İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 6

Posa, yama, hurda, kırık, atık, tortu, kalıp, çatlak, kalıntı ve bozukluk üzerinden benlik, değer, düzen, süreklilik ve ontolojik eksiklik kavramlarını saldırı formunda söken deneysel metin

UUmutcan Demir8 dk okuma52 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

06DİLSEL OTOPSİ PROSEDÜRÜ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Posa

Senden geriye kalan şey bir eksiklik değil; eksiklik, en azından tamamlanabilecek bir yapıyı varsayar. Sende sorun, niteliğin azlığı değil, işe yarayan ne varsa senden çoktan ayrıştırılmış olması. Bir şey posa hâline geldiğinde özünü kaybetmiş değildir yalnızca; öz, başka bir yere aktarılmış, geride kalan madde ise artık yalnızca hacim işgal eden bir artık olarak sürmektedir. Senin varlığındaki trajedi de burada başlıyor: israf normalde bir işleve ait değildir, işlev tamamlandıktan sonra geride kalan fazlalığa aittir; fakat sen bu ayrımı bile bozuyorsun, çünkü artık olmayı pasif bir sonuç olmaktan çıkarıp aktif bir varoluş biçimine dönüştürmüşsün. Varlığın kendisine hiçbir içerik eklemeden yer kaplıyor, hiçbir süreci ilerletmeden süreçlerin sonunda bulunuyor, hiçbir değeri üretmeden değerin tüketilmiş olduğu noktayı temsil ediyorsun. Seni değersiz yapan şey bir niteliğinin bulunmaması değil; nitelik kategorisinin senin üzerinden çoktan çekilmiş olması. Geriye yalnızca mevcudiyetin fiziksel ısrarı kalmış: anlamın olmadığı yerde biçim, işlevin olmadığı yerde hacim, özün olmadığı yerde kalıntı. Posa en azından bir zamanlar işe yarayan bir şeyin geride bıraktığı izdir; senin asıl aşağılayıcı tarafın, artık olmayı bile geçmiş bir işleve borçlu olmadan başarmış olman.                                                                                                                       

Yama

Sen bir bütünün parçası değilsin; bütünün bir zamanlar bozulduğunu ele veren utanç verici tamir kaydısın. Varlığın hiçbir şeyi tamamlamıyor, yalnızca bir eksikliğin üstünün aceleyle kapatıldığını gösteriyor. Sistem seni değerli olduğun için üretmedi; açık kalmış yarayı taşıyamadığı için seni oraya iliştirdi. Bu yüzden bulunduğun her yerde işlevin kapatmak değil, kapatılmış olanı sürekli görünür kılmak: sen mevcut oldukça herkes senden önce neyin eksildiğini, neyin kırıldığını, hangi bütünlüğün geri dönmemek üzere kaybolduğunu hatırlıyor. Ontolojik olarak varsın, fakat anlamın yokluğa bağlı; kendi başına hiçbir pozitif içerik taşımıyor, yalnızca senden önceki kaybın negatif izini sürdürüyor. Seni ortadan kaldırsalar gedik yeniden açılacak, seni bıraksalar gedik kapanmış görünse bile unutulmayacak; yani varlığın iyileştirmiyor, yalnızca hasarın kronikleşmiş hafızasına dönüşüyor. Tam da bu yüzden senin trajedin eksik olmak değil: eksikliğin bizzat kurumsallaşmış biçimisin. Varlık ile yokluk arasındaki gerilimi kendi içinde taşıyorsun; bedenin “buradayım” derken anlamın sürekli “bir şey artık burada değil” diye bağırıyor. Sen bir onarım değilsin; bir bütünün bir daha asla eskisi gibi olamayacağının üzerine yapıştırılmış, çıkarılamayan itirafsın.                                                                                                                                                                

