1. Hareketin Epistemolojik Belirlenimi ve Referans Problemi
1.1. Hareketin Kavranmasında Referansın Önceliği
Hareketin fiziksel gerçekleşmesi ile epistemolojik olarak belirlenmesi arasında, ontolojik varoluşun bilgiye dönüştürülme koşullarından kaynaklanan temel bir ayrım bulunur. Maddi bir cismin konum değiştirmesi, insanın söz konusu değişimi gözlemlemesine, kavramsallaştırmasına veya ölçmesine bağlı değildir; hareket, epistemik bir kuruluşun sonucu olmaksızın fiziksel gerçeklik içerisinde meydana gelebilir. Ne var ki hareketin gerçekleşmesi ile belirli bir hareket olarak tanımlanması aynı düzleme ait değildir. Konum değişikliğinin yönünü, büyüklüğünü, hızını ve sürekliliğini belirlemek, söz konusu değişikliğin hangi ilişkisel düzen içerisinde gerçekleştiğinin saptanmasını gerektirir. Fiziksel süreç kendi nedensel koşulları içerisinde gerçekleşirken epistemolojik kavrayış, hareketi tanımlanabilir bir nesneye dönüştürebilmek için belirli bir karşılaştırma düzeni oluşturur. Referans sistemi, tam da hareketin ontolojik gerçekleşmesi ile epistemolojik belirlenimi arasındaki ayrımda işlev kazanır: Hareketin meydana gelmesi referansın epistemik kuruluşunu gerektirmez; ancak hareketin belirli bir konum değişikliği olarak kavranması, değişimin kendisine göre tanımlanabileceği bir referans ilişkisini gerektirir. Dolayısıyla referansın önceliği, hareketin varoluşundan önce gelen ontolojik bir zorunluluk değil, hareket hakkında belirli ve karşılaştırılabilir bilgi üretimini mümkün kılan epistemolojik bir koşuldur.
Konum kavramı, referansın söz konusu işlevini en temel düzeyde görünür kılar. Herhangi bir cismin belirli bir yerde bulunduğunu söylemek, cismin uzamsal varlığını bildirmekten fazlasını gerektirir; konumun belirlenmesi, cismin başka konumlarla ve seçilmiş bir uzamsal düzenle ilişkilendirilmesini içerir. Yön, uzaklık ve yer değiştirme de benzer biçimde, birbirinden bağımsız mutlak nitelikler olarak değil, belirli ilişkiler içerisinde anlam kazanan fiziksel büyüklükler olarak tanımlanır. Referans sisteminin belirlenmesi, hangi noktanın başlangıç kabul edileceğini, konumların hangi doğrultular boyunca karşılaştırılacağını ve hareketin hangi zamansal ölçütlerle izleneceğini düzenler. Böylece sürekli fiziksel değişim, birbirleriyle karşılaştırılabilir konum belirlenimleri üzerinden epistemolojik bir süreklilik kazanır. Bir cismin farklı zamanlarda bulunduğu konumların karşılaştırılması, ancak aynı referans düzeni içerisinde ya da farklı referanslar arasındaki dönüşüm ilişkileri bilinerek gerçekleştirildiğinde belirli bir yer değiştirme tanımı üretir. Hareketin ölçülebilirliği, değişimin yalnızca gerçekleşmesine değil, farklı anlarda belirlenen konumların ortak bir ilişkisel düzende karşılaştırılabilmesine dayanır. Referansın işlevi, fiziksel gerçekliğe hareket eklemek değil, gerçekleşen hareketin hangi belirlenimler altında tanımlanacağını düzenlemektir.
Hareketin göreliliği, referansın epistemolojik önceliğini mutlak hareketsizlik varsayımına başvurmaksızın temellendirmeyi mümkün kılar. Aynı cisim, farklı referans sistemlerine göre farklı hızlarla hareket ediyor veya belirli bir referansa göre hareketsiz bulunuyor olabilir. Söz konusu farklılık, cismin fiziksel varoluşunun gözlemci tarafından keyfî biçimde değiştirilmesinden değil, hareketin belirli niceliklerinin referans sistemine bağlı olarak tanımlanmasından kaynaklanır. Dolayısıyla referansın sabitliği, zorunlu olarak fiziksel bakımdan hareketsiz bir noktaya karşılık gelmez; seçilen karşılaştırma düzeninin kendi içerisinde belirli ve tutarlı olmasını ifade eder. Hareketli bir referans sistemi de fiziksel süreçlerin tanımlanmasında kullanılabilir; belirleyici olan, referansın mutlak biçimde sabit bulunması değil, hareketin farklı belirlenimleri arasında geçerli ilişkilerin kurulabilmesidir. Buradan epistemolojik açıdan önemli bir ayrım doğar: Referansın belirlenmişliği ile referansın fiziksel hareketsizliği özdeş değildir. Epistemik sabitlik, belirli bir inceleme içerisinde karşılaştırmaların hangi düzen aracılığıyla yapılacağının korunması anlamına gelirken ontolojik hareketsizlik, fiziksel bir cismin başka bir referansa göre konum değiştirmemesiyle ilgilidir. İlkinde bilginin örgütlenme koşulları, ikincisinde ise fiziksel durumun ilişkisel niteliği söz konusudur.
Referansın mantıksal önceliği ile zamansal önceliği arasında da ayrım yapılmalıdır. Hareketi gözlemleyen öznenin, her durumda gözlemden önce bilinçli biçimde bir koordinat sistemi oluşturması gerekmez. Algısal deneyim, hareketi kendiliğinden belirli mekânsal ilişkiler içerisinde sunabilir; çevredeki görece kararlı nesneler, bedensel konumlanma ve algısal yönelimler, hareketin ilk kavranışında örtük referans işlevleri üstlenebilir. Dolayısıyla epistemolojik öncelik, referansın mutlaka hareketten önceki bir zamanda kurulması anlamına gelmez. Öncelik, daha temel olarak, hareketin belirli bir hareket şeklinde tanımlanmasının ilişkisel koşullarına işaret eder. Hareketin algılanması ile hareketin niceliksel olarak belirlenmesi farklı epistemik düzeylerde gerçekleşebilse de her ikisi de değişimin bir karşılaştırma ilişkisi içerisinde ayırt edilebilir olmasına dayanır. Referans, hareketten önce gerçekleşmesi gereken ayrı bir olay değil, hareketin belirli bir bilgi nesnesi hâline gelmesini mümkün kılan ilişkisel koşuldur. Böylece fiziksel sürecin zamansal gerçekleşme düzeni ile onun epistemolojik açıklanma düzeni birbirinden ayrılır; ontolojik öncelik ile epistemolojik önceliğin aynı anlama gelmediği açıklık kazanır.
Hareketin epistemolojik kuruluşunda ortaya çıkan temel mesele, nihayetinde fiziksel değişimin varlığı ile söz konusu değişimin belirlenebilirliği arasındaki bağıntıdır. Ontolojik düzeyde hareket, kendisini mümkün kılan fiziksel ilişkiler içerisinde gerçekleşirken epistemolojik düzeyde hareketin tanımlanması, değişen konumlar arasında karşılaştırma yapılabilmesini sağlayan belirli bir düzeni gerektirir. Referansın seçimi epistemik bir işlem olabilir; ancak söz konusu seçimin uygulanacağı fiziksel ilişkiler, yalnızca öznenin kavramsal faaliyetinden ibaret değildir. Epistemoloji hareketin fiziksel varlığını üretmez, hareketin hangi özelliklerinin hangi koşullar altında bilgiye dönüştürüleceğini belirler. Böylece referansın işlevi, ontolojik gerçekliğin yerine epistemik bir yapı koymak değil, gerçekliğin belirli ilişkiler aracılığıyla kavranabilir olmasını sağlamaktır. Hareketin ontolojik bağımsızlığı ile epistemolojik belirleniminin referansa bağımlılığı arasında herhangi bir çelişki bulunmaz; çünkü varoluşun koşulları ile varoluşa ilişkin bilginin koşulları aynı değildir. Referansın hareket karşısındaki önceliği de tam olarak bu ayrım içerisinde anlam kazanır: Hareketin gerçekleşmesini değil, hareketin konum, yön, hız ve yer değiştirme bakımından belirlenebilir bir fiziksel süreç olarak kavranmasını koşullandırır.
1.2. Referansın Epistemik Kuruluşu
Referansın epistemolojik kuruluşu, fiziksel gerçekliğin kendisinde bulunmayan bir düzenin keyfî biçimde doğaya yüklenmesi olarak değil, gerçeklik içerisindeki ilişkilerin belirli bilişsel ve metodolojik koşullar altında seçilmesi, düzenlenmesi ve karşılaştırılabilir hâle getirilmesi olarak anlaşılmalıdır. Hareket eden bir cismin uzamsal konumu, fiziksel varoluşunun belirli ilişkileri içerisinde gerçekleşirken söz konusu konumun başlangıç noktası, koordinat eksenleri ve ölçüm birimleri aracılığıyla tanımlanması epistemik bir işlemdir. Referans sistemi, böylece gerçekliğin ontolojik içeriğini meydana getirmekten ziyade, mevcut fiziksel ilişkilerin hangi belirlenimler üzerinden bilgi nesnesine dönüştürüleceğini düzenler. Belirli bir noktanın koordinat başlangıcı olarak seçilmesi, o noktaya fiziksel gerçeklik içerisinde kendiliğinden ayrıcalıklı bir ontolojik statü kazandırmaz; seçimin işlevi, konumların aynı düzen içerisinde ifade edilebilmesine olanak sağlamaktır. Referansın epistemik karakteri, fiziksel ilişkileri yaratmasında değil, ilişkiler arasından belirli bir düzen kurarak hareketin tanımlanabilirliğini sağlamasında bulunur. Dolayısıyla referansın kuruluşu, ontolojik gerçeklikten bağımsız ve sınırsız bir zihinsel üretim olmadığı gibi gerçekliğin özneye hiçbir kavramsal aracılık olmaksızın kendiliğinden sunduğu hazır bir koordinat sistemi de değildir. Epistemik belirlenim ile fiziksel ilişkiler arasındaki ayrım, referansın hem kurulmuş hem de nesnel gerçekliğe uygulanabilir bir düzen olmasını mümkün kılar.
Söz konusu kuruluşun temelinde, değişimin belirlenebilmesi için belirli ilişkilerin karşılaştırma süresince korunması gerekliliği bulunur. Fiziksel hareket sürekli konum değişikliği içerirken epistemolojik kavrayış, değişen konumları birbirlerinden bütünüyle kopuk olaylar olarak değil, aynı hareket sürecinin farklı belirlenimleri olarak ilişkilendirir. Konumların karşılaştırılabilmesi, hangi ilişkilerin değiştiğinin ve hangi karşılaştırma koşullarının korunduğunun ayırt edilmesini gerektirir. Referans sistemi, değişimin kendisini durdurmaksızın onun belirlenmesine olanak veren ilişkisel sürekliliği tesis eder. Böylece epistemik sabitlik, fiziksel değişimin ortadan kaldırılması değil, değişimin tanımlanabilmesi için kullanılan belirlenim düzeninin korunması anlamına gelir. Bir cismin farklı zamanlarda sahip olduğu konum değerleri değişebilir; ancak konumların aynı koordinat düzeninde ifade edilmesi, değişimin büyüklüğünü ve yönünü karşılaştırılabilir kılar. Epistemolojik sabitlik, ontolojik değişimin karşıtı değil, değişimin bilgiye dönüştürülmesinde kullanılan ilişkisel özdeşlik koşuludur. Dolayısıyla hareketin kavranması, yalnızca değişikliklerin kaydedilmesine değil, değişiklikler arasında süreklilik kurulmasını sağlayan karşılaştırma ilişkilerinin belirlenmesine dayanır.
Referansın kuruluşunda öznenin rolü, algısal deneyim ile kavramsal belirlenim arasındaki ayrım üzerinden daha açık biçimde anlaşılabilir. Duyusal deneyim, hareketi çoğunlukla çevredeki nesnelerin birbirlerine göre konum değiştirmesi olarak sunar; gözlemci, belirli bir nesnenin hareketini başka nesnelerin görece kararlılığı aracılığıyla ayırt edebilir. Ancak algıda kendiliğinden oluşan karşılaştırma ilişkileri ile bilimsel ölçümde kullanılan biçimsel referans sistemleri aynı epistemolojik kesinliğe sahip değildir. Algısal referanslar bedensel konumlanma, dikkat, çevresel örgütlenme ve deneyimin sürekliliğiyle ilişkiliyken biçimsel referans sistemleri, açıkça tanımlanmış koordinat kuralları ve ölçüm işlemleri aracılığıyla belirlenir. Buna rağmen her iki düzeyde de ortak bir epistemolojik işlev söz konusudur: Hareket, belirli bir karşılaştırma düzeni içerisinde tanınabilir ve tanımlanabilir hâle gelir. Öznenin katkısı, fiziksel hareketi meydana getirmekten ziyade, hareketin hangi ilişkiler üzerinden ayrıştırılacağını ve hangi özelliklerinin belirginleştirileceğini koşullandırır. Epistemolojik kuruluş, ontolojik nesnenin yaratılması değil, nesnenin belirli bir ilişkisel düzen içerisinde bilinebilir hâle getirilmesidir. Hareketin algısal olarak tanınması ile bilimsel olarak ölçülmesi arasındaki farklılık, referansın kurucu işlevini ortadan kaldırmaz; yalnızca söz konusu kuruluşun farklı kesinlik ve biçimselleştirme düzeylerinde gerçekleştiğini gösterir.
Referansın seçilebilirliği, epistemik belirlenimin nesnellikten yoksun olduğu anlamına gelmez. Bir fiziksel hareketin farklı koordinat sistemlerinde farklı konum ve hız değerleriyle ifade edilmesi, hareketin bütünüyle öznel veya keyfî bir gerçeklik olduğunu göstermez; farklı betimlemelerin birbirleriyle tutarlı dönüşüm ilişkileri içerisinde bulunabilmesi, fiziksel sürecin koordinat seçiminden bağımsız yönlerinin araştırılmasına imkân verir. Nesnellik, her durumda tek ve ayrıcalıklı bir referansın varlığına değil, farklı referanslar altında yapılan belirlenimlerin fiziksel yasalarla ve ölçüm ilişkileriyle tutarlı olmasına dayanabilir. Dolayısıyla referans sisteminin epistemik olarak kurulması ile referans aracılığıyla edinilen bilginin nesnel geçerliliği arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmaz. Referansın seçimi bilgi üretiminin koşullarını belirlerken, fiziksel ilişkilerin yapısı bu seçimler altında hangi belirlenimlerin geçerli olabileceğini sınırlar. Epistemik kuruluşun özgürlüğü, ontolojik gerçekliğin sınırsız biçimde yeniden tanımlanabileceği anlamına gelmez; aksine, kavramsal belirlenimlerin fiziksel ilişkiler karşısında sınanabilmesi, epistemoloji ile ontoloji arasındaki ayrımın korunmasını gerektirir.
Referansın epistemik kuruluşu, nihayetinde sabitliğin hangi düzeyde ve hangi anlamda söz konusu olduğunu açıklığa kavuşturur. Hareketin kavranmasında kullanılan sabitlik, zorunlu olarak doğada mutlak biçimde hareketsiz bulunan bir varlığın keşfedilmesiyle elde edilmez; belirli ilişkilerin karşılaştırma süresince korunması veya koordinat düzeninin tutarlı biçimde tanımlanmasıyla da sağlanabilir. Böylece referans, fiziksel gerçekliğin karşısına yerleştirilen bağımsız bir varlık değil, gerçekliğin belirlenebilirliğini sağlayan epistemolojik bir örgütlenme ilkesi olarak işlev görür. Ancak referansın epistemik düzeyde kurulması, onun bütün içeriğinin yalnızca epistemolojiden kaynaklandığı sonucunu gerektirmez. Koordinat başlangıcının seçilmesi ile fiziksel hareketin sahip olduğu düzenliliklerin belirlenmesi farklı işlemlerdir; ilki kavramsal ve metodolojik bir karara dayanabilirken ikincisi gerçekliğin nesnel ilişkileri tarafından sınırlandırılır. Referansın epistemolojik kuruluşu ile referansın ontolojik dayanağı birbirinden ayrılmalıdır; bir belirlenimin bilgi düzeni içerisinde kurulmuş olması, onun gerçeklikte karşılık bulduğu ilişkilerin de aynı işlem tarafından üretildiğini göstermez. Epistemik sabitlik ile ontolojik düzenlilik arasındaki bağlantı, referansın hem bilginin kuruluşuna hem de bilginin nesnel temellendirilmesine ilişkin çift yönlü karakterini görünür kılar.
1.3. Ontolojik Hareket ile Epistemolojik Sabitlik Arasındaki Ayrım
Ontolojik hareket ile epistemolojik sabitlik arasındaki ayrım, değişimin fiziksel gerçekleşmesi ile değişimin belirlenebilir bir bilgi nesnesine dönüşmesi arasındaki farklılığa dayanır. Hareket, fiziksel gerçeklik içerisinde maddi sistemlerin durumlarının zamansal olarak değişmesini ifade ederken epistemolojik sabitlik, değişimin belirli ilişkiler aracılığıyla tanımlanmasını sağlayan karşılaştırma koşullarının korunmasıdır. Hareketin ontolojik niteliği, gerçekleşmesinin belirli bir gözlemci tarafından bilinmesine bağlı olmamasında; epistemolojik sabitliğin niteliği ise değişimin hangi düzen içerisinde tanınacağına ve ölçüleceğine ilişkin belirlenimlerde ortaya çıkar. Söz konusu iki düzeyin birbirinden ayrılması, hareketin yalnızca gözlemcinin kavramsal faaliyetinin sonucu olarak değerlendirilmesini engellediği gibi referans sisteminin de fiziksel gerçeklik içerisinde zorunlu olarak bağımsız bir varlık taşıdığı varsayımını gereksiz kılar. Ontolojik hareket, fiziksel değişimin gerçekleşme düzenine; epistemolojik sabitlik ise değişimin tanımlanabilmesi için korunan ilişkisel belirlenimlere karşılık gelir. Böylece sabitlik ile hareket birbirlerini dışlayan iki ontolojik durum olarak değil, farklı açıklama düzeylerinde işlev gören iki belirlenim olarak ele alınabilir.
