratik belirlenim ortaya çıkar ve özne, henüz çözümlenmemiş bir gerçeklik karşısında davranışını yönlendirebilecek geçici bir düzen kurar. Kestirmek bu anlamda, belirsizliğin varlığını yokluğa dönüştüren mutlak bir ontolojik işlem değil, belirsizliğin eylem üzerindeki etkinliğini işlevsel yokluğa indirgeyen seçici bir operatördür. Onun en temel paradoksu, kesinliğin bazen bilinmeyeni ortadan kaldırarak değil, bilinmeyenin karar üzerindeki hâkimiyetini keserek üretilebilmesidir; özne, neyin gerçek olduğunu bütünüyle bilmeden, neyi artık beklemeyeceğini belirleyerek eyleme geçer.                      

İsyan

Egemenliğin varlığını sürdürebilmesi, yalnızca egemen konumundaki unsurun buyurma kapasitesine değil, bu buyrukların toplumsal düzeyde sürekli yeniden üretilmesini sağlayan itaat ilişkilerinin devamlılığına bağlıdır; dolayısıyla siyasal düzenin ontolojik temeli, iktidarın tepesinde yoğunlaşan iradeden ziyade onun altında örgütlenen ve işleyişini mümkün kılan kolektif katılım mekanizmalarında aranmalıdır. Étienne de La Boétie'nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı eserinde geliştirdiği temel düşünce, tahakkümün yalnızca zor kullanımıyla açıklanamayacağını, yönetilenlerin alışkanlıkları, kabulleri, çıkar ilişkileri ve gündelik itaat pratikleri aracılığıyla yeniden üretildiğini gösterir. Tek bir egemenin çok sayıda insan üzerinde hüküm sürebilmesi, onun fiziksel veya iradi kapasitesinin yönetilenlerin toplamından üstün olmasından değil, yönetilenlerin kendi güçlerini egemenliğin işleyişine dâhil etmelerinden kaynaklanır. Egemen, bu anlamda, toplumsal ilişkilerin üzerinde kendi kendine yeterli biçimde var olan mutlak bir töz değil, kendisini destekleyen ilişkisel ağların sürekliliğiyle ayakta duran bağımlı bir siyasal konumdur. La Boétie'nin düşüncesinde belirleyici olan, egemenin gücünün önemli bir bölümünün doğrudan yönetilenlerden türemesi ve dolayısıyla yönetilenlerin itaat etmeyi bırakmasının egemenliği besleyen temel kaynakları kesintiye uğratabilmesidir. İsyanın ontolojik özgünlüğü tam da burada belirginleşir: Düzeni ortadan kaldırmak için ona karşı yeni bir kuvvet üretmek yerine, düzenin kendi varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu kuvvetin üretilmesini durdurmak. Geleneksel siyasal tahayyülde isyan, mevcut iktidara karşı yöneltilen pozitif bir eylem, karşıt bir irade veya örgütlü bir müdahale olarak kavranırken La Boétie'nin açtığı düşünsel imkân, isyanı katılımın geri çekilmesi üzerinden yeniden tanımlar. Böylece siyasal dönüşümün kurucu ilkesi, egemene karşı gerçekleştirilen doğrudan saldırıdan egemenin dayandığı itaat ilişkilerinin askıya alınmasına kayar. Burada hareketsizlik, basit anlamda edilgenlik veya siyasal kayıtsızlık değildir; mevcut düzenin kendisini yeniden üretmek için zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu davranışların bilinçli biçimde gerçekleştirilmemesidir. Bu nedenle isyanın negatif karakteri, onun etkisizliğinden değil, mevcut iktidarın pozitif varoluş koşullarını ortadan kaldırmaya yönelmesinden kaynaklanır. Siyasal iktidar, bu çerçevede, yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen tek yönlü bir nedensellik olarak değil, aşağıdan yukarıya doğru sürekli beslenen bir ilişkisel üretim süreci olarak anlaşılmalıdır. Egemenin buyruğu, ancak onu uygulayan görevliler, kabul eden topluluklar, sürdüren kurumlar ve gündelik davranışlarıyla yeniden üreten bireyler aracılığıyla toplumsal gerçeklik kazanır. Buyruğun verilmesi ile buyruğun fiilen geçerli hale gelmesi arasındaki mesafe, egemenliğin kendi başına tamamlanmış bir güç olmadığını açığa çıkarır. Michel Foucault'nun iktidarın ilişkisel karakterine ilişkin çözümlemeleriyle sınırlı bir kavramsal yakınlık kurulabilse de La Boétie'nin özgünlüğü, özellikle tahakkümün yönetilenlerin katılımına olan bağımlılığını ve bu katılımın geri çekilmesinin özgürleştirici imkânını vurgulamasıdır. Böylece itaat, yalnızca iktidarın sonucu olmaktan çıkarak iktidarın nedenlerinden biri haline gelir; yönetilenler egemen oldukları için itaat etmezler, belirli koşullarda itaat etmeyi sürdürdükleri için egemenliğin yeniden üretilmesine katkıda bulunurlar. Bu nedensel tersine çevirme, isyanın mantıksal yapısını kökten değiştirir. Egemenlik kendi sürekliliğini yönetilenlerin eylemlerinden türetiyorsa, isyanın başarılı olabilmesi için zorunlu olarak karşı-egemenlik kurması gerekmez; mevcut egemenliği mümkün kılan ilişkisel dolaşımı kesintiye uğratması yeterli olabilir. Burada yokluk, varlığın karşısına dışarıdan yerleştirilen bağımsız bir kuvvet değil, varlığın kendi koşullarından mahrum bırakılmasıyla meydana gelen bir çözülme biçimidir. İsyan, dolayısıyla, düzenin üzerine yeni bir düzen bindirmekten önce, mevcut düzenin varoluşsal dayanaklarını geri çekme işlemidir. Bununla birlikte bütün egemenlik biçimlerinin yalnızca gönüllü itaate dayandığı veya itaatin kesilmesiyle zorunlu olarak kendiliğinden ortadan kalkacağı söylenemez; zor aygıtları, maddi bağımlılıklar ve kurumsal yaptırımlar tahakkümün sürekliliğini sağlayabilir. La Boétie'nin yaklaşımının felsefi gücü, bu unsurları bütünüyle geçersizleştirmesinde değil, onların da belirli ölçülerde insan faaliyetleri, kurumsal işbirlikleri ve toplumsal ilişkiler aracılığıyla işlerlik kazandığını görünür kılmasındadır. Bu bakımdan isyanın negatifliği, her türlü eylemin terk edilmesini değil, tahakkümü yeniden üreten belirli eylemlerin terk edilmesini gerektirir. Bir buyruğun yerine getirilmemesi, bir meşruiyet iddiasının tanınmaması veya bir kurumsal işleyişe katkının geri çekilmesi, görünürde herhangi bir karşı kuvvet üretmediği halde düzenin devamlılığını sağlayan nedensel zincirde kopuş meydana getirebilir. İsyanın paradoksal niteliği, tam da bu eylemsizlik görünümünün altında yatan kurucu müdahalede bulunur: Bir şeyi yapmamak, o şeyin yapılmasına bağımlı olan başka bir şeyin varlığını sürdürememesine neden olabilir. Böylece negatif eylem, pozitif bir ontolojik sonuç üretir; itaatin yokluğu, tahakkümün çözülmesinin koşuluna dönüşür. Egemenliğin görünürdeki bağımsızlığı ile gerçekteki ilişkisel bağımlılığı arasındaki çelişki açığa çıktığında, siyasal gücün kaynağına ilişkin yerleşik perspektif tersine döner. Düzen, yalnızca yönetenlerin yönetilenler üzerinde gerçekleştirdiği bir faaliyet değil, yönetilenlerin de çeşitli düzeylerde yeniden ürettiği kolektif bir süreklilik olarak kavranır. İsyan ise bu sürekliliğe dışarıdan saldıran zorunlu bir karşıtlık olmaktan çıkarak düzenin kendi üretim koşullarını içeriden kesintiye uğratabilen bir geri çekilme biçimi kazanır. İsyanın en radikal ontolojik imkânı, egemenin karşısına ondan daha güçlü bir irade çıkarmak değil, egemenin gücünü mümkün kılan iradelerin artık onun adına işlememesidir; çünkü başkalarının sürekli taşıdığı bir iktidar, taşıyıcıları geri çekildiğinde kendi başına ayakta kalacak bir zeminden yoksun kalabilir.                                                                                                                             

Sığınak

Güvenliğin varoluşsal değeri, yalnızca tehditten yalıtılmış bir alanın mevcudiyetinden değil, tehdit ile korunma arasındaki karşıtlığın özne tarafından deneyimlenme biçiminden doğar; dolayısıyla sığınak, fiziksel veya psikolojik bir korunma mekânı olmanın ötesinde, düzensizliğin yarattığı gerilimi belirli bir düzenlilik içerisinde yeniden örgütleyen ilişkisel bir regülasyon mekanizmasıdır. Kaos, öznenin çevresindeki olayları öngörme, denetleme ve anlamlandırma kapasitesini sınırlandırırken sığınak, bu kapasitenin en azından belirli bir alanda yeniden tesis edilmesini mümkün kılar. John Bowlby'nin bağlanma kuramında güvenli sığınak (safe haven) kavramı, tehdit, korku veya sıkıntı karşısında bağlanma figürüne yönelerek duygusal düzenlenme ve korunma arayan bireyin temel ilişkisel ihtiyacını açıklar. Bağlanma figürünün güvenli üs (secure base) işlevinden farklı olarak güvenli sığınak, öncelikle keşif faaliyetinin desteklenmesine değil, tehdit karşısında yakınlık aracılığıyla güvenliğin yeniden kurulmasına dayanır. Burada sevgi, yalnızca olumlu duyguların karşılıklı paylaşımı değil, öznenin kırılganlığını başka bir varlığın sürekliliği ve erişilebilirliği aracılığıyla düzenleyebilmesinin koşulu olarak belirir. Sığınağın ontolojik özgünlüğü, kendi anlamını bütünüyle kendi içsel niteliklerinden türetmemesinde bulunur; korunmanın değeri, korunulması gereken tehlikeyle kurduğu karşıtlık içerisinde belirginleşir. Tehdidin bulunmadığı bir durumda aynı mekân veya ilişki güvenli olma niteliğini koruyabilir, ancak sığınak olarak deneyimlenmesinin duygusal yoğunluğu azalabilir. Böylece tehdit, sığınağın fiziksel varlığının değil, korunma işlevinin öznel olarak belirginleşmesinin koşullarından biri haline gelir. Bununla birlikte sığınağın gücünün tehditten kaynaklanması, tehdidin sevginin zorunlu kaynağı olduğu anlamına gelmez; sevgi güvenli koşullarda da gelişebilir ve süreklilik kazanabilir. Burada kurulabilecek daha özgün ayrım, sevginin varoluşsal temeli ile kriz anında kazandığı düzenleyici yoğunluk arasındadır. Kaos, sevginin kendisini yaratmak zorunda değildir; fakat sevginin koruyucu işlevini görünür kılarak onun öznel değerini keskinleştirebilir. Edith Stein'ın empati ve kişilerarası deneyime ilişkin fenomenolojik çözümlemeleri bu ilişkinin ikinci bir boyutunu açığa çıkarır. Stein açısından başkasının yaşantısı, öznenin kendi yaşantısıyla özdeşleşmeden, kendisine özgü bir deneyim olarak kavranabilir; empati, diğerinin deneyimini doğrudan sahiplenmekten ziyade onun öznel dünyasına yönelmiş özgün bir erişim biçimidir. Sığınak ilişkisi bu çerçevede yalnızca dışsal tehlikeye karşı koruma sağlayan bir birliktelik değil, öznenin yaşadığı korku ve kırılganlığın başka bir bilinç tarafından tanınabilir hale gelmesiyle kurulan kişilerarası bir anlam alanı olarak değerlendirilebilir. Tehdidin yarattığı varoluşsal yalnızlık, yalnızca fiziksel yakınlıkla değil, yaşanan kırılganlığın başkası tarafından anlaşılması ve karşılık bulmasıyla da düzenlenir. Böylece sığınak, kaosun nesnel koşullarını bütünüyle ortadan kaldırmadan onun özne üzerindeki etkisini dönüştürebilir; dış dünya tehditkâr kalırken öznenin bu dünyayla kurduğu ilişki, başkasının güven verici mevcudiyeti sayesinde yeniden örgütlenebilir. Burada dikkat çekici olan, sığınağın düzenleyici kapasitesinin tehdit ile arasındaki ilişkisel mesafeye bağlı olarak farklı biçimlerde deneyimlenebilmesidir. Tehdidin hemen yakınında kurulan güvenli alan, tehlike ile korunma arasındaki karşıtlığı daha görünür hale getirebilir; çünkü özne, düzensizliğin devam ettiğini bilmesine rağmen belirli bir ilişkide veya mekânda onun etkilerinden korunabildiğini deneyimler. Ancak bu yakınlık her koşulda güvenliği güçlendirmez; tehdit sığınağın sınırlarını aşabilecek düzeye ulaştığında korunma duygusu zayıflayabilir ve sığınak kendi düzenleyici işlevini kaybedebilir. Dolayısıyla sığınağın gücü, kaosa mümkün olduğunca yaklaşmasında değil, kaosun varlığını hissettirecek kadar yakın fakat korunma kapasitesini ortadan kaldırmayacak kadar denetlenebilir bir sınır oluşturabilmesinde aranmalıdır. Bu sınır, yalnızca mekânsal değil, psikolojik ve ilişkisel bir ayrımdır: Tehdit ile güvenlik aynı varoluş çevresinde eşzamanlı olarak mevcut olabilirken sığınak, bunların özne üzerindeki etkilerini birbirinden ayıran bir düzenleme ilkesi olarak işler. Sığınağın paradoksal niteliği, kendi değerini karşıtıyla kurduğu ilişkiden türetmesine rağmen karşıtının mutlak hâkimiyeti altında varlığını sürdürememesidir. Kaosun bütünüyle yokluğu korunmanın önemini deneyimsel olarak geri plana iterken kaosun bütünüyle egemen olması korunmanın imkânını ortadan kaldırabilir. Bu nedenle sığınak, düzensizliğin mutlak yokluğu ile mutlak hâkimiyeti arasında kurulan kırılgan fakat üretken bir düzenlilik alanıdır. Sevginin bu yapı içerisindeki özgün işlevi, öznenin bütün tehditleri ortadan kaldırabilecek mutlak bir güç edinmesini sağlamak değil, tehditlerin varlığını sürdürdüğü bir dünyada kendisini bütünüyle savunmasız hissetmesini engelleyen ilişkisel bir süreklilik üretmesidir. Sığınağın ontolojik paradoksu, koruyucu değerinin tehlikeyle karşıtlık içerisinde belirginleşmesi, fakat gerçek güvenliğinin bu tehlikeyi sürekli yeniden üretmeye ihtiyaç duymamasıdır; kaos sığınağın anlamını keskinleştirebilir, ancak sığınağı gerçekten güçlü kılan, kaosun ortasında bile ona bağımlı olmayan bir düzen kurabilmesidir.                                                                                              

