İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Dünyanın Çalışma Yasaları — Çin: Kayıt 13

Çin'in güncel gelişmelerinden hareketle nedensellik, epistemoloji, yapay zekâ, tarihsel hafıza, ekoloji ve teknolojik gücün ardındaki ontolojik yasaları keşfeden felsefi analizler.

UUmutcan Demir61 dk okuma36 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

13ÇİN
Bölümler15Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Gözlemcinin Ontolojik Ağırlığı

Gözlemcinin gerçekliğe erişmek için kullandığı araç, gözlemlenen gerçekliği değiştirdiği ölçüde bilginin saflığını tehdit eder. Pekin'de geliştirilen, yalnızca bir gram ağırlığındaki kablosuz Airscope mikroskobunun serbestçe hareket eden farelerde 8.500'den fazla nöronun etkinliğini eş zamanlı kaydedebilmesi, teknolojik küçülmenin ötesinde, gözlem ile müdahale arasındaki ilişkinin epistemolojik önemini görünür kılmaktadır. Geleneksel ölçüm düzeneklerinde cihazın ağırlığı, kabloların hareketi sınırlandırması veya deneysel ortamın yapaylığı, incelenen organizmanın doğal davranışlarını değiştirebilir. Dolayısıyla ölçüm aracının fiziksel varlığı, elde edilen bilginin koşullarından biri hâline gelir. Bilginin doğruluğu yalnızca gözlem aracının ölçüm kapasitesine değil, gözlemlediği gerçeklik üzerinde ne kadar az bozucu etki ürettiğine de bağlıdır. Airscope'un hafifliği, bu açıdan yalnızca mühendislik başarısı değil, gözlemcinin maddi müdahalesini azaltarak gerçekliğin kendiliğinden işleyişine yaklaşma girişimidir.

Gözlemin temel ontolojik problemi, gözlemcinin incelemek istediği varlık kümesiyle kurduğu ilişkiden kaynaklanır. İdeal anlamda bir gözlemci, gözlemlediği sistemin dışında konumlanmalı ve sistemin içsel nedenselliğine müdahale etmeden onun durumlarını kaydedebilmelidir. Böyle bir konum, gözlemlenen süreçlerin gözlem eyleminden bağımsız olarak nasıl gerçekleştiğinin belirlenmesine imkân tanır. Ancak fiziksel gerçeklikte gözlemci de gözlemlenen nesneyle aynı uzamsal ve nedensel düzenin parçasıdır. Ölçüm cihazı, ışık, enerji, temas veya başka bir fiziksel etkileşim aracılığıyla bilgi edinir; dolayısıyla gözlem ile gözlemlenen arasında mutlak bir nedensel kopukluk kurulamaz. Gözlemci, epistemolojik olarak nesnesinden ayrılmaya çalışırken ontolojik olarak onunla aynı gerçekliğe ait olmaktan kurtulamaz. Buradaki çelişki, bilginin elde edilmesi için gerekli olan ilişkinin, bilginin nesnesini dönüştürme potansiyelini de beraberinde taşımasıdır.

Bu nedenle gözlemcinin statüsü, yalnızca bir sistemi inceleme niyetiyle değil, sistem üzerinde ürettiği nedensel etkinin niteliğiyle de değerlendirilmelidir. Bir ölçüm aracı, incelediği organizmanın hareketlerini belirgin biçimde kısıtlıyor veya davranışlarını değiştiriyorsa, artık yalnızca önceden mevcut bir süreci kaydetmekle kalmaz; kaydettiği sürecin oluşum koşullarına da katılır. Böylece gözlemlenen davranış, organizmanın kendiliğinden etkinliği ile ölçüm düzeneğinin etkilerinden oluşan bileşik bir sonuç hâline gelir. Epistemolojik sorun, bu bileşik sonucun hangi bölümünün gözlemlenen sisteme, hangi bölümünün gözlem aracına ait olduğunun ayrıştırılmasıdır. Gözlemcinin nedensel müdahalesi arttıkça, gözlemin nesnesi ile gözlemin ürettiği nesne arasındaki fark büyüyebilir. Dolayısıyla gözlemci olma statüsünü korumak, mutlak etkisizlikten ziyade, gözlemlenen süreç üzerindeki bozucu etkinin mümkün olduğunca sınırlandırılmasını gerektirir.

Airscope'un küçültülmesi, bu epistemolojik problemi maddi düzeyde ele alır. Cihazın ağırlığının azaltılması ve kablosuz çalışması, farenin doğal hareketlerini kısıtlayabilecek fiziksel yükleri hafifletir. Böylece nöronal etkinlik ile davranış arasındaki ilişki, ölçüm düzeneğinin neden olduğu yapay sınırlamalar azaltılarak incelenebilir. Burada teknolojik ilerleme, yalnızca daha fazla nörondan veri toplanmasıyla açıklanamaz; verinin üretildiği koşulların gözlemlenen organizmanın doğal işleyişine yaklaştırılması da önemlidir. Bununla birlikte fiziksel küçülme, ölçümün bütün müdahale biçimlerini ortadan kaldırmaz. Görüntüleme sırasında kullanılan ışığın, biyolojik işaretleyicilerin veya cihazın varlığının başka etkileri bulunabilir. Ayrıca gözlemcinin daha az müdahale etmesi, elde edilen bilginin kendiliğinden doğru olduğunu garanti etmez; ölçümün duyarlılığı, güvenilirliği ve yorumlanması da belirleyicidir. Epistemolojik kazanım, gözlemcinin tamamen ortadan kaldırılmasında değil, gözlemden kaynaklanan nedensel sapmaların azaltılmasındadır.

Buradan daha genel bir ilkeye ulaşılabilir: Gözlemcinin maddi varlığı ile epistemolojik işlevi arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmaz. Daha büyük, daha ağır veya daha müdahaleci bir araç her zaman daha güçlü bir bilgi üretimi anlamına gelmez. Aksine bazı durumlarda gözlem aracının fiziksel etkisinin azaltılması, gözlemlenen sistemin kendi nedensel düzenini daha belirgin biçimde ortaya çıkarır. Böylece teknolojik gelişme, gözlemcinin gerçeklik üzerindeki egemenliğini artırmak yerine, onun gerçeklik içerisindeki müdahaleci konumunu sınırlandırarak da ilerleyebilir. Bu, gözlemin ontolojik koşullarını ortadan kaldırmaz; gözlemci ile gözlemlenen arasındaki etkileşimin epistemolojik sonuçlarını daha iyi yönetilebilir hâle getirir.

Airscope'un felsefi önemi tam da burada belirginleşir: Gözlemci, gerçekliğin dışına çıkamadığı için gerçekliğe mümkün olduğunca az bozucu etkiyle katılmayı öğrenir. Mutlak dışsallığın imkânsızlığı, gözlemin nesnelliğini bütünüyle geçersiz kılmaz; nesnelliği, müdahalenin denetlenmesi ve etkilerinin ayrıştırılması üzerinden yeniden tanımlamayı gerektirir. Dolayısıyla gözlemcinin epistemolojik başarısı, ontolojik varlığını inkâr etmesinden değil, kendi varlığının gözlemlenen süreç üzerindeki etkisini sınırlandırabilmesinden doğar. En güvenilir gözlemci, gerçeklikte hiç iz bırakmayan imkânsız bir varlık değil, bıraktığı izin bilginin nesnesini ne ölçüde değiştirdiğini denetleyebilen gözlemcidir.       

Parçanın İçindeki Bütün

Bütünün ayrıcalığı, parçalarının tek başlarına gerçekleştiremeyeceği işlemleri gerçekleştirebilmesinden kaynaklanıyorsa, parçanın aynı işlemleri yapabildiğinin gösterilmesi bütünlüğün ontolojik statüsünü yeniden tartışmaya açar. Şanghay'daki Çin Bilimler Akademisi araştırmacılarının fareler üzerinde gerçekleştirdiği deneyler, karmaşık bilişsel hesaplamaların yalnızca geniş nöronal ağların etkileşiminde değil, tekil nöronların kendi iç yapılarında da gerçekleşebildiğini ortaya koymuştur. Araştırmada nöronların dendritlerinin öğrenilmiş soyut kuralları, hücre gövdelerinin ise duyusal uyaranları farklı biçimlerde temsil ettiği; bu bilgilerin aynı hücre içerisinde bütünleştirilerek esnek karar verme süreçlerine katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Karmaşık bilişsel işlevler tek bir hücrenin içerisinde örgütlenebiliyorsa, bilişsel bütünlük yalnızca bütünden doğan bir sonuç değil, parçanın iç örgütlenmesinde mikro ölçekte taslaklanabilen bir yapıdır. Buradaki temel felsefi problem, bütünün parçadan üstün olup olmadığı değil, bütünlüğe atfedilen işlevlerin hangi örgütlenme düzeyinde ilk kez ortaya çıktığıdır.

Geleneksel bağlantıcı modellerin basitleştirilmiş yorumlarında tekil nöronlar görece sınırlı bilgi işleme birimleri olarak ele alınırken karmaşık bilişsel özellikler, çok sayıda nöron arasındaki etkileşimlerin kolektif sonuçları üzerinden açıklanır. Böylece bilişsel karmaşıklığın temel kaynağı, tekil birimlerin içsel kapasitelerinden ziyade aralarındaki ilişkilerde aranır. Ancak Şanghay'daki araştırma, bu ayrımın sanıldığı kadar kesin olmadığını göstermektedir. Nöron, yalnızca dışarıdan aldığı sinyalleri ileten homojen bir unsur değildir; kendi içerisinde farklı bilgileri temsil eden, bunları birleştiren ve davranışsal seçime katkıda bulunan alt yapılara sahiptir. Özellikle dendritlerin deneysel olarak baskılanmasının kurala bağlı karar sinyallerini zayıflatması, hücre içi bütünleşmenin işlevsel önemini desteklemektedir. Dolayısıyla bir üst düzeyin etkileşimsel başarısı olarak tanımlanan hesaplama, alt düzeydeki bir unsurun kendi iç ilişkileri aracılığıyla da gerçekleştirilebilir. Parça, bütünün karşısında mutlak bir basitlik olarak değil, daha küçük ölçekli bir ilişkiler bütünü olarak belirir.

Bu bulgu, Giulio Tononi'nin Bütünleşik Bilgi Teorisi (Integrated Information Theory, IIT) açısından dikkat çekici bir tartışma alanı oluşturur. Tononi'ye göre bilinç, yalnızca bilgi işlenmesiyle veya çok sayıda unsurun bir araya gelmesiyle açıklanamaz; belirleyici olan, sistemin parçalarına indirgenemeyen bütünleşik bir neden-sonuç yapısı oluşturmasıdır. Bilinçli deneyimin birliği, farklılaşması ve belirli bir içerikle sınırlanması, sistemin içsel nedensel örgütlenmesine ilişkin temel koşullar olarak değerlendirilir. Buradaki kritik ayrım, parçaların tek başlarına gerçekleştirdikleri işlemlerle bütünün bölünemez nedensel gücü arasındadır. Şanghay araştırması ise bu çerçevenin basitleştirilmiş bir yorumunu sorgulamaya açar: Karmaşık bir bilişsel işlem, çok sayıda nöronun oluşturduğu makroskobik örgütlenmeye zorunlu olarak bağımlı değilse, bilişsel işlevin ortaya çıkışı ile geniş ölçekli nöronal bütünleşme arasındaki ilişki yeniden belirlenmelidir. Bununla birlikte tek bir nöronun karmaşık hesaplamalar yapabilmesi, onun bilinçli olduğunu veya Tononi'nin teorisinin yanlışlandığını göstermez. Çünkü IIT açısından belirleyici ölçüt, davranışsal bir hesabın karmaşıklığı değil, sistemin içsel nedensel yapısının indirgenemezliğidir. Araştırma, bilinç için gereken bütünleşik bilginin varlığını ölçmemiştir; dolayısıyla teoriyi doğrudan çürütmekten çok, bilişsel hesaplama ile bilinçsel bütünleşmenin birbirinden ayrılması gerektiğini görünür kılar.

Douglas Hofstadter'in garip döngü (strange loop) yaklaşımı da benzer bir yeniden değerlendirmeye açıktır. Hofstadter, bilinci ve benliği tekil sinir hücrelerinin doğrudan özellikleri olarak değil, sembolik temsillerin giderek karmaşıklaşarak kendi üzerlerine dönebildiği üst düzey bir örgütlenmenin ürünü olarak kavrar. Burada belirleyici olan yalnızca bilgi işleme değil, sistemin kendi etkinliğini temsil edebilmesi ve temsil düzeyleri arasında öz-gönderimsel döngüler kurabilmesidir. Şanghay'daki deney, tekil nöronların soyut kuralları duyusal verilerle birleştirebildiğini ortaya koyarak soyut bilişsel işlemlerin mutlaka geniş nöronal ağların bütününe özgü olmadığını gösterir. Ancak soyut kural işlemek ile kendi varlığını temsil eden sembolik bir benlik oluşturmak aynı işlem değildir. Tekil nöronda bilişsel hesaplamanın bulunması, Hofstadter'in benlik için gerekli gördüğü öz-gönderimsel yapının da orada bulunduğunu kanıtlamaz; fakat üst düzey bilişsel işlemlerin alt düzeyde ne ölçüde önceden örgütlenebileceği sorusunu keskinleştirir. Böylece benliğin ortaya çıkışı ile benliği mümkün kılan hesaplama mekanizmalarının ortaya çıkışı arasında daha ayrıntılı bir ayrım zorunlu hâle gelir.

Asıl ontolojik dönüşüm, parça ile bütün arasındaki sınırın ölçeğe bağımlı olduğunun anlaşılmasındadır. Bir nöron, nöronal ağ açısından parça olmakla birlikte dendritleri, hücre gövdesi ve bunların elektrokimyasal ilişkileri bakımından kendi içerisinde örgütlenmiş bir bütündür. Dolayısıyla tekil nöronun karmaşık işlev gerçekleştirmesi, etkileşimsel ortaya çıkışı ortadan kaldırmaz; etkileşimin gerçekleştiği düzeyi değiştirir. Nöronlar arasındaki bütünleşme kadar nöronun kendi içerisindeki bütünleşme de bilişsel işlemlerin gerçekleşmesine katkıda bulunabilir. Burada bütünlük, yalnızca çok sayıda bağımsız birimin birleşmesiyle oluşan sabit bir üst düzey olmaktan çıkar; farklı ölçeklerde yinelenebilen örgütsel bir özellik hâline gelir. Böylece bilişsel karmaşıklığın açıklanmasında birimlerin sayısından çok, aralarındaki işlevsel farklılaşmanın ve nedensel bütünleşmenin nasıl örgütlendiği önem kazanır. Bununla birlikte deneyde incelenen nöronlar daha geniş beyin ağlarından yalıtılmış değildir; tekil hücrede gözlemlenen hesaplamanın girdileri ve davranışsal sonuçları hâlâ bu ağların faaliyetlerine bağlıdır. Bu nedenle mikro ölçekte hesaplamanın varlığı, makro ölçekte örgütlenmenin gereksiz olduğu anlamına gelmez.

Sonuçta Şanghay'daki bulgunun en önemli felsefi sonucu, bilincin tekil bir nöronda keşfedilmiş olması değil, bilişsel karmaşıklığın hangi ölçekte başladığına ilişkin varsayımların sorgulanmasıdır. Tononi'nin bütünleşik nedensellik yaklaşımı ile Hofstadter'in öz-gönderimsel sembolik örgütlenmesi, bilinç açıklamasında farklı ölçütler ileri sürmeye devam ederken, yeni bulgu bu ölçütlerin dayandığı bilişsel altyapının sanılandan daha küçük ölçeklerde örgütlenebileceğini düşündürmektedir. Bütünün parçalarında bulunmayan bir niteliğe sahip olması, parçalarının hiçbir içsel bütünlük taşımadığı anlamına gelmez. Parçanın içerisinde keşfedilen karmaşıklık, bütünün varlığını hükümsüz kılmaz; bütünün ortaya çıkışını açıklarken başlangıç noktası olarak kabul edilen basitlik varsayımını geçersizleştirir. Böylece mesele, bilincin parçaların etkileşiminden doğup doğmadığı sorusundan, hangi etkileşim düzeyinde yalnızca hesaplamanın, hangi düzeyde ise bilinçli deneyimin ortaya çıktığını belirleme problemine taşınır. Bütünlüğün sınırı, parçanın başladığı yerde değil, örgütlenmenin niteliğinin değiştiği yerde aranmalıdır.                                                                                                             

Yokluğun Negatif Mimarisi

Beş bin yıl önce ortadan kalkmış bir yapının mimarisi bugün yeniden kurulabiliyorsa, yok oluşun mutlaklığı hakkında ciddi bir ontolojik sorun vardır. Çin'in Hangzhou bölgesindeki Liangzhu uygarlığına ait kraliyet mezarlığı yakınlarında keşfedilen üç tarihöncesi yapının mekânsal izlerinden hareketle mimari düzenlerinin yeniden oluşturulması, arkeolojik bir başarı olmanın ötesinde, varlık ile yokluk arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektirir. Yapıların kendileri artık mevcut değildir; ancak onları oluşturan unsurların yerleşim düzeni, zeminde bıraktıkları izler ve birbirleriyle kurdukları mekânsal ilişkiler, geçmişte var olmuş bütünün yeniden tasarlanabilmesine imkân tanımaktadır. Yok olmuş bütün, parçalarının mekânsal ilişkilerinde negatif biçimde varlığını sürdürür. Burada yokluk, hiçbir şeyin bulunmadığı mutlak bir boşluk değil, geçmişte mevcut olan bir örgütlenmenin geride kalan maddi ilişkiler üzerinden tanınabilmesidir.

