İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Dünyanın Çalışma Yasaları — Orta Doğu: Kayıt 12

Orta Doğu'daki 15 gelişmenin ontolojik otopsisi: Savaş, egemenlik, hukuk, bilinç, ekoloji ve toplumsal düzenin ardındaki görünmez mekanizmalar.

UUmutcan Demir81 dk okuma7 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

12ORTA DOĞU
Bölümler14Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Semantik Tahribat

Bir yapının stratejik değeri, içerdiği maddi işlevlerin toplamıyla ölçülemez; kimi yapılar, fiziksel kapasitelerinden bağımsız olarak, temsil ettikleri kurumsal bütünün anlam yoğunluğunu kendi varlıklarında merkezîleştirir. Suudi Arabistan'da Aramco'nun Dahran'daki genel merkezine gerçekleştirilen füze saldırısı, savaşın maddi nedenselliği ile semantik nedenselliği arasındaki ayrımı görünür kılmaktadır. Şirketin genel merkezi doğrudan petrol üreten bir tesis değildir; ancak üretim ağlarının yönetildiği, kurumsal otoritenin cisimleştiği ve ekonomik egemenliğin temsil edildiği merkezî bir düğümdür. Dolayısıyla buraya yönelen şiddet, yalnızca binanın fiziksel bütünlüğüne değil, binanın temsil ettiği örgütsel bütünlüğün algılanışına da yönelir. Bir temsil düğümünün tahribat gücü, maddi kaybının büyüklüğünden ziyade, kendisinde yoğunlaştırdığı anlam ilişkilerinin genişliğine bağlı olabilir.

Temsil, gerçekliğin edilgin bir yansıması değil, toplumsal gerçekliğin kuruluşuna katılan etkin bir mekanizmadır. Uluslar, devletler, kurumlar ve kolektif kimlikler yalnızca maddi varlıkların toplamından oluşmaz; tarihsel anlatılar, aidiyetler, egemenlik iddiaları, ortak hafıza ve meşruiyet kabulleri aracılığıyla bütünlük kazanır. Durkheimcı anlamda kolektif temsiller, dağınık bireyleri ortak bir toplumsal gerçeklik altında birleştirirken Cassirercı sembolik biçimler, fiziksel nesneleri kendilerini aşan anlamların taşıyıcısına dönüştürür. Bayrak yalnızca kumaş, başkent yalnızca binalar, kurumsal merkez yalnızca beton ve çelik değildir. Maddi taşıyıcı ile temsil edilen kolektif bütün arasındaki ilişki, nesneye fiziksel özelliklerinden türetilemeyecek bir toplumsal statü kazandırır. Aramco'nun genel merkezi de şirketin üretim kapasitesinin ötesinde, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve kurumsal gücünün somutlaşmış göstergelerinden biridir. Böylece belirli bir yapının hedef alınması, onun temsil ettiği çok daha geniş bir ilişkiler ağını sembolik olarak hedef alabilir.

Savaşın ontolojisi yalnızca kinetik kuvvetlerin çatışmasına indirgenemez. Füzeler fiziksel düzlemde hareket eder, patlamalar maddi tahribat üretir, bedenler yaralanır ve altyapılar işlevsizleşir; fakat hangi nesnenin düşman, hangi mekânın stratejik, hangi kaybın zafer ve hangi yıkımın aşağılanma sayılacağı semantik bir düzen içerisinde belirlenir. Şiddetin fiziksel gerçekleşmesi ile siyasal anlam kazanması birbirinden farklı ontolojik düzlemlerdir. Heideggerci Dasein açısından insan, öncelikle anlamlı bir dünya içerisinde var olur; karşılaştığı nesneler salt fiziksel mevcudiyetler olarak değil, ilgiler, amaçlar, ilişkiler ve göndermeler bütünü içerisinde belirir. Savaş da bu dünyasallıktan bağımsız değildir. Toprak, yalnızca belirli koordinatlardaki madde değil vatan; sınır, yalnızca geometrik çizgi değil egemenlik; askerî hedef, yalnızca fiziksel yapı değil düşmanın gücünü temsil eden anlamlı bir varlık olarak kavranır. Dolayısıyla savaşın maddi nedenleri ve sonuçları semantik boyutu ortadan kaldırmaz; tersine, maddi çatışmanın siyasal ve varoluşsal anlamı bu boyut aracılığıyla kurulur.

Burada semantik nedenselliği fiziksel nedensellikten bütünüyle bağımsız, gizemli bir kuvvet olarak düşünmek de hatalıdır. Temsiller, insanların algılarını, beklentilerini, kararlarını ve kolektif davranışlarını düzenledikleri ölçüde maddi sonuçlar üretir. Bir merkezin vurulması üretimi bütünüyle durdurmayabilir; buna rağmen kurumsal dokunulmazlık algısını zayıflatabilir, güvenlik beklentilerini değiştirebilir, siyasal otorite üzerinde baskı oluşturabilir ve saldırganın erişim kapasitesine ilişkin yeni bir kanaat yaratabilir. Böylece sembolik tahribat, davranışsal aracılıklar üzerinden yeniden fiziksel ve kurumsal nedenselliğe dönüşür. Temsilin gücü, maddeden kopuk olmasında değil, sınırlı bir maddi müdahalenin etkisini çok daha geniş bir toplumsal anlam ağına taşıyabilmesinde yatar. Bununla birlikte her sembolik saldırının mutlaka büyük bir psikolojik ya da siyasal etki doğuracağı söylenemez; etki, temsilin kolektif kabulüne, olayın yorumlanışına ve kurumsal tepkilere bağlıdır.

Aramco saldırısının açığa çıkardığı daha genel mekanizma, savaşta hedef seçiminin yalnızca işlevsel tahribat hesabıyla açıklanamayacağıdır. Üretim tesisini vurmak maddi kapasiteyi azaltabilirken kurumsal merkezi vurmak, o kapasitenin arkasındaki otoritenin güvenilirliğini ve dokunulmazlığını sorgulatabilir. İlkinde üretim zinciri, ikincisinde kolektif temsil düzeni ön plana çıkar; aynı hedefte iki boyutun birleşmesi de mümkündür. Nihayetinde devletlerin, ulusların ve kurumların uğruna savaşılan bütünlüklü varlıklar hâline gelmesi, fiziksel gerçekliğin anlamla örgütlenmesine dayanır. Savaşların kaynaklar, güvenlik ve iktidar gibi maddi nedenleri vardır; ancak bunlar düşmanlık, hak, aidiyet ve egemenlik kategorileri içerisinde siyasal biçim kazanır. Fiziksel şiddet nesneyi parçalar; semantik şiddet, nesnenin temsil ettiği bütünlüğün anlamını yaralamayı hedefler. Savaşın en kapsamlı tahribatı, kimi zaman yıkılan yapıda değil, o yapının ayakta tuttuğuna inanılan dünyanın sarsılmasında gerçekleşir.                                                                                                                            

Aidiyetin Tarihsel Ontolojisi

Bir nesnenin nerede bulunduğu ile nereye ait olduğu, aynı ontolojik sorunun iki farklı cevabı değildir; biri maddi konumu, diğeri tarihsel ilişkiler içerisinde kurulan anlamı ifade eder. Avustralya'nın Ürdün'deki ortak arkeolojik kazılarda keşfedilmiş, yaklaşık 14 bin yıllık bir eseri ülkesine iade etmesi, mülkiyet ile kökensel aidiyet arasındaki ayrımı görünür kılmaktadır. Söz konusu eser, 1983 yılında Ürdün'ün kuzeyindeki Vadi el-Hamme'de keşfedilmiş, 1985 yılında iki ülke arasındaki anlaşma çerçevesinde Avustralya'ya götürülmüş ve 2026 yılında yeniden Ürdün'e teslim edilmiştir. Dolayısıyla iade, yalnızca maddi bir nesnenin coğrafi yer değiştirmesi değildir; nesnenin tarihsel kökeniyle kurduğu ilişkinin güncel kurumsal düzende yeniden öncelik kazanmasıdır. Mülkiyet, bir nesne üzerinde tasarruf yetkisini belirleyebilir; ancak o nesnenin hangi tarihsel dünyadan doğduğunu ve hangi geçmişin maddi tanıklığını taşıdığını tek başına belirleyemez.

Mülkiyet, belirli bir hukuk düzeninin tanıdığı yetkiler aracılığıyla kurulan normatif ilişkidir. Bir nesneye sahip olmak, onu kullanabilmek, muhafaza edebilmek veya belirli koşullarda devredebilmek gibi haklarla bağlantılıdır. Tarihsel aidiyet ise başka bir ontolojik düzlemde işler. Bir arkeolojik eserin aidiyeti, üretildiği coğrafya, içinde ortaya çıktığı kültürel pratikler, dönemin toplumsal ilişkileri ve günümüze ulaşmasını sağlayan nedensel süreklilik üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle mülkiyetin hukuki olarak aktarılması, nesnenin tarihsel kökenini değiştirmez. Ürdün'de üretilmiş tarih öncesi bir eser Avustralya'daki bir müzede korunabilir, incelenebilir ve sergilenebilir; ancak bu faaliyetler onun üretildiği tarihsel bağlamı Avustralya'ya taşımaz. Mülkiyet ilişkisi değiştirilebilir bir kurumsal statüyken tarihsel köken, geçmişte gerçekleşmiş olaylara dayanan ve sonradan verilen hukuki kararlarla geriye dönük olarak değiştirilemeyen bir ilişkidir.

Buradaki temel mesele, tarihsel kökenin neden sıradan mülkiyetten farklı bir meşruiyet kaynağı oluşturduğudur. Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in tarihsel bilinç ve nesnel tin yaklaşımı, bu soruya kavramsal bir açıklama sunar. Hegel açısından insanın özgürlüğü ve toplumsal varoluşu, yalnızca bireysel bilinçte değil, kurumlarda, hukukta, kültürde ve tarihsel olarak gelişmiş ortak yaşam biçimlerinde nesnelleşir. İnsan, yalnızca kendisini düşünen bir varlık değildir; kendi etkinliğinin ürünlerini dış dünyada kalıcı biçimlere dönüştüren ve bu biçimler aracılığıyla tarihsel varoluş kazanan bir öznedir. Arkeolojik eserler de geçmiş insan topluluklarının üretici etkinliklerinin maddi izleri olarak değerlendirilebilir. Bir taş parçasının kültürel eser statüsü kazanması, yalnızca maddesel özelliklerinden değil, insan emeğinin, sembolik tasarımın ve tarihsel pratiğin taşıyıcısı olmasından kaynaklanır. Böylece nesne, fiziksel varlığının ötesinde, geçmişteki insan etkinliğinin günümüzde tanınmasına aracılık eder.

Hegel'in mülkiyet anlayışı ise burada özellikle önemli bir ayrım gerektirir. Hegel için mülkiyet, özgür iradenin dış dünyada nesnelleşmesinin temel biçimlerinden biridir. Kişi bir nesneyi sahiplenerek iradesine nesnel bir varoluş kazandırır; dolayısıyla mülkiyet, öznel özgürlüğün hukuki tanınmasında gerçek bir işleve sahiptir. Ancak belirli bir nesne üzerindeki mülkiyet hakkının tanınması ile bir topluluğun tarihsel varoluşunun tanınması birbirine indirgenemez. İlki mevcut iradenin nesne üzerindeki yetkisini, ikincisi geçmiş insan etkinliğinin bugünkü kolektif bilinç içerisinde nasıl anlamlandırıldığını ilgilendirir. Mülkiyet öznenin nesne üzerindeki güncel iradesini nesnelleştirebilir; tarihsel bilinç ise öznenin kendi varoluşunu zamansal bir süreklilik içerisinde kavramasını sağlar. Bu bakımdan arkeolojik eserlerin iadesi, yalnızca sahiplik ilişkilerinin düzenlenmesiyle değil, tarihsel tanınmanın hangi kurumsal biçimlerde gerçekleştirileceğiyle de bağlantılıdır.

Paul Ricoeur'ün Hafıza, Tarih, Unutuş eserinde geliştirdiği yaklaşım, geçmişin maddi izleri ile kolektif kimlik arasındaki ilişkinin epistemolojik temelini açıklar. Geçmiş, artık doğrudan mevcut olmayan olaylardan oluşur; buna rağmen belgeler, tanıklıklar, kalıntılar ve kültürel nesneler aracılığıyla yeniden araştırılabilir. Arkeolojik eser, geçmişin kendisi değil, geçmiş hakkında bilgi üretmeyi mümkün kılan maddi bir izdir. Onun önemi, tarihsel gerçekliği bütünüyle temsil etmesinde değil, geçmişteki insan etkinliğiyle bugün arasında kanıtlanabilir bir ilişki kurabilmesindedir. Ürdün'e iade edilen eserin tarih öncesi bir topluluğun üretimi olması, çağdaş Ürdün devletinin o toplulukla kesintisiz ve özdeş bir siyasal kimliğe sahip olduğu anlamına gelmez. Buna karşılık günümüz Ürdün coğrafyasının çok uzun bir insanlık tarihine ev sahipliği yaptığını gösteren maddi sürekliliğin korunması, ülkenin tarihsel hafızasının araştırılması ve kamusal olarak erişilebilir kılınması açısından önem taşır. Tarihsel bilinç, geçmişle özdeş olmayı değil, geçmişin izleriyle kurulan ilişkinin farkına varmayı gerektirir.

Bu ayrım, tarihsel aidiyetin özne statüsünü nasıl meşrulaştırabileceği sorusunda belirleyicidir. Bir topluluğun siyasal ve kültürel özne olarak tanınması yalnızca arkeolojik nesnelere sahip olmasına bağlı değildir. Çağdaş bir toplumun özne statüsü, yaşayan üyelerinin ilişkileri, kurumsal yapıları, siyasal iradesi ve karşılıklı tanınma süreçleriyle oluşur. Bununla birlikte tarihsel hafıza, söz konusu öznenin kendisini yalnızca güncel bir nüfus veya yönetim aygıtı olarak değil, belirli bir coğrafyanın geçmişiyle ilişki kurabilen zamansal bir topluluk olarak kavramasını sağlar. Arkeolojik eserler bu ilişkinin somut taşıyıcılarıdır. Böylece eser, özne statüsünü yoktan üretmez; öznenin kendisini tarihsel bakımdan anlamlandırabileceği kanıtları ve anlatısal imkânları genişletir. Tarihsel aidiyetin meşruiyet üretici gücü, geçmiş üzerinde mutlak sahiplik iddiası kurmasından değil, güncel toplumsal kimliğin kendisini tarihsel kanıtlarla ilişkilendirebilmesine imkân vermesinden doğar.

Hans-Georg Gadamer'in felsefi hermenötiği, bu ilişkiyi geçmiş ile şimdi arasındaki yorumlayıcı süreklilik üzerinden derinleştirir. Gadamer açısından tarihsel anlama, geçmişteki bir anlamın bugüne hiçbir değişikliğe uğramadan aktarılması değildir. Yorumcu, kendi tarihsel ufkundan hareket ederek geçmişle karşılaşır; anlama, farklı tarihsel ufukların etkileşimi içerisinde gerçekleşir. Dolayısıyla arkeolojik eserin Ürdün'e dönmesi, eserin binlerce yıl önce taşıdığı anlamın kendiliğinden bütünüyle geri kazanılması anlamına gelmez. Eserin hangi amaçla üretildiği, neyi temsil ettiği ve hangi toplumsal pratikler içerisinde kullanıldığı, bilimsel araştırma ve yorumlama aracılığıyla incelenir. Ancak fiziksel iade, bu yorumlama sürecinin yürütüldüğü kurumsal ve kültürel bağlamı değiştirebilir. Nesne artık yalnızca başka bir ülkenin koleksiyonunda incelenen tarihsel bir kalıntı değil, üretildiği coğrafyanın güncel kültürel kurumları içerisinde araştırılabilen bir miras hâline gelir. Tarihsel aidiyet, böylece edilgin bir köken bilgisi olmaktan çıkarak güncel yorumlama ve kamusal hafıza pratiklerinin parçasına dönüşür.

İadenin daha dikkat çekici yönü, mevcut muhafaza ilişkisinin tarihsel köken lehine yeniden düzenlenmesidir. Avustralya'nın eseri Ürdün'e devretmesi, maddi nesneyi elinde bulundurma imkânından vazgeçilmesi ile tarihsel aidiyete verilen önemin aynı kararda birleştiğini göstermektedir. Ancak burada hukuken kesinleşmiş bir mülkiyet hakkından feragat edildiğini ileri sürmek için önceki sahiplik rejiminin ayrıntılarını bilmek gerekir. Nitekim eserin 1985 yılında Avustralya'ya iki ülke arasında kararlaştırılmış düzenlemeler uyarınca götürülmüş olması, olayın doğrudan yasa dışı el koyma veya tartışmasız bir mülkiyet ihlali olarak tanımlanmasını engeller. Daha sağlam çıkarım, Avustralya'nın mevcut muhafaza ve sergileme konumunu sürdürmek yerine eserin menşe ülkesine iadesini tercih etmiş olmasıdır. Belirli bir nesneyi elinde tutma imkânının korunmaması, onun tarihsel bağlamına yeniden bağlanmasına yönelik normatif tercihin kurumsal bir eyleme dönüşmesi anlamına gelir.

Bu tercih, kültürel mirasın yalnızca sahip olunabilecek nesneler toplamı olmadığını da görünür kılar. Bir eserin değeri, piyasa karşılığına, sergilenme prestijine veya müze koleksiyonundaki yerine indirgenemez. Arkeolojik kalıntı, üretildiği döneme ilişkin bilgi sağlayan bilimsel bir kaynak, belirli bir coğrafyanın kültürel hafızasına katılan tarihsel bir iz ve kamusal tanınmayı mümkün kılan sembolik bir taşıyıcı olabilir. Farklı değer biçimleri aynı maddi nesnede birleşir; ancak bu değerlerin her biri aynı kurumun tasarrufunda bulunmak zorunda değildir. Sahiplik, koruma, bilimsel araştırma, yorumlama ve tarihsel aidiyet birbirinden ayrılabilir. Ürdün'e iade edilen eserin üç parçalı tarih öncesi bir kompozisyonun parçası olması, ilişkisel bütünlük açısından ayrıca önemlidir. Diğer iki parçanın zaten Ürdün'deki müzelerde bulunması, iade edilen parçanın yalnızca kökenine değil, maddi ve tarihsel olarak ilişkili olduğu diğer unsurlara da yeniden yaklaştırılması anlamına gelir. Böylece iade, tekil bir nesnenin yer değiştirmesinin ötesinde, tarihsel bir bütünün parçaları arasındaki mesafenin azaltılmasına katkıda bulunur.

Arkeolojik mirasın günümüz ulusal kimlikleriyle ilişkilendirilmesinde anakronizm tehlikesi de göz ardı edilmemelidir. Yaklaşık 14 bin yıllık bir eserin üreticileri, bugünkü Ürdün devletinin yurttaşları değildi; onların siyasal kurumları, kolektif kimlikleri ve dünyayı anlamlandırma biçimleri hakkında ancak arkeolojik kanıtların izin verdiği ölçüde konuşulabilir. Dolayısıyla tarihsel aidiyetin güncel meşruiyeti, antik toplulukların çağdaş ulusal kimliklerle özdeşleştirilmesine dayanamaz. Bunun yerine coğrafi köken, kültürel koruma sorumluluğu, kamusal erişim, bilimsel bağlam ve tarihsel bütünlük gibi farklı ölçütlerle gerekçelendirilmelidir. Bir ülkenin sınırları içerisinde bulunan geçmiş, o ülkenin bugünkü kimliğiyle özdeş olmak zorunda değildir; ancak o geçmişin korunması ve araştırılması konusunda ülkenin özel bir tarihsel sorumluluk üstlenmesine temel oluşturabilir.

Ürdün ile Avustralya arasındaki iade işlemi, nihayetinde maddi sahiplik ile tarihsel tanınma arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenebileceğini göstermektedir. Hegel mülkiyetin iradeyi nesnelleştiren işlevini ve tarihsel varoluşun kurumsal boyutunu, Ricoeur geçmişin izleriyle kurulan hafıza ilişkisini, Gadamer ise tarihsel anlamanın yorumlayıcı sürekliliğini açıklamaya imkân verir. Bu yaklaşımlar birlikte ele alındığında, bir eserin tarihsel öneminin yalnızca kimin elinde bulunduğuyla belirlenemeyeceği anlaşılır. Hukuki tasarruf yetkisi, nesnenin mevcut statüsünü düzenlerken tarihsel bilinç, nesnenin geçmiş insan etkinlikleriyle ilişkisini kamusal anlamın parçasına dönüştürür. Mülkiyet, bir nesne üzerinde kimin hak sahibi olduğunu belirleyebilir; fakat o nesnenin hangi tarihsel nedensellik zincirinden doğduğunu yeniden yazamaz. Tarihsel aidiyetin mülkiyet karşısında öncelik kazanması, sahipliğin bütünüyle değersizleşmesi değil, nesnenin anlamının sahiplikten daha geniş bir ontolojik sürekliliğe dayandığının tanınmasıdır. Bir eser başka bir ülkenin koleksiyonuna dahil edilebilir; ancak geçmişi, kendisini meydana getiren tarihsel dünyadan koparılarak yeniden üretilemez.

Kırılganlığın Kamuflajı

Medeniyetin en gelişmiş biçimleri bile insan bedeninin beslenme zorunluluğunu ortadan kaldıramaz; yalnızca bu zorunluluğun gündelik bilinçte ne ölçüde hissedileceğini değiştirebilir. Gazze'de ticari mal girişinin aksaması nedeniyle çocukların beslenme durumundaki iyileşmenin tehlikeye girmesi ve iki yaşından küçük çocukların yalnızca üçte birinin yeterince çeşitli beslenebilmesi, biyolojik varoluşun toplumsal ilerleme karşısındaki temel kırılganlığını görünür kılmaktadır. Yetersiz beslenmeden kurtulmak, organizmanın besine duyduğu bağımlılığın sona ermesi anlamına gelmez; iyileşmenin sürdürülebilmesi, gerekli besinlerin yeniden ve yeniden sağlanmasına bağlıdır. Böylece sağlık, yalnızca geçmişte elde edilmiş ve sonrasında kendiliğinden korunan bir kazanım olarak değil, organizma ile çevresi arasındaki madde alışverişinin sürekliliği içerisinde düşünülmelidir. Biyolojik iyileşme bir kez kazanıldığında tamamlanan mutlak bir durum değildir; yaşamsal koşullar sürdürülemediğinde yeniden kaybedilebilen dinamik bir dengedir.

Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi, bu durumun psikolojik ve antropolojik temelini açıklamak için başlangıç noktası sunar. Maslow'un modelinde beslenme, su, uyku ve bedensel yaşamın sürdürülmesine ilişkin fizyolojik gereksinimler, güvenlik, aidiyet, saygınlık ve kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçlarla ilişkili temel bir düzey oluşturur. Ancak bu hiyerarşi, insanın yalnızca alt düzeydeki ihtiyaçlarını tamamen karşıladıktan sonra diğerlerine yönelebileceği katı bir sıra olarak anlaşılmamalıdır. İnsan ağır yoksunluk koşullarında da sevgi, anlam ve dayanışma arayabilir. Bununla birlikte fizyolojik ihtiyaçların karşılanamaması, diğer amaçlara yönelmeyi ciddi biçimde sınırlayabilir. Gazze'deki çocukların durumu, insan varoluşunun bütün psikolojik, kültürel ve siyasal karmaşıklığına rağmen bedensel yaşamın sürekli maddi desteğe ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. İnsanın ne kadar gelişmiş anlam sistemleri kurabildiği, yaşamını sürdürebilmek için temel biyolojik koşullara bağımlı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Modern yaşamın lüks, konfor ve tüketim biçimleriyle kurduğu ilişki de bu bağımlılık üzerinden yeniden değerlendirilebilir. İnsan yalnızca hayatta kalmakla yetinmez; yaşamını estetikleştirmek, kolaylaştırmak, çeşitlendirmek ve toplumsal olarak anlamlandırmak ister. Ancak karmaşık tüketim sistemlerinin mümkün olabilmesi, temel gereksinimlerin düzenli biçimde karşılandığı geniş bir altyapısal sürekliliğe dayanır. Marketlerin dolu olması, temiz suyun kesintisiz akması, yiyeceklerin soğutulması ve sağlık hizmetlerinin erişilebilirliği, biyolojik kırılganlığı ortadan kaldırmaz; kırılganlığın gündelik deneyimde görünürlüğünü azaltır. Modern insan, kendi yaşamının devamını sağlayan sayısız maddi süreci çoğu zaman doğrudan düşünmek zorunda kalmaz. Beslenme, hayatta kalmak için her gün çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkarak alışkanlıklar ve kurumlar aracılığıyla düzenlenen olağan bir faaliyet hâline gelir. Medeniyet, biyolojik bağımlılığın aşılması değil, bağımlılığın örgütlü biçimde yönetilmesidir.

Lüksün psikolojik işlevi, yalnızca konfor üretmesiyle sınırlı olmayabilir; belirli koşullarda insanın temel bedensel yetersizlikleriyle arasına sembolik mesafe koymasını da sağlayabilir. Pierre Bourdieu'nün Ayrım eserindeki çözümlemesi, tüketimin yalnızca biyolojik gereksinimleri karşılamadığını, aynı zamanda sınıfsal konumların ve toplumsal farklılıkların sembolik olarak üretildiğini gösterir. Beslenme örneğinde yiyecek, açlığı gidermenin ötesinde zevk, seçkinlik, kültürel sermaye ve statü göstergesine dönüşebilir. Böylece başlangıçta yaşamsal bir gereksinime karşılık gelen faaliyet, yeni anlam katmanlarıyla kuşatılır. İnsan artık yalnızca yemek yememekte; nerede, neyi, nasıl ve hangi toplumsal anlam içerisinde tükettiğiyle de kimlik kurmaktadır. Ancak tüketimin bu sembolik çoğullaşması, açlık karşısındaki ortak biyolojik bağımlılığı ortadan kaldırmaz. En pahalı gastronomik deneyim ile temel bir besin öğünü, farklı kültürel ve ekonomik anlamlar taşımalarına rağmen aynı organizmanın metabolik sürekliliğine dayanır.

Burada lüksün bütün biçimlerini biyolojik kırılganlığı kamufle etmek amacıyla kurulmuş sistemler olarak tanımlamak aşırı indirgemeci olur. Lüks; statü rekabeti, haz, estetik deneyim, kültürel farklılaşma ve ekonomik örgütlenme gibi pek çok nedenle gelişebilir. Bununla birlikte lüksün belirli bir varoluşsal işlevi, insanı kendi temel ihtiyaçlarının sürekliliğiyle doğrudan yüzleşmekten uzaklaştırmasıdır. Gıda temininin güvence altında olduğu bir yaşamda yiyecek, öncelikle yokluğuyla tehdit oluşturan bir zorunluluk olarak değil, tercih edilebilir seçeneklerin bolluğu olarak deneyimlenir. Böylece biyolojik gereksinim, kültürel seçim özgürlüğünün arkasında görünmezleşir. Gazze'deki gıda yetersizliği ise bu görünmezliği kırar. Seçim çeşitliliğinin yerini yaşamsal teminin belirsizliği aldığında, tüketimin sembolik katmanları geri çekilir ve beslenmenin biyolojik zorunluluğu yeniden belirginleşir. Lüks ihtiyaçları çoğaltabilir; fakat çoğalttığı ihtiyaçlar, onları taşıyan bedenin en temel gereksinimlerine olan bağımlılığını silemez.

Sigmund Freud'un kaygı ve savunma mekanizmalarına ilişkin yaklaşımı, biyolojik kırılganlığın neden yalnızca fiziksel değil, psikolojik bakımdan da önemli olduğunu açıklamaya yardımcı olur. İnsan bedensel bütünlüğünün tehdit altında olabileceğini bilmekle birlikte, gündelik yaşamını sürekli bu ihtimalin bilinci altında sürdüremez. Ernest Becker'in Ölümün İnkârı eserinde geliştirdiği yaklaşım ise kültürel anlam sistemlerinin insanın ölümlülük bilinciyle başa çıkmasında önemli roller oynayabileceğini savunur. Bu çerçevede medeniyetin başarıları, teknik kontrol ve toplumsal statüler, yalnızca nesnel yaşam koşullarını iyileştiren unsurlar değil, aynı zamanda insanın savunmasızlığını psikolojik olarak yönetmesine imkân tanıyan sembolik yapılar olarak yorumlanabilir. Bununla birlikte insanlığın ortak bir bilinçdışına sahip olduğu veya herkesin aynı olay karşısında aynı bastırılmış korkuyu deneyimlediği doğrudan gösterilemez. Daha savunulabilir olan, temel biyolojik gereksinimlerin evrenselliği nedeniyle başkasının ağır yoksunluğunun, gözlemcide kendi bedensel kırılganlığına ilişkin düşünce ve kaygıları harekete geçirebilmesidir.

Gazze'de yeterli besine ulaşamayan bir çocuğun görüntüsü, bu nedenle yalnızca belirli bir coğrafyadaki insani krizin bilgisi olarak deneyimlenmeyebilir. Gözlemci, söz konusu yoksunluğu kendisinin ve yakınlarının da teorik olarak maruz kalabileceği biyolojik bir imkân üzerinden kavrayabilir. Çocuğun ihtiyaç duyduğu besin, insan türünün ortak metabolik gereksinimlerine dayanır; bu gereksinimlerin karşılanamaması, modern toplumların büyük ölçüde görünmezleştirdiği bağımlılık ilişkisini hatırlatır. Buradaki huzursuzluk, yalnızca başka bir insanın çektiği acıya yönelik etik duyarlılıktan değil, kendi varoluşunun da benzer koşullara bağımlı olduğunun fark edilmesinden kaynaklanabilir. Başkasının kırılganlığı, gözlemcinin kendi kırılganlığını tanımasına aracılık eder. İnsani felaket, yalnızca ötekinin yaşadığı yoksunluğu değil, güvenli koşullarda yaşayan insanın kendisinden uzaklaştırdığı yaşamsal ihtimalleri de görünür kılabilir.

Bu mekanizmanın önemli bir sonucu, görünüşte bütünüyle özgeci olan bazı duygusal tepkilerin öz-referanslı bir bileşen de taşıyabilmesidir. C. Daniel Batson'ın empati ve özgecilik üzerine geliştirdiği çalışmalar, başkasının acısına yönelik empatik ilginin gerçekten başkasının iyiliğini amaçlayabildiğini; kişisel sıkıntının ise bireyin kendi rahatsızlığını azaltma isteğini de harekete geçirebildiğini göstermektedir. Böylece başkasının açlığı karşısında duyulan rahatsızlık, tek bir psikolojik güdüye indirgenemez. Bir insan çocuğun acısını azaltmak istediği için etkilenebilir; aynı zamanda kendi yaşamının güvenliğine ilişkin örtük varsayımlarının sarsılması nedeniyle de huzursuzluk duyabilir. İlkinde başkasının iyiliği, ikincisinde kişinin kendi varoluşsal güvencesi ön plana çıkar. İki yönelim birbirini dışlamak zorunda değildir. Başkasının kırılganlığına verilen tepki, hem ötekine yönelen ahlaki duyarlılığı hem de kişinin kendi kırılganlığını tanımasından doğan benmerkezci kaygıyı aynı anda içerebilir.

Bu öz-referanslı boyutun varlığı, yardım etme davranışının zorunlu olarak bencil olduğu anlamına gelmez. Başkasının acısından etkilenmek, kendi bedensel savunmasızlığını fark etmeye yol açsa bile davranışın amacı yine başkasının yaşam koşullarını iyileştirmek olabilir. Dolayısıyla psikolojik öz-çıkar ile etik sorumluluğu birbirinden ayırmak gerekir. Emmanuel Levinas'ın ötekinin yüzüne ilişkin etiği, başkasının savunmasızlığının öznenin kendi çıkarlarına indirgenemeyen bir sorumluluk çağrısı oluşturabileceğini savunur. Bu yaklaşım, Freudcu ve Beckercı açıklamalara önemli bir karşı ağırlık sunar: Ötekinin acısı yalnızca kendi ölümlülüğümüzü hatırlatan bir gösterge değildir; kendi varoluşumuzdan bağımsız olarak ahlaki önem taşıyan bir başkasının yaşantısıdır. Böylece Gazze'deki çocuğun açlığı, hem insanın ortak biyolojik kırılganlığına ilişkin bir ayna hem de o aynaya indirgenemeyecek somut bir insani yoksunluk olarak anlaşılmalıdır.

Biyolojik sürekliliğin toplumsal boyutu ise sağlık kavramının kendisinin yeniden düşünülmesini gerektirir. Georges Canguilhem'in Normal ve Patolojik eserindeki yaklaşımı, sağlığı yalnızca sabit fizyolojik değerlere sahip olmakla sınırlamaz; organizmanın çevresiyle ilişkisinde yeni yaşam normları oluşturabilme kapasitesine önem verir. Ancak bu normatif kapasite, organizmanın çevresel koşullardan bağımsız olduğu anlamına gelmez. Çocukların beslenmesindeki iyileşmenin gıda girişine bağımlı olması, organizmanın yaşamsal sürekliliğinin çevreyle kurduğu madde alışverişine dayandığını gösterir. Ayrıca iyileşmenin tüm yönleri aynı hızda geri döndürülebilir değildir: Özellikle erken çocukluk dönemindeki uzun süreli beslenme yetersizliği, gelişim üzerinde kalıcı sonuçlar bırakabilir. Bu nedenle sağlığı yalnızca geçici bir dengeye indirgemek yerine, sürekli yeniden üretilen yaşamsal koşullar ile bu koşulların organizmada bıraktığı uzun vadeli etkileri birlikte düşünmek gerekir. Sağlık geçmişte tamamlanmış bir başarı değil, geçmişin biyolojik izlerini taşıyarak çevresel imkânlarla birlikte sürdürülen bir yaşam kapasitesidir.

Gazze'deki beslenme krizi, sonuçta üç ontolojik katmanı aynı anda görünür kılmaktadır: Organizmanın maddeye bağımlılığı, medeniyetin bu bağımlılığı kurumsal ve sembolik sistemlerle yönetmesi ve başkasının yoksunluğunun gözlemcide kendi kırılganlığına ilişkin farkındalık oluşturabilmesi. Maslow fizyolojik gereksinimlerin insan yaşamındaki temel önemini, Bourdieu ihtiyaçların sembolik tüketim aracılığıyla farklılaşmasını, Freud ve Becker kırılganlıkla ilişkili psikolojik savunmaları, Batson empatik ilgi ile kişisel sıkıntı arasındaki ayrımı, Canguilhem ise sağlığın çevreyle birlikte kurulan normatif niteliğini açıklamaya yardımcı olur. Bütün bu düzeylerin kesiştiği yerde modern yaşamın temel paradoksu belirir: İnsan, biyolojik bağımlılığını yönetmekte başarılı oldukça onu daha az hissedebilir; fakat bağımlılığın görünmezleşmesi, onun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Lüks, konfor ve teknolojik ilerleme insanın ihtiyaçlarını çeşitlendirebilir; ancak medeniyetin bütün sembolik katmanları, beslenmek zorunda olan bir bedenin sürekliliğine dayanır. Gazze'deki açlık, yalnızca belirli çocukların yoksunluğunu değil, bütün insanlığın paylaştığı fakat eşit koşullarda yaşamadığı biyolojik kırılganlığı da görünür kılar. İnsanın en gelişmiş dünyası bile, en temel ihtiyacının kesintiye uğramasıyla sarsılabilecek maddi bir varoluşun üzerinde yükselir.

İtaatin Kinetiği

Hareket özgürlüğünün ortadan kaldırılması ile hareketin iktidarın belirlediği koşullara tabi kılınması, birbirinden farklı tahakküm mekanizmalarıdır. İran'ın Hürmüz Boğazı'nda kendi belirlediği geçiş kurallarına uymayan gemileri hedef alması ve askerî tehdidini Umman Körfezi'ne doğru genişletmesi, ikinci mekanizmanın jeopolitik düzeydeki işleyişini görünür kılmaktadır. Deniz yolu, fiziksel olarak gemilerin ilerleyebildiği bir koridor olmayı sürdürürken geçişin güvenliği, belirli bir otoritenin kurallarına uyulmasına bağlanmaktadır. Böylece mekânın geometrik açıklığı ile hareketin siyasal serbestliği birbirinden ayrılır. Geminin ilerleyebilmesi, onun bağımsız biçimde hareket edebildiği anlamına gelmez; çünkü hareketin güvenli biçimde gerçekleşmesi, dışsal olarak dayatılan normatif koşullara bağlı hâle getirilmiştir. Deniz yolu fiziksel bir koridordan normatif bir filtreye dönüşür; hareket artık yalnızca seyir değil, itaate konu olan bir davranıştır.

İtaatin geleneksel biçiminde otorite, özneye belirli bir davranışı emreder ve bu emre uyulmasını bekler. Yasaklama, durdurma, alıkoyma veya hareket kapasitesini doğrudan ortadan kaldırma, tahakkümün en görünür biçimlerini oluşturur. Ancak iktidarın daha karmaşık işleyişinde öznenin eylem kapasitesinin tümüyle yok edilmesi gerekmez. Aksine, mevcut kapasite korunarak onun hangi koşullarda kullanılabileceği belirlenebilir. Hürmüz'de gemilerin fiziksel hareketini bütünüyle imkânsızlaştırmak ile hareketlerini belirli geçiş kurallarına bağlamak arasındaki fark burada belirleyicidir. İlk durumda özne hareket edemez; ikincisinde hareket etmeyi sürdürür, fakat hareketinin güvenliği dışsal bir otoritenin düzenlemesine bağımlı hâle gelir. Tahakküm, iradenin eyleme dönüşmesini engellemek yerine, iradenin eyleme dönüşebileceği koşulları denetlemeye başladığında özgürlüğün kullanım biçimini hedef alır.

Janja Lalich'in Bounded Choice kuramı, bu mekanizmanın psikososyal mantığını açıklamak için önemli bir kavramsal imkân sunar. Lalich, özellikle yüksek denetimli ve kapalı topluluklarda bireylerin seçim yapma yetilerini bütünüyle kaybetmeden, seçeneklerinin anlamını ve sınırlarını belirleyen bir otorite düzeni içerisinde hareket edebildiklerini gösterir. Karizmatik otorite, aşkın inanç sistemi, denetim mekanizmaları ve etkileme süreçlerinin birleşmesiyle oluşan kapalı yapı, bireyin kendi kararlarını verdiğini düşündüğü koşullarda dahi kararların belirli bir normatif çerçeve tarafından yönlendirilmesine imkân tanır. Bu yaklaşımın merkezi kavramı olan sınırlandırılmış seçim, iradenin tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade, seçimin gerçekleştiği bağlamın sistematik biçimde sınırlandırılmasını ifade eder. Öznenin tercih kapasitesi biçimsel olarak varlığını sürdürür; ancak hangi tercihlerin makul, güvenli veya uygulanabilir sayılacağı önceden yapılandırılmıştır.

Lalich'in kuramı esasen kapalı topluluklardaki psikolojik ve örgütsel denetimi açıklamak üzere geliştirilmiştir; devletler arası deniz güvenliği çatışmasına doğrudan ve bütünüyle uygulanamaz. Buna rağmen kuramın seçim ile seçim koşulları arasında kurduğu ayrım, Hürmüz'deki zorlayıcı düzenin belirli bir yönünü kavramsallaştırmaya elverişlidir. Gemiler rotalarını belirleme ve seyir kararı alma kapasitelerini koruyabilir; ancak belirli güzergâhların askerî saldırı tehdidiyle ilişkilendirilmesi, tercihlerin maliyetini ve güvenlik koşullarını dışsal biçimde yeniden düzenler. Böylece hareket etme iradesi ortadan kaldırılmazken bu iradenin kullanılabileceği seçenekler daraltılabilir. Burada psikolojik bağımlılıktan ziyade askerî tehditle desteklenen bir tercih mimarisi söz konusudur. Öznenin seçme yetisini elinden almak ile seçeneklerin sonuçlarını denetleyerek kararını yönlendirmek, aynı amaca hizmet edebilen fakat farklı düzeylerde işleyen tahakküm biçimleridir.

Michel Foucault'nun yönetimsellik yaklaşımı, bu ayrımı daha geniş bir iktidar ontolojisine yerleştirir. Egemenlikçi iktidar yasaklama ve cezalandırma aracılığıyla işlerken yönetimsel iktidar, öznelerin mümkün eylem alanlarını düzenlemeye yönelir. Foucault açısından yönetmek, yalnızca doğrudan emir vermek değil, başkalarının davranışlarını yönlendirebilecek koşulları oluşturmaktır. Hürmüz'deki geçiş tehdidi de bu açıdan değerlendirildiğinde, gemileri yalnızca vurma kapasitesinin değil, vurulma ihtimali üzerinden seyir kararlarını etkileme kapasitesinin önem kazandığı görülür. Fiilî saldırı ile saldırı beklentisi birbirinden farklı nedensel mekanizmalardır: İlki geminin maddi bütünlüğünü hedef alırken ikincisi henüz gerçekleşmemiş bir şiddet ihtimalini mevcut kararın belirleyicisine dönüştürür. Böylece askerî güç, yalnızca uygulandığı anda değil, uygulanabileceği beklentisi üzerinden de davranışları düzenleyebilir.

Ancak zor altında verilen kararı gönüllü itaatle özdeşleştirmek, iktidarın işleyişini yanlış kavramaya yol açar. Bir kaptanın saldırı tehdidi nedeniyle belirli bir rotadan vazgeçmesi, dayatılan otoriteyi meşru kabul ettiği anlamına gelmez. Davranışsal uyum, normatif onay ve psikolojik içselleştirme farklı düzlemlerdir. Max Weber'in otorite çözümlemelerinde emirlerin meşruluğuna duyulan inanç önemli bir yer tutarken, salt fiziksel zor tehdidi altında gerçekleşen uyum böyle bir meşruiyeti zorunlu olarak içermez. Hürmüz'deki mesele de öncelikle belirli geçiş koşullarının askerî kapasiteyle dayatılmasıdır; bu koşulların uluslararası hukuk açısından geçerli kabul edilmesi veya gemi işletmecileri tarafından benimsenmesi ayrı sorulardır. Dolayısıyla burada itaat, öncelikle davranışın dışsal tehdide göre ayarlanmasını ifade eder; öznenin iradesinin tamamen ele geçirilmesi ya da otoritenin zihinsel olarak içselleştirilmesi anlamına gelmez.

Mekânın normatif filtreye dönüşmesi, siyasal egemenliğin maddi coğrafyayla kurduğu ilişkiyi de değiştirir. Boğazın fiziksel genişliği, derinliği ve coğrafi konumu aynı kalabilir; ancak geçişin hangi koşullarda güvenli sayıldığı değiştiğinde mekânın fiilî kullanım imkânları yeniden dağıtılır. Geminin konumu yalnızca koordinatlarla değil, belirli bir güvenlik rejimi karşısındaki statüsüyle anlam kazanır. Böylece coğrafi mekân ile siyasal mekân arasında belirgin bir ayrım oluşur: Bir güzergâh maddi olarak açık olduğu hâlde, tehdit altında kullanılabilirliği ciddi biçimde sınırlanabilir. İktidar burada yalnızca bölgeyi fiziksel olarak kapatarak değil, hareketin risk koşullarını belirleyerek de etkili olur. Deniz üzerindeki normatif iddia, askerî yaptırımla desteklendiği ölçüde fiilî davranışları yönlendiren bir güç kazanır; ancak bu fiilî güç, söz konusu iddianın hukuken meşru olduğu anlamına gelmez.

İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinden uyguladığı baskının analitik önemi, hareketin durdurulması ile hareketin koşullandırılması arasındaki ayrımda yoğunlaşmaktadır. Lalich'in sınırlandırılmış seçim kuramı tercih alanının yapılandırılmasını, Foucault'nun yönetimsellik yaklaşımı davranış imkânlarının düzenlenmesini, Weber'in otorite ayrımı ise zorlayıcı uyum ile meşru itaat arasındaki farklılığı görünür kılar. Bunların birleşiminden çıkan mekanizma, fiziksel hareket kapasitesinin korunmasının tek başına özgürlüğü güvence altına almadığıdır. İktidar, öznenin yapabileceklerini doğrudan ortadan kaldırmadan da yapabileceklerinin koşullarını kendi iradesine bağlayabilir. Tahakkümün daha karmaşık biçimi, hareketi yasaklamak değil, hareket etme kararını dışsal otoritenin belirlediği risk ve koşullar içerisinde vermeye zorlamaktır. İrade varlığını korur; fakat iradenin kullanılabileceği alan başkası tarafından düzenlendiğinde, hareket özgürlüğünün biçimsel devamlılığı fiilî bağımsızlığın garantisi olmaktan çıkar.                                                                                                                              

Gözlemcinin Çöküşü

Bir olayın dışarıdan gözlemlenmesi ile gözlemcinin olayın doğrudan nesnesine dönüşmesi, bilginin üretim koşulları bakımından birbirinden farklı durumlardır. Batı Şeria'nın Taybeh köyünde zeytin hasadını ziyaret eden Belçikalı, Fransız ve Polonyalı diplomatlarla dinî temsilcilerin İsrailli yerleşimcilerin saldırısına uğraması, gözlemci ile gözlemlenen arasındaki ilişkinin nasıl yeniden kurulabileceğini göstermektedir. Diplomatik heyet, bölgedeki gerilimi izlemek, yerel koşulları değerlendirmek ve uluslararası temsil işlevini yerine getirmek üzere bulunduğu sahada doğrudan şiddetin muhatabı hâline gelmiştir. Bir Fransız belediye başkanının darbedilmesi ve Belçika'ya ait diplomatik aracın zarar görmesiyle, gözlem amacıyla kurulan ilişki fiziksel müdahalenin taraflarından birine dönüşmüştür. Temsilci ile tanık arasındaki mesafe çöktüğünde dış gözlem, içerideki çatışmanın yeni bir bileşeni hâline gelir; bilginin üretildiği konum, bilginin konusu olan olay tarafından dönüştürülür.

Epistemolojik açıdan gözlem, belirli bir öznenin belirli bir nesne hakkında bilgi edinmesini sağlayan ilişkidir. Klasik gözlemci modelinin belirli biçimlerinde özne, incelemek istediği olaydan analitik olarak ayrıştırılır; gözlemlenen sistemin özellikleri, gözlemcinin müdahalesinden bağımsız biçimde belirlenmeye çalışılır. Bu ayrım, özellikle gözlemin nesnelliğini güvence altına alma girişimlerinde önem kazanır. Gözlemcinin incelediği olayın doğrudan tarafı hâline gelmesi ise bilgi üretiminin koşullarını değiştirir. Artık özne yalnızca dışarıdaki bir olayı kaydetmemekte, kendi maruz kaldığı müdahaleyi de açıklamak zorunda kalmaktadır. Taybeh'deki diplomatların konumu bu bakımdan belirgindir: Başlangıçta gözlemledikleri şiddet ortamı, saldırının gerçekleşmesiyle birlikte kendi bedensel güvenliklerini ve kurumsal statülerini de kapsayan bir olaylar bütününe dönüşmüştür. Gözlem nesnesi, gözlemciyi kendi nedensel örgütlenmesine dahil ettiğinde gözlemin epistemik sınırları yeniden çizilmek zorunda kalır.

Ancak gözlemcinin nesnel bilgi üretebilmesi için ontolojik olarak gözlemlenen dünyanın tamamen dışında bulunması gerektiği düşüncesi savunulması güç bir varsayımdır. İnsan gözlemci zaten fiziksel ve toplumsal dünyanın parçasıdır; herhangi bir olayı gözlemlemek, mutlak dışsallığı gerektirmez. Burada asıl ayrım, ontolojik dışsallık ile metodolojik mesafe arasındadır. Ontolojik dışsallık, gözlemcinin incelediği gerçekliğin dışında var olmasını gerektirirken metodolojik mesafe, gözlemcinin kendi konumunu ve müdahalesini hesaba katarak bilgi üretmesini ifade eder. Diplomatların saldırıya uğraması, nesnel gözlemi mantıksal olarak imkânsızlaştırmaz; fakat gözlemci konumunun tarafsız, güvenli ve müdahalesiz olduğu varsayımını geçersiz kılar. Dolayısıyla kriz, bilginin bütünüyle ortadan kalkması değil, bilginin hangi konumdan ve hangi ilişkisel koşullarda üretildiğinin yeniden sorgulanmasıdır.

Heinz von Foerster'in ikinci dereceden sibernetik yaklaşımı, gözlemcinin gözlem sürecine dahil oluşunu açıklamak için önemli bir kavramsal çerçeve sunar. Birinci dereceden gözlem, sistemi gözlemciden bağımsız bir nesne olarak ele almaya yönelirken ikinci dereceden gözlem, gözlemcinin kendisini ve gözlem yapma koşullarını da incelemenin kapsamına alır. Böylece gözlem yalnızca dışarıdaki nesnenin tanımlanması olmaktan çıkar; gözlemcinin hangi ayrımlar aracılığıyla bilgi ürettiği de araştırmanın konusu hâline gelir. Taybeh'deki olay, bu ayrımı somutlaştırmaktadır. Diplomatlar başlangıçta bölgedeki şiddeti gözlemleyen kurumsal aktörlerken saldırının ardından kendi gözlem faaliyetlerinin neden şiddetin kapsamına girdiğini de açıklamak zorunda kalmıştır. Gözlem, gözlemlenen olayın içerisinde ikinci bir gözlem nesnesi üretmiştir: gözlemcinin kendisi. Birinci düzeyde çatışma gözlemlenirken ikinci düzeyde çatışmanın gözlemciyi nasıl konumlandırdığı gözlemlenmeye başlanır.

Niklas Luhmann'ın sistem kuramında gözlem, bir ayrım yapma ve bu ayrımın belirli bir tarafını işaretleme işlemidir. Her gözlem, kullandığı ayrımın kendisini aynı anda bütünüyle gözlemleyemediği için belirli bir kör noktaya sahiptir. Diplomat ile çatışmanın tarafları arasındaki ayrım da başlangıçta belirli bir kurumsal mesafe varsayar. Diplomat gözlem yapan, sahadaki aktörler ise gözlemlenen konumundadır. Ancak saldırı gerçekleştiğinde bu ayrımın yeterliliği sarsılır: Gözlem yapan aktör aynı zamanda şiddete maruz kalan bir aktöre dönüşür. Böylece önceki sınıflandırma, yeni durumu açıklamak bakımından eksik kalır. Gözlemci ile katılımcı kategorileri birbirini dışlayan mutlak kimlikler olmaktan çıkar; aynı özne farklı ilişkiler bakımından her iki konumu da taşıyabilir. Buradaki epistemolojik sorun, gözlemin tarafsızlığını otomatik olarak kaybetmesi değil, kullanılan kategorilerin olayın değişen ilişkisel yapısını karşılamakta yetersiz kalmasıdır.

Diplomatik statü, bu epistemolojik dönüşüme ayrıca normatif bir katman ekler. Diplomat sıradan bir gözlemci değildir; belirli bir siyasal topluluğun uluslararası düzeyde tanınan temsil yetkisini taşır. Diplomatik temsilin hukuki çerçevesi, görev ve konuma göre değişen koruma yükümlülükleriyle bağlantılıdır. Dolayısıyla temsilcinin saldırıya uğraması yalnızca bireysel bedene yönelmiş bir müdahale değildir; aynı zamanda temsil faaliyetinin güvenli biçimde yürütülebilmesi meselesini gündeme getirir. Burada temsilin iki ayrı işlevi kesişir: Epistemik temsil, dışarıdaki olayların bilgiye dönüştürülmesini; siyasal temsil ise belirli bir devletin veya kurumun başka bir yerde yetkili biçimde görünür olmasını sağlar. Taybeh'de bu iki işlev aynı özne üzerinde birleşmiştir. Olayı gözlemleyen kişi, aynı zamanda bir siyasal düzeni temsil ettiği için saldırı yalnızca tanığın güvenliğini değil, temsilin sahadaki uygulanabilirliğini de sorunlaştırır.

İkinci ontolojik kırılma, diplomatik düzen ile çatışma sahası arasındaki ilişkinin Carl Schmitt'in siyasal düşüncesi üzerinden değerlendirilmesinde belirir. Schmitt'in Politik Teoloji eserindeki temel savı, hukuki düzenin yalnızca normlardan oluşmadığı; normların uygulanabilmesi için belirli bir olağan durumun fiilen mevcut olması gerektiğidir. Genel hukuk kuralları, uygulanabilecekleri asgari bir düzenlilik ortamını varsayar. Bu ortamın çözüldüğü istisnai koşullarda egemenlik, Schmitt'e göre, istisna hâline kimin karar verebildiği sorusuyla görünür hâle gelir. Böylece düzenin temelinde yalnızca önceden belirlenmiş kurallar değil, kuralların uygulanabileceği normal durumu kurma veya yeniden tesis etme meselesi bulunur. Schmittçi perspektifte kriz, düzenin basitçe karşıtı değildir; düzenin hangi siyasal karara ve hangi fiilî koşullara dayandığını görünür kılan sınır durumudur.

Bu yaklaşım diplomasiye uygulandığında, uluslararası temsilin yalnızca hukuki tanınma üzerinden güvence altına alınamayacağı anlaşılır. Diplomatik ilişkiler, devletlerin birbirlerini belirli kurallar çerçevesinde muhatap kabul etmesine dayanır; ancak bu kuralların sahada işleyebilmesi, temsilcilerin güvenliğinin fiilen sağlanmasını da gerektirir. Diplomatik dokunulmazlık ve koruma hükümleri normatif bir düzen kurarken, sahadaki şiddet bu düzenin uygulanma kapasitesini sınayabilir. Taybeh'deki saldırı, diplomatik temsilcilerin sahip oldukları kurumsal statünün onları fiziksel müdahaleden kendiliğinden korumadığını göstermektedir. Hukuki güvence ile fiilî güvenlik aynı şey değildir. Temsilcinin dokunulmazlığına veya korunmasına ilişkin normun varlığı, bu normun ihlal edilemeyeceği anlamına gelmez; aksine ihlal ihtimali, normun uygulanmasını sağlayacak kurumsal kapasitenin önemini açığa çıkarır.

Schmitt'in istisna kavramının burada dikkatle sınırlandırılması gerekir. Taybeh'deki saldırı, tek başına hukuki anlamda bir olağanüstü hâl ilan edildiğini veya egemen bir otoritenin hukuk düzenini askıya aldığını göstermez. Olayın Schmittçi önemi, doğrudan bir istisna hâli kararı olmasından ziyade, normatif düzenin olağan işleyiş için varsaydığı güvenlik koşullarındaki kırılmayı görünür kılmasındadır. Diplomatik temsilin hukuken tanınması ile temsilcinin fiilen korunması arasındaki açıklık, Schmitt'in normun uygulanabilirliği için normal bir durumun varlığını gerekli görmesiyle ilişkilendirilebilir. Ancak buradan şiddetin hukuk dışı egemenlik yetkisi yarattığı veya hukuki korumayı geçersiz kıldığı sonucu çıkarılamaz. Normun ihlal edilmesi onun geçerliliğini zorunlu olarak ortadan kaldırmaz; hukuki sorumluluk ve koruma yükümlülükleri ihlal sonrasında da varlığını sürdürebilir.

Daha derin düzeyde Schmitt'in Siyasal Kavramı eserindeki dost-düşman ayrımı, diplomatik temsilin çatışma ortamında nasıl yeniden anlamlandırılabileceğini düşünmeye imkân tanır. Schmitt açısından siyasal olanın özgül ölçütü, kolektif varoluşsal karşıtlıkların dost ve düşman ayrımı biçiminde kurulabilmesidir. Bu ayrım gündelik kişisel düşmanlıkla özdeş değildir; siyasal toplulukların birbirlerini varoluşsal karşıtlar olarak tanımlayabilmesiyle ilgilidir. Diplomatik temsil ise farklı siyasal özneler arasında iletişim ve müzakere ilişkisi kurmaya yönelik bir mekanizmadır. Ne var ki çatışma ortamında bir temsilcinin gözlem faaliyeti, sahadaki aktörler tarafından tarafsız tanıklık olarak görülmeyebilir. Gözlemcinin fiilen hedef alınması, diplomatik kimliğin onu bütün aktörlerin gözünde çatışma dışı bir konuma yerleştirmediğini gösterir; ancak saldırganların belirli bir dost-düşman sınıflandırmasıyla hareket ettiğini kanıtlamak için ayrıca niyet ve bağlam kanıtlarına ihtiyaç vardır. Buradaki kuramsal gerilim, diplomatik tanınmanın kurduğu normatif statü ile çatışma aktörlerinin fiilî davranışları arasındadır.

İki çözümleme birleştirildiğinde, olayın epistemolojik ve siyasal boyutlarının aynı ilişkisel kırılmadan doğduğu görülür. Gözlemcinin olayın dışında kalacağı varsayımı, saldırıyla birlikte metodolojik bakımdan yeniden değerlendirilmek zorunda kalırken diplomatik temsilin güvenli biçimde işleyebileceği varsayımı da fiilî şiddet tarafından sınanır. Birinci durumda bilginin üretim konumu, ikinci durumda normatif düzenin uygulanma koşulları problemleşir. Her iki düzeyde de dışarıdan düzenleyici veya gözlemleyici olduğu varsayılan yapı, düzenlemeye ya da gözlemlemeye yöneldiği olayın etkisine maruz kalmaktadır. Gözlemci, gözlemlediği sistem tarafından etkilenir; diplomatik düzen ise düzenlemeyi amaçladığı çatışmanın koşullarından bağımsız kalamaz. Böylece gözlem ile olay, norm ile saha arasındaki ayrım mutlak bir dışsallık ilişkisi olmaktan çıkarak karşılıklı etkilenmeye açık bir yapı kazanır.

Taybeh saldırısının açığa çıkardığı esas mesele, kurumsal statülerin ve epistemik konumların fiziksel gerçeklik üzerinde kendiliğinden egemenlik kuramamasıdır. Von Foerster gözlemcinin gözlem sürecine dahil oluşunu, Luhmann gözlemde kullanılan ayrımların sınırlarını, Schmitt ise hukuki düzenin fiilî normal durumla ilişkisini açıklamaktadır. Bu yaklaşımların birleşiminden çıkan sonuç, gözlemcinin veya temsilcinin konumunun yalnızca kendi kurumsal tanımıyla belirlenemeyeceğidir. Dışarıdan gözlem yapmak isteyen özne, gözlemlediği ilişkilerin doğrudan muhatabı olabilir; hukuki düzeni temsil eden aktör, o düzenin uygulanmasını güvence altına alması gereken mekanizmaların yetersizliğiyle karşılaşabilir. Gözlemci çatışmanın nesnesine dönüştüğünde epistemolojik mesafe; diplomatik temsilci şiddetin hedefi hâline geldiğinde normatif güvenlik varsayımı sarsılır. İlkinde bilginin konumu, ikincisinde düzenin koşulları açığa çıkar. Çünkü ne gözlem dünyadan bütünüyle dışarıdadır ne de hukuk uygulanacağı gerçekliğin dışında kendi kendine işleyebilir.

İlişkisel Asimetri 

İki taraf arasındaki ilişkinin varlığı, tarafların birbirlerine eşdeğer karşılıklar vermesini zorunlu kılmaz. Yemen'de Husi yönetiminin çatışmalar sırasında gözaltına alınan 159 kişiyi, karşı taraftan eşzamanlı bir esir salıverme gerçekleşmeden serbest bırakması, ilişkisel düzenin karşılıklılık ilkesine indirgenemeyeceğini gösteren bir örnektir. Geleneksel esir değişiminde her iki tarafın elindeki tutuklular, karşılıklı yükümlülüklerin ve pazarlık imkânlarının taşıyıcısı hâline gelir; bir kişinin serbest bırakılması, diğer taraftan benzer bir işlemin gerçekleşmesine bağlanır. Böylece ilişki, eşdeğerlik üzerinden örgütlenen koşullu bir yapıya dönüşür. Tek taraflı salıverme ise bu yapının mantıksal zorunluluğunu askıya alır: İlişkinin yeniden tanımlanması için iki tarafın eşzamanlı olarak aynı yönde hareket etmesi gerekmez; taraflardan birinin gerçekleştirdiği eylem, ortak ilişkisel düzenin niteliğini değiştirebilir.

Karşılıklılık, toplumsal ilişkilerin yaygın örgütlenme ilkelerinden biri olmakla birlikte, ilişkinin ontolojik kurucu koşulu değildir. Marcel Mauss'un armağan çözümlemesinde verme, alma ve karşılık verme yükümlülükleri toplumsal bağın yeniden üretimini sağlarken, Lévi-Strauss'un mübadele yaklaşımında ilişkisel düzen, karşılıklı dolaşıma giren değerler üzerinden açıklanır. Ancak bu modellerdeki karşılıklılık, toplumsal ilişkinin mümkün olan biçimlerinden yalnızca biridir. İlişkinin varlığı ile ilişkinin simetrisi birbirinden ayrılmalıdır. İki özne arasındaki bağ, tarafların aynı miktarda değer aktarmasını, aynı yükümlülükleri üstlenmesini veya eşzamanlı davranmasını gerektirmeksizin varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla eşdeğerlik, ilişkinin ontolojik zorunluluğu değil, belirli ilişkisel düzenlerin normatif ve kurumsal örgütlenme ilkesidir. Yemen'deki salıverme, mübadele sisteminin dışına çıkan bir eylemin mevcut ilişkisel yapıyı dönüştürme imkânını somutlaştırır.

İlişkinin tek taraflı yeniden tanımlanabilir olması, onun yalnızca iki öznenin ortak iradesinden doğmadığını da açığa çıkarır. Taraflardan biri mevcut davranış kalıbını değiştirdiğinde, diğer taraf henüz herhangi bir karşılık vermemiş olsa bile ilişkisel durum artık önceki hâliyle özdeş değildir. Esirlerin karşılıklı olarak tutulduğu ve salıvermenin pazarlığa bağlandığı bir düzende, tutukluluk aynı zamanda müzakere edilebilir bir değer taşır. Tek taraflı salıverme gerçekleştiğinde ise serbest bırakılan kişiler açısından bu pazarlık bağı fiilen ortadan kalkar; taraflar arasındaki yükümlülüklerin, beklentilerin ve olası müzakerelerin yapısı değişir. Buradaki dönüşüm, karşı tarafın davranışından bağımsız olarak başlatılmıştır; ancak ilişkinin bütünü üzerindeki kalıcı etkisi, diğer tarafın tepkilerine ve sonraki gelişmelere bağlıdır. Böylece ilişkisel ontolojinin önemli bir ayrımı belirginleşir: Bir ilişkiyi değiştirme girişimi tek taraflı olabilir; fakat değişimin karşılıklı olarak tanınması ve istikrarlı bir düzene dönüşmesi zorunlu olarak aynı şey değildir.

Söz konusu asimetri, karşılıksız eylemin zorunlu olarak çıkarsız veya siyasal hesaplardan bağımsız olduğu anlamına gelmez. Bir salıverme kararı insani gerekçelerle, diplomatik beklentilerle, meşruiyet arayışıyla veya stratejik hesaplarla ilişkili olabilir. Eylemin karşılığının aynı anda alınmaması, gelecekte hiçbir karşılık beklenmediğini kanıtlamaz. Burada belirleyici olan öznel motivasyondan ziyade eylemin ilişkisel biçimidir. Karşılıklı mübadele gerçekleşmediği hâlde mevcut bağın bir unsuru değiştirilmiştir. Böylece eşzamanlı karşılıklılık ile stratejik beklenti arasındaki ayrım korunur: Bir eylem, karşılığını hemen almadan da belirli bir amaca yönelik olabilir; fakat bu durum onun ilişkisel bakımdan tek taraflı gerçekleştiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Daha derin düzeyde mesele, ilişkilerin sabit varlıklar değil, eylemler aracılığıyla sürekli yeniden kurulan dinamik örüntüler olmasıdır. Bir tarafın eylemi yalnızca mevcut ilişkinin içerisinde gerçekleşmez; aynı zamanda o ilişkinin gelecekte hangi kurallarla sürdürülebileceğine dair yeni bir imkân üretir. Karşılıklılık üzerine kurulmuş bir çatışma düzeninde tek taraflı salıverme, eşdeğer mübadelenin dışındaki ilişki biçimlerini görünür kılar. Bunun mutlaka uzlaşma doğurması gerekmez; fakat ilişkinin başka türlü örgütlenebilir olduğunu gösterir. Özellikle çatışma koşullarında her tavizin karşı tavize, her salıvermenin başka bir salıvermeye bağlandığı düşünülürse, tek taraflı eylem mevcut ilişkinin zorunlu görünen mantığını kesintiye uğratır. Karşılıklılığın yokluğu ilişkinin yokluğu değildir; asimetri, ilişkinin kendi içinden farklı bir düzen üretmesinin koşulu olabilir.