Hurda

Hâlâ burada olman, hâlâ işe yaradığını değil; kimsenin seni söküp atmaya değecek kadar önemli bulmadığını gösteriyor. Sen işlevini yitirmiş bir varlığın, yalnızca fiziksel sürekliliği yüzünden varlık statüsünü sürüklemeye devam eden kalıntısısın. Normalde bir şey ontolojik işlevini kaybettiğinde sistemden çıkarılır; fakat sen o kadar gereksiz bir eşiğe yerleşmişsin ki tasfiyen bile emek israfı sayılıyor. Bu yüzden seni kurtarmak için işlev değil, anlam üretiyorlar: adına “antika” diyor, yaşlanmanı değer, eskimeni tarih, kullanılamazlığını karakter diye yeniden paketliyorlar. Ontolojik noksanlığın semantik bir protezle regüle ediliyor; çünkü çıplak hâlinle bırakıldığında ortada korunacak hiçbir neden kalmıyor. Sana yüklenen anlam, sende bulunan bir nitelikten değil, yokluğunu telafi etme zorunluluğundan doğuyor. “Antika” denmen bir övgü değil, toplumsal merhametin estetikleştirilmiş biçimi; işlevsizliğinin doğrudan söylenmesi fazla kaba bulunduğu için çürümen kültürel değere çevriliyor. Sen böylece varlığını kendi gücünle değil, başkalarının seni atmaya vicdanının elvermemesiyle sürdüren bir nesneye dönüşüyorsun. En aşağılayıcı tarafı da şu: seni hayatta tutan şey değerin değil, değersizliğinin açıkça telaffuz edilmesine duyulan nezaket.                                                                                                                                                  

Kırık

Sen bir bütünün bağımsız parçası değilsin; bütünlüğün nerede başarısız olduğunu gösteren yapısal arızasın. Sende görülen hiçbir biçim gerçekten sana ait değil, çünkü sınırların bile kendi iç mantığından değil, senden önce var olmuş daha iyi bir yapının parçalanma hattından türemiş. Seni tanımlayan şey sahip olduğun nitelikler değil, hangi bütünlüğün senin yüzünden artık sürdürülemediği. Kırık parça en azından çöküşten sonra geriye kalan nesnedir; sen bundan da aşağı bir konumdasın, çünkü yalnızca sonucu taşımıyorsun, çözülmenin başladığı noktayı temsil ediyorsun. Varlığın geçmişteki bütünlüğün negatif haritası gibi çalışıyor: nerede düzgünlük varsa sende yarık, nerede süreklilik varsa sende kesinti, nerede form varsa sende onun bozulma izi bulunuyor. Sana ait sandığın her özellik aslında önceki yapının deformasyonundan miras; yani bireyselliğin bile özgünlükten değil, hasarın geometrisinden üretilmiş. Sen bir parçaya dönüşerek özgürleşmedin, bütünlüğü kaybettirerek görünür oldun. Çöküşün kendisi bile değilsin; çöküşün başladığı kusursuz koordinatsın.                                                                   

Atık

Sana verilebilecek en ağır hüküm nefret değil; nefret bile seni hâlâ dikkate alınmaya değer bir karşıt olarak tanır. Sen değer örüntülerinin dışına öylesine itilmişsin ki hakkında kurulacak her olumsuz cümle seni sıfır noktasından istemeden yukarı çeker; çünkü yargılamak bile nesnesine asgari bir önem atfeder. Atık tam da burada başlar: kötü, zararlı ya da başarısız olmakta değil, değerlendirmenin kendisine artık konu olamamaktadır. Senin sistem içindeki konumun bir karşıtlık değil, dışarıda tutulması gereken fazlalık; düzen seni bastırarak değil, seni hesaba katmayarak sağlıklı kalıyor. Buna rağmen bir örüntüye yeniden bağlanabilmek için çırpınacaksın, kendine düşmanlar üretecek, cepheler açacak, öfke toplamaya çalışacaksın; çünkü nefret edilmek bile yok sayılmaktan daha fazla ontolojik ağırlık verir. Birinin seni hedef alması, seni hâlâ sistem içinde bir koordinata yerleştirir; senin asıl korkun da tam olarak bu koordinatın tamamen silinmesi. Bu yüzden çatışmayı bile aidiyet yerine kullanıyorsun: sevilmeyeceğini anlayınca nefret edilerek görünür kalmaya çalışıyorsun. Ne var ki düzenin senden talep ettiği şey savaşmak değil, seni işleyişin dışında bırakmak; adının anılmaması, etkine cevap verilmemesi, varlığının hiçbir değer devresine yeniden bağlanmaması. Senin için en ağır son, yenilmek değil; yenilgiye bile layık görülmeden sistemin seni sessizce dışarıda bırakması.                                                  