Bu problemin felsefi kökeni Parmenides'in varlık anlayışına kadar götürülebilir. Parmenides'in temel önermesi, varlığın var olduğu, yokluğun ise olmadığıdır. Düşünülebilir ve ifade edilebilir olanın varlıkla ilişkili olması gerektiği fikri, mutlak yokluğun bağımsız bir ontolojik statüye sahip olamayacağını ileri sürer. Yokluk, varlığın karşısında onunla eşdeğer bir gerçeklik olarak konumlandırılamaz; çünkü yokluğun kendisine varlık atfetmek, kavramın içerdiği olumsuzlamayı ortadan kaldırır. Liangzhu yapılarının ortadan kalkmış olması, bu perspektiften değerlendirildiğinde, mutlak hiçliğin ortaya çıkması anlamına gelmez. Ortadan kalkan, belirli maddi unsurların belirli bir mimari örgütlenme içerisinde bir arada bulunma durumudur. Bu örgütlenmenin çözülmesi, varlığın bütünüyle yok olmasını değil, belirli bir varoluş biçiminin sona ermesini ifade eder. Yıkılan yapı, varlığın yokluğa dönüşmesinden ziyade, varlığın belirli bir düzenlenişinin artık gerçekleşmemesidir.

Spinoza'nın ontolojisi, söz konusu ayrımı daha sistematik biçimde derinleştirmeye imkân tanır. Spinoza'ya göre töz, kendi kendisinin nedeni olan ve varlığı başka bir şeye bağlı bulunmayan mutlak gerçekliktir; tekil nesneler ise bu tözün belirli tarzlarda ifade edilmesi olan modifikasyonlardır. Bir yapının ortaya çıkması, belirli maddi unsurların ve nedensel ilişkilerin sonlu bir varoluş biçimi oluşturmasıdır. Yapının yıkılması ise bu sonlu biçimin sürekliliğini kaybetmesidir; yok olan, tözün kendisi değil, onun belirli bir modal örgütlenmesidir. Burada Parmenides ile Spinoza arasında önemli bir ayrım korunmalıdır: Parmenides değişimi ve oluşu hakiki varlık bakımından reddederken Spinoza, sonlu varlıkların değişimini ve ortadan kalkışını tözün zorunlu düzeni içerisinde açıklar. Dolayısıyla Spinozacı açıdan yok oluş, varlığın mutlak olumsuzlanması değil, belirli bir varoluş tarzının nedensel koşullarının çözülmesidir. Liangzhu yapılarının maddi bütünlüğünü kaybetmesi, onları meydana getiren gerçekliğin mutlak hiçliğe dönüşmesini gerektirmez.

Ancak arkeolojik bulgunun daha özgün ontolojik niteliği, varlığın yalnızca maddi unsurlar aracılığıyla değil, unsurlar arasındaki ilişkilerin bıraktığı izler üzerinden de yeniden kurulabilmesidir. Bir yapının mimari kimliği, yalnızca taşların, ahşapların veya taşıyıcı elemanların toplamından ibaret değildir; bu unsurların konumları, mesafeleri, yönelimleri ve işlevsel bağlantıları da bütünün belirlenimine katılır. Maddi unsurlar ortadan kalktığında veya yer değiştirdiğinde bile bazı ilişkisel özellikler zeminde korunabilir. Direk çukurları, temel izleri veya mekânsal boşluklar, artık mevcut olmayan unsurların geçmişteki konumlarını belirleyen göstergelere dönüşebilir. Böylece varlığın kendisi ortadan kalkmış olsa bile, geçmişteki örgütlenmesinin nedensel sonuçları mevcut varlıkların içerisinde korunabilir. Buradaki negatif mimari, yokluğun kendi başına var olması değil, mevcut izlerin artık bulunmayan bir düzeni temsil edebilmesidir.

Bu noktada yokluk ile eksiklik arasındaki ayrım belirleyici hâle gelir. Mutlak yokluk, hiçbir belirlenimin bulunmadığı bir hiçlik olarak düşünüldüğünde, kendisinden bilgi üretilebilecek bir nesne değildir. Eksiklik ise her zaman belirli bir varlık düzenine, beklentiye veya bütünlük tasarımına göre tanımlanır. Bir temel izinin yanında bulunmayan taşıyıcı unsur, ancak yapının geçmişteki örgütlenmesine ilişkin bir ilişki kurulabildiği ölçüde eksik olarak kavranabilir. Dolayısıyla eksiklik, bağımsız bir töz değil, mevcut gerçekliğin belirli bir referans düzenine göre olumsuz biçimde belirlenmesidir. Arkeolog, yokluğu doğrudan gözlemlemez; mevcut maddi izlerin geçmişte hangi unsurlarla ilişkili olduğunu çözümleyerek artık bulunmayan parçaları yeniden tasarlar. Yokluk burada bilgi üreten bir varlık değil, mevcut varlıkların ilişkisel düzeni üzerinden belirlenen epistemolojik bir konumdur.

Varlığın eksikliği doldurabilmesi veya tolere edebilmesi de bu çerçevede anlaşılmalıdır. Bir yapının belirli unsurları ortadan kalktığında geriye kalan maddi düzen, geçmişteki bütünlüğün bazı belirlenimlerini koruyabilir. Ancak bu korunma, eksikliğin kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez. Arkeolojik yeniden kurma işlemi, maddi düzeyde mevcut olmayan bir yapıyı epistemolojik düzeyde yeniden örgütler. Böylece fiziksel olarak tamamlanmamış bir varlık düzeni, kavramsal olarak belirli ölçüde tamamlanabilir. Bu tamamlanmanın sınırları ise izlerin güvenilirliğine, alternatif mimari açıklamalara ve eldeki verilerin yeterliliğine bağlıdır. Liangzhu'daki yapıların ölüm törenleriyle ilişkilendirilmesi de bu nedenle doğrudan kesinleşmiş bir ontolojik özellik değil, mekânsal ve arkeolojik bulgular üzerinden sınanan tarihsel bir yorumdur. Varlık, geçmişteki bütünlüğünü maddi olarak kaybetmiş olsa bile, geride kalan belirlenimleri aracılığıyla o bütünlüğün bilgisel olarak yeniden kurulmasına imkân tanıyabilir.

Sonuçta Liangzhu bulguları, yok oluşun mutlak hiçlikle özdeşleştirilmemesi gerektiğini gösteren güçlü bir örnek sunar. Bir mimari bütünün ortadan kalkması, onu oluşturan örgütlenmenin geçmişte var olmuş olduğu gerçeğini veya bu örgütlenmenin mevcut dünyada bıraktığı bütün nedensel sonuçları ortadan kaldırmaz. Parmenides'in yokluğa bağımsız varlık tanımayan yaklaşımı ile Spinoza'nın sonlu biçimlerin değişimini tözün sürekliliği içerisinde açıklayan ontolojisi, bu olgunun farklı boyutlarını kavramayı sağlar. Ancak arkeolojik yeniden kurmanın özgünlüğü, metafizik bir varlık sürekliliğinden çok, geçmişteki ilişkisel düzenin bugünkü maddi izlerden çıkarılabilmesindedir. Yok olmuş bir bütünün bilgisi, bütünün hâlâ mevcut olmasını gerektirmez; onun var olmuş olmasının mevcut gerçeklikte ayırt edilebilir sonuçlar bırakmış olması yeterlidir. Böylece arkeoloji, yokluğu varlığa dönüştürmekten ziyade, varlığın içerisinde korunmuş geçmiş belirlenimlerden hareketle artık mevcut olmayan bir bütünün biçimini yeniden kurar. Mutlak hiçlik hiçbir şey anlatamaz; fakat eksiklik, kendisini çevreleyen varlıkların ilişkileri içerisinde geçmişin mimarisini açığa çıkarabilir.                            

Maddenin İstemsiz Hafızası

Tarih, kimin hatırlanacağını seçebilir; madde ise kimin izini koruyacağını bilmez. Çin'in Şian kentindeki Terrakota Ordusu'na ait heykeller üzerinde gerçekleştirilen parmak izi incelemeleri, üretim süreçlerine yetişkin kadınların ve çocukların da katılmış olabileceğini göstererek anıtsal eserlerin ardındaki toplumsal emeğe ilişkin yerleşik kabulleri sorgulamaya açmaktadır. İmparatorluk otoritesini temsil etmek üzere üretilmiş heykellerin yüzeylerinde korunan izler, eserin siyasal ve estetik kimliğinin gerisinde kalmış üreticilerin varlığını binlerce yıl sonra yeniden görünür kılmaktadır. Anıtsal eserin anonim yüzeyi, parmak izleri aracılığıyla görünmeyen üreticilerini geri çağırır; madde, resmî tarihin dışarıda bıraktığı özneleri herhangi bir arşivleme amacı taşımaksızın kaydedebilir. Burada tarihsel bilginin kaynağı, geçmişin kendisini nasıl temsil etmek istediğinden çok, geçmişte gerçekleşmiş eylemlerin maddi dünyada hangi izleri bıraktığıdır.

Tarihsel anlatı ile maddi gerçeklik arasındaki temel fark, seçicilik biçimlerinde ortaya çıkar. Siyasal otoriteler, tarihçiler ve kurumsal hafıza mekanizmaları, geçmişteki olayları belirli önem ölçütlerine göre sınıflandırır; hükümdarları, komutanları, zaferleri ve anıtsal başarıları merkeze alırken üretim süreçlerinin sıradan katılımcılarını görünmezleştirebilir. Böylece tarihsel temsil, gerçekleşmiş olayların eksiksiz toplamı olmaktan çıkarak belirli öznelerin ve ilişkilerin seçilmesiyle oluşturulan epistemolojik bir düzene dönüşür. Madde ise aynı türden anlatısal bir seçiciliğe sahip değildir. Bir yüzeye uygulanan basınç, bırakılan parmak izi veya kullanılan aracın meydana getirdiği deformasyon, üreticinin toplumsal statüsünden bağımsız fiziksel süreçlerle oluşur. Elbette bütün izler korunmaz; malzemenin özellikleri, çevresel koşullar ve sonraki müdahaleler hangi izlerin günümüze ulaşacağını belirler. Ancak maddi izlerin oluşumunda tarihsel önem hiyerarşisi değil, fiziksel nedensellik işler. Bu nedenle tarihsel anlatıda önemsizleştirilmiş bir özne, maddi nedensellik içerisinde belirlenebilir bir varlık olarak kalabilir.

Terrakota Ordusu'nun parmak izleri, bu ayrımı özellikle belirginleştirir. Heykellerin anıtsal bütünlüğü, imparatorluk iktidarının sürekliliğini, askerî örgütlenmesini ve siyasal ihtişamını temsil ederken, yüzeylerinde bulunan küçük izler üretimin bireysel ve bedensel koşullarını açığa çıkarır. Böylece aynı nesne iki farklı tarihsel düzeyin taşıyıcısına dönüşür: Eserin amaçlanmış sembolik anlamı ile üretim sırasında istemeden kaydedilmiş nedensel geçmişi. Birincisi iktidarın kendisini nasıl görünür kılmak istediğini, ikincisi ise bu görünürlüğün hangi somut emek süreçleri aracılığıyla mümkün olduğunu gösterir. Anıtın temsil ettiği özne ile anıtı meydana getiren özneler birbirinden ayrıldığında, nesnenin siyasal anlamı ile maddi oluşum tarihi arasında epistemolojik bir gerilim belirir. İmparatorun otoritesini temsil eden yüzey, aynı anda adı bilinmeyen bir üreticinin bedensel varlığına ilişkin kanıt taşıyabilir.

Burada parmak izinin ontolojik statüsü önemlidir. Parmak izi, geçmişteki öznenin kendisi değildir; öznenin bedeni ile maddi yüzey arasında gerçekleşmiş temasın fiziksel sonucudur. Dolayısıyla geçmişte yaşamış bir kişinin bugünkü varlığı değil, geçmişteki varoluşunun günümüze ulaşmış nedensel belirlenimidir. İz, üreticinin kimliğini, niyetlerini veya bütün yaşam öyküsünü kendiliğinden açıklamaz; ancak belirli bir bedensel temasın gerçekleşmiş olduğuna ilişkin bilgi sağlayabilir. Parmak izi özelliklerinden hareketle yaş ve cinsiyete ilişkin çıkarımlar yapılması da doğrudan gözlem değil, karşılaştırmalı ölçümlere ve istatistiksel değerlendirmelere dayanan bir yorumlama sürecidir. Bu nedenle bulguların tarihsel önemi, her izin sahibinin kesin biçimde tanımlanmasından ziyade, üretici topluluğun daha önce varsayılandan farklı bir demografik yapıya sahip olabileceğinin gösterilmesindedir. Madde geçmişi eksiksiz biçimde saklamaz; fakat geçmişteki nedensel ilişkilerin bazılarını, onları meydana getiren özneler ortadan kalktıktan sonra da koruyabilir.

Bu durum, tarihsel hafızanın yalnızca bilinçli hatırlama faaliyetlerinden oluşmadığını düşündürür. Yazılı belgeler, anıt kitabeleri ve resmî kayıtlar belirli bir bilgiyi geleceğe aktarmak amacıyla üretilebilirken, parmak izleri çoğu zaman herhangi bir hatırlatma niyeti olmadan meydana gelir. Dolayısıyla burada iki farklı arşivleme biçimi ortaya çıkar: Geçmişi temsil etmek amacıyla oluşturulan kasıtlı arşiv ile geçmişteki faaliyetlerin yan ürünü olarak oluşan nedensel arşiv. İkincisinin arşiv niteliği, maddenin bilinçli biçimde hatırlamasından değil, bugünkü araştırmacının korunmuş fiziksel izleri geçmişe ilişkin kanıtlara dönüştürebilmesinden kaynaklanır. Maddenin hafızası, öznel bir hatırlama yetisi değil, geçmişte gerçekleşmiş etkileşimlerin izlerini taşıma kapasitesidir. Bu kapasite, tarihsel bilginin yalnızca anlatılardan değil, anlatıların dışında kalmış maddi kalıntılardan da üretilebilmesini sağlar.

Daha derinde, anıtsal üretimin kolektif niteliği ile tarihsel temsilin bireyselleştirici eğilimi arasında bir karşıtlık bulunmaktadır. Büyük ölçekli bir eser, çok sayıda kişinin emeği, uzmanlığı ve bedensel faaliyetleri aracılığıyla ortaya çıkarken, tarihsel anlatıda çoğu zaman tek bir hükümdarın veya siyasal düzenin başarısı olarak kodlanır. Böylece üretimin nedensel çoğulluğu, temsilin sembolik tekilliği içerisinde silikleşebilir. Parmak izleri bu indirgemeyi tersine çevirir: Tek bir siyasal bütünlüğün simgesi olarak algılanan eser, yüzeyindeki farklı izler aracılığıyla yeniden çoğul üreticilerin faaliyetlerine ayrıştırılır. Burada arkeolojik inceleme, eserin sembolik bütünlüğünü ortadan kaldırmaz; bütünlüğün oluşumunu mümkün kılan görünmez ilişkileri yeniden belirginleştirir. Tarihsel olarak tek bir iktidara atfedilen eser, ontolojik olarak çok sayıda öznenin nedensel katkılarından meydana gelmiştir. Anıtın birliği, üreticilerin çoğulluğunu yok etmez; yalnızca onları ortak bir maddi sonuç içerisinde birleştirir.