Hareketin ontolojik bağımsızlığı, epistemolojik sabitliğin fiziksel süreç üzerindeki işlevinin sınırlarını belirler. Herhangi bir cismin hareketi, seçilen referans sistemine göre farklı biçimlerde betimlenebilir; ancak bir betimlemenin değiştirilmesi, tek başına cismin fiziksel hareketini meydana getiren nedensel ilişkileri değiştirmez. Referansın dönüştürülmesiyle konum ve hız değerlerinin değişmesi, cismin fiziksel gerçekliğinin epistemik seçimler tarafından üretildiği anlamına gelmez. Fiziksel sistemin dinamik özellikleri ile aynı sistemin koordinatsal temsilinde ortaya çıkan farklılıklar birbirinden ayrılmalıdır. Özellikle hareketin farklı referans sistemlerinde farklı betimlemeler kazanması, epistemik belirlenimin nesnesi üzerindeki ontolojik egemenliğini değil, hareketin belirli niceliklerinin ilişkisel karakterini açığa çıkarır. Epistemolojik sabitlik, ontolojik hareket üzerinde nedensel bir zorunluluk oluşturmaz; hareketin hangi belirlenimler altında kavranacağını düzenler. Bu nedenle referansın hareket karşısındaki önceliği, fiziksel varoluşun epistemolojik kuruluşa bağımlılığı şeklinde yorumlanamaz. Hareketin bilgisine ilişkin koşullar ile hareketin gerçekleşmesine ilişkin koşullar farklı açıklama düzeylerine aittir.
Sabitliğin epistemolojik işlevi, hareketin sürekli değişkenliği içerisinde özdeşliğin nasıl korunabildiği problemine de uzanır. Hareket eden bir cismin konumu zaman içerisinde değişirken cismin aynı cisim olarak tanınması, farklı konum belirlenimlerinin ortak bir fiziksel sürece atfedilmesini gerektirir. Burada özdeşlik, konumların değişmez olmasından değil, değişen konumların aynı varlık veya sistemin sürekliliği içerisinde ilişkilendirilebilmesinden kaynaklanır. Epistemolojik kavrayış, hareketin farklı anlarını birbirinden bağımsız ve bağlantısız olaylar olarak değil, belirli bir sürecin zamansal belirlenimleri olarak düzenler. Referans sistemi ise söz konusu düzenlemenin uzamsal ve niceliksel karşılaştırma koşullarını sağlar. Ancak cismin fiziksel sürekliliği ile bu sürekliliğin epistemolojik olarak tanınması özdeş değildir: İlkinde maddi sistemin varoluşsal devamlılığı, ikincisinde söz konusu devamlılığın belirli kavramlar ve ölçüm ilişkileri aracılığıyla saptanması söz konusudur. Hareketin epistemolojik olarak bütünleştirilmesi, değişimin ortadan kaldırılmasına değil, değişim boyunca korunabilen özdeşlik ve ilişki koşullarının belirlenmesine dayanır. Böylece hareket ile sabitlik arasındaki karşıtlık, değişen konumlarla korunan ilişkilerin birbirinden ayrılması sayesinde yeniden anlam kazanır.
Ontolojik değişim ile epistemolojik sabitliğin aynı fiziksel süreçte birlikte bulunabilmesi, sabitliğin yalnızca hareketsizlik kategorisiyle açıklanamayacağını gösterir. Bir sistemin belirli özellikleri zaman içerisinde değişirken başka ilişkileri korunabilir; fiziksel hareketin gerçekleşmesi, bütün belirlenimlerin aynı anda ve aynı biçimde değişmesini gerektirmez. Örneğin bir cismin konumu değişirken belirli dinamik koşullar altında enerjisi, açısal momentumu veya başka fiziksel büyüklükleri korunabilir. Söz konusu korunumluluklar, epistemolojik bir referans seçiminin keyfî sonuçlarından ibaret değildir; fiziksel sistemin dinamik yapısıyla ilişkili nesnel düzenliliklere karşılık gelir. Dolayısıyla fiziksel gerçeklik içerisinde değişimin sürekliliği ile belirli ilişkilerin değişmezliği aynı anda söz konusu olabilir. Ancak fiziksel değişmezliklerle epistemolojik sabitlik özdeşleştirilmemelidir: Değişmezlik, belirli koşullar altında korunan nesnel bir fiziksel ilişkiyi; epistemolojik sabitlik ise bu ilişkinin belirlenmesi ve karşılaştırılması için kullanılan bilgi düzenini ifade eder. Sabitliğin epistemolojik olarak kurulabilmesi ile fiziksel süreç içerisinde değişmez ilişkilerin bulunabilmesi, farklı düzeylerde gerçekleşen fakat birbirleriyle ilişkilendirilebilen iki ayrı olgudur. Fiziksel değişmezliklerin kavranması, epistemolojik sabitliğe nesnel bir dayanak sağlayabilir; buna karşılık epistemik karşılaştırma düzeni, fiziksel değişmezliklerin tanımlanmasını ve ölçülmesini mümkün kılar.
Ontoloji ile epistemoloji arasındaki ayrımın korunması, iki alanın birbirlerinden bütünüyle bağımsız olduğu anlamına gelmez. Epistemolojik bilgi, fiziksel gerçekliğe yöneldiği ölçüde ontolojik ilişkiler tarafından sınırlandırılır; ontolojik ilişkilerin belirli bir bilgi nesnesi olarak tanımlanması ise epistemik koşulları gerektirir. Dolayısıyla hareketin ontolojik bağımsızlığı ile onun epistemolojik belirleniminin ilişkisel karakteri, birbirini geçersiz kılan önermeler değildir. Fiziksel gerçeklik bilginin nesnesini oluştururken epistemolojik kuruluş, söz konusu nesnenin hangi belirlenimler içerisinde kavranacağını düzenler. Bununla birlikte nesnenin bilgiye önceliği, her epistemik belirlenimin zorunlu olarak fiziksel gerçekliğin dışından getirilmesini gerektirmez; gerçekliğin kendi dinamik örgütlenmesi, bilgi üretiminde kullanılabilecek doğal ilişkiler ve düzenlilikler içerebilir. Böylece epistemik sabitliğin kurulmuş olması ile sabitliğin nesnel dayanağının fiziksel süreçte bulunması arasında mantıksal bir çelişki doğmaz. Ontoloji hareketin gerçekliğini, epistemoloji hareketin belirlenebilirliğini temellendirirken fiziksel düzenlilikler, epistemik belirlenimin nesnel koşullarını sağlayabilir. Hareket ile sabitlik arasındaki ilişkinin kavramsal derinliği, iki alanın özdeşleştirilmesinde değil, birbirlerinden ayrılmalarına rağmen aynı fiziksel sürecin anlaşılmasında nasıl birlikte işlev görebildiklerinin açıklanmasında bulunur.
2. Yörüngesel Hareketin İçkin Referans Üretimi
2.1. Hareketin Dinamik ve Geometrik Öz-Örgütlenmesi
Yörüngesel hareketin ontolojik karakteri, hareketin yalnızca uzam içerisinde gerçekleşen bir konum değişikliği olarak değil, belirli fiziksel ilişkilerin sürekliliği altında örgütlenen dinamik bir süreç olarak değerlendirilmesini gerektirir. Hareket eden bir cismin ardışık konumları, birbirlerinden bağımsız olayların rastlantısal toplamını oluşturmaz; cismin hareketini belirleyen etkileşimler, başlangıç koşulları ve korunum ilişkileri, söz konusu konumların hangi geometrik düzen içerisinde gerçekleşebileceğini sınırlandırır. Dolayısıyla yörünge, yalnızca hareket tamamlandıktan sonra konumların birleştirilmesiyle elde edilen geometrik bir çizgiye indirgenemez. Geometrik güzergâh, fiziksel hareketin belirli koşullar altında kazandığı ilişkisel düzenin uzamsal ifadesidir. Cismin konumu sürekli değişirken hareketi belirleyen dinamik ilişkiler, farklı konumların aynı fiziksel sürecin birbirine bağlı belirlenimleri olarak ortaya çıkmasını sağlar. Yörüngesel hareketin ayırt edici niteliği, değişimin belirli dinamik koşullar altında kendi geometrik düzenliliğini meydana getirmesi ve söz konusu düzenliliğin hareketin bütünlüğünü tanımlayan nesnel ilişkiler içermesidir. Böylece hareket, yalnızca referans sistemine göre belirlenen bir değişim olmaktan çıkarak kendi fiziksel örgütlenmesi içerisinde referans alınabilecek düzenliliklerin oluşumuna dayanak sağlar.
Hareketin dinamik örgütlenmesi ile geometrik biçimi arasındaki ilişki, fiziksel nedenlerin uzamsal sonuçlar üretmesinden daha kapsamlıdır. Bir cismin hareketini belirleyen kuvvetler veya daha genel olarak hareket denklemleri, yalnızca cismin belirli bir anda hangi yönde ilerleyeceğini değil, hareketin zaman içerisinde hangi ilişkisel sınırlamalar altında devam edeceğini de belirler. Kütleçekimsel etkileşim altında gerçekleşen iki cisim probleminde yörüngenin geometrik özellikleri, cisimlerin kütleleri, başlangıç konumları ve hızları ile sistemin dinamik yasaları arasındaki bağlantıdan türetilebilir. Cismin izlediği güzergâh, hareketin dışında bulunan ve hareketi sonradan içine alan bağımsız bir geometrik kalıp değildir; fiziksel etkileşimlerin zaman içerisindeki gerçekleşmesinin geometrik karşılığıdır. Geometri burada ontolojik hareketten kopuk bir temsil olarak değil, hareketi oluşturan dinamik ilişkilerin uzamsal düzenliliğini ifade eden bir yapı olarak anlaşılmalıdır. Bununla birlikte geometrik biçim ile dinamik neden birbirine indirgenemez: Aynı geometrik güzergâh farklı fiziksel koşullar altında izlenebileceği gibi aynı fiziksel yasa da farklı başlangıç koşulları altında farklı yörüngeler meydana getirebilir. Yörüngenin geometrisi, hareketin dinamik koşullarından bağımsız bir varlık taşımamakla birlikte hareketin bütün fiziksel nedenselliğini tek başına tüketmeyen ilişkisel bir belirlenimdir. Hareketin dinamik ve geometrik düzeylerinin birlikte ele alınması, yörüngenin hem fiziksel oluşumunu hem de belirli değişmezlikler aracılığıyla kavranabilmesini mümkün kılar.
Dinamik örgütlenmenin kendi içerisinde referans alınabilecek ilişkiler meydana getirmesi, hareketin dışsal bir gözlemci olmaksızın bilinçli biçimde koordinat sistemi ürettiği anlamına gelmez. Referans sistemi, biçimsel olarak kurulmuş bir epistemolojik belirlenim olmayı sürdürür; fakat bu kuruluşun dayandığı bazı fiziksel ilişkiler, gözlemcinin koordinat tercihinden bağımsız biçimde sistemin dinamik yapısından türetilebilir. Örneğin iki cismin karşılıklı kütleçekimsel etkileşiminde ortak kütle merkezi, sistemin kütle dağılımı ve konum ilişkileri üzerinden belirlenir. Söz konusu merkez, fiziksel cisimlerden bağımsız olarak var olması gereken üçüncü bir nesne değildir; sistemin kendi bileşenleri arasındaki ilişkilerden türeyen belirli bir fiziksel konumdur. Benzer biçimde merkezî kuvvet altında açısal momentumun korunması, hareketin belirli bir düzlem içerisinde gerçekleşmesini mümkün kılar. Böylece yörüngenin merkezi ve düzlemi gibi geometrik belirlenimler, yalnızca dışarıdan seçilmiş koordinat eksenlerinin keyfî sonuçları olarak açıklanamaz; fiziksel sistemin kendi ilişkisel örgütlenmesinde dayanak bulur. Hareketin içkin referans üretimi, epistemolojik koordinat sisteminin ontolojik bir nesneye dönüşmesi değil, koordinat sisteminin dayandırılabileceği doğal ilişkilerin hareketin kendi dinamik yapısından türetilebilmesidir. Burada fiziksel gerçeklik ile epistemolojik temsil arasındaki ayrım korunurken temsilin hangi nesnel ilişkiler tarafından temellendirilebileceği açıklık kazanır.
Yörüngesel hareketin öz-örgütlenmesi ifadesi, ayrıca fiziksel dinamiklerin kendi aralarında düzenli ilişkiler meydana getirmesi anlamında kullanılmalıdır. Öz-örgütlenme, her yörüngenin kendiliğinden kararlı bir duruma ulaşması veya dışsal etkileşimlerden bütünüyle bağımsız bir düzen üretmesi demek değildir. Bir cismin yörüngesi başka cisimlerin kütleçekimsel etkilerine, başlangıç koşullarına ve sistemin enerji ilişkilerine bağlı olabilir; bazı yörüngeler periyodik biçimde kapanırken bazıları açık güzergâhlar oluşturabilir, bazıları ise pertürbasyonlar altında zaman içerisinde değişebilir. Dolayısıyla yörüngesel düzenlilik, bütün yörüngelerin aynı geometrik niteliğe sahip olmasından değil, belirli fiziksel koşullar altında hareketin kendi dinamik ilişkileri aracılığıyla geometrik olarak belirlenebilir olmasından kaynaklanır. Hareketin düzenli olması ile zorunlu olarak periyodik olması arasında ayrım bulunur: Kapalı bir yörüngede tekrar eden konumlar, geometrik ve zamansal döngüselliğin özel bir biçimini oluştururken açık bir yörüngede de hareketin fiziksel yasalarla belirlenen karakteristik bir geometrisi bulunabilir. Yörüngesel örgütlenmenin ontolojik temeli, tekrarın zorunluluğundan önce, değişen konumların ortak dinamik ilişkiler tarafından belirlenmesi ve bu ilişkilerin geometrik düzenlilikler meydana getirebilmesidir. Böylelikle yörünge kavramı, periyodik hareketle sınırlanmadan dinamik belirlenim ile geometrik örgütlenme arasındaki yapısal bağı açıklamaya elverişli hâle gelir.
Hareketin kendi düzenliliğine dayanak oluşturabilmesi, değişim ile belirlenim arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Fiziksel konumların sürekli farklılaşması, hareketin bütün özelliklerinin aynı ölçüde değişken olduğu anlamına gelmez; belirli dinamik ilişkiler korunurken bu ilişkilerin içerisinde gerçekleşen konum değişiklikleri devam edebilir. Böylece hareketin farklı anları arasındaki bağlantı, yalnızca gözlemcinin sonradan gerçekleştirdiği kavramsal birleştirmeye dayanmaz; fiziksel sürecin kendisi, değişen belirlenimlerin ortak bir düzen içerisinde gerçekleşmesine imkân veren nedensel süreklilikler içerir. Epistemoloji söz konusu süreklilikleri tanımlayabilir, ölçebilir ve geometrik olarak temsil edebilir; ancak sürekliliğin fiziksel dayanağı temsil işleminden bağımsızdır. Yörünge, ontolojik hareketin kendi gerçekleşme koşulları içerisinde geometrik bir düzenlilik üretmesi ve bu düzenliliğin hareketin epistemolojik kavranışına nesnel dayanak sağlayabilmesi bakımından önem kazanır. Değişim burada düzenin karşıtı değildir; belirli düzenliliklerin fiziksel olarak gerçekleştiği süreçtir. Hareketin geometrik karakteri ile dinamik belirlenimi arasındaki bağlantı, sabitliğin yalnızca dışarıdan sağlanan epistemolojik bir karşılaştırma koşulu olarak değil, değişimin kendi içerisinde korunan ilişkiler aracılığıyla da temellendirilebileceğini gösterir.
2.2. Geometrik Düzenlilik ve İlişkisel Değişmezlik
Geometrik düzenlilik, hareketin farklı anlarda sahip olduğu konumların yalnızca zamansal ardışıklık bakımından değil, belirli uzamsal ilişkiler ve dinamik sınırlamalar bakımından da birbirleriyle bağlantılı olmasıdır. Bir cismin zaman içerisinde izlediği güzergâhın geometrik olarak tanımlanabilmesi, konumlar arasında belirli bir bağıntının kurulabilmesini gerektirir. Yörüngesel harekette söz konusu bağıntı, fiziksel etkileşimlerin meydana getirdiği hareket düzeniyle ilişkilidir; yörüngenin şekli, yönelimi ve belirli koşullarda tekrarlanan konumsal ilişkileri, hareketin zamansal değişkenliği içerisinde korunabilen yapısal özellikler açığa çıkarır. Ancak değişmezlik, bütün fiziksel büyüklüklerin hareket boyunca aynı kalması anlamına gelmez. Konum, hızın yönü ve belirli durumlarda hızın büyüklüğü değişebilirken hareketin geometrik veya dinamik özelliklerinden bazıları korunabilir. İlişkisel değişmezlik, fiziksel süreç içerisindeki bütün değişimin ortadan kalkması değil, değişen belirlenimler arasında aynı kalan belirli bağıntıların bulunmasıdır. Hareketin geometrik düzenliliği, böylece değişken konumlarla korunan ilişkilerin aynı fiziksel süreçte birlikte var olabilmesinden kaynaklanır.
