Dünyanın Çalışma Yasaları — Orta Doğu: Kayıt 8
Orta Doğu’da şiddetin ritüel, diplomasi, mekân, hafıza, siber saldırı, vekil güçler ve kontrollü barış rejimleri üzerinden nasıl biçim değiştirdiğini inceleyen yoğun bir ontolojik kayıt.
Ölümün Ritüeli
Ölüm, insanın yaşayabileceği son deneyim değildir; deneyimin kendisini imkânsızlaştıran mutlak kesinti noktasıdır. Yaşamak, algılamak, hatırlamak, acı çekmek, sevinmek, anlamlandırmak, beklemek, korkmak, umut etmek ve bütün bunları bir bilinç sürekliliği içinde birbirine bağlamak deneyimin alanına aittir. Ölüm ise bu alanın içinde bulunan bir içerik değil, alanın tamamını kapatan sınırdır. Bu nedenle ölümden söz edildiğinde aslında doğrudan ölümün kendisi değil, ölümün çevresinde oluşan korkular, semboller, kayıplar, yas pratikleri, anlatılar ve ritüeller konuşulur. İnsan ölümü deneyimleyemez; yalnızca başkasının ölümüne tanıklık eder, kendi ölümünü bekler, ölüm fikrini zihninde dolaştırır, fakat ölümün kendisini içeriden yaşayamaz. Deneyimlenemeyen şeyin doğrudan anlamlandırılması da mümkün değildir; çünkü anlam, daima bir yaşantının, bir izlenimin, bir karşılaşmanın ya da en azından zihinsel olarak temsil edilebilir bir içeriğin üzerine kurulur. Ölüm bu temsil edilebilirliğin sınırında durduğu için, insan bilincinde yalnızca korku değil, aynı zamanda kavranamazlık üretir.
Ölüme dair evrensel kaygının derininde de büyük ölçüde bu deneyimsizlik yatar. İnsan yalnızca yok olmaktan korkmaz; yok oluşu tahayyül edememekten de korkar. Bilinç kendi yokluğunu bir nesne gibi karşısına alamaz, çünkü kendi yokluğunu düşünen her bilinç hâlâ düşünme edimiyle oradadır. Ölüm fikrinin paradoksu burada başlar: insan ölümü düşünürken, düşündüğü şeyin gerçekleştiği anda artık düşünemeyecek olan varlıktır. Zihin, kendi ortadan kalkışını içeriden modelleyemez. Bu nedenle ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil, bilincin kendi sınırına çarpmasıdır. Kaygı, ölümün acı verip vermeyeceğinden çok, ölümün deneyim düzenine hiçbir şekilde yerleştirilememesinden doğar. İnsan için en rahatsız edici olan, ölümün karanlık olması değil; karanlık olarak bile deneyimlenemeyecek olmasıdır.
Din, tam da bu noktada ölümün deneyimsizliğini örten, yumuşatan ve anlamlandırılabilir bir düzene çeken en güçlü sembolik sistemlerden biri olarak devreye girer. Ahiret, cennet, cehennem, hesap, diriliş, ruhun devamlılığı, şehadet ve kutsal karşılaşma gibi inanç biçimleri, ölümü mutlak bir kesinti olmaktan çıkararak onu bir geçiş formuna dönüştürür. Böylece ölüm, deneyimin sona erdiği içeriksiz eşik olmaktan uzaklaştırılır; öncesi ve sonrası bulunan bir anlatı halkasına yerleştirilir. Dinsel tasavvur ölümün gerçekliğini ortadan kaldırmaz, fakat onun bilinçte yarattığı çıplak anlamsızlığı kamufle eder. İnsan artık deneyimleyemeyeceği bir hiçlikle değil, başka bir varoluş biçimine açılan sembolik bir kapıyla karşı karşıyadır. Ölüm, bu yolla bir yokluk değil, bir intikal; bir çöküş değil, bir karşılaşma; bir son değil, daha büyük bir düzenin görünmeyen aşaması olarak kavranır.
Aşura anmalarının Lübnan ve İran’da son savaşların kayıplarıyla iç içe geçmesi, ölümün dinsel hafıza aracılığıyla nasıl ehlileştirildiğini gösteren çok güçlü bir örüntü sunar. Dahiyeh bölgesinde Hizbullah destekçilerinin öldürülen liderlerin posterleri önünde toplanması, yalnızca politik bir bağlılık gösterisi ya da savaşta ölenlere yönelik basit bir yas pratiği değildir. Orada gerçekleşen şey, güncel politik şiddetin ürettiği ölümlerin Kerbelâ hafızasına, Aşura ritüeline ve şehadet anlatısına eklemlenmesidir. Böylece son savaşlarda ölen kişiler, yalnızca belirli bir çatışmanın kayıpları olarak kalmaz; tarihsel-dinsel bir sürekliliğin yeni figürlerine dönüştürülür. Tekil ölüm, büyük anlatının içine alındığı anda yalnızlığını kaybeder. Bireysel kayıp, kolektif hafızanın sembolik zincirine bağlanır.
Ritüelin asıl gücü, ölümün kendisini açıklamasından değil, ölüm etrafında anlamı örgütlemesinden gelir. Ölüm, kendi başına bakıldığında içeriksizdir; bir insanın artık deneyim alanından çekilmesi, geride kalanlar açısından mutlak bir boşluk üretir. Fakat Aşura gibi ritüeller, bu boşluğu işaretler, tekrar eder, sahneler, simgeleştirir ve kolektif biçimde taşınabilir hâle getirir. Siyah kıyafetler, ağıtlar, posterler, yürüyüşler, toplu matem, Kerbelâ göndermeleri ve şehadet vurgusu, ölümün çevresinde bir anlam sahnesi kurar. Ölüm artık çıplak bir yok oluş olarak değil, daha önce yaşanmış kutsal bir trajedinin bugünkü uzantısı olarak görünür. Ritüel, ölümün deneyimlenemeyen doğasını doğrudan ortadan kaldırmaz; fakat onu deneyimlenebilir unsurların içine sarar. İnsan ölümü deneyimleyemez, ama ölümü kuşatan ritüeli deneyimler. İşte dinsel hafızanın ölüm üzerindeki en temel işlevi budur: deneyim olmayan şeyi, deneyimlenebilir semboller aracılığıyla taşınabilir hâle getirmek.
Lübnan ve İran’daki Aşura anmalarında savaş kayıplarının yas diliyle birleşmesi, politik şiddetin dinsel hafızaya nasıl yerleştiğini de gösterir. Politik şiddet, ölümü yalnızca bireysel bir son olmaktan çıkarır; topluluğun kimliğini, düşman algısını, tarihsel misyonunu ve gelecek tasavvurunu yeniden düzenleyen bir kuvvete dönüştürür. Savaşta ölen kişi, bu bağlamda yalnızca yaşamını kaybetmiş biri değildir; topluluğun kendisini anlatma biçiminde yeni bir düğüm noktasıdır. Posterler bu yüzden yalnızca yüzleri göstermez; ölümü görünür, hatırlanabilir ve kolektif olarak sahiplenilebilir bir işarete dönüştürür. Dahiyeh’de öldürülen liderlerin görüntüleri önünde toplanan kalabalık, ölüleri yalnızca anmaz; onları yaşayan topluluğun politik ve dinsel sürekliliği içine yeniden yerleştirir.
Kerbelâ hafızası bu eklemlenme için son derece elverişli bir zemin sunar. Çünkü Aşura, zaten ölümün yalnızca kayıp değil, adalet, zulüm, sadakat, direniş ve hakikat etrafında anlamlandırıldığı büyük bir dramatik yapıya sahiptir. Hüseyin’in ölümü, sıradan bir biyolojik son olarak değil, tarihin ahlaki düzenini açığa çıkaran kurucu bir olay olarak hatırlanır. Güncel savaş kayıpları bu hafızaya bağlandığında, onların ölümü de aynı sembolik gramer içinde okunmaya başlar. Böylece bugün yaşanan ölüm, geçmişteki kutsal ölümle rezonansa girer. Aradaki yüzyıllar kapanmaz; aksine, ritüel aracılığıyla üst üste bindirilir. Geçmiş, bugünü açıklayan bir arka plan olmaktan çıkar; bugünkü ölümün içine yerleşen canlı bir anlam kaynağına dönüşür.
Burada ölümün tekilliği ile hafızanın sürekliliği arasında dikkat çekici bir gerilim vardır. Ölüm her zaman tekildir; ölen kişinin bedeni, zamanı, hayatı ve yokluğu başkasına devredilemez. Fakat kolektif hafıza, bu tekilliği kendi sürekliliği içinde soğurur. Ritüel, ölümün dayanılmaz bireyselliğini daha büyük bir anlatının içine alarak tolere edilebilir hâle getirir. Bir kişi ölür; fakat ritüel onu bir dizinin, bir mücadelenin, bir tarihsel çizginin ve bir kutsal tekrarın parçası yapar. Böylece ölümün içeriksizliği, örüntü kazanır. Rastlantı gibi görünen kayıp, mizansen içine yerleşir. Kopuş, süreklilik olarak okunur. Sessizlik, ağıta dönüşür. Yokluk, simgeye bağlanır.
Dinsel hafıza, ölümün ontolojik boşluğunu tamamen kapatamaz; ancak insanın bu boşlukla doğrudan yüzleşmesini engelleyen güçlü bir ara yüz üretir. Ölümün deneyimsizliği, ritüel yoluyla dolaylı bir deneyim alanına çevrilir. İnsanlar ölen kişinin ölümünü yaşayamaz, fakat onun için toplanabilir, ağlayabilir, slogan atabilir, dua edebilir, posterini taşıyabilir, adını tekrar edebilir, ölümünü başka ölümlerle ilişkilendirebilir. Böylece ölüm, bilinç tarafından içeriden kavranamasa bile, topluluk tarafından dışarıdan işlenir. Kayıp, toplumsal bedenin içine dağıtılır. Acı, bireysel psikolojide sıkışıp kalmaz; sembolik bir düzen içinde dolaşıma girer. Bu dolaşım, ölümün anlamsızlığını ortadan kaldırmasa da onun çıplak ağırlığını azaltır.
Savaş kayıplarının Aşura ritüeline eklemlenmesi, aynı zamanda siyasal meşruiyet üretir. Ölüler, yalnızca yas tutulan kişiler değil, mevcut politik hattın doğruluğunu kanıtlayan şahitler gibi işlev görür. Şehadet dili burada ölüm ile hakikat arasında doğrudan bağ kurar. Birinin ölmesi, yalnızca bir kayıp değil, uğruna öldüğü davanın değerini artıran bir işaret olarak okunur. Böylece politik hareket, kendi sürekliliğini ölüleri üzerinden yeniden kurar. Her ölüm, anlatıya yeni bir katman ekler; her kayıp, kolektif bağlılığın duygusal ve sembolik yoğunluğunu artırır. Ölümün deneyimlenemeyen yapısı, politik-dinsel ritüel içinde yönlendirilebilir bir enerjiye dönüştürülür.
Politik şiddet ölüm üretir; din, bu ölümü hafızaya bağlar; ritüel, hafızayı bedensel ve toplumsal olarak yeniden sahneler; topluluk ise bu sahne üzerinden hem kaybını taşır hem de kimliğini yeniden kurar. Ölüm burada son olmaktan çok, anlam üretiminin merkezine yerleştirilen bir boşluk gibi çalışır. İçeriği olmayan şey, etrafında üretilen sembollerle içerik kazanır. Deneyim olmayan şey, ritüel aracılığıyla deneyimlenebilir bir atmosfere kavuşur. Tekil ve katlanılması zor yokluk, kolektif hafızanın sürekliliği içinde ehlileştirilir.
Aşura’nın savaş kayıplarıyla iç içe geçmesi bu yüzden yalnızca dinsel bir törenin politikleşmesi değildir. Daha derinde, ölümün deneyimlenemez doğasının politik-dinsel bir anlam makinesine bağlanması söz konusudur. İnsan, kendi ölümünü deneyimleyemez; toplum ise ölümü ritüelleştirerek onun çevresinde yaşayabilir. Bireysel bilinç için mutlak sınır olan ölüm, kolektif hafıza için yeniden üretilebilir bir sembole dönüşür. Aşura’nın güncel savaş ölümleriyle birleştiği yerde görünen şey, tam da bu dönüşümdür: ölümün çıplak ve içeriksiz son oluşu, kutsal tekrarın, kolektif yasın ve politik sürekliliğin içine alınarak katlanılabilir hâle getirilir.
Kaosa Bağışıklık
Bir devletin savaşın ortasında ayakta kalması, yalnız sınırlarını korumasına değil, kendi içindeki dağılma ihtimallerini ne kadar denetleyebildiğine de bağlıdır. Irak’ta üst düzey siyasetçiler ve kamu görevlilerine yönelik yolsuzluk operasyonunun anlamı tam da bu nedenle yalnızca iç hukuk, kamu düzeni veya idari temizlik meselesi değildir. Bölgesel krizlerin, İran–ABD geriliminin, Körfez güvenlik kaygılarının, milis ağlarının ve vekil savaş ihtimallerinin yoğunlaştığı bir çevrede Irak’ın kendi içindeki yolsuzluk ve bürokratik çürüme hatlarına yönelmesi, devletin dış kaosla kuracağı ilişkiyi belirleyen stratejik bir iç savunma hamlesi olarak okunmalıdır. Çünkü dışarıda savaş mantığı güçlenirken içeride çürüme, dağınıklık ve kurumsal zaaf büyürse, devlet yalnız dışarıdan baskı gören bir yapı olmaz; dış kaosu kendi içinde yeniden üreten geçirgen bir zemine dönüşür.
Kaos, çoğu zaman tek bir yerde kalmaz; uygun yüzey bulduğunda yayılır. Bölgesel savaş atmosferi, yalnız sınırların ötesinde gerçekleşen askeri olaylar toplamı değildir; komşu devletlerin bürokrasilerine, iç güvenlik hesaplarına, parti dengelerine, milis bağlantılarına, ekonomik rant ağlarına ve toplumsal korkularına sızabilen bulaşıcı bir düzensizlik formudur. Dış kaos, içeride zayıf kurumlar, yozlaşmış bürokrasi, bölünmüş güvenlik aygıtı, rantçı siyaset ve denetlenemeyen para akışları bulduğunda kendisini yeniden üretir. Bu nedenle Irak gibi kırılgan jeopolitik konuma sahip bir ülke için iç yolsuzluk yalnız ahlaki bir problem değildir; dış savaşın içeride tutunabileceği açıklıklardan biridir. Yolsuzluk, devletin bağışıklık sisteminde açılmış yaradır.
Burada “iç kaos” ile “dış kaos” arasında kurulabilecek simetri önemlidir. Dışarıda bölgesel savaş, vekil aktörler, saldırı hücreleri, üs gerilimleri ve güvenlik krizleri varsa; içeride de yolsuzluk, kurumsal zafiyet, siyasi parçalanma ve bürokratik çürüme varsa, bu iki kaos birbirine ayna tutmaya başlar. Dış kriz içeride karşılık bulur, iç kriz dış müdahaleye alan açar. Devletin içindeki düzensizlik, bölgesel düzensizlikle aynı ritme girdiğinde ülke artık yalnız krizden etkilenen bir aktör değil, krizin parçası haline gelir. Irak’ın yolsuzluk operasyonu bu açıdan, iç ve dış kaos arasında oluşabilecek tehlikeli simetriyi bozma çabasıdır. Devlet, içeride düzen üreterek dışarıdaki düzensizlikle aynı frekansta titreşmemeye çalışır.
Yolsuzluk operasyonunu yalnız “devlet gözünü dışarıdan içeri çevirdi” diye okumak eksik kalır. Asıl mesele, içerinin dışarıdan bağımsızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Bir devlet içeride ne kadar düzensizse, dış aktörlerin etkisine o kadar açık hale gelir. Rüşvet alan bürokrat, dış bağlantıya geçirgenleşebilir; rant ağına bağlı siyasetçi, bölgesel güçlerin baskısına daha kolay eklemlenebilir; parçalı güvenlik aygıtı, milis ve dış istihbarat ağlarının sızmasına daha uygun hale gelir; kamu kaynaklarının çalınması, devletin kriz anındaki hareket kapasitesini azaltır. Bu nedenle yolsuzlukla mücadele, yalnız geçmişteki suçları cezalandırmak değil, gelecekteki dış müdahalelere karşı devlet yüzeyini sertleştirmektir.
Irak’ın konumu bu hamleyi daha da anlamlı hale getirir. Irak, İran ile Körfez arasında, ABD varlığı ile İran nüfuzu arasında, milis ağları ile merkezi devlet kapasitesi arasında, petrol ekonomisi ile siyasi rant düzeni arasında sıkışmış bir alandır. Böyle bir ülkede iç çürüme, hiçbir zaman yalnız iç çürüme olarak kalmaz. Bürokratik yolsuzluk, bölgesel nüfuz mücadelelerinin yerel taşıyıcısına dönüşebilir. Kamu kaynaklarının yağmalanması, devletin bağımsız hareket etme gücünü zayıflatır. Siyasi elitlerin çıkar ağlarına gömülmesi, dış aktörlerin içeride vekil ilişkiler kurmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla Irak’ın üst düzey yolsuzluk operasyonu, içerideki hastalıklı damarları keserek dış krizin bu damarlardan içeri akmasını engelleme girişimidir.
Bu noktada devlet, bir organizma gibi düşünülebilir. Dışarıda salgın varsa, organizmanın en büyük ihtiyacı kendi bağışıklık sistemini güçlendirmektir. Bölgesel savaş atmosferi, bu anlamda dışsal bir enfeksiyon gibidir; doğrudan içeri girmese bile içeride zayıflık, yara, açıklık ve çürüme bulduğu anda bedene yayılabilir. Yolsuzluk ise devlet organizmasının iç hastalığıdır. Dış krizle birleştiğinde çok daha tehlikeli hale gelir. Irak’ın operasyonu, tam da bu iç hastalığı hedef alır. Devlet, kendi bünyesindeki çürümeyi temizleyerek dış kaosun içeride çoğalacağı alanları daraltmaya çalışır. Başka bir ifadeyle, dışarıdaki savaşa doğrudan cevap vermek yerine, savaşa yakalanmayacak bir iç yapı kurmaya yönelir.
İç düzen ile dış kriz arasındaki ilişki çoğu zaman hafife alınır. Devletler dış tehdit karşısında askerî önlem alır, sınır güvenliğini artırır, diplomatik pozisyon belirler, ittifaklarını güçlendirir. Fakat iç idari bütünlük zayıfsa bu önlemlerin hepsi kırılgan kalır. Çünkü dış tehdide karşı en temel savunma, devletin kendi kararlarını uygulayabilme kapasitesidir. Yolsuzluğun yaygın olduğu bir yapıda karar ile uygulama arasına çıkar ilişkileri girer. Emir bozulur, bilgi satılır, kaynak kayar, sadakat dağılır, kamu gücü özel çıkarın hizmetine açılır. Böyle bir devlet dış krizi yönetemez; dış kriz tarafından yönetilir. Irak’ın iç temizliğe yönelmesi, bu yönetilme ihtimaline karşı kendi karar kapasitesini yeniden kurma hamlesidir.
Burada iç ve dış arasında asimetri üretme fikri belirleyicidir. Eğer dışarıda kaos varsa ve içeride de kaos varsa, iki alan arasında simetri oluşur; simetri ise geçişkenlik yaratır. Dış kriz içeri sızar, iç kriz dış krizle birleşir. Fakat içeride düzen, dışarıda kaos varsa, devlet kendisini dış atmosferden kısmen yalıtabilir. İçeriyi dışarıdan farklı kılan şey, düzen üretme kapasitesidir. Irak’ın yolsuzluk operasyonu bu bakımdan dış kaosa karşı içsel bir asimetri yaratma çabasıdır. Devlet, “bölge dağılırken ben içeride dağılmayacağım” demeye çalışır. Bu, yalnız idari bir mesaj değil, varoluşsal bir devlet refleksidir.
Savaş ve kriz dönemlerinde devletlerin iç yolsuzluğa tahammülü azalır; çünkü yolsuzluk, normal zamanlarda yönetilebilir bir çürüme gibi görünse bile kriz zamanlarında doğrudan güvenlik tehdidine dönüşür. Barış döneminde rüşvet, usulsüzlük veya rant dağılımı sistemi yavaşlatabilir; savaş atmosferinde ise devleti felç edebilir. Çünkü kriz, hız ve güven ister. Kararın hızla uygulanması, bilginin doğru akması, kaynakların doğru yere gitmesi, kurumların birbirine güvenmesi gerekir. Yolsuzluk bu güveni parçalar. Hangi bürokratın kime çalıştığı, hangi kaynağın nereye aktığı, hangi bilginin kimlere satıldığı belirsizleştiğinde devlet, kendi içinde kendi düşmanını üretir. Irak’ın operasyonu, bu iç düşman üretim mekanizmasına müdahaledir.
Bu müdahale aynı zamanda dış aktörlere de mesaj verir. Irak, kendi içindeki üst düzey yolsuzluk ağlarına operasyon yaparak yalnız halkına değil, bölgesel güçlere de şunu söyler: Devlet tamamen geçirgen değil, kendi içini denetleyebilir, kendi elitlerine dokunabilir, kamu gücünü özel ağlardan geri almaya çalışabilir. Bu mesaj önemlidir; çünkü bölgesel krizlerde dış aktörler genellikle devletlerin iç zayıflıklarını kullanır. Kimin paraya ihtiyacı var, kim siyasi koruma arıyor, kim milislerle ilişkili, kim bürokraside kilit noktada, kim yolsuzlukla şantaja açık: bütün bunlar dış müdahale için malzeme olur. Yolsuzluk operasyonu bu malzemeyi azaltmaya dönük bir egemenlik hamlesi olarak da çalışır.
Irak’ın iç kaosu çözmeye çalışması, savaşa dahil olmama stratejisinin dolaylı biçimidir. Bir ülke savaşa yalnız ordusuyla girmez; bazen iç zayıflıkları nedeniyle savaşın içine çekilir. Milisler üzerinden, sınır bölgeleri üzerinden, kaçakçılık ve silah ağları üzerinden, siyasi hizipler üzerinden, dış fonlar üzerinden, bürokratik sızıntılar üzerinden savaşın parçası haline gelir. Irak açısından en büyük risklerden biri budur: bölgesel gerilim kendi topraklarını, kurumlarını ve elitlerini kullanarak Irak’ı fiilen çatışmanın uzantısına dönüştürebilir. İçerideki yolsuzluk ağlarını hedef almak, bu uzantılaşma ihtimalini azaltmaya dönük bir hamledir.
Elbette böyle operasyonların kendisi de siyasi hesaplardan tamamen bağımsız değildir. Yolsuzlukla mücadele iddiası, iktidar içi tasfiye, rakip hiziplerin zayıflatılması veya meşruiyet üretimi için de kullanılabilir. Fakat bu ihtimal, olayın yapısal anlamını ortadan kaldırmaz. Hangi siyasi hesapla yapılırsa yapılsın, üst düzey yolsuzluk operasyonu devletin kendi içindeki denetlenemez güç ağlarına müdahale ettiği bir andır. Bu müdahale, özellikle bölgesel kriz atmosferinde, iç bütünlük üretme işlevi görür. Irak’ın dışarıdaki kaosa karşı savunması yalnız diplomatik denge kurmak değil, içeride devletin kendi organlarını yeniden disipline etmektir.
Burada “bağışıklık” benzetmesi yalnız mecazi değil, yapısal olarak açıklayıcıdır. Bağışıklık sistemi, organizmanın dış tehditlere karşı kendisini koruması kadar, kendi içindeki bozuk hücreleri tanıyıp imha etmesiyle de ilgilidir. Bir devlet de dış tehdide karşı yalnız sınırda güçlü olmakla yetinemez; kendi içinde onu çürüten, zayıflatan, dış etkiye açık hale getiren bozuk ağları tanımak zorundadır. Yolsuzluk operasyonu, devletin kendi içindeki bozuk hücreleri hedef alma iddiasıdır. Eğer bu yapılmazsa, dış kaos içeride hazır bir çoğalma zemini bulur. Devletin bedeni dışarıdan değil, içeriden çözülerek savaşın parçası haline gelir.
Irak’ın bu hamlesi, dış kaosla iç düzen arasında kurulması gereken mesafeyi de gösterir. Bölgesel savaş atmosferinde tamamen dışarıdan bağımsız kalmak mümkün değildir; coğrafya, ittifaklar, milis ağları ve enerji hatları Irak’ı zaten krizin çevresine bağlar. Fakat içeride düzen üretmek, bu bağlılığın doğrudan teslimiyete dönüşmesini engelleyebilir. İçeride kurumlar işlerse, dış baskılar filtrelenir. İçeride çürüme hâkimse, dış baskılar doğrudan iç siyasetin parçası olur. Bu nedenle Irak’ın yolsuzluk operasyonu, dışarıya kapanma değil, dışarıyla arasına işleyen bir devlet filtresi koyma hamlesidir.
Kaosun bulaşıcılığı, en çok benzer yapılar arasında çalışır. Dışarıdaki düzensizlik, içeride düzensizlik bulduğunda çoğalır. Dışarıdaki savaş, içeride silahlı ağlar ve yozlaşmış bürokrasi bulduğunda yerleşir. Dışarıdaki kriz, içeride meşruiyet kaybı bulduğunda rejim krizine dönüşür. Irak’ın yapması gereken şey bu benzerliği kırmaktır. İçeriyle dışarı arasında bir farklılık, bir asimetri, bir düzen farkı üretmektir. Yolsuzluk operasyonunun stratejik anlamı da burada açığa çıkar: devlet, içeride düzen üreterek dış kaosla aynı ontolojik zemine düşmemeye çalışır. Aynı zemine düşerse, krizle birleşir; farklı zeminde kalırsa, krizi yönetebilir.
Haber, yalnız “Irak içeriye döndü” diye değil, “Irak dış kaos karşısında iç bağışıklığını güçlendirmeye çalışıyor” diye okunmalıdır. İçerideki yolsuzluk ağları temizlenmeden dışarıdaki krizden uzak durmak mümkün değildir. Çünkü dış kriz, zayıf iç yapıları kullanarak ülkeyi kendisine çeker. Irak’ın operasyonu, bu çekim gücüne direnme çabasıdır. Devlet, kendi içindeki hastalığı tedavi ederek dışarıdaki salgının içeriye yerleşmesini engellemeye çalışır. Bu, savaşın doğrudan cephede değil, devletin iç bünyesinde de kazanılıp kaybedildiğini gösteren güçlü bir örnektir.
Irak’ta yapılan üst düzey yolsuzluk operasyonu, bölgesel savaş atmosferinde iç düzenin dış güvenlikten ayrı düşünülemeyeceğini açığa çıkarır. Dışarıda kaos varken içeride kaos taşıyan bir devlet, krizden uzak kalamaz; dış savaşın ritmiyle kendi iç çürümesi arasında simetri kurulur ve bu simetri devleti çatışmanın içine çeker. Irak’ın hamlesi, bu simetriyi bozma denemesidir. İçeride çürümeyi hedef alarak dışarıdaki düzensizlikten farklı bir yapı kurmaya, kendi bağışıklığını güçlendirmeye ve bölgesel kaosun içeride tutunacağı alanları daraltmaya çalışır. Yolsuzlukla mücadele burada yalnız ahlaki veya idari bir temizlik değil; devletin kendisini dış krizin bulaşıcı mantığından yalıtma stratejisidir.
Tanımanın Perdesi
İsrail kabinesinin Ermeni soykırımını tanıma önerisini onaylaması, yalnızca tarihsel bir adalet jesti ya da diplomatik bir pozisyon değişikliği olarak okunamaz. Burada belirleyici olan şey, kararın içeriği kadar kullanılan fiilin kendisidir: tanımak. Tanıma, bir olayı üretmek, yaşamak, üstlenmek ya da onun içinde bulunmak değil; ona dışarıdan bakarak hüküm vermektir. Bir şeyi tanıyan özne, tanıdığı şeyin faili olarak değil, gözlemcisi, teşhis edicisi ve yargılayıcısı olarak konumlanır. Bu nedenle “Ermeni soykırımını tanıma” ifadesi, ilk düzeyde tarihsel bir katliamın adının konulması gibi görünse de daha derinde İsrail’in kendisini “katliam olgusunu gören, ayırt eden, adlandıran ve mahkûm edebilen” bir konuma yerleştirmesini sağlar. Tanıma fiili, burada yalnızca geçmişe dönük bir hafıza işlemi değil, bugüne dönük bir siyasal konum üretme tekniğidir.
Tanımak ile yapmak arasındaki mesafe, bu kararın retorik merkezini oluşturur. Bir olayın faili, olayın içindedir; onu dışarıdan adlandırmaz, bizzat üretir. Gözlemci ise olayı karşısına alır, ona isim verir, onu tarihsel ve ahlaki bir kategoriye yerleştirir. İsrail’in Ermeni soykırımını tanıma hamlesinde işleyen psikolojik mekanizma, tam da bu iç-dış ayrımına dayanır. Güncel olarak Gazze’de yürüttüğü yıkım, kitlesel ölüm, yerinden etme ve kuşatma pratikleri nedeniyle ağır biçimde suçlanan bir devlet, başka bir tarihsel katliamı “tanıyarak” kendisini katliam paradigmasının içinde değil, ona dışarıdan bakan ahlaki özne konumunda göstermeye çalışır. Böylece tanıma, masum bir tarihsel duyarlılık biçimi olmaktan çıkar; güncel suçlamalar karşısında öznenin kendi yerini yeniden düzenlediği ideolojik bir perdeye dönüşür.
Önemli olan, “tanıma”nın toplumsal psikoloji üzerinde ürettiği etkidir. Bir devlet, geçmişte işlenmiş bir soykırımı tanıdığında, kendi kamuoyuna ve uluslararası alana şu mesajı verir: Katliamı adlandırabilen, onu teşhis edebilen ve tarihsel haksızlık olarak kabul edebilen bir siyasal bilinç düzeyine sahibiz. Bu mesaj, aynı anda ikinci bir örtük varsayımı da taşır: Katliamı tanıyan özne, mantıksal olarak katliamın faili olan paradigmanın dışında durur. Elbette bu varsayım zorunlu olarak doğru değildir; bir fail başka bir suçu tanıyabilir, bir devlet başka bir tarihsel şiddeti mahkûm ederken kendi şiddetini sürdürebilir. Fakat retoriğin gücü zaten hakikatten değil, kurduğu konum yanılsamasından gelir. Tanıma, özneyi ahlaki gözlemci gibi gösterir; gözlemci konumu ise fail konumunu gölgelemeye başlar.
İsrail’in bugünkü bağlamında bu hamle özellikle önemlidir. Gazze’deki ölüm, yıkım ve kuşatma gerçekliği, İsrail’i uluslararası tartışmanın merkezinde fail olarak konumlandırırken, Ermeni soykırımını tanıma kararı onu başka bir sahnede ahlaki tanık pozisyonuna taşır. Aynı devlet bir düzlemde yıkımın faili olarak suçlanırken, başka bir düzlemde tarihsel bir yıkımın adını koyan özneye dönüşür. Bu geçiş, yalnızca diplomatik bir manevra değildir; simgesel bir yer değiştirme işlemidir. Fail konumu ağırlaştıkça, gözlemci konumu daha değerli hale gelir. Güncel şiddetin içinden konuşmak yerine geçmişteki bir şiddiye dışarıdan bakmak, devletin kendisi hakkında kurduğu anlatıyı yeniden dengelemesine imkân verir.
“Tanıma” fiilinin seçilmesi bu yüzden rastlantısal değildir. Tanıma, ahlaki mesafe üretir. Tanıyan özne, tanıdığı olayın üzerinde düşünmüş, onu kategorik olarak kavramış, ona bir isim vermiş ve onu tarihin karanlık alanından çıkarıp kamusal hafızaya dahil etmiş gibi görünür. Böyle bir özne, kendi kendisini barbarlığın değil, barbarlığı adlandırabilen medeniyetin tarafına yerleştirir. Bu, modern devlet retoriğinin en güçlü savunma biçimlerinden biridir: Kendi eylemlerini doğrudan savunmak yerine, başka bir suç karşısında ahlaki duyarlılık göstererek genel bir ahlaki kimlik üretmek. Böylece politik özne, tekil suçlamaya cevap vermek yerine, kendi karakterine dair daha geniş bir izlenim inşa eder.
Ermeni soykırımının tanınması bu bağlamda iki katmanlı çalışır. İlk katmanda tarihsel bir olayın adı konur; ikinci katmanda bu adlandırmayı yapan öznenin bugünkü konumu yeniden düzenlenir. Birinci katman görünürdür, ikincisi daha derinde işler. Görünürde tarihsel hafızaya saygı vardır; derinde ise güncel şiddet karşısında ahlaki konum transferi bulunur. İsrail, başka bir halkın tarihsel felaketini tanırken, kendi toplumsal psikolojisine ve dış kamuoyuna “biz katliamı inkâr eden değil, tanıyan taraftayız” mesajı verir. Bu mesajın işlevi, bugünkü katliam suçlamasını doğrudan çürütmek değildir; daha incelikli biçimde, İsrail’i katliam kategorisinin dışına yerleştirecek bir öz-imge üretmektir.
En güçlü ideolojik işlemler çoğu zaman doğrudan inkârla değil, konum değişimiyle gerçekleşir. “Biz yapmadık” demek savunmanın kaba biçimidir; “biz zaten böyle şeyleri tanıyan ve mahkûm eden taraftayız” demek ise daha sofistike bir savunma üretir. Çünkü ikinci durumda tartışma eylemden karaktere kaydırılır. Failin ne yaptığı değil, kendisini hangi ahlaki kategoriye yerleştirdiği öne çıkarılır. Tanıma burada bir tür karakter belgesi gibi çalışır. Devlet, tarihsel bir soykırımı tanıyarak kendi politik öznesini “soykırım karşıtı bilinç” içine yerleştirir. Oysa aynı anda başka bir coğrafyada kitlesel yıkımın faili olmak, bu konumlandırmanın çelişkisini açığa çıkarır.
Bu çelişki, modern siyasal dilin temel paradokslarından birini gösterir. Bir devlet aynı anda hem insan hakları, hafıza, tarihsel adalet ve soykırım karşıtlığı dilini kullanabilir hem de kendi güvenlik rejimi içinde ağır şiddet pratiklerini sürdürebilir. Burada ahlaki dil, şiddetin karşıtı olarak değil, bazen şiddetin üzerini örten ikinci bir yüzey olarak çalışır. Tanıma, bu yüzeylerden biridir. Geçmişteki suçu tanımak, bugünkü suçu otomatik olarak imkânsız kılmaz; hatta bazı durumlarda bugünkü suçu daha görünmez kılan bir ahlaki sermaye üretir. Devlet, “biz geçmiş suçları tanıyacak kadar ahlaki bir bilinç taşıyoruz” dediğinde, kendi güncel eylemlerinin aynı kategoriye yerleştirilmesini psikolojik olarak zorlaştırmaya çalışır.
İsrail’in Ermeni soykırımını tanıma hamlesindeki esas mesele de tam olarak bu ahlaki sermaye üretimidir. Tanıma, tarihsel bir adalet jesti gibi sunulurken, güncel bağlamda bir imaj düzenleme aracına dönüşür. Katliam olgusunun karşısında konumlanmak, katliam olgusunun faili olarak algılanma riskini azaltmaya dönük bir simgesel hamledir. Kendi şiddeti etrafında oluşan suçlayıcı dili dağıtmak için başka bir şiddeti adlandırmak, politik retoriğin en işlevsel yer değiştirme tekniklerinden biridir. Böylece dikkat yalnızca bugünkü yıkıma değil, devletin başka bir tarihsel yıkım karşısındaki sözde ahlaki açıklığına da yönlendirilir.