Şian'daki bulguların felsefi önemi, tarihsel görünmezliğin ontolojik yokluk anlamına gelmediğini göstermesidir. Bir öznenin adı kaydedilmemiş, emeği tanınmamış veya toplumsal konumu resmî anlatıda temsil edilmemiş olabilir; ancak gerçekleştirdiği fiziksel faaliyet, maddi dünyanın nedensel düzenine katılmıştır. Bu katılımın izleri korunabildiğinde, tarihsel temsilin dışarıda bıraktığı varlıklar yeniden bilgi nesnesine dönüşebilir. Resmî tarih, geçmişin hangi özneler üzerinden anlatılacağını belirleyebilir; fakat geçmişte hangi öznelerin maddi nedenselliğe katılmış olduğunu geriye dönük olarak değiştiremez. Terrakota Ordusu'nun yüzeyindeki parmak izleri, bu nedenle yalnızca üretim tekniklerine ilişkin arkeolojik veriler değildir; temsil edilmeyen emeğin, temsil edilen iktidarın maddi yapısına nasıl kaydolabildiğini gösteren izlerdir. Tarih bazı özneleri unutabilir, fakat unutulmuş olmak onların dünyada hiçbir iz bırakmadıkları anlamına gelmez.                                                                        

Devletin Epistemik Sınırları

Çin'in yapay zekânın istihdam üzerindeki etkilerini düzenlemek amacıyla yayımladığı 18 maddelik politika, teknolojik dönüşüme verilen hukuki bir tepkinin ötesinde, geleceğin toplumsal gerçekliğini henüz oluşmadan sınıflandırma girişimi olarak okunabilir. İnsan emeğinin makineler tarafından ikame edilmesini sınırlamak, çalışanların haklarını korumak ve insan-makine iş birliğini düzenlemek, yalnızca mevcut iş ilişkilerine müdahale etmek anlamına gelmez; henüz kesinleşmemiş bir teknolojik düzende hangi işlevlerin insana, hangilerinin makineye ait olacağını belirleyen normatif sınırların kurulmasını da gerektirir. Hukuk burada gerçekleşmiş bir dönüşümü sonradan tanımlamakla yetinmez; gelecekte ortaya çıkabilecek işlevsel özdeşleşmeyi önceden ayrıştırılabilir kategoriler içerisinde karşılamaya hazırlanır. Dolayısıyla düzenleme, teknolojinin toplumu nasıl değiştireceği kadar, değişen toplumun devlet tarafından nasıl tanınabilir kalacağı sorusunu da gündeme getirir.

James C. Scott'ın Seeing Like a State eserinde geliştirdiği devletin okunabilirliği (legibility) kavramı, söz konusu girişimin epistemolojik boyutunu açıklamak için güçlü bir çerçeve sunar. Scott'a göre toplumsal gerçeklik, yerel pratiklerin, örtük ilişkilerin, değişken kimliklerin ve birbirine geçmiş işlevlerin oluşturduğu son derece karmaşık bir yapıdır. Devlet ise bu karmaşıklığı bütün özgüllüğü içerisinde kavrayamaz; yönetebilmek, ölçebilmek ve müdahale edebilmek için toplumu nüfus, meslek, mülkiyet, gelir ve hukuki statü gibi standartlaştırılmış kategorilere indirger. Böylece toplumsal gerçekliğin kendisi ile devletin onu algılamak amacıyla oluşturduğu sınıflandırma sistemi arasında zorunlu bir epistemolojik mesafe meydana gelir. Devlet, toplumu olduğu gibi görmekten çok, yönetilebilir kılacak biçimde görür; idari kategoriler yalnızca gerçekliği temsil etmez, zamanla gerçekliğin örgütlenme biçimini de belirler. İnsan-makine ayrımının hukuki düzeyde yeniden düzenlenmesi, bu tarihsel okunabilirlik probleminin teknolojik dönüşüm koşullarındaki yeni bir görünümü olarak değerlendirilebilir.

Yapay zekâ sistemlerinin giderek daha fazla insani görevi üstlenmesi, devletin geleneksel işlevsel sınıflandırmalarını karmaşıklaştırır. Başlangıçta insan ile makine arasındaki maddi, bedensel ve estetik farklılıklar belirgin ayrım ölçütleri sunarken, özellikle insansı robotların ve insan davranışlarını taklit eden dijital sistemlerin gelişimiyle bu ölçütlerin bazıları zayıflayabilir. Ancak asıl epistemolojik sorun, görünüşteki benzerlikten ziyade işlevsel örtüşmedir: Aynı metni üreten, aynı hizmeti sunan veya aynı karar sürecine katılan iki farklı varlık, yalnızca gerçekleştirdikleri faaliyet üzerinden birbirinden ayırt edilemeyebilir. İşlevsel eşdeğerlik, ontolojik özdeşlik anlamına gelmediği hâlde, işlevlere dayalı sınıflandırma sistemlerinde kategorik belirsizlik yaratabilir. Devlet açısından belirleyici mesele, bir görevin gerçekleştirilmesinden çok, görevin hangi hukuki özneye, sorumluluk düzenine ve toplumsal statüye bağlanacağıdır. İnsan ile makinenin davranışsal ve estetik bakımdan giderek benzeştiği varsayımsal bir gelecekte, idari ayrımın korunabilmesi için işlevlerin önceden tanımlanması daha fazla önem kazanabilir.

Çin'in düzenlemesi bu perspektiften değerlendirildiğinde, gelecekteki teknolojik benzeşmenin devletin epistemik ayırt ediciliğini zayıflatmasını önleyebilecek kurumsal bir hazırlık olarak yorumlanabilir. İnsan ve makinenin işlevsel sınırlarını önceden düzenlemek, ileride ortaya çıkabilecek kategorik örtüşmelerin içerisinde tümüyle kaybolmayan hukuki referanslar oluşturur. Böylece bir faaliyet insan veya makine tarafından eşdeğer biçimde gerçekleştirilebilse bile, istihdam statüsü, sorumluluk, sosyal güvence ve karar yetkisi gibi ayrımlar üzerinden farklı biçimlerde tanımlanabilir. Buradaki temel mekanizma ontolojik ayrımdan işlevsel-hukuki ayrıma geçiştir: Devlet, varlıkların ne olduklarını yalnızca dışsal özelliklerinden hareketle belirlemek yerine, hangi yetki ve yükümlülükler içerisinde faaliyet gösterdiklerini esas alan kategoriler üretir. Bununla birlikte hukuki sınıflandırma, insan ile makine arasında kendiliğinden yeni bir ontolojik farklılık yaratmaz; mevcut farklılıkların toplumsal ve kurumsal sonuçlarını düzenler. Scott'ın yaklaşımının gösterdiği üzere, sınıflandırmanın gücü tam da bu noktada ortaya çıkar: Gerçekliği basitleştirmek amacıyla geliştirilen kategoriler, kurumsal yaptırımlar aracılığıyla gerçekliğin gelecekteki biçimlenişine katılır.

Ancak epistemik okunabilirliğin korunması, toplumsal karmaşıklığın bütünüyle denetlenebileceği anlamına gelmez. Teknolojik gelişmeler önceden tanımlanmış insan-makine sınırlarını aşabilir; yeni meslekler, karma karar mekanizmaları ve paylaşılmış sorumluluk biçimleri mevcut hukuki kategorilere sığmayabilir. Dolayısıyla devletin sınıflandırma kapasitesini güvenceye alma girişimi, aynı zamanda Scott'ın işaret ettiği indirgeme problemini yeniden üretme tehlikesi taşır: Yönetilebilirlik uğruna kurulan ayrımlar, yönetilmeye çalışılan gerçekliğin dönüşüm hızının gerisinde kalabilir. Çin'deki düzenlemenin daha derin felsefi anlamı, devletin yalnızca teknolojik geleceği yönetmeye değil, o geleceği tanıyabilmesini sağlayacak epistemolojik koşulları da şimdiden kurmaya yönelmesidir. Böylece hukuk, gerçekleşmiş olanı düzenleyen bir mekanizma olmaktan çıkarak henüz gerçekleşmemiş olanın ayırt edilebilirliğini korumaya çalışan kurucu bir sınıflandırma pratiğine dönüşür. Devletin geleceğe yönelik en temel epistemik kaygısı, karşısına neyin çıkacağını bilmemesinden önce, karşısına çıkan şeyleri birbirinden ayırt edebileceği kategorileri kaybetme ihtimalidir.                                                

Gerçekliğin Ayrıştırılabilirliği

Gerçekliğin ne kadarını bildiğimizi, yalnızca onun ne kadarını gözlemleyebildiğimiz değil, gözlemlediklerimiz arasında kaç farklılığı birbirinden ayırt edebildiğimiz belirler. Şanghay'daki Çinli araştırmacıların önceki sistemlerdeki 32 kanallık sınırı aşarak 100'den fazla foton algılama kanalını destekleyen yeni bir tek foton dedektörü geliştirmesi, teknolojik kapasitenin artışından daha derin bir epistemolojik dönüşüme işaret etmektedir. Kuantum iletişim sistemlerinde tekil fotonların algılanması ve farklı kanallar üzerinden işlenmesi, bilginin güvenilir biçimde iletilmesi açısından önem taşır. Ancak burada belirleyici olan yalnızca daha fazla sinyalin kaydedilmesi değildir; birbirinden bağımsız biçimde izlenebilen ve işlenebilen olayların sayısının artırılmasıdır. Daha fazla kanal, yalnızca daha fazla veri anlamına gelmez; eş zamanlı olarak ayrıştırılabilen farklılıkların sayısını artırarak ölçülebilir gerçekliğin işlevsel çözünürlüğünü genişletir. Böylece ölçüm teknolojisinin gelişimi, yalnızca bilgi miktarını değil, bilginin hangi ayrımlar üzerinden örgütlenebileceğini de değiştirir.

Epistemolojik açıdan ölçüm, gerçekliğin edilgin biçimde kaydedilmesinden ibaret değildir; belirli fiziksel farklılıkların tanımlanabilir, karşılaştırılabilir ve sınıflandırılabilir verilere dönüştürülmesini gerektirir. Bir ölçüm sistemi, kendisine ulaşan bütün fiziksel olayları aynı ayrıntı düzeyinde temsil edemez. Algılama kanallarının sayısı, zamansal duyarlılık, sinyal-gürültü oranı ve kullanılan ayrıştırma mekanizmaları, hangi olayların birbirinden bağımsız biçimde tanımlanabileceğini belirler. Dolayısıyla fiziksel gerçeklikte mevcut olan farklılıklarla ölçüm sisteminin temsil edebildiği farklılıklar arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmaz. Gerçekliğin farklılaşması ontolojik bir durumken, bu farklılıkların bilgi olarak ayrıştırılabilmesi epistemolojik bir kapasitedir. Bir ölçüm cihazının sınırları, gerçekliğin kendi sınırları değil, gerçekliğe ilişkin kurulabilecek belirli bilgi ilişkilerinin sınırlarıdır.

Bu ayrım, kanal sayısının artırılmasının neden yalnızca niceliksel bir gelişme olarak değerlendirilmemesi gerektiğini açıklar. Otuz iki bağımsız algılama kanalına sahip bir sistem ile yüzün üzerinde kanalı destekleyen bir sistem, aynı fiziksel dünyanın farklı büyüklükteki olay kümelerini eş zamanlı olarak işleyebilir. Burada her yeni kanal, zorunlu olarak daha küçük bir fiziksel ayrıntının gözlemlenmesini sağlamaz; fakat daha fazla bağımsız sinyal yolunun aynı ölçüm düzeni içerisinde birbirine karıştırılmadan izlenebilmesine imkân tanıyabilir. Böylece çözünürlük kavramı yalnızca mekânsal veya zamansal hassasiyetle sınırlı kalmaz; bir sistemin aynı anda kaç farklı olayı birbirinden bağımsız biçimde temsil edebildiğini belirleyen ilişkisel bir çözünürlük anlamı da kazanır. Bu bakımdan kanal sayısındaki artış, ölçümün tekil bir olay üzerindeki hassasiyetinden çok, eş zamanlı olarak ölçülebilen olayların örgütsel çeşitliliğini genişletebilir.

Daha derin problem, bilginin temel biriminin ne olduğuyla ilgilidir. Bilgi, yalnızca fiziksel bir olayın meydana gelmesiyle oluşmaz; o olayın başka olası olaylardan ayırt edilebilir hâle gelmesini de gerektirir. Bir sinyalin belirli bir kanalda algılanması, aynı sinyalin başka bir kanalda algılanmasından farklı bir duruma karşılık gelir. Bu ayrım korunabildiğinde, fiziksel olaylar birbirinden farklı bilgi durumları olarak kodlanabilir. Dolayısıyla ölçüm kapasitesinin genişlemesi, sistemin temsil edebildiği olası durumlar arasındaki ayrımların çoğalmasına katkıda bulunur. Ancak kanal sayısı ile elde edilen bilgi miktarı arasında otomatik ve doğrusal bir ilişki yoktur; kanalların bağımsızlığı, algılama verimliliği, hata oranları ve sinyallerin istatistiksel dağılımı da belirleyicidir. Bilginin artışı, yalnızca fiziksel olayların çoğalmasına değil, olaylar arasındaki farkların güvenilir biçimde korunabilmesine bağlıdır.

Burada ontoloji ile epistemoloji arasındaki ilişkinin yönü de belirginleşir. Ölçüm aracının kapasitesi arttığında fiziksel gerçeklik kendiliğinden daha fazla varlık üretmez; fakat önceden birlikte değerlendirilen veya eş zamanlı olarak izlenemeyen olaylar, artık ayrı bilgi nesneleri olarak tanımlanabilir. Bu nedenle teknolojik gelişme, gerçekliğin ontolojik içeriğini doğrudan değiştirmeden onun epistemolojik örgütlenmesini dönüştürebilir. Daha önce ölçüm düzeninin sınırları nedeniyle ayrıştırılamayan sinyallerin bağımsız kanallarda temsil edilmesi, araştırmacının kurabildiği nedensel ve istatistiksel ilişkilerin kapsamını genişletir. Ölçülemeyen bir farklılığın ölçülebilir hâle gelmesi, farklılığın var olmaya başlaması değil, var olan farklılığın bilgi düzenine dâhil edilmesidir. Böylece teknik ilerleme, gerçekliğin kendisini çoğaltmaktan ziyade, gerçekliğin farklılıklarını temsil edebilen epistemolojik kategorilerin kapasitesini artırır.

Kuantum iletişim açısından bu mekanizma özellikle önemlidir. Çok sayıda foton algılama kanalının aynı sistem içerisinde desteklenmesi, uygun mimari ve düşük hata oranlarıyla birleştirildiğinde, daha geniş ölçekli iletişim ağlarının kurulmasına katkıda bulunabilir. Ancak burada teknik başarının felsefi karşılığı, yalnızca daha büyük bir ağın mümkün hâle gelmesi değildir. Her bağımsız kanal, fiziksel sinyallerin belirli bir ayrım içerisinde korunmasına hizmet ederken, kanalların bütünleşik bir sistem içerisinde çalışması bu ayrımların ortak bir bilgi mimarisine bağlanmasını sağlar. Böylece sistem, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, birbirine karıştırılmadan birlikte işlenmesiyle genişler. Bütünleşmenin epistemolojik gücü, farklılıkları homojenleştirmesinde değil, onların ayrıştırılabilirliğini koruyarak ortak bir örgütlenme içerisinde birleştirebilmesindedir.

Şanghay'daki gelişmenin felsefi önemi, ölçüm kapasitesinin yalnızca gerçeklik hakkında daha fazla bilgi toplama yeteneği olmadığını, gerçekliğin hangi farklılıklar üzerinden bilinebilir hâle geleceğini de belirlediğini göstermesidir. Fiziksel dünya, ölçüm araçlarının kapasitesinden bağımsız olarak kendi nedensel düzeni içerisinde işlemeye devam eder; ancak bu düzenin ne kadarının ayrıştırılabilir bilgiye dönüşeceği kullanılan araçların yapısına bağlıdır. Epistemolojik ilerleme, her zaman yeni varlıkların keşfedilmesiyle değil, zaten var olan farklılıkların birbirinden ayrılmasını sağlayan sınırların genişletilmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla yüzün üzerinde kanala ulaşılması, salt sayısal bir kapasite artışı olarak değil, eş zamanlı fiziksel olayların daha geniş bir bölümünü bağımsız bilgi ilişkilerine dönüştürebilen bir ölçüm mimarisinin gelişimi olarak anlaşılmalıdır. Gerçekliğin sınırları değişmemiştir; değişen, onun içerisinde kaç farklılığı aynı anda tanıyabilecek durumda olduğumuzdur.

Zeminin Epistemolojik İhaneti

İnsan, üzerinde durduğu zeminin sabitliğini her an doğrulamaz; çünkü yaşamın en köklü epistemolojik kabullerinden biri, doğrulanmasına ihtiyaç duyulmayan bu sürekliliktir. Tibet'in Nagqu bölgesinde meydana gelen 7,0 büyüklüğündeki deprem, yalnızca yeryüzünün fiziksel kararlılığını bozarak can kayıplarına ve yapıların yıkımına neden olmamış; insanın mekânla kurduğu ilişkinin temelindeki epistemolojik güveni de kırmıştır. Zemin yalnızca üzerinde yaşanan nesnelerin taşıyıcısı değildir; kendi kararlılığını kaybettiğinde bütün üst yapıları ortak bir kırılganlığa indirgeyen ontolojik bir koşuldur. Depremin felsefi önemi, alışılmış bir fiziksel düzenin kesintiye uğramasından çok, varoluşun güvenilir kabul edilen taşıyıcı koşulunun bizzat tehdit kaynağına dönüşmesinde belirginleşir.