Yörüngenin merkezi, hareketin ilişkisel belirlenimini açıklayan temel geometrik unsurlardan biridir; ancak merkez kavramının her yörünge için aynı anlamı taşıdığı varsayılamaz. Belirli merkezî kuvvet problemlerinde hareket, fiziksel etkileşimin yöneldiği merkez üzerinden tanımlanabilirken iki cisimli sistemlerde ortak kütle merkezi, cisimlerin hareketlerini ilişkilendiren doğal bir belirlenim sağlar. Eliptik Kepler yörüngesinde çekim merkezi elipsin geometrik merkezinde değil, odaklarından birinde yer alır. Dolayısıyla geometrik merkez, dinamik merkez ve kütle merkezi kavramları her durumda özdeş değildir; bunların hangi fiziksel koşullar altında birbirleriyle nasıl ilişkilendiği ayrıca belirlenmelidir. Söz konusu ayrım, referansın hareketten türetilmesi düşüncesini zayıflatmaz; aksine doğal referans ilişkilerinin tek bir geometrik noktaya indirgenemeyecek kadar farklı fiziksel temellere sahip olabileceğini gösterir. Bir merkezin epistemolojik olarak belirlenebilmesi, onun hangi sistemsel ilişkilerden türediğinin açıklanmasını gerektirir. Yörüngesel merkez, yalnızca konumların dışarıdan karşılaştırıldığı keyfî bir başlangıç noktası olarak değil, belirli koşullarda fiziksel etkileşimlerin veya kütle dağılımının ilişkisel yapısından türetilebilen doğal bir referans olarak işlev görebilir. Böylece geometrik belirlenim, fiziksel hareketin kendi örgütlenmesinde karşılık bulan bir ilişki niteliği kazanır.
Yörünge düzlemi de hareketin değişkenliği içerisinde korunabilen geometrik belirlenimlerin önemli bir örneğidir. Merkezî kuvvet altında hareket eden bir cismin kuvveti, uygun bir başlangıç noktasına göre konum doğrultusunda etki ettiğinde söz konusu noktaya göre tork sıfır olur ve açısal momentum korunur. Açısal momentum vektörünün yönünün sabit kalması, hareketin belirli bir düzlem içerisinde gerçekleşmesini sağlar. Cismin konumu bu düzlem boyunca sürekli değişmesine rağmen düzlemin yönelimi, idealize edilmiş dinamik koşullar altında korunabilir. Burada sabitlik, cismin herhangi bir noktada durmasından veya konum değişikliğinin kesintiye uğramasından kaynaklanmaz; hareketin kendisini belirleyen fiziksel ilişkilerin belirli bir geometrik özelliği değişmez kılmasından doğar. Yörünge düzleminin korunması, hareketin sürekli gerçekleşmesi ile hareketin geometrik örgütlenmesindeki belirli bir ilişkinin değişmeden kalmasının mantıksal olarak bağdaşabileceğini gösterir. Dış torkların etkili olduğu sistemlerde düzlemin yönelimi zaman içerisinde değişebilir; dolayısıyla geometrik değişmezlik, hareketin zorunlu ve koşulsuz bir niteliği değil, belirli dinamik koşullar altında gerçekleşen ilişkisel bir korunumluluktur.
Periyodik yörüngelerde geometrik düzenlilik, zamansal tekrar aracılığıyla daha belirgin bir ilişkisel yapı kazanır. Bir hareketin periyodik olması, sistemin belirli bir sürenin ardından aynı fiziksel durumuna veya hareketin tanımlanması bakımından ilgili durumuna yeniden dönmesi anlamına gelir. Konumun aynı noktaya ulaşması tek başına bütün fiziksel durumun tekrarlandığını göstermeyebilir; periyodik hareketin tam anlamıyla gerçekleşmesi, ilgili dinamik değişkenlerin de belirli bir periyot sonunda aynı değerleri yeniden kazanmasını gerektirir. İdeal Kepler problemindeki kapalı eliptik yörüngeler, hareketin farklı anlarının ortak bir geometrik ve zamansal düzen içerisinde ilişkilendirilebildiği örneklerdir. Cismin konumu sürekli değişirken yörüngenin belirli geometrik karakteristikleri korunur ve hareket, belirli aralıklarla aynı düzen içerisinde tekrar gerçekleşir. Ancak tekrarın kendisi ile tekrarın dayandığı düzenlilik birbirinden ayrılmalıdır: Periyodiklik, geometrik ve dinamik değişmezliklerin belirli bir zaman yapısı içerisinde yeniden gerçekleşmesini ifade ederken değişmezlik, zorunlu olarak periyodik tekrar gerektirmez. Geometrik döngüsellik, hareketin zamansal ilerleyişini ortadan kaldırmadan farklı zamanlarda gerçekleşen konumları aynı ilişkisel bütünlüğün tekrar eden belirlenimleri olarak kavranabilir kılar. Böylece zaman içerisindeki ardışıklık ile geometrik düzeydeki tekrar, birbirini dışlayan değil, belirli hareket rejimlerinde birlikte gerçekleşebilen iki ayrı düzenlilik oluşturur.
İlişkisel değişmezliğin epistemolojik önemi, hareketin bütünlüğünün tek tek konumların toplamından daha kapsamlı bir düzen olarak belirlenebilmesinde yatar. Herhangi bir anda gözlemlenen konum, hareketin yalnızca belirli bir zamansal kesitini sunar; yörüngenin geometrik karakteri ise farklı konumların ortak bir bağıntı içerisinde anlaşılmasını gerektirir. Tekil gözlem, cismin nerede bulunduğuna ilişkin bilgi sağlayabilirken yörüngesel düzenin kavranması, konumların hangi ilişkiler altında değiştiğinin ve hangi belirlenimlerin korunduğunun saptanmasına dayanır. Geometrik değişmezlik, fiziksel süreçte farklılaşan konumların birbirleriyle ilişkilendirilmesini mümkün kılan nesnel bir süreklilik meydana getirir. Epistemolojik kavrayış, söz konusu sürekliliği tanımladığında hareketin yalnızca ardışık anlarını değil, ardışıklığın içerisinde korunabilen yapısal özellikleri de bilgi nesnesine dönüştürür. Böylece hareketin kavranması, tek tek değişikliklerin kaydedilmesinden bunları mümkün kılan ortak ilişkilerin belirlenmesine doğru derinleşir. Yörüngesel değişmezlik, hareketin zamansal çoğulluğu içerisinde geometrik birliğin nasıl korunabildiğini gösterir; hareketin farklı anları, aynı dinamik örgütlenmenin ilişkisel belirlenimleri olarak anlam kazanır. Söz konusu birlik, gözlemcinin hareket üzerine keyfî biçimde yerleştirdiği soyut bir bütünlük değil, fiziksel sürecin belirli koşullar altında koruduğu ilişkiler aracılığıyla temellendirilebilen geometrik bir düzendir.
Değişmezlik kavramının ontolojik kapsamı, mutlak sabitlik ile koşullu korunumluluk arasındaki ayrım sayesinde belirginleşir. Yörüngenin geometrik özellikleri, her türlü fiziksel etkileşimden bağımsız ve değiştirilemez nitelikler olarak düşünülmemelidir. Başka cisimlerin kütleçekimsel etkileri, enerji aktarımı, dış torklar veya sistemin dinamik koşullarındaki değişimler, daha önce korunan bazı geometrik ilişkilerin farklılaşmasına neden olabilir. Dolayısıyla hareket içerisindeki değişmezlik, çoğunlukla belirli fiziksel koşulların geçerliliği altında tanımlanır. Ancak değişmezliğin koşullu olması, onun nesnel niteliğini ortadan kaldırmaz; aksine hangi ilişkilerin hangi koşullar altında korunduğunun belirlenmesi, fiziksel düzenliliğin açıklanabilirliğini sağlar. Sabitlik, bütün değişim imkânlarından arındırılmış mutlak bir durum olarak değil, belirli dönüşümler veya zamansal gelişmeler boyunca korunan ilişkisel özellik olarak kavranır. Yörüngesel hareketin geometrik özgünlüğü, değişmezliği değişimin dışına yerleştirmemesinde, belirli değişmezlikleri hareketin kendi dinamik sürekliliği içerisinde temellendirebilmesindedir. Fiziksel hareketin ontolojik değişkenliği ile geometrik düzenliliğin ilişkisel kararlılığı, böylece aynı sistemin farklı fakat birbirini koşullandıran belirlenimleri olarak anlaşılır.
2.3. Sabitliğin Hareketten Türetilmesi
Sabitliğin kavramsal olarak hareketin karşıtı şeklinde belirlenmesi, fiziksel gerçekliğin değişen ve korunan özellikleri arasındaki ilişkilerin birbirinden ayrılmasını güçleştiren temel bir kategorik sınırlılık içerir. Hareketsizlik, belirli bir referans sistemine göre konum değişikliğinin bulunmamasını ifade ederken sabitlik, daha genel anlamda, belirli bir özelliğin veya ilişkinin tanımlanmış koşullar altında korunmasına karşılık gelir. Dolayısıyla hareketin gerçekleşmesi, hareket eden sistemdeki bütün belirlenimlerin değişmesini zorunlu kılmaz. Konumlar farklılaşırken belirli geometrik oranlar, dinamik büyüklükler veya ilişkisel özellikler korunabilir; fiziksel değişimin sürekliliği, söz konusu korunumlulukların varlığını dışlamaz. Yörüngesel hareket, sabitlik ile hareketsizlik arasındaki ayrımı özellikle belirginleştirir; çünkü cismin konumu sürekli değişmesine rağmen hareketin belirli dinamik koşullar altında ürettiği geometrik yapı, farklı anlar boyunca korunan ilişkiler içerebilir. Sabitlik, hareketin yokluğuna indirgenemeyeceği gibi zorunlu olarak hareketten önce var olan bağımsız bir belirlenim de değildir; belirli fiziksel sistemlerde hareketin örgütlenme biçiminden türetilebilen ilişkisel bir özellik olarak ortaya çıkabilir. Böylece sabitliğin ontolojik niteliği, değişimin durdurulması üzerinden değil, değişim boyunca korunan belirlenimlerin nasıl mümkün olduğu üzerinden açıklanabilir.
Hareketten türeyen sabitlik, birbirini izleyen fiziksel durumlar arasında belirli bir ilişkinin korunmasıyla temellenir. Bir cismin farklı zamanlarda sahip olduğu konumların aynı olmaması, bu konumların bütünüyle ilişkisiz olduğu anlamına gelmez; değişen konumlar, ortak bir geometrik düzenin farklı belirlenimleri olarak gerçekleşebilir. Sabitliğin söz konusu düzen içerisinde ortaya çıkması, hareketin belirli bir anında ayrıcalıklı bir hareketsizlik noktası bulunmasını gerektirmez. Korunan özellik, tekil konumların kendisinden ziyade, konumlar arasındaki ilişkilerin veya hareketi yöneten dinamik büyüklüklerin sürekliliğinde bulunabilir. Örneğin ideal bir dairesel hareket içerisinde cismin konumu ve hızının yönü değişirken yörünge yarıçapı belirli koşullar altında sabit kalabilir. Eliptik Kepler hareketinde ise cismin merkeze uzaklığı değişmesine rağmen yörüngenin geometrik parametreleri ve sistemin belirli korunum büyüklükleri sabit olabilir. Her iki durumda da hareketin farklı anları, değişen nicelikler ile korunan ilişkilerin birlikte oluşturduğu bir düzene aittir. Sabitliğin hareketten türetilmesi, değişken konumların ardında mutlak biçimde hareketsiz bir varlık bulunması değil, hareketi meydana getiren fiziksel ilişkilerin belirli özellikleri koruyabilmesidir. Korunan özelliklerin nesnel dayanağı, hareketin dışında varsayılan epistemolojik bir başlangıç noktasında değil, hareketin kendi dinamik koşullarında aranır.
İlişkisel sabitliğin zamansal karakteri, onun hareketsizlikten ayrılmasını sağlayan ikinci bir belirlenim oluşturur. Hareketsizlik, seçilmiş bir referansa göre konumun zaman içerisinde değişmemesiyle tanımlanırken ilişkisel sabitlik, zaman içerisinde gerçekleşen değişimlerin belirli bir özelliği korumasını gerektirir. Dolayısıyla ilişkisel sabitlik, yalnızca değişim bulunmadığında değil, değişim gerçekleşirken de anlamlıdır. Hatta bazı durumlarda korunumluluğun belirlenebilmesi, fiziksel sistemin farklı zamanlardaki durumlarının karşılaştırılmasını zorunlu kılar. Bir özelliğin korunduğunu söylemek, onun belirli dönüşümler veya zamansal gelişmeler boyunca aynı kaldığını ifade etmektir. Böylece değişim, sabitliğin ortadan kalkmasının zorunlu nedeni değil, sabitliğin ilişkisel niteliğinin belirlenebildiği koşul hâline gelir. Bununla birlikte fiziksel özelliğin korunması ile söz konusu korunumluluğun gözlemlenmesi birbirinden ayrılmalıdır: Sistem belirli bir değişmezi gözlemciden bağımsız biçimde koruyabilir; epistemolojik kavrayış ise değişmezi farklı zamanlardaki durumları ilişkilendirerek saptar. Ontolojik sabitlik ile epistemolojik sabitlik arasındaki bağlantı, değişimin fiziksel süreçte korunan ilişkiler üretmesi ve bu ilişkilerin bilgi düzeninde değişmez belirlenimler olarak kavranabilmesi üzerinden kurulur. Sabitlik burada hem fiziksel gerçekliğin ilişkisel bir özelliği hem de söz konusu özelliğin epistemolojik olarak belirlenmesini mümkün kılan bir kavram olarak farklı düzeylerde işlev kazanır.
Sabitliğin hareketten önce verilmesi ile hareketin sabitliğe dayanak oluşturması arasındaki ayrım, bir öncelik ilişkisinin bütünüyle tersine çevrilmesinden daha incelikli bir kavramsal dönüşüm içerir. İlk durumda epistemolojik inceleme, hareketin belirlenebilmesi için önceden seçilmiş bir karşılaştırma düzenini esas alır; referansın sabitliği, hareketin hangi koşullar altında tanımlanacağını düzenler. İkinci durumda ise fiziksel hareketin kendi dinamik örgütlenmesi, karşılaştırma düzeninin dayandırılabileceği korunan ilişkiler meydana getirir. Burada hareketin sabitliği üretmesi, hareketin zamansal olarak tamamlanmasının ardından fiziksel gerçekliğe yeni bir varlık eklenmesi anlamına gelmez. Belirli geometrik değişmezler, sistemin fiziksel koşullarından ve hareket yasalarından türetilebilen ilişkisel özelliklerdir; hareketin gerçekleşmesi sırasında korunabilir ve epistemolojik olarak daha sonra belirlenebilir. Dolayısıyla ontolojik türeme ile epistemolojik keşif farklı süreçlerdir. Hareketin sabitliğe dayanak oluşturması, sabitliğin fiziksel anlamının hareketin dinamik ilişkilerinden açıklanabilmesidir; sabitliğin bilgiye dönüşmesi ise söz konusu ilişkilerin kavramsal olarak belirlenmesini gerektirir. Böylece epistemolojik açıklamanın başlangıçta varsaydığı karşılaştırma koşulları ile ontolojik hareketin kendi içerisinde barındırdığı korunum ilişkileri arasında yeni bir temellendirme bağlantısı kurulabilir.
Hareketten türeyen sabitliğin içkinliği, fiziksel sistemin kendisini bütünüyle dışsal belirlenimlerden bağımsız biçimde meydana getirdiği anlamına da gelmez. Yörüngesel hareketin geometrik özellikleri, sistemin bileşenleri, etkileşimleri, başlangıç koşulları ve fiziksel yasaları tarafından belirlenir; dolayısıyla içkinlik, sistemin bütün nedensel koşullarını kendi başına yarattığı mutlak bir özerklik olarak anlaşılmamalıdır. Buradaki içkinlik, belirli değişmezlerin sistemin hareket ilişkilerinden türetilebilmesi ve hareketi tanımlamak için seçilen epistemik koordinatlara zorunlu olarak indirgenememesidir. Korunan geometrik ilişkiler, fiziksel sistemin dışındaki bir gözlemcinin seçiminden bağımsız olarak mevcut olabilir; ancak bu ilişkilerin matematiksel ifade kazanması yine epistemik bir kuruluş gerektirir. Böylece doğal sabitlik ile koordinatsal sabitlik arasındaki ayrım korunur. Koordinat düzeninin kararlılığı, hareketin betimlenmesi için seçilmiş bir metodolojik koşul olabilirken fiziksel değişmezlik, sistemin dinamik örgütlenmesinin belirli koşullar altında koruduğu nesnel bir özellik olarak ortaya çıkar. Sabitliğin içkin karakteri, epistemolojik belirlenimlerin gereksizleşmesinde değil, epistemolojik belirlenimin dayanabileceği nesnel düzenliliklerin ontolojik hareket içerisinde bulunabilmesindedir. Hareket ile referans arasındaki ilişki, böylece yalnızca birinin diğerini öncelediği dışsal bir bağlantı olmaktan çıkarak fiziksel düzenlilik ile kavramsal belirlenim arasında temellendirilebilir bir ilişkiye dönüşür.
İlişkisel sabitlik, değişim ile özdeşlik arasındaki bağlantının da yeniden kavramsallaştırılmasını mümkün kılar. Hareket eden bir sistemin belirli özelliklerini koruması, sistemin her an aynı durumda bulunmasını gerektirmez; farklı fiziksel durumlar, ortak bir dinamik düzenin sürekliliği içerisinde gerçekleşebilir. Özdeşlik burada bütün değişkenlerin eşitliğine değil, belirli yapısal veya dinamik ilişkilerin devamlılığına dayanabilir. Böylece hareketin farklı anları, birbirlerini dışlayan bağımsız durumlar olarak değil, aynı fiziksel örgütlenmenin zamansal belirlenimleri olarak kavranabilir. Yörüngesel hareketin sürekliliği, cismin her anda farklı bir konumda bulunmasına rağmen hareketin karakteristik geometrisinin veya korunan büyüklüklerinin belirli koşullar altında aynı kalabilmesiyle görünür hâle gelir. Değişimin sürekliliği ile ilişkisel özdeşliğin korunması, aynı fiziksel sistemin birbirini dışlamayan iki belirlenimidir. Sabitliğin ontolojik anlamı, hareketin karşısında konumlanan değişmez bir varlığın zorunlu mevcudiyetinden ziyade, hareketin kendi içerisinde belirli ilişkileri koruyabilmesinde bulunur. Yörünge, hareket ile sabitlik arasındaki geleneksel karşıtlığın aşılabileceği özgül bir dinamik yapı olarak, değişimin kendi belirlenim koşullarını ilişkisel düzeyde taşıyabildiğini gösterir.