Tanımanın burada ürettiği en önemli yanılsama, ahlaki gözlem ile politik fail oluşun birbirini dışladığı düşüncesidir. Oysa tarihsel olarak devletler, çoğu zaman bir alanda tanık, başka bir alanda faildir. Bir soykırımı tanımak, başka bir yıkımın faili olmamayı garanti etmez. Bir katliamı adlandırmak, başka bir katliamın mantığından muafiyet sağlamaz. Fakat kamuoyu psikolojisi bu tür sembolik jestlere açıktır; çünkü insanlar devletleri yalnız eylemleriyle değil, kurdukları anlatılarla da algılar. Tanıma kararı, bu anlatı alanına müdahale eder. İsrail kendisini yalnızca askeri güç kullanan bir devlet olarak değil, geçmişin karanlık suçlarını görebilen ve adlandırabilen bir ahlaki özne olarak sunar.
Bu yüzden mesele, Ermeni soykırımının tanınmasının kendi başına değersiz olması değildir. Tarihsel suçların tanınması elbette önemlidir. Fakat belirli bir tarihsel anda, belirli bir fail tarafından, belirli bir güncel şiddet bağlamında yapılan tanıma, masum bir hafıza edimi olarak ele alınamaz. Politik dilde hiçbir tanıma boşlukta gerçekleşmez. Her tanıma, tanınan olay kadar tanıyan öznenin konumunu da üretir. İsrail’in bu hamlesi de geçmişe ilişkin bir hüküm verirken, bugüne ilişkin bir öz-savunma alanı açar. Ermeni soykırımı tanınırken, Gazze’deki yıkımın İsrail’in ahlaki kimliğiyle çelişmediği yönünde dolaylı bir psikolojik alan kurulmaya çalışılır.
Böylece “tanıma” ifadesi, haberin en kritik kavramına dönüşür. Çünkü tanıma, yalnızca ad koyma değil, yer belirlemedir. Kim tanırsa, kendisini tanınan olayın dışında konumlandırır; kim tanırsa, gözlemci koltuğuna oturur; kim tanırsa, olayın içinden değil, olay üzerine konuşan bir üst pozisyondan söz alır. İsrail’in bugün ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: kendi uyguladığı şiddetin içinden değil, başka bir tarihsel şiddetin dışından konuşmak. Bu dışarıdan konuşma hâli, güncel fail konumunu silmez; fakat onu sisler, erteler, başka bir ahlaki sahnenin içine dağıtır.
İsrail kabinesinin Ermeni soykırımını tanıma önerisini onaylaması, tarihsel hafıza ile güncel şiddet arasındaki çarpıcı gerilimi açığa çıkarır. Tanıma, burada yalnızca geçmişteki bir felaketi kabul etmek değildir; bugünkü katliam suçlamaları karşısında kendini “katliamı tanıyan taraf” olarak yeniden kurma hamlesidir. Devlet, başka bir halkın tarihsel acısını adlandırarak kendi şimdiki eylemleriyle arasına sembolik bir mesafe koymaya çalışır. Fakat tam da bu mesafe üretme çabası, kararın politik anlamını görünür kılar. Çünkü bir fail, kendisini gözlemci olarak sahneye çıkarmaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, içinde bulunduğu eylem alanının ağırlığı da o kadar hissedilir hale gelir.
Masanın Cephesi
Doha’ya taşınan ABD–İran teknik görüşmeleri, ilk bakışta gerilimin düşürüldüğü, savaş ihtimalinin masaya alındığı ve tarafların çatışma yerine müzakere zeminine yöneldiği bir gelişme gibi görülebilir. Fakat bu tür temasların asıl anlamı, savaşın gerçekten sona ermesinden çok, savaşın başka bir düzlemde yeniden örgütlenmesidir. Çünkü diplomasi, sahadan kopuk, saf aklın, iyi niyetin ve uzlaşma arzusunun konuştuğu ayrı bir alan değildir. Diplomasi, sahada oluşan güç ilişkilerinin, askerî baskıların, tehditlerin, kayıpların, manevraların, kırılganlıkların ve pazarlık kozlarının dilsel düzeye taşınmış biçimidir. Cephede ya da bölgede ne yaşanıyorsa, müzakere masası onun arındırılmış karşıtı değil, tercüme edilmiş uzantısıdır. Bu nedenle Doha hattında kurulan teknik görüşme zemini, savaşın bittiği yer değil; savaşın diplomatik altyapı olarak yeniden kurulduğu eşiktir.
Burada aşılması gereken ilginç bir kısır döngü vardır. Saha diplomasiyi üretir; diplomasi de sahaya geri dönerek onu yeniden biçimlendirir. Bir saldırı, bir üs tehdidi, bir deniz yolu krizi, bir vekil aktör hamlesi veya bir yaptırım baskısı, masada yeni bir başlık açar. Masada açılan başlık ise sahada yeni bir pozisyon, yeni bir geri çekilme, yeni bir tehdit, yeni bir hazırlık ya da yeni bir sınırlama doğurur. Böylece savaş ile diplomasi iki ayrı mantık gibi görünse de gerçekte birbirini düzenli olarak besleyen döngüsel bir mekanizma oluşturur. Saha, diplomasiye malzeme verir; diplomasi, sahaya yön verir; saha bu yönü yeniden bozar; diplomasi yeniden devreye girer. Eğer bu döngüyü kıracak daha yüksek bir siyasal karar, daha güçlü bir barış iradesi veya tarafların mevcut kazanç mantığını aşacak bir düzenleme ortaya çıkmazsa, müzakere yalnızca çatışmanın ertelenmiş dili olur.
Diplomasinin klasik işlevi, sahayı kör biçimde tekrar etmek değil, sahadaki zor ilişkilerini daha üst bir düzenlemeye bağlamaktır. Diplomasi, askerî baskının yalnızca söze dökülmüş biçimi olarak kalırsa, kendi esas işlevini yitirmeye başlar. Çünkü diplomasinin anlamı, sahadaki şiddeti daha yönetilebilir bir hukuk, denge, takvim, güvence ve sınır rejimine dönüştürmesidir. Fakat bazı anlarda diplomasi, sahayı dönüştüren değil, sahanın uzantısı olan bir aktöre dönüşür. Masada konuşulan her şey, sahadaki hamlelerin daha teknik, daha ölçülü, daha kontrollü bir devamı haline gelir. Görüşme yapılır, fakat görüşmenin kendisi barış üretmez; yalnızca bir sonraki saha hamlesinin koordinatlarını netleştirir.
ABD–İran görüşmelerinin Doha hattına taşınmasında da bu mekanizma belirgin biçimde görülür. Taraflar arasında konuşulan başlıklar yalnızca soyut bir barış arayışının ürünü değildir; Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, Körfez’deki üsler, vekil aktörlerin hareket alanı, İran’ın füze ve drone kapasitesi, ABD’nin bölgedeki askerî caydırıcılığı ve İsrail’in güvenlik hesapları gibi sahada çoktan kurulmuş güç düğümlerinin diplomatik biçime girmiş halidir. Masada konuşulan şey, sahada zaten yaşanmış veya yaşanması muhtemel olan şeydir. Bu nedenle teknik görüşme, çatışmanın alternatifi olmaktan çok, çatışmanın haritasını okunabilir hale getiren bir ara yüz gibi işler.
Döngünün en tehlikeli yanı, tarafların diplomasiyi barışa geçiş alanı olarak değil, sahayı yönetme teknolojisi olarak kullanmaya başlamasıdır. Böyle bir durumda görüşmeler, çatışmayı bitirmeye değil, çatışmanın dozunu ayarlamaya yarar. Hangi hedefler vurulabilir, hangi kanallar açık kalabilir, hangi saldırılar kırmızı çizgi sayılır, hangi vekil aktör ne kadar ileri gidebilir, hangi deniz yolu hangi koşullarda açık tutulur, hangi yaptırım hangi tavize bağlanır: Bunların hepsi barışın değil, kontrollü gerilimin başlıklarıdır. Diplomasi, savaşın dışında duran bir hakem olmaktan çıkar; savaşın ritmini ayarlayan düzenleyiciye dönüşür. Saha alevlenir, masa toplanır; masa konuşur, saha yeniden pozisyon alır.
Bu, savaşın modern formuna dair daha geniş bir gerçeği de gösterir. Günümüzde savaş çoğu zaman açık başlangıcı ve kesin bitişi olan bir olay değil, askerî, diplomatik, ekonomik, teknolojik, vekil ve sembolik katmanları bulunan süreklileşmiş bir düzen haline gelir. Böyle bir düzende müzakere, savaşın kesilmesi anlamına gelmez; savaşın başka bir modda devam etmesi anlamına gelebilir. Taraflar birbirleriyle hem konuşur hem tehdit eder, hem kanal açar hem kırmızı çizgi çizer, hem gerilimi düşürür hem koz biriktirir. Doha’daki teknik görüşmeler de bu çift yönlü mantığın içine yerleşir. Masaya oturmak, cepheden çıkmak değildir; çoğu zaman cepheyi daha hesaplanabilir hale getirmektir.
Savaşın “bittiği” yerde diplomatik altyapı olarak yeniden örgütlenmesi, tam olarak bu nedenle önemlidir. Açık çatışma bir an için durabilir, büyük saldırılar askıya alınabilir, taraflar teknik heyetler üzerinden görüşebilir. Fakat eğer müzakere, sahayı yeniden üretmeye devam eden aynı güç mantığının içinde kalıyorsa, savaş yalnızca form değiştirir. Silahın yerini cümle alır, ama cümle silahın açtığı alanı korur. Füze tehdidi masada pazarlık kozu olur; deniz yolu krizi diplomatik gündem maddesine dönüşür; üslerin güvenliği teknik güvence başlığı haline gelir. Şiddet, doğrudan icra edilen bir eylem olmaktan çıkıp müzakerenin arka basıncı olur.
Burada diplomasi ile saha arasındaki ilişkinin tamamen koparılması gerektiği söylenemez; böyle bir kopuş zaten mümkün değildir. Diplomasi her zaman sahadaki gerçekliği hesaba katmak zorundadır. Sorun, diplomasinin sahaya bütünüyle tabi hale gelmesidir. Sağlıklı bir diplomatik süreç, sahadan gelen güç verilerini alır ama onları dönüştürmeye çalışır. Kısır döngüye sıkışmış diplomasi ise sahadan gelen basıncı yalnızca daha düzenli bir dile çevirir. Bu durumda taraflar konuşur, fakat konuşma çatışmanın üstüne çıkmaz; çatışmanın içinde kalır. Sözcükler barışın değil, gerilimin teknik araçlarına dönüşür.
ABD–İran hattında henüz bu döngüyü kıracak güçlü bir işaret görünmemesinin sebebi de budur. Görüşmelerin kendisi önemlidir; kanalın açık olması, doğrudan veya dolaylı iletişimin sürmesi, yanlış hesaplama riskinin azaltılması elbette belirli bir değer taşır. Fakat kanal açmak ile döngüyü kırmak aynı şey değildir. Kanal, savaşın daha kontrollü ilerlemesini de sağlayabilir. Tarafların temel stratejik hesapları değişmediği sürece, diplomasi sahaya yeni bir yön vermek yerine onun uzantısı olarak çalışır. İran kendi caydırıcılığını, ABD kendi bölgesel baskı kapasitesini, Körfez ülkeleri kendi güvenlik mimarisini, İsrail kendi tehdit algısını masaya taşır. Masa, bu aktörlerin güç arayışını aşan bir düzen kuramadığında, yalnızca bu arayışların geçici koordinasyon alanı olur.
Doha hattının sembolik değeri de buradan gelir. Katar ve benzeri arabulucu merkezler, savaş ile diplomasi arasındaki ara bölgeyi temsil eder. Taraflar doğrudan nihai barış için değil, çoğu zaman gerilimin yönetilebilirliği için bu tür zeminlere yönelir. Bu zeminler bir kopuş üretmediğinde, çatışmanın devamı için gerekli iletişim altyapısını sağlar. Bir bakıma savaşın tamamen kaotikleşmesini önler, fakat aynı zamanda onun süreklileşmesine de hizmet edebilir. Çünkü yönetilebilir hale gelen gerilim, sona ermek zorunda kalmayabilir. Kontrol edilebilen kriz, tarafların stratejik araç kutusunda kalmaya devam eder.
Diplomasinin sahaya hizmet eden bir uzantıya dönüşmesi, onun normatif işlevini aşındırır. Diplomasi, yalnızca tarafların kozlarını ölçtüğü, tehditlerini paketlediği ve karşılıklı hamlelerini ayarladığı bir mekanizma haline gelirse, barış üretme kapasitesini kaybeder. O zaman masanın kendisi de cepheye dahil olur. Cephede mermiler, denizde gemiler, üslerde askerî varlık, bölgede vekil aktörler, masada ise teknik formüller çalışır. Farklı araçlar aynı döngünün parçaları haline gelir. Görüşme, çatışmanın karşıtı değil, çatışma sisteminin daha rafine modudur.
ABD–İran teknik görüşmelerinin Doha’ya taşınması, sadece “taraflar konuşuyor” diye okunursa eksik kalır. Asıl mesele, tarafların neyi konuştuğu kadar, konuşmanın hangi döngü içinde gerçekleştiğidir. Eğer müzakere sahayı dönüştürmek yerine sahadan gelen basıncı daha düzenli biçimde geri sahaya aktarıyorsa, diplomasi savaşın sınırlarını daraltmaz; yalnızca savaşın haritasını günceller. Bu harita bazen saldırıların dozunu azaltır, bazen kırmızı çizgileri belirler, bazen vekil aktörlerin hareket alanını tanımlar, bazen deniz yollarını güvence altına alır. Fakat bütün bunlar, temel çatışma mantığına dokunmadığı sürece, barış değil yönetilmiş gerilim üretir.
En kritik eşik, diplomasinin sahaya yön verme işleviyle sahanın diplomasiye yön verme baskısı arasındaki mücadeledir. Diplomasi sahaya yön verirse, savaşın döngüsü kırılabilir. Saha diplomasiyi bütünüyle belirlerse, görüşmeler yalnızca çatışmanın yeni aşamalarını hazırlar. ABD–İran hattında mevcut görünüm, ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşündürür. Çünkü konuşulan her başlık, tarafların sahadaki pozisyonlarından doğmakta ve yine sahadaki hamlelerine geri bağlanmaktadır. Müzakere, çatışma mantığını aşacak bir üst düzen kurmak yerine, onu daha teknik ve yönetilebilir bir forma sokmaktadır.
Doha görüşmeleri, savaş ile diplomasi arasındaki ayrımın sanıldığı kadar temiz olmadığını gösterir. Savaş bittiğinde diplomasi başlamaz; çoğu zaman savaş, diplomasi içinde başka bir dille devam eder. Masa, cephenin reddi değil, cephenin dilsel düzeye taşınmış biçimi olabilir. ABD–İran hattındaki temel sorun da burada yoğunlaşır: saha diplomasiyi besliyor, diplomasi sahayı yeniden düzenliyor, yeniden düzenlenen saha yeni diplomatik başlıklar üretiyor. Döngüyü kıracak bir siyasal irade ortaya çıkmadıkça, görüşme barışın başlangıcı değil, çatışmanın daha kontrollü sürekliliği olarak işlemeye devam eder.
Şiddetin Tarihi
İsrail’de Batı Şeria’daki antik alanlar üzerinde sivil kontrolü genişletecek yasa tasarısının gündeme gelmesi, yalnızca arkeolojik mirasın idaresi, tarihî eserlerin korunması ya da kültürel varlıkların bürokratik düzenlenmesi olarak okunamaz. Bu hamle, güncel şiddetin tarihsel bir zemine yerleştirilmesi bakımından çok daha derin bir siyasal işleve sahiptir. Çünkü bir devlet, aynı anda hem yoğun askerî şiddet uyguluyor hem de tarihsel mekânları koruma, sahiplenme ve yönetme iddiasında bulunuyorsa, burada miras politikası masum bir kültürel duyarlılık olmaktan çıkar; şiddetin kendisini daha geniş bir tarihsel anlatıya bağlama stratejisine dönüşür. Batı Şeria’daki antik alanların İsrail sivil kontrolüne alınması, yalnızca geçmişin kalıntılarını düzenlemek değil, bugünkü egemenlik iddiasına geçmişin derinliğini eklemek anlamına gelir.
Şiddet, kendi başına bırakıldığında çıplak yıkımdır. Bir bedenin parçalanması, bir evin yıkılması, bir mahallenin boşaltılması, bir halkın hareket alanının daraltılması veya bir yerleşim düzeninin zorla değiştirilmesi, eğer daha büyük bir anlatıya bağlanmazsa, yalnızca travma üretir. Travmanın temelinde de çoğu zaman olayın anlamlandırılamaz oluşu vardır. Şiddet yalnız acı verdiği için değil, ereksiz göründüğü için sarsıcıdır. Bir yıkımın hangi tarihsel çizgiye, hangi siyasal amaca, hangi ahlaki gerekçeye, hangi kolektif misyon duygusuna bağlandığı belirsizleştiğinde, geride kalan şey saf zorbalık olarak görünür. Saf zorbalık ise meşruiyet üretemez; yalnızca korku, öfke, yas ve direnç doğurur.
Bu nedenle modern devletler şiddeti nadiren çıplak haliyle bırakır. Her şiddet eylemi, bir güvenlik gerekçesine, bir tarihsel hak iddiasına, bir uygarlık misyonuna, bir kurtuluş anlatısına, bir terörle mücadele söylemine ya da bir miras koruma diline bağlanmaya çalışılır. Şiddetin kendisi fiziksel düzlemde işler; fakat onun toplumsal olarak katlanılabilir hale gelmesi sembolik düzlemde kurulur. İnsanlar yalnızca ne yapıldığına değil, yapılan şeyin hangi hikâyeye yerleştirildiğine de bakar. Aynı eylem, bir anlatının içinde “zorunlu müdahale” gibi sunulabilir; başka bir anlatının içinde “katliam” olarak görünür. Bu nedenle siyasal iktidar için şiddeti uygulamak kadar, şiddetin anlamlandırılacağı çerçeveyi üretmek de önemlidir.
Batı Şeria’daki antik alanlar üzerinde sivil kontrolü genişletme girişimi tam da bu çerçeve üretiminin parçası olarak çalışır. İsrail’in bölgede uyguladığı şiddet, yerinden etme, yerleşim genişletme, askerî denetim ve Filistinlilerin mekânsal sürekliliğini parçalama pratikleriyle birlikte düşünüldüğünde, antik alanlara yönelik kontrol arzusunun yalnızca korumacı bir kültür politikası olmadığı görülür. Tarihsel mekân burada egemenlik iddiasının arşivine dönüştürülür. Bir alan ne kadar eski, ne kadar kutsal, ne kadar arkeolojik ve ne kadar tarihsel olarak kodlanırsa, ona yönelik bugünkü siyasal müdahale de o kadar “geçici işgal” görünümünden çıkarılıp “tarihsel hak” iddiasına yaklaştırılır.
Bu stratejinin temelinde geçmişin bugünkü şiddeti soğurma kapasitesi vardır. Güncel şiddet kendi zamanında çok sert, görünür ve tartışmalıdır; fakat tarihsel anlatıya bağlandığında süreklilik kazanır. Bir devlet, “burada güvenlik operasyonu yapıyoruz” dediğinde bugünün dar zamanında konuşur; “burada binlerce yıllık mirası koruyoruz” dediğinde zaman ölçeğini değiştirir. Güncel işgal, tarihsel sahiplenme dilinin içine alındığında, şiddetin zamansal basıncı düşürülür. Bugünkü yıkım, geçmişten gelen bir hakkın savunulması gibi gösterilir. Böylece eylemin çıplaklığı azalır; şiddet, kendisini aşan bir sürekliliğin parçasıymış gibi sahnelenir.
Burada “sivil kontrol” ifadesi ayrıca dikkat çekicidir. Askerî kontrol, açık zora işaret eder; sivil kontrol ise yönetim, koruma, düzenleme, bakım ve kamusal otorite çağrışımı üretir. Aynı mekân askerî araçlarla denetlendiğinde işgal görüntüsü kuvvetlenir; miras, arkeoloji ve sivil idare diliyle denetlendiğinde ise egemenlik daha normal, daha bürokratik ve daha kalıcı görünür. Devlet, şiddetin kaba yüzünü sivil kurumların düzenleyici yüzeyiyle örter. Böylece Batı Şeria’daki antik alanlar, yalnızca askerî denetimin değil, kültürel yönetimin de nesnesi haline gelir. Egemenlik, silahla girdiği mekânda daha sonra arkeoloji, hukuk ve idare diliyle yerleşir.
Tarihsel olanın korunması, ilk bakışta evrensel ve tartışmasız bir iyilik gibi görünür. Kim tarihî eserlerin korunmasına, antik alanların düzenlenmesine, geçmişin izlerinin muhafaza edilmesine karşı çıkabilir? Fakat sorun, koruma fiilinin hangi siyasal bağlamda, hangi özne tarafından ve hangi egemenlik sonucu üretecek biçimde yapıldığıdır. Bir işgal düzeni içinde “koruma”, çoğu zaman mülkiyet ve kontrol ilişkisini gizleyen yumuşak bir kavrama dönüşür. Koruyan özne, koruduğu şey üzerinde söz hakkı kazanır. Söz hakkı, yönetim yetkisine; yönetim yetkisi, egemenlik iddiasına; egemenlik iddiası ise mekânsal hâkimiyete dönüşür. Böylece miras koruma dili, fiili ilhakın daha kabul edilebilir bir yüzü haline gelebilir.
İsrail’in Batı Şeria’daki antik alanlara yönelmesi, bu açıdan hafıza siyasetiyle mekân siyasetinin birleştiği noktadır. Filistin devleti ihtimali yalnızca yerleşim inşaatlarıyla, yollarla, kontrol noktalarıyla ve askerî baskıyla daraltılmaz; tarihsel anlatı üzerinden de daraltılır. Eğer bir alanın geçmişi İsrail merkezli bir miras rejimi içinde tanımlanırsa, o alanın bugünkü Filistinli varlığı ikincil, geçici veya arızi görünmeye başlar. Mekânın bugünkü sakinleri, geçmişin “asıl” sahibi olduğu iddia edilen öznenin gölgesinde konumlandırılır. Böylece Filistinliler yalnızca topraktan değil, tarihten de dışlanmaya çalışılır.
Şiddetin meşruiyet kazanabilmesi için yalnızca güç kullanması yetmez; kendisini bir ereğe bağlaması gerekir. Ereksiz şiddet, sadece yıkımdır. Bir amaç, bir tarih, bir misyon ya da bir zorunluluk iddiası olmadan uygulanan şiddet, toplumsal bilinçte doğrudan travmatik bir iz bırakır. Çünkü travma, anlamlandırılamayan zorbalığın ruhta ve kolektif hafızada açtığı yaradır. İsrail’in tarihsel mekânlara yönelik kontrol hamlesi, bu travmatik açıklığı kapatma çabası olarak da okunabilir. Şiddet, eğer arkeolojik süreklilik, kutsal mekân, tarihsel hak ve miras koruma diliyle çevrelenirse, kendi yıkıcı niteliğini doğrudan göstermeyebilir. Tepkiler daha yönetilebilir hale gelir; çünkü tartışma “işgal”den “mirasın kime ait olduğu” sorusuna kaydırılır.
Bu kaydırma son derece önemlidir. Bir yıkım doğrudan yıkım olarak tartışıldığında ahlaki tepki keskinleşir. Fakat aynı yıkım, tarihsel hak, kutsal bağ, arkeolojik süreklilik veya uygarlık mirası üzerinden tartışıldığında mesele karmaşıklaştırılır. Karmaşıklaşan mesele, daha kolay yönetilir. Çünkü artık karşı taraf yalnızca şiddeti mahkûm etmekle kalmaz; tarih, arkeoloji, mülkiyet, kimlik ve hafıza düzleminde de savunma yapmak zorunda kalır. İsrail’in avantajı burada oluşur: güncel şiddetin yalın ahlaki görünürlüğü, tarihsel tartışmanın sisli alanına çekilir. Şiddet, kendi çıplaklığından uzaklaştırılır; uzmanlık, miras ve kadimlik diliyle çevrelenir.
Antik alanların kontrolü aynı zamanda kolektif bilinçdışına yönelik bir müdahaledir. Toplumlar mekânı yalnızca üzerinde yaşadıkları fiziksel alan olarak algılamaz; mekân, köken, süreklilik, hak, aidiyet ve kader duygusuyla yüklüdür. Bir devlet, belirli bir coğrafyanın antik kalıntılarını kendi idari ve kültürel rejimi altına aldığında, yalnız bugünkü yönetimi değil, o coğrafyanın bilinçdışındaki zaman derinliğini de sahiplenmeye çalışır. “Buradayız” demekle “hep buradaydık” demek arasında büyük fark vardır. Yerleşim politikası “buradayız” der; arkeolojik kontrol “hep buradaydık” iddiasını üretir. İkisi birleştiğinde egemenlik hem bugüne hem geçmişe yayılır.
Bu nedenle yasa tasarısı, Batı Şeria üzerindeki kontrolü yalnızca yatay olarak değil, dikey olarak da genişletir. Yatay kontrol, arazinin, yolların, mahallelerin ve yerleşimlerin denetlenmesidir. Dikey kontrol ise zamanın, hafızanın ve tarihsel derinliğin denetlenmesidir. Bir coğrafyayı gerçekten ele geçirmek için yalnızca yüzeyini tutmak yetmez; altındaki geçmişi, anlatısını ve sembolik katmanlarını da yeniden yazmak gerekir. Antik alanların sivil kontrolü, bu dikey egemenlik biçiminin parçasıdır. İsrail böylece Batı Şeria’yı yalnız bugünkü askerî haritada değil, tarihsel hafıza haritasında da yeniden düzenlemeye çalışır.
Filistinliler açısından bu durum çift yönlü bir silme mekanizması üretir. Bir yandan bugünkü yaşam alanları yerleşimler, kontrol noktaları ve askerî düzenlemelerle parçalanır; diğer yandan o yaşam alanlarının tarihsel anlamı İsrail merkezli bir miras söylemiyle yeniden kodlanır. Böylece Filistinli varlığı hem şimdi içinde sıkıştırılır hem geçmiş içinde gölgelenir. Bu, yalnızca fiziksel işgal değildir; tarihsel anlam alanının da işgalidir. Bir halkın yalnız toprağı değil, o toprakla kurduğu zaman bağı da hedef alınır. Toprağın geçmişi başka bir egemenlik anlatısına bağlandığında, bugünkü hak iddiası da zayıflatılmak istenir.
Şiddet ile tarih arasındaki bağ burada bütün açıklığıyla görünür hale gelir. Şiddet, kendi başına kaldığında aşırı görünürdür; tarih ise bu görünürlüğü dağıtabilir. Bir askerî operasyonun yarattığı yıkım, arkeolojik koruma ve tarihsel miras diliyle aynı siyasal alan içinde sunulduğunda, devlet kendisini yalnızca yıkan değil, koruyan bir özne olarak da sahneye çıkarır. Bu ikili sahneleme, güncel suçlamaların kolektif psikolojide yaratacağı travmatik etkiyi azaltmaya çalışır. “Yıkan devlet” imajının yanına “tarihi koruyan devlet” imajı eklenir. Böylece şiddetin tek yüzlü algılanması engellenir.
Fakat tam da bu nedenle hamlenin ideolojik niteliği görünürdür. Gerçek koruma, bir coğrafyanın tarihsel çoğulluğunu, yaşayan halklarını ve mevcut siyasal adalet sorununu dikkate almak zorundadır. İşgal ve katliam suçlamalarının gölgesinde yürütülen miras kontrolü ise korumadan çok sahiplenme anlamı taşır. Tarihsel mekân, evrensel insanlık mirası olarak değil, güncel egemenlik mücadelesinin delili olarak kullanılmaya başlar. Antik taşlar, kalıntılar ve kutsal izler, bugünkü devlet şiddetinin arkasına yerleştirilen sembolik destek kolonlarına dönüşür. Geçmiş, bugünü yargılayan bir alan olmaktan çıkarılıp bugünkü şiddeti gerekçelendiren bir araca çevrilir.
Batı Şeria’daki antik alanlar üzerinde sivil kontrolü genişletme tasarısı bu yüzden yalnızca kültürel miras yönetimi meselesi değildir. Daha derinde, İsrail’in kendi şiddetini tarihsel bir örüntüye yerleştirme ihtiyacı vardır. Çünkü örüntüsüz şiddet, yalnızca yıkım olarak görünür; yıkım olarak görünen şiddet ise travma ve tepki üretir. Tarihsel mekânın sahiplenilmesi, bu şiddeti bir süreklilik, bir misyon, bir koruma ve bir kadim hak anlatısına bağlar. Böylece şiddet, kolektif bilinçte daha yönetilebilir bir forma sokulmaya çalışılır. Katliam ve işgal suçlamalarının çıplak ağırlığı, arkeoloji ve miras dilinin altına dağıtılır.
Mesele, antik alanların korunup korunmaması değildir; kimin, hangi bağlamda, hangi siyasal sonuçla koruma yetkisi aldığıdır. İsrail’in Batı Şeria’daki tarihsel alanlar üzerinde sivil kontrol kurma girişimi, güncel şiddeti geçmişin derinliğiyle örten bir egemenlik tekniği olarak işler. Şiddet, tarihsel bir bağlama yerleştirildiğinde kendisini daha az rastgele, daha az çıplak, daha az travmatik göstermeye çalışır. Fakat bu bağlam üretimi, şiddetin mahiyetini ortadan kaldırmaz; yalnızca onun algılanma biçimini dönüştürür. Batı Şeria’da tarih, burada yalnız hatırlanan bir geçmiş değil; bugünkü egemenlik mücadelesinin en keskin araçlarından biri haline gelir.
Şiddetin Simetrisi
“İsrail ordusu gençlerin yerleşime yangın çıkarıcı maddelerle saldırdığını savundu” cümlesi, haberin basit bir ayrıntısı değildir; olayın nasıl algılanması gerektiğine dair önceden kurulmuş bir çerçevedir. İki Filistinli gencin İsrail askerleri tarafından öldürülmesi, kendi çıplaklığı içinde düşünüldüğünde asimetrik bir şiddet sahnesi üretir: bir tarafta devlet ordusu, askerî güç, silah, işgal rejimi ve kurumsal zor kapasitesi; diğer tarafta iki genç beden. Bu çıplak asimetri, toplumsal bilinçte doğrudan travmatik bir ağırlık yaratır. Çünkü şiddet ne kadar orantısız görünürse, o kadar savunulamaz hale gelir. Tam da bu nedenle haberin içine hemen bir gerekçe yerleştirilir: Gençler yerleşime yangın çıkarıcı maddelerle saldırmıştır. Böylece ölüm, tek taraflı bir öldürme edimi olarak değil, karşılık verilmiş bir şiddet zincirinin sonucu olarak görünmeye başlar.
Burada işleyen mekanizma, şiddetin simetriye bağlanarak ehlileştirilmesidir. Şiddet, kendi başına bırakıldığında aşırı bir yıkım üretir; özellikle devlet şiddeti, hedef aldığı özneyle arasındaki güç farkı nedeniyle çok daha yoğun bir ahlaki kriz doğurur. Bir askerî gücün iki genci öldürmesi, eğer herhangi bir karşı-eylem anlatısına bağlanmazsa, olay doğrudan infaz, orantısız güç ve çıplak tahakküm olarak algılanır. Fakat “yangın çıkarıcı maddelerle saldırdılar” cümlesi devreye girdiğinde, sahne geometrik olarak yeniden düzenlenir. Artık bir tarafta sadece öldüren güç, diğer tarafta sadece öldürülen gençler yoktur; iki uçlu, karşılıklı ve tepki üreten bir şiddet biçimi vardır. Bu simetri, gerçekte güç dengesini eşitlemese bile, algı düzeyinde şiddetin ağırlığını dağıtır.
Şiddetin travmatik etkisi çoğu zaman yalnızca verdiği zarardan değil, hangi biçim içinde göründüğünden doğar. Tek taraflı şiddet, bilinçte daha derin bir yarılma üretir; çünkü ona anlam, amaç, karşılık veya zorunluluk eklenmediğinde, geriye yalnızca saf yıkım kalır. Saf yıkım ise toplumsal vicdan tarafından kolayca tolere edilemez. Daha önce tarihsel örüntüye bağlanmayan şiddetin travmayı artırdığı söylenebilir: Eğer bir eylem daha büyük bir tarihsel anlatıya, güvenlik gerekçesine, kutsal misyona veya siyasal sürekliliğe yerleştirilemezse, yalnızca vahşet olarak görünür. Aynı mantık geometrik düzlemde de işler. Şiddet, karşılıklı bir yapıya, bir saldırı-cevap düzenine, bir eylem-tepki simetrisine bağlanmadığında daha travmatik hale gelir. Çünkü tek yönlü güç kullanımı, fail ile mağdur arasındaki asimetriyi çıplaklaştırır.
“Karşılık verdik” retoriği bu yüzden modern devlet şiddetinin en temel savunma biçimlerinden biridir. Bu retorik, yapılan eylemi başlangıç değil, cevap olarak sunar. Cevap olan şiddet, ilk bakışta daha meşru görünür; çünkü kendisini başlatıcı değil, düzeni yeniden kurucu kuvvet gibi gösterir. İsrail ordusunun açıklamasındaki mantık da buradan çalışır: Öldürme, doğrudan öldürme olarak değil, saldırıya verilen zorunlu tepki olarak kodlanır. Böylece fail konumu yumuşatılır. Devlet, “biz şiddet uyguladık” demek yerine, “şiddete karşılık verdik” demiş olur. Bu küçük gibi görünen fark, olayın ahlaki mimarisini değiştirir. Birincisinde devlet şiddetin kaynağıdır; ikincisinde şiddetin düzenleyicisi, bastırıcısı ve nötrleyicisidir.
Simetri burada gerçek bir eşitlik anlamına gelmez. İki Filistinli gencin olası yangın çıkarıcı madde kullanımı ile İsrail askerlerinin öldürücü silah kullanımı arasında maddi, kurumsal ve politik düzeyde büyük bir asimetri vardır. Fakat siyasal retorik çoğu zaman gerçek simetri üretmek zorunda değildir; simetri izlenimi üretmesi yeterlidir. Kamuoyuna verilmek istenen mesaj şudur: Ortada tek taraflı bir öldürme yok, karşılıklı bir çatışma var. Bu izlenim oluştuğu anda ölümün çıplaklığı azalır. Olay, işgal altındaki bir coğrafyada iki gencin devlet askerleri tarafından öldürülmesi olmaktan çıkar; “saldırıya karşı güvenlik cevabı” olarak yeniden paketlenir. Böylece şiddetin politik anlamı, olayın fiziksel sonucundan ayrıştırılır.
Burada “çiviyi çiviyle sökme” mantığına benzeyen bir yapı da işler. Şiddetin yarattığı yıkıcı etki, başka bir şiddet anlatısıyla dengelenir. Devletin öldürücü şiddeti, gençlerin yangın çıkarıcı saldırı iddiasıyla birlikte sunulduğunda, sanki iki şiddet birbirini açıklıyor, birbirini dengeliyor ve birbirinin aşırılığını azaltıyor gibi bir izlenim doğar. Bir şiddet başka bir şiddete bağlanır; böylece ilk bakışta katlanılması zor olan ölüm, “öncesinde de bir saldırı vardı” cümlesiyle yumuşatılır. Burada nötrleşme gerçek anlamda ahlaki bir nötrleşme değildir; daha çok algısal bir nötrleşmedir. Ölüm ortadan kalkmaz, orantısızlık kaybolmaz, devlet gücünün yapısal üstünlüğü silinmez; fakat olayın toplumsal psikolojide yaratacağı doğrudan sarsıntı azaltılmaya çalışılır.