Doğumdan itibaren mekânla kurulan bedensel ve bilişsel etkileşim, zeminin sürekliliğine ilişkin güçlü bir tümevarımsal beklenti üretir. Yürüme, barınma, inşa etme ve nesnelerin konumlarını öngörme gibi gündelik pratikler, yerin olağan koşullarda sabit kalacağı varsayımıyla örgütlenir. Sayısız deneyim tarafından tekrar tekrar doğrulanan bu düzenlilik, zamanla bilinçli bir beklenti olmaktan çıkarak deneyimin sorgulanmayan arka planına yerleşir. Ancak epistemolojik olarak süreklilik kazanmış bir düzenlilik, ontolojik olarak zorunlu bir değişmezlik değildir. İnsanın zemine atfettiği sabitlik, yeryüzünün mutlak niteliğinden değil, belirli bir deneyim aralığında gözlemlenen kararlılığın genelleştirilmesinden doğar. Dolayısıyla deprem, doğanın kendi yasalarını ihlal etmesi değil, insanın sınırlı deneyiminden hareketle kurduğu istikrar beklentisinin doğanın daha geniş nedensel yapısıyla çatışmasıdır.

Sarsıntı anında kırılan şey yalnızca maddi yapılar değil, öznenin çevresini anlamlandırmasını sağlayan referans düzenidir. Normal koşullarda hareket eden beden, görece sabit kabul edilen mekâna göre konumlandırılırken depremde bizzat referans alınan zemin hareket etmeye başlar. Böylece hareketin ölçüldüğü taşıyıcı, hareketin kaynağına; güvenliğin önkoşulu, tehlikenin üreticisine dönüşür. Epistemolojik kriz tam da burada belirir: Özne, dünyayı öngörmesini sağlayan yerleşik beklentilerinin geçerliliğini kaybettiği bir olayla karşılaşır. Önceden güvenilir olanın ansızın güvenilmez hâle gelmesi, yalnızca yeni bir tehlike bilgisi üretmez; hangi koşulların güvenilir sayılabileceğine ilişkin daha temel bir sorgulamayı zorunlu kılar.

Can kayıpları ve yapıların çökmesi ise söz konusu krizi epistemoloji ile ontolojinin kesişimine taşır. Çünkü zeminin sabitliğine duyulan güven yalnızca zihinsel bir kabul olarak kalmaz; mimari düzenlemelerde, yerleşim tercihlerinde ve gündelik davranışlarda maddi karşılıklar kazanır. İnsan, deneyimlerinden türettiği beklentiler doğrultusunda fiziksel çevresini örgütler. Bu nedenle taşıyıcı koşulun beklenmedik biçimde değişmesi, yalnızca mevcut bilgilerin yetersizliğini görünür kılmakla kalmayıp bu bilgilerle ilişkili pratiklerin ve yapıların kırılganlığını da açığa çıkarır. Bununla birlikte yıkımın nedeni epistemolojik yanılgının kendisi değildir; fiziksel sarsıntı ile yapıların dayanıklılığı arasındaki maddi nedenselliktir. Epistemolojik krizin ontolojik yıkımla birleşmesi, bir beklentinin yanlışlanması ile o beklentiye dayanılarak sürdürülen varoluş koşullarının fiilen ortadan kalkmasının aynı olayda gerçekleşmesidir.

Tibet depremi böylece insanın dünyayla ilişkisindeki temel bir asimetriyi açığa çıkarır: Özne, istikrarlı deneyimlerden hareketle çevresini güvenilir bir varlık düzeni olarak kurarken, bu düzenin maddi koşulları öznenin beklentilerinden bağımsız biçimde işlemeye devam eder. Epistemolojik güven, ontolojik güvence değildir. Deprem, taşıyıcı zeminin sürekliliğine ilişkin örtük kabulü parçalayarak insanın yalnızca dünya hakkında yanılabileceğini değil, dünyayı güvenilir kabul etmesini sağlayan koşulların da kendi varlığını tehdit edebileceğini gösterir. Buradaki felaketin en derin felsefi niteliği, bilginin yanlışlanması ile varlığın yok oluşunun aynı kırılma noktasında buluşmasıdır.                               

Nedenselliğin Epistemik Mesafesi

Bir toprağın verimliliğini belirlemek için ona dokunmak gerekmiyorsa, bilgi üretiminin nesneyle kurduğu ilişki artık doğrudan fiziksel müdahale üzerinden tanımlanamaz. Çin'in Şansi bölgesinden fırlatılan Yaogan-50 03 uzaktan algılama uydusunun arazi incelemeleri, tarımsal verim tahminleri ve afet yönetiminde kullanılacak olması, mekânın epistemolojik statüsündeki dönüşümü görünür kılmaktadır. Uydu, yeryüzündeki nesnelere doğrudan temas etmeden onların fiziksel özelliklerine ilişkin veriler toplayabilir, bu verileri hesaplamalı modeller aracılığıyla işleyebilir ve henüz gerçekleşmemiş olaylara yönelik öngörüler geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Mekân, fiziksel temas olmaksızın ölçülebilen, sınıflandırılabilen ve gelecekteki durumları bakımından modellenebilen epistemik bir nesneye dönüşür. Buradaki temel dönüşüm, fiziksel gerçekliğin ortadan kalkması değil, gerçekliğe ilişkin bilginin üretilmesi için gereken fiziksel yakınlığın zorunluluğunu kaybetmesidir.

Klasik nedensellik anlayışının bazı tarihsel biçimlerinde etki, nesneler arasındaki doğrudan temas ve hareket aktarımı üzerinden açıklanmıştır. Özellikle mekanik doğa tasavvurlarında bir cismin başka bir cisim üzerinde değişim meydana getirmesi, fiziksel etkileşimin belirli bir uzamsal ve zamansal süreklilik içerisinde gerçekleşmesiyle ilişkilendirilir. Ancak klasik nedenselliğin bütün biçimlerinin doğrudan teması zorunlu saydığı söylenemez; Newtoncu kütleçekim anlayışı bile temas olmaksızın gerçekleşen etkileşimleri açıklama problemini gündeme getirmiştir. Modern fizik açısından ise uzaktan algılama, fiziksel nedenselliğin askıya alınmasını gerektirmez. Yeryüzünden yayılan veya yansıyan elektromanyetik ışınımın algılayıcıya ulaşması, bütünüyle fiziksel süreçlere dayanır. Dolayısıyla ortadan kalkan fiziksel nedensellik değil, bilginin elde edilmesi için gözlemci ile nesne arasında doğrudan maddi temas bulunması gerektiği varsayımıdır. Uzamsal uzaklık, nedensel bağlantının yokluğu anlamına gelmez; nedensel bağlantının farklı taşıyıcılar üzerinden kurulabilmesine imkân tanır.

Bununla birlikte uzaktan algılamanın epistemolojik önemi, fiziksel sinyallerin alınmasından daha ileri bir aşamada belirginleşir. Uydu tarafından kaydedilen elektromanyetik veriler, doğrudan doğruya tarımsal verimlilik, afet riski veya arazi kullanımı anlamına gelmez. Bunların bilgi nesnelerine dönüşebilmesi için belirli hesaplama modelleri, sınıflandırma ölçütleri ve çıkarım mekanizmaları içerisinde yorumlanmaları gerekir. Böylece fiziksel nedensellik aracılığıyla elde edilen sinyaller, epistemik ilişkiler aracılığıyla anlamlandırılır. Bir yüzeyin yansıtma özelliklerinden bitki örtüsünün durumuna, bitki örtüsünün durumundan tarımsal verim tahminlerine ulaşılması, doğrudan gözlemlenen fiziksel olay ile hakkında bilgi üretilen özellik arasında çıkarımsal bir düzen kurulmasını gerektirir. Fiziksel nedensellik verinin meydana gelmesini sağlarken, epistemik örgütlenme bu verinin ne hakkında bilgi sayılacağını belirler. Dolayısıyla burada ontolojik nedenselliğin epistemik nedensellikle yer değiştirmesinden ziyade, fiziksel nedenselliğin ürettiği izlerin çıkarımsal ilişkiler içerisinde yeniden işlevlendirilmesi söz konusudur.

Bu ayrım, gözlem nesnesinin statüsünü de dönüştürür. Geleneksel doğrudan inceleme biçimlerinde araştırmacı, belirli bir araziye giderek onun özelliklerini yerinde gözlemler, örnekler toplar ve ölçümler gerçekleştirir. Uzaktan algılamada ise arazi, farklı dalga boylarında kaydedilen sinyallerin oluşturduğu temsil düzeni içerisinde yeniden kurulur. Böylece mekânın fiziksel varlığı ile mekânın bilgi sistemleri içerisindeki temsili birbirinden ayrışır. Bir tarım alanı aynı anda hem belirli bir coğrafi bölgede bulunan maddi gerçeklik hem de hesaplama sistemlerinde işlenen sayısal bir veri yapısı olarak bulunabilir. Bu iki varoluş biçimi özdeş değildir; sayısal temsil, fiziksel arazinin bütün özelliklerini içermez. Ancak belirli özelliklerin ölçülmesi, karşılaştırılması ve modellenmesi açısından işlevsel bir karşılık oluşturur. Mekânın epistemik nesneye dönüşmesi, onun maddi varlığını kaybetmesi değil, maddi varlığının belirli özelliklerinin fiziksel konumundan bağımsız olarak işlenebilir hâle gelmesidir.

Burada daha derin bir dönüşüm, bilgi ile müdahale arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesinde ortaya çıkar. Bir nesneye ilişkin bilgi üretmek, artık o nesnenin bulunduğu yerde fiziksel olarak hazır bulunmayı gerektirmediği gibi, nesnenin mevcut durumuyla sınırlı kalmayı da zorunlu kılmaz. Tarımsal verim tahminleri veya afet risk modelleri, gözlemlenen mevcut koşullardan hareketle henüz gerçekleşmemiş olası durumlara ilişkin çıkarımlar oluşturabilir. Böylece mekân, yalnızca mevcut fiziksel özellikleriyle değil, gelecekte alabileceği durumlar bakımından da epistemolojik olarak işlenir. Ancak geleceğe yönelik bu bilgi, olayların fiziksel nedenlerini ortadan kaldırmaz; aksine söz konusu nedenler arasındaki ilişkilerin modellenmesine dayanır. Bilgi üretiminin zamansal ufku genişledikçe, gözlem yalnızca gerçekleşmiş olanı kaydetmekten çıkarak gerçekleşebilecek olanı koşullu biçimde öngörme kapasitesi kazanır. Bu açıdan uzaktan algılama, fiziksel gerçekliğin nedensel düzeninden epistemolojik öngörü düzenine geçişin teknik araçlarından biri hâline gelir.

Epistemik nedensellik kavramı burada dikkatle sınırlandırılmalıdır. Fiziksel dünyada bir olayın başka bir olaya neden olması ile bir verinin belirli bir sonuca ulaşmayı gerekçelendirmesi aynı ilişki değildir. İlkinde ontolojik bir etkileşim, ikincisinde ise kanıtlar, modeller ve çıkarımlar arasında kurulan epistemolojik bir bağlantı bulunmaktadır. Uydunun topladığı sinyaller fiziksel nedenlerle oluşurken, bu sinyallerden hareketle yapılan tarımsal tahminler epistemik gerekçelendirme süreçlerine dayanır. Dolayısıyla epistemik nedensellik ifadesi, fiziksel nedenselliğin yerine geçen bağımsız bir doğa yasası olarak değil, fiziksel süreçlerden elde edilen bilgilerin yeni bilgi durumlarını ve bunlara dayalı kararları meydana getirdiği ilişkisel düzen anlamında kullanılabilir. Nitekim uzaktan algılama verileri doğrultusunda alınan bir afet önlemi veya tarımsal karar, yeniden fiziksel dünyaya müdahale ederek maddi sonuçlar üretir. Böylece fiziksel nedensellik ile epistemik süreçler birbirini dışlayan iki alan değil, bilgi ve eylem aracılığıyla birbirine bağlanan farklı ilişki düzeyleri olarak belirir.

Yaogan-50 03 uydusunun felsefi önemi, insanın gerçekliğe erişiminde fiziksel temasın yerini giderek daha karmaşık temsil ve çıkarım mekanizmalarının alabilmesidir. Gözlemci ile gözlemlenen arasındaki uzamsal mesafe büyürken, gözlemlenen nesne hakkında kurulabilen bilgi ilişkilerinin kapsamı genişleyebilir. Ancak bu gelişme, insanın fiziksel dünyadan bağımsızlaştığını değil, fiziksel dünyanın ürettiği sinyalleri daha uzak mesafelerden ve daha karmaşık hesaplama sistemleri aracılığıyla anlamlandırabildiğini gösterir. Ontolojik nedensellik ortadan kalkmaz; epistemolojik süreçlerin maddi temeli olarak varlığını sürdürürken, bilginin üretiminde doğrudan temasın belirleyiciliği azalır. Böylece mekân, yalnızca içerisinde bulunularak deneyimlenen bir gerçeklik olmaktan çıkarak uzaktan temsil edilen, hesaplanan ve gelecekteki olasılıkları bakımından değerlendirilen bir nesneye dönüşür. İnsan artık toprağa dokunmadan onun hakkında bilgi üretebilir; fakat ürettiği bilginin doğruluğu, toprağın kendisinden bağımsızlaşmasına değil, onun fiziksel gerçekliğiyle kurduğu dolaylı ilişkinin güvenilirliğine bağlıdır. 

Emeğin Etkileşimsel Ontolojisi

Bir eserin üretimi için gereken insan sayısı radikal biçimde azalırken eserin biçimsel karmaşıklığı korunabiliyorsa, üretimin ontolojik temeli emek miktarında değil, üretici unsurların örgütlenme biçiminde aranmalıdır. Çin'de yapay zekâ destekli film ve televizyon üretiminin yaygınlaşması, senaryo, karakter tasarımı, görüntü oluşturma ve ses üretimi gibi geleneksel olarak farklı uzmanlık alanlarına dağıtılmış faaliyetlerin birkaç kişilik ekipler tarafından koordine edilebilmesini mümkün kılmaktadır. Önceden geniş insan topluluklarının zamansal ve işlevsel katkılarını gerektiren bazı yapımların haftalar içerisinde tamamlanabilmesi, yalnızca üretim hızının artışını değil, üretimin hangi ilişkiler üzerinden tanımlandığına ilişkin daha temel bir dönüşümü görünür kılar. Eser üretimi, doğrudan insan emeğinin niceliksel büyüklüğüyle ilişkilendirilen bir süreç olmaktan çıkarak farklı üretici kapasitelerin koordinasyon yoğunluğuyla belirlenen etkileşimsel bir örgütlenmeye doğru kaymaktadır. Burada dönüşen, eserin ortaya çıkması için etkileşimin gerekli olup olmadığı değil, etkileşimin hangi varlıklar arasında ve hangi düzeylerde gerçekleştiğidir.

Geleneksel görsel-işitsel üretimde emek, belirli görevlerin farklı insanlar arasında dağıtılması ve bu görevlerin ortak bir estetik bütünlük içerisinde birleştirilmesi üzerinden örgütlenir. Senarist, yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni, ses tasarımcısı ve kurgu uzmanı, eserin farklı boyutlarını gerçekleştirirken üretim süreci çok sayıda öznenin birbirine bağımlı faaliyetlerinden oluşur. Bu nedenle eserin meydana gelmesi, yalnızca bireysel yaratıcı kapasitelerin toplamına değil, bu kapasitelerin zamansal ve işlevsel koordinasyonuna da bağlıdır. Bununla birlikte geleneksel üretimin bütünüyle emek miktarı üzerinden tanımlandığını söylemek doğru değildir; koordinasyon, tarihsel olarak da kolektif üretimin kurucu koşullarından biridir. Yapay zekânın ortaya çıkardığı yenilik, koordinasyonun ilk kez önem kazanması değil, önceden farklı insan öznelerinin gerçekleştirdiği işlevlerin teknolojik sistemlere devredilmesiyle koordinasyonun toplam üretim içerisindeki göreli belirleyiciliğinin artmasıdır. Böylece üretimin insan merkezli iş bölümü, insan ile makine arasında yeniden dağıtılan bir işlevler düzenine dönüşür.

Bu dönüşüm, üretimin ontolojik açıklamasında nicelik ile ilişkisellik arasındaki ayrımı belirginleştirir. Bir eserin ortaya çıkması için yüz kişinin çalışması ile beş kişinin yapay zekâ sistemlerini yönlendirmesi, aynı üretim sürecinin yalnızca farklı büyüklüklerde gerçekleşmesi anlamına gelmez. İlk durumda üretici işlevler büyük ölçüde insan özneler arasında dağıtılırken ikinci durumda işlevlerin önemli bir bölümü hesaplamalı sistemler tarafından gerçekleştirilir ve insan emeği giderek seçme, yönlendirme, değerlendirme ve bütünleştirme faaliyetlerinde yoğunlaşabilir. Böylece üretim sürecinin belirleyici değişkeni, yalnızca kaç insanın çalıştığı değil, farklı üretici kapasitelerin hangi ilişkisel düzen içerisinde bir araya getirildiğidir. Üretimin ontolojik birimi, tekil emek katkılarının toplamından bu katkıları işlevsel bir bütün hâline getiren koordinasyon yapısına doğru yeniden ağırlık kazanır. Eser, birbirinden bağımsız faaliyetlerin mekanik toplamı değil, faaliyetlerin karşılıklı bağımlılık içerisinde belirli bir estetik biçime dönüştürülmesinin sonucudur.

