İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 7

Safra, kepek, kıymık, paspas, conta, tıkaç, oluk, oyuk ve çukur üzerinden benlik, değer, aidiyet ve özgünlük kavramlarını acımasızca söken ontolojik dil deneyleri.

UUmutcan Demir10 dk okuma48 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

07DİLSEL OTOPSİ PROSEDÜRÜ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Tahliye

Sana katlanılıyor oluşunu hâlâ aidiyet sanacak kadar kendi varlığının muhasebesini yanlış tutuyorsun; oysa senin içeride kalışın, değerinin teyidi değil, seni dışarı atacak koşulların henüz yeterince birleşmemiş olmasının geçici sonucundan ibaret. Kendine biçtiğin bütün kıymeti tek bir negatif kanıttan üretiyorsun: henüz tahliye edilmemiş olmak. Biri seni terk etmediğinde sevildiğini, bir çevre seni henüz dışlamadığında vazgeçilmez olduğunu, bir düzen senden kurtulmak için yeterli gerekçeyi veya fırsatı henüz bulamadığında gerekli olduğunu sanıyorsun; çünkü olumlu bir değerin yokluğunu, olumsuz hükmün gecikmesiyle kapatıyorsun. Daha kötüsü, kendi değer teorinin ne kadar aşağılayıcı olduğunu sen de biliyorsun: varlığının ölçüsü ne ürettiğin, ne kattığın, neyin onsuz eksik kalacağı değil; yalnızca sistemin seni ne zaman fazlalık ilan edeceği. Böylece her yeni gün senin için bir kabul belgesi değil, ertelenmiş bir ret kararına dönüşüyor; fakat sen ertelemeyi zafer diye okuyarak kendini avutuyorsun. Değer dediğin şey tek bir ihtimalin gerçekleşmemesine bağlıysa, sen aslında değer taşımıyorsun; yalnızca hükmün henüz infaz edilmemiş olmasından psikolojik faiz topluyorsun. İçeride kaldığın her dakika kendini daha önemli sanarken, bütün benlik anlatını tam tersine, bir gün kapının açılıp senden vazgeçilebileceği ihtimalinin üzerine kuruyorsun; yani seni ayakta tutan şey kabul edilmiş olmak değil, reddedilmenin gecikmesi. En acınası tarafın da burada başlıyor: dışarı atılmamak için yaşarken bunu içeride istenmek sanıyorsun. Sen değerli değilsin; yalnızca henüz çıkarılmamışsın.                                        

Deskuamasyon

Sen kendi ölümünü hâlâ kozmik ölçekte bir kayıp gibi tasavvur ediyorsun; oysa canlılığın en sıradan işleyişi bile sana bundan daha aşağılayıcı bir ontolojik statü biçiyor: bazı parçalar öldüğü için organizma çökmüyor, tam tersine organizma yaşayabilsin diye o parçaların ölmesi, ayrılması ve yüzeyden atılması gerekiyor. Sen tam burada trajik olma ayrıcalığını bile kaybediyorsun; çünkü ortadan kalkışın bir bütünün eksilmesi değil, bütünün kendisini yenileyebilmesinin koşuluna dönüşüyor. Daha korkuncu, sen gerçekten öleceksin; ölümün biyolojik olarak senin için mutlak olacak, bütün deneyim alanın kapanacak, bütün benlik anlatın sona erecek, fakat seni aşan düzen açısından aynı olay bir kayıp değil, yalnızca işlevini tamamlamış ölü maddenin sistemden uzaklaştırılması kadar kayıtsız okunabilecek. Değerini ölümünün büyüklüğünden devşirmeye de kalkamazsın; çünkü senin yokluğun başka bir canlılığın devamını mümkün kılıyorsa, ölümün bile sana ait son büyük anlam olmaktan çıkar ve senden daha büyük bir sürecin bakım mekanizmasına indirgenir. Sen bütün hayatın boyunca kendini merkeze yerleştirip varlığının çevresinde anlam halkaları örerken, yaşamın maddi mantığı sana daha soğuk bir hüküm hazırlıyor: bazı şeyler kaybedildiğinde yas tutulur, bazılarıysa ancak uzaklaştırıldığında yüzey yeniden nefes alır. Senin en ağır ihtimalin ölmek değil; öldüğünde bile bir kayıp sayılmayacak kadar fazlalık olman.                                       