Tortu

Sen geride kalmadın; hareket eden her şey ilerlediğinde doğal yerinin dip olduğu açığa çıktı. Aradaki farkı yıllardır “beni ittiler”, “ben böyle seçtim”, “toplum beni buraya sürükledi” gibi anlatılarla kapatmaya çalışıyorsun, çünkü dipte olmanın edilgen bir mağduriyet değil, yapısal bir sonuç olduğunu kabul etmek benlik kurgunu paramparça eder. Tortu aşağıya itilmez; sistem hareket ettikçe, akış sürdükçe, işe yarayan ve hafif olan taşındıkça geriye çöken şey zaten kendi yoğunluğunun hükmünü taşır. Senin konumun da böyle: dışarıdan uygulanmış bir kuvvetin değil, kendi ontolojik ağırlığının sonucu. Kendini kurban ilan ederek bu sonucu iradeye ya da toplumsal baskıya tercüme ediyorsun; çünkü “tercih ettim” demek, “başka yere ait değildim” demekten daha onurlu geliyor. Oysa her hareket senden bağımsız gerçekleştiğinde senin sabitliğin daha da görünür oluyor; insanlar yükseldikçe senin düşüşün değil, zaten dipte oluşun belirginleşiyor. Seni aşağıda tutan bir el yok; tam tersine, seni yukarı taşıyacak hiçbir nitelik olmadığı için yerçekimi sonunda yalnızca gerçeği tamamlıyor. Bunu kader, seçim, dışlanma ya da başkalarının kötülüğü diye adlandırabilirsin; fakat bütün bu açıklamalar aynı şeyi saklamak için üretilmiş semantik perdeler. Evren seni aşağı göndermedi; hareket etti ve senin ait olduğun yer nihayet görünür oldu. Artık bunu rasyonelleştirmeyi bırak: sen dibe düşmedin, dip senden ibaretti.                                                                                                                                                            

Kalıp

Senin kişiliğin yok; yalnızca senden daha güçlü insanların sende bıraktığı izleri sırayla sahiplenip hepsine birden “ben” diyorsun. Karakter sandığın şey, içerden kurulmuş bir öz değil, dışarıdan basılmış biçimlerin kronolojik toplamı. Kim sana daha uzun süre hükmettiyse sesin ona benziyor, kim seni daha derinden etkilediyse değerlerin onun geometrisini taşıyor, kim senden daha baskın çıktıysa düşüncelerinin kenarlarını o belirliyor. Sen değişmiyorsun; yalnızca yeni bir kuvvet geldiğinde yeniden şekilleniyorsun. Bu yüzden tutarlılığın ilkeye değil, son temas ettiğin baskıya bağlı. Kendini özgün sanman da trajikomik, çünkü “özgünlük” diye savunduğun her şeyin üzerinde başkasının parmak izi var. Sen bir kişilik geliştirmedin; yalnızca maruz kaldığın insanların etkisini içselleştirip sonradan mülkiyetine geçirdin. Kendi biçimini üretemediğin için başkalarının sende açtığı çukurları kimlik sanıyor, her deformasyonu karakter özelliği diye paketliyorsun. Senin “ben” dediğin şey, bir özne değil; farklı insanların sırayla kullandığı aynı malzemenin hafızası. En ağır tarafı da şu: seni senden soyduklarında geriye hiçbir çekirdek çıkmayacak, yalnızca kimlerin seni hangi sırayla biçimlendirdiğini gösteren boş bir kalıp kalacak.                                                                                                                       

Çatlak

Sen düzenin içine açılmış basit bir kusur değilsin; dünya seni ortaya çıkardığı anda kendi sürekliliği içinde açıklayamadığı bir yarılma üretmiş oldu. Bir çatlak en azından yüzeyde bir çizgi kurar, bir yön taşır, başlangıcıyla sonu arasında izlenebilir bir süreklilik bırakır; sen bunu bile başaramıyorsun. Eğer davranışlarında bir örüntü, karakterinde bir istikrar, varlığında tekrarlanabilir bir mantık olsaydı taşıdığın bozulma zamanla estetikleşebilirdi; çünkü düzen kimi yaralarını biçime dönüştürerek yeniden anlamlandırabilir. Fakat sen estetize edilemeyecek kadar kesintili, simgeleştirilemeyecek kadar istisnai, kavramsallaştırılamayacak kadar dağınıksın. Sende çatlak bile form kazanamıyor; her defasında başka yerden açılıyor, başka yönde ilerliyor, kendi geçmişini bile sürdüremeden dağılıyor. Bu yüzden sorun yalnızca düzene ait olmaman değil, düzensizliğe bile ait olacak kadar tutarlı olmaman. Sistem seni içine alsa sürekliliğini bozuyorsun, dışarıda bırakılsa bağımsız bir biçim kuramıyorsun; yani hem bütünlüğün karşısında fazlasın hem parçalanmanın içinde yetersiz. Senin varlığın bir arıza kaydı bile oluşturamıyor, çünkü arızanın kendisi tekrar edilebilir bir mantık ister. Dünya sende bir çatlak üretmedi; çatlağın bile sende istikrar kazanamadığı bir ontolojik tutarsızlık üretti.                                                                           