Burada etkileşim ontolojisi, eserin varlığını yalnızca onu oluşturan unsurların tekil özellikleri üzerinden değil, unsurlar arasındaki ilişkilerin örgütlenmesi üzerinden açıklamaya imkân tanır. Bir senaryo, görüntü dizisi veya ses kaydı kendi başına tamamlanmış bir sinemasal bütünlük oluşturmaz; bu unsurların anlatısal süreklilik, zamansal uyum ve estetik tutarlılık içerisinde ilişkilendirilmesi gerekir. Yapay zekâ araçları farklı üretim aşamalarını hızlandırdığında, bu aşamalar arasındaki koordinasyon problemi ortadan kalkmaz; aksine çok sayıda üretim çıktısının ortak bir biçimsel düzen içerisinde birleştirilmesi daha belirgin bir yaratıcı faaliyet hâline gelebilir. Eserin bütünlüğü, onu meydana getiren unsurların sayısından değil, unsurlar arasındaki ilişkilerin belirli bir estetik organizasyon oluşturmasından doğar. Dolayısıyla üretici işlevlerin teknolojik sistemlere devredilmesi, bütünlüğün önemini azaltmak yerine bütünlüğü kuran ilişkisel düzenlemeyi üretim sürecinin merkezine taşıyabilir.

Ancak koordinasyon yoğunluğunun artması, insan emeğinin bütünüyle ortadan kalktığı veya eserin maddi üretim koşullarından bağımsızlaştığı anlamına gelmez. Yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesi, eğitilmesi ve çalıştırılması; veri, hesaplama altyapısı, enerji ve çok sayıda insanın geçmişte gerçekleştirdiği faaliyetlere dayanır. Dolayısıyla belirli bir film projesinde doğrudan çalışan insan sayısının azalması, eserin meydana gelmesi için gereken toplam toplumsal emeğin aynı oranda azaldığını kanıtlamaz. Burada gerçekleşen, emeğin mutlak olarak yok oluşundan ziyade, emeğin görünür üretim sürecinden teknolojik altyapıya, doğrudan icradan dolaylı kapasite üretimine ve bireysel uygulamadan sistemler arası koordinasyona doğru yeniden dağıtılmasıdır. Bu ayrım korunmadığında, üretim sürecinin görünür yüzeyindeki küçülme, bütün üretim ilişkilerinin küçülmesiyle karıştırılabilir.

Dönüşümün bir diğer boyutu, yaratıcı öznenin işlevsel konumuyla ilgilidir. Geleneksel üretimde belirli bir uzman, eserin bir unsurunu doğrudan meydana getiren kişi olarak tanımlanabilirken yapay zekâ destekli üretimde insan, çoğu zaman doğrudan üretim ile üretilmiş seçenekler arasından seçim yapma faaliyetlerini birlikte yürütür. Böylece yaratıcılık, yalnızca bir içeriği ilk elden oluşturma kapasitesiyle değil, alternatif üretim imkânları arasında estetik ölçütler kurma, çıktıları dönüştürme ve bunları bütünlüklü bir esere bağlama kapasitesiyle de ilişkili hâle gelir. Bununla birlikte yönlendirme ve seçme faaliyetlerinin yaratıcı niteliği, kullanılan sistemin özerklik derecesine ve insanın nihai biçim üzerindeki belirleyiciliğine göre değişebilir. Yaratıcı öznenin ontolojik konumu, eserin bütün unsurlarını doğrudan üreten fail olmaktan, farklı üretici süreçlerin sonuçlarını ortak bir estetik düzen içerisinde örgütleyen fail olmaya doğru genişler. Böylece üretim sürecindeki insan varlığı niceliksel olarak azalırken belirli koordinasyon işlevlerinin önemi artabilir.

Çin'deki yapay zekâ destekli görsel-işitsel üretim örneklerinin felsefi önemi, üretimin niceliksel emek birikimiyle açıklanmasının sınırlarını görünür kılmasıdır. Bir eserin meydana gelmesi, yalnızca üretime katılan insan sayısına veya harcanan çalışma süresine indirgenemez; kullanılan teknolojik kapasiteler, işlevlerin dağılımı ve bu işlevler arasındaki koordinasyon da sonucun belirlenmesinde rol oynar. Üretimin etkileşimsel ontolojisi, eserin varlığını tek tek üreticilerin toplamında değil, üretici kapasitelerin ortak bir biçim meydana getirecek şekilde örgütlenmesinde temellendirir. Yapay zekânın dönüştürdüğü şey, emeğin üretimle olan bütün ilişkisi değil, doğrudan insan emeği ile üretim kapasitesi arasındaki tarihsel bağın biçimidir. Böylece eserin karmaşıklığı ile onu doğrudan üreten insan topluluğunun büyüklüğü arasındaki zorunlu görünen ilişki zayıflar; aynı karmaşıklık, farklı bir koordinasyon mimarisi içerisinde gerçekleştirilebilir hâle gelir. Eserin büyüklüğü, onu üreten insan kalabalığının büyüklüğüne eşit değildir; üretimin belirleyici gücü, giderek daha fazla, farklı kapasiteleri tek bir estetik bütünlüğe dönüştüren ilişkilerin örgütlenmesinde görünür olur.                

Ekolojik Sınırın Geçirgenliği

Doğayı korumak için insanı doğadan uzaklaştırmak zorunluysa, insan yerleşimlerinin yakınında toparlanan bir tür bu zorunluluğun kendisini sorgulatır. Çin'in Jiangxi bölgesinde nesli kritik tehlike altında bulunan mavi taçlı gülenardıç kuşunun yabani nüfusunun yaklaşık 660 bireye yükselmesi, yerleşim çevresindeki ağaçlandırma faaliyetlerinin ve yerel halkın koruma çalışmalarının ekolojik toparlanmaya katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Buradaki belirleyici nokta, korumanın yalnızca insan faaliyetlerinden bütünüyle arındırılmış alanlarda gerçekleşmemesidir. Doğa ile insan yerleşimi arasındaki kesin mekânsal ayrım, ekolojik varlığın korunmasının evrensel ve zorunlu koşulu değildir; belirleyici olan, iki alan arasında kurulan ilişkilerin niteliğidir. Böylece doğa koruma problemi, insanın varlığı ile yokluğu arasındaki ikili karşıtlıktan çıkarak insan faaliyetlerinin ekolojik süreçlerle nasıl ilişkilendiği sorusuna dönüşür.

Geleneksel koruma yaklaşımlarının bazı biçimlerinde doğa, insan müdahalesinden bağımsız kaldığı ölçüde özgünlüğünü koruyabilen bir alan olarak kavranır. Bu anlayışta insan yerleşimleri, tarımsal faaliyetler ve altyapı sistemleri doğal ekosistemlerin karşısında konumlandırılırken koruma, insan etkinliğinin sınırlandırılması veya belirli bölgelerden dışlanması aracılığıyla gerçekleştirilir. Ancak söz konusu yaklaşım, insan müdahalesinin bütün biçimlerini aynı ontolojik kategori içerisinde değerlendirme tehlikesi taşır. Ormansızlaştırma, habitat parçalanması ve kirlilik ile ağaçlandırma, yuvalama alanlarının korunması ve tehditlerin azaltılması aynı türden ekolojik sonuçlar üretmez. Dolayısıyla insan müdahalesinin varlığı tek başına ekolojik bozulmanın yeterli koşulu değildir; müdahalenin nedensel yapısı, ekosistemin sürekliliği üzerindeki etkisini belirler. İnsanın doğayla ilişkisinin yıkıcı veya koruyucu olması, insanın mekânsal konumundan ziyade gerçekleştirdiği faaliyetlerin sonuçlarına bağlıdır.

Bu ayrım, doğa ile toplum arasındaki sınırın ontolojik statüsünü yeniden değerlendirmeyi gerektirir. İnsan yerleşimleri ile doğal habitatlar haritalarda farklı kategoriler altında gösterilebilir; ancak ekolojik süreçler bu kategorik ayrımlara zorunlu olarak uymaz. Kuşların beslenme, yuvalanma ve üreme faaliyetleri, uygun koşulların bulunduğu farklı mekânlara yayılabilir. Bir yerleşimin yakınındaki ağaçlık alan, insan toplumu açısından gündelik yaşam çevresinin parçasıyken belirli bir kuş türü açısından yaşamsal habitat işlevi görebilir. Böylece aynı mekân, farklı varlıkların ihtiyaçları ve faaliyetleri bakımından çoğul işlevsel statüler taşır. Mekânın insan tarafından toplumsal olarak sınıflandırılması, onun başka canlılar açısından ekolojik işlev kazanmasını ortadan kaldırmaz. Doğal olan ile toplumsal olan arasındaki ayrım, fiziksel gerçekliğin mutlak biçimde bölünmesinden çok, aynı gerçekliğin farklı ilişkiler üzerinden kavramsallaştırılmasını ifade eder.

Jiangxi'deki toparlanma, bu ilişkisel mekân anlayışını somutlaştırmaktadır. Yerleşim çevresinde gerçekleştirilen ağaçlandırma ve koruma faaliyetleri, kuşların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli bazı ekolojik koşulların korunmasına veya iyileştirilmesine katkıda bulunmuştur. Burada insanın rolü, doğanın karşısında bulunan mutlak bir dışsal tehdit olmaktan çıkarak belirli ekolojik süreçlerin devamlılığını destekleyebilen nedensel bir unsur hâline gelir. Ancak bu durum, bütün insan faaliyetlerinin ekolojik bakımdan yararlı olduğunu veya korunan doğal alanların gereksizleştiğini göstermez. Türlerin yaşam alanı gereksinimleri farklıdır; bazı türler insan faaliyetlerine karşı son derece duyarlıyken diğerleri belirli koşullarda yerleşim çevrelerinden yararlanabilir. Korumanın başarısı, insan ile doğa arasındaki sınırın bütünüyle kaldırılmasından değil, türlerin ekolojik gereksinimleriyle insan faaliyetleri arasında uyumlu ilişkiler kurulabilmesinden doğar. Dolayısıyla mekânsal ayrım, kimi durumlarda gerekli bir koruma aracı olmayı sürdürürken bütün ekolojik ilişkiler için geçerli ontolojik bir zorunluluk olarak kabul edilemez.

Burada daha derin bir problem, ekolojik bütünlüğün hangi unsurlar üzerinden tanımlandığıdır. Bir ekosistem, yalnızca insan bulunmayan bir coğrafi alanın adı değildir; canlılar, fiziksel çevre ve bunlar arasındaki karşılıklı nedensel ilişkilerden meydana gelen dinamik bir örgütlenmedir. Dolayısıyla ekolojik bütünlüğün korunması, belirli bir mekânın mutlak biçimde dış dünyadan yalıtılmasını değil, o bütünlüğün sürekliliğini sağlayan ilişkilerin devam ettirilmesini gerektirir. İnsan faaliyetleri bu ilişkileri bozabileceği gibi belirli koşullarda onların yeniden kurulmasına da katkıda bulunabilir. Bu açıdan koruma, doğayı insanın dışında sabitlenmiş bir nesne olarak muhafaza etmekten ziyade, canlıların varoluş koşullarını mümkün kılan nedensel ağların sürekliliğini destekleyen bir faaliyet olarak anlaşılabilir. Ekolojik varlığın sürekliliği, insanın mutlak yokluğuna değil, yaşamı mümkün kılan ilişkilerin korunmasına bağlıdır.

Bu yaklaşım, insanın doğa içerisindeki ontolojik konumunu da yeniden belirler. İnsan, doğanın dışında konumlanan ve ona yalnızca dışarıdan müdahale eden bir varlık değildir; biyolojik, maddi ve nedensel bakımdan aynı ekolojik gerçekliğin parçasıdır. Bununla birlikte insanın ekosistemin parçası olması, bütün faaliyetlerinin doğal dengeyle uyumlu olduğu anlamına gelmez. Belirleyici olan, insanın doğaya ait olup olmadığı değil, gerçekleştirdiği müdahalelerin başka canlıların varoluş koşulları üzerinde nasıl sonuçlar ürettiğidir. Böylece insan ile doğa arasındaki karşıtlık, mutlak bir ontolojik ayrım olmaktan çıkarak farklı faaliyetlerin ekolojik sonuçları üzerinden değerlendirilmesi gereken ilişkisel bir probleme dönüşür. İnsanın doğaya ait olması ile doğayı koruması aynı şey değildir; fakat doğaya ait olması, korumanın zorunlu olarak insanın dışlanmasını gerektirmediğini gösterir.

Mavi taçlı gülenardıç nüfusundaki artışın felsefi önemi, doğa korumanın temelini mekânsal ayrışmadan ilişkisel uyumluluğa taşıyabilmesidir. Yerleşim çevresinde gerçekleştirilen koruma faaliyetleri, toplumsal alan ile ekolojik alanın birbirini mutlak biçimde dışlamadığını; aynı mekânın farklı varlıklar için eş zamanlı olarak yaşamsal işlevler taşıyabildiğini göstermektedir. Doğa ile insan arasındaki sınır, varlığın kendisine kazınmış değişmez bir çizgi değil, belirli faaliyetlerin ve ilişkilerin örgütlenmesiyle biçimlenen geçirgen bir ayrımdır. Dolayısıyla ekolojik korumanın en temel sorusu, insanın doğadan ne kadar uzaklaştırılması gerektiği değil, insanın içerisinde bulunduğu ekolojik ilişkileri hangi koşullarda yaşamın sürekliliğini destekleyecek biçimde düzenleyebileceğidir. Doğanın korunması, her durumda insanın yokluğunu gerektirmez; kimi durumlarda insanın varlığının farklı bir nedensel işleve kavuşmasını gerektirir.                                                                                                          

Sözün Siyasal Ontolojisi

Bir cümlenin diplomatik krize dönüşmesi için fiziksel dünyada herhangi bir askerî hareketliliğin gerçekleşmesi gerekmez; cümleyi kuran kişinin hangi siyasal otoriteyi temsil ettiği yeterli olabilir. Çin'in Filipinler Büyükelçisi Jing Quan'ın olası bir çatışmada Çin'in kolaylıkla galip gelebileceğine ilişkin açıklamasının Manila tarafından tehdit olarak değerlendirilmesi ve büyükelçinin Dışişleri Bakanlığına çağrılması, dilsel ifadelerin uluslararası ilişkilerde yalnızca bilgi aktarmadığını, doğrudan siyasal sonuçlar üretebildiğini göstermektedir. Buradaki belirleyici unsur, açıklamanın sözcüklerinden bağımsız olarak konuşmacının taşıdığı kurumsal statüdür. Büyükelçi yalnızca kendi düşüncelerini ifade eden bireysel bir konuşmacı değildir; sözü, temsil ettiği devletin siyasal ağırlığını taşıdığı ölçüde kişisel sesinin sınırlarını aşar. Böylece dilsel bir ifade, onu meydana getiren bireysel konuşma eyleminden daha geniş bir kurumsal nedensellik içerisinde işlev kazanır.

Bu olgu, dilin betimleyici ve edimsel işlevleri arasındaki ayrımla açıklanabilir. J. L. Austin'in söz edimleri kuramında belirli ifadeler, yalnızca dünyada mevcut olan bir durumu betimlemekle kalmaz; uygun kurumsal koşullar altında söylendiklerinde yeni bir toplumsal durum meydana getirir. Bir yetkilinin karar açıklaması, bir yargıcın hüküm vermesi veya bir diplomatın resmî taahhütte bulunması, sözcüklerin fiziksel nesneleri doğrudan değiştirmesinden değil, belirli kurumsal yetkilerin dilsel eylemlere bağlanmasından dolayı sonuç üretir. Diplomatik açıklamalar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Bir büyükelçinin askerî güç hakkında konuşması, yalnızca olası bir çatışmanın sonucuna ilişkin teorik bir değerlendirme olarak kalmayabilir; temsil ilişkisi nedeniyle karşı devlet tarafından caydırma, uyarı veya tehdit işlevi taşıyan bir eylem olarak yorumlanabilir. Dilsel ifadenin siyasal etkisi, yalnızca ne söylendiğiyle değil, kimin hangi yetkiyle konuştuğu ve sözün hangi kurumsal ilişkiler içerisinde anlam kazandığıyla belirlenir.

Burada temsilin ontolojik yapısı önemlidir. Büyükelçi, biyolojik ve bireysel varlığı bakımından tekil bir insandır; ancak diplomatik statüsü bakımından kendisinden çok daha geniş bir siyasal organizasyonun temsilcisidir. Devletin fiziksel bedeni veya tekil bir konuşma organı bulunmadığından, devlet iradesinin dış dünyaya aktarılması belirli kurumlar, görevliler ve yetkilendirilmiş iletişim mekanizmaları aracılığıyla gerçekleşir. Dolayısıyla büyükelçinin konuşması, bireysel sesin kurumsal temsil aracılığıyla genişlemesi anlamına gelir. Ancak bu temsil, büyükelçinin her ifadesinin otomatik olarak bağlayıcı devlet politikası olduğu anlamına gelmez; sözün resmî niteliği, bağlamı ve devletin sonraki tutumu da belirleyicidir. Temsil ilişkisi, bireysel bir dilsel eylemin kurumsal sonuçlar doğurabilmesini mümkün kılan ontolojik aracılıktır. Bir kişinin konuşması ile bir devletin konuşması arasındaki fark, sesin fiziksel özelliklerinde değil, konuşma eylemine bağlanan yetki ve sorumluluk düzeninde bulunur.