Bu retorik düzen, şiddetin başlangıç noktasını belirsizleştirir. Bir kişi öldürüldüğünde soru şudur: Kim öldürdü, neden öldürdü, hangi güçle öldürdü, hangi bağlamda öldürdü? Fakat “onlar önce saldırdı” formülü devreye girdiğinde soru değişir: Devlet ne yaptı değil, devlet neye cevap verdi? Böylece dikkat, öldürme ediminden önceki iddia edilen saldırıya kaydırılır. Şiddetin merkezi, failin eyleminden mağdurun davranışına taşınır. Ölen gençler artık yalnızca öldürülen kişiler değildir; öldürülmelerini açıklayan bir eylemin öznesi olarak yeniden kurulurlar. Bu, mağduriyetin saf görünümünü bozar ve olayı tartışmalı hale getirir.
Tartışmalı hale getirmek, çoğu zaman meşrulaştırmanın ilk aşamasıdır. Bir olay ahlaki olarak çok açık görünüyorsa tepki sert olur; fakat olayın içine karşılıklı şiddet, saldırı iddiası, güvenlik gerekçesi ve tehdit dili yerleştirildiğinde tepkiler bölünür. İnsanlar artık yalnızca öldürülen gençleri değil, iddia edilen saldırıyı da düşünmek zorunda kalır. Bu zorunlu ikinci düşünce, travmatik etkinin doğrudanlığını keser. Ölüm ile tepki arasına bir açıklama katmanı girer. Devletin istediği şey de çoğu zaman budur: tepkiyi yok etmek değil, geciktirmek, bölmek, tartışmaya açmak ve ahlaki kesinliğini zayıflatmak.
İsrail’in Batı Şeria’daki genel şiddet rejimi içinde bu tür açıklamalar sistematik bir işlev görür. Yerleşimler, kontrol noktaları, askerî operasyonlar, gözaltılar, baskınlar ve öldürmeler, çoğu zaman güvenlik diliyle çevrelenir. Güvenlik dili ise şiddeti kendi başına bir saldırı olmaktan çıkarıp savunma, koruma ve önleme mantığına bağlar. Bu dilde devlet hiçbir zaman ilk vuran değildir; daima cevap veren, düzeni sağlayan, tehdidi etkisizleştiren ve vatandaşlarını koruyan aktördür. Oysa işgal bağlamında “güvenlik” zaten asimetrik bir zeminde kurulur. İşgal eden gücün güvenliği, işgal edilen halkın hareket alanını sürekli daraltan bir mekanizma haline gelir. Buna rağmen güvenlik söylemi, bu yapısal asimetriyi görünmez kılmak için kullanılır.
İki Filistinli gencin öldürülmesinde de olayın kritik düğümü buradadır. Gençlerin yerleşime saldırdığı iddiası, yerleşimin kendisini doğal ve meşru bir sivil alan olarak varsayar. Oysa Batı Şeria’daki yerleşimler, zaten işgal rejiminin mekânsal araçlarıdır. Bir yerleşime yönelik saldırı iddiası, yerleşimin varlığını tartışma dışı bırakır ve yalnızca ona yönelen tehdidi görünür kılar. Böylece asıl politik bağlam ters çevrilir. Yerleşim, Filistin mekânını daraltan bir egemenlik unsuru olarak değil, korunması gereken sivil bir hedef olarak sunulur. Filistinli gençlerin eylemi ise bu korunması gereken hedefe yönelen tehdit olarak kodlanır. Ardından devlet şiddeti, bu tehdide verilen cevap gibi meşrulaştırılır.
Simetri yanılsaması tam da burada güç kazanır. Yerleşim zaten asimetrik bir düzenin ürünüdür; fakat haber dili bu asimetriyi başlangıç noktası olarak almaz. Başlangıç noktası, gençlerin saldırı iddiası yapılır. Böylece olayın geometrisi yeniden çizilir: işgalci/işgal edilen, ordu/genç, yerleşim/yerli halk ayrımı geri plana çekilir; saldırı/karşılık ikilisi öne çıkarılır. Bu ikilik, karmaşık tarihsel ve yapısal şiddeti basit bir olay zincirine indirger. Saldırı varsa karşılık vardır; karşılık varsa öldürme açıklanabilir hale gelir. Retoriğin başarısı, bu basitleştirmede yatar.
Şiddetin geometrik olarak simetriye bağlanması, aynı zamanda suçluluk duygusunu dağıtır. Tek taraflı şiddette suç failin üzerinde yoğunlaşır. Karşılıklı şiddet anlatısında ise suç iki tarafa yayılır. “Onlar da saldırdı” cümlesi, öldüren gücün sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmasa bile, onu tek merkezli olmaktan çıkarır. Toplumsal bilinç, artık saf fail ve saf mağdur ayrımıyla değil, çatışan taraflar imgesiyle düşünmeye yöneltilir. Bu imge, özellikle uluslararası kamuoyu açısından son derece etkilidir. Çünkü “çatışma” kelimesi, çoğu zaman yapısal asimetriyi gizler. Çatışma dendiğinde iki taraf varmış, iki taraf da şiddet uyguluyormuş, devlet de yalnızca kendi tarafını koruyormuş gibi bir algı oluşur.
Bu yüzden “karşılık verdik” dili, yalnızca olay açıklaması değil, travma yönetimidir. Toplumsal bilinç, iki gencin öldürülmesini doğrudan bir devlet cinayeti olarak algılarsa, şiddetin travmatik etkisi büyür. Fakat aynı ölüm, bir saldırı-cevap zincirinin içine yerleştirilirse, bilinç onu daha kolay işler. İnsan zihni simetrik yapıları daha kolay tolere eder; çünkü simetri, kaosa düzen hissi verir. Karşılıklılık, yıkıma bir geometri kazandırır. Ölüm artık anlamsız bir kopuş değil, bir önceki eylemin sonucu gibi görünür. Bu görünüm, şiddetin gerçekliğini değiştirmez; ama onun psikolojik etkisini dönüştürür.
Batı Şeria’da iki Filistinli gencin öldürülmesi, bu nedenle yalnızca bir güvenlik olayı değil, şiddetin nasıl anlatıldığına dair yoğun bir örnektir. Devlet şiddeti, kendi çıplak yıkıcılığını taşımakta zorlandığı anda simetri arar. Karşı tarafın eylemi büyütülür, tehdit vurgulanır, “saldırı” kelimesi merkeze alınır ve ölüm bir cevap gibi sunulur. Böylece öldürme edimi, kendi başına değil, başka bir şiddetin devamı olarak algılanır. Şiddetin travmatik etkisi, başka bir şiddet iddiasıyla dengelenmeye çalışılır. Çivi çiviyle sökülmez belki; fakat bir çivinin açtığı yara, diğer çivinin varlığı gösterilerek daha katlanılabilir hale getirilmeye çalışılır.
Haberin merkezindeki cümle, olayın ahlaki yönünü belirleyen asıl aparattır. “Gençlerin yerleşime yangın çıkarıcı maddelerle saldırdığı” savunusu, öldürmeyi açıklama iddiası taşırken daha derinde şiddeti simetrik bir düzene yerleştirir. İsrail ordusu böylece kendisini başlangıçtaki fail değil, karşılık veren güç olarak sunar. Oysa bu simetri, işgalin, yerleşimlerin, askerî kapasitenin ve devlet gücünün ürettiği yapısal asimetriyi ortadan kaldırmaz. Sadece onun algılanma biçimini değiştirir. İki gencin ölümü, çıplak bir devlet şiddeti olarak değil, karşılıklı şiddet zincirinin parçası gibi gösterilir. Tam da bu noktada şiddetin simetriye bağlanması, meşruiyet üretmekten önce travmayı yönetir: tepkiyi keskinliğinden uzaklaştırır, ölümü açıklama içine alır ve yıkımı karşılıklılık perdesiyle daha az dayanılmaz hale getirmeye çalışır.
İnşanın Kuşatması
Hebron’da yerleşimci inşaat planının onaylanması, yalnızca birkaç yeni binanın, bir okul genişletmesinin ya da yerleşimci nüfusa dönük teknik bir imar kararının ötesinde okunmalıdır. Burada asıl mesele, İsrail’in Batı Şeria’daki egemenlik mantığının yalnızca yıkım, tahliye, askeri baskı ya da doğrudan şiddet üzerinden değil, aynı zamanda inşa üzerinden de çalışmasıdır. Bir mekânı ortadan kaldırarak bir siyasal varlığı zayıflatmak mümkündür; fakat daha derin ve kalıcı olan yöntem, başka bir mekânı onun içine, yanına, çevresine ve damarlarına yerleştirerek onu ontolojik olarak daraltmaktır. Hebron’da yerleşimci inşaatının onaylanması tam da bu nedenle basit bir kentsel gelişme değil, Filistin devleti ihtimalinin mekânsal koşullarına yönelmiş stratejik bir müdahaledir.
“Sahada gerçeklik yaratma” ifadesi burada belirleyici öneme sahiptir. Çünkü siyasal gerçeklik yalnızca anlaşmalarla, haritalarla, diplomatik metinlerle ya da uluslararası hukuk cümleleriyle kurulmaz; yol, bina, okul, karakol, duvar, güvenlik bölgesi, yerleşim birimi ve nüfus yoğunluğu üzerinden de üretilir. Bir devletin kurulabilmesi için yalnızca hukuki tanınma yetmez; süreklilik taşıyan, yönetilebilir, birbirine bağlanabilir ve kendi iç bütünlüğünü koruyabilir bir mekân gerekir. Eğer bu mekân parça parça kesilir, içine başka egemenlik adacıkları yerleştirilir, şehir dokusu yerleşimci yapılarla bölünür ve gündelik hareket güvenlik rejimleriyle denetlenirse, devlet fikri kâğıt üzerinde kalabilir ama sahada nefes alamaz. İsrail’in yerleşim politikası, Filistin devletini yalnızca siyasal olarak değil, mekânsal olarak da imkânsızlaştırmaya dönük işler.
Hebron’un özel önemi de buradan gelir. Hebron, sıradan bir şehir değil; hem tarihsel, hem dinsel, hem yerleşimci hareket açısından sembolik yoğunluğu yüksek bir merkezdir. Bu şehirde onaylanan her yeni yerleşimci inşaatı, yalnızca nüfus artışı anlamına gelmez; şehrin Filistinli dokusuna yeni bir egemenlik düğümü yerleştirilmesi anlamına gelir. Bir okulun genişletilmesi, ilk bakışta sivil ve masum bir faaliyet gibi görünebilir. Fakat yerleşim bağlamında okul, yalnızca eğitim kurumu değildir; ailelerin kalıcılığını, çocukların geleceğini, yerleşimin nesiller arası devamını ve o alandaki İsrail varlığının normalleşmesini temsil eder. Okul yapılması, “buradayız” demekten daha fazlasıdır; “burada kalıcıyız, burada çoğalacağız, burada gündelik hayat kuracağız” demektir.
Bu nedenle inşa, çıplak yıkımdan daha rafine bir egemenlik biçimi olarak çalışır. Yıkım, bir varlığı ortadan kaldırır; inşa ise başka bir varlığı yerleştirerek mevcut olanın hareket alanını daraltır. Yıkımda kuvvet açıktır; inşada kuvvet çoğu zaman imar, nüfus, güvenlik, eğitim ve normal yaşam diliyle örtülür. Bir ev yıkıldığında şiddet kolayca görünür; fakat bir okul, yol ya da konut bloğu yapıldığında şiddet aynı açıklıkta görünmeyebilir. Oysa mekânsal sonuç bakımından ikisi aynı stratejinin farklı yönleri olabilir. Biri Filistinli varlığın zeminini eksiltir, diğeri İsrail yerleşimci varlığının zeminini artırır. Sonuçta Filistin devleti ihtimali, yalnızca kaybedilen alanlarla değil, başkasının doldurduğu alanlarla da daralır.
Mekân, siyasetin pasif zemini değildir; siyasetin kurucu maddesidir. Bir halkın devlet olabilmesi, kendi mekânı üzerinde süreklilik kurabilmesine bağlıdır. Devlet, yalnızca bayrak, anayasa, ordu ve diplomasi değildir; yolların birbirine bağlanması, şehirlerin kesintisiz işlemesi, nüfusun kendi içinde hareket edebilmesi, idari merkezlerin denetlenebilmesi, tarım arazilerinin, mahallelerin, okulların ve kamusal alanların bütünlüklü bir coğrafya içinde bulunabilmesidir. Yerleşimci inşaatı bu bütünlüğü parçalar. Filistin coğrafyası her yeni yerleşim birimiyle biraz daha delinir, kesilir, bölünür ve içinden başka bir egemenlik mantığı geçirilmiş bir alana dönüşür. Böylece Filistin devleti, henüz kurulmadan kendi mekânsal omurgasını kaybetmeye başlar.
Burada “ontolojik daraltma” kavramı önem kazanır. Filistin devletinin varlığı yalnızca diplomatik masada reddedilmiyor; sahada onun var olabileceği alanın kendisi daraltılıyor. Bir varlığı yok etmek için her zaman doğrudan onu imha etmek gerekmez. Onun mümkün olma koşullarını azaltmak, bağlantı noktalarını kesmek, nefes alacağı boşlukları doldurmak ve kendi bütünlüğünü kuracağı zemini parçalamak da aynı ölçüde etkili olabilir. Hebron’daki inşaat planı bu açıdan yalnızca bugünün şehir planlaması değil, gelecekteki bir Filistin devletinin imkân alanına yapılmış müdahaledir. İnşa edilen yapı, yalnız bugünkü şehir dokusuna değil, gelecekteki egemenlik ihtimaline de yerleşir.
“Sahada gerçeklik yaratma” mantığı, diplomasinin soyut vaatlerini mekânsal olgularla geçersiz kılma stratejisidir. Uluslararası toplum iki devletli çözümden söz edebilir, Filistin devletinin gerekliliğini vurgulayabilir, müzakere masalarında sınırlar tartışılabilir. Fakat aynı anda sahada yeni yerleşimler genişliyor, yollar ayrılıyor, güvenlik bölgeleri kalıcılaşıyor, Filistinli hareketlilik sınırlanıyor ve İsrail sivil varlığı Batı Şeria’nın içine daha derin biçimde yerleşiyorsa, diplomatik dil giderek boş bir kabuğa dönüşür. Çünkü devlet fikrinin ihtiyaç duyduğu mekân, diplomatik vaatler sürerken fiilen başka bir gerçeklikle doldurulmaktadır. Haritada hâlâ mümkün görünen şey, arazide imkânsızlaşır.
İnşaatın politik gücü, kalıcılık üretmesinden gelir. Askeri operasyon geçici olabilir, baskın sona erebilir, çatışma durabilir; fakat bina kalır. Yol kalır. Okul kalır. Yerleşimci aileler kalır. Çocuklar büyür, mahalle genişler, altyapı gelişir, güvenlik ihtiyacı artar, devlet o nüfusu koruma gerekçesiyle daha fazla askeri ve idari varlık kurar. Böylece başlangıçta küçük görünen bir inşaat kararı, zamanla kendi etrafında yeni güvenlik gerekçeleri, yeni idari düzenlemeler ve yeni egemenlik talepleri üretir. İnşa edilmiş olan şey, sadece beton değildir; gelecekteki politik zorunlulukların zemini de inşa edilir.
Hebron’daki yerleşimci inşaatı bu açıdan bir mekân işgali olduğu kadar bir zaman işgalidir. Çünkü geleceği önceden doldurur. Filistin devletinin ileride kurulabileceği varsayılan alana bugünden İsrail yerleşimci sürekliliği yerleştirilir. Bir kez okul, konut, yol ve güvenlik sistemi kurulduğunda, o alan artık müzakere masasında soyut bir bölge olmaktan çıkar; içinde yaşayan, okuyan, çalışan ve korunması talep edilen bir nüfusun mekânı haline gelir. Böylece ileride yapılacak her diplomatik görüşme, sahadaki bu “fiili gerçeklik” karşısında başlar. İsrail’in avantajı da buradadır: Önce mekânı doldurur, sonra bu doluluğu pazarlığın başlangıç noktası haline getirir.
Yerleşimci inşaatının en çarpıcı yönlerinden biri, şiddeti gündelik hayat formuna sokmasıdır. Tank, bombardıman, baskın ya da yıkım açık şiddet biçimleridir; yerleşim ise gündelik hayatın normal araçlarıyla ilerler. Ev yapılır, okul açılır, yol döşenir, güvenlik noktası kurulur, aileler taşınır, çocuklar eğitime başlar. Dışarıdan bakıldığında bunlar normal yaşam göstergeleridir. Fakat işgal bağlamında normal yaşamın kendisi bir egemenlik silahına dönüşür. Yerleşimcinin gündelikliği, Filistinlinin siyasal geleceğini daraltan bir mekanizmaya bağlanır. Böylece yaşam kurma eylemi, başka bir halkın devlet kurma imkânını boğan bir araca dönüşür.
Bu noktada inşa ile yıkım arasındaki klasik karşıtlık çöker. Normalde inşa olumlu, yıkım olumsuz bir eylem gibi düşünülür. Oysa sömürgeci ya da yerleşimci egemenlik bağlamında inşa, yıkımın başka bir biçimi olabilir. Bir halkın mekânına kendi sürekliliğini yerleştirmek, o halkın siyasal bütünlüğünü yıkmanın pozitif biçimidir. Yıkım yok ederek boşluk açar; inşa o boşluğu kendi lehine doldurur. Hebron örneğinde görülen şey tam olarak budur: Filistin varlığı yalnızca bastırılmıyor, aynı zamanda İsrail yerleşimci varlığıyla kuşatılıyor. Böylece Filistin devleti ihtimali, doğrudan ilan edilmiş bir yasakla değil, sahadaki maddi örgütlenmeyle boğuluyor.
Devlet, en temelde mekân üzerinde düzen kurma kapasitesidir. Egemenlik, bir alanı yönetilebilir, savunulabilir, planlanabilir ve simgesel olarak sahiplenilebilir hale getirme gücüdür. Eğer başka bir güç, o alanın içine kendi yerleşimlerini, kendi yollarını, kendi okullarını, kendi güvenlik gerekçelerini ve kendi hukuki istisnalarını yerleştirirse, o alanın yerli siyasal öznesi kendi devletleşme kapasitesini kaybeder. Filistin meselesinde yerleşimlerin merkezi önemi de buradan gelir. Sorun yalnızca “kaç dönüm arazi alındı” meselesi değildir; sorun, Filistin devletinin kendi mekânı üzerinde bütünlüklü bir egemenlik kurma ihtimalinin her yeni yerleşimle daha da parçalanmasıdır.
Hebron’da onaylanan plan, bu parçalanmanın küçük ama anlamlı bir örneğidir. Her yeni inşaat, haritada belki sınırlı bir alan kaplar; fakat siyasal etkisi kapladığı fiziki alandan çok daha büyüktür. Çünkü yerleşim noktaları çevreleriyle birlikte çalışır. Bir okulun güvenliği için asker gerekir, askerin hareketi için yol gerekir, yolun güvenliği için kontrol noktası gerekir, kontrol noktası Filistinli hareketliliğini etkiler, hareketliliğin sınırlanması ekonomik ve toplumsal hayatı bozar, bozulan hayat şehir dokusunu zayıflatır. Böylece tek bir inşaat kararı, kendi etrafında genişleyen bir denetim halkası üretir. Mekân yalnızca işgal edilmez; yeniden programlanır.
Filistin devleti ihtimalini boğan şey de tam olarak bu yeniden programlama sürecidir. Devlet, boşlukta kurulmaz; mevcut yolların, şehirlerin, kurumların, nüfus hareketlerinin ve sembolik merkezlerin üzerinde kurulur. Eğer bu dokunun içine sürekli olarak başka bir egemenlik sistemi yerleştirilirse, gelecekteki devlet fikri kendi maddi zemininden mahrum kalır. Hebron’daki yerleşimci inşaatı, Filistinlileri yalnız bugünkü mekândan değil, gelecekteki siyasal formdan da dışlamaya dönük işler. Bir başka deyişle, mesele yalnızca bugünün toprağı değil; yarının devletinin hangi alan üzerinde var olabileceğidir.
Bu nedenle yerleşimci inşaatı, klasik anlamda “imar” değil, ontolojik bir sıkıştırmadır. Filistin varlığına doğrudan “yok ol” denmez; fakat var olabileceği alan daraltılır. Kendi bütünlüğünü kuracağı yollar kesilir, şehirleri çevrelenir, merkezleri delinir, gündelik hayatı denetim noktalarıyla parçalanır, geleceği başkasının kalıcılığıyla doldurulur. Varoluş, yalnızca biyolojik ya da hukuki bir mesele değildir; mekânsal genişlik de ister. Bir halkın siyasal varlığı, üzerinde nefes alabileceği bir coğrafyaya ihtiyaç duyar. O coğrafya inşaatlarla, yerleşimlerle ve güvenlik hatlarıyla boğulduğunda, devlet fikri de yavaş yavaş soyut bir dileğe dönüşür.
İsrail, Filistin devletini yalnızca müzakere masasında reddetmiyor; kurulabileceği mekânı parça parça doldurarak onu sahada imkânsızlaştırıyor. Yıkımın çıplak şiddeti kadar, inşanın sessiz sürekliliği de burada belirleyici. Bir devlet ihtimali bazen bombayla değil, bina ruhsatıyla; bazen askeri operasyonla değil, okul genişletmesiyle; bazen açık ilhakla değil, sahada geri döndürülmesi giderek zorlaşan fiili durumlarla boğulur. Hebron’da onaylanan yerleşimci inşaatı, tam da bu stratejinin yoğunlaşmış ifadesidir: bir mekân inşa edilirken, başka bir devlet ihtimalinin mekânı daraltılır.
Dağılmış Cephe
Bir hedefin vurulması artık çoğu zaman yalnızca o hedefin bulunduğu ülkeyle sınırlı bir askerî olay üretmez; çünkü çağdaş güvenlik mimarisi, üsler, ortaklıklar, ikili anlaşmalar, savunma ağları, lojistik hatlar ve bölgesel ittifaklar üzerinden birbirine geçirilmiş durumdadır. ABD’nin İran hedeflerini yeniden vurması ve İran’ın buna Kuveyt ile Bahreyn yönünde karşılık vermesi, savaşın artık klasik anlamda iki devlet arasında kapalı bir yüzleşme olarak işlemediğini gösterir. Bir ülkeye saldırmak, o ülkenin kendisine saldırmakla kalmaz; onun bölgedeki üs ağına, müttefiklerine, limanlarına, radarlarına, ikmal hatlarına, askerî konuşlanmalarına ve güvenlik şemsiyesine de dokunur. Bu yüzden günümüz çatışmalarında saldırının coğrafi noktası dar olabilir, fakat politik yankı alanı çok geniştir. Bir füze tek bir yere düşer; fakat etkisi birden fazla devletin güvenlik hesabına yayılır.
Küreselleşmenin çoğu zaman ticaret, iletişim, sermaye akışı, göç, teknoloji ve kültürel dolaşım üzerinden tanımlanan yüzünün yanında, daha sert ve daha karanlık bir güvenlik yüzü vardır. Dünya yalnızca malların, verilerin ve insanların dolaştığı bir ağ haline gelmemiştir; aynı zamanda askerî varlıkların, üslerin, müttefiklik ilişkilerinin, savunma protokollerinin ve caydırıcılık hatlarının da birbirine bağlandığı bir alana dönüşmüştür. Bu bağlanmışlık, savaşın ölçeğini değiştirir. Eskiden bir saldırının sınırları daha kolay tayin edilebilirken, bugün bir hedefe yönelen şiddet, hedefin ait olduğu ağ nedeniyle birden fazla devlete temas eder. ABD’nin Körfez’deki varlığı, İran’ın karşılık üretme kapasitesi ve Kuveyt ile Bahreyn gibi ülkelerin bu hatta yer alması, savaşın tekil mekândan ağsal mekâna kaydığını gösterir.
Burada küreselleşmenin paradoksal bir etkisi ortaya çıkar. Bağlantı arttıkça savaş ihtimali bazen büyür, bazen de kontrol altına alınır. Bir yandan her ülke birçok başka ülkenin güvenlik ağına bağlandığı için küçük bir saldırı bile geniş bir zincirleme etki yaratabilir. Öte yandan tam da bu zincirleme etki ihtimali, aktörleri daha temkinli davranmaya zorlar. Çünkü artık yalnızca hedef alınan ülkenin vereceği karşılık değil, o ülkenin müttefiklerinin, üs sahiplerinin, anlaşmalı ortaklarının ve bölgesel güvenlik sisteminin vereceği tepki de hesaplanmak zorundadır. Saldırı kararı, tek bir düşmana yönelmiş askeri tercih olmaktan çıkar; çoklu aktörlerin dahil olabileceği bir kriz hesabına dönüşür. Bu yüzden küreselleşmiş savaşta cesaret kadar fren de ağ yapısından doğar.
ABD–İran hattında yaşanan gelişme bu mantığın somut bir örneğidir. ABD İran hedeflerini vurduğunda, mesele yalnızca Washington ile Tahran arasında kalmaz. İran’ın vereceği karşılık doğrudan ABD ana karasına yönelmek zorunda değildir; çünkü ABD’nin bölgedeki varlığı zaten birçok ülkenin içinde, kıyısında veya güvenlik mimarisinde dağılmıştır. Kuveyt ve Bahreyn yönündeki karşılık da bu dağılmış varlığın hedef alınması anlamına gelir. İran açısından ABD yalnızca Amerika Birleşik Devletleri değildir; Körfez’deki üsler, deniz hatları, radar sistemleri, askerî personel, ortak operasyon merkezleri ve müttefik devletler üzerinden bölgeselleşmiş bir güçtür. Dolayısıyla ABD’ye cevap vermek, çoğu zaman ABD’nin coğrafi olarak bulunduğu her noktaya dönük bir hesap üretmeyi gerektirir.
Bu durum, savaşın coğrafyasını da dönüştürür. Klasik haritada savaş, iki ülkenin sınırları, cepheleri veya doğrudan temas bölgeleri üzerinden düşünülür. Fakat üs ağlarıyla örülmüş küresel güvenlik düzeninde cephe, tek bir çizgi değil, dağılmış düğümler bütünüdür. Bir üs, bir liman, bir radar istasyonu, bir hava savunma sistemi, bir ikmal merkezi veya bir deniz geçidi cepheye dönüşebilir. Kuveyt ve Bahreyn’in bu gerilimde görünür hale gelmesi, tam da bu nedenle önemlidir. Bu ülkeler, çatışmanın asli tarafı olmasalar bile, ABD’nin bölgesel konuşlanmasının parçası oldukları için savaş geometrisinin içine çekilirler. Böylece savaş, taraf olmayan mekânları bile taraflaşmış işlevlere dönüştürür.
Küreselleşme burada tarafsızlığı zorlaştıran bir yapı üretir. Bir devlet doğrudan savaş ilan etmemiş olabilir; fakat topraklarında üs bulunduruyorsa, askeri lojistik sağlıyorsa, savunma ortaklığı içindeyse veya belirli bir gücün bölgesel operasyon mimarisine dahilse, çatışmanın dolaylı mekânı haline gelir. Bu, modern egemenliğin en karmaşık alanlarından biridir. Bir ülke kendi toprakları üzerinde egemen görünür; fakat o toprakların belirli bölümleri başka bir gücün bölgesel askerî stratejisinin parçası olduğunda, o ülkenin güvenlik kaderi de başkasının savaşına bağlanır. Kuveyt ve Bahreyn gibi ülkeler açısından risk tam burada belirir: Savaşın kararı başka merkezlerde alınabilir, fakat karşılığın hedefi onların coğrafyasında ortaya çıkabilir.
Bu nedenle bir yere saldırmak, küreselleşmiş güvenlik düzeninde birden fazla ülkeye dokunmak anlamına gelir. Hedef fiziksel olarak İran’da olabilir; karşılık Körfez’deki ABD varlığına, dolayısıyla başka devletlerin topraklarındaki askerî düzene yönelir. Böylece saldırı ile karşılık arasında doğrudan bir sınır çizilemez. Savaş, devletlerarası bağlantı ağları boyunca akar. Hangi devletin gerçekten taraf, hangisinin ev sahibi, hangisinin ortak, hangisinin araç, hangisinin hedef olduğu bulanıklaşır. Ağ içindeki her düğüm, belirli bir anda çatışmanın temas noktasına dönüşebilir. Küreselleşmiş dünyada güvenlik ilişkileri ne kadar yaygınsa, savaşın temas yüzeyi de o kadar geniştir.
Bu genişleme aynı zamanda caydırıcılığın biçimini değiştirir. Eskiden caydırıcılık büyük ölçüde karşı tarafın doğrudan vurulabilirliği üzerinden işlerdi. Bugün ise bir aktörün bölgesel ağı ne kadar yaygınsa, o kadar çok hassas noktası vardır. ABD gibi küresel güçler, dünyanın birçok bölgesinde askerî varlık bulundurdukları için daha geniş bir müdahale kapasitesine sahip olur; fakat aynı zamanda daha fazla hedef yüzeyi üretirler. İran gibi aktörler de bu dağılmış hedef yüzeyini kullanarak doğrudan ABD ana karasına yönelmeden ABD gücüne mesaj verebilir. Bu, küreselleşmiş askeri varlığın ters etkisidir: yayılma güç kazandırır, ama kırılganlığı da çoğaltır.
Burada savaşın merkezi niteliği parçalanır. Artık tek bir cephe, tek bir başkent, tek bir sınır hattı veya tek bir hedef yoktur. Güç ağ haline geldiği için hedef de ağ haline gelir. ABD’nin İran’ı vurması ile İran’ın Kuveyt ve Bahreyn yönüne karşılık vermesi arasındaki bağ, bu ağ mantığıyla anlaşılabilir. İran, karşılığını ABD’nin varlık gösterdiği bölgesel düğümlere yönelterek savaşın yalnız iki devlet arasında değil, ABD’nin yerleştiği bütün güvenlik mimarisi boyunca okunması gerektiğini gösterir. Bu, saldırının yayılması değil, zaten yayılmış olan gücün görünür hale gelmesidir.
Bu örnek aynı zamanda küreselleşmenin yalnız barış üreten bir karşılıklı bağımlılık düzeni olmadığını gösterir. Liberal anlatı çoğu zaman ülkeler birbirine bağlandıkça savaşın maliyetinin artacağını, bu nedenle çatışmanın azalacağını varsayar. Bu kısmen doğrudur; bağlantı maliyeti artırır ve aktörleri temkinli kılar. Fakat aynı bağlantı, krizlerin daha hızlı yayılmasına da yol açar. Güvenlik ağları, ticaret ağları gibi çalışmaz; burada bağlantı yalnızca alışveriş değil, hedef ortaklığı da üretir. Bir ülkenin başka bir ülkeyle askeri ortaklığı, onu koruyabileceği gibi onu hedef haline de getirebilir. Bağlanmış olmak güvence verir; fakat aynı anda başkasının düşmanlığını da üzerine çeker.
ABD–İran geriliminde görülen şey, küreselleşmenin bu çift yönlü yapısıdır. Bir yandan ABD’nin bölgesel ortaklıkları İran’a karşı caydırıcı bir çerçeve sunar; diğer yandan bu ortaklıklar İran’ın karşılık verebileceği daha geniş bir coğrafi alan yaratır. Kuveyt ve Bahreyn’in gerilim içinde anılması, bu ülkelerin yalnız coğrafi konumuyla değil, güvenlik mimarisindeki işleviyle ilgilidir. Modern savaşta mekân, tarafsız bir zemin değildir; hangi ağın parçası olduğuna göre anlam kazanır. Bir ülkenin toprağı, o toprak üzerinde bulunan üs veya ortaklık nedeniyle başka bir devletin çatışma alanına eklemlenir.
Bu durum aktörleri kaçınılmaz olarak daha temkinli davranmaya iter. Çünkü saldırı kararı artık yalnızca askeri kapasite hesabı değil, ağ etkisi hesabıdır. Bir hedef vurulduğunda hangi üsler devreye girer, hangi müttefikler açıklama yapar, hangi deniz yolu risk altına girer, hangi ülke iç politik baskı altında kalır, hangi savunma anlaşması tetiklenir, hangi karşılık zinciri doğar: bütün bunlar savaş kararının parçası haline gelir. Bu anlamda küreselleşme, savaşın önünü tamamen kapatmaz; fakat savaşı daha karmaşık, daha hesaplı ve daha dolaylı hale getirir. Açık savaş yerine kontrollü vuruşlar, doğrudan cephe yerine üsler, bütüncül saldırı yerine sinyal niteliği taşıyan karşılıklar öne çıkar.
Yine de bu temkin, barış anlamına gelmez. Ağların karmaşıklığı bazen büyük savaşı engellerken, küçük ve orta ölçekli şiddetin süreklileşmesini kolaylaştırabilir. Taraflar, topyekûn savaşın maliyetini bildikleri için sınırlı saldırılarla, üs çevresi baskılarla, vekil aktörlerle, deniz hattı tehditleriyle ve karşılıklı sinyal operasyonlarıyla birbirlerini yoklar. Böylece savaş bitmez; yalnızca daha ince ayarlı hale gelir. ABD’nin vurması ve İran’ın Körfez yönüne cevap vermesi, topyekûn çatışma ile barış arasındaki bu ara bölgenin örneğidir. Taraflar birbirine mesaj verir, fakat mesajın fazla büyüyüp kontrolsüz savaşa dönüşmemesi için hedefler dikkatle seçilir.
Küreselleşmenin güvenlik yüzü, bu bakımdan dünyayı tek bir ortak alan haline getirmekten çok, birbirine bağlı risk alanları üretir. Bir bölgede alınan karar başka bir bölgede üs alarmına, başka bir ülkede diplomatik krize, başka bir deniz yolunda güvenlik önlemine, başka bir başkentte iç politika baskısına dönüşebilir. ABD–İran çatışması da yalnız Washington ve Tahran arasında yaşanmaz; Doha’da müzakere, Hürmüz’de seyrüsefer, Bahreyn’de üs güvenliği, Kuveyt’te alarm, Irak’ta vekil ağlar, İsrail’de tehdit algısı ve Körfez monarşilerinde rejim güvenliği olarak çoğalır. Savaş, tek bir olay değil, ağ boyunca dağılan bir titreşimdir.
Bu nedenle “bir yere saldırmak, birden fazla ülkeye saldırmak anlamına gelir” cümlesi modern çatışma düzenini son derece iyi özetler. Çünkü küresel güvenlik ağında mekânlar birbirinden bağımsız değildir. Bir üs, bulunduğu ülkeyi çatışmanın pasif ev sahibi olmaktan çıkarıp potansiyel hedef alanına sokar. Bir savunma ortaklığı, tarafsızlık alanını daraltır. Bir bölgesel konuşlanma, savaşın menzilini büyütür. ABD’nin İran hedeflerini vurmasının ardından İran’ın Kuveyt ve Bahreyn yönüne karşılık vermesi, işte bu ağsal savaş mantığının çıplak örneğidir: saldırı tekil başlar, fakat karşılık bağlantı noktalarına yayılır.