İhtiras

Arzunun bedensel bir yönelim olarak ortaya çıkması ile bilinç tarafından geleceğe yönelik bir varoluş tasarımına dönüştürülmesi arasında, öznenin kendi eylemlerini örgütleme biçimini kökten değiştiren teleolojik bir dönüşüm gerçekleşir. Arzu, en temel düzeyinde, organizmanın belirli nesnelere, durumlara veya yaşantılara yönelmesini sağlayan güdüsel bir eğilim olarak kavranabilirken ihtiras, bu yönelimin yalnızca doyurulmasını değil, öznenin gelecekte ulaşmayı amaçladığı bir varoluş biçiminin kurucu unsuruna dönüştürülmesini ifade eder. Dolayısıyla ihtirasın ontolojik özgünlüğü, arzunun şiddetinde veya sürekliliğinde değil, arzunun bilinç tarafından ereksel bir örgütlenmeye tabi kılınmasında bulunur. Sıradan bir güdü, mevcut organizmik durumdan kaynaklanarak belirli bir doyum nesnesine yönelirken ihtiras, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünkü davranışların düzenleyici ilkesi haline getirir. Burada nedenselliğin alışılmış zamansal görünümü dönüşüme uğrar: Geçmişte oluşmuş ihtiyaçlar ve mevcut bedensel eğilimler eylemi açıklamaya devam etmekle birlikte, gelecekte gerçekleştirilmesi tasarlanan bir kimlik de şimdiki eylemin gerekçesi olarak işlev kazanır. Aristoteles'in telos kavramı çerçevesinde değerlendirildiğinde ihtiras, hareketin yalnızca başlangıç koşullarıyla değil, yöneldiği erekle de anlaşılabileceğini gösteren özgün bir insani örgütlenme biçimidir. Bununla birlikte geleceğin bugünü belirlemesi, henüz var olmayan bir olayın geçmişe doğru fiziksel nedensellik uygulaması anlamına gelmez; geleceğin bilinçte temsil edilmesi, mevcut davranışları yönlendiren etkin bir neden haline gelir. Böylece ihtiras, ontolojik olarak henüz gerçekleşmemiş olanı psikolojik olarak şimdiden etkili kılan bir zamansal aracılık mekanizması oluşturur. Bilincin yönelimselliğine ilişkin fenomenolojik çözümlemeler bu mekanizmanın kavramsal temelini derinleştirir. Husserlci anlamda bilinç, daima bir şeyin bilinci olarak nesnesine yönelmiş bir yapı taşır; ancak yönelimsellik ile ereksellik bütünüyle özdeş değildir. Bilinç geçmişi hatırlayabilir, şimdiyi algılayabilir veya geleceği tasarlayabilirken ihtiras, bu yönelimlerden özellikle geleceğe dönük olanı eylemin örgütleyici merkezi haline getirir. Dolayısıyla ihtiras, bilincin bütün yapısını erekselliğe indirgemekten ziyade onun yönelimsel kapasitesini belirli bir amaç doğrultusunda yoğunlaştırır. Bedensel güdüler ile bilinçli amaçlar arasındaki ilişki de bu noktada yeniden belirlenir. İçgüdüsel eğilimlerin tümü bilinçdışı olmadığı gibi arzunun her biçimi de salt biyolojik zorunluluklardan türemez; insan arzusu, bedensel ihtiyaçların yanında öğrenilmiş değerler, toplumsal anlamlar ve bilinçli tercihler aracılığıyla şekillenir. Buna rağmen ihtirasın ayırt edici mekanizması, başlangıçta doğrudan doyuma yönelen güdüsel enerjinin daha geniş bir amaçlar sistemine bağlanabilmesidir. Bedenin belirli bir nesneye yönelik çekimi, bilinç tarafından yalnızca tatmin edilmesi gereken geçici bir ihtiyaç olarak değil, gelecekteki benliğin gerçekleştirilmesine hizmet eden süreklilikli bir yönelim olarak yeniden düzenlenir. Böylece arzu ile erek arasında basit bir ardışıklık değil, karşılıklı belirlenim ilişkisi meydana gelir: Arzu ereğe enerji sağlarken erek de arzunun hangi nesnelere, hangi zamanlarda ve hangi davranışlar aracılığıyla yöneltileceğini belirler. Spinoza'nın conatus kavramı ve arzuyu insanın özüyle ilişkilendiren yaklaşımı üzerinden düşünüldüğünde ihtiras, varlığını sürdürmeye ve etkinlik kapasitesini artırmaya yönelen öznenin bu eğilimini bilinçli bir varoluş projesi içerisinde örgütlemesi olarak yorumlanabilir. Ancak ihtiras, Spinozacı arzunun doğrudan karşılığı değildir; onun belirli bir gelecek tasarımı etrafında yoğunlaştırılmış, süreklilik kazanmış ve öznenin kimlik kuruluşuna bağlanmış özgül bir biçimidir. Burada beden ile bilinç arasındaki ilişkinin önemi belirginleşir. Kartezyen düalizmin birbirinden ayrı tözler olarak ele aldığı düşünce ve uzam arasındaki ayrım, ihtirasın yaşantısal örgütlenmesinde işlevsel bir bütünleşme eğilimiyle karşılaşır. Bedensel güdüler bilinçli amaçlardan bütünüyle bağımsız hareket etmediği, bilinçli amaçlar da bedensel eğilimlerden kopuk soyut tasarımlar olarak kalmadığı ölçüde öznenin davranışları daha bütünlüklü bir yönelim kazanır. Bununla birlikte bu bütünleşme, beden ve bilincin ontolojik bakımdan özdeş olduğunun kanıtı değil, farklı işlevsel düzeylerin ortak bir amaç etrafında örgütlenebildiğinin göstergesidir. İhtirasın özdeşlik üretici kapasitesi de burada ortaya çıkar: Öznenin istediği şey ile olmak istediği kişi arasındaki mesafe daraldıkça, arzu artık yalnızca dışsal bir nesnenin elde edilmesine yönelik kalmaz; öznenin kendi varoluşunu belirli bir biçimde gerçekleştirme çabasına dönüşür. Jean-Paul Sartre'ın varoluşsal proje kavramıyla ilişkilendirildiğinde insanın kendisini henüz olmadığı imkânlar üzerinden kurabilmesi, ihtirasın zamansal yapısını açıklamak için elverişli bir çerçeve sunar. Özne, gelecekte ulaşmayı amaçladığı kimliği şimdiki eylemlerinin ölçütü haline getirerek kendi varoluşunu henüz gerçekleşmemiş bir imkâna göre düzenler. Böylece ihtirasın nesnesi, başlangıçta dış dünyada bulunan belirli bir hedef olsa bile giderek o hedefe ulaşabilecek öznenin kendisine dönüşebilir. Bir şeyi elde etme arzusu, belirli biri olma ihtirasına evrildiğinde amaç ile kimlik arasında karşılıklı bir kuruluş ilişkisi doğar. İhtirasın sürekliliği de yalnızca arzunun tekrarından değil, farklı arzuların aynı gelecek tasarımına bağlanmasından kaynaklanır; birbirinden bağımsız güdüler, ortak bir erek altında birleşerek davranışsal bir organizasyon meydana getirir. Ancak bu bütünleşmenin zorunlu olarak uyumlu veya özgürleştirici olduğu söylenemez. Gelecekteki ideal benliğin bütün mevcut ihtiyaçlar üzerinde mutlak belirleyicilik kazanması, bedensel sınırların ihmal edilmesine, alternatif yaşam imkânlarının dışlanmasına ve öznenin kendi varoluşunu tek bir hedefe indirgemesine de neden olabilir. Dolayısıyla ihtiras, beden ile bilinç arasındaki çatışmayı ortadan kaldıran zorunlu bir uzlaşma değil, bu iki düzeyin ortak bir erek etrafında bütünleşmesini mümkün kılarken aynı zamanda birinin diğerini araçsallaştırmasına da açık olan dinamik bir örgütlenmedir. İhtirasın ontolojik paradoksu, henüz mevcut olmayan bir benliğin mevcut benliğin davranışlarını düzenleyebilmesidir; özne, gelecekte kim olacağını yalnızca bugünkü eylemlerinin sonucu olarak beklemez, gelecekte olmak istediği kişiyi bugünkü eylemlerinin gerekçesine dönüştürür. Böylece ihtiras, arzunun nesneye ulaşma hareketini aşarak öznenin kendi varoluşunu erek haline getirdiği bir öz-kuruluş mekanizmasına dönüşür: Bedenin istediği şey, bilincin olmak istediği şeye bağlandığında, arzu yalnızca tatmin aramaz; kendisini gerçekleştirecek özneyi üretmeye yönelir.                                                                                                                                 