Yemen'deki 159 kişinin serbest bırakılması, böylece münferit bir insani veya siyasal işlem olmanın ötesinde, ilişkisel ontolojinin temel bir özelliğini düşünmeye imkân verir: İlişki, tarafların birbirlerini eşdeğer biçimde tekrar etmelerine dayanmaz. Bir öznenin gerçekleştirdiği eylem, diğerinin henüz katılmadığı bir dönüşümü başlatabilir; ortak yapı, ortak olmayan bir hareket tarafından değiştirilebilir. İlişkisel düzenin simetrik olması ile ilişkisel dönüşümün mümkün olması birbirinden bağımsız koşullardır. İki taraf bir ilişkiyi birlikte kurmuş olabilir; fakat o ilişkinin mevcut biçimini değiştirmek için her zaman birlikte hareket etmeleri gerekmez. İlişkinin karşılıklı olması, dönüşümünün de karşılıklı olmak zorunda olduğu anlamına gelmez.                                                    

İkinci Doğanın İzomorfizmi

İnsan, doğanın içerisinde varlığını sürdüren fakat kendisini doğadan ayırarak özne statüsü kazanmaya çalışan bir varlıktır. Kuveyt'in Havalli eğitim bölgesinde öğrencilerin katılımıyla gerçekleştirilen ağaçlandırma faaliyetleri, çevre atölyeleri ve sürdürülebilirlik etkinlikleri, bu ontolojik gerilimin eğitim aracılığıyla nasıl düzenlenebileceğini göstermektedir. Çevreyi koruma davranışının çocuklukta tekrarlanması, belirli bir dışsal yükümlülüğün zamanla bireyin kendiliğinden gerçekleştirdiği davranış örüntüsüne dönüşmesini sağlayabilir. Böylece çevresel sorumluluk, yalnızca bilinçli biçimde yerine getirilen bir emir olmaktan çıkarak öznenin gündelik pratiklerini düzenleyen alışkanlıksal bir yapıya dönüşür. Buradaki temel mesele, insanın doğaya doğrudan geri dönmesi değil, doğayla uyumlu davranışların öznenin kendi içerisinde ikinci bir doğa olarak kurulmasıdır. İnsan, doğal zorunlulukları olduğu gibi tekrar etmek yerine, bu zorunluluklarla uyumlu bir davranış düzenini öğrenerek kendi varoluşuna dahil eder.

İkinci doğa kavramı, doğuştan mevcut olmayan fakat tekrar, eğitim ve toplumsallaşma yoluyla kazanılarak zamanla doğal bir özellik gibi işleyen eğilimler bütününü ifade eder. Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik eserindeki alışkanlık (ethos) yaklaşımı, bu mekanizmanın klasik felsefedeki temel kaynaklarından biridir. Aristoteles'e göre ahlaki erdemler doğuştan tamamlanmış özellikler olarak bulunmaz; uygun eylemlerin tekrarlanmasıyla kazanılır. İnsan adil davranışlarda bulunarak adaletli, ölçülü davranışlarda bulunarak ölçülü olmaya yönelir. Dolayısıyla tekrar, yalnızca önceden mevcut bir niteliğin dışa vurulması değildir; belirli eğilimlerin oluşumuna katılan kurucu bir süreçtir. Çevresel sorumluluğun erken yaşta öğretilmesi de benzer biçimde değerlendirilebilir. Ağaç dikmek, suyu dikkatli kullanmak veya atıkları ayrıştırmak başlangıçta öğretmenin yönlendirmesiyle gerçekleştirilen davranışlar olabilir; ancak bu davranışların farklı bağlamlarda sürekli uygulanması, onların dışsal denetim gerektirmeden tekrarlanabilen eğilimlere dönüşmesini sağlayabilir. Alışkanlık, tekrar edilen eylemin yalnızca hafızada saklanması değil, eyleme yönelen öznenin pratik yapısının değişmesidir.

Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı, ikinci doğanın toplumsal kuruluşunu daha ayrıntılı açıklamaya imkân verir. Habitus, bireyin geçmiş deneyimleri ve toplumsal koşulları içerisinde kazandığı, algılarını, değerlendirmelerini ve davranışlarını yönlendiren kalıcı fakat değişebilir eğilimler sistemidir. Bu eğilimler her davranışı bilinçli bir kurala başvurarak gerçekleştirmeyi gerektirmez; özne, belirli koşullarda nasıl hareket edeceğini çoğu zaman önceden içselleştirilmiş pratik şemalar aracılığıyla belirler. Okullarda çevresel davranışların sürekli uygulanması, ekolojik sorumluluğun böyle bir eğilimler sistemine dahil edilmesini hedefleyebilir. Çevreyi koruma ilkesi yalnızca sözel olarak öğretilmiş bir bilgi olmaktan çıkar; hangi nesnenin nasıl kullanılacağına, hangi tüketimin gereksiz olduğuna ve hangi davranışın uygun sayılacağına ilişkin pratik değerlendirme mekanizmalarına yerleşebilir. Böylece çevre normu, öznenin karşısında duran bir emir olmaktan uzaklaşarak öznenin dünyayla ilişki kurma biçiminin parçası hâline gelir.

Ancak bu dönüşümün ontolojik önemi, yalnızca çevreye duyarlı bireyler yetiştirilmesiyle sınırlı değildir. İnsan varoluşunda doğadan ayrışma ile doğaya bağımlılık aynı anda bulunmaktadır. İnsan, kendisini çevresinden ayırt edebilen, kendi eylemlerini değerlendirebilen ve gelecek için amaçlar oluşturabilen bir özne olarak belirli bir özerklik kurar. Buna karşılık bedensel varoluşu, solunumdan beslenmeye, su döngüsünden sıcaklık düzenlenmesine kadar doğanın süreçlerine bağımlıdır. Öznenin kendi sınırlarını kurması, onu varoluşsal bakımdan taşıyan ekolojik koşullardan bağımsızlaşması anlamına gelmez. İnsan, kendisini doğadan ayırdığı ölçüde doğayla ilişkisini yeniden düzenleme ihtiyacıyla karşılaşır. Özne statüsü belirli bir ayrışmayı gerektirirken yaşamın sürekliliği, ayrışan öznenin doğayla maddi ilişkisinin korunmasını zorunlu kılar.

Baruch Spinoza'nın conatus öğretisi, bu gerilimin ontolojik temelini açıklamak açısından belirleyicidir. Spinoza'ya göre her varlık, kendi varoluşunda sürmeye çabalar; bu çaba, o varlığın fiilî özünü ifade eder. Conatus, bilinçli bir hayatta kalma arzusundan ibaret değildir; varlığın kendi varoluşunu sürdürmesine yönelik temel etkinliğidir. İnsan da doğanın dışında konumlanan bağımsız bir töz değil, tek tözün belirli kiplerinden biridir. Dolayısıyla insanın varlığını sürdürmesi, başka varlıklarla kurduğu karşılıklı etkilenme ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Beslenme, solunum, barınma ve bedensel güvenlik gibi gereksinimler, insanın kendi varoluşunu devam ettirme çabasının çevresel koşullara bağlı olduğunu gösterir. Ekolojik yıkım, bu açıdan yalnızca insanın dışındaki bir dünyanın bozulması değildir; insanın kendi varlığını sürdürme kapasitesinin dayandığı ilişkilerin zayıflamasıdır. Doğayı koruma davranışı, doğaya dışarıdan yöneltilen ahlaki bir iyilik olmanın ötesinde, doğanın içerisinde var olan öznenin kendi conatusunu mümkün kılan koşulları koruması olarak da anlaşılabilir.

Spinozacı perspektifte insanın doğadan bütünüyle kopması mümkün değildir; zira insan doğanın dışında ayrı bir ontolojik alan oluşturmaz. Bununla birlikte insanın kendisini doğadan ayrıştırması, mutlak bir tözsel bağımsızlık olarak değil, belirli bir örgütlenme ve öz-farkındalık kapasitesi olarak düşünülebilir. İnsan bedeni, çevresiyle sürekli madde ve enerji alışverişinde bulunmasına rağmen kendi örgütlenmesini belirli sınırlar içerisinde korur. Benzer biçimde insan bilinci de çevresel uyaranlara edilgin biçimde maruz kalmakla sınırlı değildir; ilişkilerini kavramsallaştırabilir, değerlendirebilir ve davranışlarını dönüştürebilir. Dolayısıyla öznenin ayrıklığı, doğadan mutlak kopuş değil, doğanın içerisinde özgül bir varoluş biçimi oluşturmasıdır. Bu ayrım, ikinci doğanın neden gerekli olabileceğini anlamayı sağlar: İnsan, doğal süreçlerin kendiliğinden işleyişine bütünüyle teslim olmadan, kendi davranışlarını doğanın yaşamsal koşullarıyla uyumlu biçimde düzenleyebilecek öğrenilmiş bir normatif yapı geliştirebilir.

John McDowell'ın Mind and World eserinde geliştirdiği ikinci doğa yaklaşımı, burada önemli bir felsefi tamamlayıcıdır. McDowell'a göre insanın akılsal yetileri, eğitim ve kültür aracılığıyla gelişen ikinci doğasının parçasıdır. İnsan, doğal dünyadan bütünüyle kopuk bir akıl varlığı değildir; ancak doğayla ilişkisi yalnızca biyolojik tepkiler tarafından da belirlenmez. Eğitim yoluyla kazanılan kavramsal ve normatif yetiler, insanın dünyayı gerekçeler ışığında değerlendirebilmesini sağlar. Çevre eğitimi bu açıdan değerlendirildiğinde, çocukların yalnızca belirli hareketleri mekanik olarak tekrar etmesi yeterli değildir; neden su tasarrufu yapılması gerektiğini, ekosistemlerin nasıl işlediğini ve kendi davranışlarının başkalarının yaşam koşullarıyla nasıl ilişkili olduğunu kavramaları da önemlidir. İkinci doğa, böylece yalnızca otomatikleşmiş alışkanlıklar toplamı değil, doğal dünyayla ilişkiyi akılsal olarak düzenleyen öğrenilmiş bir yetiler sistemi hâline gelir.

Buradan geliştirilebilecek özgün model, ikinci doğanın birinci doğayla izomorfik konumlanması ilkesine dayanır. Matematiksel anlamda izomorfizm, iki yapı arasında temel ilişkileri koruyan bire bir bir eşleme bulunmasını ifade eder. Ekolojik davranış ile doğal süreçler arasında böyle eksiksiz bir matematiksel izomorfizm bulunduğunu ileri sürmek doğru olmaz; insan davranışları ile ekosistemler farklı karmaşıklık düzeylerine ve farklı işleyiş ilkelerine sahiptir. Bununla birlikte izomorfizm kavramı, ontolojik bir modelde yapısal uygunluğu ifade edecek biçimde kullanılabilir. Burada amaç, insanın öğrenilmiş davranış düzeninin doğayı maddi olarak kopyalaması değil, doğanın yaşamsal sürekliliğini sağlayan belirli ilişki ilkeleriyle uyumlu biçimde örgütlenmesidir. Su tüketiminde ölçülülük, atıkların azaltılması, kaynakların yenilenme kapasitesinin gözetilmesi ve ekolojik döngülerin korunması gibi normlar, toplumsal davranışların doğal sistemlerin sınırlarıyla uyumlandırılmasına yönelik örnekler oluşturur. İkinci doğanın birinci doğayla izomorfik konumlanması, iki düzenin maddi olarak özdeşleşmesini değil, öğrenilmiş davranışların ekolojik sürekliliği destekleyen ilişkisel ilkelerle yapısal uygunluk kazanmasını ifade eder.

Bu modelde birinci doğa ile ikinci doğa arasındaki biçimsel ayrılık zorunludur. Birinci doğa, insanın iradesinden bağımsız olarak işleyen fiziksel, biyolojik ve ekolojik süreçlerden oluşurken ikinci doğa, insanın eğitim, alışkanlık, kültür ve normatif değerlendirme aracılığıyla geliştirdiği davranış düzenidir. İnsanın doğayı taklit etmesi, kendisini doğal süreçlerle özdeşleştirmesini gerektirmez. Aksine, insanın doğayı kavrayabilmesi ve davranışlarını ona göre düzenleyebilmesi, belirli bir düşünsel mesafe kurmasına bağlıdır. Bu mesafe, öznenin kendi eylemlerini bilinçli biçimde değerlendirmesini ve farklı seçenekler arasında karar vermesini mümkün kılar. Böylece ikinci doğa, insanın özne statüsünü korurken birinci doğanın yaşamsal sınırlarına uyum sağlamasına aracılık eder. Biçimsel ayrılık öznenin kendine özgü normatif örgütlenmesini korurken yapısal uygunluk, bu örgütlenmenin kendi varoluşunu taşıyan doğal koşullarla çatışmasını sınırlamayı amaçlar.

Ancak burada amaç, insan davranışlarının doğanın bütün süreçlerini kusursuz biçimde tekrar etmesi değildir. Doğa, insanın ahlaki bakımdan doğrudan taklit etmesi gereken tekil ve uyumlu bir normlar sistemi olarak düşünülemez. Ekosistemlerde rekabet, yok oluş, hastalık ve yıkıcı süreçler de bulunmaktadır. Dolayısıyla doğal olanın kendiliğinden iyi olduğu sonucuna varmak, olgusal gerçeklikten normatif yükümlülük türeten bir doğalcı safsata riski taşır. Ekolojik ikinci doğanın meşruiyeti, doğanın her davranışını kopyalamasından değil, insanların ve diğer canlıların yaşamsal koşullarını korumaya yönelik gerekçelendirilebilir normlar oluşturmasından kaynaklanmalıdır. İzomorfik konumlanma, bu bakımdan eksiksiz özdeşlik değil, seçilmiş ekolojik ilişkilerle işlevsel uyum anlamına gelir. İnsan, doğanın bir parçası olarak kalırken hangi doğal süreçlerin korunması ve hangi insan müdahalelerinin sınırlandırılması gerektiğini normatif olarak değerlendirmeyi sürdürür.

Çocukluk döneminde çevresel alışkanlıkların kazandırılması, söz konusu ikinci doğanın kuruluşunda özel bir konuma sahiptir. Erken yaşta tekrarlanan davranışlar, yalnızca bireysel hafızada yer edinmez; toplumsal etkileşimler, okul düzeni, aile pratikleri ve kamusal beklentiler aracılığıyla pekiştirilir. Ancak tekrarın tek başına kalıcı davranış değişikliğini garanti ettiği söylenemez. Öğrenilen normların gündelik yaşamda uygulanabilir olması, çevresel altyapının bu davranışları desteklemesi ve bireyin eylemlerinin gerekçelerini kavrayabilmesi de belirleyicidir. Okulda ağaç dikmeyi öğrenen bir öğrencinin çevreyle ilişkisi, yalnızca etkinliğin gerçekleştiği günle sınırlı kalırsa ikinci doğa oluşmayabilir. Buna karşılık çevresel sorumluluk farklı yaşam alanlarında yeniden üretildiğinde davranış, dışsal teşvikten bağımsızlaşarak daha istikrarlı bir eğilime dönüşebilir. Böylece eğitimin başarısı yalnızca bilginin aktarılmasıyla değil, edinilen bilginin sürdürülebilir bir yaşam pratiğine dönüşmesiyle değerlendirilir.

Bu dönüşümde Michel Foucault'nun özneleşme yaklaşımı da tamamlayıcı bir açıklama sunar. Foucault açısından özne, yalnızca dışsal iktidar ilişkilerinin edilgin sonucu değildir; belirli pratikler aracılığıyla kendisiyle ilişki kuran ve kendi davranışlarını düzenleyen bir varlıktır. Çevre eğitimi, bu bağlamda bireyin kendisini belirli normlar doğrultusunda yönetmeyi öğrenmesi olarak değerlendirilebilir. Ancak dışsal normun içselleştirilmesi, kendiliğinden özgürleşme anlamına gelmez; bireyin kendi davranışlarını bilinçli olarak düzenlemesi ile yalnızca otoritenin beklentilerini otomatik biçimde tekrarlaması arasında fark vardır. Ekolojik ikinci doğanın özerklikle uyumlu olması, normların körü körüne içselleştirilmesinden ziyade gerekçelerinin anlaşılmasına ve eleştirel olarak değerlendirilebilmesine bağlıdır. Böylece çevresel alışkanlık, insanın özne statüsünü zayıflatan mekanik bir koşullanma yerine kendi eylemlerini ekolojik bilgi ışığında düzenlemesini sağlayan bir kapasiteye dönüşebilir.

İkinci doğanın toplumsal olarak kurulması, bireysel conatus ile kolektif yaşam koşulları arasındaki ilişkiyi de yeniden düzenler. İnsan kendi varlığını sürdürmeye çalışırken yalnızca kişisel bedenini korumakla yetinemez; yaşamsal kaynakların ortak kullanımına, çevresel süreçlerin devamlılığına ve başka varlıkların faaliyetlerine bağımlıdır. Spinoza'nın conatus kavramından hareketle geliştirilen bu ekolojik yaklaşımda, öznenin kendi varlığını koruması ile çevresel koşulları gözetmesi birbirine bütünüyle dışsal amaçlar değildir. Çevreyi koruyan davranışlar, kişisel varoluşun üzerinde yükseldiği ortak maddi koşulların sürdürülmesine de katkıda bulunabilir. Bununla birlikte ekolojik sorumluluğun tamamını bireysel öz-koruma çıkarına indirgememek gerekir; insan dışı canlıların korunması, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk ve çevresel adalet gibi normatif gerekçeler, bireyin doğrudan çıkarlarını aşabilir. İkinci doğa, öznenin kendi varoluşunu sürdürme çabası ile daha geniş ekolojik bütünlüğün korunması arasında davranışsal bir aracılık kurabilir; fakat bu bütünlüğün etik değeri yalnızca öznenin çıkarlarından türemez.

Kuveyt'teki çevresel sürdürülebilirlik etkinlikleri, sonuçta insanın doğadan ayrışarak özneleşmesi ile doğaya bağımlı olarak varlığını sürdürmesi arasındaki gerilimi eğitim üzerinden düşünmeye imkân vermektedir. Aristoteles tekrarın karakter oluşturucu işlevini, Bourdieu alışkanlıkların toplumsal olarak içselleştirilmesini, Spinoza varlığın kendisini sürdürme çabasını, McDowell öğrenilmiş normatif yetilerin ikinci doğasını ve Foucault öznenin kendi davranışını düzenleme süreçlerini açıklamaktadır. Bu kuramsal çerçevelerin birleştiği yerde ekolojik ikinci doğa, biyolojik doğanın yerine geçen başka bir maddi evren değil, insanın doğal varoluşuyla ilişkisini düzenlemek üzere geliştirdiği öğrenilmiş bir normatif yapı olarak belirir.

İnsan doğadan ayrışarak özneleşir, fakat doğadan bağımsızlaşarak varlığını sürdüremez. Conatus, öznenin kendi varoluşunu koruma çabasını ifade ederken bu çabanın gerçekleşmesi ekolojik koşulların sürekliliğine bağlıdır. Çözüm, öznenin doğayla yeniden özdeşleşmesi değil, doğaya bağımlılığını kendi özerkliğini ortadan kaldırmadan düzenleyebilmesidir. İkinci doğa burada belirleyici bir aracı hâline gelir: Biçimsel olarak insanın öğrenilmiş normlarından oluşur, işlevsel olarak doğal yaşamın sürekliliğiyle uyumlanır. İzomorfik konumlanmanın ontolojik anlamı budur. Özne, birinci doğanın içerisinde erimeden onunla yapısal uygunluk kurabilir; kendi davranışlarını alışkanlık aracılığıyla yeniden örgütleyerek hem ayrıklığını hem de varoluşunun maddi koşullarını korumaya yönelebilir. İnsan, doğanın dışında yaşamayı başaramayacağı için kendi içerisinde doğayla uyumlu ikinci bir düzen kurmak zorundadır.

Ekolojinin Eşzamanlı Ontolojisi

Pasifik Okyanusu'ndaki sıcaklık değişiminin binlerce kilometre uzaktaki Umman'ın yağış rejimiyle ilişkili olması, coğrafi mesafenin nedensel bağımsızlık anlamına gelmediğini göstermektedir. Umman meteoroloji yetkililerinin güçlenen El Niño nedeniyle ülkenin kuzeyinde normalin üzerinde yağış, genelinde ise yüksek sıcaklık beklediklerini açıklaması, yeryüzünün birbirinden ayrılmış coğrafi birimler toplamı olarak değil, karşılıklı koşullanma içerisinde işleyen dinamik bir bütünlük olarak düşünülmesini gerektirir. Ancak burada klasik nedenselliğin tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Okyanus sıcaklıkları, atmosferik basınç dağılımları, rüzgâr sistemleri ve nem taşınımı arasında fiziksel olarak açıklanabilir ilişkiler bulunmaktadır. Asıl ontolojik sorun, nedenselliğin yalnızca birbirine temas eden iki ayrı nesne arasındaki doğrusal aktarım olarak kavranmasının yetersizliğidir. Coğrafi uzaklık nedensel uzaklık değildir; birbirinden binlerce kilometre uzakta bulunan bölgeler, aynı gezegensel dinamiğin farklı yerel gerçekleşmeleri olabilir.

Klasik mekanik nedenselliğin basitleştirilmiş modelinde A nesnesi B nesnesini etkiler ve belirli bir sonuç ortaya çıkar. Bu model, yerel ve sınırlı etkileşimlerin açıklanmasında yararlı olmakla birlikte, ekolojik sistemlerin karmaşık nedensel örgütlenmesini tek başına temsil edemez. İklimsel süreçlerde bir değişkenin etkisi, çok sayıda aracı mekanizma, geri besleme döngüsü ve eşzamanlı koşullanma ilişkisi üzerinden gerçekleşir. Pasifik'teki deniz yüzeyi sıcaklığının değişmesi yalnızca başka bir bölgeye aktarılan yalıtılmış bir kuvvet değildir; atmosferik dolaşımın geniş ölçekli örgütlenmesini değiştiren ve farklı bölgelerde farklı sonuçlar üretebilen bir süreçtir. Bu nedenle ekolojik nedensellik, basit bir A-B aktarımından ziyade, çok sayıda unsurun oluşturduğu sistemsel konfigürasyon içerisinde anlaşılmalıdır. Neden ile sonuç, birbirinden bütünüyle bağımsız iki varlığın karşılaşması olmak zorunda değildir; aynı ilişkisel bütünlüğün farklı noktalarında belirginleşen süreçler olarak da ortaya çıkabilir.