Bu gelişme, küreselleşmenin yalnız ekonomik veya kültürel bir birleşme olmadığını, aynı zamanda savaşın coğrafyasını çoğaltan bir güvenlik örgütlenmesi olduğunu gösterir. Dünya birbirine bağlandıkça savaş ortadan kalkmaz; savaş da bu bağlanmışlık biçimine uyum sağlar. Üsler, ortaklıklar ve güvenlik ağları, bir güce küresel hareket kabiliyeti kazandırırken aynı anda onu çoklu hedeflere böler. ABD–İran geriliminde görülen şey, bu iki yönlü mantığın somutlaşmasıdır: yayılmış güç, yayılmış kırılganlık üretir; küresel bağlantı, küresel temkin doğurur; bir noktaya yapılan saldırı, bütün ağın gerilmesine yol açar.
Barışın Çevresi
Körfez ülkelerinin ABD–İran anlaşmasının yalnızca nükleer başlığı değil, füze kapasitesini, drone ağlarını ve vekil güçleri de kapsaması gerektiğini vurgulaması, basit bir güvenlik endişesi olarak geçiştirilemez. Burada Körfez’in söylediği şey aslında çok daha derindir: Barış yalnız krizin iki ana aktörü arasında kurulamaz; savaşın dönüştürdüğü bütün çevresel güvenlik mimarisi hesaba katılmadan gerçek bir barış üretilemez. ABD ile İran masaya oturabilir, belirli başlıklarda anlaşabilir, bazı yaptırımlar, denetimler veya teknik sınırlar üzerinde uzlaşabilir. Fakat savaş, yalnız merkezde gelişen bir olay değildir. Savaş başladığı anda çevresini de kendi mantığına göre düzenler; yakın ülkelerin güvenlik reflekslerini, askeri harcamalarını, diplomatik hizalanmalarını, sınır algılarını, savunma sistemlerini ve rejim kaygılarını değiştirir. Bu nedenle savaşın merkezinde alınan bir bitirme kararı, çevrede üretilmiş savaş-adaptasyonunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Körfez’in itirazı tam olarak bu noktaya yerleşir. İran–ABD gerilimi çoğu zaman iki büyük aktör arasındaki stratejik çekişme gibi anlatılır; fakat bu çekişmenin coğrafi ağırlığını taşıyan yerlerden biri Körfez’dir. İran’ın füze kapasitesi Körfez şehirlerinin, limanlarının, enerji altyapısının ve askeri üslerinin üzerinde baskı üretir. Drone ağları, düşük maliyetli ama yüksek etkili saldırı ihtimalini sürekli canlı tutar. Vekil güçler ise savaşın doğrudan devletler arasında patlamadan çevre coğrafyalarda dolaşmasını sağlar. Dolayısıyla Körfez açısından mesele yalnız “İran ile ABD anlaşacak mı?” sorusu değildir; “anlaşma, bizim içinde yaşadığımız tehdit mimarisini dağıtacak mı?” sorusudur. Çünkü merkezdeki kriz dondurulsa bile, çevredeki tehdit biçimleri devam edebilir.
Savaşın merkezi ile çevresi arasındaki fark burada belirleyici hale gelir. Merkez, krizin ana aktörlerinin birbirine baktığı alandır. ABD ve İran arasındaki pazarlık, nükleer program, yaptırımlar, bölgesel nüfuz, askeri caydırıcılık ve diplomatik tanınma gibi başlıklarda yoğunlaşır. Çevre ise bu merkezin ürettiği basıncın yayıldığı alandır. Körfez ülkeleri doğrudan masanın iki ana tarafı olmayabilir; fakat savaşın risklerini kendi topraklarında, deniz yollarında, petrol tesislerinde, askeri üslerinde ve iç güvenlik hesaplarında taşırlar. Bu nedenle merkezde alınan karar çevreye otomatik olarak barış getirmez. Merkezde savaşın sebebi azaltılabilir; fakat çevrede savaşın ürettiği düzenekler ayakta kalabilir.
Bu, modern çatışmaların en kritik paradokslarından biridir. Bir savaş veya kriz belirli aktörler arasında başlar; fakat zamanla etrafındaki bütün sistemi kendisine göre biçimlendirir. Ülkeler hava savunma sistemleri alır, üs anlaşmaları yapar, istihbarat paylaşımını artırır, milis ağlarına karşı pozisyon geliştirir, sınır güvenliğini sertleştirir, enerji altyapısını askerileştirir, diplomatik ilişkilerini yeniden ayarlar. Yani çevre, savaşa uyum sağlar. Savaşın merkezi bir gün “anlaştık” dediğinde, çevrenin bu uyum mekanizmaları boşlukta kalır. Çünkü çevre artık savaş öncesi çevre değildir; savaşın olasılığına göre yeniden örgütlenmiş bir güvenlik alanıdır. Barış, bu yeniden örgütlenmiş çevreyi hesaba katmadığında eksik kalır.
Körfez ülkelerinin füze, drone ve vekil güçleri anlaşmaya dahil etme isteği, işte bu eksikliği önceden görme çabasıdır. Onlar için İran’ın nükleer programı elbette önemlidir; fakat gündelik ve doğrudan güvenlik baskısı çoğu zaman nükleer kapasiteden önce füze menzili, drone tehdidi ve vekil örgütlerin hareketliliği üzerinden hissedilir. Nükleer anlaşma merkezdeki en büyük stratejik sembolü düzenleyebilir; fakat Körfez’in yaşadığı çevresel savaş durumunu sona erdirmeyebilir. Bir ülkenin nükleer faaliyeti sınırlandırılsa bile, füzeleri, insansız hava araçları ve vekil ağları üzerinden çevrede baskı üretmeye devam etmesi mümkündür. Körfez bu ihtimali görür ve “barış”ın yalnızca merkezî başlıkla sınırlanmasına itiraz eder.
Burada barış kavramının kendisi genişletilir. Barış, yalnız iki devletin birbirine doğrudan saldırmaması değildir. Barış, savaşa göre kurulmuş çevresel düzeneklerin çözülmesi, tehdit mimarisinin gevşemesi, aktörlerin güvenlik reflekslerinin normalleşmesi ve bölgesel alanın sürekli alarm halinde yaşamaktan çıkmasıdır. Eğer ABD ile İran arasında bir anlaşma yapılır ama Körfez hâlâ İran füzelerinin, drone saldırılarının veya vekil güçlerin hedef menzilinde yaşadığını düşünürse, bu anlaşma Körfez için barış değildir. Bu yalnızca merkezdeki çatışma ihtimalinin geçici biçimde yönetilmesidir. Çevre açısından savaş, doğrudan patlamasa bile güvenlik organizasyonu olarak sürer.
Savaşın çevreyi dönüştürmesi, çoğu zaman savaşın kendisinden daha kalıcı sonuçlar üretir. Çünkü açık çatışma belli bir anda başlayıp bitebilir; fakat ona göre kurulan güvenlik kurumları, korkular, ittifaklar ve düşman imgeleri uzun süre yaşamaya devam eder. Körfez ülkeleri yıllardır İran tehdidi etrafında savunma mimarileri kurmuş, ABD güvenlik şemsiyesine bağımlı hale gelmiş, hava savunma sistemlerini güçlendirmiş, deniz yollarını güvenlik meselesi olarak yeniden tanımlamış ve vekil aktörler üzerinden gelen dolaylı tehditleri rejim güvenliğiyle ilişkilendirmiştir. Böyle bir çevrede, merkezdeki anlaşma ancak bu mimariyi dönüştürdüğü ölçüde gerçek sonuç üretir. Aksi halde barış, savaşın bıraktığı kalıba yerleşen zayıf bir cümle olarak kalır.
Merkez ile çevre arasındaki uyumsuzluk tam burada doğar. Merkez, kendi sorununu çözdüğünü düşünebilir: İran nükleer başlıkta taviz verir, ABD yaptırım veya askeri baskı düzeyini yeniden ayarlar, taraflar belirli garantiler üzerinde uzlaşır. Fakat çevre, kendi güvenlik gerçekliğinin değişmediğini hissediyorsa, merkezdeki barış çevrede huzursuzluk üretir. Çünkü çevre şu soruyu sorar: Bizim üzerimizdeki füze tehdidi ne olacak? Drone ağları ne olacak? Irak, Yemen, Lübnan veya başka alanlardaki vekil güçler ne olacak? Deniz yolları ne kadar güvenli kalacak? İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesi anlaşmanın dışında bırakılırsa, bu anlaşma bizi mi yoksa yalnız ABD–İran hattını mı rahatlatacak? Körfez’in talebi, bu soruların masaya taşınmasıdır.
Bu yüzden Körfez’in pozisyonu, barışın yalnız merkezde imzalanmasına karşı çevrenin güvenlik itirazıdır. Çevre, “ben de savaşın sonucuyum” demektedir. Savaş her ne kadar ABD ile İran arasında yoğunlaşmış gibi görünse de Körfez ülkeleri, bu gerilimin ürettiği basıncı kendi varlık koşullarında taşır. Dolayısıyla anlaşmanın kapsamı yalnız iki tarafın stratejik ihtiyaçlarına göre belirlenirse, savaşın çevresel etkileri gözden kaçırılır. Körfez ülkeleri bu nedenle anlaşmanın nükleer programla sınırlı kalmamasını, İran’ın bölgesel güç projeksiyonunu mümkün kılan araçların da düzenlenmesini ister. Füze, drone ve vekil güçler, onlar için tali başlıklar değil, savaşın çevredeki gerçek formudur.
Burada savaşın biçimi de değişmiştir. Klasik savaşta merkez ile cephe daha doğrudan ilişkilidir; ana aktörler savaşır, çevre destekler veya etkilenir. Modern bölgesel savaşlarda ise savaş çoğu zaman merkezden çevreye doğru dağılır. Doğrudan devletlerarası çatışma düşük yoğunlukta tutulurken, füzeler, drone saldırıları, milis ağları, deniz yolu tehditleri, siber operasyonlar ve diplomatik baskılar çevresel alanlarda çalışır. Merkezdeki aktörler birbirine doğrudan tam savaş ilan etmeden, çevre coğrafyaları sürekli gerilim içinde tutabilir. Bu durumda barış da aynı biçimde dağınık olmak zorundadır. Sadece merkezdeki pazarlık çözüldüğünde, çevredeki savaş biçimleri kendi kendine dağılmaz.
Körfez’in talebinde bir tür ontolojik sezgi vardır: savaş, yalnız olay değildir; çevresini kendisine benzeten bir düzen kurar. Bir kriz yeterince uzun sürdüğünde, çevredeki tüm aktörler kendi varoluşlarını o krize göre ayarlamaya başlar. Tehdit kalıcılaşır, güvenlik dili normalleşir, askeri ortaklıklar derinleşir, diplomasi savunma mimarisine bağlanır. Savaş artık yalnız gerçekleşen çatışma değil, herkesin davranışını şekillendiren bir varsayım haline gelir. Böyle bir durumda savaşın merkezde bitirilmesi, bu varsayımı otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Çevre hâlâ savaşın ihtimaline göre yaşamaya devam eder. Körfez, anlaşmanın bu ihtimali de hedef almasını istemektedir.
Füze, drone ve vekil güç başlıklarının sembolik önemi de buradan gelir. Nükleer program, büyük stratejik felaket ihtimalini temsil eder; fakat füze ve drone tehdidi, gündelikleşmiş kırılganlığı temsil eder. Vekil güçler ise savaşın inkâr edilebilir, dağıtılabilir ve sorumluluğu bulanıklaştırılabilir biçimini temsil eder. Körfez açısından gerçek güvenlik sorunu çoğu zaman bu üçlüde yoğunlaşır. Çünkü bu araçlar, açık savaş başlamadan da baskı üretir. Bir tesis vurulabilir, bir liman tehdit edilebilir, bir hava sahası ihlal edilebilir, bir milis grubu üzerinden mesaj verilebilir. Dolayısıyla barışın bu araçları dışarıda bırakması, savaşın yalnız en büyük ihtimalini sınırlayıp en yaygın işleyiş biçimlerini serbest bırakması anlamına gelir.
Bu noktada “barışın güvenlik mimarisine çevrilmesi” ifadesi belirleyici hale gelir. Barış, yalnız bir metin olarak kalırsa kırılgandır; güvenlik mimarisine dönüştüğünde kalıcılaşma ihtimali kazanır. Mimari, burada tek tek olayların değil, olayları mümkün kılan düzenin kurulması demektir. Hangi silah sistemleri sınırlandırılacak, hangi vekil ağlar kontrol edilecek, hangi saldırı türleri anlaşma ihlali sayılacak, hangi denetim mekanizmaları işleyecek, hangi ülkelerin güvenlik kaygıları masaya dahil edilecek, hangi bölgesel garantiler verilecek: Bunlar barışı cümleden yapıya dönüştüren sorulardır. Körfez ülkeleri, ABD–İran anlaşmasının bu yapısal düzleme çıkmasını talep eder.
Aksi halde ortaya garip bir uyumsuzluk çıkar: merkezde barış konuşulur, çevrede savaş refleksi sürer. Washington ile Tahran anlaşır, fakat Riyad, Abu Dabi, Doha, Manama veya Kuveyt kendi güvenlik hesaplarını değiştirmez. Hava savunma sistemleri alarmda kalır, deniz güvenliği militarize edilir, ABD üslerinin önemi devam eder, İran’a yönelik şüphe azalmaz, vekil aktörler üzerinden yeni krizler patlayabilir. Böyle bir durumda barış, bölgenin tamamına yayılan bir dönüşüm değil, merkezdeki gerilimin geçici olarak dondurulması olur. Körfez’in uyarısı, bu tür eksik barışın bölgeyi rahatlatmayacağı yönündedir.
Her merkez, kendi çevresini üretir; fakat merkezde alınan karar, çevrenin geçirdiği dönüşümü geri almayabilir. Savaş merkezi bir düğümde yoğunlaşır, ama çevresini de kendi etkisiyle yeniden biçimlendirir. Merkezdeki düğüm çözüldüğünde çevrenin otomatik olarak eski haline döneceğini sanmak, savaşın mekânsal ve psikolojik yayılımını anlamamaktır. Körfez ülkeleri, ABD–İran anlaşmasına bu yüzden geniş kapsam talep eder. Onlar, merkezdeki savaşın çevrede yarattığı yeni gerçekliğin tanınmasını ister. Bu tanıma olmadan yapılacak anlaşma, savaşın kaynağını kısmen düzenler ama savaşın çevresel formunu açıkta bırakır.
Körfez ülkelerinin füze, drone ve vekil güçler ısrarı, anlaşmayı zorlaştıran bir ayrıntı değil, barışın gerçek anlamını genişleten bir müdahaledir. ABD ile İran arasında yapılacak bir uzlaşma, yalnız iki tarafın doğrudan çatışma ihtimalini azaltırsa eksik kalır. Çünkü savaşın çevresi çoktan örgütlenmiş, aktörler kendi güvenlik varoluşlarını bu krize göre ayarlamış, tehdit algıları bölgesel mimariye dönüşmüştür. Körfez, “barış”ın yalnız merkezin barışı olmasına razı değildir; çevrenin de savaş-adaptasyonundan çıkarılmasını istemektedir. Bu nedenle talep edilen şey yalnız anlaşma değil, anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisine dönüşmesidir. Merkezdeki kriz sonlandırılırken çevredeki savaş düzeni görmezden gelinirse, barış yalnız masada kalır; saha ise savaşın alışkanlıklarıyla yaşamaya devam eder.
Rafine Şiddet
Bombanın yıktığı bina ile siber saldırının bozduğu veri tabanı ilk bakışta aynı düzleme ait görünmez; biri betonun, bedenin ve mekânın parçalanmasıdır, diğeri kodun, kaydın ve işlem zincirinin hedef alınmasıdır. Fakat daha derine inildiğinde ikisinin de aynı temel işleve bağlandığı görülür: kurulmuş bir yapıyı çalışamaz hale getirmek. Şiddet, en yalın anlamıyla, var olan bir düzeni zor yoluyla kesintiye uğratır. Bir şehir bombalandığında yollar, binalar, kurumlar, elektrik hatları, hastaneler ve yaşam alanları bozulur. Bir siber saldırı gerçekleştiğinde ise veri akışları, kayıt sistemleri, kurumsal hafıza, finansal işlem düzeni, iletişim altyapısı, kimlik doğrulama mekanizmaları ve bürokratik süreklilik hedef alınır. Aradaki fark, yıkımın yöneldiği katmandadır. Klasik şiddet mekânsal yapıyı parçalar; siber şiddet işleyiş yapısını dağıtır.
İran kaynaklı siber saldırıların İsrail’e karşı sert biçimde artması, bu açıdan savaşın yalnız cephede, sınırda, hava sahasında veya şehirlerde sürmediğini gösterir. Şiddet artık yalnızca görünür mekânı yıkmak zorunda değildir; bir toplumun görünmez düzeneklerine sızarak da aynı sonucu üretebilir. Bir ülkenin hastane sistemi, bankacılık altyapısı, kamu kayıtları, küçük işletmeleri, hukuk ve muhasebe ağları, enerji yönetimi, ulaşım koordinasyonu veya haberleşme kanalları hedef alındığında, ortada fiziksel patlama olmayabilir; fakat toplumsal düzenin kendisini taşıyan kayıt yüzeyi tahrip edilir. Bu, şiddetin ortadan kalkması değil, şiddetin soyutlanmasıdır. Yıkım hâlâ vardır; yalnızca beton yerine veri, duvar yerine ağ, beden yerine işlem sürekliliği hedef alınır.
Klasik savaşta şiddetin amacı çoğu zaman mekânsal yıkımdır. Bir hedef vurulur, bir yapı silinir, bir tesis işlevsiz hale getirilir, bir şehir dokusu bozulur. Siber saldırıda ise mekân doğrudan parçalanmayabilir; fakat mekânın çalışmasını mümkün kılan kayıt düzeni bozulur. Modern toplumda mekân, yalnız fiziksel varlık değildir. Bir hastane yalnız binadan ibaret değildir; hasta kayıtları, ilaç stokları, randevu sistemleri, ödeme altyapısı, laboratuvar sonuçları ve iletişim ağı olmadan hastane işlevini kaybeder. Bir banka yalnız şube değildir; hesap verileri, transfer kayıtları, kimlik doğrulama protokolleri ve işlem güvenliği olmadan banka olamaz. Bir devlet yalnız kamu binalarından oluşmaz; nüfus kayıtları, vergi sistemleri, güvenlik ağları, arşivler, iletişim hatları ve karar alma yazılımları üzerinden işler. Siber saldırı, tam da bu işlevsel zemini hedef alır.
Bu nedenle siber saldırı, şiddetin alternatif bir formu değil, şiddetin rafineleşmiş modelidir. Rafineleşmiş olmasının sebebi daha hafif olması değildir; tersine, yıkımı daha görünmez, daha dağıtık ve daha inkâr edilebilir hale getirmesidir. Bir binayı yıkmak ile bir sistemin kayıtlarını bozmak arasında ahlaki görünürlük bakımından büyük fark vardır. Bina yıkıldığında enkaz görünür, ölü sayılır, görüntü dolaşıma girer, kamuoyu doğrudan tepki verir. Veri bozulduğunda ise yıkım daha sessiz ilerler. İnsanlar hizmet alamaz, kurumlar işlem yapamaz, sistemler çöker, güven kaybolur, fakat ortada tek bir patlama anı olmayabilir. Siber şiddetin tehlikesi de buradadır: yıkıcıdır, fakat yıkımını çoğu zaman görüntüsüz gerçekleştirir.
İsrail’e yönelik siber saldırıların artması, İran’ın şiddeti yalnız askeri hedefler üzerinden değil, kayıt ve altyapı düzenekleri üzerinden de yürüttüğünü gösterir. Bu, modern savaşın temel dönüşümlerinden biridir. Artık düşmanın gücü yalnız tankında, füzesinde, hava savunmasında veya askeri üssünde değildir; veri tabanlarında, ağ bağlantılarında, algoritmik yönetiminde, kurumsal arşivinde ve dijital koordinasyon kapasitesindedir. Bir toplumu felç etmek için her zaman köprüleri bombalamak gerekmez; bazen köprülerin çalışmasını sağlayan trafik yönetim sistemini, enerji dağıtım yazılımını veya acil durum iletişim ağını bozmak yeterlidir. Böylece fiziksel dünya ayakta görünürken, onun işlem zemini çöker.
Burada “kayıt” kavramı özellikle önemlidir. Modern devlet ve modern toplum, kayıt üzerine kuruludur. Kimin kim olduğu, kimin neye sahip olduğu, hangi borcun bulunduğu, hangi hastanın hangi tedaviyi aldığı, hangi şirketin hangi işlemi yaptığı, hangi vatandaşın hangi hakka sahip olduğu, hangi malın nerede bulunduğu, hangi kurumun hangi karar aldığı kayıtla sabitlenir. Kayıt bozulduğunda yalnız bilgi kaybolmaz; toplumsal gerçekliğin düzenleyici omurgası sarsılır. Siber saldırı bu yüzden yalnız teknik bir ihlal değildir. Kayıt sistemlerine saldırmak, toplumun kendisini kendisine tanıtma biçimine saldırmaktır. Bir düzen, kendi kayıtlarını kaybettiğinde yalnız veri kaybetmez; süreklilik duygusunu kaybeder.
Klasik şiddetin mekânı silmesi ile siber şiddetin kaydı silmesi arasında derin bir yapısal benzerlik vardır. Mekân, varlığın dışsal yerleşimidir; kayıt ise varlığın işlevsel ve kurumsal izidir. Bir ev yıkıldığında barınma biçimi kesintiye uğrar; bir tapu kaydı silindiğinde mülkiyet düzeni kesintiye uğrar. Bir hastane bombalandığında tedavi mekânı yok olur; hasta kayıtları bozulduğunda tedavi sürekliliği bozulur. Bir okul yıkıldığında eğitim alanı kaybolur; sınav, diploma ve öğrenci kayıtları bozulduğunda eğitim sisteminin hafızası zarar görür. Dolayısıyla siber saldırı, maddi yapıyı değil, maddi yapının anlamını ve işleyişini taşıyan soyut yapıyı hedef alır.
Bu açıdan siber şiddet, fiziksel şiddetten daha az gerçek değildir. Gerçekliği yalnız bedensel hasarla ölçen bakış, modern toplumun nasıl çalıştığını eksik kavrar. Bir sistemin çalışması, çoğu zaman görünmeyen bağlantıların sürekliliğine bağlıdır. Elektrik şebekesi, hastane kayıtları, ulaşım yazılımları, ödeme sistemleri, kamu arşivleri ve iletişim protokolleri kesintiye uğradığında, insanlar fiziksel olarak yaralanmasa bile toplumsal düzen yaralanır. Şiddetin nesnesi beden olmaktan çıkıp sistem olduğunda, acı daha dolaylı ama daha yaygın biçimde üretilir. Bir bombanın etkisi belirli bir mahallede yoğunlaşabilir; bir siber saldırı aynı anda binlerce kurumu, milyonlarca kaydı ve bütün bir güven duygusunu hedef alabilir.
Siber saldırının rafineleşmiş şiddet modeli olarak okunmasının bir diğer sebebi, fail ile etki arasındaki mesafeyi artırmasıdır. Fiziksel şiddette failin eylemi ile yıkım arasında daha görünür bir bağ vardır. Uçak vurur, füze düşer, bina yıkılır. Siber saldırıda ise fail çoğu zaman görünmezdir; saldırı bir ağın içinden gelir, başka ülkeler üzerinden yönlendirilir, teknik izler bulanıklaştırılır, sorumluluk kolayca inkâr edilebilir. Böylece şiddet, yalnız maddesizleşmez; politik olarak da bulanıklaşır. Kimin saldırdığı, saldırının hangi düzeyde devlet destekli olduğu, hangi kurumun hedeflendiği, hangi zararın kasıtlı olduğu çoğu zaman tartışmalı hale gelir. Bu belirsizlik, şiddetin yönetilebilirliğini artırır.
İran–İsrail hattında siber alanın yoğunlaşması, iki taraf arasındaki savaşın eşiğini de değiştirir. Fiziksel saldırı daha hızlı tırmanma riski taşır; çünkü ölü, enkaz ve açık askeri zarar doğurur. Siber saldırı ise daha düşük görünürlükle daha geniş bozucu etki üretebilir. Bu nedenle devletler siber alanı, doğrudan savaş ilanı ile pasif bekleyiş arasındaki ara bölge olarak kullanır. Bir aktör karşı tarafa zarar verir, mesaj gönderir, altyapısını test eder, güvenlik açığını ortaya çıkarır, psikolojik baskı kurar; fakat bunu açık savaşın bütün sonuçlarını üstlenmeden yapar. Siber şiddet, savaş ile barış arasındaki gri bölgenin en işlevsel araçlarından biridir.
Bu gri bölge, şiddetin biçimini de değiştirir. Geleneksel şiddet olay merkezlidir: saldırı olur, patlama gerçekleşir, hedef vurulur. Siber şiddet ise süreç merkezlidir. Sisteme sızılır, izlenir, veri çekilir, bozucu kod yerleştirilir, uygun an beklenir, sonra kesinti yaratılır. Bazen saldırının kendisi değil, saldırı ihtimali bile etkili olur. Kurumlar sürekli tehdit altında yaşar, sistemlerini yeniden kurar, güvenlik maliyetleri artar, iç iletişim paranoyaklaşır, veri güvenine duyulan inanç zayıflar. Böylece şiddet tekil olay olmaktan çıkıp süreğen bir güvensizlik atmosferine dönüşür. Siber savaş, saldırı anından daha çok saldırı ihtimaliyle toplumun sinir sistemine yerleşir.
İsrail gibi yüksek teknolojiye, dijital altyapıya, güvenlik ağlarına ve kayıt sistemlerine yoğun biçimde bağımlı bir devlet için bu tür saldırıların etkisi daha da önemlidir. Teknolojik kapasite bir güç kaynağıdır, fakat aynı zamanda kırılganlık üretir. Ne kadar çok sistem dijitalleşirse, saldırılabilecek yüzey de o kadar genişler. Modern devletin verimliliği, aynı zamanda yeni zayıflıkların kaynağıdır. İran kaynaklı siber saldırıların artışı, bu zayıflığın stratejik olarak kullanılması anlamına gelir. Burada hedef yalnız birkaç sistemi bozmak değil, İsrail’in kendi teknolojik üstünlüğünü güvenlik açığına dönüştürmektir. Yüksek örgütlenme düzeyi, yüksek hedeflenebilirlik üretir.
Siber saldırının ontolojik anlamı, yapının artık yalnız maddi olmamasıdır. Eskiden bir şeyi yıkmak için onun fiziksel biçimine saldırmak gerekirdi. Modern dünyada ise yapı, fiziksel gövdesi kadar dijital ikizinden, veri tabanından, bağlantı protokolünden ve işlem mantığından oluşur. Bir kurumun binası ayakta kalabilir ama dijital sistemi çöktüğünde kurum geçici olarak yok hükmüne düşebilir. Bu, varlığın yeni biçimidir: şeyler yalnız oldukları yerde değil, kayıt edildikleri, bağlandıkları, doğrulandıkları ve işledikleri ağlarda da var olur. Siber saldırı, bu ağsal varoluşa yönelmiş şiddettir. Bu yüzden rafinedir; çünkü varlığı en çıplak maddesinden değil, onu mümkün kılan soyut düzeninden yakalar.
Burada şiddetin estetiği de değişir. Fiziksel savaş dramatiktir; görüntü üretir. Patlama, duman, enkaz, kan, kaçış, çığlık, harabe… Siber savaş ise çoğu zaman ekran hatası, sistem kesintisi, erişim reddi, veri sızıntısı, işlem gecikmesi, kimlik doğrulama bozulması olarak belirir. Görsel olarak daha zayıftır, ama işlevsel olarak son derece yıkıcı olabilir. Bu yüzden kamuoyu onu çoğu zaman klasik şiddet kadar yoğun algılamaz. Oysa modern toplumun varlık düzeni işlevselliğe bağlı olduğu için, işlevsel kesinti de bir yıkım türüdür. Şiddet, görüntüden çekilip işleyişe yerleştiğinde daha az teatral ama daha derin olabilir.
İran kaynaklı saldırıların artışı, aynı zamanda karşılıklı caydırıcılığın siber düzleme taşındığını gösterir. Bir devlet diğerine “seni vurabilirim” demek yerine “sistemlerine girebilirim, kayıtlarını bozabilirim, kurumlarını işlevsiz bırakabilirim, gündelik hayatının görünmeyen düzenini kesintiye uğratabilirim” mesajı verir. Bu mesaj, klasik askeri tehdidin dijital karşılığıdır. Füze nasıl mekâna yönelik bir ihtar ise, siber saldırı da işleyişe yönelik bir ihtardır. Birincisi beden ve bina üzerinde, ikincisi kayıt ve bağlantı üzerinde çalışır. İkisi de düşmana kendi kırılganlığını hatırlatır.
Siber şiddetin en keskin taraflarından biri, yıkımı ölümle değil, güvensizlikle üretmesidir. Fiziksel şiddet öldürür, yaralar, yerinden eder. Siber şiddet ise güveni aşındırır: sisteme güven, kayda güven, işlem sonucuna güven, kurumun kendini koruyabileceğine güven, devletin görünmeyen altyapıyı denetlediğine güven. Bir toplum kendi kayıtlarının güvenliğinden şüphe etmeye başladığında, yalnız teknik bir sorun yaşamaz; gerçekliğin sabitliğine dair kurumsal inancını kaybeder. Çünkü modern düzen, herkesin aynı kayıt evrenine güvenmesiyle işler. Siber saldırı, bu ortak kayıt evrenine saldırır. Böylece yıkım, binaları değil, kesinlik duygusunu hedef alır.
Bu nedenle siber saldırı, şiddetten arındırılmış bir eylem değil, şiddetin daha soyut bir safhaya taşınmış biçimidir. Şiddet burada bedensel görünürlüğünü kaybeder, fakat yıkıcı işlevini korur. Hatta bazı açılardan daha rafine hale gelir: daha az görünür, daha kolay inkâr edilebilir, daha geniş yayılabilir, daha düşük maliyetle daha büyük kesinti üretebilir, savaş eşiğini aşmadan zarar verebilir. İran–İsrail hattındaki siber yoğunlaşma, modern çatışmanın geleceğini de gösterir. Savaş artık yalnız yapıları yıkmaz; yapıların çalışmasını sağlayan kayıt mantığını hedef alır. Bir ülkenin varlığı, sadece toprak bütünlüğüyle değil, veri bütünlüğüyle de ölçülmeye başlar.
İran kaynaklı siber saldırıların İsrail’e karşı artması, şiddetin dijital çağda nasıl yeniden biçimlendiğini gösteren güçlü bir örnektir. Klasik şiddet mekânsal yapıları silerken, siber şiddet kayıtları, bağlantıları ve işlem sürekliliğini bozar. İkisi de düzeni hedef alır; yalnız biri görünür dünyada, diğeri görünmeyen altyapıda çalışır. Bu yüzden siber saldırı, şiddetin alternatifi değil, şiddetin soyutlanmış ve rafineleşmiş modelidir. Patlama yoktur belki, fakat kesinti vardır; enkaz yoktur belki, fakat işlem çöküşü vardır; kan yoktur belki, fakat güvenin yıkımı vardır. Modern savaşın en ürkütücü tarafı da burada başlar: bir toplumu yıkmak için artık her zaman mekânını parçalamak gerekmez; bazen onu kendi kayıtlarından koparmak yeterlidir.
Geçişin Egemenliği
Deniz, normalde hiçbir devlete bütünüyle ait olmayan genişlik hissi üretir; fakat bazı noktalar vardır ki su, açıklık olmaktan çıkar ve siyasal varlığın en dar boğumuna dönüşür. Hürmüz Boğazı tam olarak böyle bir yerdir. Orada mesele yalnızca gemilerin geçip geçmemesi, petrol tankerlerinin rotası, deniz güvenliği ya da bölgesel gerilimin ticarete etkisi değildir. Daha derinde, hareketin kendisi egemenlik nesnesi haline gelir. Bir coğrafyada akış daralıyorsa, o akışı kontrol eden güç yalnız mekânı değil, mekânlar arasındaki ilişkiyi de kontrol etmeye başlar. Hürmüz’ün ontolojik önemi buradadır: kendi başına büyük bir kara parçası değildir, büyük bir üretim alanı değildir, bir başkent değildir; fakat dünyanın farklı parçalarını birbirine bağlayan geçiş fonksiyonunu taşıdığı için, kendisinden çok kendisi aracılığıyla mümkün olan şeyleri yönetir.
İran–Irak–Körfez hattında Hürmüz için yeni güvenlik ve dolaşım görüşmelerinin açılması, bu nedenle klasik diplomatik bir kriz yönetimi olarak değil, geçişin siyasal varlık haline gelmesi olarak okunmalıdır. Normal şartlarda geçiş, yalnızca iki nokta arasındaki hareketi ifade eder. Bir gemi bir yerden çıkar, başka bir yere ulaşır; boğaz bu hareketin aracı olur. Fakat kriz anında araç, nesneye dönüşür. Artık geminin nereye gittiğinden çok, hangi koşulla geçebildiği, kimin gözetimi altında ilerlediği, hangi devletin tehdidine açık olduğu, hangi güvenlik garantisine bağlandığı önem kazanır. Böylece geçiş, edilgen bir koridor olmaktan çıkar; bölgesel düzenin merkezî problemi haline gelir.
Hürmüz’ün tuhaf gücü, bir mekân olmaktan çok bir zorunluluk olmasından gelir. Bir liman değiştirilebilir, bir şehir terk edilebilir, bir üs taşınabilir; fakat bazı geçitler küresel dolaşımın zorunlu boğumlarıdır. Böyle bir boğum üzerinde kriz çıktığında, devletler yalnız kendi sınırlarını değil, dünyanın hareket etme biçimini tartışmaya başlar. İran için Hürmüz, kendi coğrafi konumunu stratejik baskı aracına dönüştüren bir varlık uzantısıdır. Körfez ülkeleri için Hürmüz, güvenliklerinin dışsal değil, doğrudan dolaşım üzerinden tanımlandığı bir kırılganlık alanıdır. Irak için bu hat, bölgesel dengeye eklemlenme ve kendi güvenlik konumunu yeniden ayarlama zemini üretir. Boğaz, bütün bu aktörleri aynı dar geçişin etrafında birbirine bağlar.
Burada “güvenlik” ile “dolaşım”ın yan yana anılması özellikle önemlidir. Çünkü modern siyasal düzende güvenlik artık yalnız sınırı korumak değildir; hareketi düzenlemektir. Kim geçebilir, ne geçebilir, hangi hızda geçebilir, hangi rota güvenli sayılır, hangi gemi riskli görülür, hangi devletin askeri varlığı meşru kabul edilir, hangi tehdit geçiş hakkını askıya alabilir: bütün bu sorular güvenliğin dolaşım üzerinden kurulduğunu gösterir. Devlet, yalnız toprak üzerinde egemenlik kurmaz; akış üzerinde de egemenlik kurar. Hürmüz gibi dar boğazlarda bu daha görünür hale gelir. Çünkü orada hareket serbest bırakıldığında küresel sistem işler; hareket askıya alındığında yalnız yerel kriz değil, küresel felç ihtimali doğar.
Boğaz, bu anlamda mekânın kendi kendisini aşan biçimidir. Kara parçası, çoğu zaman üzerinde bulunan şeyi taşır; boğaz ise kendi dışındaki yerleri birbirine bağlayarak var olur. Onun değeri, kendi içeriğinde değil, kurduğu ilişkidedir. Hürmüz’ün ontolojik yapısı, “aradalık” üzerine kuruludur. Ne tamamen İran’dır, ne tamamen Körfez’dir, ne yalnız denizdir, ne yalnız ticaret yoludur, ne yalnız askeri hat, ne yalnız diplomatik başlık. Hürmüz, bütün bunların birbirine sıkıştığı geçiş formudur. Bu yüzden orada yaşanan her kriz, tek bir kategoriyle açıklanamaz. Güvenlik, ekonomi, egemenlik, askeri caydırıcılık, enerji, diplomasi ve jeopolitik aynı dar alanda üst üste biner.