2.4. Referansın Ontolojik Temellendirilmesi
Referansın ontolojik temellendirilmesi, epistemolojik kuruluşun fiziksel gerçeklikten bütünüyle bağımsız bir düzen olarak değerlendirilmesini engelleyen ilişkisel bir açıklama gerektirir. Referans sistemi, koordinat başlangıcının, eksenlerin ve karşılaştırma kurallarının belirlenmesi bakımından epistemik bir yapıdır; ancak söz konusu yapının dayandırılabileceği doğal ilişkiler, hareketin fiziksel örgütlenmesinde bulunabilir. Dolayısıyla epistemolojik olarak kurulmuş bir referans ile ontolojik olarak mevcut bir düzenlilik arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur. Referansın kavramsal kuruluşu, fiziksel ilişkilerin özne tarafından yaratıldığı anlamına gelmediği gibi fiziksel düzenliliklerin varlığı da referans sisteminin kendiliğinden ve kavramsal aracılık olmaksızın hazır bulunduğunu göstermez. İki düzey arasındaki bağlantı, ontolojik hareketin belirli ilişkisel özellikler meydana getirmesi ve epistemolojinin söz konusu özellikleri karşılaştırma düzenine dönüştürebilmesi üzerinden açıklanabilir. Referansın ontolojik temellendirilmesi, epistemik belirlenimin fiziksel gerçekliğe indirgenmesi değil, epistemolojik kuruluşun nesnel dayanağının hareketin kendi ilişkisel örgütlenmesinden türetilebilmesidir. Böylece referansın bilgi üretimindeki kurucu işlevi korunurken söz konusu kuruluşun hangi fiziksel koşullara dayanabileceği belirginleşir.
Epistemolojik referans ile ontolojik dayanak arasındaki ilişki, hareketin tanımlanması için kullanılan belirlenimlerin kaynağı bakımından önem taşır. Herhangi bir koordinat başlangıcı, belirli bir incelemenin metodolojik gereksinimlerine göre seçilebilir; ancak yörüngesel hareketin doğal geometrik ilişkileri, bazı referans seçimlerini fiziksel açıdan daha anlamlı ve açıklayıcı hâle getirebilir. Örneğin merkezî kuvvet altında gerçekleşen hareketin kuvvet merkeziyle ilişkilendirilmesi, yalnızca hesaplamayı kolaylaştıran keyfî bir tercih değildir; hareketin dinamik yapısının belirli geometrik ilişkilerle bağlantılı olmasından kaynaklanır. Benzer biçimde yörünge düzleminin açısal momentumla ilişkilendirilmesi, koordinat sisteminin yöneliminin fiziksel bir korunum büyüklüğüne dayandırılmasına olanak tanır. Bununla birlikte doğal bir ilişkinin referans seçiminde kullanılabilmesi, diğer koordinat sistemlerinin geçersiz veya fiziksel bakımdan anlamsız olduğu sonucunu gerektirmez. Farklı referans sistemleri aynı fiziksel hareketi tutarlı biçimde betimleyebilir; fakat belirli sistemlerin dinamik özellikleri, bazı referansların hareketin içkin düzenliliğini daha doğrudan ifade etmesini sağlayabilir. Ontolojik temellendirme, tek bir zorunlu koordinat sisteminin fiziksel gerçeklik tarafından dayatılması değil, belirli epistemik referansların nesnel ilişkiler aracılığıyla gerekçelendirilebilmesidir. Referansın epistemik seçilebilirliği ile fiziksel gerçekliğin yapısal belirleyiciliği, böylece birbirleriyle bağdaşan özellikler olarak değerlendirilir.
Ontolojik hareketin referansın kuruluşuna dayanak oluşturması, bilgi ile nesne arasındaki temellendirme ilişkisinin de yeniden düzenlenmesini gerektirir. Geleneksel hareket analizinde epistemolojik referans, hareketin belirlenmesini mümkün kılan önceden seçilmiş bir karşılaştırma düzeni olarak işlev görür. Hareket, söz konusu düzen aracılığıyla konum, hız ve yön bakımından tanımlanır. Ancak referansın kendisi fiziksel hareketin dinamik ilişkilerinden türetilebildiğinde epistemolojik açıklama yalnızca dışarıdan kurulan bir düzene dayanmaz; hareketin kendi örgütlenmesi, onu kavramak için kullanılan belirlenimlerin nesnel gerekçesini de sağlayabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hareketin epistemolojik olarak bilinmesinin yine belirli kavramsal ve ölçümsel işlemleri gerektirmesidir. Ontolojik düzenlilik, kendi başına epistemolojik bilgi değildir; bilgiye dönüşmesi, ilişkilerin tanımlanmasını, ayrıştırılmasını ve geçerli bir kavramsal düzende ifade edilmesini gerektirir. Hareketin referansa dayanak oluşturması ile referansın hareketi kavranabilir kılması, aynı düzeyde gerçekleşen iki özdeş işlem değil, ontolojik ve epistemolojik belirlenimlerin birbirlerine yöneldiği farklı temellendirme ilişkileridir. Fiziksel düzenlilik bilginin nesnel koşulunu sağlarken epistemolojik referans, aynı düzenliliğin tanımlanmasını ve hareketin bütünlüğü içerisinde kavranmasını mümkün kılar.
Referansın ontolojik temellendirilmesinde karşılıklılık kavramı, özellikle nedensellik ile epistemolojik belirlenim arasındaki farklılık gözetilerek kullanılmalıdır. Fiziksel hareketin dinamik yapısı, referans alınabilecek geometrik ilişkilerin varlığını koşullandırabilir; ancak epistemolojik referansın kurulması, söz konusu fiziksel hareketi zorunlu olarak nedensel bakımdan değiştirmez. Dolayısıyla ontoloji ile epistemoloji arasındaki bağlantının karşılıklı olması, iki düzeyin birbirlerine aynı anlamda neden olduğu sonucunu içermez. Ontolojik süreç, epistemolojik kuruluşun nesnel dayanağını oluştururken epistemolojik kuruluş, aynı sürecin nasıl tanımlanacağını, hangi özelliklerinin belirginleşeceğini ve farklı anlarının hangi karşılaştırma düzeninde ilişkilendirileceğini belirler. Karşılıklılık, burada öncelikle temellendirme ve kavranabilirlik düzeyinde gerçekleşir. Fiziksel düzenlilik referansın gerekçelendirilmesini sağlarken referans da söz konusu düzenliliğin bilgi nesnesi olarak örgütlenmesine aracılık eder. Ontoloji epistemolojik belirlenimin nesnel içeriğini koşullandırırken epistemoloji ontolojik hareketin fenomenal ve kavramsal temsilini düzenler; iki düzey arasındaki karşılıklılık, fiziksel nedenselliğin doğrudan tersine çevrilmesinden değil, nesnel temellendirme ile epistemolojik kuruluşun birbirine bağlanmasından doğar. Böylece epistemolojinin fiziksel gerçeklik üzerinde kurucu bir nedensel egemenliğe sahip olduğu varsayılmaksızın hareketin bilgiyle ilişkisi dönüşlü biçimde açıklanabilir.
Hareketten türeyen referansın epistemolojik işlevi, fiziksel düzenliliğin kavranmasıyla sınırlı kalmayarak hareketin sonraki belirlenimlerinin nasıl örgütleneceğini de etkiler. Belirli bir yörüngenin merkezi, düzlemi veya karakteristik geometrisi saptandığında söz konusu belirlenimler, hareketin farklı anlarının aynı düzen içerisinde değerlendirilmesini mümkün kılan karşılaştırma koşullarına dönüşür. Başlangıçta hareketin dinamik ilişkilerinden türetilen geometrik özellikler, epistemolojik kuruluş içerisinde yeniden hareketi tanımlamak için kullanılan referans işlevi kazanır. Dolayısıyla referans, fiziksel hareketten bağımsız biçimde verilmiş bir önkoşul olarak değil, belirli bir fiziksel sürecin düzenliliğinden türetildikten sonra aynı sürecin kavranmasına aracılık eden bir belirlenim olarak düşünülebilir. Burada zamansal bir neden-sonuç dizisinin basitçe tersine çevrilmesi söz konusu değildir; hareketin nesnel düzenliliği ile hareket hakkındaki bilginin kuruluşu, farklı açıklama düzeylerinde birbirlerini koşullandıran işlevler üstlenir. Hareket, epistemolojik referansın nesnel dayanağını oluşturabilir; referans ise kendisine dayanak sağlayan hareketin sonraki fenomenal ve kavramsal belirlenimlerinin düzenlenmesini mümkün kılar. Böylece epistemolojik önkoşul, yalnızca dışsal biçimde tesis edilen bir düzen olmaktan çıkarak hareketin kendi örgütlenmesinde temellenebilen bir kavranabilirlik koşuluna dönüşür.
Ontolojik temellendirmenin en önemli sonucu, hareketin kavranmasını mümkün kılan belirlenimlerin zorunlu olarak hareketin dışında aranması gerekmediğinin gösterilmesidir. Fiziksel değişim, yalnızca önceden kurulmuş epistemolojik koordinatlar içerisinde anlam kazanan edilgin bir nesne değildir; belirli dinamik koşullar altında, kendisinin kavranmasında kullanılabilecek geometrik düzenliliklere ve ilişkisel değişmezliklere de dayanak oluşturabilir. Ancak söz konusu düzenliliklerin ontolojik varlığı ile bunların epistemolojik referans olarak kurulması birbirinden ayrılmalıdır. Hareketin kendisinden türetilebilen doğal ilişkiler, epistemolojik kuruluşu gereksiz kılmaz; aksine kuruluşun fiziksel gerçeklikle nasıl temellendirilebileceğini açıklar. Böylelikle ontolojik değişim ile epistemolojik sabitlik arasındaki ilişki, hareketin karşısına yerleştirilmiş dışsal bir referans düzeninden, hareketin kendi dinamik yapısında bulunan ilişkilerin referans işlevi kazanabildiği bir düzene doğru genişler. Yörüngesel hareketin ontolojik–epistemolojik önemi, sabitliğin değişimden bağımsız bir önkoşul olmak zorunda bulunmadığını, belirli koşullarda değişimin kendi örgütlenmesinden türetilebildiğini ve türetilen sabitliğin yeniden aynı değişimin kavranabilirlik koşuluna dönüşebildiğini göstermesidir. Referans ile hareket arasındaki ilişki, böylece dışsal bir belirleme ilişkisinden, nesnel düzenlilik ile epistemolojik kavrayışın birbirlerini farklı düzeylerde temellendirdiği ilişkisel bir örgütlenmeye dönüşür.
3. Duyusal Ardışıklık ve Özne–Çevre İlişkisinin Döngüsel Nedenselliği
3.1. Duyusal Verinin Zamansal Doğrusallığı
Hareketin ontolojik gerçekleşmesi ile özne tarafından deneyimlenmesi arasında, fiziksel süreçlerin zamansal örgütlenmesi ile duyusal verilerin fenomenal kuruluşundan kaynaklanan temel bir farklılık bulunur. Fiziksel gerçeklik içerisinde hareket, cisimlerin konumlarının, durumlarının ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerin zamansal değişimini içerirken özne, söz konusu değişimi belirli algısal ve bilişsel koşullar altında deneyimler. Hareketin fenomenal olarak verilmesi, fiziksel sürecin bütün nedensel ilişkilerinin aynı anda ve eksiksiz biçimde kavranması anlamına gelmez; duyusal deneyim, çevresel değişimlerin belirli zamanlarda gerçekleşen etkileri üzerinden örgütlenir. Görsel alanda bir cismin yer değiştirmesi, işitsel düzeyde bir kaynağın konumunun değişmesi veya bedensel duyumlarda hareketle bağlantılı farklılaşmaların meydana gelmesi, öznenin çevresindeki fiziksel süreçlere ilişkin zamansal olarak düzenlenen veriler edinmesini sağlar. Ancak verilerin deneyim içerisinde ardışık biçimde belirlenmesi, fiziksel süreçlerin yalnızca birbirini izleyen bağımsız olaylardan oluştuğunu göstermez. Duyusal verinin zamansal doğrusallığı, hareketin ontolojik yapısından ziyade, fiziksel değişimin özne açısından belirli bir deneyim sırası içerisinde kavranabilmesine ilişkin fenomenal bir belirlenimdir. Böylece hareketin gerçeklikte sahip olduğu ilişkisel örgütlenme ile söz konusu örgütlenmenin deneyimde görünür hâle gelen zamansal düzeni birbirinden ayrılır.
Duyusal ardışıklığın doğrusallığı, deneyimin birbirinden bütünüyle kopuk anların toplamı olduğu anlamında anlaşılmamalıdır. Algı, farklı zamansal belirlenimleri birbirleriyle ilişkilendiren süreklilik mekanizmaları içerir; hareketin deneyimlenebilmesi, yalnızca art arda gelen duyusal durumların kaydedilmesini değil, bu durumlar arasında değişim ve devamlılık ilişkilerinin kurulmasını gerektirir. Bir cismin önceki ve sonraki konumlarının aynı hareket sürecine ait olduğunun kavranması, deneyimin belirli zamansal ilişkiler içerisinde bütünleştirilmesine dayanır. Dolayısıyla fenomenal ardışıklık, duyusal verilerin herhangi bir bağlantı olmaksızın doğrusal biçimde biriktirilmesi değildir; verilerin zamansal sırasının korunmasıyla birlikte farklı anlar arasında ilişkiler kurulabilmesini ifade eder. Bununla birlikte algısal sürekliliğin varlığı, deneyimlenen hareketin bütün fiziksel nedenselliğinin doğrudan görünür olduğu anlamına gelmez. Özne, hareketin kendisine yansıyan belirlenimlerini izleyebilirken hareketi mümkün kılan daha geniş ilişkiler ağı, tekil algısal deneyimin sınırları dışında kalabilir. Fenomenal doğrusallık, algının ilişkisel bütünlükten yoksun olması değil, ilişkisel bütünlüğün özneye belirli bir zamansal yönelim ve sıralanma içerisinde verilmesidir. Hareketin deneyimde süreklilik kazanması ile hareketin bütün ontolojik koşullarının deneyim içerisinde açığa çıkması, birbirinden farklı epistemolojik düzeylere karşılık gelir.
Çevreden özneye yönelen duyusal etki, hareketin deneyimlenmesinde tek yönlü bir belirlenim ilişkisi bulunduğu izlenimini güçlendirebilir. Çevredeki fiziksel değişim duyusal alıcılar üzerinde etkide bulunur; özne söz konusu etkiler aracılığıyla çevrenin durumuna ilişkin bilgi edinir. İlk bakışta nedensel düzen, çevresel olaydan duyusal uyarıma, duyusal uyarımdan algısal belirlenime doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olarak tasarlanabilir. Söz konusu açıklama, çevresel etkilerin özneye ulaşmasını betimlemek bakımından işlevsel olmakla birlikte özne ile çevre arasındaki ilişkinin bütün nedensel örgütlenmesini temsil etmek için yeterli değildir. Çünkü duyusal verinin oluşması, yalnızca çevrede bir değişimin meydana gelmesine değil, öznenin hangi konumda bulunduğuna, dikkatini nereye yönelttiğine, nasıl hareket ettiğine ve çevreyle hangi ilişkiler içerisinde bulunduğuna da bağlıdır. Çevresel değişimin duyusal veri hâline gelmesi, fiziksel etki ile algısal alımlama arasındaki ilişkinin belirli koşullar altında gerçekleşmesini gerektirir. Duyusal verinin çevreden özneye doğru iletilmesi, verinin oluşum koşullarının yalnızca çevre tarafından belirlendiğini göstermez; algısal alımlamanın kendisi de öznenin çevreyle kurduğu ilişkilerin içerisinde gerçekleşir. Dolayısıyla duyusal etkinin belirli bir yönde gerçekleşmesi ile özne–çevre sisteminin bütününün tek yönlü nedensellikten oluşması arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmaz.
Fenomenal ardışıklık ile nedensel doğrusallık arasındaki ayrım, zamanın deneyim içerisindeki işlevinin açıklanmasını gerektirir. Deneyimlenen olaylar, geçmişten şimdiye ve geleceğe doğru yönelen belirli bir zamansal düzen içerisinde kavranır; özne, bir olayın ardından başka bir olayın gerçekleşmesini algısal ve bilişsel süreçleri aracılığıyla ilişkilendirir. Ancak olayların zamansal sırası, nedensel ilişkilerin bütün yapısını tek başına belirlemez. Bir olayın diğerinden önce deneyimlenmesi, ilk olayın ikinci olayın bütün nedensel koşullarını oluşturduğunu göstermez; benzer biçimde belirli bir etkinin tek bir kaynaktan geliyormuş gibi görünmesi, söz konusu etkinin daha geniş bir karşılıklı belirlenim düzeninin parçası olmasını engellemez. Nedensel ilişkiler zamansal süreçler içerisinde gerçekleşmekle birlikte zamansal ardışıklığın kendisi nedenselliğin yeterli açıklaması değildir. Özellikle geri beslemeli sistemlerde, belirli bir anda sonuç olarak ortaya çıkan değişim, sonraki aşamada kendisini mümkün kılan sistemin koşullarını dönüştürebilir. Zamansal ardışıklık olayların gerçekleşme sırasını düzenlerken nedensel örgütlenme, söz konusu olayların hangi karşılıklı bağımlılıklar ve belirleyici ilişkiler içerisinde meydana geldiğini açıklar. Bu nedenle deneyimin doğrusal zaman yapısından hareketle ontolojik nedenselliğin zorunlu olarak tek yönlü olduğu sonucuna ulaşılamaz.