Pankart

Düşüncenin soyut bir bilinç içeriği olarak varlığını sürdürmesi ile fiziksel dünyada yer kaplayan, başkalarının algısına açılan ve kamusal ilişkilerin nesnesi haline gelen maddi bir biçim kazanması arasında, teorinin ontolojik statüsünü dönüştüren belirleyici bir dışsallaştırma süreci bulunur. Pankart, düşüncenin yalnızca dilsel olarak ifade edilmesini değil, taşıyıcısı olan öznenin bedensel sınırlarından ayrılarak bağımsız bir yüzey üzerinde görünürlük kazanmasını sağlayan maddi bir aracılık düzeneğidir. İnsan zihninde kavramsal ilişkiler, idealler, değer yargıları ve normatif talepler biçiminde örgütlenen düşünceler, pankartın yüzeyine aktarıldıklarında soyut içeriklerini kaybetmeden fiziksel dünyanın belirlenimlerine katılır; artık yalnızca düşünülebilen veya söylenebilen şeyler değil, görülebilen, taşınabilen, sergilenebilen, engellenebilen ve belirli bir mekânda konumlandırılabilen kamusal nesnelerdir. Burada gerçekleşen dönüşüm, soyut düşüncenin doğrudan maddi töze dönüşmesi değildir; düşüncenin anlam içeriği ile onu taşıyan maddi gösterge arasında kurulan temsil ilişkisi sayesinde ideal olanın fiziksel dünyada etkide bulunabilecek bir varoluş biçimi kazanmasıdır. Hegelci dışsallaştırma (Entäußerung) kavramıyla ilişkilendirildiğinde pankart, öznel bilinçte bulunan düşünsel içeriğin kendisini dışsal bir nesnede görünür kılarak nesnel dünyayla ilişkiye girmesinin özgül bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Ancak pankartın ontolojik özgünlüğü, düşüncenin herhangi bir nesnede temsil edilmesinden daha ileri bir düzeyde belirir; düşünce, burada yalnızca muhafaza edilmek veya aktarılmak için değil, kamusal gerçekliğe müdahale edebilmek için maddileştirilir. Bir metnin özel bir deftere yazılmasıyla aynı metnin kamusal alanda taşınan bir pankarta dönüştürülmesi arasındaki fark, önermenin anlamsal içeriğinde değil, onun toplumsal dolaşıma sokulma biçiminde ve yöneldiği pratik sonuçlarda ortaya çıkar. Pankart, düşünceyi yalnızca okunabilir hale getirmez; ona fiziksel bir konum, kamusal bir muhatap ve kolektif bir karşılaşma imkânı kazandırır. Böylece teorinin epistemolojik düzlemde sahip olduğu doğruluk veya geçerlilik iddiası, siyasal ve toplumsal düzlemde tanınma, kabul edilme ve gerçekleştirilme talebine dönüşebilir. Marx'ın Feuerbach üzerine geliştirdiği tezlerde belirginleşen teorik yorum ile dünyayı dönüştürmeye yönelik pratik faaliyet arasındaki ayrım, pankartın işlevini kavramak bakımından elverişli bir çerçeve sunar. Pankart, kendi başına düşüncenin gerçekleştirilmesi anlamına gelmese de düşüncenin yalnızca kavramsal bir sistem olarak kalmayı reddederek maddi ilişkiler içerisinde etkinlik kazanma yönelimini görünür kılar. Burada teori henüz hedeflediği toplumsal gerçekliği üretmiş değildir; ancak kendisini gerçekleştirebilecek eylemler alanına dâhil olmanın ilk maddi koşullarından birini oluşturmuştur. Dolayısıyla pankart, teorinin tamamlanmış pratiği değil, pratiğe yönelmiş maddi tezahürüdür. Bu ayrım, pankartın düşünsel iştah olarak kavranmasını mümkün kılar: İştah, henüz sahip olunmayan bir nesneye veya gerçekleştirilmemiş bir duruma yönelik etkin eğilimi ifade ettiği ölçüde pankart, düşüncenin mevcut gerçeklik içerisinde yalnızca temsil edilmekle yetinmeyerek kendi içeriğine uygun bir dünya talep etmesinin nesneleşmiş biçimi olarak belirir. Spinoza'nın appetitus kavramı üzerinden düşünüldüğünde iştah, varlığın kendi doğasından kaynaklanan etkin yönelimiyle ilişkilidir; pankartın teorinin iştahı olarak tanımlanması ise bu kavramın toplumsal ve simgesel düzleme taşınmasıyla mümkündür. Teorinin biyolojik anlamda bir iştaha sahip olduğu söylenemez; ancak belirli düşünsel sistemlerin kendi normatif içerikleri gereği mevcut gerçeklikle çatışmaya girmesi ve gerçekleştirilme talebi üretmesi, iştah kavramıyla yapısal bir benzerlik taşır. Adalet düşüncesi, yalnızca adaletin ne olduğuna ilişkin soyut bir açıklama olarak kalmayıp adaletsizliğin giderilmesini talep ettiğinde, kendi kavramsal içeriğinden pratik bir yönelim türetir. Pankart, bu yönelimin fiziksel dünyada belirlenebilir hale geldiği nesnelerden biridir. Böylece düşünce ile eylem arasındaki ilişki, birbirinden bağımsız iki aşamanın mekanik ardışıklığı olmaktan çıkar; düşüncenin maddi biçim kazanması, henüz nihai dönüşüm gerçekleşmeden eylemin başlangıç koşullarını üretir. Hannah Arendt'in kamusal alan ve görünürlük üzerine düşünceleriyle ilişkilendirildiğinde pankartın bir başka ontolojik niteliği açığa çıkar: Özel bilinçte bulunan bir düşünce, kamusal görünürlük kazandığında başkalarının yargılarına, tepkilerine ve ortak eylem imkânlarına açılır. Pankartı taşıyan beden ile pankartın üzerinde taşınan düşünce birbirinden ayrılabilir hale gelse de kamusal eylem içerisinde yeniden birleşir; beden düşünceye fiziksel hareketlilik sağlarken düşünce bedensel mevcudiyete siyasal veya normatif anlam kazandırır. Bu karşılıklı ilişki, pankartın yalnızca bedenden bağımsızlaşmış bir fikir taşıyıcısı olmadığını, bedenin kamusal alandaki varlığını yeniden anlamlandıran bir araç olduğunu gösterir. Üstelik pankartın maddi varlığı, düşüncenin tekil özneye bağımlılığını da sınırlandırır. Aynı ifade farklı bireyler tarafından taşınabilir, farklı mekânlarda yeniden üretilebilir ve onu ilk formüle eden kişinin yokluğunda dahi kamusal dolaşımını sürdürebilir. Böylece düşünce, bireysel bilincin sınırlarını aşarak kolektif biçimde sahiplenilebilir bir simgesel nesneye dönüşür. Pankartın taşınabilirliği, düşüncenin yalnızca mekânsal hareketliliğini değil, farklı özneler arasında yeniden kurulabilen ilişkisel sürekliliğini de mümkün kılar. Ancak maddileşmenin düşünceye kazandırdığı görünürlük, onun doğruluğunu veya pratik başarısını zorunlu olarak güvence altına almaz; bir düşüncenin fiziksel alanda yer kaplaması, toplumsal gerçekliği kendi içeriğine uygun biçimde dönüştürdüğü anlamına gelmez. Tam tersine pankartın varlığı, çoğu zaman teori ile gerçeklik arasındaki mesafenin henüz kapanmadığının göstergesidir. Gerçekleşmiş ve tartışmasız biçimde kurumsallaşmış bir talebin pankart aracılığıyla sürekli yeniden ileri sürülmesine duyulan ihtiyaç azalabilirken gerçekleşmemiş bir ideal, kendi yokluğunu kamusal alanda görünür kılmak için maddi temsillere başvurabilir. Böylece pankart, mevcut olmayan bir toplumsal durumun fiziksel olarak mevcut olan göstergesi haline gelir. Onun paradoksal ontolojisi, henüz gerçekleşmemiş bir idealin gerçekleşmiş maddi bir nesne aracılığıyla temsil edilmesinde yoğunlaşır: İdeal, toplumsal gerçeklikte henüz karşılığını bulmamış olsa bile pankartın yüzeyinde görünürlük ve mekânsal mevcudiyet kazanır. Bu bakımdan pankart, teorinin pratiğe dönüştüğü nihai aşamadan ziyade teorinin kendi gerçekleşmemişliğini kamusal bir talebe çevirdiği eşik olarak kavranmalıdır. Düşünce, kendisini maddi yüzeye aktararak yalnızca başkalarına bildirmez; henüz var olmayan bir gerçekliğin var olması gerektiğini fiziksel dünyanın içerisinde ilan eder. Pankartın ontolojik özgünlüğü, teorinin kendi gerçekleştirilme arzusunu nesneleştirmesidir: Düşünce henüz dünyayı kendi içeriğine göre değiştirememiştir, fakat artık yalnızca zihinde bulunmayı yeterli görmeyerek dünyanın içerisinde yer işgal etmeye başlamıştır; pankart, teorinin pratiğe dönüşmeden önce kazandığı maddi iştahtır.                 

Bağışıklık

Canlı organizmanın varlığını sürdürebilmesi, yalnızca mevcut tehditlere karşı geliştirdiği anlık savunma kapasitesine değil, geçmişte karşılaştığı tehditlerin izlerini gelecekteki tepkilerinin örgütlenmesine dâhil edebilmesine de bağlıdır; dolayısıyla biyolojik süreklilik, salt mevcut koşullara uyum sağlama faaliyetinden çıkarak geçmiş deneyimlerin organizmanın gelecekteki işleyişini belirlediği tarihsel bir düzenleme sürecine dönüşür. Bağışıklığın ontolojik özgünlüğü, tehdidi yalnızca ortadan kaldırmaya yönelen bir savunma mekanizması olmasında değil, belirli karşılaşmaları organizmanın sonraki tepkilerini değiştirecek biçimde biyolojik yapısına kaydedebilmesinde bulunur. Özellikle adaptif bağışıklık sisteminde antijenlerle karşılaşma sonucunda gelişen bellek B ve T hücreleri, geçmişte gerçekleşmiş bir olayın organizmada kalıcı veya uzun süreli işlevsel belirlenimler oluşturmasını mümkün kılar. Böylece karşılaşma sona erse, tehdit ortadan kalksa ve organizma yeniden fizyolojik dengesine yaklaşsa bile yaşanan olayın biyolojik sonuçları bütünüyle silinmez; geçmiş, gelecekteki karşılaşmalarda daha hızlı veya daha etkili yanıtların oluşturulmasını sağlayabilecek bir düzenleyici kapasite olarak varlığını sürdürür. Burada hafıza, geçmiş olayın zihinsel bir temsilinin muhafaza edilmesi değil, geçmişte gerçekleşen etkileşimin organizmanın sonraki davranış olanaklarını değiştiren yapısal ve işlevsel izler bırakmasıdır. Bağışıklık bu anlamda, homeostazın hafızası olarak kavramsallaştırılabilir; çünkü organizmanın iç dengesini koruma kapasitesi, yalnızca mevcut değişkenleri belirli sınırlar içerisinde tutmasına değil, geçmişte karşılaşılan bozucu etkenlere ilişkin kazanılmış yanıt örüntülerini gelecekte yeniden kullanabilmesine de dayanır. Bununla birlikte homeostaz ile bağışıklık özdeş süreçler değildir: Homeostaz organizmanın iç koşullarını yaşamsal sınırlar içerisinde düzenleyen geniş bir fizyolojik ilkeler bütününü ifade ederken bağışıklık sistemi bu düzenin korunmasına katkıda bulunan, kimi zaman da aşırı veya yanlış yönlendirilmiş tepkilerle onu bozabilen özgül bir savunma ve tanıma sistemidir. Bağışıklığın homeostatik hafıza olarak tanımlanması, bu nedenle bütün bağışıklık faaliyetlerinin geçmiş deneyimlere dayandığı anlamına gelmez; özellikle immünolojik bellek oluşturan süreçlerin organizmanın tarihsel deneyimini fizyolojik düzenlemeye katabilmesini ifade eder. Henri Bergson'un süre kavramıyla ilişkilendirildiğinde canlı varoluşun geçmişi, birbirinden kopuk anların mekanik toplamı olmaktan ziyade şimdiki durumun kuruluşuna çeşitli biçimlerde katılan bir birikim olarak düşünülebilir. Bağışıklık belleği, Bergsoncu süreyle doğrudan özdeş olmamakla birlikte, geçmişin yalnızca geride kalmış bir olay değil, şimdiki organizasyonun etkin belirleyicilerinden biri olabileceğini biyolojik düzeyde somutlaştırır. Organizma, geçmiş karşılaşmayı zihinsel olarak hatırlamak zorunda kalmadan onun sonuçlarını kendi işleyişinde taşır; böylece hatırlama, bilinçli bir öznenin ayrıcalıklı faaliyeti olmaktan çıkarak belirli canlı sistemlerde işlevsel süreklilik kazanan daha geniş bir tarihsel iz taşıma ilkesiyle ilişkilendirilebilir. Burada tarihsel bilinç kavramının kullanımı dikkatli bir ontolojik ayrım gerektirir. Bilinç, öznel deneyim ve yaşantısal farkındalık anlamında kullanıldığında bağışıklık sistemi bilinç sahibi değildir; ancak tarihsel bilinç, geçmişteki karşılaşmaların gelecekteki yönelimleri düzenleyebilecek biçimde mevcut yapıya katılması anlamında işlevsel bir kavramsallaştırmaya dönüştürüldüğünde bağışıklık, canlının kendi geçmişine biyolojik olarak duyarlı hale gelmesinin özgün bir örneğini oluşturur. Bu bakımdan bağışıklık, organizmanın tarihini anlatan bir bilinç değil, tarihinin sonuçlarını işleten bir biyolojik düzenektir. Spinoza'nın conatus kavramı üzerinden değerlendirildiğinde her varlığın kendi varlığını sürdürme çabası, canlı organizmada yalnızca mevcut bütünlüğün korunmasıyla sınırlı kalmayarak gelecekteki tehditlere karşı daha elverişli tepki koşullarının oluşturulması biçiminde de yorumlanabilir. Bağışıklık belleği, varlığını sürdürme çabasının tarihsel olarak farklılaşabilen bir savunma kapasitesine dönüşmesidir; organizma, karşılaştığı tehdidin ardından yalnızca eski durumuna dönmez, belirli bakımlardan önceki durumundan farklı bir organizasyon kazanabilir. Böylece biyolojik denge, mutlak değişmezliğin korunmasıyla değil, değişimlerin bir bölümünün gelecekteki istikrarı destekleyecek biçimde sisteme katılmasıyla sürdürülebilir. Bağışıklığın paradoksal niteliği de burada belirginleşir: Organizmanın kendisini tehdit eden bir karşılaşmadan korunabilmesi, kimi durumlarda o karşılaşmanın izlerini kendi bünyesinde muhafaza etmesine bağlıdır. Tehdit ortadan kaldırılırken tehditle karşılaşmanın bilgisel karşılığı korunur; dışsal tehlikenin fiilî varlığı sona erse bile onunla ilişkili tanıma ve yanıt verme kapasitesi içsel bir biyolojik imkân olarak devam edebilir. Dolayısıyla savunma, yalnızca yabancı olanın dışarı atılması değil, yabancıyla karşılaşmanın organizmanın kendi işleyişini dönüştürmesi anlamına da gelir. Bu durum, canlı varlığın kimliğine ilişkin daha derin bir ayrımı açığa çıkarır: Organizmanın kendisi olarak kalabilmesi, her zaman başlangıçtaki yapısını değişmeden muhafaza etmesini gerektirmez; kimi zaman süreklilik, geçmiş karşılaşmaların yarattığı farklılıkların sistemin yeni işleyiş koşullarına dâhil edilmesiyle sağlanır. Bağışıklık, böylece biyolojik özdeşliğin tarihsel değişimle bağdaşabildiğini gösteren bir mekanizma haline gelir. Ancak bağışıklık belleğinin her durumda koruyucu olduğu da söylenemez; alerjik duyarlanma, otoimmün süreçler ve bazı uygunsuz bağışıklık yanıtları, geçmiş karşılaşmaların gelecekteki tepkileri düzenlemesinin organizma açısından zararlı sonuçlar da doğurabileceğini gösterir. Bu nedenle biyolojik hafıza, zorunlu olarak ilerleme veya daha yüksek uyum anlamına gelmez; yalnızca geçmişin gelecekteki tepkinin koşullarını değiştirebilmesidir. Bağışıklığın tarihsel karakteri, tam da bu normatif tarafsızlık içerisinde belirginleşir: Organizma geçmişinden etkilenir, fakat geçmişin bıraktığı her iz onun yararına işlemez. Yine de bağışıklık belleğinin temel felsefi önemi, canlı varoluşun yalnızca mevcut fizyolojik durumuyla açıklanamayacağını, organizmanın bugünkü tepki kapasitesinin belirli ölçülerde kendi karşılaşmalarının tarihini içerdiğini göstermesidir. Böylece canlı beden, yalnızca mekânda örgütlenmiş maddi bir bütün değil, zaman içerisinde yaşadığı etkileşimlerin sonuçlarını kendi işlevsel yapısında biriktirebilen tarihsel bir sistem olarak kavranır. Bağışıklığın ontolojik özgünlüğü, varlığın kendisini korurken geçmişini de kendi korunma mekanizmasının parçası haline getirmesidir: Homeostaz canlının sürekliliğini düzenlerken bağışıklık belleği bu sürekliliğe tarihsel bir boyut kazandırır; organizma, geçmişte karşılaştığı tehdidi hatırladığını bilmeden, o karşılaşmanın değiştirdiği bir varlık olarak geleceğe tepki verir.                                                                                                                                                               