İran’ın Hürmüz üzerindeki pozisyonu, coğrafyanın stratejiye dönüşmesinin en açık örneklerinden biridir. Bir devlet her zaman en büyük silahını doğrudan askeri kapasitesinden almaz; bazen kendi konumundan alır. İran, Hürmüz’e yakınlığı sayesinde yalnız kendi topraklarını değil, dünyanın enerji ve güvenlik dolaşımındaki hassas bir geçidi de baskı unsuru haline getirebilir. Bu, coğrafyanın çıplak bir zemin olmadığını gösterir. Coğrafya, bazı tarihsel koşullarda politik kuvvete dönüşür. Dağ, sınır olur; çöl, tampon olur; boğaz, şantaj ve güvence arasındaki en kritik geçiş düğümü olur. Hürmüz’de coğrafya, doğrudan stratejik dil konuşur.
Körfez ülkeleri açısından mesele daha farklı ama aynı ölçüde derindir. Onların kırılganlığı, yalnız askeri olarak tehdit edilmelerinden değil, varlıklarının dolaşıma bağımlı olmasından kaynaklanır. Körfez rejimleri kendi zenginliklerini, güvenliklerini ve dış dünyayla ilişkilerini büyük ölçüde akışların sürekliliği üzerine kurar. Enerji akar, sermaye akar, ticaret akar, güvenlik garantileri akar, diplomatik ilişkiler akar. Hürmüz’deki bir kriz, bu akışların tamamına “kesilebilirlik” duygusu yerleştirir. Bir sistemin ontolojik kaygısı, kendi varlık biçiminin askıya alınabileceğini fark ettiği yerde başlar. Körfez için Hürmüz, yalnız dışarıya açılan kapı değil, kendi varlığının kesintiye uğrayabileceği eşiktir.
Güvenlik/dolaşım görüşmeleri, salt teknik rota düzenlemesi değildir. Görüşmelerin asıl konusu, hareketin hangi siyasal iradeye bağlı olarak devam edeceğidir. Bir geçiş hattı eğer doğal akış gibi görünüyorsa, siyasal tarafı gizlenir. Gemiler geçer, mallar taşınır, dünya işler. Fakat kriz anında görünmez düzen görünür hale gelir. O geçişin aslında askeri tehditlerden, diplomatik garantilerden, bölgesel denge hesaplarından, kıyı devletlerinin rızasından ve küresel güçlerin gözetiminden oluşan karmaşık bir siyasal inşa olduğu anlaşılır. Hürmüz krizi, dolaşımın doğal değil, korunmuş bir düzen olduğunu gösterir. Akış kendiliğinden değil, sürekli olarak güvence altına alınarak mümkündür.
Sıradışı olan şey, egemenliğin sabit mekândan akış mekânına taşınmasıdır. Klasik siyasal düşünce egemenliği çoğunlukla toprak, sınır, nüfus ve kurumlar üzerinden düşünür. Oysa Hürmüz gibi geçitlerde egemenlik, hareketin kaderini belirleme kapasitesidir. Bir devlet orada toprağın tamamına sahip olmasa bile, geçişi tehdit edebildiği, yavaşlatabildiği, güvenlik koşullarına bağlayabildiği veya uluslararası gündeme dönüştürebildiği ölçüde egemenlik etkisi üretir. Bu, egemenliğin yeni bir formudur: sahip olmadan belirleme, kapatmadan yavaşlatma, işgal etmeden rehin alma, sınır çizmeden dolaşımı koşullandırma.
Hürmüz’ün politik kudreti tam da bu yarı-açık yapısından doğar. Tamamen kapalı bir alan olsaydı, yalnız bir abluka meselesi olurdu. Tamamen serbest bir deniz parçası olsaydı, siyasal kriz üretme kapasitesi daha sınırlı kalırdı. Hürmüz hem açık hem kapatılabilir, hem uluslararası hem bölgesel, hem geçiş alanı hem tehdit alanı olduğu için bu kadar güçlüdür. Onun ontolojik karakteri “askıda açıklık”tır. Dünya oradan geçebilir, fakat bu geçişin garanti olmadığı her an hatırlatılabilir. İşte bu hatırlatma, başlı başına bir güç biçimidir. Bazen geçidi kapatmak gerekmez; kapatılabileceğini göstermek yeterlidir.
İran–Irak–Körfez hattındaki görüşmeler bu “askıda açıklık” durumunu yönetme çabasıdır. Taraflar aslında şunu müzakere eder: Hürmüz açık kalacaksa, bu açıklık kimin güvencesiyle, kimin denetimiyle, kimin yüzünü kurtaracağı bir formülle ve kimin tehdit kapasitesini tamamen yok saymadan sürdürülecek? Çünkü bölgede hiçbir aktör, Hürmüz’ün tamamen başkasının güvenlik diline teslim edilmesini istemez. İran, geçit üzerindeki caydırıcı konumunu kaybetmek istemez. Körfez ülkeleri, kendi varlıklarını İran’ın tehdidine bağlı hissetmek istemez. Irak, bölgesel denge dışında kalmak istemez. Küresel güçler ise bu geçidin herhangi bir yerel aktörün kaprisine bırakılmasını istemez. Bu nedenle görüşme, teknik olmaktan çok ontolojik bir pazarlıktır: geçişin sahibi kim değil, geçişin koşulunu kim belirleyecek?
Dolaşımın siyasallaşması, modern dünyanın temel kırılganlıklarından biridir. Modern sistem, sürekli akış varsayımı üzerine kuruludur. Malların, enerjinin, verilerin, sermayenin ve askeri lojistiğin kesintisiz hareket edeceği kabul edilir. Fakat bu varsayım, belirli boğumların güvenliğine bağlıdır. Hürmüz gibi yerler, küresel düzenin unutmak istediği şeyi hatırlatır: dünya düz bir dolaşım alanı değildir; bazı dar kapılara, bazı geçitlere, bazı hassas eşiklere bağımlıdır. Bu eşikler sarsıldığında, küresel sistem kendi soyut genişliğini kaybeder ve tek bir dar noktaya sıkışır. Hürmüz’ün felsefi önemi burada belirir: küresel olan, yerel bir boğazda düğümlenir.
Bu düğümlenme, devletlerin davranışını da değiştirir. Normal şartlarda ülkeler güçlerini geniş alanlar üzerinden sergiler; donanmalar denizde, ordular sınırda, diplomasi masada, ticaret limanlarda çalışır. Hürmüz gibi bir geçitte ise bütün bu alanlar birbirinin içine katlanır. Donanma ticaretin güvenliği olur, ticaret diplomasinin baskı unsuru olur, diplomasi askeri tehdidin tercümesi olur, coğrafya ekonomik akışın kaderi olur. Boğaz, bütün disiplinleri tek bir dar formda toplar. Bu yüzden orada alınan karar, yalnız deniz trafiği kararı değildir; bölgesel varlık düzeninin hangi ilkeye göre işleyeceğine dair karardır.
Hürmüz’deki krizlerin sürekli geri dönmesi tesadüf değildir. Çünkü sorun belirli bir olaydan ibaret değildir; boğazın varlık biçiminden kaynaklanır. Her dar geçit, kendiliğinden kriz potansiyeli taşır. Akışın daraldığı yerde denetim arzusu doğar; denetim arzusunun doğduğu yerde tehdit ortaya çıkar; tehdidin ortaya çıktığı yerde güvenlik rejimi kurulur; güvenlik rejimi kurulduğunda geçiş artık doğal olmaktan çıkar ve siyasal pazarlığa dönüşür. Bu döngü, Hürmüz’ün jeopolitik kaderidir. Orada kriz, dışarıdan gelen bir sapma değil; mekânın kendi yapısının ürettiği tekrar eden imkândır.
Bu bağlamda Hürmüz için açılan güvenlik/dolaşım görüşmeleri, bölgesel aktörlerin boğazı yalnız kullanmak değil, onun ontolojik gerilimini yönetmek zorunda kaldığını gösterir. Boğaz açık kalmalıdır, çünkü kapanması bütün taraflar için maliyetlidir. Fakat tamamen nötr ve apolitik de kalamaz, çünkü her aktör onun açıklığından farklı bir stratejik anlam çıkarır. Açıklık, Körfez için güvence; İran için pazarlık; ABD ve müttefikleri için erişim; küresel sistem için süreklilik; bölge halkları için kırılgan istikrar anlamına gelir. Aynı açık geçit, her aktörün zihninde başka bir politik nesneye dönüşür. Görüşmeler, bu farklı anlamları tek bir geçiş rejiminde tutma çabasıdır.
En ilginç nokta, Hürmüz’ün savaş ile barış arasındaki çizgiyi de bozmasıdır. Boğaz açıkken bile tehdit altındadır; tehdit altındayken bile işler. Bu nedenle Hürmüz ne tam savaş alanıdır ne de tam barış alanı. Daha çok, savaş ihtimalinin dolaşımın içine gömüldüğü bir ara-formdur. Gemiler geçerken savaş ihtimali onlarla birlikte hareket eder. Her geçiş, aynı zamanda bir güvenlik testi olur. Her rota, yalnız ticari değil, politik bir rota haline gelir. Bu ara-form, çağdaş jeopolitiğin en karakteristik biçimlerinden biridir: sistem durmaz, fakat durabileceği ihtimaliyle yönetilir.
Hürmüz’ün ontolojisi, geçişin asla masum olmadığını gösterir. Bir şey bir yerden bir yere gidiyorsa, yalnız hareket etmiyordur; bir düzenin içinden geçiyordur. O düzenin içinde güç vardır, tehdit vardır, güvence vardır, denetim vardır, kırılganlık vardır. Hürmüz, bu gerçeği görünür hale getirir. Deniz, orada boşluk değil; devletlerin birbirine değdiği sıvı sınırdır. Gemiler, yalnız yük taşımaz; egemenliklerin birbirine tahammül edebilme kapasitesini de taşır. Geçiş devam ettiği sürece düzen ayakta görünür; geçiş tehdit edildiği anda düzenin ne kadar ince bir hat üzerinde durduğu anlaşılır.
İran–Irak–Körfez hattında Hürmüz için açılan güvenlik ve dolaşım görüşmeleri, yalnız bölgesel tansiyonu düşürme çabası değildir. Daha derinde, modern dünyanın en temel siyasal sorularından biriyle ilgilidir: Akışın egemenliği kime aittir? Bir geçit ne zaman yalnız coğrafi bir form olmaktan çıkar ve siyasal varlık kazanır? Hangi noktada hareket, özgür dolaşım olmaktan çıkıp denetlenebilir, tehdit edilebilir ve pazarlık konusu yapılabilir bir güç nesnesine dönüşür? Hürmüz, bu soruların en keskin cevabıdır. Orada su akmaz yalnızca; devletler, korkular, kozlar, tehditler, garantiler ve küresel sistemin kırılgan sürekliliği akar. Geçişi yöneten, yalnız denizi değil, denizin birbirine bağladığı dünyayı da yönetmeye başlar.
Şiddetin Gölgesi
Bir devletin en karanlık kabiliyeti, yalnız neyi açıkça yapabildiğinde değil, neyi kendi adına yapılmamış gibi gösterebildiğinde ortaya çıkar. İran Devrim Muhafızları’nın Irak içinde Körfez’e saldırı hücreleri kurduğunu aktaran haberi, tam da bu ara bölgeyi görünür kılar: devletin şiddeti doğrudan üstlenmeden örgütleyebildiği, milis yapılarla kendi stratejik hedefi arasında geçirgen bir hat kurduğu, meşru ile gayrimeşru arasındaki ayrımı pratik olarak kullandığı bir alan. Burada mesele yalnız İran’ın Irak içinde gizli hücreler kurması, Körfez’e saldırı planlaması ya da bölgesel vekil ağlarını genişletmesi değildir. Daha derinde, devlet şiddeti ile paramiliter şiddet arasındaki ontolojik ortaklığın, meşruiyet düzleminde nasıl ayrıştırıldığı ve devletin bu ayrımı kendi lehine nasıl spekülatif biçimde kullandığı vardır.
Devlet, modern siyasal teoride çoğu zaman meşru şiddet tekeli olarak tanımlanır. Bu tanımda kritik olan unsur yalnız “şiddet” değil, “meşruiyet”tir. Çünkü devletin uyguladığı fiziksel zor ile bir milis yapının, terör örgütünün, paramiliter grubun veya suç şebekesinin uyguladığı fiziksel zor, çıplak ontolojik düzeyde aynı türden bir edimdir: beden üzerinde, mekân üzerinde, hareket üzerinde, yaşam üzerinde, mülkiyet üzerinde veya korku üzerinde zorlayıcı etki üretir. Bir mermi devlet silahından çıktığında da bedeni deler; milis silahından çıktığında da bedeni deler. Bir bomba devlet emriyle patladığında da yapıyı yıkar; gayrimeşru bir hücre tarafından patlatıldığında da yapıyı yıkar. Şiddetin maddi etkisi, faili taşıyan hukuki isimden bağımsız olarak işler. Fark, şiddetin ontolojik yapısında değil, o şiddetin hangi sembolik ve kurumsal çerçeveye yerleştirildiğinde ortaya çıkar.
Bu nedenle devlet şiddeti ile milis şiddeti arasındaki ayrım, ilk düzeyde varlıkbilimsel değil, semantik ve epistemolojiktir. Semantiktir; çünkü aynı fiziksel edim farklı adlandırmalarla bambaşka anlamlara kavuşur. Devlet yaptığında “operasyon”, “müdahale”, “güvenlik önlemi”, “meşru savunma” ya da “caydırıcılık” denir; milis yaptığında “saldırı”, “terör”, “sabotaj”, “istikrarsızlaştırma” veya “gayrimeşru şiddet” olarak kodlanır. Epistemolojiktir; çünkü toplumlar şiddeti çıplak haliyle değil, onu hangi bilgi rejiminin içinde gördüklerine göre kavrar. Aynı patlama, bir anlatıda güvenlik refleksi, başka bir anlatıda terör eylemi olur. Aynı ölüm, bir söylemde zorunlu bedel, diğerinde cinayet olarak görünür. Şiddetin kendisi aynı yıkıcı maddiliği taşırken, onun hakkında kurulan bilgi ve dil düzeni meşruiyet hiyerarşisini üretir.
Devletin paramiliter veya vekil yapılarla kurduğu ilişkinin temelinde bu ayrımın istismarı bulunur. Devlet, kendi adına doğrudan uyguladığında büyük diplomatik, hukuki ve askeri sonuçlar doğurabilecek bir şiddeti, milis yapılar aracılığıyla dolaşıma soktuğunda iki şey kazanır. Birincisi, şiddetin ontolojik etkisini kullanır: hedef vurulur, korku üretilir, mesaj verilir, karşı tarafın güvenlik hesabı bozulur, bölgesel denge sarsılır. İkincisi, bu şiddetin meşruiyet ve sorumluluk yükünü doğrudan üstlenmekten kaçınır. Yani devlet, şiddetin maddi sonucunu ister; fakat şiddetin semantik bedelinden kaçmak ister. Paramiliter ağların stratejik değeri tam olarak buradadır: devletin eli gibi çalışır, fakat devletin eli gibi görünmemeye çalışır.
İran Devrim Muhafızları’nın Irak içinde Körfez’e saldırı hücreleri kurduğu iddiası, bu mekanizmanın yoğun bir örneğidir. İran, Körfez’e doğrudan kendi topraklarından ve kendi resmi askeri kimliğiyle saldırırsa, bu eylem devletlerarası kriz, açık savaş ihtimali, uluslararası yaptırım ve doğrudan karşılık riskini büyütür. Fakat Irak içinde örgütlenmiş hücreler, milis ağları veya örtülü yapıların kullanılması, şiddeti başka bir statüye taşır. Saldırı gerçekleştiğinde hedef aynı olabilir, etki aynı olabilir, korku aynı olabilir; fakat failin konumu bulanıklaşır. Saldırı İran’ın stratejik iradesine hizmet eder, ama İran’ın resmi eylemi olarak kolayca sabitlenmeyebilir. Böylece devlet, ontolojik şiddeti kullanır; semantik sorumluluğu dağıtır.
Burada “ontolojik şiddetin saflığı” denebilecek bir şey vardır. Şiddet, en çıplak halinde, meşru ya da gayrimeşru olmadan önce etkidir. Vurur, bozar, öldürür, korkutur, dağıtır, yerinden eder, susturur. Meşruiyet, bu çıplak etkinin üzerine sonradan giydirilen toplumsal, hukuki ve sembolik bir düzenlemedir. Devletler bu gerçeği çok iyi bilir. Bu yüzden bazı durumlarda kendi resmi şiddet biçimlerinden uzaklaşıp milis, vekil, hücre, paralel ağ veya gayriresmî kuvvetlere yönelirler. Çünkü bu yapılar, şiddetin saf etkisini üretme kapasitesine sahiptir; fakat devletin resmi meşruiyet kabuğuna bağlı değildir. Onlar, devletin açıkça yapamayacağı şeyi yapabilecek esnek karanlık yüzeylerdir.
Devlet ile milis arasındaki ortaklık, tam da şiddetin bu ontolojik ortaklığından doğar. Devlet ile milis aynı varlık düzleminde farklı şeyler gibi görünür: biri kurum, yasa, bayrak, bürokrasi ve uluslararası tanınma ile; diğeri yeraltı örgütlenmesi, silahlı hücre, ideolojik bağlılık veya gevşek ağ yapısıyla var olur. Fakat şiddet uygulama anında bu fark daralır. İkisinin de eylemi bedene, mekâna ve korkuya yönelir. Devlet, milis yapıyla ortaklık kurduğunda, aslında kendi meşru şiddet formundan çıkıp şiddetin daha çıplak ve esnek formuna temas eder. Bu temas, devletin kendi kurumsal sınırlarını aşmasını sağlar. Resmî ordu ne kadar görünürse, milis o kadar gölgededir; gölge ise devletin reddedilebilir eylem alanıdır.
İran’ın Irak içindeki olası hücre yapılanması, bu anlamda yalnız askeri bir planlama değil, egemenliğin gölgede çoğaltılmasıdır. İran kendi sınırları dışında, başka bir devletin topraklarında, doğrudan resmi savaş ilanı olmadan, üçüncü ülkeleri hedef alabilecek şiddet düğümleri kurarak devlet egemenliğini klasik sınırların dışına taşır. Fakat bunu açık işgal veya resmi askeri konuşlanma gibi değil, hücreleşmiş şiddet kapasitesi olarak yapar. Bu, modern bölgesel güçlerin sıkça kullandığı bir tekniktir: sınırın dışında, devletin resmi gövdesiyle değil, uzantılarıyla var olmak. Böylece devlet, coğrafi olarak başka bir alanda, hukuki olarak belirsiz, politik olarak işlevsel ve askeri olarak kullanılabilir bir ikinci beden kazanır.
Irak burada yalnız bir sahne değildir; egemenliklerin üst üste bindiği geçirgen bir zemin haline gelir. Bir devletin toprakları içinde başka bir devletin vekil hücreler kurması, egemenlik ilkesini içeriden aşındırır. Irak’ın formel egemenliği devam eder; bayrağı, hükümeti, sınırı ve kurumları vardır. Fakat bu egemenlik, başka aktörlerin şiddet ağları tarafından delinir. Bu durumda devletin ontolojik bütünlüğü ile fiili kontrol kapasitesi arasında ayrım oluşur. Haritada Irak devleti vardır; fakat sahada İran bağlantılı hücreler, yerel milisler, bölgesel hesaplar ve Körfez’e yönelen saldırı potansiyelleri aynı mekâna yerleşir. Bu, modern Orta Doğu’nun en sert gerçeklerinden biridir: devlet formu ayakta kalır, fakat şiddet tekeli parçalanır.
Şiddet tekeli parçalandığında, meşruiyet de parçalı hale gelir. Kimin adına şiddet uygulanıyor? Kimin emriyle? Kimin çıkarına? Kimin inkâr edebilmesi için? Kimin korku üretmesi için? Bu soruların cevabı bilerek bulanık bırakılır. Çünkü bulanıklık, vekil savaşın temel avantajıdır. Açık devlet şiddetinde sorumluluk daha kolay izlenir; hücreleşmiş şiddette izler dağılır. Devlet, “biz yapmadık” diyebilir; milis, kendi ideolojik gerekçesini öne sürebilir; yerel ağ, operasyonel sorumluluğu üstlenebilir; hedef ülke ise asıl failin kim olduğunu söylemekte zorlanabilir. Böylece şiddetin ontolojik etkisi kesin, politik sahipliği belirsiz hale gelir.
Bu belirsizlik, devletin gayrimeşru yoldan iş görmesini sağlar. Buradaki gayrimeşruluk yalnız ahlaki anlamda değil, biçimsel anlamda da önemlidir. Devlet, uluslararası düzen içinde belirli kurallara, sorumluluklara ve görünürlük rejimlerine tabidir. Bir ülkeye saldırmak, başka bir ülkenin topraklarında operasyon yürütmek, üçüncü ülkelerde üsleri veya altyapıları hedef almak doğrudan devlet eylemi olarak çok ağır sonuçlar doğurabilir. Paramiliter yöntemler bu ağırlığı hafifletir. Devlet, aynı stratejik sonucu daha düşük görünürlükle, daha fazla inkâr imkânıyla ve daha esnek bir tırmanma kontrolüyle elde etmeye çalışır. Bu, şiddetin hukuk dışına çıkması değil yalnızca; hukukun etrafından dolaşan bir siyasal mühendisliktir.
Milis yapılar bu noktada devlet için kullanışlıdır çünkü meşruiyet hiyerarşisinin dışında, fakat şiddet kapasitesinin içinde dururlar. Resmi ordunun yapamayacağı şeyleri yapabilirler; devletin üstlenemeyeceği riskleri üstlenebilirler; hedefe mesaj verebilir ama savaşı resmen başlatmayabilirler. Bu nedenle milis, devletin karşıtı olmak zorunda değildir. Bazen milis, devletin gayrimeşru işlevini üstlenen ara organıdır. Devletin açık eli hukuka, diplomasiye ve uluslararası meşruiyete bağlıyken; gizli eli milis, hücre ve vekil ağlar üzerinden çalışır. İki el aynı gövdeye bağlı olabilir, fakat biri görünürken diğeri gölgede kalır.
Bu yapı, devletin meşruiyet iddiasındaki kırılganlığı da açığa çıkarır. Eğer devlet şiddeti ontolojik olarak milis şiddetinden bütünüyle farklı olsaydı, devletin milis yöntemlerine başvurması anlamsız olurdu. Fakat devlet, ihtiyaç duyduğunda milisleşebilir; milisleri kullanabilir; kendi resmi varlığını paramiliter yapılara dağıtabilir. Bu da şunu gösterir: devlet şiddetinin ayrıcalığı, şiddetin doğasından değil, toplumun ve uluslararası düzenin ona verdiği tanıma biçiminden gelir. Devletin şiddeti meşru sayılır çünkü belirli bir hukuk, tanınma ve temsil düzeni içinde kodlanır. Bu kod geri çekildiğinde, geriye yine zor, korku, yıkım ve denetim kalır.
İran Devrim Muhafızları’nın bu tür hücreler kurduğu iddiası, devletin kendi resmi şiddet tekelini dışa doğru çoğaltırken aynı zamanda onu kirlettiğini de gösterir. Çünkü devlet, milis yöntemleri kullandıkça kendi meşru şiddet iddiasının saf görünümünü kaybeder. Resmi olarak düzen, güvenlik ve egemenlik dilini kullanırken; fiilen hücre, sabotaj, örtülü saldırı ve vekil şiddet mantığıyla hareket eder. Bu ikili yapı modern devletin karanlık paradoksudur: meşruiyet söylemiyle konuşur, gayrimeşru araçlarla iş görür. Kendi şiddetini hukukla açıklarken, hukuk dışı şiddeti stratejik araç olarak kullanır.
Bu durum aynı zamanda bölgedeki savaş biçiminin neden sürekli bulanık kaldığını da açıklar. Orta Doğu’daki birçok çatışmada tam olarak savaş mı var, vekil savaş mı var, devletlerarası saldırı mı var, iç savaş mı var, milis çatışması mı var, caydırıcılık operasyonu mu var soruları sürekli iç içe geçer. Çünkü aktörler bilinçli olarak bu kategorilerin arasına yerleşir. İran’ın Irak içindeki hücreleri, Körfez’e dönük tehdit, ABD üsleri, yerel milisler ve bölgesel güvenlik hesapları aynı sahada birleştiğinde, savaş artık klasik biçimini kaybeder. Devlet, milisleşir; milis, devlet stratejisine bağlanır; ülke sınırları, şiddet ağlarının geçiş yüzeyine dönüşür.
Ontolojik düzeyde şiddetin hiyerarşi tanımaması, burada devletin spekülasyon alanını açar. Bir kurşun, kendisini atan öznenin hukuki statüsünü taşımaz; sadece yaralar. Bir patlama, onu organize eden yapının diplomatik tanınmasına göre daha az veya daha çok yıkmaz; sadece yıkar. Meşruiyet, şiddetin etkisini değiştirmez; yalnız onun nasıl okunacağını değiştirir. Devletler bu ayrımı kullanarak iki dünyada birden hareket eder: etkide milis kadar çıplak, söylemde devlet kadar meşru olmak isterler. Şiddetin ontolojik ortaklığını kullanır, semantik ayrımını korur. Bu, modern vekil savaşların en rafine stratejisidir.
İran’ın Irak içinde Körfez’e yönelik saldırı hücreleri kurduğu iddiasının bölgesel anlamı da bu yüzden büyüktür. Bu yalnız İran’ın Körfez’e baskı kurma kapasitesini artırması değildir; aynı zamanda bölgedeki devlet formunun altına yerleşmiş ikinci bir şiddet coğrafyasının varlığını gösterir. Harita üzerinde devletler vardır: İran, Irak, Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri. Fakat haritanın altında başka bir harita daha işler: milis bağlantıları, gizli hücreler, lojistik yollar, ideolojik ağlar, silah hatları, istihbarat temasları, inkâr edilebilir operasyon kapasiteleri. Resmi harita egemenlikleri gösterir; gölge harita şiddetin gerçek dolaşımını gösterir.
Bu gölge haritada devlet ile devlet-dışı aktör arasındaki sınır sürekli aşınır. Devlet, milisi araçsallaştırır; milis, devletin stratejik derinliğinden güç alır. Devlet resmî inkâr alanı kazanır; milis maddi kaynak, eğitim, istihbarat veya siyasi koruma elde eder. İkisi birbirini tamamlar. Devlet milise meşruiyet vermek zorunda değildir; ona işlev verir. Milis de devleti açıkça temsil etmek zorunda değildir; onun şiddet kapasitesini genişletir. Böylece ortaya, ne tam devlet ne tam devlet-dışı olan ara varlıklar çıkar. Bölgesel savaşın asıl işleyişi çoğu zaman bu ara varlıklar üzerinden kurulur.
Bu ara varlıklar, şiddeti hem çoğaltır hem dağıtır. Çoğaltır, çünkü devletin tek başına kullanamayacağı kadar fazla noktada baskı üretirler. Dağıtır, çünkü sorumluluğu tek merkezde toplamazlar. İran açısından Irak içindeki hücreler, Körfez’e karşı çok yönlü baskı kurmanın düşük görünürlüklü yoludur. Körfez açısından ise tehdit artık yalnız İran’ın resmi ordusundan değil, çevre coğrafyalara yerleşmiş belirsiz ve harekete geçirilebilir şiddet ağlarından gelir. Bu belirsiz tehdit, doğrudan savaş kadar sert bir psikolojik etki üretir; çünkü saldırının nereden, hangi statüyle, kimin adına ve hangi ölçüde geleceği tam olarak bilinmez.
Aktarılan bu iddia, devletin şiddetle kurduğu ilişkinin en çıplak paradokslarından birini açığa çıkarır. Devlet kendisini meşru şiddet tekeli olarak sunar; fakat gerektiğinde şiddeti kendi meşru yüzeyinden çıkarıp gayrimeşru ağlara dağıtır. Çünkü şiddetin ontolojik etkisi, meşruiyet hiyerarşisi tanımaz. Devlet bunu bilir ve kullanır. Milis yapılarla ortaklık kurarak, kendi resmi sınırlarının dışında ama kendi stratejik iradesinin içinde hareket eden gölge organlar üretir. Böylece devlet, hem meşruiyetin dilini korur hem de gayrimeşru şiddetin esnekliğinden yararlanır. İran’ın Irak içindeki olası saldırı hücreleri, bu mekanizmanın bölgesel örneğidir: devlet, kendi gölgesini kurar; gölge şiddeti uygular; devlet ise şiddetin sonucunu kullanırken onun sorumluluğunu sisin içinde tutmaya çalışır.
Seyreltilmiş Savaş
Bazı anlaşmalar savaşı bitirmez; savaşın doğrudan taşmasını, kontrolsüz genişlemesini ve çıplak yoğunluğunu azaltmak için araya düzenleyici bir yüzey yerleştirir. İsrail ve Lübnan’ın ABD aracılığıyla ilk çerçeve anlaşmasına imza atması da bu nedenle tam anlamıyla “barış” olarak değil, daha çok kontrollü temas rejimi olarak okunmalıdır. Çünkü taraflar arasında bir metnin oluşması, şiddetin kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Özellikle uzun süredir askeri saldırılar, sınır gerilimleri, Hizbullah’ın silahlı varlığı, İsrail’in güvenlik gerekçeleri, yerinden edilmiş nüfus ve karşılıklı güvensizlik üzerinden işleyen bir çatışma düzeninde, şiddet tek bir imzayla kesilecek kadar dışsal bir unsur değildir. Şiddet, tarafların güvenlik algısına, sınır mimarisine, askeri reflekslerine ve siyasal kimliklerine yerleşmişse, anlaşma onu yok etmez; önce onu yönetilebilir bir yoğunluğa indirmeye çalışır.
Burada anlaşmanın işlevi, savaş ile barış arasında sert bir kopuş üretmekten çok, savaşın şiddet derecesini düşürmektir. Açık çatışma, sürekli saldırı, karşı saldırı, tahliye, bombardıman ve sınır hattı paniği, doğrudan sürdürülebilir bir düzen değildir. Fakat bu çatışmayı bir anda tamamen bitirmek de çoğu zaman mümkün olmaz. Çünkü taraflar henüz birbirine güvenmez; sahadaki silahlı yapılar dağılmamıştır; askerî mevziler tamamen boşalmamıştır; intikam, caydırıcılık ve güvenlik hesapları hâlâ işlemektedir. Böyle bir durumda anlaşma, nihai barış değil, şiddetin ani patlama biçiminden kontrollü temas biçimine geçirilmesidir. Taraflar hâlâ birbirini tehdit olarak görür, fakat bu tehdidin hangi sınırlar içinde tutulacağına dair geçici bir düzen kurulur.
Kontrollü temas rejimi, savaşın inkârı değil, savaşın disipline edilmesidir. Taraflar birbirine tamamen uzaklaşamaz; çünkü sınır, güvenlik, insani yardım, askeri koordinasyon, tahliye bölgeleri ve fiili kontrol alanları üzerinden sürekli temas etmek zorundadır. Aynı zamanda birbirine tamamen açılmaz; çünkü bu açıklık yeni saldırı, sızma, provokasyon veya güvenlik ihlali olarak algılanabilir. Bu yüzden anlaşma, temasın kendisini düzenler. Kim nerede duracak, hangi bölgeye kim girecek, hangi güvenlik koşulu sağlanacak, hangi insani akışa izin verilecek, hangi askeri hareketlilik ihlal sayılacak, hangi taraf hangi durumda cevap verecek: bütün bunlar barıştan çok temasın yönetimiyle ilgilidir. İlişki dostluğa dönüşmez; düşmanlığın taşıma kapasitesi ayarlanır.
Bu tür anlaşmalarda en önemli mesele, şiddetin sıfırlanmasından çok öngörülebilir hale getirilmesidir. Çünkü savaşın en yıkıcı taraflarından biri, yalnız ölüm ve yıkım üretmesi değil, aynı zamanda belirsizlik üretmesidir. Bir köyün yeniden vurulup vurulmayacağı, sınır hattındaki bir askerin ateş açıp açmayacağı, Hizbullah’ın hangi noktadan hareket edeceği, İsrail’in hangi ihlali saldırı gerekçesi sayacağı, sivillerin geri dönüp dönemeyeceği bilinmediğinde, hayat sürekli askıda kalır. Çerçeve anlaşması, bu askıda kalma hâlini tümüyle ortadan kaldırmaz; fakat ona bir prosedür kazandırmaya çalışır. Şiddet tamamen bitmeyebilir, fakat hangi koşulda tırmanacağı, hangi kanaldan kontrol edileceği ve hangi mekanizmayla sınırlandırılacağı belirlenmeye çalışılır.
Barış ile kontrollü temas arasındaki fark burada belirginleşir. Barış, karşı tarafın varlığını artık yok edilmesi gereken bir tehdit olarak değil, birlikte yaşanması gereken bir siyasal gerçeklik olarak kabul etmeyi gerektirir. Kontrollü temas ise bu kabul düzeyine ulaşmadan da kurulabilir. Taraflar birbirini hâlâ düşman olarak görebilir; fakat düşmanlığın bölgesel felakete dönüşmesini engellemek için bir ara düzen üzerinde uzlaşabilir. Bu nedenle İsrail–Lübnan hattındaki çerçeve anlaşması, düşmanlığı sona erdiren değil, düşmanlığın daha düşük yoğunlukta işletilmesini sağlayan bir mekanizma gibi görünür. Silahların tamamen susmasından çok, silahların ne zaman, nerede ve hangi gerekçeyle devreye gireceğinin daha kontrollü hale gelmesi hedeflenir.
Şiddetin kademeli azaltılması, burada siyasi gerçekçiliğin zorunlu biçimidir. Bir anda tam barış talep etmek, sahadaki güç ilişkilerini, travmaları, güvenlik korkularını ve silahlı aktörlerin varlığını yok saymak anlamına gelebilir. Tarafların zihninde savaş hâlâ devam ederken metinde barış ilan etmek, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalan bir iyimserlik üretir. Oysa kontrollü temas rejimi, savaşın hâlâ var olduğunu kabul ederek başlar. Bu kabul, ahlaki olarak daha zayıf görünse de pratik olarak daha gerçekçidir. Çünkü ilk hedef, tarafları dost yapmak değil, birbirlerine temas ettikleri her noktada şiddetin otomatik olarak patlamasını engellemektir. Şiddet önce yavaşlatılır, sonra sınırlandırılır, sonra kanallara bağlanır, en son belki siyasal çözüme doğru çekilir.
Bu tür süreçlerde anlaşma, savaşın karşısında değil, savaşın içinde kurulan bir fren mekanizmasıdır. Bir arabanın tamamen durması için önce hızının düşmesi gerekir. İsrail–Lübnan hattında da mesele bir anda tam durma değil, hız kesmedir. Saldırıların yoğunluğu azalır, koordinasyon kanalları açılır, bazı bölgelerde pilot düzenlemeler yapılır, insani yardım daha düzenli hale getirilmeye çalışılır, askerî hareketler belirli sınırlara bağlanır. Fakat bütün bunlar, savaş mantığının tamamen çözüldüğü anlamına gelmez. Savaş, yalnız daha kontrollü bir forma geçirilir. Bu nedenle anlaşmanın adı barış olsa bile, işlevi ilk aşamada savaşın seyreltilmesidir.