Gottfried Wilhelm Leibniz'in monadolojisi, bu düşüncenin metafizik bakımdan en radikal örneklerinden birini sunar. Leibniz'e göre gerçekliğin temel tözleri olan monadlar, kendi içsel ilkeleri uyarınca değişen, birbirlerine doğrudan nedensel etki aktarmayan yalın varlıklardır. Monadların penceresiz oluşu, onların dışarıdan maddi veya zihinsel içerik almadıkları anlamına gelir. Buna rağmen evrende gözlemlenen düzen ve karşılıklı uygunluk, Tanrı tarafından kurulmuş önceden belirlenmiş uyum (harmonia praestabilita) sayesinde mümkün olur. Her monad, evrenin bütününü kendi perspektifinden ifade eder; farklı varlıklarda gerçekleşen değişimler, doğrudan karşılıklı müdahaleden değil, ortak bir düzen içerisinde birbirleriyle uyumlu gelişmelerinden kaynaklanır. Böylece görünürde birbirini etkileyen varlıklar, daha temel bir ontolojik uyumun farklı ifadeleri olarak kavranır. Leibnizci evrende birlik, nesnelerin birbirine fiziksel olarak bağlanmasının sonucu değil, her birinin aynı kozmik düzeni kendi içsel gelişimi içerisinde ifade etmesidir.

Umman'daki iklimsel değişim ile Pasifik'teki El Niño ilişkisi, Leibniz'in önceden belirlenmiş uyum öğretisinin doğrudan bilimsel doğrulaması olarak değerlendirilemez. Meteorolojik telebağlantılar, monadların penceresizliğiyle değil, okyanus-atmosfer sistemindeki fiziksel etkileşimlerle açıklanır. Bununla birlikte Leibniz'in düşüncesi, coğrafi olarak ayrı görünen olayların daha geniş bir düzenin içerisinde birlikte kavranabileceğini göstermesi bakımından ontolojik bir imkân sunar. Buradan geliştirilebilecek yeni modelde önceden belirlenmiş metafizik uyum yerine, fiziksel süreçler aracılığıyla sürekli yeniden oluşan dinamik uyum düşüncesi yer alabilir. Pasifik ile Umman birbirlerine özdeş varlıklar değildir; ancak aynı gezegensel iklim sisteminin farklı konumlarında gerçekleşen değişimler, ortak bir dolaşım düzeni tarafından birbirleriyle ilişkilendirilebilir. Bu anlamda eşzamanlılık, nedenselliğin yokluğunu değil, nedensel örgütlenmenin tekil nesneleri aşan sistemsel yapısını ifade eder.

Margaret Cavendish'in doğa felsefesi, Leibniz'deki uyum fikrine farklı bir ontolojik temel kazandırma imkânı sunar. Cavendish, doğayı bütünüyle edilgin maddelerden oluşan ve yalnızca dışsal kuvvetler tarafından hareket ettirilen bir mekanizma olarak düşünmez. Onun materyalist yaklaşımında doğa, kendinden hareketli, algılama ve akıl yürütme benzeri yetilerle donatılmış madde biçimlerinden oluşan bütünlüklü bir varoluştur. Cavendish'in duyumsayan, akıl yürüten ve cansız madde ayrımları, doğanın hareketini yalnızca mekanik çarpışmalar üzerinden açıklayan anlayışa karşı geliştirilmiştir. Maddi varlıklar, kendi hareketlerini bütünüyle dışarıdan alan edilgin nesneler değildir; doğanın genel hareketliliği içerisinde kendi etkinlik biçimlerine sahiptir. Bu yaklaşım, ekolojik sistemi birbirini dışarıdan iten nesneler toplamı olarak değil, kendi iç dinamiklerini taşıyan ve birbirlerinin koşullarına göre değişen maddi oluşumlar bütünü olarak düşünmeye elverişlidir.

Cavendish'in özellikle önemli katkısı, nedenselliğin salt hareket aktarımı olarak kavranmasına yönelik eleştirisidir. Ona göre bir cismin başka bir cisimde hareket oluşturması, mutlaka ilk cismin kendi hareketinden belirli bir miktarı ikinci cisme aktarması anlamına gelmez. Doğal varlıkların kendinden hareketli oluşu, dışsal olaylara verdikleri tepkilerin kendi maddi örgütlenmelerine bağlı olduğunu düşündürür. El Niño ile Umman'ın yağış rejimi arasındaki ilişki bu açıdan yeniden yorumlandığında, Pasifik'teki değişimin Umman'a tek yönlü bir kuvvet göndermesi yerine, atmosferik sistemin farklı bölgelerinin kendi dinamik koşulları içerisinde değişen küresel dolaşıma tepki vermesi ön plana çıkar. Kuzey Umman'da beklenen yağış artışı, yalnızca Pasifik'teki sıcaklık değişiminin mekanik bir kopyası değildir; bölgenin topografyası, atmosferik basınç koşulları, nem kaynakları ve mevsimsel dolaşım özellikleriyle birlikte oluşabilecek yerel bir sonuçtur. Aynı gezegensel değişim farklı bölgelerde farklı biçimlerde gerçekleşebilir; çünkü sistemsel birlik, yerel varlıkların özgül etkinliklerini ortadan kaldırmaz.

Bu noktada Graham Harman'ın nesne yönelimli ontolojisi, ekolojik bütünlük fikrine önemli bir sınır getirir. Harman'a göre nesneler, yalnızca başka nesnelerle kurdukları ilişkilerin toplamına indirgenemez. Her nesne, ilişkiler içerisinde görünür hâle gelen özelliklerinden daha fazlasını barındırır; nesnenin gerçekliği, herhangi bir etkileşimde bütünüyle tüketilemez. Harman'ın geri çekilme (withdrawal) kavramı, nesnenin kendi gerçekliğinin tüm ilişkisel görünüşlere indirgenemeyeceğini ifade eder. Böylece bir varlığı yalnızca başka varlıklar üzerindeki etkileriyle tanımlamak da onu yalnızca maddi parçalarının toplamı olarak açıklamak da yetersiz kalır. Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu, Umman'ın atmosferik koşulları ve bölgesel ekosistemler birbirleriyle ilişkili olsalar da bu ilişkilerin her biri söz konusu varlıkların bütün özelliklerini tüketmez. Ekolojik bağlantılılık, nesnelerin ontolojik bağımsızlıklarının bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmez.

Harman'ın yaklaşımı, geliştirilecek ekolojik modelde ilişkisel bütünlüğün mutlaklaştırılmasını engeller. Eğer bütün varlıklar yalnızca tek bir gezegensel titreşimin ifadeleri olarak tanımlanırsa nesnelerin özgül yapıları, farklılıkları ve kendi başlarına taşıdıkları imkânlar bütünüyle sistemin içerisinde eritilmiş olur. Nesne yönelimli ontoloji ise ekosistemin birliğini kabul etmek için nesnelerin kendi varlıklarını terk etmelerini zorunlu görmez. Bir nesne başka nesnelerle sayısız ilişkiye girebilir, ancak bu ilişkilerden herhangi biri onun gerçekliğini bütünüyle tüketmez. Bununla birlikte Harman'ın ontolojisini doğrudan ekolojik karşılıklı bağımlılık öğretisi olarak sunmak da doğru değildir; onun yaklaşımı, ilişkisel ontolojilere karşı nesnelerin indirgenemezliğini özellikle savunur. Bu nedenle Harman, Leibniz ve Cavendish'le kurulacak sentezde yalnızca bütünlüğün açıklayıcısı değil, bütünlüğün nesneleri ortadan kaldırmasına karşı geliştirilen ontolojik bir sınırlama ilkesi olarak kullanılmalıdır.

Üç düşünürün birlikte değerlendirilmesi, ekoloji için farklı düzeyleri bir araya getiren bir model geliştirmeye imkân verir. Leibniz, birbirinden ayrı varlıkların daha genel bir düzen içerisinde nasıl uyumlu düşünülebileceğini; Cavendish, doğal maddi varlıkların edilgin olmayan içsel etkinliğini; Harman ise ilişkiler ağına katılan nesnelerin kendi gerçekliklerini koruduğunu vurgular. Bu yaklaşımlardan hareketle ekosistem, birbirini doğrusal biçimde etkileyen parçalar toplamı veya bütün farklılıkları yok eden tekil bir organizma olarak değil, kendi iç dinamiklerine sahip varlıkların ortak süreçler içerisinde farklılaşarak birlikte değiştiği, fakat hiçbirinin ilişkiler tarafından bütünüyle tüketilmediği çok katmanlı bir varoluş düzeni olarak kavranabilir. Böylece ekolojik birlik ile ontolojik çoğulluk birbirini dışlayan ilkeler olmaktan çıkar.

Bu modelin merkezine yerleştirilebilecek özdeş titreşim kavramının dikkatle tanımlanması gerekir. Titreşim burada bütün varlıkların aynı frekansta hareket ettiğini ifade eden fiziksel bir iddia değildir; sistemsel değişimlerin birbirinden ayrı bölgelerde ilişkili örüntüler üretmesini açıklamak için kullanılan ontolojik bir kavramsallaştırmadır. Özdeşlik ise olayların birbirinin kopyası olması anlamına gelmez; farklı değişimlerin ortak bir sistemsel düzene katılmasını ifade eder. Bu nedenle daha kesin anlamıyla söz konusu model, özdeş sonuçların değil, ilişkili farklılaşmaların ontolojisidir. Pasifik'teki sıcaklık değişimi, Hint Okyanusu'ndaki dolaşım koşulları ve Umman'daki yağış beklentisi birbirine benzeyen olaylar olmak zorunda değildir. Bunları aynı bütünlük içerisinde birleştiren şey, ortak dinamikler tarafından koşullandırılmalarıdır. Ekolojik uyum, her parçanın aynı hareketi tekrarlaması değil, farklı hareketlerin ortak bir gezegensel örgütlenme içerisinde karşılıklı olarak anlam kazanmasıdır.

Meteorolojide teleconnection, yani uzaktan iklimsel bağlantı kavramı, bu düşüncenin ampirik karşılığını belirli sınırlar içerisinde ortaya koyar. El Niño-Güney Salınımı, tropikal Pasifik'teki deniz yüzeyi sıcaklıkları ve atmosferik dolaşım arasındaki etkileşimle bağlantılıdır. Bu değişimler, Walker dolaşımı, atmosferik basınç örüntüleri ve Hint Okyanusu'ndaki iklimsel mekanizmalar aracılığıyla uzak bölgelerin yağış koşullarını etkileyebilir. Ancak El Niño'nun Umman üzerindeki etkisi doğrudan, tek biçimli ve zorunlu değildir. Hint Okyanusu Dipolü, bölgesel dolaşım ve mevsimsel koşullar bu ilişkiyi güçlendirebilir, zayıflatabilir veya farklılaştırabilir. Dolayısıyla Umman'da beklenen yağış artışı, Pasifik'teki sıcaklık değişiminin kaçınılmaz sonucu olarak değil, birden fazla mekanizmanın birlikte belirlediği olasılıksal bir durum olarak anlaşılmalıdır. Ontolojik sentezin bilimsel olarak korunması gereken sınırı burada ortaya çıkar: Sistemsel uyum fikri, fiziksel nedensellik zincirlerinin yerine geçemez; onların çok katmanlı örgütlenmesini kavramsallaştırabilir.

Ekolojik nedenselliğin doğrusal olmaması, nedenlerin mevcut olmadığı anlamına gelmez. Bir sistemde çok sayıda geri besleme döngüsü, dolaylı etkileşim ve ortak koşullanma bulunabilir; buna rağmen belirli değişimlerin hangi mekanizmalar aracılığıyla gerçekleştiği bilimsel olarak araştırılabilir. Nedenselliği bütünüyle ortadan kaldırıp bütün doğayı tek bir kozmik titreşime indirgemek, ekolojinin özgül süreçlerini açıklamak yerine belirsizleştirebilir. Daha verimli ontolojik yaklaşım, nedensel ilişkilerin tek yönlü, yalıtılmış ve yalnızca yerel olmak zorunda olmadığını kabul etmektir. Bir bölgedeki değişim başka bir bölgeyi dolaylı biçimde etkilerken ikinci bölgenin kendi yapısı da sonucun niteliğini belirler. Böylece nedensellik, yalnızca dışarıdan uygulanan kuvvetin değil, etkilenen sistemin içsel örgütlenmesinin de ürünüdür. Ekolojik olay, tek bir nedenin tek bir sonuç üretmesi değil, farklı nedensel kapasitelerin ortak bir süreç içerisinde belirli bir gerçekleşme kazanmasıdır.

Buradan ekosistemin ontolojik sınırları da yeniden düşünülmelidir. Geleneksel coğrafi sınıflandırmalar, çölleri, okyanusları, kıyıları ve iklim bölgelerini birbirinden ayrılmış alanlar olarak ele alabilir. Bu ayrımlar araştırma ve sınıflandırma açısından işlevseldir; ancak doğal süreçlerin birbirinden bağımsız bölmeler içerisinde gerçekleştiği anlamına gelmez. Atmosferik dolaşım, okyanus akıntıları, enerji alışverişi ve su döngüsü, farklı coğrafi alanları ortak gezegensel süreçlerde birleştirir. Dolayısıyla ekosistemin sınırı, yalnızca haritada çizilebilen bir çizgi değildir; incelenen sürecin hangi ilişkileri kapsadığına göre değişen açıklayıcı bir sınırdır. Umman'ın yağış rejimini anlamak için yalnızca Umman'ın sınırları içerisindeki meteorolojik koşulları incelemek yeterli olmayabilir. Pasifik'teki sıcaklık değişimleri ve Hint Okyanusu'ndaki atmosferik ilişkiler de açıklamanın kapsamına girebilir. Ekolojik bir varlığın coğrafi konumu yerel olabilir; fakat onun varoluş koşullarını açıklayan nedensel ağ gezegensel ölçekte genişleyebilir.

Bu yaklaşım, çevresel bağımlılığı yalnızca kırılganlık olarak değil, varoluşun kurucu niteliği olarak da değerlendirmeye imkân verir. Bir bölgenin ikliminin uzak süreçlerden etkilenmesi, o bölgenin eksik veya bağımsızlıktan yoksun olduğu anlamına gelmez; doğadaki yerel düzenlerin daha geniş süreçlerle birlikte oluştuğunu gösterir. Doğal varlıkların çevresel koşullardan bütünüyle bağımsız olmasını ontolojik yeterlilik ölçütü kabul etmek, ekolojik gerçekliğin ilişkisel yapısını yanlış değerlendirmek olur. Yerel sistemler kendi özgül özelliklerini taşırken daha geniş sistemlerin etkilerine açıktır. Bu çift yönlü yapı, Cavendish'in kendinden hareketli maddesi ile Harman'ın ilişkilerine indirgenemeyen nesnesi arasında kurulabilecek verimli bir ortak noktadır: Doğal varlık hem kendi etkinliğine sahiptir hem de daha geniş bir oluş sürecine katılır. Ekolojik bağımlılık, özsel farklılığın ortadan kalkması değil, farklılıkların birbirlerini koşullandırarak varlığını sürdürmesidir.

Umman'daki El Niño uyarısı, sonuçta ekosistemi yeniden düşünmek için üç temel ontolojik ilkeyi açığa çıkarmaktadır: Coğrafi ayrılık nedensel bağımsızlık değildir; doğal varlıklar yalnızca dışsal kuvvetleri alan edilgin nesneler değildir; ilişkisel bütünlük ise bu varlıkların özgül gerçekliklerini bütünüyle tüketmez. Leibniz'in önceden belirlenmiş uyumu sistemsel bütünlüğün metafizik imkânını, Cavendish'in kendinden hareketli doğası maddi etkinliğin içsel boyutunu, Harman'ın nesne yönelimli ontolojisi ise ilişkiler içerisinde varlığını koruyan nesnel farklılığı düşünmeye yardımcı olur. Bu üç yaklaşım, çağdaş iklim biliminin fiziksel nedensellik açıklamalarının yerine geçirilmeden birlikte kullanıldığında, ekolojinin yalnızca varlıklar arasındaki etkileri değil, bu etkilerin gerçekleştiği bütünlüğün kendisini de inceleyen bir ontolojiye dönüşmesine imkân verir.

Ekosistem, birbirinden bağımsız parçaların sonradan ilişki kurduğu bir toplam olmadığı gibi, bütün parçaların özdeşleşerek kaybolduğu tek bir varlık da değildir. Kendi özgül dinamiklerini koruyan varlıklar, ortak gezegensel süreçlere katılarak birbirlerinden uzakta fakat nedensel olarak bağlantılı değişimler üretebilir. Coğrafi mesafe varlıkları ayırır; ekolojik süreçler ise bu ayrılığın nedensel kopukluk anlamına gelmediğini gösterir. Pasifik'teki sıcaklığın Umman'daki yağışla ilişkilendirilebilmesi, doğanın tek bir merkezden yönetildiğini değil, farklı yerel gerçekliklerin aynı gezegensel örgütlenmenin içerisinde birlikte değişebildiğini ortaya koyar. Ekolojinin ontolojik birliği, farklılıkların ortadan kalkmasında değil, farklılıkların birbirinden bağımsız olmadan varlığını sürdürebilmesindedir.

Tehdidin Transferi

Bir devletin sınırlarına ulaşmamış bir saldırı, başka bir devletin askerî kurumlarını harekete geçirebiliyorsa tehdit, coğrafi bir olgu olmaktan çıkarak ilişkisel bir nedensellik kazanmıştır. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi'nin, Suudi Arabistan'a yönelik Husi saldırıları karşısında talep edilmesi hâlinde askerî destek verebileceklerini açıklaması ve parlamentodan yetki istemesi, müttefikin maruz kaldığı tehdidin ikinci devletin şimdiki kararlarına ödünç neden olarak aktarılmasını somutlaştırmaktadır. Mısır doğrudan saldırının hedefi olmadığı hâlde, Suudi Arabistan'ın güvenliği kendi siyasal karar mekanizmasının belirleyicilerinden birine dönüşmektedir. Burada tehdit, fiziksel olarak sınır aşmadan kurumsal düzeyde sınır aşar; bir devletin karşılaştığı tehlike, başka bir devletin askerî hazırlığını gerekçelendirebilir. Böylece egemen devletlerin ayrı siyasal özneler olarak varlıklarını sürdürmeleri, kararlarının nedensel bakımdan birbirlerinden bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Ortak tehdit karşısındaki konsolidasyonun ilk sosyolojik mekanizması, Georg Simmel'in çatışmanın toplumsal bütünleşme üretme kapasitesine ilişkin çözümlemesinde belirir. Simmel açısından çatışma, yalnızca mevcut birlikleri parçalayan negatif bir süreç değildir; dışsal karşıtlık, içsel ayrılıkları geçici olarak ikincilleştirerek ortak bir konumlanma yaratabilir. Lewis Coser, The Functions of Social Conflict eserinde bu mekanizmayı geliştirerek dış grupla yaşanan çatışmanın, belirli koşullarda grup içi dayanışmayı ve sınırların belirginleşmesini güçlendirdiğini gösterir. Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki askerî yakınlaşma ihtimali de bu çerçevede değerlendirilebilir: İki devletin farklı ulusal çıkarları ortadan kalkmaz; ancak ortak biçimde algılanan güvenlik tehdidi, mevcut farklılıkların üzerinde yeni bir koordinasyon düzeyi kurabilir. Tehdit, ayrı siyasal özneleri özdeşleştirmeden aynı savunma ilişkisine yerleştirir; konsolidasyon, farklılıkların yok edilmesiyle değil, farklılıkların ortak bir karşıtlık etrafında yeniden düzenlenmesiyle gerçekleşir.

Durkheimcı perspektiften bakıldığında ise kolektif dayanışma, yalnızca bireysel veya kurumsal çıkarların toplamıyla açıklanamaz; ortak normlar, semboller ve aidiyetler aracılığıyla kendisini yeniden üreten bir toplumsal gerçekliktir. Devletler arasında doğrudan Durkheim'ın toplum içi dayanışma modelinin işlediği söylenemese de bölgesel güvenlik söylemleri, tarihsel ittifaklar ve müşterek kimlik referansları, siyasal dayanışmanın normatif zeminini oluşturabilir. Suudi Arabistan'ın güvenliğinin Mısır açısından da önem taşıdığı düşüncesi, iki devletin yalnızca dışsal çıkar hesaplarıyla değil, belirli bir bölgesel düzenin korunmasına ilişkin ortak kabullerle ilişkilendirildiğini gösterir. Burada dikkat edilmesi gereken ayrım, nesnel tehditle toplumsal olarak tanımlanmış tehdidin özdeş olmamasıdır. Aynı askerî olay, farklı devletler tarafından farklı güvenlik kategorileri içerisinde yorumlanabilir. Tehdidin konsolidasyon üretmesi, yalnızca tehlikenin maddi varlığına değil, ilgili aktörlerin o tehlikeyi ortak bir mesele olarak tanımlamalarına da bağlıdır.

Söz konusu mekanizma, uluslararası ilişkilerde Karl Deutsch'un güvenlik topluluğu yaklaşımı ve Barry Buzan ile Ole Wæver'in bölgesel güvenlik kompleksi kuramıyla daha geniş bir açıklama kazanır. Deutsch açısından güvenlik topluluklarının belirleyici özelliği, üyeler arasında barışçıl değişime ilişkin güvenilir beklentilerin gelişmesidir; dolayısıyla her askerî ittifak kendiliğinden bir güvenlik topluluğu oluşturmaz. Buzan ve Wæver ise güvenlik ilişkilerinin coğrafi yakınlık ve karşılıklı bağımlılık nedeniyle bölgesel kümeler hâlinde yoğunlaştığını gösterir. Bir devletin güvenliğine yönelen tehdit, komşu veya bağlantılı devletlerin güvenlik hesaplarından kolaylıkla ayrıştırılamaz. Mısır'ın olası askerî desteği de böyle bir güvenlik karşılıklı bağımlılığı içerisinde anlam kazanır. Ancak karşılıklı bağımlılık, otomatik olarak ortak hareketi zorunlu kılmaz; tehdit algısının siyasal karara dönüşmesi, çıkar değerlendirmelerine, ittifak taahhütlerine ve kurumsal onay süreçlerine bağlıdır. Ortak tehdit konsolidasyon için elverişli bir koşuldur, fakat konsolidasyonun zorunlu ve değişmez sonucu değildir.