Duyusal verinin doğrusal görünümü, öznenin kendi algısal konumunu nedensel açıklamanın başlangıç veya bitiş noktası olarak değerlendirmesiyle de ilişkili olabilir. Özne, çevresel değişimleri çoğunlukla kendi deneyiminde meydana getirdikleri etkiler üzerinden tanır; duyusal olayın fenomenal belirginliği, değişimin çevreden özneye ulaşan yönünü ön plana çıkarır. Ancak öznenin deneyimi, çevresel olayların bütün nedensel geçmişini veya öznenin daha önceki eylemlerinin söz konusu olayların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu zorunlu olarak içermez. Algısal perspektifin belirli bir konuma bağlı olması, fiziksel ve nedensel ilişkilerin yalnızca bu konuma doğru yöneldiği izlenimini meydana getirebilir. Burada tek yönlülük izlenimi, deneyimin zorunlu bir aldanması olarak değil, belirli ilişkilerin diğerlerinden daha doğrudan görünür olması sonucunda ortaya çıkabilen epistemolojik bir sınırlılık olarak anlaşılmalıdır. Öznenin çevre üzerindeki etkileri, sonraki çevresel değişimler aracılığıyla kendisine geri dönebilir; ancak bu geri dönüşün farklı zamansal aşamalarda gerçekleşmesi, karşılıklı etkileşimin tek bir fenomenal bütünlük olarak tanınmasını zorlaştırabilir. Algısal perspektif, nedenselliğin yalnızca belirli bir yönünü doğrudan deneyimleyebilirken aynı ilişkinin karşılıklı belirlenim niteliği daha geniş bir zamansal ve ilişkisel örgütlenmenin kavranmasını gerektirir. Dolayısıyla duyusal deneyimin sınırlılığı, fiziksel gerçekliğin nedensel bütünlüğünün yokluğunu değil, bütünlüğün fenomenal olarak verilme koşullarının kısmi olabileceğini gösterir.
Duyusal ardışıklığın epistemolojik önemi, nihayetinde hareketin veriliş biçimi ile hareketin ontolojik örgütlenmesi arasındaki açıklama farkında belirginleşir. Hareket, özne tarafından belirli bir zaman dizisi içerisinde kavranırken fiziksel gerçeklikteki ilişkiler, söz konusu dizinin tek tek anlarından daha kapsamlı nedensel bağıntılar içerebilir. Algısal süreçlerin zamansal sürekliliği, fiziksel hareketin belirli özelliklerini tanımaya imkân verse de nedenselliğin bütün yapısını doğrudan açığa çıkarmayı garanti etmez. Dolayısıyla hareketin fenomenal olarak doğrusal bir veri akışı içerisinde verilmesi, yalnızca deneyimin örgütlenme biçimini açıklayan bir belirlenim olarak değerlendirilmelidir. Gerçekliğin nedensel yapısı hakkında hüküm verebilmek, algısal ardışıklığın ötesinde, fiziksel olayların birbirlerini hangi ilişkiler içerisinde koşullandırdığının araştırılmasını gerektirir. Hareketin epistemolojik kavranışında temel ayrım, duyusal verinin zamansal olarak hangi sırada alındığı ile söz konusu veriyi mümkün kılan ontolojik ilişkilerin nasıl örgütlendiği arasındadır. Ardışıklık, hareketin deneyimlenebilirliğini mümkün kılan zamansal düzeni ifade ederken nedensel örgütlenme, aynı hareketin daha geniş fiziksel ve ilişkisel koşullarını içerir. Fenomenal doğrusallık ile ontolojik nedensellik arasındaki özdeşliğin çözülmesi, algının veriliş biçiminin gerçekliğin bütün yapısıyla karıştırılmasını engeller.
3.2. Doğrusal Görünüş ile Döngüsel Nedensellik Arasındaki Ayrım
Nedenselliğin doğrusal biçimde kavranması, belirli bir olayın kendisinden önce gelen koşullar tarafından meydana getirildiği ve ortaya çıkan sonucun nedensel ilişkinin tamamlanmış son noktası olduğu varsayımına dayanabilir. Böyle bir açıklamada neden ile sonuç, birbirini izleyen ve işlevleri önceden ayrılmış iki belirlenim olarak ele alınır. Neden, değişimi meydana getiren unsur; sonuç ise söz konusu değişimin gerçekleşmiş karşılığıdır. Doğrusal nedensellik, belirli fiziksel süreçlerin açıklanmasında geçerli ve işlevsel olmakla birlikte bütün nedensel örgütlenmelerin zorunlu biçimi olarak kabul edildiğinde karşılıklı belirlenim ilişkilerini açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü bazı sistemlerde bir sürecin sonucu, aynı sistemin sonraki durumlarını etkileyerek yeni nedensel koşulların oluşmasına katılır. Böylece neden ile sonuç arasındaki ayrım ortadan kalkmaksızın, belirli bir unsurun farklı zamanlarda farklı nedensel işlevler üstlenebildiği bir örgütlenme meydana gelir. Döngüsel nedensellik, neden ile sonucun mantıksal olarak özdeşleşmesi değil, belirli bir nedensel ilişkinin sonuçlarının sistemin sonraki işleyişine yeniden belirleyici koşullar olarak katılmasıdır. Nedenselliğin döngüsel karakteri, tekil neden-sonuç bağlantılarının geçersizleşmesinden değil, bağlantıların daha geniş bir sistem içerisinde geri beslemeli biçimde örgütlenmesinden kaynaklanır.
Döngüsel nedenselliğin zamansal yapısı, nedensel ilişkinin kendi üzerine kapanması fikrinin fiziksel zamanın tersine işlemesiyle karıştırılmamasını gerektirir. Geri beslemeli bir sistemde önceki bir durum sonraki bir durumu etkiler; sonraki durumun meydana getirdiği değişiklikler de sistemin daha ileri bir zamandaki koşullarını dönüştürebilir. Dolayısıyla nedensel geri dönüş, daha sonraki bir olayın geçmişte gerçekleşmiş olayı fiziksel olarak geriye dönük biçimde değiştirmesi anlamına gelmez. Geri besleme, zaman içerisinde ilerleyen neden-sonuç ilişkilerinin sistem düzeyinde birbirlerine yeniden bağlanmasıyla gerçekleşir. Örneğin bir sistemin belirli bir durumunun meydana getirdiği sonuç, sonraki aşamada ilk durumu oluşturan veya sürdüren koşulları etkileyebilir; böylece nedensel süreç zamansal olarak ilerlemeye devam ederken ilişkisel örgütlenme döngüsel bir yapı kazanır. Zamansal doğrusallık ile nedensel döngüsellik birbirlerini dışlamaz; nedensel etkileşimler zaman içerisinde ardışık biçimde gerçekleşirken bu etkileşimlerin sistemsel bağlantıları geri beslemeli olabilir. Döngüselliğin temel özelliği, olayların zamansal dizilişinden ziyade, meydana gelen değişimlerin sistemin sonraki belirlenimlerine nasıl yeniden katıldığıdır.
Doğrusal görünüş ile döngüsel nedensellik arasındaki farklılık, tekil olayın açıklanması ile ilişkisel sistemin açıklanması arasında da belirginleşir. Belirli bir kesitte gözlemlenen olay, kendisinden önce gerçekleşmiş bir etkinin sonucu olarak tanımlanabilir; ancak aynı olayın sistem içerisindeki işlevi, yalnızca söz konusu neden-sonuç bağlantısıyla sınırlı olmayabilir. Bir değişimin başka bir değişimi meydana getirmesi, gözlemciye tek yönlü bir ilişki sunarken söz konusu değişimlerin daha geniş sistem içerisinde birbirlerinin koşullarını dönüştürmesi, karşılıklı belirlenim niteliği taşır. Dolayısıyla tekil bir nedensel açıklamanın doğru olması, sistemin bütün nedenselliğinin doğrusal olduğunu göstermez. Nedensel kesitin kapsamı genişletildiğinde, daha önce yalnızca sonuç olarak belirlenen unsurun başka süreçlerin nedeni olduğu ve bu süreçlerin başlangıçtaki koşullara yeniden etki ettiği anlaşılabilir. Bir olayın belirli bir açıklama düzeyinde sonuç olması, başka bir ilişkisel düzeyde neden işlevi üstlenmesini engellemez; nedensel roller, sistemin zamansal ve yapısal örgütlenmesi içerisinde farklılaşabilir. Dolayısıyla neden ve sonuç kategorileri, bütün fiziksel süreçler için değişmez biçimde ayrılmış ontolojik konumlar olarak değil, belirli nedensel ilişkiler içerisinde tanımlanan işlevler olarak değerlendirilmelidir.
Döngüsel nedenselliğin belirleyici mekanizması olan geri besleme, sistemin meydana getirdiği sonuçların sonraki işleyiş koşullarına yeniden katılmasını ifade eder. Söz konusu katılım, sistemin başlangıçtaki durumunu koruyacak biçimde gerçekleşebileceği gibi mevcut değişimi artırarak farklı bir duruma yönelmesine de neden olabilir. Negatif geri besleme, belirli koşullar altında sapmaların azaltılmasına ve sistemin görece kararlı bir düzen içerisinde tutulmasına katkıda bulunabilirken pozitif geri besleme, belirli değişimlerin kendi etkilerini güçlendirdiği süreçler meydana getirebilir. Her iki durumda da temel ilişki, sistemin sonuçlarının sonraki nedensel koşullara yeniden bağlanmasıdır. Dolayısıyla döngüsel nedensellik, zorunlu olarak denge, kararlılık veya aynı fiziksel durumun periyodik biçimde tekrarlanması anlamına gelmez. Geri beslemeli bir sistem kararlı bir duruma yaklaşabilir, salınımlar gösterebilir, değişimlerini artırabilir veya belirli koşullar altında düzensiz davranışlar sergileyebilir. Nedensel döngüsellik ile geometrik tekrar özdeş değildir; geri besleme, sonuçların sonraki koşullara yeniden katılmasıyla, geometrik tekrar ise belirli uzamsal ilişkilerin zaman içerisinde yeniden gerçekleşmesiyle tanımlanır. Böylece döngüselliğin farklı fiziksel ve epistemolojik düzeylerde sahip olabileceği işlevler, ortak bir sözcük altında kavramsal olarak birbirine indirgenmeden açıklanabilir.
Özne ile çevre arasındaki ilişkinin doğrusal görünmesi de nedensel kesitin hangi sınırlar içerisinde belirlendiğiyle bağlantılıdır. Çevresel bir değişimin özne üzerinde duyusal etki meydana getirmesi, belirli bir nedensel bağlantıyı ifade eder; ancak öznenin çevreyle kurduğu ilişkinin bütünü, söz konusu bağlantıdan ibaret olmayabilir. Özne çevredeki değişimlerden etkilenirken kendi hareketleri, eylemleri ve algısal yönelimleri aracılığıyla çevreden hangi etkileri alacağını ve çevre üzerinde hangi etkileri meydana getireceğini de koşullandırır. Böylece çevresel belirlenim ile öznenin etkinliği, birbirlerinden bağımsız iki ayrı nedensel düzen olarak değil, aynı etkileşim sisteminin farklı aşamaları olarak değerlendirilebilir. Çevreden özneye ulaşan etki, öznenin sonraki davranışını değiştirebilir; değişen davranış çevreyle kurulan ilişkiyi yeniden düzenleyebilir ve yeniden düzenlenen ilişki öznenin sonraki duyusal deneyiminin koşullarını farklılaştırabilir. Özne–çevre etkileşiminin döngüselliği, çevrenin özneyi ve öznenin çevreyi aynı anda aynı biçimde etkilemesinden değil, karşılıklı etkilerin zamansal olarak birbirlerinin sonraki koşullarına katılmasından doğar. Dolayısıyla öznenin çevreden veri alması ile çevre üzerinde etkide bulunması, birbirini dışlayan etkinlikler değil, geri beslemeli bir ilişkisel bütünün birbirlerine bağlı işlevleridir.
Fenomenal doğrusallığın sınırları, nedensel sistemin bütünlüğünün tekil algısal görünüşe indirgenememesinde belirginleşir. Özne belirli bir anda çevresel etkinin kendisinde meydana getirdiği değişimi doğrudan deneyimleyebilir; ancak aynı etkinin kendi önceki eylemleri tarafından nasıl koşullandırıldığını veya sonraki davranışları aracılığıyla hangi çevresel sonuçlara bağlanacağını aynı açıklıkla kavrayamayabilir. Karşılıklı belirlenim, farklı zamanlarda gerçekleşen etkilerin aynı nedensel sistem içerisinde ilişkilendirilmesini gerektirir. Böylece öznenin fenomenal deneyiminde birbirinden ayrılmış görünen olaylar, daha geniş bir açıklama düzeyinde geri beslemeli bir bütünün bileşenleri olarak anlaşılabilir. Ancak döngüselliğin deneyimde doğrudan görünür olmaması, öznenin onu hiçbir biçimde kavrayamayacağı anlamına gelmez; algısal deneyim, bellek, karşılaştırma, eylem ve kavramsal çıkarım aracılığıyla farklı zamansal kesitleri bütünleştirebilir. Döngüsel nedenselliğin epistemolojik olarak kavranması, duyusal ardışıklığın reddedilmesini değil, ardışık verilerin birbirlerini karşılıklı olarak koşullandıran ilişkiler içerisinde yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Fenomenal görünüşün doğrusal karakteri ile ontolojik nedenselliğin döngüsel örgütlenmesi, böylece birbirini geçersiz kılan iki açıklama olarak değil, aynı sürecin farklı belirlenim düzeyleri olarak anlaşılır.
Nedenselliğin döngüsel örgütlenmesi, özne ile çevre arasındaki ayrımın bütünüyle ortadan kaldırılmasını da gerektirmez. Karşılıklı etkileşimin bulunması, öznenin çevreyle aynı ontolojik statüye sahip olduğu veya iki taraf arasındaki bütün farklılıkların geçersizleştiği anlamına gelmez. Özne ile çevre, sistem içerisindeki işlevleri ve fiziksel özellikleri bakımından ayrıştırılabilir; ancak söz konusu ayrım, nedensel bakımdan birbirlerinden tamamen yalıtılmış olduklarını göstermez. İlişkisel bütünlük, bileşenlerin farklılıklarını yok ederek değil, farklı bileşenlerin birbirlerinin durumlarını hangi koşullar altında etkilediğini açıklayarak kurulur. Böylece özne ve çevrenin ayrı belirlenimler olarak tanımlanabilmesi ile karşılıklı nedensellik içerisinde bulunması arasında çelişki doğmaz. Nedensel sistemin döngüselliği, bağımsızlığın mutlak olmadığı, belirli süreçlerin birbirlerinin gerçekleşme koşullarına katıldığı bir örgütlenme biçimidir. Özne–çevre ilişkisinin ontolojik niteliği, tek taraflı bir etki aktarımından ziyade, farklı bileşenlerin kendi belirlenimlerini koruyarak birbirlerinin sonraki durumlarını koşullandırdığı geri beslemeli bir nedensellik içerisinde açıklanabilir. Fenomenal düzeyde doğrusal olarak deneyimlenen değişimler, söz konusu karşılıklı belirlenimin zamansal olarak ayrışmış görünümleri olabilir; nedensel bütünlüğün kavranması ise bu görünümlerin aynı ilişkisel örgütlenme içerisinde nasıl birbirlerine bağlandığının anlaşılmasını gerektirir.
3.3. Özne–Çevre Arasında Karşılıklı Belirlenim ve Geri Besleme
Özne ile çevre arasındaki ilişkinin ontolojik bakımdan kavranması, algılayan ile algılanan arasında önceden kurulmuş ve nedensel işlevleri kesin biçimde ayrılmış iki bağımsız varlık alanı bulunduğu varsayımının sorgulanmasını gerektirir. Çevrenin özne üzerinde duyusal etkiler meydana getirmesi, algısal deneyimin fiziksel koşullarını açıklamak bakımından zorunlu olmakla birlikte öznenin söz konusu süreçte yalnızca dışsal uyaranları alan edilgin bir konumda bulunduğu anlamına gelmez. Algılayan organizma, kendi hareketleri, bedensel konumlanışı, dikkat yönelimleri ve davranışsal etkinlikleri aracılığıyla çevreyle kurduğu ilişkinin koşullarını sürekli dönüştürür. Çevresel değişimler öznenin algısal ve davranışsal durumlarını etkilerken öznenin meydana getirdiği değişimler de çevredeki sonraki etkileşimlerin niteliğini belirleyebilir. Dolayısıyla özne ile çevre arasındaki nedensel ilişki, yalnızca bir taraftan diğerine aktarılan etkilerin toplamı olarak değil, farklı bileşenlerin birbirlerinin sonraki durumlarını koşullandırdığı ilişkisel bir örgütlenme olarak ele alınmalıdır. Özne–çevre etkileşiminin temel niteliği, öznenin çevre tarafından belirlenmesi ile çevrenin öznenin etkinliği aracılığıyla yeniden koşullandırılmasının birbirinden bağımsız iki süreç olmaması, aynı nedensel bütünün karşılıklı bağlantılı aşamalarını oluşturmasıdır. Böylece nedenselliğin açıklama birimi, yalnızca tekil öznenin veya çevresel nesnenin yalıtılmış özelliklerinden, bunlar arasında gerçekleşen etkileşimlerin örgütlenmesine doğru genişler.
Gregory Bateson'ın sibernetik düşüncesinde merkezi önem taşıyan geri besleme ve ilişkisel nedensellik kavramları, özne ile çevrenin söz konusu karşılıklı belirlenimini açıklamak için güçlü bir teorik çerçeve sağlar. Bateson'ın yaklaşımında zihinsel süreçlerin anlaşılması, yalnızca organizmanın içsel durumlarının incelenmesiyle sınırlandırılamaz; bilgi, farklılıkların ilişkisel düzen içerisinde etkiler meydana getirmesi ve söz konusu etkilerin daha geniş etkileşim devrelerine katılması üzerinden kavranır. Algılayan organizma, çevreden bütünüyle ayrılmış kapalı bir bilişsel merkez olarak değil, çevresel ilişkilerin içerisinde konumlanan ve bu ilişkiler aracılığıyla belirlenen bir sistemin bileşeni olarak değerlendirilebilir. Bateson'ın farklılık anlayışı bakımından bir farklılığın bilgi değeri kazanması, yalnızca fiziksel dünyada mevcut olmasına değil, belirli bir sistem içerisinde başka bir farklılığa yol açabilecek ilişkisel işlev üstlenmesine bağlıdır. Çevresel olayın organizma açısından anlam kazanması da benzer biçimde, olayın mutlak özelliklerinden ziyade, organizmanın algısal ve davranışsal örgütlenmesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Bilgi, çevreden özneye taşınan bağımsız bir nesnenin basit aktarımı olarak değil, özne ile çevrenin oluşturduğu ilişkisel sistem içerisinde farklılıkların belirleyici hâle gelmesi olarak anlaşılabilir. Böylece algının nedensel koşulları, çevresel uyaranın tek başına sahip olduğu özelliklerden organizma ile çevre arasındaki ilişkilerin bütününe doğru genişler.