Seyreltilmiş savaş, açık savaştan daha az yıkıcı olabilir; fakat barış değildir. Çünkü seyreltilmiş savaşta ölüm ihtimali, yerinden edilme, kontrol noktaları, güvenlik bölgeleri, askeri teyakkuz, karşılıklı tehdit ve egemenlik tartışması devam eder. Sadece bunların yoğunluğu düşürülür. Bu biçim, modern çatışmalarda sıkça görülür: taraflar topyekûn savaşın maliyetini taşıyamaz, fakat gerçek barışın siyasi bedelini de ödemek istemez. Sonuçta arada bir rejim oluşur. Ne tam savaş ne tam barış. Ne tam kopuş ne tam uzlaşma. Ne mutlak düşmanlık ne gerçek normalleşme. İsrail–Lübnan çerçeve anlaşması da tam bu ara-forma yerleşir.
ABD’nin arabuluculuğu, bu ara-formun düzenleyici gücünü temsil eder. Taraflar kendi başlarına güven üretemediğinde, üçüncü aktör temasın kurallarını belirleyen dış yüzey olarak devreye girer. Bu, barışın tarafların içinden doğmadığını, dışarıdan yönetilen bir güvenlik prosedürüyle mümkün kılınmaya çalışıldığını gösterir. Arabuluculuk burada ahlaki uzlaşma üretmekten çok, çatışmanın teknik yönetimini sağlar. Hangi tarafın hangi adımı atacağı, hangi bölgede hangi mekanizmanın çalışacağı, kimin hangi güvenceyi vereceği, ihlal olduğunda nasıl cevap verileceği dış bir koordinasyonla düzenlenir. Bu da anlaşmanın barıştan çok temas yönetimi olduğunu gösteren başka bir işarettir.
İsrail açısından anlaşma, kuzey sınırındaki tehdit yoğunluğunu düşürme, Hizbullah’ın hareket alanını sınırlama ve sınır hattını daha öngörülebilir hale getirme arayışıdır. Lübnan açısından ise yıkılmış bölgelerde insani rahatlama, yerinden edilenlerin geri dönüş ihtimali, İsrail saldırılarının azalması ve devlet otoritesinin kısmen yeniden görünür hale gelmesi önemlidir. Fakat iki tarafın beklentileri aynı zeminde birleşmez. İsrail güvenlik düzenlemesi ister; Lübnan egemenlik ve yeniden toparlanma ister; Hizbullah kendi silahlı konumunu tamamen kaybetmek istemez; ABD ise bölgesel tırmanmayı sınırlandırmak ister. Bu kadar farklı hedefin bulunduğu bir yerde anlaşma, ortak barış iradesinden çok ortak kontrol ihtiyacının ürünüdür.
Tam da bu nedenle “çerçeve” kelimesi önemlidir. Çerçeve, tamamlanmış çözüm değildir; sınırları çizilmiş ama içi hâlâ dolacak bir düzenleme alanıdır. Çerçeve anlaşması, bütün sorunları çözmez; sorunların hangi zeminde ele alınacağını belirler. Bu açıdan şiddetin kendisini değil, şiddet etrafındaki hareket alanını düzenler. Taraflar hâlâ birbirine karşı pozisyon alır; fakat bu pozisyonların hangi kanallar içinde kalacağına dair bir kabuk oluşturulur. Çerçeve, savaşın dışına çıkmak için değil, savaşın dağılmasını engellemek için kurulan ilk disiplin çizgisidir.
Burada şiddetin kademeli azaltılması ile şiddetin normalleştirilmesi arasındaki tehlikeli sınır da görülmelidir. Kontrollü temas rejimi, eğer gerçekten daha geniş bir siyasal çözüme açılırsa, savaşın çözülme sürecinin ilk basamağı olabilir. Fakat kendi başına kalırsa, düşük yoğunluklu şiddeti kalıcılaştıran bir düzene dönüşebilir. Taraflar büyük savaştan kaçınır ama küçük ihlallere, sınırlı saldırılara, kontrollü operasyonlara, kısmi işgale ve sürekli güvenlik bahanesine alışır. Böylece şiddet azalır ama bitmez; azaldığı için daha katlanılabilir hale gelir; katlanılabilir hale geldiği için de kalıcılaşabilir. Bu yüzden kontrollü temas rejiminin kaderi, gerçekten barışa doğru mu ilerleyeceği yoksa seyreltilmiş savaşı mı kalıcılaştıracağı sorusuna bağlıdır.
İsrail–Lübnan hattında bu risk özellikle büyüktür. Çünkü çatışmanın tarafları yalnız iki devlet değildir; Hizbullah gibi devlet-dışı ama yüksek askeri kapasiteye sahip bir aktör, Lübnan devletinin zayıflığı, İsrail’in güvenlik doktrini, İran etkisi, ABD arabuluculuğu ve sınır bölgelerindeki toplumsal yıkım aynı anda devrededir. Böyle bir denklemde anlaşma, tek bir iradeyle uygulanamaz. Sahadaki her aktörün kendi eşiği, kendi kırmızı çizgisi, kendi kayıp hafızası ve kendi çıkar hesabı vardır. Bu nedenle şiddetin bir anda kesilmesi yerine kademeli azaltılması tercih edilir. Fakat bu kademelilik, barışa geçiş olabileceği gibi, bitmeyen ara durumun yeni adı da olabilir.
Anlaşmanın asıl sınavı, şiddeti yalnız düşürüp düşürmediği değil, şiddetin nedenlerini dönüştürüp dönüştürmediğidir. Saldırıların sayısı azalabilir, sınır hattında göreli sakinlik oluşabilir, bazı bölgelerde insani erişim sağlanabilir. Fakat Hizbullah’ın silahlı varlığı, İsrail’in güvenlik gerekçesiyle sınır ötesi müdahale alışkanlığı, Lübnan’ın egemenlik zafiyeti, yerinden edilmiş nüfusun geri dönüş sorunu ve bölgesel vekil savaş mantığı devam ederse, anlaşma yalnızca yüzeyde bir sakinlik üretir. Derindeki savaş nedenleri varlığını sürdürür. Bu durumda şiddet azalır ama savaşın ontolojik zemini korunur.
Bu nedenle çerçeve anlaşması, barışın kendisi değil, barış ihtimalinin henüz çok ham ve kırılgan bir organizasyonudur. Şiddet bir anda ortadan kaldırılamadığı için önce biçim değiştirir. Açık saldırı, denetlenmiş temasa; kontrolsüz tırmanma, sınırlı koordinasyona; savaş dili, güvenlik prosedürlerine çevrilir. Taraflar henüz birbirini kabul etmez, fakat birbirini tamamen yok sayarak yaşayamayacağını da kabul eder. Kontrollü temas rejimi, bu zorunlu kabulün ürünüdür. Düşmanlık devam eder; fakat düşmanlığın kontrolsüz biçimde bölgeyi yakmasının önüne geçilmeye çalışılır.
İsrail ve Lübnan’ın ABD aracılığıyla imzaladığı ilk çerçeve anlaşması, barıştan çok savaşın yönetilebilir hale getirilmesi anlamına gelir. Anlaşma, şiddeti kesen büyülü bir çizgi değildir; şiddetin yoğunluğunu düşüren, temas noktalarını düzenleyen ve açık çatışmanın ani yayılmasını sınırlayan bir ara mekanizmadır. Burada savaş bitmez; kademeli olarak seyreltilir. Barış, ancak bu seyreltme süreci daha derin bir siyasal dönüşüme bağlanırsa mümkün olur. Aksi halde ortaya çıkan şey, barış değil, daha düşük yoğunlukta işleyen kontrollü bir savaş rejimidir.
Pozisyonun Baskısı
Bir ülke dışarıya karşı pozisyon aldığında, yalnız başka bir devlete, başka bir anlaşmaya ya da başka bir güvenlik denklemine cevap vermiş olmaz; kendi içindeki varlık dağılımını da geçici olarak belirli bir çizgiye zorlar. Lübnan içinde İsrail’le ABD aracılığıyla yapılan çerçeve anlaşmasına sert tepki gelmesi, Nebih Berri ve Hizbullah hattının bölünme uyarısı yapması bu nedenle yalnız anlaşmanın maddelerine dönük itiraz olarak okunamaz. Daha derinde, dış karar alma anının içerideki farklı siyasal varlıkları tek bir zorunlu pozisyona sıkıştırması vardır. Dışarıya karşı bir karar verildiğinde devlet, kendisini “tek özne” gibi göstermeye çalışır. Oysa Lübnan gibi çok merkezli, mezhepsel, milisleşmiş, tarihsel hafızası parçalı ve dış aktörlere açık bir siyasal yapıda bu tek özne görüntüsü doğal değil, zorlanmış bir birliktir.
Dış karar alma, varlığın pozisyon alması demektir. Bir devlet bir anlaşmaya imza attığında, bir ittifaka yaklaştığında, bir düşmanla temas kurduğunda, bir ateşkes çerçevesine girdiğinde ya da bir güvenlik düzenlemesini kabul ettiğinde, kendi varlığını belirli bir yönde sabitler. Bu sabitleme dışarıdan bakıldığında zorunlu ve rasyonel görünebilir; çünkü devletin belirsizlik içinde kalmaması, bölgesel kriz karşısında tutum belirlemesi, güvenlik risklerini yönetmesi gerekir. Fakat içeriden bakıldığında pozisyon almak her zaman bir tür donma üretir. Çünkü devlet adına alınan karar, içerideki farklı perspektiflerin tamamını aynı çizginin altında temsil ediyormuş gibi davranır. Bir bakıma devlet, dışarıya karşı konuşabilmek için içerideki çoğulluğu geçici olarak susturmak zorunda kalır.
Lübnan’da tepkinin sertleşmesi tam da bu donmaya yöneliktir. Berri ve Hizbullah hattı, anlaşmanın yalnız dışarıya dönük bir güvenlik düzenlemesi olmadığını, içerideki güç dengesini de yeniden biçimlendirebileceğini görür. İsrail’le ABD aracılı bir çerçeveye girmek, Lübnan devletini belirli bir diplomatik pozisyona yerleştirir; bu pozisyon ise Hizbullah’ın direniş, güvenlik, silahlı varlık ve İsrail karşıtlığı üzerine kurulu siyasal meşruiyet alanını daraltabilir. Dolayısıyla tepki yalnız “bu anlaşma kötü” tepkisi değildir; “bu anlaşma Lübnan’ın iç çoğulluğunu tek bir dış pozisyona donduruyor” tepkisidir. İçerideki alternatif perspektifler, devletin dışarıda aldığı pozisyon tarafından temsil edilmek istemez.
Burada Lübnan’ın özel yapısı belirleyicidir. Lübnan hiçbir zaman tam anlamıyla tek merkezli, homojen ve yekpare bir devlet aklıyla hareket eden basit bir siyasal gövde değildir. Devletin içinde mezhepsel dengeler, parti ağları, dış bağlantılar, milis geçmişleri, savaş hafızaları, toplumsal korkular ve bölgesel sadakatler iç içe geçer. Bu nedenle Lübnan’ın dışarıya karşı attığı her adım, içeride yalnız diplomatik bir tercih değil, varlık hiyerarşisi üretir. Kimin güvenlik anlayışı devletin güvenlik anlayışı olacak? Kimin İsrail okuması resmi pozisyon sayılacak? Kimin savaş hafızası ulusal hafıza gibi temsil edilecek? Kimin silahlı varlığı sorun, kimin diplomatik uzlaşması çözüm olarak kodlanacak? Anlaşma, bu soruları açığa çıkarır.
Dış karar, içerideki ayrışmayı askıya alma eğilimindedir. Çünkü devlet dışarıya karşı parçalı görünmek istemez. Diplomasi, özellikle savaş ve güvenlik başlıklarında, tek seslilik ister. Anlaşma yapılacaksa muhatap devletin kim olduğu, kararın kim tarafından verildiği, güvenliğin kimin adına sağlanacağı, ihlalin kime yazılacağı belli olmalıdır. Fakat Lübnan’da bu netlik zaten tartışmalıdır. Devlet başka bir şey söyleyebilir, Hizbullah başka bir şey yapabilir, Meclis Başkanı başka bir kaygıyı temsil edebilir, toplumsal kesimler başka bir hafızadan konuşabilir. Dış anlaşma bu çoğulluğu yönetebilmek için onu belirli bir çerçevede dondurmak ister. Tepki ise bu dondurmanın imkânsızlığına işaret eder.
Berri ve Hizbullah hattının bölünme uyarısı, bu yüzden yalnız siyasi tehdit değil, yapısal bir teşhistir. Onlar, anlaşmanın içerideki parçalı gerçekliği yok sayarak Lübnan’ı tek bir dış pozisyona zorlamasının yeni yarılmalar üretebileceğini söyler. Çünkü içeride çözülmemiş olan şey dışarıda imzayla çözülmüş gibi gösterildiğinde, bastırılan fark geri döner. Devlet, İsrail’le kontrollü temas rejimine girerken, Hizbullah’ın silahlı pozisyonu, Şii siyasal hafızanın İsrail algısı, güneyde yaşayanların savaş deneyimi ve Lübnan’daki egemenlik tartışması aynı anda askıya alınamaz. Askıya alınan her iç çelişki, anlaşmanın uygulama alanında yeniden belirir.
Dışarıya karşı pozisyon almak, içeride bir temsil sorunu üretir. Bir devlet adına atılan imza, kimin rızasını taşır? Kim bu pozisyonun içinde kendisini görür, kim dışlanmış hisseder? Kim anlaşmayı güvenlik olarak okur, kim teslimiyet olarak algılar? Kim bunu savaşın yoğunluğunu düşüren pragmatik adım sayar, kim direniş çizgisinin tasfiyesi olarak görür? Lübnan örneğinde bu sorular çok keskindir. Çünkü İsrail’le her temas, yalnız diplomatik bir olay değil, iç savaş hafızası, işgal geçmişi, mezhepsel kimlik, güneyin yıkımı ve Hizbullah’ın varlık gerekçesiyle yüklüdür. Böyle bir zeminde dış kararın içeride nötr kalması mümkün değildir.
Pozisyon almak, dışarıda belirsizliği azaltırken içeride gerilimi artırabilir. Çünkü dış dünya açısından anlaşma, “Lübnan ne yapacak?” sorusuna cevap verir. Fakat içeride bu cevap yeni sorular üretir: Lübnan kimdir? Devlet mi, direniş mi, mezhepsel bloklar mı, güneydeki toplumsal hafıza mı, uluslararası arabulucularla çalışan diplomatik elit mi? Dış karar, Lübnan’ı tekil özne gibi kurmaya çalışırken, içerideki aktörler bu tekilleştirmeye itiraz eder. Berri ve Hizbullah hattının sert tepkisi, bu tekilleştirme baskısına karşı çoğul varlığın savunusudur. Onlar, “Lübnan adına alınan bu pozisyon, Lübnan’ın bütün iç gerçekliğini temsil etmiyor” demektedir.
Bu noktada anlaşmanın kendisi, yalnız İsrail–Lübnan sınırını düzenleyen bir metin olmaktan çıkar; Lübnan’ın iç ontolojisini zorlayan bir aygıta dönüşür. Bir ülkenin iç ontolojisi, onun hangi aktörlerden, hangi hafızalardan, hangi meşruiyet kaynaklarından ve hangi güç merkezlerinden oluştuğudur. Lübnan’ın iç ontolojisi parçalıdır. Bu parçalı yapı, normal zamanlarda karmaşık dengelerle sürdürülebilir. Fakat dışarıya karşı sert bir pozisyon alınması gerektiğinde, parçalar tek bir çizgiye hizalanmaya zorlanır. Hizalanma başarısız olduğunda ise bölünme tehdidi ortaya çıkar. Bölünme, dış anlaşmanın iç yapıya fazla sert temas etmesinin sonucudur.
Dış kararların en güçlü yanı, aynı zamanda en tehlikeli yanıdır: netlik üretirler. Netlik dışarıda güç gibi görünür; içeride ise çoğulluğu kesen bir bıçak gibi çalışabilir. İsrail’le çerçeve anlaşması, Lübnan’ın dışarıya karşı daha öngörülebilir bir güvenlik pozisyonu üretmesini sağlayabilir. Fakat bu pozisyon, içerideki bazı aktörlerin kendi varlık gerekçesini tehdit ediyorsa, netlik çatışmaya dönüşür. Hizbullah için İsrail’e karşı silahlı direnç yalnız askeri bir araç değil, siyasal kimliğin merkezidir. Bu kimliğin dış anlaşma yoluyla kontrol altına alınması ya da dolaylı biçimde sınırlanması, Hizbullah açısından yalnız teknik bir güvenlik maddesi değil, varoluş alanına müdahaledir.
Berri’nin ve Hizbullah çevresinin uyarısı, bu varoluşsal hassasiyeti taşır. Onlar açısından anlaşma, Lübnan’ın dış güvenlik düzenini rahatlatırken iç siyasal dengeyi bozabilir. Çünkü İsrail’le kurulacak her kontrollü temas, Hizbullah’ın “sürekli tehdit” anlatısını yeniden düzenler. Eğer devlet, ABD aracılığıyla İsrail’le güvenlik çerçevesine girerse, Hizbullah’ın silahlı konumunun gerekçesi tartışmaya açılabilir. Eğer İsrail saldırıları azalırsa, direnişin zorunluluğu yeniden sorgulanabilir. Eğer güneyde yeni güvenlik bölgeleri ve koordinasyon mekanizmaları kurulursa, Hizbullah’ın sahadaki hareket alanı daralabilir. Bu nedenle tepki, yalnız anlaşmaya değil, anlaşmanın iç güç dağılımını değiştirme potansiyeline yöneliktir.
İçerideki alternatif perspektiflerin direnci, çoğu zaman dışarıdan “barış karşıtlığı” gibi okunur. Oysa daha derinde mesele, temsil edilme biçimidir. Bir aktör, kendisini içermeyen bir barış pozisyonuna direnebilir; çünkü o pozisyon onun güvenlik algısını, tarihsel hafızasını veya siyasal varlığını askıya alıyordur. Bu, o aktörün her zaman haklı olduğu anlamına gelmez; fakat direncin mantığını açıklar. Lübnan’da anlaşmaya gelen tepki, yalnız barış ihtimaline karşı kör bir ret değil, dışarıda üretilen pozisyonun içerideki karmaşık varlık alanını dondurmasına karşı çıkıştır. İç çoğulluk, kendisini tek bir diplomatik cümlenin içinde erimiş görmek istemez.
Bu durum, devletin dışarıya karşı tekil olma zorunluluğu ile içeride çoğul olma gerçekliği arasındaki klasik gerilimi gösterir. Uluslararası sistem devletleri tekil aktörler gibi kabul eder: Lübnan karar verdi, İsrail imzaladı, ABD arabulucu oldu. Fakat içeride devletler çoğu zaman tekil değildir. Özellikle Lübnan gibi yapılar, birden fazla egemenlik parçasının, meşruiyet kaynağının ve silahlı kapasitenin aynı çatı altında yaşadığı alanlardır. Dışarıdaki anlaşma, bu çokluğu tek bir karar noktasına indirger. İçerideki tepki ise bu indirgemeye karşı çokluğun geri dönüşüdür. Bölünme uyarısı, “tek karar bizi tek varlık yapmaz” demektedir.
Burada donma kavramı açıklayıcıdır. İç ayrışmalar normalde akışkan biçimde var olabilir; aktörler kendi pozisyonlarını korur, pazarlık eder, dengelenir, birbirini sınırlar. Fakat dış anlaşma gibi sert karar anları, bu akışkanlığı dondurur. Devletin pozisyonu belirlenir ve herkesin bu pozisyona göre hizalanması beklenir. Donma, belirsizliği azaltır ama hareket alanını da kısıtlar. İçerideki alternatif perspektifler bu donmaya direnç gösterir; çünkü donmuş pozisyon, onların kendi siyasal hareket kabiliyetini azaltır. Berri ve Hizbullah’ın tepkisi, tam olarak bu donmuş dış pozisyona karşı iç hareket alanını koruma hamlesidir.
Anlaşmanın bölünme riski yaratmasının nedeni, dış kararın iç farkları çözmeden üstünü örtmesidir. Eğer içerideki aktörlerin güvenlik algıları, İsrail’e bakışı, silahlı direnç anlayışı, devlet egemenliği fikri ve bölgesel ittifak tercihleri önceden uyumlu hale getirilmemişse, dış anlaşma yalnız geçici bir kabuk üretir. Bu kabuk dışarıdan düzen gibi görünür; içeride ise basınç biriktirir. Basınç arttığında kabuk çatlar. Bölünme uyarısı da bu çatlama ihtimaline dair bir alarmdır. Lübnan’ın dışarıda aldığı pozisyon, içerideki ayrışmaları kalıcı olarak çözmezse, anlaşma barış değil yeni bir iç gerilim alanı üretir.
Bu haberin asıl önemi, barış süreçlerinin yalnız taraflar arasında değil, tarafların kendi içlerinde de müzakere edilmesi gerektiğini göstermesidir. İsrail ile Lübnan arasında bir çerçeve kurmak yetmez; Lübnan’ın kendi içinde bu çerçeveyi hangi siyasal öznenin taşıyacağı sorusu da çözülmelidir. Devlet mi taşıyacak, Hizbullah mı uyacak, Meclis içindeki güç dengeleri mi destekleyecek, güneydeki halk bunu kabul edecek mi, dış arabuluculuk içeride meşru görülecek mi? Bu sorular yanıtsız kaldığında, dış anlaşma içeride kriz üretir. Çünkü barışın dış formu ile iç rızası arasında kopukluk oluşur.
Lübnan içinde anlaşmaya gelen sert tepki, yalnız diplomatik bir itiraz değil, dış kararın iç çoğulluğu dondurma baskısına karşı gelişen yapısal bir dirençtir. Dışarıya karşı pozisyon almak, devletin kendisini tekil varlık gibi sunmasını gerektirir; fakat Lübnan’ın iç yapısı tekil değil, parçalıdır. Anlaşma bu parçalı yapıyı geçici olarak askıya alıp tek bir güvenlik çizgisine sabitlemek istediğinde, içerideki alternatif perspektifler direnç gösterir. Berri ve Hizbullah hattının bölünme uyarısı, bu dirençte yoğunlaşır: dışarıda kurulan pozisyon, içerideki varlık ayrışmalarını temsil etmezse, barışın dili bile yeni bir iç kırılmanın başlangıcına dönüşebilir.
Önleyici Yıkım
Masada düzenleme konuşulurken sahada tünel yıkılması, barış sürecinin şiddetten bütünüyle çıkmadığını; yalnız şiddetin biçimini, zamanlamasını ve gerekçesini değiştirdiğini gösterir. İsrail’in anlaşmadan hemen sonra Güney Lübnan’da Hizbullah’a ait tünel altyapısını yok ettiğini duyurması, bu nedenle basit bir askerî operasyon açıklaması değildir. Aynı anda iki ayrı düzlem çalışmaktadır: diplomatik masada temas, düzenleme, koordinasyon ve çatışmanın yoğunluğunu düşürme iddiası; sahada ise tehdit üretme potansiyeli taşıdığı söylenen altyapının önceden imha edilmesi. İlk bakışta bunlar birbirine zıt görünür: biri anlaşma, diğeri yıkım. Fakat daha derinde aynı güvenlik paradigmasının iki yüzüdür. Anlaşma, şiddetin kontrol altına alınmış dilidir; önleyici yıkım ise şiddetin kontrol altına alınmış pratiğidir.
Burada yıkımdan vazgeçilmez; yalnız yıkımın niteliği değiştirilir. Açık savaşta yıkım, saldırının, intikamın, cezalandırmanın veya doğrudan düşmanı zayıflatmanın aracı olarak görünür. Önleyici güvenlik dilinde ise yıkım, henüz gerçekleşmemiş bir şiddeti engelleme gerekçesiyle sahneye çıkar. Tünel henüz kullanılmamış olabilir; saldırı henüz başlamamış olabilir; fakat altyapı, gelecekteki saldırının imkânı olarak tanımlandığı anda meşru hedef haline getirilir. Böylece yıkım, gerçekleşmiş bir eyleme cevap olmaktan çıkar; gerçekleşebilecek bir eylemin imkânını ortadan kaldırma hamlesine dönüşür. Şiddet, geçmişe değil geleceğe yönelir. Suçu değil, olasılığı hedef alır.
Bu, modern güvenlik mantığının en kritik kırılmalarından biridir. Eski düzende şiddet çoğu zaman olmuş olana cevap verir: saldırı gerçekleşir, karşılık verilir; tehdit açığa çıkar, müdahale edilir; sınır ihlal edilir, savunma yapılır. Önleyici güvenlik rejiminde ise henüz olmamış olan şey, olmuş gibi muamele görür. Potansiyel, fiil gibi cezalandırılır. Tünel burada yalnız fiziksel bir yeraltı yapısı değildir; gelecekteki saldırının maddi ihtimali, görünmeyen savaşın saklı kanalı, henüz gerçekleşmemiş şiddetin mimari formudur. İsrail, bu tüneli yıkarak yalnız mevcut bir yapıyı değil, gelecekteki bir saldırı senaryosunun koşulunu yok ettiğini söyler. Böylece yıkım, yıkımı önleyen yıkım olarak kurulmuş olur.
Tam da burada şiddetin kendi içine dönmesi başlar. Normalde şiddet, yıkımın sebebidir. Bir saldırı olur ve yapı yıkılır. Fakat önleyici güvenlik paradigmasında şiddet, başka bir şiddetin ortaya çıkmasını engelleyen araç gibi sunulur. Yani şiddet, kendi ürettiği sonuca karşı kendi özünü kullanır. Şiddet yıkıcıdır; fakat burada yıkıcılığı, gelecekteki yıkımı engelleme iddiasıyla meşrulaştırılır. Yıkım, yıkımı durdurmanın yöntemi haline gelir. Bu, basit bir çelişki değil, güvenlik mantığının çifte yarılmasıdır: şiddet hem tehdit olarak tanımlanır hem çözüm olarak kullanılır; yıkım hem kaçınılması gereken felaket olarak gösterilir hem uygulanması gereken önlem olarak işletilir.
Önleyici yıkımın en güçlü ideolojik etkisi, şiddeti savunma kategorisine çekmesidir. Bir tünelin yıkılması, çıplak haliyle bakıldığında bir imha eylemidir. Fakat “önleyici” olarak adlandırıldığında aynı imha eylemi başka bir anlam kazanır. Artık yıkım değil, tehlikenin etkisizleştirilmesi gibi görünür. Şiddet değil, güvenlik prosedürü gibi sunulur. Saldırı değil, saldırı imkânının ortadan kaldırılması olarak kodlanır. Böylece şiddetin kendi maddi gerçekliği dil tarafından dönüştürülür. Yapı yıkılır; ama yıkım kendisini yıkım olarak değil, gelecekteki daha büyük yıkımın engellenmesi olarak anlatır.
Bu nedenle “masada düzenleme, sahada önleyici yıkım” ifadesi haberi çok iyi açıklar. Çünkü anlaşma, taraflar arasındaki temasın kontrol altına alınmasını hedeflerken, önleyici operasyon, sahadaki olası tehditlerin anlaşma düzenini bozmayacak şekilde imha edilmesini amaçlar. Burada barış süreci, şiddeti tamamen dışlamaz; tam tersine, hangi şiddetin artık kabul edilebilir güvenlik işlemi sayılacağını yeniden tanımlar. Açık savaş yasaklanabilir, fakat önleyici yıkım meşru kalabilir. Sınır hattında büyük çatışma istenmeyebilir, fakat tünel altyapısına yönelik operasyon kabul edilebilir görülür. Böylece savaşın dili değişir: topyekûn yıkımdan kontrollü, hedefli, önleyici yıkıma geçilir.
Bu geçiş, şiddetin ahlaki yükünü azaltır. Bir devlet “yıktım” dediğinde suçlayıcı bir anlam doğar; “tehdidi önledim” dediğinde aynı eylem korunma biçimine dönüşür. Oysa maddi düzeyde tünel yine yok edilmiştir. Fark, yıkımın bağlandığı zamansal ve ahlaki çerçevededir. Geçmişe dönük cezalandırıcı yıkım daha sert görünür; geleceğe dönük önleyici yıkım daha rasyonel, daha hesaplı ve daha savunulabilir görünür. Çünkü gelecek henüz gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmemiş olanın ne kadar tehlikeli olacağı her zaman geniş biçimde yorumlanabilir. Önleyici paradigma, tam da bu belirsizlikten beslenir. Olasılık büyütülür, tehdit yoğunlaştırılır, ardından yıkım zorunlu tedbir gibi gösterilir.
Tünel altyapısı bu mantık için özellikle elverişli bir nesnedir. Tünel, görünmeyen mekândır; yeraltında saklıdır, sınırın altından geçebilir, saldırı, sızma, depolama veya ani baskın ihtimalini çağrıştırır. Görünmez olduğu için korku üretme kapasitesi yüksektir. Bir tünelin varlığı, doğrudan saldırı gerçekleşmeden de tehdit hissi yaratır. Bu nedenle tüneli yıkmak, yalnız fiziksel bir altyapıyı ortadan kaldırmak değil, görünmeyen tehdidin sembolik bedenini parçalamak anlamına gelir. Devlet, görünmeyeni görünür hale getirir, sonra onu yok eder ve böylece kendi güvenlik kapasitesini kanıtlar. Tünel, saklı şiddetin mekânı olarak kodlanır; yıkımı ise düzenin yeraltına kadar indiğini gösteren bir egemenlik gösterisine dönüşür.
Burada şiddetin kendi özüne dönmesi, yalnız “şiddetle şiddeti önlemek” düzeyinde kalmaz. Daha derinde, şiddet kendi meşruiyetini kendi karşıtından üretir. Şiddetin karşıtı barış gibi görünür; fakat önleyici yıkımda barışı korumanın yolu şiddetten geçer. Böylece barış, şiddetin askıya alınması değil, şiddetin daha seçici ve önleyici biçimde kullanılmasına bağlanır. Bu, güvenlik rejiminin en karakteristik çelişkisidir. Şiddet dışlanmaz; rafine edilir. Yıkım reddedilmez; hedef daraltılır. Savaş bitirilmez; daha düşük yoğunluklu, daha teknik, daha savunulabilir operasyonlara bölünür. Barışın içinde şiddet, küçük ve meşru cepler halinde yaşamaya devam eder.
Bu çifte yarılma, anlaşmanın doğasını da açığa çıkarır. Eğer bir anlaşmanın hemen ardından yıkım operasyonu duyuruluyorsa, anlaşma saf barış değil, şiddetin hangi kanallar içinde süreceğini belirleyen bir düzenleme olarak çalışıyor demektir. Taraflar artık sınırsız biçimde çatışmayacak olabilir; fakat belirli şiddet türleri güvenlik gerekçesiyle devam edecektir. Önleyici operasyonlar, bu yeni rejimin en önemli araçlarından biridir. Çünkü anlaşma, tarafların büyük çatışmadan kaçınmasını isterken, her taraf kendi güvenlik endişesini sahada çözmeye devam eder. Böylece masadaki düzenleme ile sahadaki yıkım birbirini dışlamaz; aynı stratejinin farklı katmanları olur.
Önleyici yıkımın tehlikesi, şiddetin sınırını sürekli genişletebilmesidir. Çünkü potansiyel tehdit, çok esnek bir kategoridir. Bir tünel tehdit olabilir, bir depo tehdit olabilir, bir yol tehdit olabilir, bir mahalle tehdit olabilir, bir iletişim ağı tehdit olabilir, bir insan grubu tehdit olabilir. Tehdit gerçekleşmeden önce tanımlandığı için, devletin yorum gücü büyür. Hangi şeyin gelecekte saldırıya dönüşeceğini devlet belirler. Bu belirleme yetkisi genişledikçe, önleyici yıkım istisnai olmaktan çıkıp sürekli güvenlik pratiğine dönüşebilir. Her yıkım, gelecekteki daha büyük yıkımı engelleme iddiasıyla savunulabilir hale gelir. Böylece şiddet, kendisini sürekli önleyici olarak yeniden adlandırarak kalıcılık kazanır.
Bu noktada anlaşmanın barış üretme kapasitesi de sınanır. Gerçek barış, yalnız büyük çatışmayı durdurmakla kalmaz; tarafların birbirini sürekli potansiyel tehdit olarak görme mantığını da zayıflatır. Fakat önleyici yıkım paradigması devam ediyorsa, düşman hâlâ gelecekteki saldırının taşıyıcısı olarak görülür. Henüz yapmadığı şey üzerinden hedef alınabilir. Bu da güvensizliği azaltmak yerine yeniden üretir. İsrail tüneli yıktığında kendi güvenliğini artırdığını düşünebilir; Hizbullah ve Lübnan içindeki aktörler ise bunu anlaşma sonrası bile İsrail’in sahada yıkımdan vazgeçmediğinin kanıtı olarak okuyabilir. Böylece önleyici yıkım, bir taraf için güvenlik, diğer taraf için ihlal ve tehdit haline gelir.
Burada şiddetin özüne dönmesi dediğimiz şey, şiddetin kendi çözümünü yine kendisinden türetmesidir. Şiddet yıkıma sebep olur; sonra yıkım ihtimali bir tehdit olarak tanımlanır; ardından bu tehdidi önlemek için yine şiddet uygulanır. Böylece şiddet, hem problemin kaynağı hem problemin çözümü gibi çalışır. Bu kendi üzerine kapanan bir döngüdür. Şiddet, gelecekteki şiddeti gerekçe göstererek bugünkü şiddeti üretir; bugünkü şiddet ise karşı tarafta yeni tehdit, yeni hazırlık, yeni tünel, yeni güvenlik refleksi doğurabilir. Önleyici yıkım bu döngüyü kırmak yerine, çoğu zaman onu daha sofistike hale getirir. Artık her taraf kendi şiddetini gelecekteki karşı-şiddeti engelleme gerekçesiyle savunur.
Bu yüzden tünelin yıkılması yalnız teknik askerî başarı olarak ele alınamaz. Tünel, yeraltına inmiş çatışma mantığıdır; onun yıkımı ise yeraltındaki savaş ihtimalinin yüzeye çıkarılıp imha edilmesidir. Fakat bu imha, savaş mantığını tümüyle ortadan kaldırmaz. Sadece belirli bir altyapıyı siler. Altyapı silindikçe tehdit algısı geçici olarak azalabilir; fakat tehdit mantığı devam ederse yeni altyapılar, yeni saklanma biçimleri, yeni karşı önlemler üretilebilir. Yani yıkım, kendi hedefini ortadan kaldırırken, o hedefi doğuran stratejik zemini her zaman yok etmez. Önleyici operasyonların sınırlılığı burada görünür: nesneyi yıkar, fakat düşmanlık paradigmasını çoğu zaman korur.
Masadaki anlaşma ile sahadaki yıkım arasındaki gerilim, modern çatışmaların temel biçimini gösterir. Barış artık çoğu zaman şiddetin tamamen yokluğu olarak değil, şiddetin yönetilebilir yoğunluğu olarak kuruluyor. Devletler aynı anda müzakere edebiliyor, koordinasyon kurabiliyor, insani yardım düzenlemesi yapabiliyor ve belirli hedefleri yok etmeye devam edebiliyor. Bu durum çelişkili görünse de güvenlik aklının iç tutarlılığına sahiptir: “Barışı korumak için tehdidi önceden yok etmeliyiz.” Fakat bu cümle, şiddetin barışın içine nasıl yerleştiğini de ele verir. Barış, kendi korunması için şiddete ihtiyaç duyduğunu söylediği anda, şiddetten bütünüyle ayrışamaz.