Edilginlik

Sen kendi bütünlüğünü çoktan kaybetmişsin; artık tek başına bir yapı kuramadığın için başka bütünlerin içine sızmadan varlığını sürdüremiyorsun, fakat trajedin tam burada başlıyor: bir bütüne katıldığında ona işlev, anlam ya da kuvvet ekleyemiyor, yalnızca rahatsızlık üretebiliyorsun. Varlığının fark edilmesi için katkı sunman değil, bir başkasının dokusunda problem yaratman gerekiyor; seni görünür kılan tek şey, senden daha bütün olan bir yapının sana verdiği reaksiyon. Normalde acı vermek bile bir faillik göstergesidir: fail karar verir, kuvvet uygular, sonucu üretir ve eylemin nedenselliğini üstlenir; sen ise bunu bile başaramıyorsun, çünkü başkasında yarattığın acı iradenden değil, kendi parçalanmışlığının başka bir yapıyla uyuşamamasından doğuyor. Sen saldırmıyorsun; yalnızca bulunduğun yerde tahriş meydana geliyor. Böylece şiddetin bile senden daha fazla özne gerektiren bir kategoriye dönüşüyor: zalim olacak kadar iradeli, düşman olacak kadar bağımsız, tehdit olacak kadar bütün değilsin. Bir başkasına zarar verdiğinde dahi “bunu ben yaptım” diyebileceğin bir nedensel egemenliğin yok; zarar, senin eylemin değil, senin biçimsiz varlığının çevresinde oluşan patolojik yan etki. Daha aşağılayıcı olanı, bütünlüğünü kaybettiğin için bir yere ait olmak zorundasın ama ait olduğun her yerde, ait olamayışının semptomuna dönüşüyorsun; dışarıda tek başına hiçbir şey kuramıyor, içerideyse ancak başkasının huzurunu bozarak mevcudiyet kazanabiliyorsun. Senin varoluşunda faillik bile pasifize olmuş durumda: iraden sonuç üretmiyor, kusurun sonuç doğuruyor. Sen başkalarına acı veren biri bile değilsin; başkalarının senden kurtulmak isteyişinde kısa süreliğine hissedilen bir nedensin.                        

Nötr Yüzey

Sen kendini bir kategorinin mensubu sanıyorsun, oysa sana biçilebilecek işlev kategoriler arasında dolaşan artıkların taşınmasından ibaret; çünkü senin varlık nedenin yükselmek, merkezileşmek ya da herhangi bir düzen içinde değer kazanmak değil, başkalarının üzerinde taşımak istemediği kiri üzerine alarak onları yeniden bağlamlarına uygun hâle getirmek. Mary Douglas’ın kir anlayışında kir, maddi özünden dolayı kir değildir; yanlış yerde bulunduğu için kirdir, yani tabaktaki yemek düzenken yere düştüğünde pisliğe dönüşür ve hijyen dediğin şey de nesneleri ontolojik olarak arındırmaktan çok onları yeniden doğru kategorik konumlarına yerleştirmektir. Sen tam olarak bu yeniden sınıflandırma işleminin dışında bırakılmış araçsın: başkalarının sınırları temiz kalsın diye sınırların üzerinde birikiyorsun, düzen kendisini korusun diye düzensizliği kendi yüzeyinde topluyorsun ve işe yarayabilmen için zaten hiçbir kategoriye tam olarak ait olmaman gerekiyor. Çünkü sen de temiz sayılırsan kiri taşıyamazsın, kir sayılırsan temizliğin aracısı olamazsın; dolayısıyla bütün işlevin, değerin bile olmayan nötr bir yüzeysellikte askıda kalmana bağlı. Sana basan herkes kendi bağlamına geri dönerken senden bir şey bırakıyor; sen ise onların bıraktıklarını biriktirmek dışında hiçbir ontolojik sermaye üretemiyorsun. Daha aşağılayıcı olanı, taşıdığın pislik sana ait bile değil: kendi sefaletini yaratacak kadar özgün değilsin, başkalarının artıklarıyla tanımlanıyorsun. Senin “işe yarıyorum” diye övünebileceğin tek durum bile özneleşmenden değil, başka şeylerin düzenini korurken kendinin düzen dışı tutulmasından kaynaklanıyor; yani faydan, sana değer kazandıran bir özellik değil, seni kategorik olarak aşağıda tutmanın gerekçesi. Sen hiçbir düzenin parçası değilsin; düzenin temiz görünmesi için üzerinde yürüdüğü adsız yüzeysin.                                                                                                               