Gaflet

Tehlikenin nesnel olarak mevcut bulunması ile organizma tarafından tehdit olarak algılanması arasında, varlığın çevresiyle kurduğu ilişkinin yalnızca bilişsel değil, bedensel ve fenomenolojik koşullarını da belirleyen temel bir ayrım vardır; çünkü tehlike, dış dünyada belirli bir zarar verme potansiyeline sahip olguyu ifade ederken tehdit, bu potansiyelin organizmanın varlığını sürdürme mekanizmalarıyla ilişkiye girmesi sonucunda kazandığı yaşamsal anlamı içerir. Gafletin ontolojik özgünlüğü, tehlikenin ortadan kalkmasında değil, tehlikenin öznenin dikkat, farkındalık ve savunma sistemleri içerisinde etkin bir karşılık bulamamasında ortaya çıkar. Böylece nesnel gerçeklik ile yaşantısal gerçeklik arasında belirleyici bir kopuş meydana gelir: Organizmanın varlığını tehdit eden koşullar mevcut olmasına rağmen bu koşullar, öznenin davranışlarını yeniden düzenlemesini sağlayacak bir uyarılma veya değerlendirme sürecine yeterince dâhil olamaz. Tehlike kavramının bedensel temelleri incelendiğinde dikkat, yönelim, kaçınma, donakalma, savunma ve otonom sinir sistemi aktivasyonlarının ortak bir işlevsel eksende birleştiği görülür; organizma, kendisi açısından önem taşıyan çevresel değişkenlere duyarlılık geliştirerek varlığını korumaya yönelik tepkilerini düzenler. Sempatik sinir sisteminin belirli tehdit koşullarında etkinleşmesi, kalp atım hızının değişmesi, kasların harekete hazırlanması ve dikkatin belirli uyaranlara yönelmesi, tehlikenin yalnızca zihinsel olarak temsil edilen soyut bir olgu olmadığını, bedensel organizasyonun bütününe yayılan bir düzenleme problemi oluşturduğunu gösterir. Bununla birlikte tehlike algısı her durumda sempatik aktivasyona veya bilinçli korkuya indirgenemez; farklı savunma tepkileri, otonom düzenlemeler ve bilişsel değerlendirmeler çeşitli koşullarda birbirinden ayrışabilir. Joseph LeDoux'nun tehdit işleme mekanizmaları ile bilinçli korku deneyimi arasında geliştirdiği ayrım, gafletin kavramsal yapısını derinleştirmek bakımından özellikle önemlidir. LeDoux'nun yaklaşımında savunma devrelerinin tehdit karşısında etkinleşmesi ile öznenin bilinçli olarak korku yaşaması aynı süreç olarak değerlendirilmez; organizma, belirli uyaranlara yönelik savunma tepkileri geliştirebilirken bunların bilinçli korku deneyimiyle ilişkisi ayrıca açıklanmayı gerektirir. Dolayısıyla tehlikenin organizma açısından anlam kazanması, zorunlu olarak bilinçli farkındalığa ulaşmasını gerektirmez; bilinç öncesi veya bilinçdışı düzeylerde işleyen algısal ve savunmacı süreçler de bedensel davranışı yönlendirebilir. Gaflet, bu bağlamda, yalnızca öznenin tehlikeyi bilinçli olarak düşünmemesiyle tanımlanamaz; daha derin düzeyde, tehlikenin mevcut olmasına rağmen onunla ilişkili bilginin, uyarılmanın veya değerlendirme süreçlerinin koruyucu davranışa dönüşmesini sağlayan işlevsel bağlantının yetersiz kalmasıdır. Burada dikkat ile farkındalık arasındaki ayrım belirleyici hale gelir. Dikkat, belirli uyaranların bilişsel işleme bakımından öncelik kazanmasını sağlarken farkındalık, bu uyaranların öznel deneyimde belirli bir içerik olarak belirmesiyle ilişkilidir; bedensel uyarılma ise bu iki süreçle bağlantılı olmakla birlikte onlardan bağımsız düzeylerde de gerçekleşebilir. Gafletin kavramsal yoğunluğu, tehlikenin bu farklı düzeylerden herhangi birinde temsil edilmemesiyle sınırlı değildir; asıl sorun, nesnel tehlike ile organizmanın kendisini korumaya yönelik işlevsel örgütlenmesi arasındaki ilişkinin kopmasıdır. Merleau-Ponty'nin beden fenomenolojisi üzerinden değerlendirildiğinde beden, dış dünyada bulunan nesneleri yalnızca edilgen biçimde algılayan maddi bir yapı değil, çevresini kendi hareket ve eylem imkânları doğrultusunda anlamlandıran yaşantısal bir merkezdir. Tehlike de bu çerçevede yalnızca nesnenin fiziksel özelliği olarak değil, bedenin o nesne karşısındaki kırılganlığı, hareket kapasitesi ve korunma olanaklarıyla ilişkili bir anlam olarak belirir. Gaflet ise bedenin dünyaya yönelik bu pratik açıklığının belirli bir tehdit karşısında işlevsel olarak daralması veya yanlış örgütlenmesi biçiminde kavranabilir. Tehlikeli olan, organizmanın çevresinde bulunmaya devam ederken organizmanın yaşantısal dünyasında kendisine uygun bir önem derecesi kazanamaz. Böylece var olan ile varlığı fark edilen, zarar verme potansiyeli ile tehdit olarak deneyimlenen ve bedensel kırılganlık ile bu kırılganlığın bilincine varılması arasındaki ilişkiler birbirinden ayrışır. Heidegger'in dünyada-varoluş çözümlemesiyle ilişkilendirildiğinde de insanın çevresiyle kurduğu ilişki, nesnelerin salt teorik bilgisine değil, onların pratik anlamları ve varoluşsal ilgileri içerisinde karşılaşılmasına dayanır. Gaflet, bu açıdan, dünyada mevcut bulunan bir olgunun öznenin ilgililik düzeninde kendisine karşılık gelen yaşamsal önemi kazanamaması olarak düşünülebilir. Ancak burada meydana gelen şey, tehlikenin ontolojik varlığının silinmesi değil, tehlikenin öznenin anlam ve eylem dünyasındaki etkinliğinin askıya alınmasıdır. Bu ayrım, gafletin paradoksal karakterini açığa çıkarır: Öznenin tehlikeden etkilenebilme kapasitesi devam ederken tehlikeyi dikkate alabilme kapasitesi aynı ölçüde işlemeyebilir. Organizma, farkında olmadığı bir tehlikeden zarar görebilir; dolayısıyla tehlikenin bedensel sonuçlar üretmesi, onun önceden bedensel veya bilinçli bir tehdit deneyimi olarak kurulmasına bağlı değildir. Tam da bu nedenle gaflet, tehlikenin etkileşimsel doğasını bütünüyle ortadan kaldırmaz; tehlikenin organizma üzerinde etkide bulunabilmesi ile organizmanın bu etkiye karşı önleyici biçimde yönelmesi arasındaki karşılıklılığı bozar. Tehdit karşısında olağan savunma örgütlenmesinde çevresel uyaranlar, algısal değerlendirme ve davranışsal düzenleme arasında belirli bağlantılar kurulurken gaflette bu bağlantıların bir bölümü kesintiye uğrar. Sonuç olarak organizma, nesnel olarak maruz kaldığı koşullarla öznel ve bedensel olarak hazırlandığı koşullar arasında uyumsuzluk yaşayabilir. Gafletin epistemolojik boyutu da burada ortaya çıkar: Bilginin yokluğu ile bilginin davranışsal olarak etkisiz kalması birbirinden farklıdır. Özne kimi zaman tehlikeye ilişkin belirli bilgilere sahip olduğu halde bunları mevcut durumuyla ilişkilendiremez, önemlerini küçümser veya davranışlarını değiştirecek düzeyde işleyemez. Böylece gaflet, yalnızca bilmemek değil, bilginin korunma mekanizmalarıyla bütünleşememesi olarak da ortaya çıkabilir. Spinoza'nın conatus kavramıyla ilişkilendirildiğinde varlığını sürdürme çabası, organizmanın her koşulda kendi varlığını koruyacak uygun bilgiye ve davranışa sahip olmasını garanti etmez; varlığını sürdürmeye yönelen bir sistem, kendisini tehdit eden koşulları yeterince ayırt edemediğinde kendi korunma imkânlarını gerçekleştiremeyebilir. Gaflet, bu nedenle, kendini koruma eğiliminin yokluğu değil, bu eğilimin çevresel gerçeklikle yeterli biçimde eşgüdümlenememesidir. Kavramın en çarpıcı ontolojik sonucu, tehlikenin özne için görünmez hale gelmesinin tehlikenin özne üzerindeki gerçek etkisini ortadan kaldırmamasıdır. Hatta kimi koşullarda öznenin kendisini güvende hissetmesi, nesnel güvenliğin artmasından değil, tehlikeyi algılama ve değerlendirme kapasitesinin yetersizliğinden kaynaklanabilir. Böylece güvenlik deneyimi ile güvenliğin gerçek koşulları birbirinden ayrılır; korunma hissi, korunmanın kendisiyle özdeş olmaktan çıkar. Gaflet, nihayetinde, canlı varlığın çevresiyle kurduğu tehdit ilişkisinde algısal, bedensel ve davranışsal düzeyler arasındaki uyumun bozulmasını ifade eden özgül bir kopuş biçimidir. Onun ontolojik paradoksu, tehlikenin varlığını sürdürürken öznenin dünyasında tehlike olarak belirmeyebilmesidir: Organizma kendisini tehdit eden gerçekliğe fiziksel olarak açık kalır, fakat aynı gerçekliğe dikkat ve savunma bakımından kapalı hale gelir; gaflet, varlığın tehlikeye maruz kalma kapasitesi ile tehlikenin farkına varma kapasitesinin birbirinden ayrıldığı noktada doğar.                                                                                                                                                 