Çin ile Filipinler arasındaki diplomatik gerilim, bu aracılığın pratik sonuçlarını görünür kılmaktadır. Büyükelçinin açıklaması, fiziksel olarak yalnızca belirli sözcüklerin ifade edilmesinden oluşurken Filipinler'in verdiği diplomatik karşılık, söz konusu ifadeyi devletler arası ilişkilerin konusu hâline getirmiştir. Böylece açıklama, bireysel iletişim düzeyinden çıkarak kurumsal eylemler dizisinin başlangıç noktalarından biri olmuştur. Manila'nın büyükelçiyi çağırması ve Pekin'in temsilcisini savunması, başlangıçtaki dilsel ifadenin yeni diplomatik pozisyonlar üretmesine katkıda bulunmuştur. Burada dikkat çekici olan, açıklamanın fiziksel bir çatışma meydana getirmeden siyasal ilişkilerin mevcut durumunu değiştirebilmesidir. Söz, maddi bir askerî eyleme dönüşmeden de devletlerin birbirlerine yönelik tutumlarını ve kurumsal davranışlarını etkileyebilir. Böylece dilsel eylem, siyasal gerçekliğin dışında kalan edilgin bir tasvir olmaktan çıkarak onun oluşumuna katılan bir unsur hâline gelir.

Bu noktada teori ile pratik arasındaki geleneksel ayrım yeniden değerlendirilmelidir. Teorik ifade, ilk bakışta olası bir duruma ilişkin değerlendirme veya öngörü olarak anlaşılabilirken pratik eylem, gerçek dünyada belirli sonuçlar meydana getiren müdahale olarak tanımlanır. Ancak modern diplomasi içerisinde bu ayrım her zaman kesin biçimde korunamaz. Bir devlet temsilcisinin gelecekteki askerî başarıya ilişkin teorik iddiası, başka bir devletin güvenlik algısını, diplomatik tepkisini ve siyasal konumlanmasını etkileyebilir. Böylece olası bir olay hakkındaki ifade, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği betimlerken mevcut siyasal gerçekliğin koşullarına müdahale eder. Teorik içeriğe sahip bir önerme, kurumsal bağlam içerisinde pratik bir eylemin işlevini üstlenebilir. Bununla birlikte bu durum, teori ile pratiğin kavramsal olarak bütünüyle özdeşleştiği anlamına gelmez; aynı dilsel ifadenin hem betimleyici içerik hem de edimsel sonuç taşıyabildiğini gösterir.

Daha derin düzeyde, diplomatik dilin nedenselliği doğrudan fiziksel kuvvet aktarımına dayanmaz. Büyükelçinin sözleri, karşı devletin askerî kapasitesini veya coğrafi sınırlarını kendiliğinden değiştirmez; ancak devletlerin birbirlerinin niyetlerini yorumlama biçimlerini etkileyerek sonraki eylemlerinin koşullarını değiştirebilir. Burada nedensel süreç, dilsel ifade, kurumsal temsil, siyasal yorumlama ve diplomatik tepki arasındaki ilişkiler üzerinden işler. Bir açıklamanın tehdit olarak değerlendirilmesi, yalnızca açıklamanın dilsel içeriğine değil, taraflar arasındaki tarihsel gerilimlere ve mevcut güvenlik ilişkilerine de bağlıdır. Dolayısıyla diplomatik sözün pratik gücü, dilin tek başına sahip olduğu fiziksel bir etkiden değil, dilsel ifadelerin siyasal kurumlar tarafından eylem gerekçelerine dönüştürülebilmesinden kaynaklanır. Bu anlamda söz, doğrudan maddi kuvvet olmadan da maddi eylemleri yönlendirebilen bir nedensel aracı hâline gelir.

Bu dönüşüm, siyasal gerçekliğin yalnızca fiziksel olaylardan oluşmadığını da gösterir. Uluslararası ilişkilerde sınırlar, ordular ve ekonomik kaynaklar maddi güç unsurları olarak varlıklarını sürdürürken tehdit algıları, diplomatik tanımalar, taahhütler ve resmî açıklamalar da devletlerin karşılıklı davranışlarını biçimlendiren kurumsal gerçeklikler meydana getirir. Bir devletin başka bir devlet tarafından tehdit edildiğini düşünmesi ile fiziksel saldırıya uğraması aynı olay değildir; ancak ilk durum da diplomatik ilişkilerde gerçek sonuçlar üretebilir. Böylece siyasal ontoloji, maddi güç ilişkileri ile dilsel-kurumsal ilişkilerin birbirini etkilediği çok katmanlı bir yapı olarak belirir. Diplomaside söz, eylemin karşıtı değil, belirli koşullarda eylemin gerçekleşme biçimlerinden biridir.

Çin ile Filipinler arasındaki gelişmenin felsefi önemi, temsil yetkisinin dilsel ifadeleri nasıl siyasal eylemlere dönüştürebildiğini göstermesidir. Büyükelçinin bireysel sesi, kurumsal statüsü nedeniyle devletler arası ilişkilerde daha geniş bir anlam ve sonuç alanı kazanırken, olası bir savaşa ilişkin teorik değerlendirme mevcut diplomatik ilişkileri etkileyen pratik bir olaya dönüşmüştür. Modern diplomaside teori ile pratik arasındaki sınır, sözün içerdiği önermeden çok, sözün hangi kurumsal ilişkiler içerisinde kullanıldığına bağlı olarak geçirgenleşir. Dolayısıyla siyasal eylemin gerçekleşmesi için her zaman fiziksel müdahale gerekmez; yetkilendirilmiş bir ifadenin başka siyasal özneler tarafından belirli bir eylem olarak tanınması da kurumsal gerçeklikte değişim yaratabilir. Büyükelçinin sözünü bireysel konuşmadan ayıran şey, söylediği cümlenin uzunluğu veya sertliği değil, o cümlenin arkasında temsil edilen devletin bulunmasıdır. Siyasal dilin ontolojik ağırlığı, sesi çıkaran bedenin büyüklüğünden değil, o bedene konuşma yetkisi veren kurumsal bütünün varlığından doğar.                                                                                                                                                             

Geçmişin Retrospektif İktidarı

Tarih, geçmişte ne yaşandığının kaydı olmaktan çıktığında, bugün neyin gerçekleştirilmesi gerektiğini belirleyen siyasal bir otoriteye dönüşebilir. Çin'de Kızıl Ordu'nun Uzun Yürüyüş mirasının 90. yıl dönümü vesilesiyle güncel siyasal hedefler, toplumsal birlik ve askerî modernizasyonla ilişkilendirilmesi, tarihsel olayların yalnızca hatırlanmadığını, mevcut siyasal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden anlamlandırılabildiğini göstermektedir. Geçmişte belirli askerî ve siyasal koşullar altında gerçekleşmiş bir geri çekiliş, günümüzde dayanıklılık, örgütsel süreklilik ve kolektif seferberlik gibi kavramlarla ilişkilendirilerek geleceğe yönelik hedeflerin tarihsel referansına dönüştürülebilir. Geçmiş olay, anılmaktan çıkarak güncel hedefleri meşrulaştırmak için yeniden kullanılabilen siyasal bir kaynağa dönüşür. Buradaki belirleyici mekanizma, geçmişin fiziksel olarak değiştirilmesi değil, geçmişteki olay ile bugünkü siyasal amaç arasında yeni bir anlam ve gerekçelendirme ilişkisi kurulmasıdır.

Bu dönüşüm, Walter Benjamin'in tarih anlayışıyla özellikle retrospektif anlamlandırma problemi üzerinden ilişkilendirilebilir. Benjamin'in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinde tarih, geçmişte gerçekleşmiş olayların tarafsız biçimde biriktirildiği ve kronolojik sırayla aktarıldığı homojen bir süreklilik olarak kavranmaz. Geçmişin anlamı, yalnızca olayın gerçekleştiği tarihsel bağlam içerisinde tamamlanmış değildir; şimdiki zamanın sorunları, çatışmaları ve beklentileri, geçmişteki belirli olayların yeniden görünürlük kazanmasını sağlayabilir. Benjamin'in tarihsel materyalist yaklaşımında geçmiş, şimdiki zamanla belirli bir gerilim içerisinde karşılaştığında yeni bir anlam kazanır. Dolayısıyla tarihsel olayın gerçekleşme zamanı ile siyasal anlamının yeniden kurulma zamanı birbirinden ayrılabilir. Uzun Yürüyüş'ün güncel modernizasyon hedefleriyle ilişkilendirilmesi de bu ayrım üzerinden çözümlenebilir: Geçmişteki askerî geri çekilişin maddi koşulları değişmezken, olayın bugünkü siyasal söylem içerisindeki işlevi yeniden belirlenmektedir.

Ancak Benjamin'in retrospektif tarih anlayışı ile devletin tarihsel meşruiyet üretimi arasında doğrudan bir özdeşlik kurulamaz. Benjamin açısından geçmişin şimdi içerisinde yeniden kurulması, öncelikle egemen tarih anlatılarının sürekliliğini sorgulama, yenilmişlerin ve bastırılmış imkânların tarihsel deneyimini görünür kılma potansiyeli taşır. Onun eleştirdiği tarihselcilik, geçmişi birbirini izleyen olayların zorunlu ilerleyişi olarak sunarken mevcut düzeni bu ilerleyişin doğal sonucu gibi gösterebilir. Devletin anma törenlerinde ise aynı retrospektif mekanizma, farklı bir siyasal işlev üstlenebilir: Geçmişteki mücadele, bugünkü kurumsal hedeflerin tarihsel öncülü olarak yeniden yorumlanabilir. Benjamin'in geçmişi şimdiki zaman içerisinde yeniden kurma düşüncesi, tarihsel anlamın zamansal olarak sabit olmadığını açıklarken, bu yeniden kurmanın hangi siyasal amaca hizmet ettiği ayrıca değerlendirilmelidir. Aynı geçmiş-şimdi ilişkisi, bir bağlamda egemen sürekliliği sorgulayabilirken başka bir bağlamda mevcut kurumsal sürekliliği gerekçelendirmek için kullanılabilir.

Burada siyasal meşruiyetin zamansal örgütlenmesi önem kazanır. Güncel bir siyasal hedef, yalnızca gelecekte sağlayacağı sonuçlar üzerinden değil, geçmişteki belirli olayların devamı olarak sunulması yoluyla da gerekçelendirilebilir. Askerî modernizasyonun tarihsel bir mücadele mirasıyla ilişkilendirilmesi, teknik ve kurumsal bir dönüşümü daha geniş bir tarihsel süreklilik içerisinde konumlandırır. Böylece modernizasyon, yalnızca mevcut güvenlik ihtiyaçlarına yönelik bir faaliyet olarak değil, geçmişte ortaya çıktığı ileri sürülen kolektif kararlılığın günümüzdeki devamı olarak temsil edilebilir. Siyasal hedefin gerekçesi, gelecekteki işlevinden geçmişteki kökenine doğru genişletilir; geçmiş, bugünkü eylemin zorunlu nedeni olmaksızın onun meşruiyet gerekçelerinden biri hâline gelir. Bu noktada tarihsel nedensellik ile siyasal gerekçelendirme birbirinden ayrılmalıdır. Geçmişteki bir olayın bugünkü kurumların oluşumuna katkıda bulunmuş olması, günümüzde o olay adına benimsenen her hedefin geçmiş tarafından zorunlu kılındığı anlamına gelmez.

Retrospektif yeniden kurmanın daha derin ontolojik boyutu, geçmişin değişmezliği ile tarihsel anlamın değişebilirliği arasındaki asimetridir. Uzun Yürüyüş'ün gerçekleşmiş olması, geçmişe ait bir olgudur; ancak bu olgunun hangi kavramlarla tanımlanacağı, hangi olaylarla ilişkilendirileceği ve hangi siyasal hedeflerin gerekçesi olarak kullanılacağı şimdiki zamanın yorumlama pratiklerine bağlıdır. Dolayısıyla geçmişin maddi gerçekleşmişliği ile geçmişe yüklenen toplumsal anlam aynı ontolojik statüye sahip değildir. Birincisi artık değiştirilemeyen tarihsel olaylar düzenine, ikincisi ise günümüzde yeniden üretilebilen sembolik ve kurumsal ilişkilere aittir. Geçmiş, gerçekleşmiş olay olarak tamamlanmıştır; fakat bugünkü siyasal ilişkiler içerisinde üstlenebileceği anlam ve işlevler bakımından tamamlanmış değildir. Bu nedenle tarihsel hafıza, geçmişin edilgin biçimde korunması değil, geçmişteki olayların mevcut anlam sistemleri içerisinde sürekli yeniden konumlandırılmasıdır.

Benjamin'in Jetztzeit, yani şimdi-zaman kavramı, bu ilişkinin daha keskin biçimde anlaşılmasını sağlar. Benjamin için tarihsel anlam, geçmişin homojen zaman içerisinde kesintisiz ilerleyişinden değil, belirli bir geçmiş anının şimdiki zamanla yoğun bir ilişki kurmasından doğabilir. Şimdi, geçmişin bütününü eşit biçimde yeniden üretmez; belirli tarihsel anları kendi sorunları ve imkânları doğrultusunda öne çıkarır. Uzun Yürüyüş'ün 90. yıl dönümünde yeniden gündeme getirilmesi, geçmişteki belirli bir olayın bugünün siyasal hedefleriyle ilişkilendirilmesi bakımından bu zamansal seçiciliği örneklendirir. Ancak Benjamin'in şimdi-zaman kavramındaki eleştirel ve kesintiye uğratıcı boyut, resmî anma törenlerindeki süreklilik vurgusundan farklıdır. Ortak mekanizma, geçmişin şimdi tarafından yeniden anlamlandırılmasıdır; ayrışma ise bu anlamlandırmanın tarihsel sürekliliği meşrulaştırmak için mi, yoksa onu sorgulamak için mi kullanıldığında ortaya çıkar.

Bu noktada tarihsel hafıza, siyasal iktidarın yalnızca geçmiş hakkında konuştuğu bir alan olmaktan çıkarak şimdiki zamanın örgütlenmesine katılan bir mekanizma hâline gelir. Belirli bir tarihsel olayın kolektif kimlikle ilişkilendirilmesi, toplumsal birlik söylemine sembolik dayanak sağlayabilir; aynı olayın askerî modernizasyonla ilişkilendirilmesi ise gelecekteki kurumsal dönüşümlerin tarihsel bir devamlılık içerisinde sunulmasına imkân tanıyabilir. Böylece geçmiş, farklı güncel amaçlara bağlanabilen çok işlevli bir temsil kaynağına dönüşür. Ancak bu işlevlerin siyasal söylem içerisinde kurulabilmesi, toplumun tamamı tarafından aynı biçimde benimsendiğini veya amaçlanan meşruiyet etkisini zorunlu olarak ürettiğini göstermez. Tarihsel meşruiyet, geçmişteki olayın kendisinden otomatik olarak doğmaz; olay ile mevcut siyasal hedef arasında kurulan yorumlayıcı ilişkinin toplumsal olarak tanınmasına bağlıdır.

Sonuçta Uzun Yürüyüş'ün güncel siyasal hedeflerle ilişkilendirilmesi, geçmişin yalnızca hatırlanan bir gerçeklik değil, bugünkü siyasal düzen içerisinde yeniden işlevlendirilebilen bir anlam kaynağı olduğunu göstermektedir. Benjamin'in retrospektif tarih anlayışı, bu mekanizmanın epistemolojik temelini açığa çıkarır: Geçmişin anlamı, olayın gerçekleştiği anda bütün gelecek yorumlar bakımından kapanmaz; sonraki tarihsel koşullar içerisinde yeniden kurulabilir. Bununla birlikte Benjamin'in eleştirel tarih felsefesi, söz konusu yeniden kurmanın siyasal amaçlardan bağımsız olmadığını da hatırlatır. Geçmişin ontolojik olarak değiştirilemez olması, onun epistemolojik ve siyasal olarak yeniden düzenlenemeyeceği anlamına gelmez. Böylece tarihsel olay, kendi zamanında gerçekleşmiş bir olgu olarak kalırken başka bir zamanın siyasal hedeflerine gerekçe sağlayan yeniden kullanılabilir bir kaynağa dönüşebilir. Tarihin siyasal gücü, geçmişi değiştirebilmesinden değil, değiştirilemeyen geçmiş ile henüz belirlenmekte olan gelecek arasında yeni anlam ilişkileri kurabilmesinden doğar.                       