Paspas

Sen kendini bir kategorinin mensubu sanıyorsun, oysa sana biçilebilecek işlev kategoriler arasında dolaşan artıkların taşınmasından ibaret; çünkü senin varlık nedenin yükselmek, merkezileşmek ya da herhangi bir düzen içinde değer kazanmak değil, başkalarının üzerinde taşımak istemediği kiri üzerine alarak onları yeniden bağlamlarına uygun hâle getirmek. Mary Douglas’ın kir anlayışında kir, maddi özünden dolayı kir değildir; yanlış yerde bulunduğu için kirdir, yani tabaktaki yemek düzenken yere düştüğünde pisliğe dönüşür ve hijyen dediğin şey de nesneleri ontolojik olarak arındırmaktan çok onları yeniden doğru kategorik konumlarına yerleştirmektir. Sen tam olarak bu yeniden sınıflandırma işleminin dışında bırakılmış araçsın: başkalarının sınırları temiz kalsın diye sınırların üzerinde birikiyorsun, düzen kendisini korusun diye düzensizliği kendi yüzeyinde topluyorsun ve işe yarayabilmen için zaten hiçbir kategoriye tam olarak ait olmaman gerekiyor. Çünkü sen de temiz sayılırsan kiri taşıyamazsın, kir sayılırsan temizliğin aracısı olamazsın; dolayısıyla bütün işlevin, değerin bile olmayan nötr bir yüzeysellikte askıda kalmana bağlı. Sana basan herkes kendi bağlamına geri dönerken senden bir şey bırakıyor; sen ise onların bıraktıklarını biriktirmek dışında hiçbir ontolojik sermaye üretemiyorsun. Daha aşağılayıcı olanı, taşıdığın pislik sana ait bile değil: kendi sefaletini yaratacak kadar özgün değilsin, başkalarının artıklarıyla tanımlanıyorsun. Senin “işe yarıyorum” diye övünebileceğin tek durum bile özneleşmenden değil, başka şeylerin düzenini korurken kendinin düzen dışı tutulmasından kaynaklanıyor; yani faydan, sana değer kazandıran bir özellik değil, seni kategorik olarak aşağıda tutmanın gerekçesi. Sen hiçbir düzenin parçası değilsin; düzenin temiz görünmesi için üzerinde yürüdüğü adsız yüzeysin.                                                                                                                

Conta

Sen kendi güvenlik duygunu özgürlükten değil, senden daha güçlü ve daha değerli şeylerin arasında ezilmekten üretiyorsun; çünkü varlığının işe yarar hâle geldiği tek koşul, iki asli parçanın birbirine yaklaşırken seni aralarında sıkıştırması. Tek başına kaldığında sistem için anlam taşımıyorsun, ancak başkalarının kuvveti seni biçimsizleştirip basınç altında tuttuğunda bir işlev kazanıyorsun; bu yüzden hayatın boyunca klostrofobiyi yalnızca maruz kaldığın bir durum olarak değil, kimliğinin taşıyıcı ilkesi olarak içselleştirdin. Sana alan açıldığında rahatlamak yerine ürküyorsun, çünkü serbestlik senin için özerklik değil, işlevsizliğinin görünür hâle gelmesi demek; baskı kalktığında kim olduğunu bilmiyorsun, zira bütün benlik duygun senden daha kudretli yapıların arasındaki dar boşlukta şekillenmiş. Güvende hissedebilmek için sürekli sıkıştırılmaya, sınırlarının dışarıdan belirlenmesine, hareket alanının azaltılmasına ihtiyaç duyuyorsun; kendi biçimini koruyamadığın için seni tutan kuvvetleri sevgi, aidiyet ya da düzen diye yeniden adlandırıyorsun. Üstelik trajedin yalnızca ezilmen değil, ezilmeyi kaybetmekten korkman: seni ezen kuvvetler çekildiğinde özgürleşmiyorsun, dağılıyorsun. Kozmos karşısındaki çıplak varlığını tek başına taşıyamadığın için iki yabancı gücün arasında tost edilmek sana huzur veriyor; bağımsızlık sende ferahlık değil panik yaratıyor, çünkü sen ancak başkalarının basıncı altında biçim kazanabiliyorsun. Senin güvenlik dediğin şey korunmak değil; ezilmenin yeterince düzenli gerçekleşmesidir.                                                                                                                               