Askerî konsolidasyonun en hassas boyutu, Niccolò Machiavelli'nin Prens eserindeki yabancı ve yardımcı askerler üzerine geliştirdiği uyarıyla açığa çıkar. Machiavelli, başka bir hükümdarın emrindeki yardımcı kuvvetlerin kullanılmasını tehlikeli görür; çünkü bu askerlerin başarısı da başarısızlığı da onları kullanan siyasal özne açısından bağımlılık üretebilir. Yenilirlerse askerî hedef gerçekleşmez; kazanırlarsa zafer, kuvvetin gerçek sahibi olan dış otoritenin nüfuzunu artırabilir. Buradaki temel mesele askerlerin milliyeti değil, silahlı kuvvet üzerindeki nihai komuta yetkisi ile siyasal iradenin birbirinden ayrılmasıdır. Askerî kapasiteyi dışarıdan temin eden özne, kendi güvenliğinin bir bölümünü başka bir öznenin kararlarına bağlama riskiyle karşılaşır.

Mısır'ın olası müdahalesi Machiavelli'nin tanımladığı yardımcı askerlik düzeniyle bütünüyle özdeş değildir; egemen bir devletin müttefikine askerî destek vermesi, yabancı kuvvetleri kendi ordusunun yerine kullanmasından farklıdır. Bununla birlikte Machiavelli'nin uyarısı, ittifak ilişkisinin doğurabileceği komuta bağımlılığı, siyasal yükümlülük ve karar özerkliği sorunlarına uygulanabilir. Askerî yardım, yalnızca belirli bir tehdide karşı sağlanan geçici kuvvet desteği olmayabilir; operasyonel koordinasyon, istihbarat paylaşımı, lojistik bağımlılık ve ortak güvenlik taahhütleri aracılığıyla daha kalıcı bir siyasal ortaklığın altyapısını oluşturabilir. Askerî işbirliği derinleştikçe, bir devletin çatışmadan çekilmesi diğer devletin güvenliğini etkileyebilir; böylece başlangıçta bağımsız görünen siyasal kararlar karşılıklı yükümlülükler tarafından sınırlandırılır. Yardımın ilişkiyi güçlendirmesi ile karar özerkliğini daraltması aynı süreç içerisinde mümkün hâle gelir.

Dolayısıyla ortak tehdit karşısında konsolidasyon, kendi içerisinde çift yönlü bir siyasal mantık taşır. Bir yandan farklı devletlerin imkânlarını birleştirerek savunma kapasitesini artırabilir; diğer yandan bir devletin güvenlik önceliklerini diğerinin çatışma gündemine bağlayabilir. Müttefikin tehdidinin ödünç neden hâline gelmesi, ittifakın işleyişini mümkün kılarken aynı zamanda egemenlik açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir nedensel aktarım yaratır. Mısır'ın parlamenter yetkilendirme arayışı bu nedenle yalnızca usule ilişkin bir işlem değildir; dışsal bir güvenlik gerekçesinin ulusal askerî eyleme dönüştürülmesi için kurumsal meşruiyet oluşturma girişimidir. Henüz gerçekleşmemiş bir askerî müdahalenin siyasal ve hukuki koşulları, tehdidin oluşturduğu beklenti üzerinden bugünden düzenlenmektedir.

Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki gelişme, toplumsal konsolidasyonun ve stratejik bağımlılığın aynı ilişkisel süreçten doğabileceğini göstermektedir. Simmel ve Coser dışsal tehdidin birleştirici kapasitesini, Durkheim ortak aidiyetin normatif boyutunu, Buzan ve Wæver güvenlik karşılıklı bağımlılığını, Machiavelli ise askerî yardımla birlikte doğabilecek siyasal bağımlılığı açıklamaya imkân verir. Bu yaklaşımların birleştiği temel mesele, tehdidin tek bir devletin sınırları içerisinde kalmak zorunda olmayan ilişkisel etkisidir. Müttefikin düşmanı, doğrudan saldırmaksızın başka bir devletin askerî kararlarını belirlemeye başlayabilir; fakat ortak tehdide karşı birleşmek ile kendi siyasal iradesini müttefikin güvenlik önceliklerine teslim etmek aynı şey değildir. Konsolidasyonun stratejik değeri, dayanışmanın gücü kadar, dayanışmaya katılan öznelerin karar özerkliğini ne ölçüde koruyabildiğinde belirlenir.                                                                             

İlişkisel Uçuş

Bir uçağın teknik olarak uçabilecek durumda olması, uçuşun gerçekleşebilmesi için yeterli değildir. Lübnan'daki Beyrut Havalimanı'nın güvenlik standartlarında tespit edilen eksiklikler nedeniyle ABD ile doğrudan uçuşların yeniden başlamasının zorlaşması, bir eylemin mümkünlüğü ile o eylemi gerçekleştirecek nesnenin kapasitesi arasındaki ontolojik ayrımı görünür kılmaktadır. Uçağın motorları çalışabilir, aerodinamik yapısı kusursuz olabilir ve pilotları gerekli yetkinliğe sahip bulunabilir; ancak yangınla mücadele, acil müdahale ve güvenlik denetimi gibi çevresel koşullar yeterli görülmediğinde uçuş bağlantısı kurumsal olarak mümkün hâle gelmeyebilir. Burada sorun, uçağın kendi bünyesindeki bir yetersizlikten değil, uçağın işlevini gerçekleştireceği ilişkiler ağındaki eksiklikten doğmaktadır. Hareket kapasitesi, yalnızca hareket eden nesnenin özelliği değildir; hareketin gerçekleşmesini mümkün kılan çevresel ve kurumsal koşulların ortak ürünüdür.

Klasik töz ontolojisinin belirli yorumlarında nesneler, sahip oldukları içsel nitelikler üzerinden tanımlanır; ilişkiler ise önceden var olan nesneler arasında sonradan kurulan bağlantılar olarak değerlendirilir. Etkileşimsel ontoloji ise bu öncelik sırasını sorgular. Bir varlığın ne yapabildiği, yalnızca kendisinde bulunan özelliklerden değil, başka varlıklarla kurabildiği ilişkilerden de kaynaklanır. Uçak, fiziksel özellikleri bakımından uçma kapasitesine sahip bir nesnedir; ancak ulaşım sisteminin işlevsel bir bileşeni olarak uçak, pistler, hava trafik kontrolü, yakıt altyapısı, bakım ekipleri, güvenlik prosedürleri ve uluslararası düzenlemelerle birlikte anlam kazanır. Dolayısıyla uçağın teknik kapasitesi ile uçuşun sistemsel gerçekleşebilirliği birbirinden ayrılmalıdır. Nesnenin bir niteliğe sahip olması, o niteliğin belirli bir ortamda fiilen gerçekleştirilebilmesiyle özdeş değildir.

James J. Gibson'ın ekolojik psikolojide geliştirdiği affordance kavramı, bu ayrımı daha belirgin hâle getirir. Gibson'a göre çevrenin sunduğu eylem olanakları, yalnızca öznenin içsel yeteneklerine veya çevrenin bağımsız fiziksel özelliklerine indirgenemez; organizmanın kapasitesi ile çevrenin özellikleri arasındaki karşılıklı uyumdan doğar. Bir yüzey, belirli bir organizma için yürünebilirken başka bir organizma için yürünebilir olmayabilir. Eylem olanağı, ilişkiseldir. Aynı mantık teknolojik sistemlere uygulandığında, uçağın uçabilirliği ile belirli bir havalimanından uluslararası sefer gerçekleştirebilirliği arasındaki fark açıklığa kavuşur. Uçak kendi teknik kapasitesini korusa bile çevresel koşullar değiştiğinde sistemin sunduğu eylem olanakları daralabilir. Beyrut Havalimanı'nın güvenlik eksiklikleri, uçağın fiziksel uçuş yeteneğini ortadan kaldırmadan belirli bir ulaşım ilişkisinin kurulabilirliğini sınırlandırmaktadır.

Gilbert Simondon'un teknik nesneler üzerine geliştirdiği yaklaşım, etkileşimsel ontolojiyi daha derin bir düzeye taşır. Simondon açısından teknik nesne, çevresinden bütünüyle bağımsız ve kendi içerisinde tamamlanmış bir varlık olarak düşünülemez. Teknik işleyiş, nesne ile onun çalışmasını destekleyen ilişkili ortam (milieu associé) arasındaki karşılıklı koşullanma içerisinde gerçekleşir. Bir makinenin işlevselliği, yalnızca parçalarının doğru çalışmasına değil, çevresiyle kurduğu operasyonel uyuma da bağlıdır. Havacılık sistemi bu bakımdan yalnızca uçakların toplamından oluşmaz; pistler, iletişim ağları, denetim mekanizmaları, güvenlik altyapıları ve insan emeğiyle birlikte çalışan bir teknik bütünlük oluşturur. Uçak fiziksel bakımdan bağımsız bir nesne olarak ayırt edilebilir; fakat ticari hava ulaşımındaki işlevi bu ilişkisel bütünlükten soyutlanamaz. Teknik nesnenin maddi sınırları ile işlevinin ontolojik sınırları aynı yerde sona ermez.

Bruno Latour'un aktör-ağ teorisi ise uçuşun gerçekleşmesini insan ve insan dışı unsurların oluşturduğu heterojen bir ağ üzerinden açıklamaya imkân verir. Pilot, uçak, pist, hava trafik kontrolörü, güvenlik görevlisi, yangın söndürme sistemi, uluslararası denetim ve hukuki izinler, tek bir ulaşım eyleminin meydana gelmesinde farklı roller üstlenir. Bu unsurlardan hiçbiri tek başına bütün eylemi gerçekleştirmez; uçuş, aralarındaki koordinasyonun sonucudur. Burada insan dışı unsurların aktörlüğü, onların bilinçli iradeye sahip oldukları anlamına gelmez; ağın işleyişinde fark yaratabilmeleri anlamına gelir. Örneğin bir yangın güvenliği sisteminin yetersizliği, uçuşun aerodinamik gerçekleşmesini doğrudan engellemese bile güvenlik sertifikasyonu üzerinden seferin yapılmasına engel oluşturabilir. Böylece fiziksel olarak uçağın dışında bulunan bir unsur, uçuşun gerçekleşebilirliği üzerinde belirleyici hâle gelir. Eylemin nedenselliği, görünür faili ile sınırlı değildir; sonucu mümkün kılan bütün ilişkisel bileşenlere dağılmıştır.

Burada daha incelikli bir ayrım, nedensel yeterlilik ile normatif kabul edilebilirlik arasındadır. Bir uçağın havalanabilmesi fiziksel koşullara bağlıyken ticari bir seferin yetkili makamlarca kabul edilmesi hukuki ve kurumsal koşullara da bağlıdır. Güvenlik standartları, fizik yasalarına yeni bir zorunluluk eklemez; ancak mevcut fiziksel imkânların hangi şartlarda kullanılabileceğini belirler. Böylece uçuşun mümkünlüğü katmanlı bir yapıya kavuşur: Aerodinamik mümkünlük, teknik yeterlilik, operasyonel güvenlik ve kurumsal yetkilendirme birbirinden farklı fakat birbirine bağlı düzeylerdir. Bir düzeyde mevcut olan imkân, diğerindeki eksiklik nedeniyle somut bir ulaşım hizmetine dönüşemeyebilir. Bu nedenle Beyrut'taki sorun, yalnızca yetersiz ekipman veya aksayan denetim meselesi değildir; teknik kapasitenin toplumsal olarak kullanılabilir bir işleve dönüşmesi için gerekli koşulların bütünlüğüyle ilgilidir.

Etkileşim ontolojisinin asıl gücü, kapasiteyi nesnenin içine hapsedilmiş sabit bir miktar olmaktan çıkarmasında yatar. Aynı uçak, farklı altyapılarda farklı operasyonel imkânlara sahip olabilir; aynı havalimanı, farklı düzenleyici rejimler altında farklı uluslararası bağlantılar kurabilir. Nesnenin maddi özellikleri değişmeden işlevsel imkânlarının değişmesi, işlevin yalnızca içsel niteliklerden türemediğini gösterir. Bu, nesnelerin içsel özelliklerinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Uçuşun gerçekleşmesi için uçağın teknik kapasitesi zorunludur; ancak belirli bir uluslararası seferin gerçekleşmesi için tek başına yeterli değildir. İlişkisel ontoloji, nesneyi çevresinde eritmek yerine nesne ile çevrenin farklı nedensel katkılarını aynı açıklama içerisinde bütünleştirir.

Beyrut Havalimanı örneği, nihayetinde daha genel bir ontolojik ilkeyi açığa çıkarır: Bir varlığın yapabilecekleri ile onun belirli koşullarda gerçekten yapabildikleri birbirinden farklıdır. Uçağın fiziksel uçuş kapasitesi, havalimanının güvenlik yeterliliği, kurumsal denetim ve uluslararası kabul mekanizmalarıyla birleşmediğinde doğrudan ulaşım bağlantısına dönüşemez. Gibson eylem olanaklarının çevreyle ilişkisel kuruluşunu, Simondon teknik nesnenin ilişkili ortamını, Latour ise eylemin heterojen ağlara dağılmış nedenselliğini açıklamaktadır. Bu yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde, uçuşun yalnızca uçağa ait bir fiil olmadığı anlaşılır. Uçak havalanır; fakat uçuşu mümkün kılan, uçaktan daha geniş bir dünyadır. Hareket eden tek bir nesne olabilir, ancak hareketin gerçekleşebilirliği bütün bir ilişkiler ekolojisinin başarısıdır.                                                

Suçun Rejimüstü Sürekliliği

İktidarın değişmesi, suçun tanımının da zorunlu olarak değişmesini gerektiriyorsa hukuk, evrensel bir normatif düzen olmaktan çıkarak egemen gücün dönemsel iradesine indirgenir. Suriye'de 2025 yılındaki kıyı bölgesi şiddetine ilişkin yargılamalarda iki eski Esad yanlısının idama, yeni yönetimin güvenlik güçlerinden bazı kişilerin ise sivillere yönelik suçlar nedeniyle hapis cezalarına mahkûm edilmesi, siyasal iktidarın süreksizliği ile hukuki kategorilerin sürekliliği arasındaki ilişkiyi görünür kılmaktadır. Eski rejimi destekleyenlerle yeni yönetim adına hareket edenlerin aynı yargısal düzen içerisinde cezalandırılması, suçun yalnızca kaybeden siyasal tarafın kimliğine göre tanımlanmadığı yönünde bir normatif iddia taşır. Burada belirleyici olan, failin hangi iktidara bağlı olduğu değil, gerçekleştirdiği eylemin belirli hukuki normları ihlal edip etmediğidir. Siyasal iktidarın el değiştirmesine rağmen suç kategorisinin farklı rejimlere mensup faillere uygulanabilmesi, hukukun egemenlik değişimlerini aşan bir normatif süreklilik iddiası taşıdığını gösterir.

Émile Durkheim'ın suç sosyolojisi, bu mekanizmanın kolektif bilinçle ilişkisini açıklamak açısından temel bir başlangıç noktasıdır. Durkheim'a göre suç, yalnızca belirli bir bireye veya kuruma verilen zarardan ibaret değildir; kolektif bilincin güçlü ve belirgin durumlarını ihlal eden eylemdir. Ceza da yalnızca suçlunun davranışını önlemeye yönelik araçsal bir müdahale olarak değil, ihlal edilen ortak değerlerin toplumsal düzeyde yeniden teyit edilmesi olarak işlev görür. Toplum, cezalandırma aracılığıyla hangi davranışların kabul edilemez olduğunu ve hangi normların ortak yaşamın kurucu sınırlarını oluşturduğunu yeniden ilan eder. Suriye'deki yargılamalar bu açıdan değerlendirildiğinde, farklı siyasal aidiyetlere sahip faillerin cezalandırılması, sivillere yönelik şiddetin yalnızca belirli bir rejime özgü kötülük olarak değil, siyasal konumdan bağımsız biçimde yasaklanmış bir eylem kategorisi olarak tanımlanmasına hizmet edebilir. Cezanın toplumsal işlevi yalnızca suçluyu dışlamak değil, suçun hangi ortak normu ihlal ettiğini kolektif bilince yeniden kazandırmaktır.

Burada suçun hukuki geçerliliği ile toplumsal meşruiyeti arasında önemli bir ayrım bulunmaktadır. Bir davranışın kanun tarafından suç sayılması, toplumun bu yasağı kendiliğinden meşru kabul ettiği anlamına gelmez. Hukuki normun toplumsal bilinçte yerleşmesi, onun anlaşılabilir, tutarlı ve benzer durumlarda öngörülebilir biçimde uygulanmasına da bağlıdır. Bir yönetim, yalnızca devirdiği rejimin mensuplarını yargılarken kendi güçlerinin benzer eylemlerini cezasız bırakıyorsa suç kategorisi, ortak bir ahlaki sınır olmaktan ziyade siyasal tasfiyenin aracı olarak algılanabilir. Buna karşılık aynı fiil kategorisinin iktidarla ilişkileri farklı olan faillere uygulanması, hukukun tarafsızlığına ilişkin beklentiyi güçlendirebilir. Böylece yargısal eşitlik, yalnızca bireyler arasında adil muamele sağlama işleviyle sınırlı kalmaz; suç kategorisinin kolektif bilinçte siyasal aidiyetlerden bağımsız bir norm olarak tanınabilmesinin koşullarını da üretir. Meşrulaşan şey suçun kendisi değil, belirli bir eylemin suç sayılmasının haklılığı ve bu yasağın herkese uygulanabileceği düşüncesidir.

Max Weber'in meşru otorite çözümlemesi, yargısal sürekliliğin siyasal egemenlikle ilişkisini daha belirgin hâle getirir. Weberci anlamda yasal-ussal otorite, kişisel sadakatten veya yöneticinin özel niteliklerinden ziyade soyut kuralların geçerliliğine ve bu kurallara uygun biçimde kurulmuş yetkilere dayanır. Hukuki düzenin meşruiyeti, hükümlerin belirli kişilerin iradesinden bağımsız olarak uygulanabileceğine yönelik inançla güçlenir. Rejim değişikliği sonrasında yalnızca eski iktidarın mensuplarının cezalandırılması, hukukun yeni egemenin siyasal iradesiyle özdeşleşmesi tehlikesini taşır. Yeni yönetimin kendi güvenlik personelini de yargısal sorumluluğa tabi tutması ise en azından biçimsel düzeyde, devlet gücünün hukukun bütünüyle dışında konumlandırılmadığı mesajını verir. Ancak yasal-ussal meşruiyetin oluşması yalnızca mahkûmiyet kararlarına bağlı değildir; mahkemelerin bağımsızlığı, usul güvenceleri, delillerin değerlendirilmesi ve kararların tutarlılığı da belirleyicidir. Hukukun rejimüstü niteliği, iktidarın kendi mensuplarını cezalandırabilmesinde görünürlük kazanır; fakat ancak kuralların istikrarlı ve tarafsız uygulanmasıyla kurumsal gerçekliğe dönüşebilir.

Lon L. Fuller'ın hukukun iç ahlakına ilişkin yaklaşımı da normatif sürekliliğin neden önemli olduğunu açıklamaktadır. Fuller açısından hukuk, yalnızca egemen otoritenin yayımladığı emirlerden oluşmaz; genellik, açıklık, tutarlılık, öngörülebilirlik ve ilan edilen kurallarla resmî uygulama arasındaki uyum gibi ilkeler, hukuki yönetimin işleyişi bakımından temel önem taşır. Özellikle ilan edilen normla fiilî yargısal uygulama arasındaki uyumsuzluk, hukukun kendi düzenleyici iddiasını zayıflatır. Sivillere yönelik saldırıların suç sayıldığı bir düzende aynı eylemin failin siyasal konumuna göre görmezden gelinmesi, normun genelliğini fiilen ortadan kaldırır. Buna karşılık farklı siyasal kamplardaki faillere aynı temel yasağın uygulanması, hukuki normun kişisel veya hizipsel aidiyetten bağımsız işleyebileceğini gösterir. Bununla birlikte farklı suçların, farklı sorumluluk derecelerinin ve farklı yaptırımların bulunması, tek başına eşitlik ilkesinin ihlali değildir; hukuki eşitlik aynı cezayı değil, benzer durumların aynı ilkelerle değerlendirilmesini gerektirir.

Geçiş dönemi adaleti bakımından mesele daha da karmaşıklaşır. Rejim değişiklikleri, yalnızca siyasal iktidarın devredildiği anlar değildir; geçmiş şiddetin nasıl sınıflandırılacağı, kimlerin mağdur ve fail olarak tanınacağı, hangi kurumların hesap sorabileceği ve yeni siyasal düzenin kendisini hangi ahlaki ilkeler üzerine kuracağı da bu süreçlerde belirlenir. Ruti Teitel'in geçiş dönemi adaleti yaklaşımında hukuk, siyasal dönüşümün pasif bir sonucu olmaktan ziyade yeni düzenin meşruiyetini kuran süreçlere katılır. Eski rejimin suçlarının yargılanması geçmişle hesaplaşmayı sağlama iddiası taşırken yeni yönetimin mensuplarının da sorumlu tutulması, hesap verebilirliğin yalnızca geçmişe yöneltilmiş bir araç olmadığını gösterebilir. Böylece hukuk, eski ile yeni arasındaki siyasal kopuşun içerisinde normatif bir devamlılık kurma işlevi üstlenir. İktidarın süreksizliği ile suç yasağının sürekliliği aynı anda tesis edilebildiğinde, yeni rejim meşruiyetini yalnızca önceki rejimi reddetmekten değil, kendisini de bağlayan kurallar oluşturabilmekten türetebilir.