Akvaryum

Yaşamın korunması ile yaşamın kendi çevresini belirleme özgürlüğü arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmaz; aksine belirli varoluş koşullarının güvence altına alınması, organizmanın çevresiyle kurabileceği ilişkilerin yapay sınırlar içerisinde yeniden düzenlenmesini gerektirebilir. Akvaryum, bu gerilimin maddi bir örgütlenmesidir: Canlının biyolojik sürekliliği, doğal çevresinin bütünlüğü içerisinde değil, bu çevrenin yaşamsal işlevlerinin seçilerek yeniden üretildiği denetlenebilir bir sistem içerisinde sağlanır. Su sıcaklığı, oksijen düzeyi, besin erişimi, ışıklandırma ve kimyasal denge gibi değişkenlerin dışsal müdahalelerle düzenlenmesi, organizmanın varoluş koşullarını belirli ölçülerde istikrarlı hale getirirken aynı zamanda hareket alanını, çevresel çeşitliliğini ve kendi yaşam koşulları üzerindeki etkisini sınırlandırır. Böylece akvaryumun ontolojik özgünlüğü, yaşamı dış dünyadan bütünüyle koparmasında değil, dış dünyayla kurulacak ilişkilerin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşebileceğini önceden belirlemesinde bulunur. Koruma burada özgürlüğün doğrudan karşıtı değildir; ancak özgürlüğün gerçekleşebileceği imkânlar alanını düzenleyen bir koşula dönüşür. Canlı, kendisine sunulan çevre içerisinde hareket edebilir, beslenebilir ve belirli davranışlarını sürdürebilirken bu çevrenin temel sınırlarını kendi faaliyetleriyle aşma kapasitesinden büyük ölçüde yoksundur. Dolayısıyla akvaryum, yaşamın devamlılığı ile yaşamın özerkliği arasındaki ayrımı görünür kılar: Bir varlığın yaşaması için gerekli koşulların sağlanması, o varlığın kendi varoluş koşullarını belirleyebildiği anlamına gelmez. Modern hegemonik örgütlenmelerle kurulabilecek yapısal ilişki tam da bu noktada belirginleşir. Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramında siyasal egemenlik, yalnızca doğrudan zor kullanımına değil, toplumsal rızanın üretilmesine ve belirli dünya görüşlerinin gündelik yaşamın doğal düzeni olarak kabul edilmesine dayanır. Akvaryumun yaşamsal koşulları dışarıdan düzenlemesi ile hegemonik sistemlerin toplumsal davranışları kurumlar, normlar, değerler ve kabul edilebilir seçenekler aracılığıyla biçimlendirmesi arasında bu bakımdan işlevsel bir benzerlik bulunur. Her iki durumda da denetim, yalnızca belirli davranışların yasaklanmasıyla değil, mümkün davranışların gerçekleşeceği çevrenin önceden yapılandırılmasıyla işler. Michel Foucault'nun yönetimsellik ve biyopolitika çözümlemeleri bu ilişkinin daha ileri bir boyutunu açığa çıkarır: Modern iktidar, yalnızca bireylere ne yapmaları gerektiğini buyuran egemen bir irade olarak değil, nüfusların yaşam koşullarını, sağlıklarını, hareketliliklerini ve davranış olasılıklarını düzenleyen bir yönetim rasyonalitesi olarak da faaliyet gösterir. Akvaryumun suyu temizlemesi, sıcaklığı ayarlaması ve beslenme koşullarını belirlemesi, bu açıdan, iktidarın yaşamı yalnızca bastırmak yerine onu yönetilebilir hale getirerek düzenlemesine ilişkin maddi bir model sunar. Ancak burada akvaryum ile modern toplum arasında doğrudan bir özdeşlik değil, yaşamın korunması üzerinden çevresel denetimin kurulmasına dayanan yapısal bir analoji söz konusudur. Akvaryumun sınırları fiziksel olarak belirgin ve çoğunlukla geçirimsizken hegemonik sistemlerin sınırları hukuki, kültürel, ekonomik ve simgesel ilişkiler içerisinde yeniden üretilir; üstelik toplumsal özneler bu sınırları sorgulayabilir, dönüştürebilir veya aşabilir. Yine de iki yapı arasındaki ortak mantık, denetimin kendisini doğrudan baskı olarak sunmak zorunda olmamasıdır. Yaşamı mümkün kılan koşulların sağlanması, aynı zamanda yaşamın hangi biçimlerde gerçekleşebileceğinin belirlenmesine aracılık edebilir. Böylece koruma ile tahakküm, birbirini zorunlu olarak dışlayan iki ayrı faaliyet olmaktan çıkarak belirli koşullarda aynı düzenleyici mekanizma içerisinde birleşebilir. Akvaryumun daha derin felsefi boyutu ise yalnızca yaşamın denetlenmesinde değil, denetlenen çevrenin doğal bir yaşam dünyası olarak temsil edilmesinde ortaya çıkar. Akvaryum, doğal su ekosisteminin kendisini değil, onun seçilmiş özelliklerinden oluşturulmuş yapay bir çevreyi içerir; bitkiler, kayalar, kum, ışık ve su hareketleri, dış dünyadaki ekolojik ilişkilerin belirli görünümlerini yeniden üreterek sınırlandırılmış yaşam alanına doğallık izlenimi kazandırabilir. Jean Baudrillard'ın simülasyon ve hipergerçeklik çözümlemeleriyle ilişkilendirildiğinde bu durum, temsilin yalnızca dışsal bir gerçekliği yansıtmaktan çıkarak deneyimlenen gerçekliğin koşullarını üretmeye başlaması üzerinden yorumlanabilir. Akvaryumun içerisindeki canlı açısından çevre, doğanın dışarıdan seyredilen bir taklidi değil, doğrudan yaşanan maddi gerçekliktir; dolayısıyla simülasyon, yalnızca görünüş düzeyinde kalan bir yanılsama olarak değil, yaşamın fiilen sürdürüldüğü yapay bir gerçeklik düzeni olarak işlev görür. Burada temsil edilen doğa ile yaşanan çevre arasındaki ilişki tersine döner: Doğal ekosistemin belirli özelliklerini taklit etmek amacıyla kurulan düzenek, içerisinde yaşayan organizma için gerçekliğin kendisi haline gelir. Akvaryumun post-simülatif niteliği, bu anlamda, temsilin gerçekliğin yerine geçmesinden daha ileri bir kavramsal aşama olarak düşünülebilir; temsil, artık yalnızca gerçek olanın yerine konulan bir gösterge değil, kendi sınırları içerisinde gerçek biyolojik süreçler üreten ve sürdüren maddi bir varoluş ortamıdır. Ancak post-simülatif kavramı burada yerleşik ve tek anlamlı bir felsefi kategori olarak değil, simülasyonun yaşam koşullarını fiilen örgütlediği durumu adlandıran özgün bir kavramsallaştırma olarak kullanılmalıdır. Akvaryumun camı bu örgütlenmenin en çarpıcı unsurudur; çünkü cam, içerideki yaşamı dış dünyadan ayırırken aynı zamanda iki alan arasında görsel süreklilik sağlar. Fiziksel geçişi engelleyen sınır, görsel erişimi mümkün kıldığı ölçüde kendi ayırıcı işlevini kısmen kamufle eder. Böylece akvaryum, dışarıdan bakıldığında doğanın görünür bir kesiti olarak sunulabilirken içeriden bakıldığında dış dünyanın erişilebilirliği ile dış dünyaya fiilen geçebilme imkânı birbirinden ayrışır. Görmek ile ulaşmak, çevreyi algılamak ile çevre üzerinde belirleyici olabilmek aynı şey değildir. Modern hegemonik sistemlerde de benzer biçimde seçeneklerin görünür olması, bütün seçeneklerin fiilen erişilebilir olduğu anlamına gelmez; özne kendisini geniş bir imkânlar alanı içerisinde deneyimlerken bu imkânların gerçekleşme koşulları önceden yapılandırılmış olabilir. Dolayısıyla akvaryumun simülatif gücü, yalnızca yapay çevreyi doğal göstermesinde değil, sınırlandırılmış bir gerçekliği kendi içerisinde yeterli ve tamamlanmış bir dünya olarak deneyimlenebilir hale getirmesindedir. Bu noktada kamuflaj, doğrudan yanlış bir görüntü üretmekten ziyade gerçekliğin kuruluş koşullarını görünmezleştirme işlevi kazanır. Akvaryumun suyu gerçektir, canlıları gerçektir ve biyolojik süreçleri gerçektir; yapay olan, bu gerçek unsurların hangi ilişkiler içerisinde bulunacağını belirleyen çevresel organizasyondur. Böylece simülasyonun karşıtı olarak gerçeklik değil, gerçekliğin kendiliğinden veya dışsal olarak düzenlenmiş olma biçimleri belirginleşir. Canlı, sahte bir dünyada yaşamaz; gerçekliği başkası tarafından sınırlandırılmış bir dünyada yaşar. Postmodern felsefeyle kurulabilecek en güçlü ilişki de burada yoğunlaşır: Denetim, gerçekliğin yerine bütünüyle yanılsama koyarak değil, gerçek unsurların ilişkilerini yeniden düzenleyip bu düzenlemeyi doğal yaşamın kendisi olarak sunarak işleyebilir. Akvaryumun ontolojik paradoksu, organizmanın varlığını koruyan koşulların aynı zamanda onun varoluşsal imkânlarını sınırlandırabilmesidir; yaşamın güvence altına alınması, yaşamın kendi çevresini aşabilme kapasitesinin daraltılmasıyla birlikte gerçekleşebilir. Akvaryum, modern hegemonyanın maddi bir modeli olarak, özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldırmadan onun gerçekleşeceği dünyanın sınırlarını belirleyen bir düzeni görünür kılar: Canlıya yaşaması için gerekli gerçeklik sunulur, fakat hangi gerçekliğin içerisinde yaşayacağına karar verme yetkisi sunulmaz; post-simülatif tahakkümün en gelişmiş biçimi, yaşamı sahteleştirmek değil, yaşamın gerçek koşullarını yapay biçimde kurarak bu kuruluşun kendisini görünmez hale getirmektir.                                                   

Meşruiyet

Gücün fiilen uygulanabilir olması ile uygulanmasının haklı, geçerli veya kabul edilebilir sayılması arasında, siyasal ve toplumsal iktidarın ontolojik statüsünü dönüştüren temel bir ayrım bulunur; çünkü bir öznenin başka bir özne üzerinde belirli sonuçlar meydana getirebilmesi, bu sonuçları meydana getirme yetkisinin normatif olarak tanındığını zorunlu biçimde göstermez. Meşruiyet, tam da bu ayrımın içerisinde, gücün maddi etkinliğini ortadan kaldırmadan ona gerekçelendirilebilir bir düzen niteliği kazandıran normatif aracılık mekanizması olarak ortaya çıkar. Salt güç, belirli bir iradenin başka iradeler üzerinde fiilî sonuçlar üretebilme kapasitesini ifade ederken meşruiyet, bu kapasitenin hangi ilkelere dayanarak kullanılabileceğini, kim tarafından uygulanabileceğini ve neden kabul edilmesi gerektiğini belirleyen teorik bir çerçeve oluşturur. Böylece güç, yalnızca gerçekleşen bir eylem olmaktan çıkarak gerçekleştirilmesi belirli koşullar altında haklı görülen bir yetkiye dönüşür. Max Weber'in meşru egemenlik çözümlemesinde geleneksel, karizmatik ve rasyonel-yasal otorite biçimlerinin birbirinden ayrılması, iktidarın sürekliliğinin yalnızca zorlayıcı kapasiteye değil, yönetilenlerin egemenlik iddiasının geçerliliğine ilişkin inançlarına da bağlı olduğunu gösterir. Ancak Weberci anlamda meşruiyet inancı ile bir düzenin felsefi veya ahlaki bakımdan gerçekten haklı olması birbirine indirgenemez; bir iktidarın meşru kabul edilmesi, onun normatif açıdan tartışmasız biçimde meşru olduğunu kanıtlamaz. Bu ayrım, meşruiyetin hem sosyolojik hem de felsefi boyutunu açığa çıkarır: Sosyolojik düzeyde meşruiyet, belirli bir gücün kabul edilmesini ve yeniden üretilmesini sağlayan inanç örüntülerini ifade ederken normatif düzeyde, bu kabulün hangi haklılaştırıcı ilkelere dayanabileceği sorusunu gündeme getirir. Meşruiyetin özgün işlevi, fiilî olan ile olması gereken arasında doğrudan özdeşlik kurmak değil, fiilî gücün normatif bir değerlendirme alanına dâhil edilmesini sağlamaktır. David Hume'un olgusal önermelerden normatif sonuçlara geçiş problemine ilişkin ayrımı üzerinden düşünüldüğünde, bir gücün mevcut olması veya başarıyla uygulanması, onun uygulanması gerektiği sonucunu tek başına üretmez; meşruiyet, bu mantıksal boşluğun gerekçelendirme yoluyla aşılmaya çalışıldığı düzlemi oluşturur. Dolayısıyla meşruiyet, gücün niceliğini artıran fiziksel bir kuvvet olmaktan ziyade gücün uygulanmasına ilişkin yargının niteliğini dönüştüren ikinci düzey bir düzenleme ilkesidir. Bir emrin yerine getirilmesi, yalnızca emri verenin yaptırım kapasitesinden kaynaklandığında fiilî zorunluluk söz konusuyken aynı emir belirli bir hukuki veya ahlaki yetkinin ifadesi olarak kabul edildiğinde normatif bağlayıcılık kazanır. Burada eylemin dışsal görünümü değişmeyebilir; değişen, eylemin hangi anlam ilişkileri içerisinde gerçekleştirildiği ve nasıl gerekçelendirildiğidir. Aynı davranışın bir durumda keyfî müdahale, başka bir durumda yetkili işlem olarak değerlendirilmesi, meşruiyetin fiziksel eyleme yeni bir maddi özellik eklemeden onun toplumsal ve normatif kimliğini dönüştürebildiğini gösterir. John Searle'ün kurumsal olgular ve statü işlevleri üzerine geliştirdiği yaklaşım, bu dönüşümün ontolojik mekanizmasını açıklamak bakımından elverişlidir. Belirli bir kişinin veya işlemin kurumsal bir statü kazanması, yalnızca fiziksel özelliklerinden değil, toplumsal olarak tanınan kurallar ve yetkilendirme ilişkileri içerisinde belirli işlevler üstlenmesinden kaynaklanır. Meşruiyet de benzer biçimde gücü doğrudan yaratmaksızın onun uygulanmasını belirli bir yetki düzeninin parçası olarak anlamlandırabilir. Bununla birlikte kurumsal statü ile meşruiyet bütünüyle özdeş değildir; bir yetkinin hukuken tanımlanmış olması, onun ahlaken haklı olduğu veya toplum tarafından kabul edildiği anlamına gelmeyebilir. Meşruiyetin teorik niteliği, gücün yalnızca kurallarla çevrelenmesinde değil, bu kuralların geçerliliğine ilişkin gerekçelerin üretilebilmesinde belirginleşir. Jürgen Habermas'ın iletişimsel rasyonalite ve söylemsel meşruiyet yaklaşımında normların bağlayıcılığı, salt dayatılmış olmalarından değil, ilgili özneler arasında gerekçelendirilebilir ve ilkesel olarak tartışılabilir olmalarından türetilir. Böylece güç ile meşruiyet arasındaki ilişki, yaptırımın normatif bir açıklamayla süslenmesinden daha derin bir problem haline gelir; iktidarın uygulanma koşulları, yalnızca fiilî başarıya değil, gerekçelendirme süreçlerinin geçerliliğine de bağlanır. Meşruiyetin güce kazandırdığı teorik yapı, bu nedenle, sonradan eklenen edilgen bir yorum değil, gücün hangi sınırlar içerisinde kullanılabileceğini ve hangi biçimlerde tanınacağını belirleyen etkin bir düzenleme mekanizmasıdır. Salt pratik güç, belirli bir anda itaat üretebilirken meşruiyet, bu itaatin her defasında yeniden fiziksel zor kullanılarak sağlanması gerekliliğini azaltabilecek bir süreklilik zemini oluşturur. Yönetilenler belirli bir otoritenin karar verme hakkını kabul ettiklerinde, tekil emirlerin her biri yalnızca bağımsız güç gösterileri olarak değil, önceden tanınmış bir yetki düzeninin uygulamaları olarak karşılanabilir. Böylece meşruiyet, gücün tekil kullanımını aşarak onun zamansal ve kurumsal devamlılığına katkıda bulunur. Ancak meşruiyetin gücü üretmediği önermesi, onun güç ilişkileri üzerinde hiçbir nedensel etkisinin bulunmadığı anlamına gelmez; meşru kabul edilmek, bir otoritenin itaat sağlama, kaynak toplama ve kolektif eylemi örgütleme kapasitesini artırabilir. Burada belirleyici ayrım, meşruiyetin gücün fiziksel kaynağı olmaması ile gücün toplumsal etkinliğini dönüştürebilmesi arasındadır. Meşruiyet, gücün varlığını zorunlu olarak öncelemez; fakat mevcut gücün nasıl kullanılacağını, nasıl algılanacağını ve ne ölçüde sürdürülebileceğini yeniden belirleyebilir. Bu durum, pratik ile teori arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını da açığa çıkarır. Güç, başlangıçta fiilî bir müdahale olarak ortaya çıkıp sonradan gerekçelendirme arayışına girebilirken önceden kabul edilmiş normatif ilkeler de hangi güç kullanımının mümkün veya kabul edilebilir olduğunu belirleyebilir. Dolayısıyla meşruiyet, pratiğin teoriye dönüştürülmesinden ibaret değildir; teori ile pratiğin birbirini karşılıklı olarak yapılandırdığı normatif bir eşik oluşturur. Meşruiyetin yokluğunda güç bütünüyle etkisizleşmek zorunda değildir, ancak gücün uygulanması ile uygulanmasının haklı sayılması arasındaki mesafe görünür hale gelir. Meşruiyetin varlığında ise bu mesafe belirli gerekçeler, kurallar ve tanınma ilişkileri aracılığıyla kapatılmaya çalışılır. Siyasal düzenin ontolojik özgünlüğü de burada yoğunlaşır: İktidar, yalnızca belirli kişilerin başkalarının davranışlarını değiştirebilme kapasitesinden değil, bu kapasitenin kullanılmasına ilişkin ortak anlamların ve normatif beklentilerin örgütlenmesinden oluşur. Meşruiyet, böylece fiziksel veya kurumsal gücün üzerine eklenen basit bir onay değil, onun toplumsal gerçeklik içerisinde hangi statüyle var olacağını belirleyen ikinci düzey bir kurucu ilke haline gelir. Meşruiyetin ontolojik paradoksu, güce maddi olarak sahip olmadan gücün anlamını ve kullanım koşullarını belirleyebilmesidir: Güç bir eylemi gerçekleştirebilir, fakat meşruiyet o eylemin neden gerçekleştirilmesine izin verildiğini veya neden gerçekleştirilmesi gerektiğini açıklayan normatif düzeni kurar; böylece fiilî kudret, yalnızca yapabilme kapasitesi olmaktan çıkarak haklılaştırılması gereken bir yetki statüsüne yükselir.                                                                                                                                 