İsrail’in anlaşmadan hemen sonra Güney Lübnan’da Hizbullah tünel altyapısını yok ettiğini duyurması, bu nedenle anlaşmanın sınırını açığa çıkarır. Masada kurulan düzenleme, sahadaki yıkımı durdurmamış; yalnız onun gerekçesini değiştirmiştir. Yıkım artık savaşın parçası değil, savaşın yeniden başlamasını engelleyen önlem gibi sunulur. Fakat bu sunum, yıkımın maddi gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Tünel yok edilir, altyapı parçalanır, karşı tarafın sahadaki varlığı hedef alınır. Şiddet hâlâ işler; yalnız kendi adını değiştirir. Cezalandırıcı şiddetten önleyici şiddete geçilir. Açık savaş şiddetinden güvenlik şiddetine geçilir. Yıkıcı operasyon, düzen koruma işlemi gibi görünür.
Bu haberin en güçlü anlamı, şiddetin kendi kendisini aşamadığı yerde kendi biçimini değiştirmesidir. Anlaşma, şiddeti mutlak olarak kesmez; şiddeti daha kontrollü, daha hedefli, daha önleyici bir forma taşır. İsrail’in tünel altyapısını yok etmesi, yıkımdan vazgeçemeyen ama yıkımı “gelecekteki yıkımı engelleme” gerekçesine bağlayan bir güvenlik mantığını gösterir. Burada şiddet kendi özüne döner: yıkımı üretir, sonra yıkım ihtimalini gerekçe gösterir, ardından yine yıkım uygular. Masada düzenleme, sahada önleyici yıkım aynı anda işlerken görünen şey tam da budur: barışın eşiğinde bile şiddet kaybolmaz; kendi karşıtının diliyle yeniden meşrulaşır.
Enkazın Hafızası
Bir kasabaya geri dönememek, yalnız kapalı bir yol, yıkılmış bir ev ya da güvenlik gerekçesiyle engellenmiş bir hareket meselesi değildir; insanın kendi geçmişiyle kurduğu mekânsal bağın kesintiye uğramasıdır. Güney Lübnan’da yıkılmış ve işgal altındaki kasabalara dönüşün hâlâ mümkün olmaması, bu nedenle yalnız savaş sonrası insani kriz olarak okunamaz. Burada daha derinde, savaşın mekânı geri dönülebilir bir yer olmaktan çıkarıp çatışmanın kalıntı arşivine dönüştürmesi vardır. Eskiden yaşanan, oturulan, hatırlanan, gündelik hayatla örülen, çocuklukla, komşulukla, alışkanlıkla, ritüelle ve aile hikâyeleriyle dolan mekân; savaş sonrasında artık aynı mekân değildir. Evlerin yerinde enkaz, yolların yerinde kesinti, sınırın yerinde askerî kontrol, gündelik hayatın yerinde güvenlik rejimi vardır. İnsan geri dönmek ister; fakat dönmek istediği yer ile karşısında duran yer aynı ontolojik statüde değildir.
Savaşın bitmesi, savaş öncesine dönüş anlamına gelmez. Savaş çoğu zaman takvimde kapanır; fakat mekânda kapanmaz. Ateşkes ilan edilebilir, anlaşma yapılabilir, saldırıların yoğunluğu azalabilir, diplomatik dil sakinleşebilir. Yine de savaşın geçtiği yer aynı kalmaz. Mekân, savaşın içinden geçtikten sonra yalnız hasar görmüş bir zemin değil, savaşın kaydını taşıyan bir yüzeye dönüşür. Bir evin duvarındaki delik, bir sokağın yarım kalmış hattı, yıkılmış okul, boşalmış meydan, işgal edilmiş tepe, mayınlanmış arazi veya geri dönüşe kapalı mahalle, geçmişte yaşanan şiddetin maddi izidir. Savaş, mekânı yalnız o anda yıkmaz; sonrasında da onun anlamını değiştirir. İnsan artık o yere yalnız “evim” diye değil, “savaşın içinden geçmiş evim” diye bakmak zorunda kalır.
Eskiye dönüş arzusu bu yüzden trajik bir yanılsama taşır. İnsan belleği, mekânı savaş öncesi haliyle saklamaya devam eder. Eski ev, eski sokak, eski komşular, eski pazar yolu, eski kapı önü, eski oda düzeni, eski ağaç, eski bahçe zihinde varlığını sürdürür. Bellek, mekânın geçmişteki biçimini koruyarak kişinin kendi sürekliliğini ayakta tutar. Fakat mevcut mekân artık o belleğin taşıdığı izlerle örtüşmez. Orada başka bir gerçeklik oluşmuştur: yıkım, boşluk, yasak, işgal, kontrol ve güvensizlik. Böylece bellek ile mevcut mekân arasında şiddetli bir asimetri doğar. Zaman, zihinde eski mekânı yaşatır; mekân ise bugünde artık eski zamanı taşıyamaz. Kişi geri dönmek istediğinde, aslında belleğin sakladığı yere dönmek ister; fakat karşısında savaşın dönüştürdüğü yer durur.
Bu asimetri, savaş sonrası hayatın en ağır psikolojik ve ontolojik yaralarından biridir. Yerinden edilmiş kişi için ev yalnız barınak değildir; kimliğin mekânsal dayanağıdır. İnsan kendi geçmişini, ilişkilerini ve alışkanlıklarını belirli yerler üzerinden hatırlar. Kapı, oda, sokak, mahalle, mezarlık, okul, dükkân, cami, bahçe; bütün bunlar belleğin koordinatlarıdır. Savaş bu koordinatları bozduğunda, kişinin geçmişi de yerinden edilir. Bedensel olarak başka bir yerde olmak zaten travmatiktir; fakat daha derinde, geçmişin bağlandığı yerin artık eski yer olmaması vardır. Geri dönüşün imkânsızlığı, sadece bugünkü yaşamı askıya almaz; geçmişin de sabitliğini bozar. İnsan nereye ait olduğunu bilse bile, ait olduğu yerin hâlâ orada olup olmadığından emin olamaz.
Güney Lübnan’daki yıkılmış ve işgal altındaki kasabalar bu açıdan, canlı yerleşim birimleri olmaktan çıkıp savaşın maddi hafıza alanlarına dönüşür. Orada mekân artık yaşanmak için değil, yaşanamamışlığın kanıtı gibi durur. Boş evler, harap sokaklar, askerî varlık ve geri dönüş engelleri, kasabayı gündelik hayatın zemini olmaktan çıkarır. Mekân, yaşanan hayatı taşıyacağına, kesintiye uğramış hayatın arşivini taşır. Bu arşiv yazılı değildir; taşta, tozda, kırık duvarda, kapalı yolda, terk edilmiş eşyada ve içeri girilemeyen evde tutulur. Her enkaz parçası, savaşın orada neyi durdurduğunu gösterir. Mekân artık yaşamın devamlılığı değil, yaşamın kesintiye uğradığı noktanın belgesidir.
Burada işgal, yıkımın etkisini daha da ağırlaştırır. Yıkılmış bir yere dönmek zaten zordur; fakat yıkılmış ve işgal altında olan bir yere dönmek, geçmişle yeniden temas kurma ihtimalini iki kez keser. Birinci kesinti fiziksel hasardan gelir: ev yoktur, altyapı yoktur, güvenli yaşam koşulu yoktur. İkinci kesinti siyasal kontrolden gelir: kişi kendi mekânına kendi iradesiyle ulaşamaz. Böylece mekân, hem maddi olarak bozulmuş hem egemenlik bakımından yabancılaşmış olur. İnsan sadece harabeye değil, başkasının kontrolündeki harabeye bakar. Bu durum, aidiyet duygusunu daha da parçalar. Çünkü mekânın bozulması kayıptır; mekânın başkası tarafından tutulması ise kaybın süreklileştirilmesidir.
Savaş sonrası “geri dönüş” kelimesi bu nedenle çoğu zaman yanıltıcıdır. Geri dönüş, sanki geçmişteki yere fiziksel olarak dönüldüğünde hayatın kaldığı yerden devam edebileceğini ima eder. Oysa savaşın bozduğu mekâna dönmek, geçmişe dönmek değildir. En iyi ihtimalle, geçmişin kalıntılarıyla yeni bir hayat kurmaya çalışmaktır. Fakat Güney Lübnan’daki gibi geri dönüş hâlâ mümkün değilse, kişi bu yeniden kurma aşamasına bile geçemez. Ne geçmişe dönebilir ne bugünü kurabilir. Arada kalır. Belleği eski mekâna bağlıdır; bedeni başka yerde bekler; gerçek mekân ise yıkım ve işgal altında kapalı kalır. Bu, zamanın, bedenin ve mekânın birbirinden ayrılmasıdır.
Savaşın mekân üzerinde bıraktığı en ağır izlerden biri de tanıdıklığın bozulmasıdır. İnsan bir yere ait olduğunda, o yerin her köşesi sessiz bir anlam taşır. Hangi sokaktan gidileceği, hangi kapının kime ait olduğu, hangi evin önünde durulacağı, hangi ağacın altında oturulacağı bilinçsizce bilinir. Savaş bu tanıdıklığı parçalar. Yıkılmış bir kasabaya bakıldığında, kişi hem tanır hem tanıyamaz. Burası kendi kasabasıdır, ama artık kendi kasabası gibi görünmez. Bu ikili algı, travmatik bir çatallanma üretir. Mekânın adı aynı kalır, haritadaki yeri aynı kalır, bellekteki karşılığı aynı kalır; fakat maddi formu değişmiştir. Aynı olan ile değişmiş olan aynı yerde üst üste biner.
Mekân ile bellek arasındaki asimetri, tam da bu üst üste binmede keskinleşir. Bellek süreklilik ister; mekân kesinti gösterir. Bellek “burada hayat vardı” der; enkaz “burada hayat durdu” der. Bellek “buraya dönülebilir” diye ısrar eder; işgal “buraya henüz girilemez” der. Bellek, savaş öncesi zamanın izlerini korur; mevcut mekân savaş sonrası zamanın yarasını taşır. İki zaman aynı yerde çarpışır. Kişinin zihnindeki kasaba ile sahadaki kasaba birbirine denk düşmez. Bu denksizlik, yalnız nostalji değil, varoluşsal bir sarsıntıdır. Çünkü insan geçmişini yerler üzerinden doğrular. Yer bozulduğunda, geçmişin doğrulanma zemini de bozulur.
Böyle durumlarda enkaz, yalnız yıkımın kalıntısı değil, belleğin rakibidir. İnsan belleği eski düzeni, eski evi, eski yolu, eski hayatı canlı tutmaya çalışırken, enkaz başka bir hakikat dayatır: artık o düzen yok. Enkaz, belleğe karşı bugünün maddi delilidir. Bu yüzden savaş sonrası mekânla karşılaşmak çoğu zaman ağırdır. Kişi hatırladığı şeyi görmek ister; fakat gördüğü şey hatırladığı şeyi yalanlar. Eski mekân zihinde yaşarken, yeni mekân onun ölüm belgesi gibi durur. Güney Lübnan’daki geri dönüşsüzlük, insanların bu ölüm belgesiyle yüzleşmesini bile erteler. Onlar henüz enkazla tam anlamıyla karşılaşamaz; fakat enkazın varlığını bilir. Bu da kaybı sürekli askıda tutar.
Geri dönememek, yas sürecini de tamamlanamaz hale getirir. Yas, kaybın kabul edilmesiyle ilerler; fakat mekân kapalıysa, kişi neyin kaybedildiğini tam olarak göremez, dokunamaz, toplayamaz, gömemez, onaramaz. Ev yıkıldı mı, hangi eşya kaldı, mezarlık ne durumda, sokak geçilebilir mi, komşular dönecek mi, eski hayatın hangi parçası kurtarılabilir? Bu sorular cevapsız kaldıkça yas askıda kalır. Geri dönüş yasağı veya imkânsızlığı, kaybı kesinleştirmez; aksine, onu belirsizlik içinde uzatır. İnsan ne tamamen kopar ne gerçekten döner. Bu belirsizlik, savaş sonrası travmanın en yorucu biçimlerinden biridir.
Savaş, mekânı bozduğunda yalnız maddi çevreyi değil, zamanın akışını da bozar. Normalde zaman, mekân içinde süreklilik kazanır: aynı evde yıllar geçer, aynı sokakta çocuklar büyür, aynı mahallede kuşaklar birbirine bağlanır. Savaş bu sürekliliği keser. İnsan başka yere taşınır, kasaba boşalır, ev yıkılır, sınır kapanır, dönüş ertelenir. Fakat bellek eski zaman çizgisini sürdürmeye çalışır. Bu nedenle savaş sonrası durumda zaman ile mekân birbirinden kopar. Zaman, kişinin içinde eski hayatı taşır; mekân, dışarıda yeni bir yıkım haliyle bekler. Aradaki fark kapatılamadığında, insan kendi geçmişiyle aynı coğrafyada bile buluşamaz.
Güney Lübnan’daki kasabaların işgal ve yıkım altında kalması, aynı zamanda siyasal bir hafıza üretir. Bu mekânlar artık yalnız bireysel evler ve mahalleler değildir; kolektif hafızada işgalin, yıkımın, geri dönüşsüzlüğün ve ertelenmiş adaletin simgelerine dönüşür. Bir kasaba ne kadar yaşanamaz hale gelirse, o kadar güçlü bir politik sembol olabilir. Çünkü artık orada yalnız geçmiş hayat değil, geri dönme hakkı, egemenlik talebi, kaybın tanınması ve yeniden inşa arzusu birikir. Mekânın yaşanamaması, onu hafızada daha da yoğunlaştırır. İnsanlar yaşayamadıkları yeri unutmaz; çoğu zaman daha fazla hatırlar. Çünkü kapalı mekân, tamamlanmamış bir cümle gibi bilinçte kalır.
Burada savaşın mekânı arşive dönüştürmesi iki yönlüdür. Bir yandan enkaz, savaşın ne yaptığını kayıt altına alır. Yıkılmış evler ve boşaltılmış sokaklar, şiddetin maddi belgeleridir. Öte yandan insanlar bu enkaz üzerinden kendi kayıplarını, hak iddialarını ve tarihsel anlatılarını kurar. Mekân artık yalnız üzerinde yaşanan yer değil, anlatılan, gösterilen, hatırlanan ve politik olarak sahiplenilen bir kanıt haline gelir. Bu nedenle işgal altındaki yıkılmış kasabalar, hem yaşanamayan yerler hem de hafıza mücadelesinin merkezleridir. Savaş, orayı boşaltır; fakat boşalan yer, anlamla daha da ağırlaşır.
Dönüşün mümkün olmaması, geleceği de kilitler. Geri dönüş, yalnız geçmişe temas etmek için değil, geleceği yeniden kurmak için gereklidir. İnsan evine döndüğünde sadece hatırasını kurtarmaz; yarınını da yerleştirir. Çocukların nerede büyüyeceği, ailenin nerede yaşayacağı, mezarların nasıl ziyaret edileceği, tarlaların nasıl işleneceği, mahallenin nasıl toparlanacağı dönüşle ilgilidir. Dönüş engellendiğinde gelecek geçici mekânlara sıkışır. İnsan hayatını kalıcı olmayan yerlerde sürdürür; fakat zihni hâlâ dönülecek kasabada kalır. Böylece gelecek de askıya alınır. Savaş yalnız geçmişi yıkmaz; geleceğin mekânsal temelini de belirsizleştirir.
Güney Lübnan’daki durumun trajedisi, savaşın “sonrası” denilen zamanın hâlâ savaş tarafından yönetilmesidir. Silahlar susmuş olabilir, büyük saldırılar azalmış olabilir, diplomatik çerçeveler kurulmuş olabilir. Fakat insanlar kasabalarına dönemiyorsa, evler harabe halinde duruyorsa, işgal varlığını koruyorsa, savaş sonrası hayat başlamamış demektir. Savaş burada olay olarak azalır, fakat mekânsal düzen olarak devam eder. Çatışma artık bombardıman şeklinde değil, geri dönüşsüzlük şeklinde sürer. İnsanlar doğrudan vurulmaz; fakat kendi yerlerine kavuşamaz. Bu da savaşın daha sessiz ama çok derin bir devam biçimidir.
Mekânın çatışma arşivine dönüşmesi, insanın kendisini de arşivleştirir. Yerinden edilmiş kişi, kendi geçmişini sürekli anlatmak zorunda kalır: nereden geldiğini, evinin nerede olduğunu, neyin yıkıldığını, neden dönemediğini, neyi beklediğini. Normalde yaşanan hayat kendisini açıklamak zorunda değildir; akar. Fakat savaş sonrası yerinden edilme halinde hayat sürekli açıklama ister. İnsan, kendi mekânsal kopuşunun tanığına dönüşür. Kasaba arşiv olur; insan da o arşivin yaşayan taşıyıcısı olur. Bellek, artık gündelik hayatın doğal parçası değil, kaybın sürekli yeniden kurulmasıdır.
Bu yüzden haberin merkezinde yalnız “dönüş hâlâ mümkün değil” cümlesi yoktur; “eski mekân artık yok, fakat bellek hâlâ onun izleriyle çalışıyor” gerçeği vardır. Savaşın en büyük yıkımlarından biri, insanın hatırladığı yer ile karşısında bulduğu yer arasındaki bağı koparmasıdır. Fiziksel dönüş gerçekleşse bile eski zamana dönüş mümkün değildir. Fiziksel dönüş bile mümkün değilse, kopuş daha da derinleşir. Bellek bir mekâna tutunur; mekân ise yıkım ve işgal altında başka bir varlık biçimine geçmiştir. İki alan arasındaki asimetri, savaş sonrası varoluşun temel yarasıdır.
Güney Lübnan’da yıkılmış ve işgal altındaki kasabalara dönüşün hâlâ mümkün olmaması, savaşın yalnız insanları yerinden etmediğini, mekân ile zaman arasındaki ilişkiyi de parçaladığını gösterir. Normalde savaş biter ve insanlar eski hayatlarına dönmek ister. Fakat savaş eski mekânı bozduğunda, eski hayat artık dönülebilir bir yer olmaktan çıkar. Bellek hâlâ o mekânın savaş öncesi izleri üzerinden işler; mevcut mekân ise enkaz, kontrol ve işgal formunda başka bir gerçeklik dayatır. Böylece zaman ile mekân arasında sert bir asimetri oluşur. İnsan geçmişteki yere dönmek ister, fakat yer artık geçmişteki yer değildir. Mekân yaşanan alan olmaktan çıkıp çatışmanın kalıntı arşivine dönüştüğünde, geri dönüş yalnız fiziksel bir hareket değil, imkânsızlaşmış bir zaman talebi haline gelir.
Kardeşlik
Çadır, insanın uygarlıktan önceki kırılgan yuvasıdır; duvarın, mülkiyetin, kentin, betonun, tapunun ve kalıcı mimarinin gerisine düşmüş bir barınma biçimi olmasına rağmen, tam da bu geriye düşüş nedeniyle arketipsel olarak güçlüdür. Gazze’nin güneyindeki Muvasi çadır kampında İsrail drone saldırısında iki Filistinli kardeşin öldürülmesi, yalnızca yerinden edilmiş insanların kaldığı geçici bir barınma alanına yönelik saldırı değildir; kolektif bilinçdışının en eski güven imgelerine aynı anda temas eden ağır bir semantik kırılmadır. Çadır doğaya yakındır, toprağın üstündedir, kalıcı evin yerine geçen en ince koruma zarını temsil eder. Kardeşlik, insanın tekil varlığını toplumsal bağ içinde çoğaltan en temel kolektif ilişkilerden biridir. Çocukluk ise herkesin geçtiği ortak zemin, insan varoluşunun en evrensel başlangıç formudur. Bir saldırıda çadır, kardeşlik ve çocukluk aynı anda yaralanıyorsa, olay yalnızca askeri hedefleme tartışmasıyla sınırlı kalmaz; bilinçdışında “öz”e, “bağ”a ve “başlangıç”a yönelmiş bir saldırı gibi algılanır.
Yerinden edilmenin ardından çadıra sığınmak, insanın uygarlık içindeki bütün koruma katmanlarını kaybettiğini gösterir. Normal ev yalnızca fiziksel mekân değildir; aile düzeni, mahremiyet, süreklilik, mülkiyet, anı, oda, kapı, eşik, mutfak, uyku ve gündelik tekrarların toplamıdır. Ev kaybedildiğinde insan yalnızca çatısını kaybetmez; dünyayla arasındaki düzenleyici kabuğu kaybeder. Çadır bu kaybın ardından kurulan en ince kabuktur. Kalıcı değildir, güçlü değildir, mahremiyeti sınırlıdır, dışarıyla içeriyi sert biçimde ayırmaz; fakat yine de insanın “burada hayatta kalacağım” dediği son barınma jestlerinden biridir. Bu nedenle çadır kampı, savaşın insanı ne kadar geriye ittiğinin sembolüdür. Kentten doğaya, evden bez parçasına, duvardan ip ve direğe, mülkiyetten geçici zemine doğru bir düşüş yaşanır.
Doğa burada yalnızca dışarısı değildir; modern yıkım karşısında insanın zorunlu biçimde döndüğü en çıplak zemindir. Çadır, doğaya kaçışın romantik biçimi değil, doğaya geri itilişin zorunlu biçimidir. Yine de bilinçdışı düzeyde doğa, köken, ana rahmi, toprağa yakınlık, ilksel güven ve uygarlık öncesi barınma imgeleriyle yüklüdür. İnsan ormanda kamp yaptığında çadır kimi zaman özgürlük, arınma ve gönüllü geri dönüş imgesi taşır; savaşta ise çadır, yıkılmış evin acil ikamesidir. Fakat bu zorunlu ikame bile arketipsel olarak “en azından açık göğün altında, en azından beton enkazından uzakta, en azından doğaya yakın bir korunma alanı” gibi algılanabilir. Drone saldırısı bu en ilkel korunma alanını deldiğinde, bilinçdışı bunu yalnızca askeri şiddet olarak değil, doğaya çekilmenin bile güven sağlamadığı bilgisi olarak işler. İnsan artık kentte de güvende değildir, evde de değildir, çadırda da değildir, doğaya yakın geçici barınakta da değildir.
Çadıra saldırı, yuvanın en düşük biçimine saldırıdır. Kalıcı ev yıkıldığında çadır kalır; çadır da vurulduğunda insanın barınma merdiveninde geri çekileceği daha aşağı bir güven formu kalmaz. Çadır, geçiciliğiyle zaten yetersizdir; ama yetersiz olduğu için masumdur. Orada mimari iktidar yoktur, askeri tahkimat yoktur, kalıcı egemenlik gösterisi yoktur; bez, ip, yatak, birkaç eşya, aile ve hayatta kalma uğraşı vardır. Savaşın çadırı hedef alan görüntüsü, kolektif bilinçte “kaçacak yer kalmadı” duygusu üretir. Eve saldırı vahimdir; çadıra saldırı, evsiz kalmış insana yönelmiş ikinci saldırıdır. İlk yıkım insanı evinden çıkarır; ikinci yıkım, sığındığı geçici doğa-yuvayı da parçalar.
Drone figürü bu semantik yapıyı daha da sertleştirir. Drone yukarıdan gelir, uzaktan görür, bedensiz bir fail gibi işler, hedefle insan teması kurmaz. Çadır ise aşağıdadır, toprağa yakındır, bedenseldir, kırılgandır. Bir tarafta yüksekten bakan teknik göz; diğer tarafta yere serilmiş en ince barınma zarı vardır. Bu dikey asimetri, saldırının bilinçdışı etkisini büyütür. Çadır insanın doğaya yakın yataylığıdır; drone teknolojik gözetimin ve ölümün dikeyleşmiş biçimidir. Yukarıdan gelen makine, aşağıdaki ilksel yuvaya müdahale eder. Böyle bir görüntüde modern savaş, arkaik barınma formunu delmektedir. Yani yalnızca iki insan ölmez; modern teknik ölüm, insanın en eski korunma biçimini de aşar.
İki kardeşin ölmesi, olayın kolektif boyutunu başka bir düzeye taşır. Kardeşlik, insanın tekil olmaktan çıkıp ortak köken, ortak aile, ortak çocukluk, ortak hafıza ve ortak kan bağı içinde düşünülmesidir. Anne-baba ilişkisi dikeydir; çocuk ebeveynden gelir. Kardeşlik ise yatay kolektif bağdır. Kardeş, aynı evin, aynı sofranın, aynı çocukluk zemininin, aynı aile adının, aynı kökenin başka bir bedende devam etmesidir. Bu nedenle kardeşin ölümü yalnızca bir bireyin kaybı değildir; ortak kökenin bölünmesidir. İki kardeşin birlikte ölmesi ise bu yatay bağı bir bütün olarak yaralar. Aile ağının bir düğümü değil, iki bağlı düğümü aynı anda koparılır. Kolektif bilinç açısından “kardeş” kelimesi, sosyal bağın en yalın ve en güçlü formlarından biridir; ona yönelen şiddet, toplumsal varoluşun temel hücresine yönelmiş gibi hissedilir.
Kardeşlik, olabilecek en kolektif edimlerden biridir; çünkü insan kendi kardeşini seçmez, ama onunla en temel ortaklığı paylaşır. Dostluk seçilmiş bağdır, yurttaşlık siyasal bağdır, evlilik sözleşmiş bağdır, komşuluk mekânsal bağdır; kardeşlik doğrudan köken bağıdır. Bu nedenle kardeşlik, birey ile toplum arasındaki en eski arayüzlerden biridir. Kişi kardeşiyle birlikte yalnızca aileye değil, insanın çoğulluğuna doğar. Kardeş, “benim dışımda ama benimle aynı kökten gelen başka ben”dir. İki kardeşin aynı saldırıda ölmesi, bilinçdışında bu çoğulluğun yok edilmesi gibi çalışır. İnsanlar haberi okurken yalnızca iki kişinin öldüğünü değil, kardeşliğin kendisinin hedef alınmış gibi göründüğünü hissedebilir. Bu his rasyonel kanıt aramaz; sembolik ilişki üzerinden işler.
Saldırıda ölenlerden birinin 15 yaşında olması, çocukluk katmanını merkeze çeker. Çocuk, bütün insanların ortak geçmişidir. Her insan çocuk olmuştur; çocukluk yalnızca biyolojik yaş dönemi değil, insanlığın ortak başlangıç deneyimidir. Bu yüzden çocuk ölümü, çoğu ölümden farklı bir evrensel sarsıntı üretir. Yaşlı birinin ölümü bile trajiktir; fakat çocuk ölümü, geleceğin kesilmesi, başlangıcın bitirilmesi, henüz tamamlanmamış hayatın iptal edilmesi anlamı taşır. Çocuk, toplumsal bilinçte saf potansiyel, korunması gereken başlangıç ve insanlığın yeniden üretimiyle ilişkilidir. Bir çadır kampında, yerinden edilmişlik içinde, kardeşiyle birlikte öldürülen 15 yaşındaki bir kız çocuğu, bu nedenle yalnızca savaşın sivil kaybı değil, evrensel çocukluk zeminine açılmış bir yara gibi algılanır.
Çocukluk aynı anda pratik ve teorik olarak en evrensel zemindir. Pratiktir, çünkü herkes çocukluktan geçmiştir; teoriktir, çünkü insanı kültür, sınıf, millet, din, ideoloji ve siyasal kimliklerden önce ortak kırılganlıkta düşünmeye zorlar. Bir çocuk öldüğünde, onun hangi tarafın çocuğu olduğu sorusu ahlaki olarak geri çekilmelidir; çünkü çocuk, çatışmanın teorik gerekçelerinden önce gelir. Savaşlar çocukları taraflara ayırmaya çalışsa da, çocukluk imgesi bu ayrımı aşar. Bu yüzden çocuk kaybı, propaganda dilinin en zor taşıdığı kayıptır. Bir yetişkini militan, asker, seçmen, destekçi, ideolojik özne veya güvenlik tehdidi gibi kodlamak daha kolaydır. Çocuk ise bu kodlara direnir. Çocuk, savaşın anlam sistemine tam yerleşmediği için savaşın meşruiyetini daha hızlı yaralar.
Çadır, kardeşlik ve çocukluk birleştiğinde üçlü bir kolektif kriz oluşur. Çadır ilksel yuvadır; kardeşlik ilksel toplumsal bağdır; çocukluk ilksel insan zemininin adıdır. Saldırı bu üç ilkselliğe aynı anda temas eder. İnsan bilinçdışı, böyle haberleri yalnızca “savaşta iki kişi öldü” diye işlemez. Orada daha derin bir anlam zinciri kurulur: evsiz bırakılmış insanlar çadıra sığınmıştır; çadır, doğaya yakın son yuva gibi durmaktadır; bu son yuvada iki kardeş birlikte ölmüştür; kardeşlerden biri çocuktur; drone yukarıdan gelmiş ve bu kırılgan zemini delmiştir. Bu zincir, olayın psikolojik etkisini büyütür. Savaş haberleri içinde birçok ölüm görünmezleşirken, bu tip sembolik yoğunluk taşıyan ölümler kolektif hafızada daha derin iz bırakır.
Muvasi gibi yerinden edilmişlerin sığındığı çadır kampları, savaşın “geçici güvenlik” vaadinin mekânlarıdır. İnsanlar oraya çoğu zaman kendi evlerinden, mahallelerinden, yıkılmış binalarından, tahliye emirlerinden veya bombardıman korkusundan kaçarak gelir. Kamp, güvenli olmasa bile daha az tehlikeli olduğu varsayılan alandır. Bu yüzden kampın vurulması, güvenliğin dereceli olarak dağılması demektir. Önce ev tehlikeli olur, sonra yol tehlikeli olur, sonra okul tehlikeli olur, sonra hastane tehlikeli olur, sonra çadır kampı tehlikeli olur. Her yeni saldırı, sivil yaşamın geri çekilebileceği alanı biraz daha daraltır. Bir çadır kampında kardeşlerin ölmesi, “sivilin sığınabileceği mekân kalıyor mu?” sorusunu bilinçdışında tekrar üretir.
İsrail ordusunun bölgede bir Hamas mensubunu hedef aldığını söylemesi, modern savaşın tipik meşruiyet dilini devreye sokar. Saldırı, askeri hedefleme kategorisiyle açıklanır; sivil ölümler ise ya istenmeyen zarar, ya bilgi eksikliği, ya hedefin çevresindeki trajik sonuç olarak sunulur. Fakat sembolik düzeyde bu açıklama, çadır-kardeş-çocuk üçlüsünün yarattığı krizi bütünüyle dağıtamaz. Çünkü kolektif bilinç hedefin kim olduğu kadar, nerede ve kimlerin öldüğüyle de çalışır. “Hamas mensubu hedeflendi” cümlesi teknik-hukuki bir çerçeve kurar; “çadır kampında iki kardeş, biri 15 yaşında” cümlesi ise arketipsel ve ahlaki bir çerçeve kurar. Bu iki çerçeve aynı olay üzerinde rekabet eder. Modern savaşın semantik çatışması da burada başlar.
Çadır kampı görüntüsü, savaşın sivil mekânı nasıl geçici, geçirgen ve savunmasız hâle getirdiğini gösterir. Çadırın duvarı yoktur; ses geçirir, ışık geçirir, korku geçirir, enkazı durduramaz, şarapneli tutamaz, drone saldırısına karşı hiçbir şey yapamaz. Buna rağmen çadır, insanın “içerisi” üretme çabasının son halidir. Bir bez parçası bile içerisi ve dışarısı ayrımı kurar. İnsan o ayrım olmadan yaşayamaz. Çadır vurulduğunda, yalnızca insanlar ölmez; içerisi-dışarısı ayrımı da parçalanır. Savaş, en ince mahremiyet zarını bile tanımaz hâle gelir. Bu, bilinçdışında çıplak kalma ve korunmasız bırakılma duygusunu büyütür. Çadırın sembolik ağırlığı, tam da zayıflığından gelir.
Kardeşlerin birlikte ölümü, aile zamanını da kırar. Aileler, kardeşleri ayrı bireyler olarak değil, ortak hikâyenin parçaları olarak yaşar. Bir kardeşin adı diğerinin adıyla, çocukluk anılarıyla, ebeveynlerin hafızasıyla, evin içindeki rollerle, büyük-küçük ilişkisiyle, kavga ve dayanışmayla birlikte anlam kazanır. İki kardeşin aynı anda ölmesi, aile tarihinin bir bölümünün topluca kopmasıdır. Haberde adları geçtiğinde, Islam Moussa ve Abdullah Moussa yalnızca iki kayıp olarak değil, aynı aile çizgisinin iki halkası olarak görünür. Bu nedenle “kardeş” ifadesi haberin duygusal merkezini taşır. Aynı aileden iki insanın aynı saldırıda ölmesi, sivil kaybı soyut nüfus verisinden çıkarıp aile yapısının içine yerleştirir.
Biri 15, diğeri 30 yaşında olan iki kardeş arasında yaş farkı da ayrı bir anlam üretir. Büyük kardeş ile küçük kardeş ilişkisi, koruma ve eşlik imgesini çağırır. Büyük kardeş çoğu kültürde yarı-ebeveyn, rehber, gözeten, dış dünyaya karşı destek veren figürdür; küçük kardeş ise korunması gereken, ailenin devam eden çocukluk hattını taşıyan kişidir. İkisinin aynı saldırıda ölmesi, koruma ilişkisini de iptal eder. Büyük kardeş küçük kardeşi koruyamaz; küçük kardeş büyük kardeşin yanında hayatta kalamaz. Bu, aile içi güven düzeninin savaş tarafından aşılmasıdır. Kardeşlik yalnızca ortak köken değil, birbirini tutma ilişkisidir; saldırı bu tutmayı da keser.
Çocukluk evrensel zemin olduğu için, çocuk ölümü izleyenin kendi geçmişine de dokunur. İnsan haberi okurken kendisini o çocukla birebir özdeşleştirmese bile, “ben de bir zamanlar çocuktum” bilgisi bilinçdışı düzeyde çalışır. Çocukluk, benliğin unutulmuş ama kurucu tabakasıdır. Bu nedenle çocuk ölümü, yalnızca başkasının kaybı değil, insanın kendi başlangıç imgesinin yaralanmasıdır. Savaşın çocuklara ulaşması, yetişkin dünyanın kurduğu bütün ideolojik ve askeri açıklamaların çocukluk zemini üzerinde yetersiz kalmasına yol açar. Çünkü çocuk, savaş gerekçesinden önce gelen yaşam formudur. Ona zarar geldiğinde savaş, kendi açıklamasını korumakta zorlanır.
Gazze bağlamında bu sembolik kriz daha da ağırlaşır; çünkü yerinden edilme, açlık, altyapı yıkımı, sağlık sisteminin çöküşü, ateşkes sonrası süren saldırılar ve sivillerin sıkışmışlığı zaten kolektif bilinçte uzun süreli travma üretmiştir. Çadır kampındaki iki kardeşin ölümü, bu uzun travmanın tekil ama yoğun bir sahnesidir. Tekil olay, bütün yapının sembolik özetine dönüşebilir. Yerinden edilme çadırda; aile kaybı kardeşlikte; gelecek kaybı çocuklukta; teknolojik şiddet drone’da; sivil kırılganlık kamp mekânında toplanır. Bu nedenle olay, yalnızca haber zincirinin bir halkası değil, Gazze’deki savaş deneyiminin yoğunlaştırılmış bir imgesi gibi çalışır.