Hukukun Coğrafi Aşkınlığı

Bir devletin egemen olmadığı topraklar üzerinde de hukuki sorumluluk tanımlayabilmesi, hukukun geçerliliğinin yalnızca mülkiyet ve egemenlik sınırlarından türemediğini gösterir. Çin Ulusal Halk Kongresinin Antarktika faaliyetleri ve çevrenin korunmasına ilişkin yasa tasarısını üçüncü kez görüşmeye hazırlanması, devlet hukukunun kendi coğrafi sınırlarının ötesindeki faaliyetleri nasıl düzenleyebileceğine ilişkin temel bir hukuk felsefesi problemini gündeme getirmektedir. Antarktika, Antarktika Antlaşması Sistemi kapsamında özel bir uluslararası hukuki rejime tabidir; kıta üzerindeki mevcut egemenlik iddiaları dondurulmuş, yeni iddiaların ileri sürülmesi sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla burada herhangi bir devletin sıradan anlamda ülkesel egemenliğine dayanan bir düzenleme alanı bulunmaz. Buna rağmen devletler, kendi vatandaşlarının, kurumlarının ve belirli faaliyetlerinin Antarktika'daki davranışlarını iç hukuk aracılığıyla düzenleyebilir. Hukuk, toprak üzerindeki egemenliğin bulunmadığı yerde de davranış üzerindeki sorumluluğunu sürdürebilir; böylece normatif geçerlilik, coğrafi sahiplikten ayrışır. Bu ayrım, pozitif hukukun sınırları ile hukuki yükümlülüğün evrenselleşme imkânı arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerektirir.

Modern devlet hukukunun temel örgütlenme biçimlerinden biri, belirli bir ülkesel egemenlik alanı içerisinde geçerli kuralların oluşturulmasıdır. Yasama yetkisi, yargısal yetki ve idari yaptırım mekanizmaları çoğunlukla devletin sınırları içerisinde bulunan kişiler, nesneler ve faaliyetler üzerinden tanımlanır. Ancak hukukun ülkesel karakteri, bütün hukuki yükümlülüklerin yalnızca devletin fiziksel sınırları içerisinde ortaya çıkabileceği anlamına gelmez. Vatandaşlık, kurumsal bağlılık, faaliyetin kaynağı ve uluslararası anlaşmalardan doğan sorumluluklar, hukuki düzenlemenin coğrafi sınırların ötesine uzanmasını mümkün kılar. Antarktika örneğinde belirleyici olan, devletin kıtayı kendi egemenlik alanına katması değil, kendi yetki alanındaki öznelerin kıta üzerinde gerçekleştirdiği faaliyetlere normatif koşullar getirmesidir. Hukukun mekânsal sınırının aşılması, zorunlu olarak egemenliğin mekânsal genişlemesi anlamına gelmez; hukuki yetki, toprak üzerinde sahiplik kurulmadan da belirli öznelerin davranışlarına bağlanabilir.

Burada hukuk ile mekân arasındaki ilişkinin ontolojik yapısı değişmektedir. Ülkesel egemenlik anlayışında mekân, hukuki düzenin geçerlilik alanını belirleyen temel referanslardan biridir. Antarktika gibi özel uluslararası statüye sahip bir bölgede ise normatif ilişkinin merkezine doğrudan mekânın sahipliği değil, o mekânda gerçekleştirilen faaliyetlerin niteliği yerleşir. Bilimsel araştırma, çevresel müdahale, atık yönetimi veya ekosisteme zarar verebilecek işlemler, faaliyeti gerçekleştiren öznenin bağlı olduğu hukuki düzen içerisinde değerlendirilebilir. Böylece aynı coğrafi alan, farklı devletlerin iç hukukları ve ortak uluslararası yükümlülükleri tarafından düzenlenen faaliyetlere ev sahipliği yapabilir. Hukuki mekân, yalnızca devlet sınırlarının çizdiği fiziksel bir alan değil, özneler, faaliyetler ve yükümlülükler arasında kurulan normatif ilişkilerin uzanabildiği bir düzen olarak belirir. Bu nedenle Antarktika'nın tek bir devletin egemenliğinde bulunmaması, orada gerçekleştirilen faaliyetlerin hukuki bakımdan düzenlenemeyeceği anlamına gelmez.

Bu gelişmenin doğal hukuk ile pozitif hukuk arasındaki ilişki bakımından daha derin bir anlamı bulunmaktadır. Pozitif hukuk, belirli bir yetkili otorite tarafından konulmuş ve kurumsal geçerlilik kazanmış normlardan meydana gelirken doğal hukuk düşüncesi, hukukun meşruiyetini yalnızca yürürlükteki kurallara değil, akıl, adalet veya insan iradesinden bağımsız olduğu ileri sürülen normatif ilkelere dayandırır. Antarktika'nın korunmasına ilişkin düzenlemeler, ilk bakışta belirli bir devletin ülkesel çıkarlarından bağımsız olarak korunması gereken ortak bir çevresel değere yönelmiş görünür. Kıtanın ekolojik bütünlüğünün korunması, yalnızca onu fiilen kullanan devletlerin kısa vadeli çıkarlarıyla değil, insanlığın ortak sorumluluğu ve gelecek kuşakların çıkarları gibi daha geniş normatif gerekçelerle ilişkilendirilebilir. Pozitif hukuk burada yalnızca belirli bir ülkesel düzeni koruyan kurallar bütünü olarak değil, coğrafi egemenliği aşan ahlaki ilkeleri kurumsal yükümlülüklere dönüştürebilen bir mekanizma olarak yorumlanabilir. Böylece hukuk, kendi yerel kaynağını korurken düzenlediği değer bakımından daha evrensel bir ufka yönelebilir.

Ancak pozitif hukukun ülke dışındaki faaliyetleri düzenlemesi, tek başına doğal hukukun varlığını veya pozitif hukukun zorunlu olarak doğal hukuka dayandığını kanıtlamaz. Hukuki pozitivizm açısından da aynı düzenleme, devletin uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülükleri, yetkili organlarının kararları ve mevcut hukuk sisteminin geçerlilik ölçütleri üzerinden açıklanabilir. Dolayısıyla doğal hukuk ile pozitif hukuk arasındaki bağlantı, düzenlemenin coğrafi kapsamından otomatik olarak çıkarılamaz; normların hangi gerekçelerle meşru kabul edildiği üzerinden kurulmalıdır. Bununla birlikte Antarktika'nın korunmasının yalnızca egemenlik çıkarlarıyla açıklanamayan ahlaki boyutları, doğal hukuk düşüncesi açısından anlamlı bir yorum imkânı sunar. Pozitif hukukun geçerlilik kaynağı ile ahlaki meşruiyet gerekçesi birbirinden ayrılabilir; ancak bu ayrım, iki alan arasında normatif bir ilişki kurulmasını engellemez. Bir çevre yasası, hukuki geçerliliğini devletin yasama yetkisinden alırken ahlaki gerekçesini insanlığın ortak ekolojik sorumluluğuna dayandırabilir.

Bu bağlamda doğal hukukun evrensellik iddiası, hukukun neden yalnızca belirli bir topluluğun çıkarlarını değil, belirli koşullarda bütün insanlığı ilgilendiren değerleri koruması gerektiğini açıklamak için kullanılabilir. Antarktika'nın çevresel bütünlüğü, tek bir devletin mülkiyetinde bulunmadığı hâlde küresel ekolojik süreçlerle bağlantılıdır. Dolayısıyla kıtanın korunmasına ilişkin sorumluluk, yalnızca sahiplik ilişkisi üzerinden tanımlandığında eksik kalabilir. Doğal hukuk perspektifinden bakıldığında belirli bir varlığın korunmaya değer olması, onun mutlaka belirli bir siyasal otoriteye ait olmasını gerektirmez. Burada korunması gereken değer, mülkiyet ilişkisinden önce gelen veya mülkiyet ilişkisinden bağımsız biçimde gerekçelendirilebilen bir normatif statü kazanabilir. Sahip olunmayan bir varlık karşısında sorumluluk duyulabilmesi, hukuki yükümlülüğün yalnızca mülkiyetten değil, korunmaya değer kabul edilen varlıklarla kurulan ahlaki ilişkiden de temellendirilebileceğini gösterir. Böylece doğal hukuk, pozitif hukukun hangi değerleri koruması gerektiğine ilişkin eleştirel bir ölçüt sunabilir.

Daha derin düzeyde, bu gelişme hukukun yerelliği ile normatif evrenselliği arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır. Pozitif hukuk, belirli bir devletin kurumları tarafından oluşturulduğu için tarihsel ve kurumsal bakımdan yereldir; ancak düzenlediği davranışların sonuçları ve korumayı amaçladığı değerler yerel sınırların ötesine uzanabilir. Antarktika'ya ilişkin bir çevre düzenlemesi, Çin'in yasama mekanizması içerisinde meydana gelirken konusu bakımından uluslararası ekolojik sorumluluk alanına yönelir. Böylece normun üretildiği siyasal merkez ile normun korumayı amaçladığı değer arasında coğrafi bir örtüşme zorunluluğu bulunmaz. Hukukun kaynağı yerel olabilirken gerekçesi evrensel, uygulanma alanı ise belirli öznelerin sınır aşan faaliyetleri üzerinden kurulabilir. Bu üç düzeyin birbirinden ayrılması, pozitif hukukun yalnızca ülkesel egemenliğin uzantısı olarak kavranmasının yetersizliğini ortaya koyar.

Çin'in Antarktika düzenlemesinin felsefi önemi, hukuki sorumluluğun egemenlik, mülkiyet ve coğrafi yakınlıkla zorunlu olarak özdeş olmadığını göstermesidir. Devlet, sahip olmadığı bir coğrafyada gerçekleştirdiği veya kendi yetki alanındaki özneler tarafından gerçekleştirilen faaliyetleri düzenleyebilir; böylece hukuk, toprak üzerindeki egemenliğin ötesinde davranışların normatif örgütlenmesine yönelir. Doğal hukuk perspektifinden bakıldığında ise bu düzenleme, belirli değerlerin korunmasının mülkiyet ilişkilerinden bağımsız olarak gerekçelendirilebileceğini düşündürür. Pozitif hukuk, kendi kurumsal sınırları içerisinde üretilmesine rağmen bu sınırları aşan ahlaki sorumlulukları somut yükümlülüklere dönüştürdüğünde, doğal hukukla kurulabilecek ilişkinin pratik imkânını görünür kılar. Böylece Antarktika örneği, pozitif hukukun doğal hukuka zorunlu bağımlılığını kanıtlamaktan ziyade, yerel hukuki otoritenin evrensel gerekçelerle nasıl ilişkilendirilebileceğini gösterir. Hukukun erişebildiği alan, devletin sahip olduğu topraklarla sınırlı olmak zorunda değildir; çünkü sorumluluğun sınırları, her zaman egemenliğin sınırlarıyla çakışmaz.          

Bilinmeyenin Diyalektiği

Matematiğin ilerlemesini yalnızca çözülen problemlerin sayısıyla ölçmek, bilginin kendi gelişimi sırasında ürettiği yeni bilinmezlikleri görmezden gelmektir. Çinli matematikçi Sun Zhiwei'nin sayılar teorisi alanında bini aşkın varsayım ve çözülmemiş problem ortaya koyması, matematiksel yaratıcılığın yalnızca mevcut sorulara cevap vermekten ibaret olmadığını göstermektedir. Bir problemi çözmek, önceden tanımlanmış bir bilinmezliği belirli yöntemlerle açıklığa kavuşturmayı gerektirirken problem kurmak, henüz araştırma nesnesi hâline gelmemiş bir ilişkiyi tanımlamayı, onun matematiksel anlamlılığını göstermeyi ve çözülebilir bir soru biçiminde ifade etmeyi gerektirir. Bilgi ilerlemesi yalnızca bilinmeyenlerin azaltılmasıyla gerçekleşmez; yeni bilgi, daha önce tanımlanamayan bilinmeyenlerin ortaya çıkmasını da mümkün kılar. Böylece bilinen ile bilinmeyen arasındaki ilişki, birinin artışıyla diğerinin zorunlu olarak azaldığı niceliksel bir karşıtlık olmaktan çıkarak karşılıklı üretime dayanan diyalektik bir epistemolojik yapıya dönüşür.

Geleneksel birikimci bilgi anlayışında epistemolojik ilerleme, mevcut bilgisizlik alanının giderek daraltılması olarak tasavvur edilir. Bilinmeyen, araştırmanın başlangıcında bulunan bir eksiklik; bilgi ise bu eksikliği gideren olumlu kazanımdır. Böyle bir modelde bilimsel gelişmenin ideal sonucu, çözülememiş problemlerin azalması ve bilginin tamamlanmaya yaklaşmasıdır. Ancak matematiğin tarihsel gelişimi, bu ilişkinin tek yönlü olmadığını gösterir. Yeni kavramların, yöntemlerin ve teoremlerin ortaya çıkması, daha önce formüle edilmesi mümkün olmayan soruların kurulmasına imkân tanır. Bir matematiksel ilişkinin keşfedilmesi, yalnızca belirli bir problemi çözmekle kalmayabilir; aynı ilişkinin hangi koşullarda geçerli olduğu, hangi yapılara genellenebileceği ve hangi istisnaları barındırdığı gibi yeni problemler doğurabilir. Bilgi, bilinmeyeni yalnızca ortadan kaldıran değil, bilinmeyenin kavramsal olarak belirlenmesini mümkün kılan üretici bir koşuldur. Bu nedenle epistemolojik ilerleme, bilgisizliğin mutlak azalmasıyla değil, bilinen ve bilinmeyen arasındaki ilişkinin giderek daha karmaşık biçimde örgütlenmesiyle açıklanmalıdır.

Burada Hegel'in diyalektik düşüncesi önemli bir kavramsal çerçeve sunar. Hegel açısından belirlenim, yalnızca olumlu bir içeriğin ortaya konulması değildir; bir şeyin ne olduğunun belirlenmesi, aynı zamanda onun ne olmadığının ve hangi sınırlarla tanımlandığının açığa çıkmasını gerektirir. Belirli bir kavram, kendi sınırları ve diğer kavramlarla ilişkileri içerisinde anlam kazanır. Bu düşünce epistemolojiye uygulandığında, bir bilginin ortaya çıkmasının yalnızca olumlu bir içerik üretmediği, aynı zamanda bu içeriğin sınırlarını ve henüz açıklanmamış ilişkilerini de görünür kıldığı söylenebilir. Bilinenin belirlenmesi, bilinmeyenin de belirlenebilir hâle gelmesidir; çünkü sınırı olmayan bir bilgi alanının ötesinde neyin eksik kaldığı da tanımlanamaz. Böylece bilinmeyen, bilginin bütünüyle dışında duran mutlak bir boşluk değil, belirli bilgi yapılarının sınırlarında kavramsal biçim kazanan bir problem alanı olarak ortaya çıkar.

Bu noktada bilinmeyenin iki farklı biçimini ayırt etmek gerekir. Birincisi, henüz herhangi bir soru olarak formüle edilmemiş, kavramsal olarak ayrıştırılmamış bilinmezliktir. İkincisi ise belirli kavramlar, matematiksel ilişkiler ve yöntemler aracılığıyla tanımlanmış fakat henüz çözülememiş problemdir. İlk durumda neyin bilinmediği bile yeterince açık değildir; ikinci durumda ise bilinmeyenin konusu, koşulları ve çoğu zaman olası çözüm yolları belirli bir epistemik yapı içerisinde ortaya konulmuştur. Sun Zhiwei'nin geliştirdiği varsayımlar, bu ikinci biçimin örnekleri olarak değerlendirilebilir. Her varsayım, henüz kanıtlanmamış bir matematiksel önermeyi belirli bir araştırma nesnesine dönüştürür. Problem kurmak, bilgisizliği ortadan kaldırmadan ona kavramsal biçim kazandırmaktır. Dolayısıyla çözülmemiş bir problem, yalnızca bilgi eksikliğinin göstergesi değil, belirli bir düzeyde bilgiye ulaşılmış olduğunun da kanıtıdır; çünkü anlamlı bir bilinmeyenin tanımlanabilmesi, onu mümkün kılan kavramsal ilişkilerin önceden kurulmasını gerektirir.

Hegelci diyalektiğin daha ileri bir boyutu, bilginin kendi sınırlarıyla karşılaşmasının yeni kavramsal gelişmelerin başlangıcı hâline gelebilmesidir. Bir matematiksel sistem içerisinde belirli bir ilişki tanımlandığında, bu ilişkinin açıklayamadığı durumlar veya henüz kanıtlanmamış sonuçlar araştırmayı yeni bir aşamaya taşıyabilir. Burada bilinmeyen, bilginin basitçe karşısında bulunan dışsal bir engel değildir; mevcut bilginin yapısından hareketle belirlenmiş bir sınırdır. Bu sınırın araştırılması, yeni kavramların ve yöntemlerin geliştirilmesine yol açabilir. Yeni yöntemler ise başlangıçtaki problemi çözmenin ötesinde başka problemlerin kurulmasına imkân tanıyabilir. Böylece epistemolojik gelişme, bilgi → belirlenmiş bilinmeyen → yeni bilgi → yeni bilinmeyen biçiminde ilerleyen, ancak her aşamada kavramsal yapısı değişen bir süreç olarak anlaşılabilir. Bu hareket, Hegel'in düşüncesiyle ilişkilendirilebilecek diyalektik bir gelişim modelidir; fakat matematiksel keşiflerin zorunlu olarak tek bir tarihsel sona yöneldiği iddiasını gerektirmez.