Karpit

Bir varlığın belirli bir etkiyi meydana getirme kapasitesine sahip olması ile bu kapasitenin fiilen gerçekleşmesi arasında, varoluşun yalnızca içsel niteliklerden hareketle açıklanamayacağını gösteren nedensel bir ayrım bulunur; çünkü nesnenin sahip olduğu kimyasal özellikler, kendiliğinden bütün sonuçlarını üretmez, ancak belirli dışsal koşullarla karşılaştığında özgül bir dönüşüm sürecine katılır. Karpit olarak bilinen kalsiyum karbürün suyla tepkimeye girerek asetilen gazı ve kalsiyum hidroksit oluşturması, bu ayrımın maddi düzeyde gözlemlenebilir bir örneğidir. Kalsiyum karbür, suyla temas etmeden önce de belirli bir kimyasal yapıya ve tepkime kapasitesine sahiptir; ancak asetilen üretimi, bu kapasitenin tek başına mevcut olmasından değil, suyla kurulan ilişkinin belirli fizikokimyasal koşullar altında gerçekleşmesinden doğar. Dolayısıyla karpitin ontolojik özgünlüğü, varlığının bütünüyle ilişkiden türemesinde değil, sahip olduğu belirli bir potansiyelin ancak başka bir varlıkla etkileşime girdiğinde edimselleşmesinde bulunur. Aristoteles'in dynamis ve energeia ayrımı üzerinden değerlendirildiğinde karpitin kimyasal tepkime kapasitesi kuvve, bu kapasitenin uygun koşullar altında gerçekleşerek yeni maddeler üretmesi ise fiil düzeyinde kavranabilir. Ancak kuvveden fiile geçiş, önceden tamamlanmış bir sonucun yalnızca görünür hale gelmesi değildir; etkileşime katılan maddelerin kimyasal bağlarının yeniden düzenlenmesiyle başlangıçtaki bileşenlerden farklı ürünlerin meydana geldiği gerçek bir dönüşümdür. Burada nedensellik, nesnenin kendi içerisinde sakladığı değişmez bir sonucun dışarı çıkarılması biçiminde değil, farklı varlıkların belirli özelliklerinin karşılıklı etkileşim içerisinde yeni bir durum üretmesi olarak işler. İlişki ontolojisinin temel sezgisi de bu noktada belirginleşir: Varlıkların hangi etkileri meydana getirebileceği, yalnızca onların yalıtılmış biçimde sahip oldukları özelliklerle değil, başka varlıklarla kurabilecekleri ilişkilerin yapısıyla birlikte anlaşılmalıdır. Bununla birlikte karpit örneğinden hareketle bütün varlığın ilişkiden ibaret olduğu veya nesnelerin ilişkilerinden bağımsız hiçbir belirlenime sahip bulunmadığı sonucuna ulaşmak mantıksal bakımdan zorunlu değildir. Karpitin suyla tepkimeye girebilmesi, zaten belirli bir kimyasal yapıya sahip olmasını gerektirir; dolayısıyla ilişki, burada nesnenin içsel belirlenimlerini ortadan kaldıran değil, onların belirli koşullarda nedensel etkinlik kazanmasını sağlayan bir tamamlanma düzeyi oluşturur. Bu ayrım, güçlü bir ilişkisel monizm ile koşullu bir nedensel ilişkilenme modeli arasındaki farkı açığa çıkarır. İlişkisel monizm, varlığın temel yapısını bütünüyle ilişkiler üzerinden açıklamaya yönelirken karpitin kimyasal dönüşümü, daha sınırlı fakat somut bir ontolojik iddiayı destekler: Belirli kapasitelerin gerçekleşmesi, uygun ilişkilerin kurulmasına bağımlıdır. Böylece ilişki, varlığın mutlak kurucu tözü olarak değil, belirli varoluşsal imkânların gerçekleşme koşulu olarak belirlenir. Alfred North Whitehead'in süreç ontolojisiyle kavramsal bir yakınlık kurulabilse de karpit örneği, Whitehead'in gerçekliği olaylar ve oluş süreçleri üzerinden temellendiren kapsamlı metafiziğini tek başına doğrulamaz; yalnızca maddi varlıkların belirli niteliklerinin süreçsel ve ilişkisel dönüşümler içerisinde etkinleşebildiğini gösterir. Karpitin kimyasal kapasitesinin suyla karşılaşma üzerinden ele alınması, ayrıca nedenselliğin seçici karakterini ortaya koyar. Her karşılaşma aynı sonucu üretmez; belirli bir ürünün meydana gelmesi, etkileşime giren maddelerin özgül kimyasal özelliklerine, uygun tepkime koşullarına ve aralarındaki nedensel uyumluluğa bağlıdır. Bu nedenle ilişkisellik, bütün varlıkların bütün diğer varlıklarla aynı ölçüde etkileşebildiği sınırsız bir nedensel açıklık anlamına gelmez. Aksine bir ilişkinin belirli sonuçlar doğurabilmesi, ilişkiye katılan unsurların hangi etkileşimleri mümkün kıldığını belirleyen yapısal sınırlara dayanır. Su, karpitin asetilen üretme kapasitesini etkinleştiren uygun bir tepkime bileşeni olarak işlev görürken başka maddelerle kurulacak ilişkiler farklı sonuçlar doğurabilir veya aynı dönüşümü gerçekleştirmeyebilir. Böylece varlığın nedensel imkânları, tek bir ilişkinin gerçekleşmesiyle bütünüyle tüketilmez; her özgül etkileşim, nesnenin belirli bir kapasitesini açığa çıkarırken diğer mümkün ilişkileri ve sonuçları zorunlu olarak kapsamaz. Karpitin suyla etkileşimi, bu anlamda, varlığın bütün potansiyellerini tamamlayan nihai bir birlik değil, belirli bir potansiyelin belirli bir nedensel bağlamda gerçekleşmesidir. Burada tamamlanma kavramının özgün anlamı da ortaya çıkar: Tamamlanan şey, nesnenin bütün ontolojik varlığı değil, belirli bir etkinin meydana gelmesi için gerekli nedensel koşulların bütünüdür. Karpit, suyla karşılaşmadan önce eksik bir varlık değildir; ancak asetilen üretimi bakımından henüz tamamlanmamış bir nedensel düzenin bileşenidir. Bu nedenle nesnenin kendi başına var olabilmesi ile belirli bir sonucu kendi başına meydana getirebilmesi birbirinden ayrılmalıdır. Bir varlık ontolojik bakımdan bağımsız belirlenimlere sahip olabilirken nedensel bakımdan başka varlıkların katılımına ihtiyaç duyabilir. İlişki ontolojisinin bu örnek üzerinden kazandığı daha ölçülü fakat güçlü biçim, varlığın kendisini bütünüyle ilişkiye indirgemek yerine varlık ile etkinlik arasındaki ayrımı ilişkisel nedensellik üzerinden yeniden kurmaktır. Nesne belirli özelliklere sahip olduğu için ilişkiye girebilir; fakat ilişkiye girdiğinde, yalnızca sahip olduğu özelliklerin toplamıyla açıklanamayacak yeni bir maddi durumun meydana gelmesine katkıda bulunur. Kimyasal ürünler, başlangıçtaki maddelerden bağımsız biçimde yoktan ortaya çıkmaz; onların atomlarının ve bağlarının yeniden örgütlenmesi sonucunda oluşur. Böylece nedensel ilişki, mevcut varlıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, mevcut maddi belirlenimlerin farklı bir organizasyon kazanmasıyla yeni varoluş biçimleri üretir. Karpitin felsefi önemi, tam da içsel kapasite ile dışsal koşulun birbirini dışlamadan aynı nedensel süreç içerisinde zorunlu bileşenler haline gelmesidir. İçsel özellikler hangi dönüşümlerin mümkün olduğunu sınırlandırırken dışsal etkileşim bu mümkün dönüşümlerden hangisinin fiilen gerçekleşeceğini belirler. Bunun sonucunda nedensellik, yalnızca bir nesnenin başka bir nesne üzerinde tek yönlü etki üretmesi olarak değil, belirli özelliklere sahip unsurların karşılaşmasıyla yeni bir durumun meydana gelmesi olarak anlaşılır. Ancak buradan bütün nedenselliğin karşılıklı veya eşit düzeyde etkileşim gerektirdiği sonucu da çıkmaz; karpit örneğinin gösterdiği şey, belirli bir kimyasal dönüşümün birden fazla maddi koşulun birleşmesine bağımlı olmasıdır. Dolayısıyla karpit, evrensel bir ilişkisel ontolojinin eksiksiz kanıtı olmaktan ziyade, varlığın nedensel kapasitelerinin ilişkisel koşullar altında gerçekleşmesine ilişkin belirli ve güçlü bir örnek oluşturur. Karpitin ontolojik paradoksu, sahip olduğu kapasitenin kendisine ait olmasına rağmen bu kapasitenin gerçekleşmesinin yalnızca kendisine ait olmamasıdır: Varlık, kendi içerisinde belirli imkânlar taşır, fakat bu imkânların bir bölümü ancak başka varlıklarla kurduğu nedensel ilişkiler içerisinde fiilî gerçeklik kazanır; ilişki burada varlığı yaratan mutlak ilke değil, varlığın belirli bir imkânını tamamlayarak onu etkinliğe dönüştüren koşuldur.           

