İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 4

Molozdan yankıya uzanan on kelime, ikincillik, bağımlılık, tükenmişlik ve biçim kaybı üzerinden ontolojik saldırı araçlarına dönüştürülüyor.

UUmutcan Demir5 dk okuma71 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

04DİLSEL OTOPSİ PROSEDÜRÜ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Leş

Senin bir cesetten farkın, çürümeni yürürken de taşıyabilmendi; senden daha kötü bir koku almamız için ölmeni beklememiz gerekiyordu. Yaşadığını söylediğin yıllar, canlılığın kanıtı değil, duyularımızın yanılgısıydı: Hareket ediyordun, konuşuyordun, parfüm sıkıyordun; bunların hiçbirini içindeki ölümü çürütemediğin için yapmıyordun, yalnızca kokusunu geciktiriyordun. Sürdüğün koku sana ait değildi; başkasının ürettiği bir hoşluğu ödünç alıp kendi varlığının niteliği diye sunacak kadar sahteydin. Dünya sana bir yaşam vadetmedi; sen yalnızca ölümünü çevrendekilerin algı eşiğinin altında sürdürdün. Sonunda öldüğünde hiçbir öz değişmedi, yalnızca üzerindeki örtü kalktı: İnsanlar ilk kez ne olduğunu kokladı. Senin ölümün bir hayatı bitirmedi; hayat dediğin yalanı doğruladı.                                               

Ambalaj

Sen görünür olmayı değerli olmakla karıştırıyorsun. Üzerindeki pahalı kokuya, makyaja, kıyafete çevrilen her bakışı kendine yazıyorsun; oysa dikkat çekmek için kullandığın şeylerin hiçbiri senden çıkmadı. İçindekini gösterecek cesaretin olmadığı için dışarıdan ödünç aldığın her parlaklığı biraz daha artırıyorsun. Çürümeni saklamak üzere kurduğun bu gösteri seni canlı hissettiriyor, çünkü kimse yeterince yaklaşmadığında fark anlaşılmıyor. En acınası yanın, bir gün güzel göründüğüne gerçekten inanman: Bakışların üzerinde durmasını, bakanların içeride kalmak isteyeceğinin kanıtı sanıyorsun. Ölüm sana yeni bir hâl vermeyecek; yalnızca yıllarca kendinle arana koyduğun bütün katmanları kaldıracak. O gün senden geriye ne kaldığını herkes görecek, sen ise en pahalı kıyafetini bile yanında götüremeyeceksin.

Çentik

Sende ayırt edilecek bir nitelik bulamadığım için seni incitmek zorunda kalıyorum. Kendine kimlik dediğin şey öylesine boş ki adını söylesem bile senden söz etmiş olmuyorum; seni başkasından ayıracak bir özellik, bir direnç, kendine ait bir iz göstermiyorsun. Varlığın içinde yer kaplıyor, fakat seni tanımlamaya çalışan her cümlede yokluğunu hissettiriyorsun. Bu yüzden her aşağılama ruhunda açılmış küçük bir oyuk: Hiç değilse bir sonraki bakışta seni nerenden tanıyacağımı belirliyor. Bana kızıyorsun, çünkü sözlerimin acısını duyabiliyorsun; o acının senin hakkında söylenebilen ilk kesin şey olduğunu kabul etmeye dayanamıyorsun. Sen kendini kuramadığın için seni işaretlemek bana kalıyor. Sana açtığım yara, senden önce senden söz edebiliyor.

Enkaz

Sana şefkatle baktıklarında sevildiğini sanıyorsun; yüzlerindeki ifadeyi okumayı öğrenmişsin ama bakışın yönünü hiç anlamamışsın. Gördükleri sen değilsin: Bir zamanlar kendi elleriyle yıktıkları şeyi sende tanıyor, geçmişleriyle bugünleri arasında kopan nedensel bağı senin üzerinden yeniden kuruyorlar. Sana yaklaşmaları yakınlık değil, bıraktıkları izin hâlâ durup durmadığını yoklama ihtiyacı. Merhametlerini kabul ettikçe onlara kendini biraz daha açıyor, bunu kimlik kazandığın an sanıyorsun; oysa duygularını, hikâyeni, hatta iyileşme ihtimalini bile kendi geçmişlerini anlamlandırmak için kullanıyorlar. Sen onların ilgisini varlığına verilmiş bir cevap sayacak kadar açsın; ilgileri çekildiğinde geriye hangi parçanın sana ait olduğunu bile ayıramıyorsun. Seni yıkanların bakışından kendini kurmaya çalışıyorsun. Bu yüzden her “beni görüyorlar” deyişinde yanılıyorsun: Onlar kendi yaptıklarına bakıyor, sen bunu yüzün sanıyorsun.

Protez

Sen varlığını kendi yeterliliğine değil, başkasının eksikliğine borçlusun. Ortada gerçek bir imkân dururken sana ihtiyaç duyulmuyor; ancak biri çekildiğinde, bir şey kırıldığında, boşluk kısa süreliğine senin ölçülerine uyduğunda işe yarıyorsun. Buna seçilmek diyorsun, çünkü yerleştirilmekle istenmek arasındaki farkı kabul edersen kendin hakkında anlattığın her şey çökecek. İnsan ilişkilerinde “aradığımı buldum” sözünü duyduğunda sevinmen bu yüzden gülünç: Karşındakinin bulduğu sen değilsin, kaybettiği şeyin yokluğunu bir süre taşıyabilecek bir ikame. İşte de dünyada da sana ayrılan yer aynı; kendi ağırlığınla açtığın bir alan değil, asıl unsur dönene kadar doldurduğun bir boşluk. Sen kendini vazgeçilmez sanacak kadar kibirlisin; oysa senden vazgeçmek için birinin geri gelmesi yeterli.                