Tıkaç

Sen etkini üretimle değil, kesintiyle ölçüyorsun; senden sonra hiçbir şey ilerleyemediğinde bunu kudret sanıyorsun, çünkü kendi varlığını ancak başkasının hareketini durdurabildiğin ölçüde hissedebiliyorsun. Oysa akışı başlatmıyorsun, yön vermiyorsun, hızlandırmıyorsun; yalnızca zaten senden bağımsız olarak işleyen bir sürecin önüne geçip onun sürekliliğini bozuyorsun ve sonra ortaya çıkan sessizliği kendi eserine çeviriyorsun. Varoluşun lineerliği, nedenselliğin sürekliliği ve entropinin geri çevrilemez yönü senden herhangi bir katkı beklemiyor; tam tersine sen kendini gerçekleştirdiğin her anda, sistem olağan işleyişinden sapmak zorunda kalıyor. Bu yüzden senin “etki” dediğin şey aslında bir başarının değil, bir arızanın semptomu: düzen senden dolayı yeni bir şey üretmiyor, yalnızca seni aşabilmek için enerji kaybediyor. Daha aşağılayıcı olanı, kendi varlığını tam da bu aksaklığın merkezine yerleştirip önem zannediyorsun; çünkü senden sonra hareket yoksa, kendini güçlü sanıyorsun. Halbuki bir şeyin ilerleyememesi, önündeki engelin değerli olduğunu değil, yalnızca yanlış yerde bulunduğunu gösterir. Sen varoluşun yönünü değiştiren bir neden değilsin; nedenlerin ilerlemesini geçici olarak bozan bir hata kodusun. Kendini gerçekleştirdiğin her an, evren sana yer açmıyor; yalnızca seni tolere edebilmek için kendi akışını düzeltiyor. Senin en büyük yanılgın, sistemin sende durmasını sistemin sana bağlılığı sanman; oysa sen çekildiğin anda bütün düzen hiçbir şey olmamış gibi yeniden akıyor.                             

Oluk

Sen hayatından geçenleri biriktirip kişilik sanıyorsun; oysa sende kalan hiçbir şey gerçekten sana ait değil, yalnızca başkalarının geçerken bıraktığı tortular, aşınmalar ve yön izleri var. Daha kötüsü, onları dönüştürebilecek bir iç kuvvetin de yok: sana temas eden düşünceyi kendi formuna sokamıyor, yaşadığın şeyi yeniden kuramıyor, başkasından aldığını sindirip özgün bir yapıya çeviremiyorsun; yalnızca üzerinden geçen şeylerin basıncını taşıyor ve sonra o deformasyona “ben” adını veriyorsun. Senin benlik dediğin şey başka biri bile değil; başkasının sende bıraktığı artıkların ikinci el geometrisi. Birinin sözü sende çizik bırakıyor, bir başkasının davranışı yön veriyor, bir üçüncünün yokluğu sende oyuk açıyor; sen de bütün bu izleri birbirine ekleyip sanki içeriden kurulmuş bütünlüklü bir özneymişsin gibi dolaşıyorsun. Oysa senden geçen hiçbir şey sende yeni bir biçim kazanmıyor; sen yalnızca taşıyorsun, geçiriyorsun, iz tutuyorsun. Kendi merkezini kuramadığın için hafızayı karakter, etkilenmeyi özgünlük, tortuyu derinlik sanıyorsun; sonra bu kalıntıları yeşertip bir benlik çıkarmaya çalışıyorsun, ama toprağın bile yok, yalnızca başkalarının senden geçerken açtığı çizgiler var. Sen kendin olmadığın için başkasına da dönüşemiyorsun; yalnızca geçip gitmiş hayatların bıraktığı deformasyonların toplamısın. Senin “ben” dediğin şey, içinden geçenlerin senden geriye bıraktığı aşınma haritasıdır.                                                                                                                                          