Yabancılaşma

Yabancılığın ortaya çıkabilmesi, yabancı olarak tanımlanan unsurun özneye başlangıçtan itibaren dışsal olmasını zorunlu kılmaz; aksine yabancılaşmanın en temel ontolojik imkânı, öznenin kendi varlığından türeyen bir içeriğin dışsallaştırılması sonucunda kendisine bağımsız, tanınmaz veya karşıt bir gerçeklik olarak geri dönebilmesidir. Yabancılaşma, bu anlamda, özne ile dış dünya arasında önceden mevcut bulunan basit bir ayrılık değil, başlangıçta özneye ait olanın özneyle kurduğu aidiyet ilişkisinden koparak özerk bir varoluş statüsü kazanmasıdır. Hegel'in Entäußerung ve Entfremdung kavramları çerçevesinde değerlendirildiğinde dışsallaştırma, öznenin kendi etkinliğini nesnel dünyada görünür kılmasının zorunlu bir momenti olabilirken yabancılaşma, bu nesnelleşmiş içeriğin özne tarafından kendi etkinliğinin sonucu olarak tanınamaması veya kendisine karşı bağımsız bir güç haline gelmesiyle belirginleşir. Dolayısıyla her dışsallaştırma zorunlu olarak yabancılaşma üretmez; yabancılaşma, dışsallaştırılmış olan ile onu meydana getiren özne arasındaki tanınma, sahiplenme veya denetim ilişkisinin bozulduğu özgül bir durumdur. Marx'ın yabancılaşmış emek çözümlemesinde işçinin kendi emeğiyle ürettiği nesnenin kendisine ait olmayan bir mülkiyet ve üretim düzeni içerisinde karşısına çıkması, bu dönüşümün maddi ve toplumsal karşılığını oluşturur. Emek ürünü, başlangıçta işçinin etkinliğinin nesnelleşmiş biçimiyken üretim ilişkileri aracılığıyla işçiden bağımsızlaşır; böylece öznenin kendi üretici gücü, kendi üzerinde belirleyicilik kazanan yabancı bir toplumsal kuvvetin parçasına dönüşebilir. Burada yabancılaşmanın nedeni nesnenin üretilmiş olması değil, üretim sürecinin ve ürünün özneyle kurduğu ilişkinin belirli toplumsal koşullar altında tersine dönmesidir. Üreten ile üretilen arasındaki nedensel bağımlılık, denetleyen ile denetlenen arasındaki ilişkide karşıt bir görünüm kazanır: Varlığını öznenin etkinliğine borçlu olan ürün, öznenin yaşam koşullarını belirleyen bağımsız bir güç olarak işlev görmeye başlar. Julia Kristeva'nın Étrangers à nous-mêmes (Kendimize Yabancıyız) adlı eserinde geliştirdiği yabancılık çözümlemesi, aynı ontolojik mekanizmanın psikolojik ve simgesel düzeyde nasıl yeniden kurulabileceğini gösterir. Kristeva açısından yabancı, yalnızca toplumsal sınırların dışında bulunan başka bir kişi değildir; öznenin kendi içerisinde tanımakta zorlandığı, bastırdığı veya benlik bütünlüğüyle bağdaştıramadığı yabancılık deneyimiyle de ilişkilidir. Freud'un Unheimliche kavramından hareketle düşünüldüğünde yabancı olanın yarattığı tekinsizlik, kimi zaman bütünüyle bilinmeyen bir gerçeklikle karşılaşmaktan değil, başlangıçta tanıdık olanın bastırılma veya dönüşüm sonucunda yabancı bir görünüm kazanmasından kaynaklanır. Böylece yabancılık, öznenin dışarıda keşfettiği mutlak bir başkalık olmaktan çıkarak kendi içsel farklılığını dışsal bir nesneye atfetmesiyle güçlenebilen bir ilişkiye dönüşür. Psikanalitik yansıtma mekanizması üzerinden değerlendirildiğinde özne, kendisinde kabul etmek istemediği belirli eğilimleri, korkuları veya çatışmaları başkasına yükleyerek onları kendi benlik tasarımından uzaklaştırmaya çalışabilir. Ancak dışsallaştırılan içerik ontolojik bakımdan bütünüyle ortadan kalkmaz; öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiden çıkarılarak başkasıyla kurduğu ilişkinin düzenleyici unsuruna dönüşür. Bu nedenle yabancının dışlanması, içsel yabancılığın zorunlu olarak aşılması anlamına gelmez; kimi durumlarda özne, kendisinde tanımayı reddettiği şeyi dış dünyada sürekli yeniden teşhis ederek kendi içsel çatışmasını toplumsal ilişkiler içerisinde tekrar üretir. Kristeva'nın düşüncesinin özgünlüğü, yabancılığı yalnızca dışsal bir kimlik kategorisi olarak değil, öznenin kendi içerisinde taşıdığı farklılıkla kurduğu ilişkinin de problemi olarak ele almasıdır. Bu bakımdan yabancılaşmanın ontolojik hareketi, içeriden dışarıya doğru gerçekleşen basit bir aktarımın ötesine geçer: Öznenin kendisine ait olanı yabancı olarak kurması, aynı zamanda kendisini o yabancılıktan arınmış, bütünlüklü ve özdeş bir varlık olarak tanımlama girişimidir. Yabancı, böylece yalnızca dışlanan bir unsur değil, öznenin kendi kimliğinin sınırlarını belirlemek için ihtiyaç duyabildiği karşıt bir konuma dönüşür. Carl Schmitt'in siyasal olanı dost-düşman ayrımı üzerinden kavramsallaştırması, bu mekanizmanın kolektif kimlik düzeyindeki farklı bir örgütlenmesini tartışmaya açar. Schmitt açısından siyasal düşman, bireysel hoşnutsuzluğun veya psikolojik yabancılığın doğrudan yansıması olmak zorunda değildir; kamusal düzeyde belirlenen ve kolektif varoluşun karşıtlık ilişkisi içerisinde tanımlanmasına imkân veren bir ayrımın unsurudur. Dolayısıyla Schmitt'in düşman kavramı ile Kristeva'nın içsel yabancılık çözümlemesi doğrudan özdeşleştirilemez; ancak her iki yaklaşım arasında, kimliğin kendisini bir başkalık ilişkisi üzerinden belirlemesi bakımından yapısal bir bağlantı kurulabilir. Kristeva'da öznenin kendi içerisinde taşıdığı farklılığın dışarıya yansıtılması, Schmittçi çerçevede ise siyasal birliğin kendisini başka bir kolektif varoluştan ayırarak belirginleştirmesi söz konusudur. Bu iki düzeyin ortak ontolojik problemi, kimliğin kendi sınırlarını kurarken dışladığı unsurla ilişkisel bir bağımlılık geliştirebilmesidir. Bir topluluk, kendisini yabancı veya düşman olarak tanımladığı unsurdan ayırarak kolektif bütünlüğünü güçlendirmeye çalıştığında, kendi kimliğinin belirli bir bölümünü tam da dışladığı başkalık üzerinden kurmuş olur. Böylece dışlanan unsur, görünürde kolektif kimliğin dışında konumlandırılırken bu kimliğin tanımlanma koşullarından biri haline gelir. Yabancılaşmanın paradoksal karakteri, öznenin kendisinden uzaklaştırdığı şeyi kendi varoluşunu düzenleyen dışsal bir belirleyiciye dönüştürmesidir. Ancak burada iki farklı yabancılaşma hareketinin ayrıştırılması gerekir: Marxçı anlamda öznenin ürettiği nesnenin toplumsal ilişkiler içerisinde kendisine yabancılaşması ile Kristevacı anlamda öznenin kendi içsel başkalığını dış dünyada yabancı olarak deneyimlemesi aynı nedensel mekanizmaya dayanmaz. İlkinde üretici etkinliğin nesnel sonucu özne üzerindeki denetimini kaybederek bağımsızlaşırken ikincisinde öznenin kendi benliğiyle kurduğu tanınma ilişkisindeki çatışma, başkasına yönelik algı ve tutumları biçimlendirebilir. Buna rağmen iki süreç daha genel bir ontolojik yapı içerisinde birleştirilebilir: Öznenin kendisinden kaynaklanan veya kendi varoluşuna ait bulunan bir unsur, belirli aracılıklar sonucunda özne tarafından kendisine dışsal ve bağımsız bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Bu yapı, yabancılaşmayı yalnızca dış dünyaya ait nesnelerle kurulan olumsuz bir ilişki olmaktan çıkararak öznenin kendi varoluşsal ürünlerini ve farklılıklarını tanıma kapasitesine ilişkin temel bir problem haline getirir. Dışsallaştırmanın burada belirleyici işlevi, içsel olanı fiziksel olarak dışarı taşımakla sınırlı değildir; öznenin kendisine ait olanla kurduğu ilişkiyi dönüştürerek onu başkalık kategorisi içerisinde yeniden anlamlandırmasıdır. Bu nedenle yabancılaşmanın aşılması da her durumda yabancı olanın ortadan kaldırılmasını gerektirmez; kimi durumlarda yabancı olarak deneyimlenen unsurun öznenin kendi etkinliği, tarihi veya içsel farklılığıyla ilişkili olduğunun yeniden tanınmasını gerektirir. Hegelci tanınma problemi ile Kristeva'nın yabancıyı kendi içimizde düşünmeye yönelik yaklaşımı, bu noktada farklı düzeylerden birbirine yaklaşır: Yabancılığın çözülmesi, başkalığın mutlak biçimde yok edilmesinden değil, başkalık ile özdeşlik arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasından doğabilir. Böylece yabancılaşmanın ontolojik çekirdeği, öznenin kendisine ait olanı kaybetmesi kadar, kaybettiği şeyi artık kendisine ait olarak tanıyamamasında yoğunlaşır. Öznenin ürettiği kurumlar, nesneler, normlar veya simgesel ayrımlar, zaman içerisinde kendi üretim koşullarından bağımsız ve doğal gerçekliklermiş gibi görünmeye başladığında, özne kendi tarihsel etkinliğinin sonuçları karşısında edilgen bir konuma yerleşebilir. Benzer biçimde kendi içerisinde taşıdığı yabancılığı bütünüyle dışsal bir başkalık olarak kurduğunda, kendisiyle kurduğu ilişkinin belirli bir bölümünü başkası üzerinden yaşamaya başlar. Yabancılaşmanın ontolojik paradoksu, yabancının her zaman dışarıdan gelmemesi, kimi zaman öznenin kendi dışsallaştırma faaliyetinin sonucu olarak meydana gelmesidir: Özne, kendisinden türeyeni kendisinden ayırır, ayrılanı bağımsız bir gerçeklik olarak tanır ve sonunda kendi varlığının bir parçasıyla yabancı bir kuvvetmiş gibi karşılaşır; yabancılaşma, öznenin kendi ürettiği başkalığın kökenini tanıyamadığı noktada tamamlanır.                                                                                                    