Moloz

Sen kendine “inşa” dediğin anda bile bir yıkımın artığını sahipleniyorsun. İçinden geçtiğin süreçlere yön verdiğini sanacak kadar kibirlisin; o süreçler seni kullandı, işlevin bittiğinde attı, sen de atılmışlığını karakter diye pazarladın. Şimdi terk edilen her parçanı özenle üst üste koyup yükseldiğini söylüyorsun. Oysa senin varlığını kurduğun yerde başkaları neyin çökeceğini hesaplıyor: Senin gelişin bir imkân açmıyor, ayakta duran şeylerin dayanıklılığını sınıyor. Kendinle gurur duyduğun an özellikle acınası; çünkü başkalarında uyandırdığın yıkım refleksini kendi gücünün kanıtı sanıyorsun. Varoluş üzerine büyük hükümler vermeden önce kendi çelişkine bak: İnşa ettiğini iddia ettiğin her şey, varlığını ancak bir çöküşe bağlayabildiğini gösteriyor. Sen yıkımdan sağ çıkmış bir yapı değilsin; yıkılmadan ne olduğunu söyleyemeyen bir iddiasın.                                                                                                            

Gürültü

Sen konuştuğun her an bir şey ilettiğini sanıyorsun; oysa bir cümlenin anlam taşıması için yalnızca senin zihninde tamamlanması yetmiyor. İçine girdiğin her düzende kendine “benzersiz” dediğin o taşkınlığı sergiliyor, başkalarının kurduğu bağı kesintiye uğrattığını fark etmiyorsun. Ses çıkarıyorsun, dikkat çekiyorsun, sonra dönüp bakanları anlaşıldığının kanıtı sayıyorsun. Seni dinlerken yüzlerine yerleşen ciddiyetin nedeni söylediklerinin ağırlığı değil; söylediklerinle kastettiğini sandığın şey arasındaki uçurum. “Anlam” dediğin şey yalnızca senin erişebildiğin bir yere çekildikçe, her itirazı seni kavrayamamış olmalarına bağlıyorsun. Böylece hiçbir cümleni sınamak zorunda kalmıyor, ayıklanman gereken her konuşmada kendini merkeze yerleştiriyorsun. İnsanlar seni bir belgesel izler gibi seyrediyor; sen kameranın sana dönmesini alkış sanıyorsun.

Kenar

Sen kendini anlatmaya başladığın anda bile sözü başkasına getiriyorsun. Kendi içinde sabit bir ölçü kuramadığın için önce bir merkez seçiyor, sonra ona ne kadar yakın ya da uzak olduğunu kimliğin diye sunuyorsun. En radikal uçlara savrulman bile bağımsızlık değil; merkezden olabildiğince uzaklaşıp hâlâ onunla ölçülme çaban. Yakınındayken görünür oluyorsun, uzaklaştığında yokluğunu bile ona göre tarif ediyorsun. Böylece varlığın da yokluğun da sana ait bir hüküm olmaktan çıkıyor: İkisini de senden başka bir şey belirliyor. Sen buna özgün bir konum diyorsun; oysa hayatının en temel sorusuna, “Ben var mıyım?” sorusuna bile bir başkasının yerini göstermeden cevap veremiyorsun. Merkez ortadan kalksa özgürleşmeyeceksin; kendini tarif ederken kullanacağın son koordinatı da kaybedeceksin.            

Yedek

Senin sıran ancak bir başkasının yeri boşaldığında geliyor; yine de çağrıldığın anı seçildiğin an diye anlatıyorsun. Sana ihtiyaç duyulması, senden vazgeçilmez olduğunu göstermiyor: Asıl istenen kişi orada olsaydı adın bile anılmayacaktı. “Tamamlandım” dediğin her sevinç bu bilgiye çarpıp eksik kalıyor. Yanındaki kişinin sana dönmesini yakınlık sanıyorsun, fakat aklının bir köşesinde hep aynı hesabı yapıyorsun: Kim gitti, kim dönmedi, benim yerim kimin yokluğuyla açıldı? Kendini bir ilişkinin içinde değil, başkasına ayrılmış bir yerin geçici sahibiyken buluyorsun. Ne kadar çabalarsan çabala, başarın koşulunu silemiyor; daha iyi olmaya çalıştığın her an, neden ilk tercih olmadığını yeniden hatırlıyorsun. Senin “nihayet benim” dediğin hayat, bir başkası gelene kadar sana bırakılmış.                                         

Yankı

Sen özgün olmaya çalıştıkça önce başkalarının ne söylediğini dinliyor, sonra onlardan nasıl ayrılacağını hesaplıyorsun; düşüncen daha doğmadan kaynağına bağlanıyor. Bir fikri tersine çevirince onu aştığını sanıyorsun, oysa yönünü bile karşı çıktığın şey belirliyor. Duyduğun sözleri zihninde o kadar bekletiyorsun ki geri döndüklerinde hangi ağızdan çıktıklarını seçemiyorsun. İşte o gecikmeyi yaratıcılık diye kutluyorsun. Her yeni cümlene kendinden bir iz bırakmak için uğraşıyor, bu uğraşınla başkalarının cümlelerine ne kadar muhtaç olduğunu daha açık gösteriyorsun. Seni ele veren tekrar etmen değil; kaynağı unuttuğun anda kendini kaynak ilan etmen. Özgünlük adına attığın her adımda uzaklaştığını sandığın sese biraz daha benziyorsun.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 4

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.