Kolektif bilinçdışı, böyle sahneleri mantıksal argümanlardan önce imgelerle işler. Çadır, çocuk, kardeş, beyaz kefen, hastane avlusu, ağlayan akrabalar, drone, kum, gece, yerinden edilmişlik… Bunlar soyut politik tartışmadan daha hızlı ve daha derin işler. İnsanlar bazen olayların ayrıntılı tarihsel bağlamını bilmeden bile bu imgelerin ne anlama geldiğini hisseder. Çünkü imgeler arketipsel düzeyde ortaktır. Çadır ilksel barınma, çocuk ilksel insan, kardeş ilksel sosyal bağ, ölüm nihai kayıp, drone göksel-teknik şiddet olarak çalışır. Bu imgelerin aynı olayda birleşmesi, sıradan haber etkisini aşar. Kolektif bilinç için kriz tam burada büyür: olay, tek bir sembol değil, semboller düğümü üretir.
Bu düğümün politik sonucu da vardır. Savaşta sivil ölümler çoğu zaman tarafların meşruiyet iddialarını aşındırır; fakat çocuk ve kardeşlik gibi yüksek sembolik yoğunluk taşıyan ölümler bu aşındırmayı daha hızlı yapar. Çünkü savaşın hedef diliyle hayatın temel bağları arasındaki mesafe açılır. Bir taraf “askeri hedef” derken, öteki tarafta “çadırda iki kardeş öldü” görüntüsü dolaşır. Bu iki cümle aynı dünyaya aitmiş gibi durmaz. Aradaki uçurum, uluslararası kamuoyunda ahlaki reaksiyon üretir. İnsanlar teknik açıklamayı duyar ama imgeyi unutamaz. Modern savaşın propaganda aygıtları ne kadar gelişirse gelişsin, bazı imgeler rasyonelleştirmeye dirençlidir. Çadırda ölen çocuk ve kardeş imgesi de bunlardan biridir.
Saldırının bilinçdışında “öze saldırı” gibi hissedilmesi, doğaya dönüş ve çocukluk-kardeşlik katmanlarının birleşmesinden doğar. İnsan evini kaybedip çadıra döndüğünde, uygarlığın kalın kabuklarından sıyrılıp varoluşun en çıplak hâline iner. Bu çıplak hâlde yanında ailesi, kardeşi, çocukları kalır. Yani geriye insanın en temel şeyleri kalır: beden, yakınlık, kan bağı, korunma arzusu, uyku, yiyecek, korku, bekleme. Saldırı bu düzleme indiğinde, artık yalnızca siyasi-askeri hedefleme gibi algılanmaz; insanın en temel kalıntısına yönelmiş şiddet gibi hissedilir. “Öz” burada metafizik bir soyutluk değil, yıkımdan sonra geriye kalan minimum insanlık hâlidir. Çadır kampı, bu minimumun mekânıdır.
Savaşın en yıkıcı taraflarından biri, insanın geri çekilebileceği her katmanı sırayla yoklamasıdır. Önce şehir, sonra mahalle, sonra ev, sonra kamp, sonra çadır, sonra aile, sonra beden. Bu sıralama geriye doğru bir soyulmadır. Gazze’deki çadır kampı saldırısı bu soyulmanın çok ileri bir noktasını gösterir. İnsan artık devlet kurumuna, kente, eve, duvara, güvenli bölgeye, hatta çoğu zaman hastaneye bile tam güvenemediğinde, çadır ve aile son koruma halkaları olarak kalır. İki kardeşin orada ölmesi, son halkaların da delinmesi demektir. Bu nedenle olay, kolektif bilinçte yalnızca ölüm değil, korunma zincirinin çözülmesi olarak yankılanır.
Gazze’nin güneyindeki çadır kampında İsrail drone saldırısında iki Filistinli kardeşin öldürülmesi, sayısal bilanço olarak iki can kaybı şeklinde yazılabilir; fakat olayın sembolik yoğunluğu bu sayıyı aşar. Çadır, doğaya ve ilksel yuvaya geri itilmiş insanın son barınma formudur. Kardeşlik, bireyin en temel kolektif bağı, aynı kökten gelen başka bir hayatla kurduğu yatay ortaklıktır. Çocukluk ise bütün insanların geçtiği evrensel zemin, insan varoluşunun ortak başlangıcıdır. Bu üç unsur aynı saldırıda birleştiğinde, kolektif bilinçdışı olayı sıradan savaş şiddeti olarak değil, öze, bağa ve başlangıca yönelen bir kırılma olarak işler. Drone’un yukarıdan gelen teknik şiddeti, çadırın aşağıdaki arkaik yuvasını deler; kardeşliği keser; çocukluk imgesini yaralar. Krizin büyüklüğü burada yatar: öldürülen yalnızca iki kişi değildir; insanın kendini hâlâ insan yapan en eski sembolik dayanakları saldırının içinde parçalanmıştır.
Yaralı Mekân
Tyre/Sûr’da antik kent ve sivil hayatın savaş sonrası askıda kalması, savaşın yalnız insan bedenlerini, evleri, yolları ve gündelik düzeni değil, hafıza taşıyan mekânın kendisini de yaraladığını gösterir. Bir kent yalnız üzerinde yaşanan alan değildir; zamanın biriktiği, kuşakların birbirine değdiği, geçmişin maddi izlerle bugüne taşındığı, insanların kendilerini tarihin kesintisizliği içinde konumlandırdığı bir taşıyıcıdır. Antik kent bu taşıyıcılığın en yoğun biçimlerinden biridir. Çünkü orada mekân, yalnız mevcut sakinlerin hayatını değil, çoktan ölmüş kuşakların izlerini, yıkılmış uygarlıkların kalıntılarını, taşlaşmış zaman katmanlarını ve kolektif hafızanın derin tortusunu taşır. Savaş böyle bir yere temas ettiğinde, yalnız bugünü bozmaz; geçmişin bugüne ulaşma biçimini de yaralar.
Mekân, kategorik olarak nötr olmak zorundaymış gibi düşünülür. Çünkü mekân, şeylerin içinde yer aldığı zemin, olayların gerçekleştiği alan, varlıkların birbirine göre konumlandığı boşluk olarak kavranır. Mantıksal düzeyde mekânın kendisi iyi ya da kötü, masum ya da suçlu, huzurlu ya da travmatik değildir. Bir ev, bir meydan, bir sokak, bir antik sütun, bir liman, bir pazar yeri kendi başına ahlaki içerik taşımaz; yalnızca varlıkların yerleşmesine, hareket etmesine, görünmesine ve ilişkilenmesine imkân tanır. Bu anlamda mekân, içerikten bağımsız bir taşıyıcıdır. İçinde ne yaşanırsa yaşansın, kategorik olarak o yaşanan şeyden farklı bir düzlemde durması beklenir. Fakat savaş tam da bu ayrımı bozar. Mekân artık yalnız taşıyıcı olmaz; taşıdığı travmayla özdeşleşmeye başlar.
Tyre/Sûr örneğinde huzursuzluk burada derinleşir. Antik kent, normalde uzun zamanın sakin taşıyıcısıdır. İnsan orada geçmişe bakar, taşların sürekliliğini görür, kendi kısa ömrünü daha büyük bir tarihsel akışın içine yerleştirir. Sivil hayat da bu tarihsel zeminin üzerinde gündelik tekrarlarla akar: dükkânlar açılır, insanlar yürür, çocuklar sokaktan geçer, balıkçılar denize çıkar, turistler kalıntılara bakar, aileler yaşar, hafıza gündelik hayatın içine karışır. Fakat savaş sonrasında antik kent ve sivil hayat askıda kaldığında, mekânın bu nötr taşıyıcılığı bozulur. Artık aynı taşlara bakıldığında yalnız antik geçmiş değil, yakın şiddetin izi de görülür. Aynı sokaklar yalnız günlük yaşamın yolu değil, tehlikenin, boşalmanın, yıkım ihtimalinin ve ertelenmiş dönüşün sahası haline gelir.
Travma, mekânın nötrlüğünü içeriden kırar. Bir yerde şiddet yaşandığında, o yer yalnız şiddetin gerçekleştiği alan olarak kalmaz; şiddetin hatırlanma biçimine dönüşür. İnsan, travmatik mekâna baktığında orayı boş bir taşıyıcı gibi deneyimleyemez. Zihin, mekânı olaydan ayıramaz hale gelir. Bir bina artık sadece bina değildir; vurulan bina olur. Bir meydan yalnız meydan değildir; insanların kaçtığı, toplandığı, öldüğü veya korktuğu meydan olur. Bir antik kent yalnız tarihsel miras değildir; savaşla askıya alınmış, ziyaret edilemeyen, korunması tehlikeye girmiş, sivil hayatla bağı kesilmiş yaralı miras olur. Böylece mekân, kendi kategorik boşluğunu kaybeder ve olayın tortusuyla dolmaya başlar.
Asıl asimetri, mantıksal zorunluluk ile tarihsel olumsallık arasındadır. Mantıksal olarak mekânın içerikten bağımsız olması gerekir; çünkü mekân, herhangi bir içeriğin mümkün olma koşuludur. Bir olayın yaşanabilmesi için mekân gerekir, fakat mekânın kendisi o olayla aynı şey değildir. Savaş ise olumsal bir tarihsel olaydır: olmak zorunda değildi, başka türlü gelişebilirdi, başka yerde yaşanabilirdi, engellenebilirdi. Fakat bu olumsal olay gerçekleştiğinde, kendisini mekânın üzerine kazır. Zorunlu taşıyıcı olan mekân, olumsal travmanın damgasını taşımaya başlar. Huzursuzluk tam burada doğar: kategorik olarak tarafsız kalması gereken zemin, tarihsel olarak taraflı, yaralı ve anlamla aşırı yüklenmiş hale gelir.
Antik kentlerde bu asimetri daha sert hissedilir; çünkü antik mekân zaten zamanın kendisini taşır. Bir antik sütun, yalnız taş değildir; geçmişin bugüne kalmış bedenidir. Bir sur, yalnız savunma mimarisi değildir; tarihsel sürekliliğin maddi çizgisidir. Bir liman kalıntısı, yalnız eski ticaretin izi değil, uygarlıkların birbirine temas ettiği eşiktir. Savaş bu tür mekânlara dokunduğunda, travma yalnız bugünü kirletmez; zamanın katmanlarını da karıştırır. Eski savaşların, eski imparatorlukların, eski yıkımların kalıntılarıyla yeni savaşın izi aynı mekânda üst üste gelir. Böylece antik kent, insanı geçmişin derinliğiyle rahatlatacak yerde, tarihin yıkım tekrarını hatırlatan bir yoğunlaşma alanına dönüşebilir.
Sivil hayatın askıda kalması, bu yaralanmayı tamamlar. Bir mekânın gerçekten yaşaması için yalnız korunması yetmez; içinde hayatın akması gerekir. Antik kent, sadece arkeolojik kalıntı olarak değil, çevresindeki insanların gündelik hayatıyla birlikte anlam kazanır. Sivil hayat çekildiğinde, mekân müzeleşmiş bir sessizliğe değil, savaş sonrası bekleyişin gerilimine girer. İnsanların dönüp dönemeyeceği, dükkânların açılıp açılmayacağı, sokakların yeniden güvenli olup olmayacağı, geçmişin kalıntılarıyla bugünün yaşamının tekrar buluşup buluşamayacağı belirsizleşir. Askıda kalma, yıkımdan farklıdır; çünkü yıkım kesinlik üretir, askıda kalma ise zamanı kilitler. Mekân ne tamamen ölüdür ne yeniden canlıdır. Arada tutulur.
Bu aradalık, zaman-mekân ilişkisinde bir çatlak açar. Normalde mekân, zamanın akmasına izin verir. İnsanlar aynı yerde yaşadıkça zaman birikir; alışkanlıklar oluşur, hafıza kalınlaşır, yer kimlik kazanır. Savaş sonrasında ise zaman akmak ister ama mekân onu taşıyamaz hale gelir. İnsanların hayatı başka yerlere savrulur, antik kent ziyaret edilemez veya korunamaz, gündelik hayat eski ritmine dönemeyebilir. Zaman ilerler; fakat mekân yaralanmış biçimde bekler. Bu durumda zaman ile mekân arasında uyum değil, asimetri oluşur. Zihin geçmişteki mekânı hatırlar, beden bugünün tehlikeli veya askıya alınmış mekânıyla karşılaşır, gelecek ise bu ikisi arasında belirsiz kalır.
Savaşın hafıza taşıyan mekâna verdiği zarar, fiziksel tahribatla sınırlı değildir. Bir antik yapı hiç yıkılmasa bile savaş onun anlamını değiştirebilir. Eğer insanlar oraya korkuyla bakıyorsa, eğer çevresi boşalmışsa, eğer korunması askeri ve politik gündemlerin içine sıkışmışsa, eğer sivil hayatla bağı kopmuşsa, o mekân zaten yaralanmıştır. Çünkü mekânın hafıza taşıma işlevi, yalnız taşın ayakta kalmasına bağlı değildir; insanların o taşı nasıl gördüğüne, ona nasıl yaklaştığına, onu hangi zaman duygusuyla deneyimlediğine bağlıdır. Travma, mekânın görünüşünü bile değiştirmeden anlamını bozabilir. Aynı yer artık aynı değildir; çünkü ona bakan bilinç değişmiştir.
Tyre/Sûr’daki antik kent ve sivil hayatın askıda kalması, bu yüzden savaşın zamana saldırısı olarak da okunmalıdır. Savaş, bugünkü insanı öldürür veya yerinden eder; fakat aynı zamanda geçmişle gelecek arasındaki geçişi de bozar. Antik kent geçmişin bugüne açıldığı kapıdır. Sivil hayat bugünün geleceğe aktığı zemindir. İkisi aynı anda askıda kaldığında, zamanın sürekliliği kırılır. Geçmiş korunamaz, bugün yaşanamaz, gelecek kurulamaz. Mekân bu kırılmanın ortasında ağırlaşır. Artık yalnız yer değildir; yarım kalmış zamanların taşıyıcısıdır.
Burada mekânın nötrlüğünün bozulması, aynı zamanda ahlaki bir rahatsızlık üretir. Çünkü insan, bazı şeylerin savaşın dışında kalmasını ister. Çocuklar, hastaneler, mezarlıklar, ibadet yerleri, antik kentler, sivil pazarlar, gündelik hayat alanları… Bunlar insan zihninde savaşın mutlak şiddetinden korunması gereken nötr bölgeler gibi çalışır. Antik kent de böyle bir alandır; savaşan tarafların ötesinde, insanlığın ortak geçmişine aitmiş gibi düşünülür. Savaş bu tür alanları askıya aldığında, yalnız yerel zarar değil, ortak hafızaya karşı işlenmiş bir ihlal duygusu doğar. Çünkü antik mekân, herhangi bir tarafın değil, zamanın ortak malı gibi algılanır.
Fakat savaş, nötr alan tanımakta zorlanır. Güvenlik gerekçeleri, askeri hatlar, kontrol bölgeleri, tahliye emirleri, bombardıman riski ve işgal dinamikleri, mekânın tarafsızlığını sürekli aşındırır. Bir yer ne kadar tarihsel, sivil veya kültürel olursa olsun, savaş mantığı ona stratejik bir konum, risk alanı veya kontrol nesnesi olarak bakabilir. Böylece mekânın kategorik nötrlüğü ile savaşın stratejik okuması çatışır. Antik kent, insanlık hafızasının taşıyıcısı olarak nötr kalmak ister; savaş onu harita üzerinde tehdit, hedef, tampon, risk veya propaganda nesnesi haline getirir. Huzursuzluk, bu iki okuma arasındaki kapanmaz mesafeden doğar.
Sivil hayatın askıda kalması da mekânın nötrlüğünü geri getirme ihtimalini erteler. Çünkü gündelik hayat, mekânı yeniden sıradanlaştıran en güçlü süreçtir. İnsanlar tekrar yürüdüğünde, alışveriş yaptığında, çocuklar oynadığında, kahveler açıldığında, evler onarıldığında, sokaklar kendi rutinini bulduğunda mekân travmanın mutlak hâkimiyetinden kısmen kurtulabilir. Sıradanlık, mekânın iyileşme biçimidir. Fakat sivil hayat askıda kaldığında, mekân sıradanlaşamaz. Travmatik anlam üzerinde kalır. Savaşın izi, gündelik tekrarlarla aşındırılamaz. Bu yüzden askıda kalma, yarayı açık tutar.
Tyre/Sûr gibi tarihsel yoğunluğu büyük bir yerde bu açık yara, yalnız yerel halkın değil, insanlığın zamanla kurduğu ilişkinin de yarasıdır. Antik kent, insana kendi ömrünün ötesinde bir süreklilik olduğunu hissettirir. Savaş sonrası askıda kalma ise bu sürekliliğe güveni bozar. İnsan, “taş bile kalıcı değilse, hafıza bile korunamıyorsa, sivil hayat bile tarihsel mekânın çevresinde tutunamıyorsa ne kalır?” sorusuyla karşılaşır. Bu soru, yalnız politik değil, ontolojiktir. Çünkü mekânın taşıyıcı niteliğine duyulan güven sarsılır. Var olan şeylerin bir yerde tutunabileceği, zamanın bir zeminde birikebileceği, hafızanın maddi izler üzerinden korunabileceği düşüncesi zedelenir.
Travmanın mekâna yapışması, aynı zamanda insanların o mekânla kurduğu geleceği de belirler. Savaş sonrası bir yere dönmek, yalnız fiziksel onarım yapmak değildir; mekânı yeniden yaşanabilir anlamla doldurmaktır. Fakat antik kent ve sivil hayat askıdaysa, bu yeniden anlamlandırma başlayamaz. İnsanlar oraya döndüklerinde bile iki zaman arasında kalabilir: antik geçmişin uzun zamanı ve yakın savaşın kısa ama yoğun travması. Bu iki zaman aynı yerde birbirini keser. Antik olan süreklilik vaat eder; savaş travması kesinti dayatır. İnsan aynı mekânda hem insanlığın uzun hafızasını hem de kendi yakın felaketini görür. Böyle bir mekân huzurlu biçimde nötrleşemez.
Bu nedenle haberin en önemli tarafı, savaşın mekânı içerikle aşırı yüklemesidir. Mekân normalde içerikleri taşımalı, fakat onlardan bağımsız kalabilmelidir. Savaş ise içeriği mekâna kilitler. “Burada yaşandı” cümlesi, “burası artık budur” cümlesine dönüşür. Bu dönüşüm çok tehlikelidir; çünkü mekânın başka anlamlar üretme kapasitesini daraltır. Bir yer artık yalnız travmayla anılmaya başladığında, hayatın o yerde yeniden çoğalması zorlaşır. Tyre/Sûr’da antik kent ve sivil hayatın askıda kalması, mekânın henüz travmadan ayrışamadığını, savaş içeriğinin taşıyıcı zemine yapıştığını gösterir.
Tyre/Sûr’da savaş sonrası antik kent ve sivil hayatın askıda kalması, savaşın yalnız insanı değil, hafızayı taşıyan mekânı da yaraladığını açığa çıkarır. Mekân mantıksal olarak nötr bir taşıyıcı olmak zorundadır; olaylar onun içinde gerçekleşir, fakat onunla özdeş olmak zorunda değildir. Travma ise bu ayrımı bozar. Savaş, olumsal bir tarihsel içerik olarak mekâna yapışır ve onu artık boş, tarafsız, güvenli bir zemin olmaktan çıkarır. Antik kent geçmişin taşıyıcısıyken, yakın şiddetin yaralı arşivine dönüşür; sivil hayatın askıda kalması da bu yarayı gündelik sıradanlıkla iyileştirme ihtimalini erteler. Huzursuzluk tam burada doğar: zaman-mekânın içerikten bağımsız taşıyıcı olmasına dair mantıksal kesinlik ile savaşın mekâna travmayı yapıştıran olumsal gerçekliği arasındaki asimetride.
Hafızaya Çarpan Rol
Bir devlete dışarıdan rol verilmesi, çoğu zaman yalnız yeni bir görev tanımı değildir; o devletin geçmişini, ittifaklarını, borçlarını, travmalarını ve hayatta kalma biçimini yeniden yazmaya dönük bir müdahaledir. Trump’ın Suriye’nin Hizbullah’a karşı rol almasını istemesi ve Şam’ın bunu reddetmesi, bu yüzden basit bir diplomatik talep-cevap ilişkisi olarak okunamaz. Burada ABD, Suriye’yi kendi bölgesel güvenlik mimarisinde işlevsel bir aparata dönüştürmek ister: Hizbullah bastırılacaksa, bunun yalnız İsrail veya ABD eliyle değil, Suriye gibi sahaya yakın bir devlet üzerinden yapılması daha kullanışlıdır. Fakat bu talep, Suriye’nin yakın geçmişindeki en sert düğüme çarpar. Çünkü Hizbullah, Suriye açısından yalnız dışarıdan baskılanacak bir “tehdit unsuru” değildir; iç savaş boyunca rejimin ayakta kalma denklemine girmiş, devletin sağkalım hafızasına yapışmış, savaşın en karanlık döneminde Şam’ın varlığını koruyan paramiliter ağlardan biridir. ABD’nin istediği şey bu nedenle teknik bir güvenlik işbirliği değil, Suriye’nin kendi savaş hafızasına karşı pozisyon almasıdır.
Dış güçlerin bölgesel devletlere rol biçmesi, modern jeopolitiğin en yaygın ama en problemli mekanizmalarından biridir. Büyük aktör kendi düşmanını bölgeselleştirir, sonra o düşmana karşı yerel aktörleri göreve çağırır. Böylece düşmanlık, onu üreten merkezden çevredeki devletlere doğru dağıtılır. ABD açısından Hizbullah, İran ekseninin uzantısı, İsrail’e karşı askeri tehdit ve bölgesel güvenlik mimarisinin bozulma noktalarından biridir. Bu okuma kendi içinde tutarlı olabilir; fakat aynı düşman tanımı Suriye için otomatik olarak geçerli değildir. Şam açısından Hizbullah, yalnız sınır-aşan bir milis aktör değil, iç savaşın belirli aşamalarında rejim lehine çalışmış, sahada kan, lojistik, askeri kapasite ve politik bağlılık üretmiş bir ortaklık hattıdır. ABD, Suriye’den kendi düşman haritasını benimsemesini isterken, aslında Suriye’nin kendi tarihsel düşman-dost ayrımını dışarıdan güncellemesini talep eder.
Bu talebin en sert tarafı, vekil savaş mantığının tersine çevrilmesidir. Hizbullah, Suriye sahasında uzun süre rejim lehine işlev görmüş bir aktördü. Devletin zayıfladığı, ordunun yıprandığı, ülkenin farklı bölgelerinde kontrolün parçalandığı, dış müdahalelerin ve silahlı grupların sahayı böldüğü dönemde Hizbullah gibi yapılar, rejimin hayatta kalma kapasitesine eklemlendi. Şimdi aynı Suriye’den Hizbullah’a karşı rol almasının istenmesi, dün sağkalım aracına dönüşen yapının bugün güvenlik problemi olarak yeniden kodlanmasıdır. Bu, sıradan bir ittifak değişimi değildir. Bir devletin kendi kriz döneminde bedenine eklediği protezi kesmesi istenmektedir. Çünkü savaş sırasında kurulan paramiliter bağ, geçici bir dış destek olmaktan çıkıp devletin varlık anlatısının parçasına dönüşmüştür.
Suriye’nin reddi, tam da bu nedenle yalnız İran-Hizbullah hattına sadakat refleksi olarak daraltılamaz. Daha derinde, devletin kendi sağkalım hikâyesini inkâr etmeme refleksi vardır. Bir rejim, iç savaşın en kritik anlarında kimlerle ayakta kaldıysa, o ilişkiler yalnız stratejik dosya olarak kalmaz; rejimin hafızasına yerleşir. O hafıza, daha sonra rasyonel dış politika hesaplarıyla bütünüyle silinemez. Şam’ın Hizbullah’a karşı rol alması, yalnız bugünkü bir güvenlik işbirliği olmayacaktır; geçmişte “bizi ayakta tutan güç” olarak kodlanan bir ağı bugün “bastırılması gereken tehdit” olarak yeniden adlandırmak anlamına gelecektir. Bu yeniden adlandırma, devletin kendi anlatısında kırılma üretir. Dün meşru yardım, bugün gayrimeşru milis; dün stratejik ortak, bugün güvenlik tehdidi; dün savunma hattı, bugün tasfiye nesnesi. Bu kadar keskin semantik dönüşüm kolayca yapılamaz.
Burada şiddet ağlarının devletten daha kalıcı hale gelmesi meselesi devreye girer. Savaş zamanında kurulan milis, lojistik, istihbarat, eğitim, sınır geçişi, silah aktarımı ve saha koordinasyonu ağları, savaş bittiğinde kendiliğinden dağılmaz. Tam tersine, savaş uzadıkça bu ağlar kurumsallaşır, çıkar üretir, yerel aktörlere bağlanır, güvenlik bürokrasisine sızar, rejim içi dengelerin parçası olur, ekonomik damarlar ve ideolojik meşruiyet kanalları yaratır. Bir devlet krizde ayakta kalmak için bu ağlara yaslandığında, onları sonradan dışarıdan gelen bir talimatla kesmesi çok zordur. Çünkü kesilecek olan yalnız dış aktör değildir; devletin kriz sırasında geliştirdiği ikinci sinir sistemi, gölge güvenlik organı ve sağkalım hafızasıdır. Hizbullah’a karşı rol almak, Suriye için yalnız bir örgüte karşı pozisyon almak değil, savaşta kurulmuş bu derin ağların bir bölümünü koparmak anlamına gelir.
ABD’nin rol dayatması tam da bu karmaşık zemini basitleştirir. Dışarıdan bakıldığında denklem yalın görünür: Hizbullah bölgesel tehditse, Suriye de bu tehdidi sınırlamada görev almalıdır. Fakat sahadaki gerçeklikte Suriye, bu tehditle geçmişte ortaklık kurmuş, ondan faydalanmış, onun üzerinden rejim sürekliliği sağlamış ve İran ekseniyle kendi güvenlik denklemine yerleşmiştir. Dış güç, devleti tekil bir aktör gibi görür: “Suriye karar versin, Hizbullah’a karşı dursun.” Oysa Suriye’nin içinde karar verecek özne, kendi savaş geçmişinden bağımsız değildir. Devlet, geçmişte kullandığı şiddet ağlarının dışında saf bir bürokratik irade gibi durmaz. Savaş, devletin içine girer; devletin karar yapısını, korkularını, sadakatlerini ve bağımlılıklarını dönüştürür.
Bu yüzden Şam’ın reddinde negatif egemenlik de vardır. Suriye burada büyük bir bölgesel proje önermiyor, yeni bir güvenlik mimarisi kurmuyor, aktif bir düzen inşa etmiyor olabilir. Fakat kendisine dışarıdan biçilen işlevi reddederek hâlâ bir egemenlik alanı bulunduğunu göstermeye çalışır. Zayıf veya parçalanmış devletlerde egemenlik çoğu zaman güçlü hamle yapma kapasitesinde değil, “hayır” diyebilme kapasitesinde ortaya çıkar. Şam, ABD’nin güvenlik senaryosunda kendisine verilen rolü kabul etmeyerek, kendi tarihsel bağlarını ve mevcut bağımlılıklarını dış baskıya rağmen koruduğunu ilan eder. Bu, pozitif güçten çok negatif egemenliktir: kendi başına büyük bir düzen kuramasa bile, başkasının düzeninde aparat olmayı reddetmek.
Fakat bu reddin kendisi de Suriye’nin özgür olduğunu değil, başka bağımlılık ağları içinde kaldığını gösterir. Şam ABD’nin rolünü reddederken, İran-Hizbullah ekseniyle geçmişten gelen bağlarını ve bugünkü zorunluluklarını da korur. Yani Suriye iki özgür seçenek arasında tercih yapan tam egemen bir devlet gibi değil, farklı bağımlılık ağlarının arasında kendi varlığını sürdüren kırılgan bir aktör gibi davranır. ABD’nin istediği rolü kabul etseydi, Batı/İsrail/Körfez güvenlik mimarisine yaklaşacak; reddettiğinde İran-Hizbullah hattına gömülü kalacaktır. Bu nedenle olayın merkezinde soyut tarafsızlık yoktur; devletin hangi geçmişe, hangi borca, hangi güvenlik hafızasına ve hangi dış bağa bağlı kalacağı sorusu vardır.
Hizbullah’ın Suriye açısından sorunlu statüsü de buradan doğar. Bir aktör aynı anda hem eski müttefik, hem bölgesel yük, hem güvenlik ortağı, hem dış baskının nedeni, hem İran bağının taşıyıcısı, hem de Suriye’nin uluslararası normalleşmesini zorlaştıran unsur olabilir. Modern vekil savaşların en karmaşık tarafı budur: aynı yapı farklı düzlemlerde farklı anlamlar kazanır. ABD için Hizbullah, tasfiye edilmesi gereken tehdit; İsrail için sınır güvenliği problemi; İran için bölgesel caydırıcılık kolu; Suriye için hem geçmiş sağkalım ortağı hem bugünkü diplomatik yük; Lübnan için devlet egemenliğiyle iç içe geçmiş silahlı güçtür. Böyle bir aktöre karşı tek bir düşman kategorisi dayatmak, bölgesel hafıza ve çıkar ağlarının çok katmanlı yapısını yok sayar.
Trump’ın talebinin ontolojik arka planı, devletin dışarıdan yeniden işlevlendirilmesidir. Bir devlet, kendi iç tarihinden ve coğrafi bağlarından değil, başka bir aktörün güvenlik ihtiyacından hareketle rol almaya çağrılır. “Suriye Hizbullah’a karşı rol alsın” cümlesi, Suriye’yi kendi siyasal bütünlüğü içinde değil, ABD-İsrail merkezli bir tehdit haritasının içinde konumlandırır. Suriye’den beklenen, kendi iç savaş hafızasını, İran bağlantılarını, Hizbullah’la geçmiş ortaklığını ve bölgesel kırılganlığını askıya alıp, dış mimarinin ihtiyaç duyduğu işlevi üstlenmesidir. Fakat devletler yalnız haritadaki konumlarıyla hareket etmez; geçmişte neyle ayakta kaldılarsa, bugün neye karşı durabileceklerini de o geçmiş belirler.
Bu nedenle güvenlik mimarisi hafızaya çarpar. ABD açısından mesele rasyonel bir bölgesel düzenleme gibi kurulabilir: Hizbullah’ın hareket alanı daraltılsın, Suriye bu denklemde rol alsın, İsrail’in kuzey güvenliği sağlansın, İran ekseni zayıflatılsın. Fakat Suriye açısından bu teknik mimari, iç savaşın canlı hafızasına, rejimin borç ilişkilerine, savaş sırasında oluşmuş paramiliter bağlara ve İran eksenine olan yapısal bağımlılığa çarpar. Güvenlik aklı düz çizgi ister; hafıza kıvrımlıdır. Mimari, aktörleri fonksiyonlarına göre yerleştirir; hafıza, onları geçmişteki rollerine göre hatırlar. Suriye’nin reddi, bu iki düzlemin uyumsuzluğudur.
Vekil savaşın tersine çevrilmesi, bir başka açıdan devletin kendi gölgesiyle karşı karşıya bırakılmasıdır. Savaş döneminde devletler çoğu zaman resmi kapasitenin yetmediği yerde milis, vekil ve dış destek ağlarına yaslanır. Bu ağlar savaşın karanlık mantığı içinde işlevsel olabilir. Fakat savaş sonrası dönemde aynı ağlar devletin normalleşmesini zorlaştırır. Şam’dan Hizbullah’a karşı rol almasının istenmesi, aslında Suriye’nin kendi gölgesini temizlemesi talebidir. Fakat gölge çoktan bedene yapışmışsa, onu kesmek basit bir temizlik değildir. Devlet kendisini kurtaran karanlık organı kopardığında, kendi sağkalım hikâyesini de sakatlar. Bu yüzden reddin ardında yalnız ideolojik yakınlık değil, varoluşsal çekince vardır.
Bu olay aynı zamanda savaş sonrası devletleşmenin ne kadar zor olduğunu gösterir. Dışarıdan bakıldığında Suriye’den beklenen şey “devlet gibi davranması”dır: kendi topraklarındaki devlet-dışı silahlı ağlara mesafe koymak, bölgesel milis yapılarını sınırlandırmak, egemenliği tek merkezde toplamak. Fakat savaşta hayatta kalmak için devlet-dışı ağlara yaslanmış bir rejimin savaş sonrası bir anda klasik devlet formuna geri dönmesi mümkün değildir. Devlet, kendi meşru şiddet tekelini savaş boyunca parçalı ortaklıklarla sürdürdüyse, savaş sonrası o parçaları kolayca tasfiye edemez. Şam’ın reddi, devletleşme testinin teknik değil, hafızasal ve politik olduğunu gösterir. Bir devletten “meşru merkez” olması istenir; fakat o merkez, geçmişte gayrimeşru veya yarı-meşru ağlarla ayakta kalmıştır.
Dış güç açısından en kullanışlı şey, yerel aktörün kendi geçmişini unutmuş gibi davranmasıdır. ABD, Suriye’yi bugünün güvenlik ihtiyacına göre konumlandırmak ister; fakat Suriye bugüne geçmişin içinden gelir. İç savaş, yalnız yaşanmış ve bitmiş bir olay değildir; devletin kas hafızasına, kurumlarına, güvenlik aklına, ittifaklarına ve korkularına işlemiştir. Böyle bir devletten Hizbullah’a karşı rol almasını istemek, onun kas hafızasını tersine çevirmesini istemektir. Dün aynı hatta beraber savaşan aktörlerden bugün birbirini bastırmasını beklemek, yalnız diplomatik dönüş değil, varlık yönünün değiştirilmesidir.
Bu yüzden Şam’ın reddi, dışarıdan bakıldığında inat veya İran’a bağlılık gibi görünse de daha derinde devletin kendi savaş sonrası yapısını koruma refleksidir. Suriye, Hizbullah’a karşı açık rol aldığında yalnız İran’la ilişkisini riske atmaz; kendi içindeki güç dengelerini, savaş sırasında kurulmuş güvenlik ağlarını, rejim yanlısı hafızayı ve bölgesel pozisyonunu da sarsar. Bir devlet bazen dış dünyaya açılmak için eski bağlarını koparmak zorunda kalır; fakat o bağlar onun hayatta kalma hikâyesinin parçasıysa, kopuş basit dış politika manevrası olmaktan çıkar. Şam’ın reddi, bu kopuşun bedelini göze almama halidir.
Trump’ın Suriye’nin Hizbullah’a karşı rol almasını istemesi ve Şam’ın bunu reddetmesi, üç katmanlı bir örüntü üretir. İlk katmanda dış güç, Suriye’ye kendi güvenlik mimarisi içinde rol dayatır. İkinci katmanda bu rol, vekil savaşın tersine çevrilmesini gerektirir: Dün Suriye rejimini ayakta tutan Hizbullah’ın bugün Suriye eliyle sınırlandırılması istenir. Üçüncü katmanda ise bu talep, savaşta kurulmuş şiddet ağlarının devletten daha kalıcı hale geldiği gerçeğine çarpar. Suriye, yalnız bugünkü çıkar hesabıyla değil, kendi sağkalım hafızasıyla hareket eder. Bu nedenle reddin anlamı şudur: Dış mimari, yerel hafızayı silemez. Bir devletin savaş sırasında kurduğu gölge bağlar, savaş bittiğinde kolayca diplomatik pazarlık nesnesine dönüşmez. Güvenlik planı masada çizilebilir; fakat sahada devletin geçmişi, o planın sınırını belirler.
Tepkiniz Nedir?