Yine de yargısal kararların toplumsal güven ürettiği, salt kararların verilmiş olmasından hareketle kesinleştirilemez. Özellikle iç savaş, mezhepsel şiddet ve kurumsal parçalanma yaşamış toplumlarda hukuki kategorilerin tarafsızlığı, farklı toplulukların tarihsel deneyimleri tarafından farklı biçimlerde değerlendirilebilir. Bir kesimin adalet olarak gördüğü karar başka bir kesim tarafından seçici cezalandırma biçiminde yorumlanabilir. Mahkemelerin bağımsızlığına duyulan güven, farklı grupların mağduriyetlerinin tanınması ve suçların tutarlı biçimde soruşturulması, hukuki normun kolektif kabulünü etkiler. Ayrıca ağır cezaların verilmesi, tek başına daha yüksek meşruiyet anlamına gelmez; ölüm cezası özellikle yaşam hakkı, orantılılık ve geri döndürülemezlik açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir yaptırımdır. Dolayısıyla suçun rejimüstü geçerliliği, cezaların sertliğiyle değil, hukuki ölçütlerin genelliği ve uygulamanın adilliğiyle sınanmalıdır.

Suriye'deki mahkûmiyetler, sonuçta suçun toplumsal kuruluşunda belirleyici bir ayrımı düşünmeye imkân verir: Suç kategorisinin belirli bir hukuk düzeninde tanımlanması ile bu kategorinin siyasal değişimler karşısında meşru ve sürekli bir norm olarak kabul edilmesi aynı şey değildir. Durkheim cezalandırmanın kolektif bilinci yeniden üretme işlevini, Weber kişisel iktidarı aşan yasal-ussal meşruiyeti, Fuller hukuki normların genel ve tutarlı uygulanmasının önemini, Teitel ise rejim dönüşümlerinde hukukun kurucu rolünü açıklamaktadır. Bu yaklaşımlar birlikte ele alındığında, farklı iktidarlara bağlı faillerin hukuken sorumlu tutulmasının yalnızca geçmiş eylemlere ilişkin bir yaptırım olmadığı; yeni siyasal düzenin kendi meşruiyet sınırlarını da belirleyebileceği anlaşılır. Suçun toplumsal meşruiyeti, onu yalnızca düşmanın işlediğinde mahkûm etmekle değil, aynı yasağın iktidarı kullananları da bağladığını göstermekle güçlenir. Hukukun siyasal egemenlik karşısındaki gerçek sınavı, kaybedeni cezalandırabilmesi değil, kazananı da yargılayabilmesidir.      

Öznenin Statüsel Çoğulluğu

Bir insanın aynı anda hem yüksek siyasal otoriteyi temsil etmesi hem de başka bir devletin hukuk düzeninde yaptırım nesnesi olarak tanımlanması, öznenin ontolojik tekilliği ile toplumsal statülerinin çoğulluğu arasındaki asimetriyi görünür kılar. Irak Parlamentosunun, ABD yaptırımları altında bulunan Laith el-Hazali'yi başbakan yardımcılığına ataması, aynı bireyin farklı egemenlik düzenlerinde birbirleriyle gerilimli hukuki ve siyasal konumlar taşıyabildiğini göstermektedir. Irak devletinin kurumsal düzeninde yönetme yetkisiyle donatılan özne, Amerikan yaptırım sisteminde kısıtlayıcı tedbirlerin muhatabı olarak konumlandırılmaktadır. Ne var ki bu statüsel farklılaşma, iki ayrı insanın varlığını gerektirmez. Özne ontolojik bakımdan tekil kalırken, onun toplumsal varoluşu birbirinden bağımsız normatif sistemler tarafından çoğul biçimde tanımlanabilir. Burada esas mesele, kimliğin parçalanması değil, tekil kimliğe yüklenen anlamların farklı otorite alanlarında birbirine indirgenemeyen statüler üretmesidir.

John Searle'ün toplumsal ontolojisi, söz konusu ayrımı açıklamak için güçlü bir kavramsal zemin sunar. Searle'e göre kurumsal olgular, fiziksel özelliklerin tek başına üretmediği, kolektif kabul ve kurucu kurallar aracılığıyla tesis edilen statü işlevlerine dayanır. Belirli bir kişinin belli bir kurumsal bağlamda başbakan yardımcısı sayılması, yalnızca o kişinin biyolojik veya psikolojik niteliklerinden türemez; anayasal kurallar, parlamenter yetkilendirme ve kurumsal tanınma süreçleri aracılığıyla gerçekleşir. Benzer biçimde başka bir hukuk düzeninin aynı kişiyi yaptırım kapsamına alması da fiziksel öznenin kendisini değiştirmeden ona farklı hukuki sonuçlar bağlar. Searle'ün statü işlevleri yaklaşımıyla ifade edildiğinde, aynı X öznesi, farklı C bağlamlarında farklı Y statüleri kazanabilir. Böylece tek bir maddi taşıyıcı, birden fazla kurumsal gerçekliğin kesişim noktası hâline gelir. Statüler öznenin maddi varlığını çoğaltmaz; öznenin farklı toplumsal dünyalar içerisindeki geçerlilik koşullarını çoğaltır.

Egemenlik, bu çoğulluğun siyasal örgütlenme biçimidir. Max Weber'in devletin belirli bir toprak üzerinde meşru fiziksel şiddet kullanımı tekeli iddiasına ilişkin çözümlemesi, siyasal otoritenin neden belirli bir geçerlilik alanıyla bağlantılı olduğunu açıklar. Hukuki ve idari yetkiler, bütün insanlık tarafından tek bir merkezden dağıtılan evrensel sıfatlar değildir; farklı devletlerin kurumları ve hukuk sistemleri içerisinde tanımlanır. Hans Kelsen'in hukuk düzeninin normatif geçerliliğine ilişkin yaklaşımı da bir kişinin sahip olduğu hukuki statünün, onu belirleyen normlar sisteminden bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir. Irak'ta geçerli olan atama işlemi, ABD'nin yaptırım kararını kendiliğinden ortadan kaldırmaz; Amerikan hukukundaki yaptırım da Irak'ın anayasal atama işlemini otomatik olarak geçersiz hâle getirmez. İki normatif düzen aynı birey üzerinde farklı hukuki sonuçlar üretirken, bu sonuçların uluslararası alandaki fiilî etkileri devletlerin yetkileri, yaptırım mekanizmaları ve karşılıklı ilişkileri tarafından belirlenir. Egemenliğin çoğulluğu, öznenin çoğulluğunu değil, özneye ilişkin kurumsal hükümlerin çoğulluğunu doğurur.

Ancak meselenin epistemolojik derinliği, yalnızca hukuki statülerin farklılaşmasında değil, bu farklılaşmanın öznenin birinci şahıs deneyimiyle kurduğu ilişkide belirir. Thomas Nagel'in bilinç felsefesinde vurguladığı gibi, bilinçli bir varlık olmanın kendine özgü bir öznel deneyim boyutu vardır. Qualia kavramı da genel olarak deneyimin fenomenal niteliklerini, yani yaşantının özne açısından nasıl hissedildiğini ifade eder. Bir bireyin birden fazla toplumsal kimliğe sahip olması, birden fazla bağımsız bilinç taşıdığı anlamına gelmez. Laith el-Hazali'nin farklı devletler tarafından farklı statülerle tanımlanması, onun deneyimleyen özne olarak çoğaldığını göstermez. Tam tersine, tekil bir birinci şahıs perspektifi ile dışarıdan üretilen çoğul üçüncü şahıs tanımlamaları arasındaki ayrımı düşünmeye zorlar. Özne kendi yaşantısının merkezinde birinci şahıs konumunu korurken, toplumsal dünya onu birbirinden farklı ve kimi zaman çatışan nesnel sınıflandırmalar altında temsil edebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken kavramsal incelik, bilinç akışının birliği ile qualia'nın tekilliğinin bütünüyle özdeş olmamasıdır. Qualia, deneyimin farklı fenomenal niteliklerini ifade ederken öznel birlik, bu farklı deneyimlerin aynı bilinçli özneye ait olması sorunuyla ilgilidir. Dolayısıyla tekil özne, çok sayıda fenomenal deneyime sahip olabilir; buna karşılık birden fazla toplumsal statünün varlığı, öznel deneyimin de aynı sayıda parçaya ayrılmasını gerektirmez. Epistemolojik gerilim, kişinin ne olduğuna ilişkin birinci şahıs bilgisiyle kurumların onun ne sayıldığına ilişkin üçüncü şahıs hükümleri arasında doğar. Öznenin kendisini nasıl deneyimlediği, hukuk düzeninin onu hangi statüye yerleştirdiğiyle zorunlu olarak örtüşmez. Aynı şekilde kişinin kendi deneyimine ayrıcalıklı erişimi de kendi hukuki veya ahlaki konumunu yanılmaz biçimde bildiği anlamına gelmez. Birinci şahıs otoritesi fenomenal deneyim bakımından önem taşırken, kurumsal statüler kamusal normlara ve tanınma işlemlerine bağlıdır.

Paul Ricoeur'ün idem ve ipse kimlik ayrımı, öznenin sürekliliğiyle değişen toplumsal nitelikleri arasındaki ilişkiyi daha ayrıntılı açıklamaya imkân verir. Idem, özdeşlik ve zamansal aynılık meselesine; ipse ise öznenin kendiliği, sözünü tutabilmesi ve değişim içerisinde kendisi olarak kalabilmesi problemine yönelir. Bir bireyin toplumsal sıfatları, kurumsal konumları ve başkaları tarafından yapılan tanımlamaları zaman içerisinde değişebilir; ancak bu değişiklikler kişinin bütün biyografik ve ahlaki sürekliliğini ortadan kaldırmaz. El-Hazali'nin bir hukuk düzeninde yaptırım altında bulunurken başka bir düzenin yüksek makamına atanması, aynı biyografik öznenin birbirinden farklı kurumsal anlatılara yerleştirilmesidir. Bu anlatılar öznenin kamusal kimliğini etkiler; fakat onun öznel yaşantısına doğrudan erişim sağlamaz. Dolayısıyla statüsel çoğulluk ile fenomenal tekillik arasındaki ilişki, öznenin toplumsal olarak nasıl tanındığı ile kendisini nasıl deneyimlediği arasındaki epistemik açıklık üzerinden kurulmalıdır.

Erving Goffman'ın toplumsal etkileşim ve damgalama çözümlemeleri, bu açıklığın sosyal boyutunu tamamlar. Toplumsal kimlik, yalnızca bireyin kendisi hakkında taşıdığı tasarımdan ibaret değildir; başkalarının ona atfettiği beklentiler, kategoriler ve roller tarafından da şekillenir. Bir kurumun meşru yetki sahibi olarak tanımladığı kişi, başka bir kurumun sınıflandırmasında güvenlik tehdidi veya yaptırım muhatabı olabilir. Böylece bireyin kamusal görünürlüğü, onu değerlendiren kurumsal bağlama göre değişir. Ancak burada statü farklılığının doğrudan psikolojik bir kimlik krizine yol açtığı sonucuna varılamaz. Birey söz konusu statüleri benimseyebilir, reddedebilir, birbirinden ayırabilir veya bunlarla stratejik biçimde ilişki kurabilir. Epistemolojik kriz, öncelikle gözlemcinin tek bir özne hakkında birbiriyle gerilimli kurumsal hükümleri nasıl uzlaştıracağı sorusunda ortaya çıkar. Aynı insanın farklı düzenlerde farklı biçimde tanınması, onun kim olduğunu değil, kimliğe ilişkin hangi bilginin hangi bağlamda geçerli sayılacağını problemleştirir.

Bu noktada üç ayrı ontolojik düzlemin birbirine karıştırılmaması gerekir: biyolojik bireyin sayısal özdeşliği, bilinçli öznenin fenomenal yaşantısı ve toplumsal kişinin kurumsal statüleri. Biyolojik özdeşlik, aynı insan organizmasının sürekliliğine; fenomenal yaşantı, deneyimin birinci şahıs niteliğine; kurumsal statü ise normatif sistemlerin kişiye yüklediği yetki, sorumluluk ve kısıtlamalara ilişkindir. Bu düzlemler aynı birey üzerinde birleşmekle birlikte aynı kurallarla işlemez. Parlamento kararı kurumsal statüyü değiştirebilir, fakat bu karar kişinin biyolojik özdeşliğini dönüştürmez. Bir yaptırım kararı bireyin belirli hukuki ve ekonomik ilişkilerini sınırlandırabilir, fakat onun bilinç içeriğini doğrudan belirlemez. Dolayısıyla toplumsal kimliğin çoğulluğundan öznel bilincin parçalanmasına geçmek, ancak ek gerekçelerle savunulabilecek bir çıkarımdır. Daha güçlü ontolojik sonuç, tekil bir varlığın farklı gerçeklik düzlemlerinde birbirine indirgenemeyen belirlenimler taşıyabilmesidir.

Irak'taki atama, böylece siyasal statülerin egemenlik alanlarına göre çoğullaşmasının ötesinde, kimliğin hangi düzeyde tekil, hangi düzeyde çoğul olduğu sorusunu gündeme getirir. Searle kurumsal statülerin toplumsal kuruluşunu, Weber ve Kelsen normatif yetkinin geçerlilik koşullarını, Nagel bilincin birinci şahıs niteliğini, Ricoeur zamansal kendilik sorununu, Goffman ise toplumsal tanınmanın bağlamsallığını açıklamaktadır. Bu kuramsal ayrımlar birlikte ele alındığında, öznenin tekilliği ile ona yüklenen anlamların çoğulluğunun çelişki oluşturmadığı anlaşılır; çelişki izlenimi, farklı ontolojik kategorilerin tek bir kimlik kavramı altında birleştirilmesinden doğar. Aynı insan bir devletin hukukunda yaptırım nesnesi, başka bir devletin düzeninde iktidar öznesi olabilir; ancak bu çoğulluk, deneyimleyen insanı çoğaltmaz. Bilincin birinci şahıs perspektifiyle kurumsal anlamların üçüncü şahıs çoğulluğu arasındaki asimetri, kimliğin parçalanmasını değil, gerçekliğin aynı özne üzerinde birden fazla normatif düzlemde örgütlenebildiğini gösterir.                                                                    

Tekniğin Evrenselleşmesi

Bir devletin bürokratik işleyişi başka devletlere aktarılabilen bir teknolojiye dönüştüğünde, egemenliğin kurumsal biçimi ile bu biçimin teknik örgütlenmesi arasındaki ontolojik sınır belirginleşir. Birleşik Arap Emirlikleri'nde Abu Dabi yönetiminin 1.200'den fazla kamu ve özel sektör hizmetini bütünleştiren yapay zekâ destekli TAMM platformunu yabancı hükümetlere sunmak amacıyla TAMM Global şirketini kurması, devlet işleyişinin belirli bileşenlerinin yerel kurumsal bağlamlarından ayrıştırılarak uluslararası ölçekte yeniden kullanılabilir teknik formlara dönüştürülebildiğini göstermektedir. Bürokrasi, geleneksel olarak belirli bir egemenlik alanının hukukuna, idari hiyerarşisine ve siyasal otoritesine bağlı örgütlenirken dijitalleşme, bu örgütlenmenin operasyonel mantığını yazılımsal mimarilere, algoritmalara ve standartlaştırılmış işlem dizilerine aktarır. Böylece bir ülkede geliştirilen idari çözüm, başka bir ülkenin kamu yönetiminde de kullanılabilecek teknik bir modele dönüşebilir. Devlet işleyişinin belirli biçimleri artık yalnızca egemenliğin iç örgütlenmesi olarak değil, egemenlik alanları arasında dolaşıma sokulabilen, uyarlanabilen ve lisanslanabilen teknik yapılar olarak varlık kazanmaktadır.

Max Weber'in bürokrasi çözümlemesi, bu dönüşümün tarihsel ve sosyolojik temelini anlamak açısından belirleyicidir. Weber'e göre modern bürokrasi, kişisel sadakatten ziyade genel kurallara, tanımlanmış yetkilere, uzmanlaşmış görevlere ve hesaplanabilir prosedürlere dayanan yasal-ussal egemenlik biçimiyle ilişkilidir. Bürokratik örgütlenmenin ayırt edici niteliği, işlemlerin kişilerin rastlantısal özelliklerinden mümkün olduğunca bağımsız biçimde yürütülebilmesidir. Belirli bir başvurunun nasıl değerlendirileceği, hangi belgenin gerekli olduğu veya hangi makamın yetkili sayılacağı önceden belirlenmiş kurallarla düzenlenir. Dijital bürokrasi, bu biçimsel rasyonelliği yazılımsal düzeye taşır. İnsan memurların uyguladığı işlem dizileri algoritmik iş akışlarına, kurumsal koordinasyon veri paylaşım protokollerine ve idari kararların belirli aşamaları otomatik işlem mekanizmalarına dönüştürülebilir. Bürokrasinin teknik olarak ihraç edilebilir hâle gelmesi, Weberci biçimsel rasyonelliğin yerel idari örgütlerden ayrıştırılarak yeniden üretilebilir bir işlem mimarisine dönüştürülmesidir.

Burada kritik ontolojik ayrım, devletin kendisiyle devletin kullandığı teknik düzenek arasındadır. Devlet, yalnızca hizmet sunan bir organizasyon değildir; hukuk koyma, kamu otoritesi kullanma, siyasal karar alma ve belirli bir egemenlik alanında bağlayıcı hükümler üretme yetkisiyle tanımlanır. Dijital platform ise bu yetkilerin uygulanmasına aracılık eden teknik süreçleri düzenleyebilir. TAMM'nin başka bir ülkeye aktarılması, Abu Dabi'nin egemenliğinin o ülkeye aktarılması anlamına gelmez; belirli idari işlevlerin nasıl koordine edildiğine ilişkin teknik bilginin ve altyapının aktarılması anlamına gelir. Dolayısıyla egemenlik ile bürokratik teknik birbirinden kavramsal olarak ayrılabilir. İlki siyasal ve hukuki yetkinin kaynağına, ikincisi bu yetkinin belirli işlemler aracılığıyla kullanılma biçimine ilişkindir. Ancak teknik altyapının idari kararları şekillendirmesi nedeniyle iki düzlem bütünüyle bağımsız değildir. Egemenlik, kararın bağlayıcılığını tesis ederken teknik sistem kararın hangi süreçlerden geçerek üretileceğini örgütler; bu ayrım, devlet işleyişinin teknik boyutunun siyasal otoriteyi devretmeden dolaşıma girebilmesini mümkün kılar.

Gilbert Simondon'un teknik nesnelerin varoluş biçimine ilişkin yaklaşımı, söz konusu gelişmenin daha derin anlamını açığa çıkarır. Simondon açısından teknik nesne, yalnızca belirli bir amaca hizmet eden edilgin bir araç değildir; kendi iç örgütlenmesi, işlevsel ilişkileri ve gelişim süreçleri bulunan bir varoluş biçimidir. Teknikleşme süreci boyunca başlangıçta birbirinden ayrı görevler üstlenen unsurlar, giderek daha bütünleşik ve karşılıklı olarak düzenlenmiş bir sistem içerisinde bir araya gelebilir. Simondon'un somutlaşma kavramıyla ilişkili bu süreç, teknik işleyişin tekil parçalardan daha bütünlüklü operasyonel yapılara doğru gelişmesini açıklar. TAMM platformunun çok sayıda kamu hizmetini tek bir dijital ortamda birleştirmesi de bu açıdan yorumlanabilir. Önceden farklı kurumların ayrı işlem süreçlerine bölünmüş hizmetler, ortak bir arayüz, veri mimarisi ve koordinasyon sistemi aracılığıyla bütünleştirilir. Böylece bürokratik işlemlerin tek tek dijitalleştirilmesinin ötesine geçilerek idari faaliyetlerin ilişkisel örgütlenmesi yeniden tasarlanır.

Simondoncu perspektifte daha önemli olan, teknik nesnenin gelişiminin onu üreten ilk toplumsal bağlama bütünüyle indirgenememesidir. Bir teknik çözüm, belirli bir tarihsel çevrede ortaya çıkmasına rağmen işlevsel ilkeleri bakımından farklı çevrelerde yeniden gerçekleştirilebilir. Ancak burada evrensellik, tekniğin her yerde kendiliğinden aynı biçimde işlemesi anlamına gelmez. Simondon'un ilişkili ortam kavramı, teknik varlığın işleyişinin uygun çevresel koşullara bağlı olduğunu gösterir. Bir dijital bürokrasi sisteminin başka ülkede çalışabilmesi, o ülkenin hukukuyla, veri altyapısıyla, idari yetki dağılımıyla ve toplumsal gereksinimleriyle uyum gerektirir. Dolayısıyla teknik formun aktarılabilirliği ile somut uygulamanın bağlamsal bağımlılığı birlikte var olur. Tekniğin evrenselleşmesi, yerel koşulların ortadan kalkması değil, aynı işlevsel mantığın farklı yerel koşullar içerisinde yeniden kurulabilir hâle gelmesidir.

Martin Heidegger'in Tekniğe İlişkin Soruşturma metninde geliştirdiği yaklaşım, meselenin araçsallığın ötesindeki ontolojik boyutunu ortaya koyar. Heidegger'e göre modern tekniğin özü yalnızca belirli araçların kullanılması değildir; varolanların hesaplanabilir, düzenlenebilir ve kullanıma hazır kaynaklar olarak açığa çıkarıldığı belirli bir dünya ilişkisiyle bağlantılıdır. Gestell, yani çerçeveleme, varlıkların teknik olarak düzenlenebilir bir mevcudiyet içerisinde kavranmasını ifade eder. Bürokratik yapının algoritmik sisteme dönüşmesi bu açıdan değerlendirildiğinde, yurttaş talepleri, kamusal hizmetler, idari kararlar ve kurumsal ilişkiler giderek veri kümeleri, işlem kategorileri ve optimize edilebilir süreçler olarak temsil edilir. İnsan ile devlet arasındaki ilişki, yalnızca hukuki ve siyasal bir bağ olmaktan çıkmaz; fakat teknik olarak işlenebilir bir hizmet akışı şeklinde yeniden yapılandırılır. Modern teknik, devletin mevcut işlemlerini yalnızca hızlandırmaz; devletin hangi faaliyetlerinin hesaplanabilir, standartlaştırılabilir ve otomatikleştirilebilir olduğunu belirleyerek kamu yönetiminin görünüş biçimini de dönüştürür.