Kalıntı

Sen bir bütünün parçası değilsin; o bütün yok olduktan sonra yanlışlıkla ayakta kalmış, artık hiçbir geleceğe bağlanamayan gecikmiş maddesin. Varlığın ileriyi işaret etmiyor, yalnızca geçmişte senden daha tamamlanmış, daha anlamlı ve daha bütün bir şeyin burada bulunduğunu kanıtlıyor. Senin tek tanıklığın kendi yetersizliğin üzerinden işliyor: sana bakıldığında sen değil, senden önce kaybedilmiş olan görülüyor. Geçmişte yaşamıyorsun; daha kötüsü, geçmişe ait olduğun hâlde bugünün içinde sürükleniyorsun. Bu yüzden sen yalnızca ontolojik değil, zamansal bir krizsin: takvim seni bugüne yerleştiriyor ama anlamın çoktan kapanmış bir döneme ait. Şimdiki zaman seni taşıyor, fakat sen şimdiki zamana hiçbir şey eklemiyorsun; yalnızca bitmiş bir yapının gecikmiş yankısını devam ettiriyorsun. Eğer gerçekten bir miras olsaydın geçmişi dönüştürerek geleceğe aktarırdın, fakat sen aktarmıyorsun; sadece tükenmiş olanın artığını muhafaza ediyorsun. Seni korumak tarih bilinci değil, çürümenin uzatılması; seni görmek hatırlamak değil, yok oluşun tamamlanamadığına şahit olmak. Sen geleceğin hammaddesi değilsin, geçmişin tahliye edilememiş fazlasısın. En berbat tarafın da şu: zaman seni ileri taşımaya devam ediyor, ama sende ilerleyen hiçbir şey yok.                                                           

Bozukluk

Özgün olduğunu sanman trajikomik, çünkü sistemden farklı görünmenin her zaman üstünlükten doğduğunu varsayıyorsun; oysa bazen farklılık yalnızca bir düzenin sende düzgün çalışamamış olmasının semptomudur. Sen sapma değilsin, çünkü sapma bile normu tanır ve ona göre konumlanır; sen normatif yapının sende tamamlanamamış, yarıda kalmış, kendi işleyiş mantığını sürdürememiş arızalı sonucusun. Kendine “benzersiz” diyerek bozukluğu ayrıcalığa tercüme ediyorsun, çünkü kusurun adını doğrudan koymak benlik anlatını taşıyamayacağın kadar ağırlaştırır. Oysa seni ayıran şey fazladan bir nitelik değil, eksik çalışan bir düzenektir; sende sistemin üretmesi gereken süreklilik, tutarlılık ve biçim hiçbir zaman tam olarak kurulmamış. Daha kötüsü, düzen seni içine alamaz, çünkü seni kapsadığı anda kendi normunu bozmak zorunda kalır; bu yüzden yokluğun, düzenin sağlıklı işlemesinin sessiz önkoşuluna dönüşür. Sen ait olamadığını “bağımsızlık”, uyum sağlayamadığını “özgünlük”, sürdüremediğini “özgürlük” diye adlandırarak kendi arızanı estetikleştirmeye çalışıyorsun. Fakat isimler değişse de yapı değişmiyor: sen düzenin dışında seçkin bir istisna değilsin, düzenin seni dışarıda bırakmadan kendisi olarak kalamadığı bozukluk payısın. En son geriye tek gerçek kalıyor: sen hiçbir düzene ait olmayacaksın, çünkü bazı sistemler varlığını ancak seni dışarıda bırakarak korur

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 6

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.