Karşılıklı belirlenim, öznenin çevreyle kurduğu ilişkinin yalnızca dışsal fiziksel müdahalelerden oluşmadığını, algısal yönelimlerin de sonraki duyusal verilerin gerçekleşme koşullarını etkileyebildiğini gösterir. Özne dikkatini belirli bir nesneye yönelttiğinde, bedeninin konumunu değiştirdiğinde veya çevredeki bir uyarana karşı davranışsal tepki geliştirdiğinde, sonraki deneyiminin duyusal ve ilişkisel koşullarını da farklılaştırabilir. Dikkatin yönelimi, çevrede hangi farklılıkların seçileceğini ve hangi ilişkilerin fenomenal bakımdan belirginleşeceğini etkilerken bedensel hareket, organizmanın maruz kaldığı fiziksel uyaranların dağılımını değiştirebilir. Dolayısıyla öznenin algısal etkinliği, çevreden gelen verilerin tamamlanmış bir biçimde alınmasından sonra gerçekleşen bağımsız bir yorumlama işlemi değildir; algısal alımlamanın koşulları, organizmanın çevreyle sürdürdüğü etkin ilişki içerisinde oluşur. Bununla birlikte dikkat yoluyla çevrenin farklı biçimde deneyimlenmesi ile çevrenin fiziksel yapısının doğrudan değiştirilmesi birbirinden ayrılmalıdır. İlkinde çevrenin fenomenal seçilimi ve bilişsel örgütlenmesi, ikincisinde ise fiziksel etkileşimlerin nesnel koşulları söz konusudur. Öznenin çevre üzerindeki etkisi, her durumda dış dünyanın maddi yapısını dönüştürmesi anlamına gelmez; çevreyle kurulan algısal ilişkinin koşullarının değiştirilmesi de sonraki deneyimin nasıl oluşacağını belirleyen bir geri besleme sürecine katılabilir. Böylece fiziksel etkileşim ile epistemolojik belirlenim, birbirine indirgenmeden aynı özne–çevre sistemi içerisinde ilişkilendirilebilir.
Geri beslemenin nedensel karakteri, öznenin çevreden aldığı etkilerin sonraki davranışları aracılığıyla yeniden çevresel ilişkilere katılmasında belirginleşir. Çevrede gerçekleşen bir değişim organizmanın algısal durumunu etkileyebilir; algısal farklılaşma organizmanın davranışını dönüştürebilir; davranışın meydana getirdiği fiziksel veya ilişkisel sonuçlar ise sonraki çevresel koşulların yeniden belirlenmesine katkıda bulunabilir. Her bir aşama kendi içerisinde belirli bir neden-sonuç bağlantısı taşırken aşamaların sistem düzeyindeki örgütlenmesi, sonuçların yeniden nedensel koşullara katıldığı döngüsel bir yapı oluşturur. Dolayısıyla geri besleme, fiziksel zaman içerisinde önceki olayların sonraki olayları etkilemesi ilkesini ortadan kaldırmaz; farklı zamansal aşamalarda gerçekleşen etkilerin aynı etkileşim düzenine yeniden bağlanmasını ifade eder. Öznenin çevre tarafından etkilenmesi ile çevre üzerindeki etkileri arasında zorunlu bir eşzamanlılık veya simetri bulunması da gerekmez. Karşılıklı etkileşimin yönleri, büyüklükleri ve zamansal aralıkları farklı olabilir; belirli bir sistemde çevresel etkiler baskınken başka bir durumda öznenin davranışsal etkinliği daha belirleyici işlev üstlenebilir. Döngüsel nedenselliğin karşılıklılığı, etkileşimlerin niceliksel bakımdan eşit olmasını değil, sistemin farklı bileşenlerinin meydana getirdiği sonuçların birbirlerinin sonraki gerçekleşme koşullarına katılabilmesini gerektirir. Böylelikle karşılıklı belirlenim, bütün ilişkileri eşitleyen soyut bir birlik yerine, farklı nedensel işlevlerin belirli bir sistem içerisinde örgütlenmesini ifade eder.
Özne–çevre ilişkisinin sibernetik karakteri, sistemin sınırlarının hangi ölçütlere göre belirlendiği problemini de gündeme getirir. Algısal veya davranışsal bir sürecin yalnızca organizmanın içsel mekanizmaları üzerinden açıklanması, söz konusu mekanizmaların çevresel ilişkilerle nasıl bağlantılandığını göz ardı edebilir. Buna karşılık çevresel koşulların tek başına belirleyici kabul edilmesi de organizmanın etkinliğini ve farklı uyaranlara verdiği özgül tepkileri açıklamakta yetersiz kalabilir. Nedensel sistemin sınırları, her durumda organizmanın anatomik sınırlarıyla özdeş olmak zorunda değildir; belirli bir geri besleme devresi, organizmanın bedensel süreçleri ile çevredeki nesneler ve etkileşim koşulları arasında kurulabilir. Ancak böyle bir genişleme, özne ile çevre arasındaki ontolojik ayrımın bütünüyle kaldırılması anlamına gelmez. Organizma ile çevresel bileşenler farklı fiziksel özelliklerini ve işlevlerini korurken aynı nedensel düzenin içerisinde birbirlerine bağımlı hâle gelebilirler. Sistemsel bütünlük, bileşenlerin farklılıklarının ortadan kalkmasıyla değil, farklı bileşenlerin karşılıklı etkilerinin tekil bileşenlerden hareketle eksiksiz açıklanamayan bir ilişkisel örgütlenme meydana getirmesiyle belirlenir. Dolayısıyla özne ile çevre arasındaki sınır, fiziksel farklılıkların tespit edilmesinde geçerliliğini korurken nedensel açıklamanın zorunlu ve mutlak sınırı olarak kabul edilemez.
Karşılıklı belirlenimin epistemolojik sonuçları, öznenin yalnızca çevreyi kavrayan bir konumda bulunmaması, kendi bilişsel etkinliği aracılığıyla sonraki kavrayışının koşullarını da dönüştürebilmesinde belirginleşir. Algılama, hatırlama, dikkat yöneltme ve davranış geliştirme gibi süreçler, çevrenin belirli özelliklerinin deneyimde nasıl seçileceğini etkileyebilir; seçilen özellikler ise öznenin sonraki beklentilerini, yönelimlerini ve kavramsal belirlenimlerini değiştirebilir. Böylece öznenin bilgisi, çevreden alınan verilerin edilgin biçimde biriktirilmesiyle sınırlı kalmaz; bilgi edinme süreci, sonraki bilgi ediniminin koşullarına yeniden etki eden bir örgütlenme kazanabilir. Ancak epistemolojik geri besleme ile fiziksel nedensellik arasındaki farklılık korunmalıdır. Kavramsal bir belirlenimin değişmesi, fiziksel çevrenin kendiliğinden değişmesini gerektirmez; fakat söz konusu değişim öznenin davranışlarını veya algısal seçilimlerini dönüştürdüğünde fiziksel ve fenomenal etkileşimlerin sonraki koşullarına katılabilir. Özne, çevreyi yalnızca kendisine verilen bir nesne olarak kavramaz; çevreyle kurduğu ilişkinin içerisinde, kendi sonraki kavrayışının koşullarını da belirli ölçülerde yeniden örgütler. Epistemolojik etkinlik ile ontolojik süreç arasındaki bağlantı, böylece tek yönlü temsil ilişkisinin ötesinde, algı ve eylemin birbirlerinin koşullarına katıldığı dinamik bir örgütlenme niteliği kazanır.
Bateson'ın geri beslemeli nedensellik anlayışının felsefi önemi, nedensel açıklamanın merkezini yalıtılmış özne veya çevre nesnesinden bunlar arasındaki ilişkilerin sürekliliğine taşımasında bulunur. Çevrenin özne üzerinde etki meydana getirmesi, öznenin çevreye yönelmesi ve söz konusu yönelimin sonraki çevresel ilişkileri farklılaştırması, bağımsız olaylar olarak ayrıştırılabilse de bütünlüklü biçimde anlaşılmaları karşılıklı belirlenim ilişkilerinin kavranmasını gerektirir. Nedensel işlevlerin zamansal olarak farklılaşması, belirli bir aşamada neden olarak görünen unsurun başka bir aşamada önceki etkilerin sonucu olarak değerlendirilmesini mümkün kılar. Dolayısıyla sistemin nedensel örgütlenmesi, sabit neden ve sonuç kimliklerinden ziyade, farklı bileşenlerin zamansal süreç içerisinde üstlendikleri değişken işlevlere dayanır. Özne–çevre ilişkisinin döngüsel karakteri, öznenin çevreden etkilenmesiyle çevreyi etkilemesinin aynı ilişkisel bütün içerisinde birbirlerine yeniden bağlanmasıdır; geri besleme, söz konusu karşılıklılığın zamansal ve nedensel örgütlenmesini oluşturur. Böylece öznenin çevreye ilişkin deneyimi, çevreden gelen tek yönlü bir bilgi aktarımının sonucu olarak değil, algılayan ile algılanan arasındaki ilişkilerin sürekli yeniden koşullandırıldığı bir sistemin fenomenal belirlenimi olarak kavranabilir.
3.4. Perspektifin Zamansal Sınırlılığı ve Nedensel Rollerinin Dönüşümü
Öznenin fenomenal perspektifi, gerçekliğin bütün nedensel ilişkilerini eşzamanlı olarak kavrayan sınırsız bir gözlem konumu değil, belirli bedensel, algısal ve zamansal koşullar içerisinde örgütlenen ilişkisel bir deneyim alanıdır. Çevredeki fiziksel süreçlerin duyusal deneyime dönüşmesi, öznenin konumuna, algısal kapasitesine, dikkat yönelimlerine ve deneyimin zamansal sürekliliğine bağlıdır. Dolayısıyla fenomenal alan, ontolojik gerçekliğin bütün ilişkilerinin doğrudan ve eksiksiz biçimde görünür olduğu bir düzlem olarak değerlendirilemez. Öznenin belirli bir anda algıladığı değişim, daha geniş nedensel örgütlenmenin yalnızca bazı özelliklerini görünür kılabilir; söz konusu değişimin geçmiş koşulları veya gelecekte meydana getireceği etkiler, mevcut deneyimin doğrudan içeriğinin dışında bulunabilir. Perspektifin sınırlılığı burada yalnızca duyusal kapasitenin niceliksel yetersizliğinden kaynaklanmaz; deneyimin belirli bir zamansal konuma bağlı olması da fiziksel süreçlerin bütün ilişkilerinin tek bir algısal kesitte verilmesini engeller. Fenomenal perspektifin zamansal sınırlılığı, öznenin hareketi ve değişimi belirli anların ilişkileri üzerinden kavramasıyla, ontolojik nedenselliğin söz konusu anları aşan bir süreklilik içerisinde örgütlenebilmesi arasındaki farklılıktan doğar. Dolayısıyla algılanabilir olan ile nedensel bakımdan gerçekleşen bütün ilişkiler özdeş değildir; deneyim, gerçekliğin belirli koşullar altında görünürlük kazanan ilişkisel bir kesitini oluşturur.
Zamansal perspektifin nedenselliğin kavranması üzerindeki etkisi, olayların hangi açıklama sınırları içerisinde neden veya sonuç olarak belirlendiğinde ortaya çıkar. Belirli bir değişim, kendisinden önce gerçekleşmiş bir olayla ilişkilendirildiğinde sonuç konumunda bulunabilir; aynı değişim, daha sonraki bir olayın gerçekleşmesini koşullandırdığında neden işlevi kazanabilir. Ancak neden ve sonuç işlevlerinin zamansal olarak farklılaşması, aynı olayın mantıksal çelişki içerisinde hem kendi nedeni hem de kendi sonucu olduğu anlamına gelmez. Nedensel roller, farklı olaylar ve zamanlar arasında kurulan ilişkiler bakımından belirlenir. Bir olayın önceki bir ilişkinin sonucu olmasıyla sonraki bir ilişkinin nedeni olması, birbirini dışlayan özellikler değildir. Özellikle geri beslemeli sistemlerde söz konusu rol değişimi, nedenselliğin sistemsel döngüselliğini mümkün kılan temel koşullardan biridir. Neden ve sonuç, geri beslemeli ilişkiler içerisinde varlıkların değişmez ontolojik kimliklerini değil, olayların belirli zamansal ve ilişkisel bağlantılar içerisindeki nedensel işlevlerini ifade eder. Böylece nedensel rollerin dönüşümü, fiziksel olayların kendi gerçekleşme koşullarını geçmişe dönük olarak değiştirmesinden değil, sonuçların sonraki süreçlerde yeni nedenler olarak işlev kazanmasından kaynaklanır.
Öznenin belirli bir nedensel kesiti bütün sistemin açıklaması olarak değerlendirmesi, fenomenal görünüş ile ontolojik örgütlenme arasındaki ayrımın gözden kaçırılmasına neden olabilir. Çevrede gerçekleşen bir olayın özne üzerinde etki meydana getirmesi doğrudan deneyimlenebilirken öznenin daha önceki eylemlerinin aynı çevresel koşulların oluşumuna nasıl katıldığı açık biçimde görünmeyebilir. Benzer biçimde öznenin gerçekleştirdiği bir eylemin çevrede meydana getirdiği değişim, sonraki deneyim içerisinde bağımsız bir dışsal olay olarak algılanabilir. Böylece öznenin kendi etkinliğiyle bağlantılı olan sonuçlar, zamansal ve algısal ayrışma nedeniyle özneye yalnızca çevreden gelen yeni belirlenimler olarak görünebilir. Söz konusu durum, çevresel gerçekliğin özneye indirgenebileceğini veya bütün dışsal olayların öznenin eylemlerinden kaynaklandığını göstermez; yalnızca belirli geri besleme ilişkilerinde öznenin kendi katkısını sonraki deneyiminin koşulları içerisinde doğrudan tanımasının her zaman mümkün olmadığını ifade eder. Öznenin önceki etkinliğinin sonuçları, sonraki fenomenal deneyimde bağımsız çevresel belirlenimler olarak görünebildiğinde geri beslemeli nedenselliğin karşılıklı karakteri doğrusal bir etki akışı biçiminde deneyimlenebilir. Böylece özne–çevre ilişkisinin nedensel bütünlüğü, deneyimin farklı zamanlara dağılmış belirlenimleri içerisinde parçalı biçimde görünürlük kazanır.
Fenomenal sınırlılığın bilişsel açıdan önem taşıyan başka bir boyutu, algısal deneyimin bütün nedensel bağlantıları eşit derecede belirginleştirmemesidir. Yakın, doğrudan ve yoğun etkiler fenomenal düzeyde daha kolay ayırt edilebilirken dolaylı, zamana yayılmış veya çok sayıda ara koşul üzerinden gerçekleşen etkilerin kavranması daha kapsamlı bir ilişkisel bütünleştirme gerektirebilir. Öznenin çevredeki belirli bir değişime verdiği tepkinin sonraki koşulları nasıl değiştirdiğini anlaması, yalnızca tepkinin meydana geldiği anın gözlemlenmesiyle sağlanamayabilir. Tepkinin sonuçlarının farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıkması, önceki etkinlikle sonraki durum arasında doğrudan görünür bir bağlantı bulunmasını güçleştirebilir. Dolayısıyla nedensel ilişkinin fenomenal belirginliği ile sistem içerisindeki ontolojik işlevi arasında zorunlu bir orantı yoktur. Algısal açıdan güçlü biçimde deneyimlenen bir olay, sistemin bütün nedensel örgütlenmesinde sınırlı bir işlev üstlenebilirken doğrudan fark edilmeyen bir etkileşim, sonraki süreçlerin belirlenmesinde merkezi öneme sahip olabilir. Fenomenal belirginlik, nedensel önemin zorunlu ölçütü değildir; bir ilişkinin deneyimde ne ölçüde görünür olduğu ile sistemin sonraki durumlarını ne ölçüde koşullandırdığı farklı belirlenimlerdir. Böylece öznenin perspektifi, gerçekliğin nedensel yapısını doğrudan yansıtan eksiksiz bir düzen olarak değil, belirli ilişkileri seçen, bütünleştiren ve diğerlerini örtük bırakabilen bir kavrayış alanı olarak anlaşılır.
Perspektifin zamansal sınırlılığı, öznenin döngüsel nedenselliği kavrayamayacağı yönünde mutlak bir epistemolojik engel oluşturmaz. Algısal deneyim, yalnızca mevcut duyusal içeriğe kapanmış bir süreç değildir; bellek, beklenti, karşılaştırma ve kavramsal çıkarım aracılığıyla farklı zamanlarda gerçekleşen olaylar arasında bağlantılar kurulabilir. Öznenin daha önce gerçekleşmiş bir etkinliği sonraki çevresel değişimle ilişkilendirmesi, doğrudan algısal olarak ayrışmış iki belirlenimin ortak nedensel bütün içerisinde kavranmasına olanak tanır. Benzer biçimde bir değişimin sonraki koşulları nasıl etkilediğine ilişkin beklentiler, öznenin çevreyle kurduğu ilişkinin daha geniş zamansal örgütlenmesini değerlendirmesini sağlayabilir. Ancak bilişsel bütünleştirme, geçmiş ve gelecek olayların fiziksel olarak aynı anda gerçekleştiği anlamına gelmez; farklı zamanlarda meydana gelen süreçlerin ortak bir açıklama düzeninde temsil edilmesini ifade eder. Döngüsel nedenselliğin epistemolojik kavranışı, zamansal ardışıklığın ortadan kaldırılmasını değil, farklı anlarda gerçekleşen nedensel ilişkilerin aynı sistemsel örgütlenme içerisinde yeniden ilişkilendirilmesini gerektirir. Böylece fenomenal perspektifin sınırları, duyusal deneyimin tekil içeriğiyle sınırlı kalmayan bilişsel süreçler aracılığıyla belirli ölçülerde aşılabilir.