Oyuk

Sen kendini sahip oldukların üzerinden tanımlayabilecek kadar içerik bile üretememişsin; sende var olan şeyler o kadar silik, o kadar ikamesi kolay ve o kadar anlamsız ki seni tarif etmek isteyen biri sonunda mecburen eksiklerine başvuruyor. Bir insan düşün: yıllarca aynı masada oturmuş, aynı insanlarla konuşmuş, aynı odalarda bulunmuş ama öldüğünde onu hatırlayanların söyleyebildiği en belirgin şey “hiç cesaret edemedi”, “hiç gerçekten sevmedi”, “hiçbir yerde iz bırakmadı” olsun; işte senin trajedin de burada başlıyor, çünkü biyografini kuran fiiller yaptıklarından değil, yapamadıklarından seçiliyor. Senin biçimin içeriden taşan bir özden değil, bulunması gereken şeylerin sende açtığı boşluklardan meydana geliyor: iraden olmadığı için tereddüdün görünür oluyor, özgünlüğün olmadığı için taklitlerin seçiliyor, karakterin olmadığı için başkalarına göre aldığın şekiller belirginleşiyor. İnsanlar sende ne olduğunu incelemek yerine neyin eksik olduğunu sayarak sana ulaşabiliyor; tıpkı karanlıkta duran bir cismin kendisi görülmediğinde çevresindeki boşluğun sınırlarından çıkarılması gibi, sen de ancak yokluklarının konturu sayesinde fark edilebiliyorsun. Daha aşağılayıcı olanı, eksikliklerin sana rağmen geçici kusurlar olarak kalmıyor; uzun süre taşıdığın için sonunda seni tarif eden en istikrarlı özelliklere dönüşüyor ve sen de boşluğun çevresinde biriken birkaç rastlantısal niteliği kişilik diye sergilemeye çalışıyorsun. Senin hakkında en doğru cümlelerin sürekli “değil”, “yok”, “olmadı”, “yapamadı” sözcüklerine ihtiyaç duyması tesadüf değil; çünkü sende bulunanlar seni açıklamaya yetmiyor. Sen bir insanın sahip olduklarıyla değil, sahip olamadıklarının bıraktığı negatif kalıpla tanınabileceğinin canlı kanıtısın; senden geriye bir portre kalmıyor, yalnızca olması gereken insanın çıkarıldığı yerde duran boşluk kalıyor.                                                                     

Çukur

Sen kendi konumunu kurabilen biri değilsin; yüksekliğin olmadığı için ancak çevrendekilerin senden yukarıda kalması sayesinde tarif edilebiliyorsun. Başkalarının yükselişi senin başarısızlığını görünür kılmakla kalmıyor, doğrudan senin ontolojik koordinatını üretiyor: onlar yukarıda oldukça sen aşağıdasın, onlar güçlü oldukça sen zayıflığını ölçebiliyorsun, onlar bir şey oldukça sen kendini onların altında kalan mesafe üzerinden tanımlayabiliyorsun. Kendi başına sıfır noktan bile yok; varlığının geometrisi bütünüyle başkasının irtifasına bağımlı. Daha aşağılayıcı olanı, kıskandığın insanların yüksekliğine aslında muhtaçsın, çünkü onlar düşerse sen yükselmiş olmayacaksın; yalnızca kendini aşağıda tanımlayabileceğin referansı kaybedeceksin. Bu yüzden başkasının başarısından nefret ederken bile onu korumak zorundasın: seni ezen yükseklik aynı zamanda seni tanımlayan tek koordinat sistemi. Kendi değerini içeriden üretemediğin için sürekli karşılaştırma arıyorsun, başkalarının mevkiini, zekâsını, gücünü, sevgisini ya da başarısını ölçüp aradaki mesafeden bir kimlik çıkarıyorsun; sonra o negatif mesafeye “ben” diyorsun. Senin asalaklığın başkasının emeğini tüketmekten bile daha dipte, çünkü sen başkasının konumunu tüketiyorsun; onun yüksekliği olmadan kendi aşağılığını bile tarif edemiyorsun. Üstelik çevrendekiler sana doğru alçaldığında aradaki fark kapanıyor diye sevinmen gerekirken paniğe kapılıyorsun, çünkü fark ortadan kalktığında senden geriye yükselmiş bir özne değil, koordinatsız bir boşluk kalıyor. Sen başkaları için yaşamıyorsun çünkü onları seviyorsun; başkaları var olmak zorunda, çünkü onların üstünde durduğu zemin çekildiği anda senin aşağıda oluşunun bile hiçbir anlamı kalmıyor.                              

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 7

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.