Heideggerci çerçevede tekniğin evrenselleşmesi, aynı zamanda farklı siyasal toplulukların ortak bir teknik rasyonalite içerisinde karşılaştırılabilir hâle gelmesi anlamına gelebilir. Bir ülkede kimlik yenileme, başka bir ülkede ruhsat başvurusu ve üçüncü bir ülkede sosyal hizmet talebi, farklı hukuk düzenlerine bağlı işlemler olsalar da algoritmik sistem açısından veri girişi, doğrulama, değerlendirme ve sonuçlandırma aşamalarından oluşan benzer operasyonel yapılara dönüştürülebilir. Bu ortak biçimsellik, yerel içeriklerin birbirine özdeş olduğunu göstermez; ancak farklı içeriklerin benzer teknik kategoriler altında işlenebilmesini sağlar. Böylece devletlerin tarihsel, kültürel ve hukuki farklılıkları korunurken idari işlemler belirli bir teknik dil içerisinde karşılaştırılabilir ve yeniden üretilebilir hâle gelir. Tekniğin evrenselliği, içeriklerin evrensel özdeşliğinden değil, farklı içerikleri işleyebilen biçimsel operasyonların genelleştirilebilirliğinden doğar.

Bu durum, yerel mülkiyet ile teknik evrensellik arasındaki ayrımı da belirginleştirir. TAMM'nin belirli bir şirket tarafından lisanslanması ve fikrî mülkiyet haklarına konu olması, platformun teknik ilkelerinin yalnızca o şirketin bulunduğu coğrafyada anlam taşıdığı anlamına gelmez. Teknik bilginin üretildiği yer, hukuki sahibinin bulunduğu yer ve uygulanabileceği yer birbirinden ayrılabilir. Bir yazılım mimarisinin mülkiyeti belirli bir tüzel kişiye ait olabilir; fakat mimarinin işlevsel mantığı, farklı ülkelerdeki kurumsal yapılara uyarlanabilir. Burada mülkiyetin yerelliği ile tekniğin aktarılabilirliği aynı düzlemde bulunmaz. Mülkiyet, teknik ürünün kullanım ve lisanslama yetkilerini belirlerken teknik evrensellik, belirli işlem ilkelerinin ilk üretim bağlamının dışında da gerçekleştirilebilme kapasitesini ifade eder. Bir tekniğin sahibi belirli olabilir; ancak tekniğin işleyiş ilkeleri sahibinin ulusal kimliğine ontolojik olarak bağlı olmak zorunda değildir.

Ne var ki teknik işleyişin evrenselleşmesini tam bir siyasal tarafsızlıkla özdeşleştirmek de hatalıdır. Langdon Winner'ın teknik nesnelerin siyasal nitelikleri üzerine geliştirdiği yaklaşım, teknolojilerin yalnızca önceden belirlenmiş amaçlara hizmet eden nötr araçlar olmadığını gösterir. Teknik sistemlerin tasarımı, belirli otorite dağılımlarını, erişim koşullarını ve davranış biçimlerini destekleyebilir. Dijital bürokrasi platformunda hangi verilerin toplanacağı, hangi işlemlerin otomatikleştirileceği, hangi başvuruların önceliklendirileceği ve hangi kararların insan denetiminde kalacağı, yalnızca mühendislik meselesi değildir. Bu tercihler, kamusal otoritenin yurttaşla kurduğu ilişkinin niteliğini etkiler. Dolayısıyla başka bir ülkeden alınan bürokratik teknik, yerel hukuka uyarlanmadığı takdirde onu üreten sistemin belirli kurumsal varsayımlarını da beraberinde taşıyabilir. Teknik form aktarılırken siyasal içerik bütünüyle geride bırakılamaz; çünkü mimari tercihler, kimi zaman normatif tercihlerin teknik biçimde sabitlenmiş hâlleridir.

Bu nedenle teknik evrenselleşmenin egemenlikle ilişkisi çift yönlüdür. Bir yandan devletler, her idari çözümü baştan üretmek zorunda kalmadan başka ülkelerde geliştirilmiş sistemlerden yararlanabilir ve kendi kamu hizmetlerini daha hızlı örgütleyebilir. Diğer yandan temel idari altyapının dışarıdan temin edilmesi, yazılım güncellemeleri, siber güvenlik, teknik bakım, veri yönetimi ve kurumsal süreklilik bakımından yeni bağımlılıklar oluşturabilir. Bir devletin hukuken egemen olması, kullandığı altyapı üzerindeki bütün teknik kontrol mekanizmalarına fiilen sahip olduğunu kendiliğinden garanti etmez. Bu bağlamda veri egemenliği, sistemin denetlenebilirliği, başka sağlayıcılara geçiş imkânı ve kamusal kararların hesap verebilirliği kritik önem taşır. TAMM Global'in açıkladığı model, platformun yerel hukuk ve düzenlemelere uyarlanmasını öngörmektedir; ancak böyle bir uyarlanabilirlik iddiasının somut egemenlik güvencelerine dönüşmesi, uygulamanın kurumsal koşullarına bağlıdır.

Daha geniş tarihsel düzeyde bu gelişme, devlet örgütlenmesinin teknik biçimlerinin ulusal sınırları aşan bir dolaşım alanına girdiğini göstermektedir. Max Weber'in biçimsel rasyonelliği bürokrasiyi kişisel iktidardan ayrıştırılabilir işlemler bütünü olarak açıklarken Simondon, teknik işleyişin belirli bir çevrede doğup farklı çevrelerle yeniden ilişkilendirilebilen varoluşunu; Heidegger, bu işleyişin dünyayı hesaplanabilir ve düzenlenebilir biçimde açığa çıkaran ontolojik mantığını; Winner ise teknik mimarilerin siyasal sonuçlarını düşünmeye imkân verir. Bu yaklaşımların birleştiği noktada devlet, yalnızca belirli bir toprak üzerinde hüküm süren egemen otorite olarak değil, aynı zamanda farklı coğrafyalarda yeniden kurulabilir teknik süreçler aracılığıyla işleyen kurumsal bir sistem olarak görünür. Egemenliğin siyasal tekilliği ile teknik işleyişin çoğaltılabilirliği aynı devlet yapısı içerisinde birleşebilir.

Abu Dabi'nin TAMM sistemini başka hükümetlere sunma girişimi, sonuçta tekniğin tarihsel olarak belirli bir toplumda üretilmesine rağmen işlevsel biçimi açısından o toplumla sınırlı kalmak zorunda olmadığını göstermektedir. Teknik evrensellik, bütün devletlerin aynı bürokratik yapıya sahip olması veya yerel kimliklerin ortadan kalkması değildir; belirli idari sorunların çözümünde kullanılan operasyonel ilkelerin farklı egemenlik alanlarında yeniden uygulanabilmesidir. Devletlerin egemenlikleri tekil, hukukları yerel, tarihsel kimlikleri farklı olabilir; fakat bu devletlerin kullandığı teknik işleyiş biçimleri ortaklaşabilir, aktarılabilir ve yeniden üretilebilir. Tekniğin evrenselleşmesi, siyasal farklılıkları ortadan kaldırmadan onların altında işleyen operasyonel yapıları genelleştirir. Böylece devletin egemenliği başka bir devlete devredilmeksizin, devlet olmanın belirli teknik süreçleri uluslararası dolaşıma açılabilir. Egemenlik sınır çizer; teknik ise o sınırların içerisinde işleyen biçimleri sınırların ötesinde yeniden kurulabilir hâle getirir.                   

Uzmanlığın Geriye Dönük İnşası

Henüz yetiştirilmemiş bir uzman, mevcut bir meslek piyasasının gelecekteki ihtiyaçları tarafından bugünden tanımlanabiliyorsa eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil, geleceğin toplumsal iş bölümünü önceden örgütleyen bir mekanizmadır. Bahreyn Teknoloji Üniversitesi ile Savvy Games Group'un oyun geliştirme ve e-spor alanlarında eğitim ve yetenek geliştirmeyi amaçlayan işbirliği, akademik uzmanlıkların oluşumu ile ekonomik faaliyet alanlarının genişlemesi arasındaki karşılıklı belirlenimi görünür kılmaktadır. Geleneksel anlayışta üniversite belirli bilgi ve becerilerle donatılmış mezunlar yetiştirir, meslek piyasası ise bu mezunlar arasından kendi gereksinimlerine uygun olanları seçer. Ancak yeni sektörlerin ortaya çıkmasıyla birlikte nedensellik ters yönde de işlemeye başlar: Henüz mezunlarını üretmemiş akademik programların içerikleri, gelecekte talep edilmesi beklenen mesleki yeterlilikler tarafından biçimlendirilir. Meslek piyasası yalnızca mevcut uzmanlar arasında seçim yapmaz; hangi uzmanlıkların kurumsal olarak üretileceğini de önceden belirlemeye katılır.

Bu mekanizmanın sosyolojik temeli, Émile Durkheim'ın toplumsal iş bölümü yaklaşımında bulunabilir. Durkheim'a göre modern toplumlarda artan uzmanlaşma, bireylerin birbirine benzer görevler üstlendiği mekanik dayanışmadan, farklı işlevlerin karşılıklı bağımlılığına dayanan organik dayanışmaya geçişle ilişkilidir. Toplumsal farklılaşma derinleştikçe yeni görevler, meslekler ve uzmanlık alanları ortaya çıkar. Eğitim kurumları da bu farklılaşmadan bağımsız değildir; bireyleri toplumun giderek karmaşıklaşan işlevsel yapısına hazırlayan kurumsal aracılar hâline gelir. Oyun geliştirme ve e-spor gibi dijital faaliyetlerin akademik eğitim programlarına dahil edilmesi, daha önce eğlence, teknik üretim veya bireysel beceri alanı olarak değerlendirilebilen pratiklerin uzmanlaşmış bir mesleki iş bölümü içerisinde yeniden tanımlanmasına katkıda bulunur. Böylece belirli bir faaliyet, yalnızca yapılabilen bir iş olmaktan çıkarak öğretilebilir yeterlilikleri, kurumsal standartları ve tanımlanmış uzmanlık alanları bulunan bir mesleki kategoriye dönüşebilir.

Pierre Bourdieu'nün alan ve kültürel sermaye kuramı, bu dönüşümün meşruiyet üretici boyutunu açığa çıkarır. Bourdieu açısından eğitim sistemi yalnızca önceden mevcut bilgileri aktaran tarafsız bir mekanizma değildir; hangi bilgi biçimlerinin değerli, hangi becerilerin tanınmaya layık ve hangi yeterliliklerin kurumsal olarak geçerli sayılacağını belirleyen toplumsal süreçlere katılır. Belirli bir etkinliğin üniversite programına dahil edilmesi, söz konusu etkinliğin akademik olarak sınıflandırılmasını, ölçülmesini ve belgelendirilmesini mümkün kılar. Dijital oyun geliştirme bu açıdan yalnızca ticari beceri değil; yazılım, tasarım, görsel anlatı, kullanıcı deneyimi ve sistem geliştirme gibi farklı bilgi biçimlerinin kesiştiği kurumsal bir uzmanlık alanı olarak tanınabilir. E-spor da yalnızca oyun oynama faaliyetinden ibaret görülmeyerek performans analizi, organizasyon yönetimi ve ilgili teknik yeterlilikler üzerinden profesyonel bir alana dönüşebilir. Akademik tanınma, mevcut bir becerinin değerini yalnızca belgelemekle kalmaz; o becerinin toplumsal olarak hangi kategoriye ait olduğunu ve hangi uzmanlık statüsünü taşıyabileceğini de etkiler.

Burada uzmanlığın ontolojisi bakımından belirleyici bir ayrım ortaya çıkar. Bir insanın belirli bir etkinliği başarıyla gerçekleştirebilmesi ile o etkinliğin kurumsal olarak tanınmış bir uzmanlık statüsüne sahip olması aynı şey değildir. Üniversite programları ortaya çıkmadan önce de oyun geliştiren, dijital tasarım yapan veya rekabetçi oyunlarda yüksek performans gösteren kişiler bulunabilir. Dolayısıyla akademik düzenleme, becerinin kendisini yoktan yaratmaz. Bunun yerine önceden mevcut veya gelişmekte olan pratikleri belirli öğretim süreçlerine, değerlendirme ölçütlerine ve yeterlilik kategorilerine bağlar. John Searle'ün toplumsal ontolojisi açısından bu durum, fiilî bir kapasitenin kolektif olarak tanınmış statü işlevleriyle ilişkilendirilmesidir. Belirli bir etkinliği gerçekleştirebilme yeteneği bireysel kapasiteyken o etkinliğin uzmanı olarak kurumsal biçimde tanınmak toplumsal normlara bağlıdır. Akademi becerinin biyolojik veya teknik imkânını üretmekten çok, becerinin toplumsal geçerliliğini düzenleyen statü mekanizmalarından birini oluşturur.

Ancak Bahreyn'deki gelişmenin daha derin anlamı, uzmanlığın tanınmasından ziyade uzmanlık kategorisinin henüz gelecekteki talebe göre kurulmasında belirir. Üniversite, yalnızca mevcut meslekleri belgeleyen bir kurum değildir; hangi mesleklerin ortaya çıkabileceğine ilişkin beklentileri bugünkü eğitim kararlarına dönüştürür. Bu süreçte gelecek, henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen mevcut kurumsal faaliyetlerin nedeni hâline gelir. Yeni dijital sektörlerin büyüyeceği beklentisi akademik programların tasarımını etkiler; bu programların yetiştirdiği kişiler daha sonra söz konusu sektörlerin gelişim kapasitesine katkıda bulunabilir. Böylece geleceğe ilişkin öngörü, kendisini mümkün kılabilecek koşulların bugünden üretilmesine katılır. Henüz gerçekleşmemiş mesleki talep, beklenti aracılığıyla bugünün eğitim sisteminde fiilî nedensellik kazanır.

Robert K. Merton'un kendini gerçekleştiren kehanet kavramı, bu zamansal nedenselliğin belirli bir biçimini açıklamaya yardımcı olur. Merton'a göre başlangıçta mevcut gerçekliği doğru yansıtmak zorunda olmayan bir beklenti, o beklentiye uygun davranışları harekete geçirerek gelecekte kendisini doğrulayacak koşulları üretebilir. Oyun sektöründeki büyüme beklentisiyle yeni akademik programların oluşturulması da benzer bir geri besleme ihtimali taşır. Sektörün gelişeceği varsayımı eğitim yatırımlarını artırabilir; eğitim yatırımları nitelikli iş gücünün oluşmasını sağlayabilir; nitelikli iş gücü ise sektörün gelişimini destekleyebilir. Ancak bu süreç zorunlu değildir. Beklenen talep gerçekleşmeyebilir, yetiştirilen uzmanların sayısı istihdam imkânlarını aşabilir veya teknolojik dönüşüm belirli becerileri öngörülenden daha kısa sürede geçersizleştirebilir. Dolayısıyla burada kendini gerçekleştiren kehanet, kesin bir sonuç değil, beklenti ile kurumsal yatırım arasındaki olası nedensel döngüyü açıklayan bir modeldir.

Michel Foucault'nun yönetimsellik yaklaşımı ise eğitimin gelecekteki ekonomik gereksinimlere göre düzenlenmesini insan kapasitesinin yönetimi bağlamında düşünmeye imkân verir. Yönetimsellik, bireylerin davranışlarının yalnızca doğrudan emirlerle değil, içinde seçim yaptıkları imkânların ve teşviklerin örgütlenmesiyle de yönlendirilmesini kapsar. Üniversitelerin yeni sektörlere yönelik programlar geliştirmesi, öğrencilerin gelecekteki kariyer seçeneklerini genişletebilirken hangi becerilere yatırım yapılmasının makul, değerli ve istihdam açısından avantajlı sayıldığını da etkiler. Böylece meslek piyasasının beklentileri, doğrudan işveren talebine dönüşmeden önce eğitim sisteminin içerisine yerleşebilir. Bireyler kendi eğitim tercihlerini yapmayı sürdürür; ancak tercih edebilecekleri akademik yollar ve bu yolların toplumsal değeri önceden kurulmuş kurumsal koşullar tarafından şekillendirilir. Meslek piyasasının yönlendirici gücü, yalnızca mezuniyet sonrasında kimin işe alınacağına karar vermesinde değil, mezuniyet öncesinde hangi yeterliliklerin edinilmeye değer görüleceğini etkilemesinde ortaya çıkar.

Bu dönüşüm, eğitimin yalnızca ekonomik işlevine indirgenmesi gerektiği anlamına gelmez. Wilhelm von Humboldt'un üniversite ideali, yükseköğretimi bireyin entelektüel gelişimi, araştırma özgürlüğü ve bilginin kendi iç mantığıyla ilerlemesi açısından değerlendirir. Üniversitenin bütünüyle güncel piyasa taleplerine bağımlı hâle gelmesi, henüz ekonomik karşılığı bulunmayan araştırmaların, eleştirel düşüncenin ve temel bilimlerin kurumsal önemini zayıflatabilir. Buna karşılık akademinin toplumsal ve teknolojik dönüşümlerden bütünüyle bağımsız kalması da eğitim ile değişen pratikler arasında kopukluk oluşturabilir. Bu nedenle mesele, üniversitenin yeni sektörlere açılmasının kendiliğinden olumlu veya olumsuz olması değildir; bilgi üretiminin özerkliği ile mesleki gereksinimlere yanıt verme kapasitesinin hangi kurumsal dengede bir araya getirildiğidir. Akademinin piyasayla ilişki kurması, bilgi üretiminin piyasaya bütünüyle tabi olmasıyla özdeş değildir; ancak iki alan arasındaki sınırın nasıl çizildiği, geleceğin uzmanlık yapısını belirleyen temel meselelerden biridir.

Dijital oyun sektörünün eğitim kurumlarıyla bütünleşmesi, ayrıca meslek kavramının tarihsel değişkenliğini görünür kılar. Bir dönemde kişisel uğraş veya boş zaman etkinliği olarak değerlendirilen faaliyetler, teknolojik altyapıların ve toplumsal talebin değişmesiyle kurumsal mesleklere dönüşebilir. Bu dönüşüm yalnızca yeni iş alanlarının eklenmesinden ibaret değildir; toplumun hangi etkinlikleri üretken emek, hangi yetenekleri uzmanlık ve hangi faaliyetleri profesyonel yeterlilik olarak sınıflandırdığını da yeniden düzenler. Oyun geliştirme ve e-sporun akademik programlara dahil edilmesi, dijital pratiklerin mesleki iş bölümünde daha belirgin kategoriler kazanmasına aracılık eder. Böylece eğitim sistemi mevcut toplumsal farklılaşmayı yalnızca takip etmekle kalmaz; ona yeni sınırlar ve tanımlar kazandırarak farklılaşmanın gelecekteki biçimini de etkileyebilir.

Bu karşılıklı belirlenimin zamansal yapısı, basit bir neden-sonuç sıralamasından daha karmaşıktır. İlk aşamada teknolojik gelişmeler ve sektörün büyüme beklentisi belirli becerilere yönelik talebi artırır. İkinci aşamada eğitim kurumları, söz konusu talebi programlara ve yeterlilik standartlarına dönüştürür. Üçüncü aşamada yetiştirilen uzmanlar, sektörün teknik ve örgütsel kapasitesini değiştirir. Sonraki aşamada değişen sektör, yeniden farklı uzmanlıklar talep edebilir. Böylece piyasa eğitimi, eğitim de piyasayı biçimlendirir. Nedensellik doğrusal değil, geri beslemeli bir yapı kazanır. Geleceğe ilişkin beklenti bugünkü eğitimi etkilerken bugünkü eğitim geleceğin mesleki gerçekliğinin oluşumuna katılır. Uzmanlık, tamamlanmış bir ekonomik düzenin edilgin sonucu değildir; ekonomik düzen ile eğitim kurumlarının karşılıklı olarak ürettiği tarihsel bir oluşumdur.

Bahreyn Teknoloji Üniversitesi ile Savvy Games Group arasındaki işbirliği, sonuçta meslek piyasasının yalnızca mevcut insan kapasitesini değerlendiren bir seçme mekanizması olmadığını göstermektedir. Durkheim toplumsal iş bölümünün uzmanlaşmayı nasıl doğurduğunu, Bourdieu eğitimin hangi yeterlilikleri meşru kültürel sermayeye dönüştürdüğünü, Searle uzmanlık statüsünün kurumsal boyutunu, Merton beklentilerin gelecekteki gerçekliği nasıl etkileyebileceğini, Foucault ise insan kapasitesinin eğitim aracılığıyla nasıl yönlendirildiğini açıklamaya imkân verir. Bu yaklaşımlar bir araya getirildiğinde, akademinin yeni sektörlere açılmasının yalnızca müfredat değişikliği olmadığı anlaşılır. Üniversite, gelecekteki iş bölümünün hangi kategorilerle örgütleneceğine ilişkin bugünden kararlar üretmektedir. Piyasa yalnızca yetişmiş uzmanları seçmez; eğitim kurumlarını etkileyerek henüz yetişmemiş uzmanların hangi bilgi ve becerilerle tanımlanacağını da biçimlendirir. Böylece geleceğin meslekleri, ortaya çıkmalarından önce bugünün akademik kararlarında kurumsal varlık kazanmaya başlar. Ekonomi mezunları seçerken, akademi ekonominin gelecekte seçebileceği özneleri üretir; ikisinin karşılıklı nedenselliği, henüz gerçekleşmemiş toplumsal iş bölümünü bugünden inşa eder.   

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Dünyanın Çalışma Yasaları — Orta Doğu: Kayıt 12

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    400
  2. 2
  3. 3
  4. 4

    OntoHaber 81

    188
  5. 5

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.