Nedensel rollerin dönüşümü, özne ile çevrenin sabit biçimde etkin ve edilgin iki kutup olarak tanımlanmasının da yetersizliğini gösterir. Çevre belirli bir aşamada öznenin davranışını koşullandırırken öznenin davranışı sonraki aşamada çevresel ilişkilerin değişmesine yol açabilir; değişen çevresel ilişkiler ise öznenin yeni algısal ve davranışsal durumlarını etkileyebilir. Ancak karşılıklı belirlenim, her etkileşimde özne ile çevrenin aynı düzeyde etkin olduğu veya nedensel katkılarının birbirine eşit bulunduğu anlamına gelmez. Sistemin farklı aşamalarında farklı bileşenler daha belirleyici işlevler üstlenebilir; belirli koşullarda çevresel etkiler baskın olabilirken başka koşullarda öznenin etkinliği sistemin sonraki durumlarını önemli ölçüde değiştirebilir. Dolayısıyla döngüsel nedensellik, neden ve sonuç ayrımının tümüyle geçersizleşmesi değil, bu ayrımın sistem içerisindeki ilişkiler bakımından yeniden konumlandırılmasıdır. Karşılıklı belirlenim, özne ile çevrenin ontolojik farklılığını ortadan kaldırmadan nedensel işlevlerinin zamansal olarak değişebildiğini ve birinin sonuçlarının diğerinin sonraki koşullarına katılabildiğini gösterir. Böylece etkinlik ve edilginlik, bütünüyle sabit varoluşsal kimlikler yerine, belirli ilişkiler içerisinde farklılaşabilen nedensel konumlar olarak değerlendirilebilir.
Özne–çevre ilişkisinin bütünlüğünü kavramak, nihayetinde zamansal olarak ayrışmış nedensel belirlenimlerin tek bir ilişkisel sistem içerisinde nasıl bağlandığının açıklanmasına dayanır. Fenomenal deneyimin belirli bir anda sunduğu görünüş, fiziksel olayların daha geniş nedensel geçmişini ve sonraki etkilerini bütünüyle içermeyebilir; ancak söz konusu sınırlılık, ontolojik ilişkinin yalnızca görünür kesitten ibaret olduğunu göstermez. Öznenin algısal konumu, nedenselliğin kendisini meydana getiren bütün koşullarla özdeş değildir; deneyim, belirli bir nedensel örgütlenmenin özne açısından hangi özelliklerinin görünürlük kazandığını belirler. Böylece hareketin ve değişimin epistemolojik kavranışı, yalnızca ardışık duyusal verilerin kaydedilmesiyle tamamlanamaz; verilerin hangi karşılıklı belirlenim ilişkileri içerisinde oluştuğunun da açıklanmasını gerektirir. Fenomenal perspektifin zamansal sınırlılığı ile ontolojik nedenselliğin döngüsel bütünlüğü arasındaki ayrım, doğrusal görünen deneyimin daha kapsamlı bir geri besleme sisteminin belirli kesitlerini ifade edebileceğini ortaya koyar. Öznenin çevreden etkilenmesi ile çevreyi etkilemesi, deneyimde birbirinden ayrılmış olaylar olarak belirse de ontolojik düzeyde aynı ilişkisel örgütlenmenin farklı zamansal belirlenimleri olabilir. Nedenselliğin kavranması, söz konusu belirlenimleri yalnızca gerçekleştikleri sıraya göre değil, birbirlerinin oluşum koşullarına nasıl katıldıklarına göre ilişkilendirmeyi gerektirir.
4. Yörüngenin Fenomenal-Geometrik Dönüşüm İşlevi
4.1. Doğrusal Duyusal Verinin Döngüsel Örgütlenmesi
Hareketin fenomenal olarak kavranması ile hareketin geometrik bütünlüğünün belirlenmesi arasında, zamansal ardışıklığın ilişkisel bir düzene dönüştürülmesinden kaynaklanan temel bir farklılık bulunur. Özne, hareket eden bir cismin konum değişikliklerini belirli zamanlarda gerçekleşen duyusal farklılaşmalar aracılığıyla deneyimler; ancak tek tek konumların zamansal olarak birbirini izlemesi, hareketin geometrik karakterinin doğrudan ve eksiksiz biçimde verildiği anlamına gelmez. Her duyusal belirlenim, hareketin belirli bir anına ilişkin bilgi sağlarken hareketin farklı anları arasındaki geometrik bağlantı, söz konusu belirlenimlerin karşılaştırılmasını ve ortak bir ilişkisel düzende örgütlenmesini gerektirir. Yörüngesel hareketin ayırt edici niteliği, belirli koşullar altında ardışık konum değişikliklerinin tekrarlanan geometrik ilişkiler meydana getirmesi ve böylece zamansal olarak ayrı gerçekleşen belirlenimlerin döngüsel bir bütünlük içerisinde kavranabilmesidir. Yörünge, doğrusal bir zaman dizisi içerisinde alınan hareket verisinin geometrik tekrar ve ilişkisel süreklilik aracılığıyla döngüsel bir fenomenal örgütlenme kazanmasını mümkün kılar. Hareketin zamansal ilerleyişi kesintiye uğramaz; değişen konumların ortak bir geometrik düzene ait olduğunun kavranması, ardışıklığın kendi içerisinde barındırdığı ilişkisel yapıyı görünür hâle getirir.
Duyusal verinin döngüsel olarak örgütlenmesi, verinin fiziksel kaynağının değişmesi veya algısal olayların zamansal sırasının tersine çevrilmesi anlamına gelmez. Aynı hareket süreci, özneye birbirini izleyen farklı konumlar olarak verilmeyi sürdürür; değişen, söz konusu konumların epistemolojik olarak hangi bütünlük içerisinde ilişkilendirildiğidir. Tekil konumlar birbirlerinden bağımsız olaylar olarak değerlendirildiğinde hareket, ardışık yer değiştirmelerin toplamı biçiminde kavranabilir. Ancak konumların belirli geometrik ilişkileri tekrar ettiği saptandığında, her yeni belirlenim yalnızca önceki konumdan sonraki bir durum olarak değil, aynı geometrik örgütlenmenin yeniden gerçekleşen bir ilişkisi olarak anlam kazanır. Böylece hareketin farklı zamanları arasındaki bağlantı, yalnızca öncelik ve sonralık ilişkisine dayanmaz; konumların aynı geometrik düzene ait olması, zamansal olarak ayrışmış belirlenimlerin yapısal bakımdan birbirleriyle ilişkilendirilmesini sağlar. Fenomenal döngüsellik, duyusal verinin zamansal doğrusallığının ortadan kaldırılması değil, doğrusal ardışıklığın geometrik bir ilişkiler bütünü içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır. Söz konusu yeniden örgütlenme, hareketin ontolojik yapısında bulunan düzenliliklerin algısal ve kavramsal düzeyde bütünleştirilmesiyle gerçekleşir.
Geometrik tekrarın epistemolojik işlevi, farklı zamanlarda gerçekleşen konumların ortak bir düzen içerisinde yeniden tanınabilmesini sağlamasında belirginleşir. Periyodik bir yörüngede cismin belirli aralıklarla aynı konumsal ilişkilere dönmesi, hareketin her anının önceki hareketten bütünüyle bağımsız bir olay olarak değerlendirilmesini engeller. Önceden deneyimlenen bir konum ilişkisi, sonraki hareket içerisinde yeniden gerçekleştiğinde özne, iki farklı zamansal belirlenim arasında geometrik bir özdeşlik kurabilir. Ancak burada özdeş olan, iki olayın zamansal varoluşu değildir; farklı zamanlarda meydana gelen olaylar, ortak geometrik ilişkileri gerçekleştirmeleri bakımından birbirlerine karşılık gelir. Hareketin tekrar eden karakteri, böylece zamanın ilerleyişi ile geometrik ilişkinin korunmasını aynı fenomenal düzende birleştirir. Her yeni konum zamansal bakımdan farklı bir olay olmakla birlikte geometrik düzen içerisinde daha önce belirlenmiş bir ilişkinin yeniden gerçekleşmesi anlamına gelebilir. Geometrik tekrar, zamansal olarak birbirinden ayrılmış hareket belirlenimleri arasında ilişkisel özdeşlik kurulmasını sağlayarak ardışık verilerin tek bir döngüsel bütünlük içerisinde kavranmasına dayanak oluşturur. Böylece fenomenal bütünlük, tekil deneyimlerin fiziksel olarak birleşmesinden değil, farklı deneyimlerin aynı geometrik düzenin belirlenimleri olarak ilişkilendirilebilmesinden doğar.
Yörüngesel düzenliliğin fenomenal olarak bütünleştirilmesi, algısal deneyimin yalnızca mevcut duyusal içerikle sınırlı olmadığını da gösterir. Hareketin belirli bir konumunun algılanması, önceki konumlara ilişkin belleksel belirlenimlerle ve sonraki konumlara ilişkin beklentilerle ilişkilendirilebilir. Geometrik tekrarın tanınması, geçmişte gerçekleşmiş konumların mevcut hareketin yapısıyla karşılaştırılmasını gerektirirken yörüngenin kavranmış düzenliliği, henüz gerçekleşmemiş konumların hangi ilişkiler içerisinde ortaya çıkabileceğine ilişkin beklentilerin oluşturulmasına imkân tanır. Ancak beklentinin oluşması, gelecekteki hareketin epistemik belirlenim tarafından fiziksel olarak üretildiği anlamına gelmez; kavranan geometrik düzenlilik, hareketin sonraki durumlarının hangi koşullar altında öngörülebileceğini belirler. Böylece özne, yalnızca mevcut konumu algılamakla kalmaz, konumu hareketin daha geniş zamansal ve geometrik bütünlüğü içerisinde değerlendirebilir. Yörüngenin fenomenal kuruluşunda geçmiş, şimdi ve gelecek, fiziksel olarak eşzamanlı hâle gelmeksizin aynı geometrik düzenin farklı zamansal belirlenimleri olarak ilişkilendirilebilir. Döngüsellik, deneyimin zamansal yönelimini ortadan kaldırmak yerine farklı zamanların ortak bir yapısal düzen içerisinde kavranmasını mümkün kılar.
Duyusal ardışıklığın geometrik döngüselliğe dönüştürülmesi, ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasındaki ilişkinin özgül bir biçimini de içerir. Hareketin fiziksel gerçekleşmesi, belirli koşullar altında tekrarlanan geometrik ilişkiler meydana getirir; epistemoloji söz konusu ilişkileri tanımlayarak konumların karşılaştırılabileceği doğal bir düzen belirleyebilir. Belirlenen düzen, hareketin farklı anlarını birbirleriyle ilişkilendirmek için kullanıldığında referans, yalnızca hareketin başlangıçta tanımlanmasını sağlayan dışsal bir koşul olarak işlev görmez; hareketin kendi örgütlenmesinden türetilen bir belirlenim, yeniden hareketin fenomenal bütünlüğünün kavranmasına aracılık eder. Böylece ontolojik düzenlilik ile epistemolojik kuruluş arasında, farklı açıklama düzeylerinde gerçekleşen dönüşlü bir bağlantı meydana gelir. Hareketin geometrik yapısı epistemolojik belirlenimin nesnel dayanağını oluştururken epistemolojik belirlenim, aynı hareketin hangi ilişkiler içerisinde algılanacağını ve kavramsallaştırılacağını düzenler. Ontolojik hareketten türetilen referans, hareketin sonraki fenomenal kuruluşunun koşuluna dönüştüğünde değişimin ürettiği düzenlilik, değişimin kavranmasını sağlayan epistemolojik bir sabitlik işlevi kazanır. Dolayısıyla fenomenal döngüsellik, yalnızca konumların geometrik olarak tekrarlanmasından ibaret değildir; tekrarlanan düzenliliğin epistemolojik referans aracılığıyla hareketin bütünlüğünü belirlemesine de dayanır.
Yörüngenin döngüsel fenomenal kuruluşu, fiziksel hareketin geometrik kapanışı ile özne–çevre arasındaki geri beslemeli nedenselliğin aynı şey olduğunu varsaymaksızın aralarında yapısal bir ilişki kurulmasına olanak tanır. Özneye ardışık biçimde ulaşan hareket verileri, ilk aşamada çevreden özneye yönelen tek taraflı belirlenimler olarak değerlendirilebilir; ancak verilerin geometrik düzen içerisinde bütünleştirilmesi, algısal ardışıklığın fiziksel ilişkilerin bütün örgütlenmesini tüketmediğini gösterir. Yörüngede farklı zamanlarda ortaya çıkan konumların aynı düzenin birbirleriyle bağlantılı belirlenimleri olarak kavranması, doğrusal görünen verilerin daha geniş ilişkisel bütünlükler içerisinde anlaşılabileceğini fenomenal düzeyde görünür kılar. Ancak geometrik tekrarın varlığı, tek başına karşılıklı nedenselliğin bulunduğunu kanıtlamaz; burada söz konusu olan, zamansal ardışıklığın ilişkisel bütünlük içerisinde yeniden örgütlenebilmesine ilişkin biçimsel bir karşılıklılıktır. Yörünge, ontolojik döngüselliğin her biçimini doğrudan temsil etmekten ziyade, doğrusal olarak alınan verilerin döngüsel bir ilişkisel yapı içerisinde fenomenal bütünlük kazanabileceğini gösteren geometrik bir modeldir. Modelin açıklayıcı gücü, nedensel geri besleme ile geometrik tekrarın özdeşliğinde değil, görünüşte doğrusal olan belirlenimlerin daha kapsamlı ilişkisel düzenler içerisinde yeniden kavranabilmesinde bulunur.
Fenomenal-geometrik dönüşümün temel sonucu, hareketin yalnızca farklı zamanlardaki konumlarıyla değil, bu konumların meydana getirdiği ve belirli koşullar altında koruduğu ilişkisel örgütlenmeyle kavranabilir olmasıdır. Zamansal ardışıklık, hareketin deneyimsel sürekliliğini sağlarken geometrik döngüsellik, söz konusu sürekliliğin kendi içerisinde tekrar eden belirlenimler taşıyabildiğini gösterir. Öznenin hareketi algılaması, ontolojik düzenliliğin doğrudan ve eksiksiz biçimde deneyime aktarılması değildir; ancak fiziksel hareketin tekrar eden ilişkilerinin tanınması, deneyimin zamansal olarak ayrışmış içeriklerinin bütünleştirilmesini mümkün kılar. Hareketin kendi içerisinde bulunan geometrik düzenlilik, epistemolojik referansa dayanak oluştururken aynı referans aracılığıyla hareketin sonraki belirlenimleri yeniden ilişkilendirilebilir. Yörüngenin fenomenal-geometrik işlevi, doğrusal duyusal ardışıklığın içerisinde bulunan konum değişikliklerini, hareketin ontolojik örgütlenmesinden türeyen ilişkisel değişmezlikler aracılığıyla döngüsel bir bütünlük hâlinde kavranabilir kılmasıdır. Böylece fenomenal doğrusallık ile geometrik döngüsellik, birbirlerini dışlayan iki hareket biçimi olarak değil, aynı fiziksel sürecin zamansal verilişi ile ilişkisel kavranışı arasındaki farklı belirlenimler olarak anlaşılır.
4.2. Konumların İlişkisel Bütünlüğü ve Geometrik Tekrar
Yörüngesel hareketin geometrik bütünlüğü, cismin farklı zamanlarda sahip olduğu konumların yalnızca aynı fiziksel nesneye ait olmasından değil, söz konusu konumların ortak bir dinamik örgütlenme içerisinde birbirleriyle ilişkilendirilebilmesinden kaynaklanır. Tekil bir konum, cismin belirli bir anda nerede bulunduğunu ifade ederken yörüngenin geometrik karakteri, konumların hangi ilişkiler altında birbirlerini izlediğinin ve hangi yapısal özellikleri koruduğunun belirlenmesini gerektirir. Dolayısıyla yörünge, konumların rastlantısal biçimde bir araya getirilmesiyle oluşan soyut bir toplam değildir; fiziksel hareketin belirli koşullar altında meydana getirdiği ilişkilerin geometrik ifadesidir. Cismin herhangi bir anda bulunduğu nokta, hareketin bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde yalnızca tekil bir uzamsal belirlenim olarak kalmaz; diğer konumlarla arasındaki uzaklık, yönelim ve dinamik bağlantılar aracılığıyla daha kapsamlı bir yapının bileşeni hâline gelir. Konumların ilişkisel bütünlüğü, tekil noktaların fiziksel olarak birleşmesinde değil, farklı zamanlarda gerçekleşen konum değişikliklerinin ortak bir geometrik ve dinamik düzenin belirlenimleri olarak kavranabilmesinde bulunur. Böylece hareketin fenomenal kuruluşu, birbirini izleyen konumların kaydedilmesinden bu konumlar arasındaki yapısal bağıntıların belirlenmesine doğru genişler.
Geometrik tekrar, söz konusu bütünlüğün belirli hareket rejimlerinde zamansal olarak yeniden gerçekleşmesini sağlar. Periyodik yörüngelerde cismin belirli bir sürenin ardından aynı konumsal ve dinamik ilişkilere dönmesi, hareketin geometrik düzeninin zamansal ilerleyiş boyunca yeniden üretildiğini gösterir. Ancak tekrar, yalnızca cismin daha önce bulunduğu uzamsal noktaya yeniden ulaşmasıyla özdeş değildir. Aynı noktadan farklı bir hızla veya farklı bir hareket yönüyle geçilmesi, konumsal tekrar oluşturabilirken sistemin bütün dinamik durumunun tekrarlandığı anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla geometrik tekrar ile dinamik periyodiklik birbirinden ayrılmalıdır. Geometrik tekrar, belirli uzamsal ilişkilerin yeniden gerçekleşmesini ifade ederken dinamik periyodiklik, sistemin ilgili fiziksel durumunun belirli zaman aralıklarıyla yeniden oluşmasını gerektirir. Yörüngesel tekrarın ilişkisel niteliği, farklı zamanlarda meydana gelen hareket durumlarının hangi özellikler bakımından özdeş, hangi özellikler bakımından farklı olduğunun belirlenmesini zorunlu kılar. Böylece tekrar kavramı, bütün değişkenlerin mutlak eşitliğini varsayan belirsiz bir özdeşlik anlayışından ayrılarak belirli geometrik ve dinamik koşullar altında tanımlanabilir hâle gelir.