Problem kurma ile problem çözme arasındaki yaratıcılık farkı da bu çerçevede belirginleşir. Problem çözme, belirli bir matematiksel yapının içerisinde henüz bilinmeyen bir sonuca ulaşmayı amaçlar. Problem kurma ise araştırmanın nesnesini ve kimi zaman araştırmanın mümkün olduğu kavramsal alanı yeniden düzenler. Bir matematikçi, mevcut teoremler arasındaki beklenmedik ilişkileri fark ederek daha önce sorulmamış bir soru ortaya koyabilir; böylece yalnızca mevcut bilgi alanına yeni bir sonuç eklemek yerine o alanın araştırma yönünü değiştirebilir. Bununla birlikte problem çözme de yeni kavramlar ve yöntemler geliştirmeyi gerektirebildiğinden, iki yaratıcılık biçimi mutlak olarak birbirinden ayrılamaz. Aralarındaki temel fark, birinin belirlenmiş bir bilinmeyene cevap üretmesi, diğerinin ise hangi bilinmeyenin araştırılmaya değer olduğunu belirlemesidir. Bu açıdan problem kurma, epistemolojik ilerlemenin yalnızca başlangıç koşulu değil, bilginin gelişmesiyle sürekli yeniden üretilen yaratıcı bir faaliyettir.

Burada matematiksel bilinmeyenin ontolojik statüsü de önem kazanır. Bir varsayımın ortaya atılması, varsayımın doğru olduğunu göstermez; ancak daha önce araştırma nesnesi olarak belirlenmemiş bir önermenin matematiksel tartışma alanına girmesini sağlar. Bu anlamda problem kurmak, yeni bir matematiksel hakikati doğrudan yaratmak değil, hakikat değeri araştırılabilecek yeni bir önerme oluşturmaktır. Matematiksel ilişkilerin insan zihninden bağımsız var olduğunu savunan Platoncu yaklaşımla, matematiksel nesnelerin biçimsel veya kavramsal kuruluşuna ağırlık veren yaklaşımlar bu noktada ayrışabilir. Fakat her iki durumda da problem kurmanın epistemolojik üretkenliği korunur: Matematiksel hakikatler keşfediliyor da olsa, biçimsel sistemler içerisinde kuruluyor da olsa, yeni bir sorunun tanımlanması araştırılabilir ilişkilerin alanını genişletir. Bilinmeyenin epistemolojik üretimi, matematiksel gerçekliğin ontolojik olarak insan tarafından yaratıldığını varsaymayı gerektirmez.

Bu ayrım, bilgi ile bilgisizlik arasındaki niceliksel ilişkinin neden yetersiz olduğunu da açıklar. Bin yeni problem ortaya konulması, matematikçilerin önceki durumlarına göre daha az şey bildikleri anlamına gelmez. Aksine bu problemlerin kurulabilmesi, daha önce geliştirilmiş kavramların, teoremlerin ve yöntemlerin sağladığı imkânlara dayanabilir. Böylece çözülememiş problem sayısındaki artış, belirli koşullarda epistemolojik gerilemenin değil, araştırma alanının genişlemesinin göstergesi olabilir. Ancak her yeni sorunun bilimsel ilerlemeye eşit ölçüde katkıda bulunduğu da söylenemez; problemlerin tutarlılığı, özgünlüğü, verimliliği ve başka matematiksel ilişkilerle bağlantıları önem taşır. Epistemolojik ilerlemenin ölçütü, bilinmeyenlerin mutlak sayısından çok, hangi bilinmeyenlerin hangi bilgi yapıları sayesinde tanımlanabildiği ve araştırılabildiğidir. Bu nedenle bilgi üretimi, yalnızca cevapların biriktirilmesiyle değil, soruların niteliğinin dönüşmesiyle de değerlendirilmelidir.

Sun Zhiwei'nin problem üretimine yaptığı vurgu, matematiğin gelişiminde yapay zekânın rolüne ilişkin tartışmalara da kavramsal bir boyut kazandırmaktadır. Bir sistemin mevcut problemleri çözebilmesi ile matematiksel bakımdan verimli, özgün ve araştırmaya değer problemler kurabilmesi farklı yetkinliklerdir. Ancak bu ayrım, problem kurmanın ilkesel olarak yalnızca insanlara özgü olduğunu kanıtlamaz; yapay zekâ sistemleri de varsayım üretme ve yeni araştırma soruları önerme süreçlerine katkıda bulunabilir. Asıl mesele, matematiksel yaratıcılığın yalnızca doğrulanabilir sonuç üretimine indirgenememesidir. Bilginin gelişimi, doğru cevapları bulma kapasitesi kadar hangi soruların anlamlı olduğunu keşfetme kapasitesine de bağlıdır. Böylece matematiksel ilerlemenin yaratıcı boyutu, yalnızca hesaplama gücü üzerinden değil, kavramsal araştırma alanlarının nasıl genişletildiği üzerinden değerlendirilir.

Sun Zhiwei'nin bini aşkın varsayım geliştirmesi, bilginin bilinmeyenle kurduğu ilişkinin basit bir eksiltme işlemi olmadığını göstermektedir. Hegelci diyalektik açısından bilgi, kendi belirlenimleri aracılığıyla sınırlarını görünür kılar; bu sınırlar yeni araştırma nesnelerinin ortaya çıkmasına imkân tanır. Her yeni kavramsal kazanım, daha önce formüle edilemeyen soruların kurulmasını sağlayabilir ve böylece bilgi ile bilinmeyen birbirini dışlayan durağan karşıtlıklar olmaktan çıkar. Bilgi, bilinmeyeni ortadan kaldırırken aynı zamanda yeni bilinmeyenlerin ortaya çıkış koşullarını üretir; epistemolojik gelişme, bu karşılıklı belirlenimin sürekliliğidir. Matematiğin ilerlemesi yalnızca daha fazla cevaba ulaşmak değildir; hangi soruların sorulabileceğine ilişkin imkân alanını da genişletmektir. Bilginin büyüklüğü, geride bıraktığı bilinmezliklerin sayısıyla değil, artık tanımlayabilecek hâle geldiği bilinmezliklerin derinliğiyle de ölçülür.                                                                                                           

Gücün Mekânsal Özgürleşmesi

Teknolojik üstünlüğün en çarpıcı biçimi, her zaman daha büyük bir makine inşa etmek değildir; bazen aynı işlevi gerçekleştirmek için gereken mekânı küçültmektir. Çin'in Guangdong bölgesinde ağır iyonlarla hassas radyoterapi gerçekleştirmek üzere geliştirilen yeni nesil hızlandırıcının ilk prototipinin tamamlanması ve sistemin kapladığı alanın önemli ölçüde azaltılması, teknolojik ilerlemenin yalnızca kapasite artışı üzerinden tanımlanamayacağını göstermektedir. Klinik kullanıma yönelik testleri henüz tamamlanmamış olan sistemin vaat ettiği dönüşüm, belirli bir tedavi teknolojisinin daha küçük bir fiziksel altyapı içerisinde gerçekleştirilebilmesidir. Teknolojik ilerleme, mevcut gücün artırılması kadar, o gücün kullanılabilmesi için gereken mekânsal bağımlılığın azaltılmasıyla da gerçekleşebilir. Böylece teknik gelişmenin ölçütü, üretilen etkinin mutlak büyüklüğünden etkinin gerçekleşebilmesi için zorunlu olan maddi koşulların yeniden düzenlenmesine doğru genişler.

Geleneksel teknolojik güç anlayışında kapasite ile fiziksel büyüklük arasında belirli bir ilişki varsayılır. Daha büyük makineler, daha geniş tesisler ve daha kapsamlı altyapılar, daha yüksek teknik yetkinliğin göstergeleri olarak değerlendirilebilir. Ancak mühendislikte ilerleme, yalnızca mevcut sistemlerin ölçeğini büyütmekle değil, aynı işlevi daha az hacim, enerji veya malzeme kullanarak gerçekleştirebilecek yeni örgütlenmeler geliştirmekle de mümkündür. Ağır iyon radyoterapisi gibi karmaşık teknolojilerde sistemin küçültülmesi, parçaların yalnızca fiziksel olarak daraltılmasından ibaret değildir; hızlandırma, yönlendirme, kontrol ve güvenlik işlevlerinin daha yoğun bir teknik düzen içerisinde bütünleştirilmesini gerektirebilir. Gücün mekânsal yoğunluğu arttığında, belirli bir işlevin gerçekleştirilebilmesi için gereken fiziksel hacim azalabilir. Dolayısıyla teknik kapasitenin korunarak mekânsal gereksinimin azaltılması, büyüklük ile güç arasındaki ilişkinin zorunlu olmadığını gösterir.

Bu dönüşüm, Zygmunt Bauman'ın Akışkan Modernite (Liquid Modernity) eserinde geliştirdiği mekân, hareketlilik ve iktidar ilişkileriyle dikkat çekici bir kavramsal paralellik taşır. Bauman'a göre modernliğin daha katı biçimlerinde iktidar, belirli bir toprağın, üretim alanının veya kurumsal mekânın denetimiyle yakından ilişkiliyken akışkan modernlikte hareket edebilme, yer değiştirebilme ve belirli bir konuma bağımlı kalmama kapasitesi giderek önem kazanır. İktidarın üstünlüğü, yalnızca bir mekâna hükmetmekten değil, o mekânın dayattığı zorunluluklardan kaçınabilmekten de doğabilir. Mekâna egemen olmak ile mekâna bağımlı olmamak farklı güç biçimleridir; akışkan modernlik, ikinci biçimin önem kazandığı bir toplumsal örgütlenmeyi ifade eder. Bu düşünce teknik sistemlere uygulandığında, belirli bir kapasitenin büyük ve sabit altyapılara bağımlılığının azaltılması, teknolojik gücün mekânsal serbestlik kazanması olarak yorumlanabilir.

Ancak Bauman'ın toplumsal iktidar çözümlemesi ile teknolojik küçülme arasında doğrudan özdeşlik kurulamaz. Bauman'ın tartıştığı hareketlilik, sermayenin, siyasal gücün ve toplumsal ilişkilerin belirli mekânlardan bağımsızlaşabilme kapasitesine ilişkindir; ağır iyon hızlandırıcısının küçültülmesi ise fiziksel sistemlerin mühendislik koşullarıyla ilgilidir. Bununla birlikte iki alanda ortak bir yapısal ilke belirir: Belirli bir gücün uygulanabilmesi için zorunlu olan mekânsal koşullar azaldıkça, o gücün farklı bağlamlarda kullanılabilme imkânı genişleyebilir. Bu nedenle Bauman'ın yaklaşımı, teknik gelişmenin fiziksel açıklaması olarak değil, mekânsal bağımlılığın azalmasının neden bir güç biçimi olarak değerlendirilebileceğini gösteren felsefi bir çerçeve olarak kullanılabilir.

Burada teknolojik kapasite ile teknolojik erişilebilirlik arasındaki ayrım önem kazanır. Belirli bir tıbbi sistemin yüksek tedavi kapasitesine sahip olması, onun farklı sağlık kuruluşlarında kolaylıkla kurulabileceği anlamına gelmez. Büyük kurulum alanları, kapsamlı altyapı gereksinimleri ve yüksek işletme maliyetleri, teknik olarak mümkün olan bir tedavinin kurumsal olarak uygulanabilirliğini sınırlandırabilir. Aynı işlevi daha küçük bir alanda gerçekleştirebilen sistemler ise uygun güvenlik, maliyet ve klinik koşullar sağlandığında daha fazla kuruluşta kullanılma potansiyeli taşıyabilir. Böylece teknik gücün toplumsal etkisi, yalnızca sistemin ne yapabildiğine değil, hangi koşullarda ve nerelerde kullanılabildiğine de bağlıdır. Teknolojik kapasitenin mekânsal bağımlılığının azalması, teknik imkânın kurumsal erişilebilirliğe dönüşmesi açısından yeni olanaklar yaratabilir. Bununla birlikte cihazın küçülmesi, tek başına maliyetlerin düşeceğini, klinik sonuçların eşdeğer olacağını veya erişimin kendiliğinden yaygınlaşacağını garanti etmez.

Daha derin düzeyde, burada teknolojik gücün ontolojik taşıyıcısıyla ilişkisi yeniden düzenlenmektedir. Bir teknik işlev, belirli maddi bileşenler ve fiziksel süreçler aracılığıyla gerçekleşir; dolayısıyla hiçbir teknoloji mekândan bütünüyle bağımsız değildir. Ancak aynı işlevin farklı büyüklükteki sistemlerle gerçekleştirilebilmesi, işlev ile onu taşıyan fiziksel hacim arasında değişmez bir özdeşlik bulunmadığını gösterir. Belirli bir tedavi kapasitesi, yalnızca tek bir mekânsal örgütlenme biçimi içerisinde var olmak zorunda değildir. İşlevin sürekliliği ile maddi taşıyıcının mekânsal büyüklüğü birbirinden ayrışabilir; teknolojik ilerleme, bu ayrışmanın mümkün olduğu sınırların genişletilmesidir. Bu açıdan küçülme, yalnızca niceliksel bir azalma değil, teknik işlevin maddi koşullarla kurduğu ilişkinin yeniden örgütlenmesidir.

Bauman'ın akışkanlık kavramıyla kurulan paralellik tam da bu noktada derinleşir. Katı bir teknik sistem, belirli bir mekânsal altyapıya yüksek derecede bağımlı olduğu ölçüde kullanım alanı bakımından sınırlanabilir. Daha küçük ve kurulumu kolaylaştırılmış bir sistem ise aynı teknik işlevi farklı kurumsal bağlamlara taşıma potansiyeli kazanır. Buradaki akışkanlık, cihazın fiziksel olarak sürekli hareket etmesi anlamına gelmez; belirli bir mekâna zorunlu bağımlılığının azalması anlamına gelir. Dolayısıyla teknolojik akışkanlık, maddi varlığın ortadan kalkması değil, belirli bir işlevin tekil bir mekânsal örgütlenmeye bağımlılığının zayıflamasıdır. Bu ayrım, Bauman'ın mekânsal bağımsızlık düşüncesinin teknik alana uygulanmasında kavramsal tutarlılığı korur.

Ancak mekânsal bağımsızlaşma, fiziksel zorunlulukların bütünüyle aşılması anlamına gelmez. Ağır iyon radyoterapisi, parçacıkların hızlandırılması, yönlendirilmesi, hastaya hassas biçimde uygulanması ve gerekli radyasyon güvenliğinin sağlanması gibi maddi süreçlere dayanır. Sistem küçültüldüğünde bu gereklilikler ortadan kalkmaz; farklı bir mühendislik düzeni içerisinde karşılanmaları gerekir. Dolayısıyla teknolojinin mekândan özgürleşmesi mutlak değil, belirli koşullara göre derecelidir. Teknolojik ilerleme fiziksel zorunluluğu yok etmez; aynı işlevin gerçekleştirilebilmesi için gereken zorunlulukları daha verimli bir maddi örgütlenme içerisinde yeniden düzenler. Bu nedenle küçülme, maddenin aşılması değil, maddenin işlevsel olarak daha yoğun biçimde örgütlenmesidir.

Guangdong'daki hızlandırıcı prototipinin felsefi önemi, teknolojik gücün büyüklükle değil, kapasite ile mekânsal gereksinim arasındaki ilişkiyle de ölçülebileceğini göstermesidir. Bauman'ın akışkan modernlikte iktidarı belirli bir yere bağlı kalmama kapasitesi üzerinden değerlendirmesi, teknik sistemlerdeki mekânsal bağımlılığın azalmasını anlamlandırmak için verimli bir analoji sunar. Bir tedavi teknolojisinin aynı veya karşılaştırılabilir kapasiteyi daha küçük bir fiziksel altyapıyla gerçekleştirebilmesi, yalnızca mühendislik başarısı değil, teknik işlevin uygulanabileceği koşulların yeniden tanımlanmasıdır. Gücün ileri biçimlerinden biri, daha fazla mekânı işgal etmek değil, aynı etkiyi gerçekleştirmek için daha az mekâna ihtiyaç duymaktır. Böylece teknolojik gelişme, kapasitenin mutlak büyümesinden bağımsız olarak kapasitenin mekânsal zorunluluklardan kısmen özgürleşmesi şeklinde de anlaşılabilir. Teknik sistemin gücü yalnızca neyi gerçekleştirebildiğinde değil, gerçekleştirebildiği şeyi hangi maddi sınırlamalardan bağımsızlaştırabildiğinde de ortaya çıkar.                

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Dünyanın Çalışma Yasaları — Çin: Kayıt 13

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    412
  2. 2
  3. 3
  4. 4

    OntoHaber 81

    216
  5. 5

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.