Sazlık

Bir varoluş alanının kendine özgü nitelikler kazanabilmesi, zorunlu olarak diğer alanlardan kesin sınırlarla ayrılmasına bağlı değildir; kimi durumlarda ontolojik özgünlük, birbirinden farklı iki ortamın karşılaşması sonucunda oluşan ve hiçbirine bütünüyle indirgenemeyen geçiş koşullarından doğar. Sazlık, kara ile su arasındaki ayrımın ortadan kalktığı homojen bir birleşme değil, bu ayrımın belirli bir mekânda sürekli yeniden müzakere edildiği ekolojik bir eşik olarak kavranabilir. Toprak, su, bitki örtüsü, tortu birikimi ve mevsimsel değişkenler arasındaki etkileşim, ne bütünüyle karasal ne de bütünüyle sucul koşullarla açıklanabilen özgül bir yaşam çevresi meydana getirir. Sazlığın ontolojik özgünlüğü, iki ayrı ortamın eksik veya tamamlanmamış bir biçimi olmasında değil, onların karşılaşmasından üçüncü bir varoluş düzeninin türemesinde bulunur. Burada aradalık, bağımsız bir kimliğin henüz kazanılamadığı geçici bir durum değil, kendine özgü nedensel ilişkiler ve yaşamsal imkânlar üreten kurucu bir belirlenimdir. Aristotelesçi özdeşlik ve ayrım kategorileri açısından değerlendirildiğinde sazlık, yalnızca kara ile su arasında yer aldığı için tanımlanan edilgen bir ara bölge değildir; her iki ortamın belirli özelliklerini içermekle birlikte bu özelliklerin karşılıklı etkileşiminden doğan yeni bir örgütlenme düzeyine sahiptir. Dolayısıyla sazlığın kimliği, onu meydana getiren unsurların basit toplamından çıkarılamaz; suyun varlığı, toprağın yapısı ve bitkilerin kök sistemleri birbirlerini etkileyerek tek tek bileşenlerin yalıtılmış durumlarında bulunmayan çevresel koşullar üretir. Ekolojide ekoton olarak adlandırılan geçiş bölgeleriyle ilişkilendirildiğinde bu yapı daha somut hale gelir: Farklı ekosistemlerin karşılaştığı alanlarda türlerin dağılımı, kaynakların erişilebilirliği ve çevresel etkileşimler, komşu ortamların özelliklerinden etkilenmekle birlikte kendilerine özgü örüntüler oluşturabilir. Sazlıklar her zaman iki kesin ekosistem arasındaki dar bir sınırdan ibaret olmasa da sucul ve karasal süreçlerin iç içe geçtiği sulak alanlar olarak bu ilişkisel oluşumun güçlü örnekleridir. Burada sınırın işlevi, iki varlığı birbirinden mutlak biçimde ayırmak değil, aralarındaki madde, enerji ve organizma dolaşımının belirli koşullar altında gerçekleşmesini sağlamaktır. Böylece sınır, yalnızca dışlayıcı bir çizgi olmaktan çıkarak yeni ilişkilerin meydana geldiği üretken bir çevreye dönüşür. Georg Simmel'in sınırın toplumsal ve mekânsal kuruluşuna ilişkin düşünceleri üzerinden değerlendirildiğinde ayrım, yalnızca önceden mevcut olan iki alanı birbirinden ayıran fiziksel bir çizgi değildir; alanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin örgütlenmesi de sınırın anlamını belirler. Sazlıkta kara ile su arasındaki sınır, geometrik bakımdan tek bir çizgiye indirgenemez; su seviyesindeki değişimler, toprağın doygunluğu, bitki örtüsünün yayılımı ve mevsimsel döngüler, sınırın konumunu ve işlevini sürekli yeniden belirler. Dolayısıyla sazlığın mekânsal kimliği, değişmez koordinatlara dayanan mutlak bir ayrımdan ziyade farklı çevresel süreçlerin sürekliliği içerisinde kurulur. Bu durum, belirsizlik ile belirlenimsizlik arasındaki farkı açığa çıkarır. Sazlığın kara veya su kategorilerinden birine bütünüyle yerleştirilememesi, onun kendine özgü özelliklerden yoksun olduğu anlamına gelmez; aksine iki kategorinin tek başına açıklayamadığı belirli bir ekolojik organizasyona sahip olduğunu gösterir. Buradaki belirsizlik, varlığın kendisinin düzensizliğinden çok, onu sınıflandırmak için kullanılan ikili kategorilerin yetersizliğinden kaynaklanabilir. Jacques Derrida'nın ikili karşıtlıkların kuruluşuna yönelik çözümlemeleriyle ilişkilendirildiğinde sazlık, kara ve su arasındaki kavramsal ayrımın mutlak ve geçirimsiz olmadığını görünür kılan maddi bir örnek olarak yorumlanabilir. Ancak sazlık, bu karşıtlığı bütünüyle geçersizleştirmez; tersine her iki ortamın farklılıklarını koruyarak onların arasında yeni bir ilişki biçiminin oluşabileceğini gösterir. Kara ile su birbirinden ayırt edilebilir niteliklerini bütünüyle kaybetseydi sazlığın geçişsel karakterinden söz etmek de mümkün olmazdı. Dolayısıyla aradalığın varoluşsal üretkenliği, karşıtlıkların tamamen çözülmesine değil, farklılıklarını koruyan unsurların ortak bir örgütlenme içerisinde etkileşebilmesine dayanır. Hegelci diyalektik üzerinden düşünüldüğünde sazlık, iki belirlenimin basitçe yan yana bulunmasından ziyade karşılıklı ilişkileri aracılığıyla yeni bir bütünlük oluşturmasını çağrıştırır; ancak bu bütünlük, kara ile suyun tarihsel veya mantıksal olarak zorunlu biçimde daha yüksek bir senteze ulaşması anlamına gelmez. Sazlığın oluşumu, belirli hidrolojik, jeomorfolojik ve biyolojik koşullara bağlı olumsal bir süreçtir. Onun felsefi önemi, karşıt kategoriler arasında yeni bir varoluş alanının mümkün olduğunu göstermesinde bulunur. Bu bakımdan sazlık, varlığın yalnızca kendi sınırları içerisinde tamamlanmış nesnelerden oluşmadığını, farklı ortamların kesişimlerinde meydana gelen ilişkisel düzenlerin de özgün ontolojik statüler kazanabildiğini açığa çıkarır. Sazlıkta yaşayan organizmaların bir bölümü sucul, bir bölümü karasal koşullardan yararlanırken bazıları doğrudan bu geçiş ortamının sağladığı özgül imkânlara bağımlıdır. Böylece aradalık, yalnızca iki farklı yaşam alanı arasında hareket etmeyi sağlayan bir geçit değil, kendi başına yaşamın gerçekleşme koşullarını üreten bir çevre haline gelir. Sazlığın varlığı, kara ile suyun birbirinden ayrıldığı noktada yaşamın sona ermesini değil, farklı çevresel belirlenimlerin karşılaşmasıyla başka yaşam biçimlerinin mümkün hale gelmesini ifade eder. Bu nedenle sazlığın ontolojik kimliği, iki ortamdan hangisine daha fazla benzediği sorusuyla tüketilemez; belirleyici olan, her iki ortamın etkileşiminden hangi yeni yaşamsal ilişkilerin doğduğudur. Burada mekân, önceden tamamlanmış bir varoluşun edilgen taşıyıcısı değil, yaşamın biçimlenmesine katılan etkin bir koşullar bütünü olarak belirir. Suyun toprağı dönüştürmesi, bitkilerin tortu birikimini etkilemesi ve organizmaların bu çevresel değişimlere katılması, sazlığın yalnızca mevcut bir sınır üzerinde bulunmadığını, kendi sınırlarını ve içsel koşullarını da süreç içerisinde yeniden ürettiğini gösterir. Böylece sazlık, statik bir ara bölgeden ziyade farklı maddi süreçlerin birbirini dönüştürerek süreklilik kazandırdığı dinamik bir varoluş formudur. Onun özgünlüğü, tam anlamıyla kara veya su olamamasından kaynaklanan bir eksiklik değil, yalnızca kara veya su olsaydı ortaya çıkamayacak ilişkileri mümkün kılan bir fazlalıktır. Bu ayrım, aradalığın ontolojik değerini yeniden belirler: Bir varlığın iki kategori arasında konumlanması, zorunlu olarak ontolojik bakımdan ikincil olduğu anlamına gelmez; kimi durumlarda kategoriler arasındaki geçiş, her iki kategorinin tek başına üretemediği özgün bir gerçeklik düzeyi oluşturur. Sazlığın ontolojik paradoksu, kendisini kesin biçimde iki ortamdan birine ait kılamayan koşulların ona bağımsız bir varoluş kimliği kazandırmasıdır: Kara ile su arasındaki sınır, yalnızca iki dünyayı ayıran bir çizgi olmaktan çıkarak üçüncü bir yaşam alanının kuruluş koşuluna dönüşür; sazlık, aradalığın eksiklik değil, başlı başına bir varlık üretme kapasitesi olduğunu gösterir.

Bürokrasi

Eylemin gerçekleşmesi ile eylemi gerçekleştiren failin belirlenebilir olması arasındaki zorunlu görünen ilişki, bürokratik örgütlenme içerisinde yapısal bir ayrışmaya uğrar; kararın hazırlanması, onaylanması, uygulanması ve denetlenmesi birbirinden farklı konumlara dağıtıldığında, ortaya çıkan sonuç belirli bir iradenin doğrudan dışavurumu olmaktan çıkarak çok sayıda kısmi iradenin kurumsal olarak bütünleştirilmesiyle meydana gelen kolektif bir edime dönüşür. Bürokrasi, bu anlamda, yalnızca idari işlemlerin düzenlenmesini sağlayan teknik bir mekanizma değil, failliğin bireysel düzeyden kurumsal düzeye aktarılmasını mümkün kılan ontolojik bir örgütlenme biçimidir. Tekil failin belirgin olduğu eylemlerde karar, niyet ve sonuç arasındaki ilişki belirli bir öznenin iradesine atfedilebilirken bürokratik yapılarda bu ilişki prosedürler, yetki hiyerarşileri, görev tanımları ve kurumsal normlar aracılığıyla parçalanır. Max Weber'in rasyonel-yasal otorite çözümlemesi çerçevesinde bürokrasinin kişisel iradeden bağımsız kurallara dayanması, idari faaliyetin meşruiyetini bireyin özgün niteliklerinden değil, işgal ettiği makamın kurumsal yetkisinden türetir. Böylece kararın geçerliliği, onu veren kişinin bireyselliğinden ayrılarak kişinin temsil ettiği konumun sürekliliğine bağlanır; görevli değişebilir, fakat makamın yetkisi, prosedürün işleyişi ve kurumsal kararın bağlayıcılığı varlığını sürdürebilir. Bürokratik failliğin özgünlüğü, bireysel iradelerin bütünüyle ortadan kaldırılmasında değil, onların kurumsal işlevlere dönüştürülerek tekil öznelere indirgenemeyen bir eylem bütünlüğü meydana getirmesinde bulunur. Émile Durkheim'ın kolektif bilinç kavramıyla ilişkilendirildiğinde, bireylerin üzerinde bağlayıcılık kazanan ortak normlar ve davranış beklentileri, bürokratik örgütlenmenin kişisel tercihlerden görece bağımsız bir düzen oluşturmasını açıklamak için kullanılabilir; ancak bürokratik kurumsallık, Durkheim'ın toplum ölçeğinde tanımladığı kolektif bilinçle bütünüyle özdeş değildir. Burada kolektif bilinçten söz edilebilecek özgül anlam, kurumsal işleyişin bireylerin ayrı ayrı sahip oldukları niyetlerden daha istikrarlı bir karar mantığı üretmesidir. Bürokrasi, böylece bireysel bilinçleri tek bir zihinde birleştirmek yerine, onların eylemlerini ortak bir normatif düzene tabi kılarak kolektif özneye benzer bir işlevsel bütünlük meydana getirir. Bu bütünlüğün kuruluşunda homojenleştirme belirleyici bir rol oynar; çünkü tekil faillerin kendilerine özgü değerlendirmeleri, duygusal eğilimleri ve kişisel amaçları kurumsal kararın doğrudan belirleyicileri haline geldiğinde örgütsel süreklilik bireysel farklılıklara bağımlılaşır. Bürokratik yapı ise işlemlerin kişilere göre değişmesini sınırlandırarak bireysel tikelliği kurumsal eşdeğerliğe dönüştürmeye yönelir. Aynı görevi üstlenen farklı bireylerin benzer koşullar altında aynı prosedürleri uygulamasının beklenmesi, kişilerin ontolojik bakımdan özdeşleştirilmesi değil, kurumsal işlev bakımından birbirlerinin yerine geçebilir hale getirilmesidir. Dolayısıyla bürokratik homojenlik, bireylerin tüm özelliklerinin silinmesinden değil, karar süreçlerinde hangi özelliklerinin geçerli sayılacağının önceden belirlenmesinden doğar. Hannah Arendt'in düşüncesinde bürokratik yönetimin sorumluluğu belirsizleştirebilen yapısı, failliğin dağıtılmasının siyasal ve ahlaki sonuçlarını açığa çıkarır: Kararın her aşaması belirli bir görevliye ait olsa bile kararın bütününe ilişkin sorumluluk hiçbir görevlinin kendi yetki alanıyla tam olarak örtüşmeyebilir. Böylece eylemin gerçekleşmesi için gerekli olan kolektif koordinasyon, aynı zamanda eylemin bütünsel sahipliğini belirsizleştiren bir sorumluluk dağılması üretebilir. Bununla birlikte failliğin kurumsal olarak dağıtılması, bireysel sorumluluğun zorunlu biçimde ortadan kalktığı anlamına gelmez; aksine hukuki ve ahlaki sorumluluğun hangi düzeylerde yeniden kurulabileceği sorusunu ortaya çıkarır. Bürokratik eylemin paradoksal yapısı, her aşamanın belirli bir kişi tarafından gerçekleştirilmesine rağmen toplam eylemin hiçbir tekil kişinin gerçekleştirdiği aşamayla özdeş olmamasıdır. Burada parça ile bütün arasındaki ilişki yalnızca niceliksel bir birleşme değildir; tek tek görevlilerin gerçekleştirdiği işlemler, kurumsal düzen içerisinde birbirine bağlandığında kendi başlarına sahip olmadıkları bir sonuç üretme kapasitesi kazanır. Bu nedenle bürokrasi, bireysel faillerin toplamından ibaret olmayan, fakat onların eylemleri dışında bağımsız bir iradeye de sahip bulunmayan ilişkisel bir kolektif faillik düzeyi oluşturur. Kurumun tekil bireylerden daha uzun ömürlü olabilmesi, karar süreçlerinin kişisel biyografilerden bağımsızlaştırılmasıyla mümkün hale gelir; bireylerin değişmesine rağmen eylem örüntüsünün korunması, kurumsal kimliğin sürekliliğini sağlar. Bunun karşılığında bireysel irade, kolektif düzenin işleyiş koşullarına tabi kılınarak kendi özgünlüğünü kurumsal sınırlar içerisinde ifade etmek zorunda kalır. Bürokrasi böylece tikelliği bütünüyle yok eden bir mekanizma olmaktan çok, bireysel tikelliklerin kolektif eylem üzerindeki belirleyiciliğini azaltan ve failliği kişisel kimliklerden kurumsal konumlara aktaran bir düzenleme ilkesi olarak kavranabilir. Onun ontolojik özgünlüğü, bireyleri ortadan kaldırmadan bireysel failliğin merkezîliğini ortadan kaldırabilmesidir: Herkes eylemin belirli bir bölümünü gerçekleştirirken eylemin bütünü, onu gerçekleştirenlerin hiçbirine tek başına ait olmayan kurumsal bir özneye atfedilebilir hale gelir.                                                                                                   

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Günlük Freestyle 51

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    410
  2. 2
  3. 3
  4. 4

    OntoHaber 81

    213
  5. 5

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.