Konumların geometrik olarak ilişkilendirilmesi, hareketin zamansal çoğulluğu içerisinde yapısal birlik kurulmasını mümkün kılar. Bir cismin yörünge boyunca bulunduğu her konum, zamansal bakımdan farklı bir fiziksel olayın belirlenimidir; ancak söz konusu farklılık, konumların ortak bir geometrik düzene ait olmasını engellemez. Eliptik bir yörüngede cismin odak noktasına uzaklığı değişebilirken konumlar aynı eliptik geometrinin belirli ilişkilerini gerçekleştirir. Dairesel harekette ise konumların yönelimi sürekli farklılaşırken belirli koşullar altında merkezden uzaklık korunabilir. Her iki durumda da hareketin farklı anları arasında ilişki kuran unsur, konumların tek tek aynı olması değil, belirli bir geometrik özelliğin hareket boyunca korunmasıdır. Dolayısıyla geometrik bütünlük, konumsal değişkenliğin ortadan kaldırılmasıyla değil, değişken konumların ortak yapısal ilişkiler aracılığıyla bütünleştirilmesiyle meydana gelir. Hareketin birliği, farklı anların niceliksel veya uzamsal özdeşliğine değil, söz konusu anlarda gerçekleşen belirlenimlerin aynı geometrik örgütlenme içerisinde ilişkilendirilebilmesine dayanır. Böylece yörüngesel süreklilik, değişimin karşısında konumlanan bağımsız bir birlik değil, değişimin belirli koşullar altında gerçekleştirdiği ilişkisel düzen olarak anlaşılır.
Geometrik bütünlüğün fenomenal olarak kavranması, konumların yalnızca duyusal düzeyde birbirine eklenmesini aşan bir karşılaştırma işlemi gerektirir. Özne, hareketin farklı anlarında meydana gelen değişiklikleri algılayabilir; ancak bu değişikliklerin aynı geometrik düzene ait olduğunu belirlemek, konumlar arasında korunan ilişkilerin tanınmasını gerektirir. Tekil algısal belirlenim, cismin mevcut durumuna ilişkin sınırlı bir içerik sunarken geometrik bütünlüğün kavranması, farklı zamansal içeriklerin ortak bir referans altında düzenlenmesini sağlar. Böylece daha önce gerçekleşmiş konumlar, yalnızca geçmişte kalmış olaylar olarak değil, mevcut hareketin geometrik karakterinin belirlenmesine katkıda bulunan ilişkisel unsurlar olarak epistemolojik işlev kazanır. Yeni bir konumun algılanması, daha önce oluşturulmuş geometrik düzenin sınanmasına, doğrulanmasına veya yeniden değerlendirilmesine imkân verebilir. Konumların fenomenal bütünlüğü, algısal ardışıklığın belleksel ve kavramsal ilişkiler aracılığıyla ortak bir geometrik düzen içerisinde yeniden örgütlenmesinden doğar. Burada geçmiş konumların fiziksel gerçekliği yeniden meydana gelmez; geçmişe ilişkin belirlenimler, mevcut hareketin kavranışında ilişkisel işlev üstlenir.
Tekrarın epistemolojik karakteri, aynı geometrik ilişkinin farklı zamanlarda yeniden tanınabilmesi sayesinde belirginleşir. İlk kez deneyimlenen bir hareket durumunda özne, belirli konumlar arasında bağlantılar kurabilir; ancak söz konusu bağlantıların daha geniş bir geometrik düzen oluşturup oluşturmadığı, hareketin farklı aşamaları arasındaki ilişkilerin belirlenmesini gerektirir. Tekrarlanan bir konum ilişkisi, önceki algısal belirlenimin sonraki hareket içerisinde yeniden tanınmasını mümkün kılar. Böylece epistemolojik kavrayış, yalnızca hareketin mevcut durumunu tanımlamakla kalmaz, hareketin farklı zamanlarda koruduğu veya yeniden gerçekleştirdiği özellikleri de belirleyebilir. Ancak geometrik tekrarın tanınması, öznenin aynı duyusal deneyimi zorunlu olarak aynı biçimde yaşaması anlamına gelmez. Algısal koşullar, dikkat yönelimleri veya gözlem konumu değişebilir; buna rağmen farklı deneyimler, aynı geometrik ilişkiye yöneldikleri ölçüde ortak bir nesnel düzen içerisinde değerlendirilebilir. Geometrik tekrarın epistemolojik işlevi, duyusal deneyimlerin birebir özdeşleşmesini sağlamak değil, farklı deneyimlerin aynı fiziksel ilişkinin yeniden gerçekleşen belirlenimleri olarak kavranabilmesine olanak tanımaktır. Dolayısıyla fenomenal bütünlük, öznel yaşantıların mutlak eşitliğinden değil, deneyimlenen hareketin nesnel ilişkilerinin tanınmasından kaynaklanır.
Yörüngesel hareketin geometrik örgütlenmesi, tekil konumların ötesinde bir ilişkisel bütünlük oluşturduğu ölçüde hareketin referansla bağlantısını da farklılaştırır. Belirli bir yörünge düzeni saptandığında, geometrik merkezin, düzlemin veya karakteristik biçimin hareketin farklı konumlarının karşılaştırılmasında kullanılması mümkün hâle gelir. Söz konusu belirlenimler, hareketin dışında zorunlu olarak önceden verilmiş mutlak sabitlikler değildir; belirli fiziksel koşullar altında hareketin kendi düzeninden türetilen ilişkisel özelliklerdir. Böylece hareketin bütünlüğünden elde edilen geometrik belirlenimler, yeniden tekil konumların anlaşılmasında epistemolojik referans işlevi üstlenebilir. Bir konumun anlamı, yalnızca seçilmiş koordinat düzenindeki niceliksel değerinden değil, ait olduğu yörüngesel bütün içerisindeki ilişkisel yerinden de kaynaklanır. Hareketin geometrik bütünlüğü, tekil konumların anlaşılmasını mümkün kılan referans ilişkilerine dayanak oluştururken tekil konumların karşılaştırılması da söz konusu bütünlüğün epistemolojik olarak belirlenmesini sağlar. Böylece hareketin parçası ile bütünü arasındaki bağlantı, fiziksel örgütlenme ile kavramsal kuruluş arasında dönüşlü bir ilişki meydana getirir.
Geometrik tekrarın ilişkisel karakteri, bütünlüğün yalnızca kapalı yörüngelere özgü olmadığının da açıklanmasını gerektirir. Kapalı ve periyodik hareketler, aynı geometrik düzenin zamansal olarak yeniden gerçekleşmesi bakımından belirgin bir döngüsellik sergiler; ancak açık yörüngelerde de konumların ortak fiziksel ilişkiler tarafından belirlendiği geometrik bir bütünlük bulunabilir. Dolayısıyla yörüngesel bütünlük ile periyodik tekrar özdeş kategoriler değildir. Bütünlük, hareketin farklı konumlarının ortak dinamik ve geometrik ilişkiler içerisinde belirlenebilmesine; tekrar ise söz konusu ilişkilerin veya fiziksel durumların belirli zaman aralıklarıyla yeniden gerçekleşmesine dayanır. Periyodik yörüngenin özel epistemolojik önemi, geometrik bütünlüğün tekrar aracılığıyla daha doğrudan tanınabilir hâle gelmesinde bulunur. Geometrik tekrar, hareketin ilişkisel bütünlüğünü meydana getiren tek koşul değil, söz konusu bütünlüğün farklı zamanlarda yeniden görünürlük kazanmasını sağlayan özgül bir hareket düzenidir. Böylelikle yörüngenin fenomenal-geometrik niteliği, bütün hareket biçimlerine zorunlu olarak periyodiklik atfetmeksizin, tekrarın belirli koşullar altında nasıl özel bir kavranabilirlik işlevi üstlendiği üzerinden açıklanır.
Konumların ilişkisel bütünlüğü ile geometrik tekrar arasındaki bağlantı, hareketin zamansal değişkenliği içerisinde korunan yapıların epistemolojik önemini açığa çıkarır. Konumların sürekli farklılaşması, hareketin bütünlüğünü ortadan kaldırmaz; aksine belirli geometrik ilişkilerin farklı konumlar boyunca korunması, bütünlüğün değişim içerisinde kavranabilmesini mümkün kılar. Periyodik tekrar söz konusu olduğunda aynı düzenin farklı zamanlarda yeniden gerçekleşmesi, değişken konumlarla ilişkisel sabitliğin birlikte var olabileceğini daha belirgin biçimde gösterir. Böylece özne, hareketin tek tek anlarını aşan bir geometrik örgütlenme kavrayışı geliştirebilir; hareketin geçmiş, mevcut ve beklenen belirlenimleri ortak bir düzen içerisinde ilişkilendirilebilir. Yörüngenin fenomenal bütünlüğü, hareketin zamansal olarak ayrışmış konumlarının, ontolojik düzeyde korunan veya tekrarlanan geometrik ilişkiler aracılığıyla epistemolojik bir birlik kazanmasıdır. Hareketin fiziksel sürekliliği ile fenomenal kavranabilirliği arasında kurulan bağlantı, geometrik tekrarın yalnızca uzamsal bir özellik değil, değişimin ilişkisel örgütlenmesini görünür kılan epistemolojik bir imkân olduğunu gösterir.
4.3. Zamansal Ardışıklık ile Geometrik Döngüselliğin Birlikteliği
Zamansal ardışıklık ile geometrik döngüsellik arasındaki ilişki, hareketin birbirinden farklı iki örgütlenme düzeyinin aynı fiziksel süreç içerisinde nasıl birlikte gerçekleşebildiği üzerinden açıklanmalıdır. Hareket eden bir cismin konumları, zamanın ilerleyişi boyunca birbirini izleyen fiziksel durumlar olarak meydana gelir; her konum, hareketin belirli bir anına karşılık gelirken önceki ve sonraki konumlar arasında zamansal bir sıralanma bulunur. Buna karşılık hareketin belirli koşullar altında oluşturduğu geometrik düzen, farklı zamanlarda gerçekleşen konumların aynı ilişkisel yapı içerisinde kavranabilmesine olanak tanır. Böylece zamansal olarak birbirinden ayrılan belirlenimler, geometrik düzeyde ortak bir bütünlüğün bileşenleri hâline gelebilir. Burada zamanın doğrusal ilerleyişi ile geometrinin döngüsel karakteri arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur; çünkü zamansal ardışıklık olayların gerçekleşme sırasını, geometrik döngüsellik ise söz konusu olayların hangi uzamsal ilişkileri tekrar edebildiğini ifade eder. Yörüngesel hareketin fenomenal özgünlüğü, fiziksel zamanın ilerleyişini ortadan kaldırmaksızın zamansal olarak ayrışmış konumların geometrik bir dönüşlülük içerisinde ilişkilendirilebilmesidir. Hareketin her anı zamansal bakımdan farklılığını korurken aynı geometrik düzen, farklı anların ortak ilişkisel belirlenimi olarak varlığını sürdürebilir.
Doğrusallık kavramının zamansal ardışıklık ile geometrik güzergâh bakımından farklı anlamlar taşıması, söz konusu ilişkinin kavramsal kesinliği açısından önemlidir. Bir cismin zamansal olarak ardışık konumlarda bulunması, izlediği fiziksel güzergâhın geometrik olarak düz bir çizgi oluşturduğu anlamına gelmez. Doğrusal biçimde alınan duyusal veri ifadesi, hareketin mutlaka doğrusal bir uzamsal güzergâhta gerçekleştiğine değil, öznenin hareketin farklı belirlenimlerini belirli bir zaman sırası içerisinde deneyimlemesine karşılık gelir. Buna karşılık geometrik döngüsellik, belirli hareket rejimlerinde konumların uzamsal olarak kapalı veya tekrarlanan ilişkiler meydana getirmesini ifade eder. Dolayısıyla zamansal doğrusallık ile geometrik döngüsellik, aynı özelliğin birbirini dışlayan iki değeri değildir; hareketin zamansal verilişi ile uzamsal örgütlenmesine ilişkin farklı belirlenimlerdir. Duyusal ardışıklığın doğrusallığı, deneyimin zamansal düzenine; yörüngesel döngüsellik ise hareketin belirli koşullarda gerçekleştirdiği geometrik ilişkilerin yapısına aittir. İki düzeyin birbirinden ayrılması, fiziksel yörüngenin geometrik karakterinden zamanın döngüsel olduğu sonucunun çıkarılmasını engellerken döngüsel geometrinin doğrusal zaman içerisinde nasıl gerçekleşebildiğini açıklamaya imkân verir.
Periyodik hareket, zamansal ilerleyiş ile geometrik tekrar arasındaki birlikteliğin özel bir biçimini oluşturur. Cismin belirli bir periyodun ardından aynı konuma ve ilgili dinamik durumuna yeniden ulaşması, fiziksel olayın geçmişteki gerçekleşmesinin zamansal olarak geri döndüğü anlamına gelmez. İlk geçiş ile sonraki geçiş, farklı zamanlarda gerçekleşen iki ayrı olaydır; ancak ilgili fiziksel büyüklüklerin aynı değerlere ulaşması bakımından dinamik bir tekrar ilişkisi taşırlar. Böylece tekrar edilen şey, olayın tekil zamansal varoluşu değil, olayın belirli geometrik ve dinamik özellikleridir. Bir cismin yörüngenin belirli bir noktasından yeniden geçmesi, geçmişteki geçişin ortadan kalkarak aynı olayın yeniden meydana gelmesi şeklinde değerlendirilemez; sonraki geçiş, aynı geometrik konumun başka bir zamanda yeniden gerçekleşmesidir. Geometrik dönüşlülük, zamansal özdeşlik değil, farklı zamanlarda meydana gelen olaylar arasında belirli uzamsal ve dinamik ilişkilerin yeniden kurulmasıdır. Böylece yörüngenin kapanışı, fiziksel zamanın kapanışıyla karıştırılmadan, değişen zamansal belirlenimlerin ortak bir geometrik örgütlenmeye katılması üzerinden açıklanabilir.
Fenomenal kavrayış açısından söz konusu ayrım, duyusal deneyimin tekil anlarının nasıl ilişkisel bir bütünlüğe dönüştürülebildiği sorusunu belirginleştirir. Özne, hareketin farklı konumlarını birbirini izleyen deneyimsel belirlenimler olarak algılarken geometrik tekrarın tanınması, önceki konumların mevcut hareketle ilişkilendirilmesini gerektirir. Geçmişte deneyimlenen bir konum, fiziksel olarak yeniden mevcut hâle gelmez; ancak konuma ilişkin belleksel veya kavramsal belirlenim, sonraki deneyimde gerçekleşen geometrik ilişkinin tanınmasına katkıda bulunur. Dolayısıyla fenomenal döngüsellik, geçmiş deneyimlerin doğrudan geri dönmesiyle değil, farklı zamanlarda oluşan deneyimlerin ortak geometrik ilişkiler üzerinden bütünleştirilmesiyle meydana gelir. Hareketin mevcut konumu, yalnızca algısal olarak verildiği anın belirlenimi olmaktan çıkarak daha önce gerçekleşmiş ve yeniden gerçekleşebilecek konumlarla ilişkisi içerisinde anlam kazanır. Zamansal olarak ayrışan duyusal verilerin geometrik bütünlüğü, fiziksel olayların eşzamanlılaşmasından değil, farklı zamanlara ait belirlenimlerin aynı ilişkisel yapı içerisinde kavramsal olarak birleştirilebilmesinden doğar. Fenomenal alan, böylece duyusal ardışıklığı korurken ardışıklığın ötesinde yapısal ilişkiler kurulmasına olanak tanır.
Geometrik döngüselliğin zamansal ardışıklık içerisinde gerçekleşmesi, hareketin değişen ve korunan özellikleri arasında farklı bir bağlantı kurulmasını sağlar. Konumun zaman içerisinde değişmesi, hareketin belirli geometrik ilişkilerinin korunmasıyla bağdaşabilir; dolayısıyla değişim ile süreklilik aynı fiziksel süreç içerisinde birbirlerini koşullandıran belirlenimler olarak düşünülebilir. Belirli bir yörüngenin geometrisi, hareketin birbirinden farklı anlarının hangi ilişkisel sınırlar içerisinde gerçekleştiğini ifade ederken hareketin zamansal gelişimi, söz konusu geometrinin farklı konumlar aracılığıyla fiziksel olarak gerçekleşmesini sağlar. Geometrik bütünlüğün varlığı, cismin aynı anda bütün yörünge noktalarında bulunduğu anlamına gelmez. Yörünge, farklı zamanlarda gerçekleşen konumların ortak bir fiziksel ve matematiksel yapı içerisinde tanımlanabilmesini sağlayan ilişkisel düzendir. Dolayısıyla geometrik bütünlük ile tekil zamansal gerçekleşme arasında bir ayrım bulunur: Bütünlük hareketin yapısal karakterini, tekil konum ise bu yapının belirli bir zamandaki gerçekleşmesini ifade eder. Hareketin geometrik düzenliliği, zamansal olarak ayrışmış belirlenimlerin ortak yapısal koşullara bağlı olabilmesinde; hareketin zamansal sürekliliği ise söz konusu koşullar altında farklı fiziksel durumların art arda gerçekleşmesinde bulunur. Böylece bütünlük, değişimin yerine geçen hareketsiz bir yapı değil, değişimin belirli ilişkiler içerisinde örgütlenmesini ifade eden bir belirlenim olarak anlaşılır.
Döngüselliğin fenomenal anlamı, fiziksel hareketin tekrarlanan geometrisinin özne tarafından tekil konumlar arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirmek için kullanılabilmesinde derinleşir. Hareketin yalnızca mevcut konumunun bilinmesi, söz konusu konumun geometrik bütünlük içerisindeki yerini kendiliğinden açıklamaz. Buna karşılık hareketin döngüsel düzeni kavrandığında aynı konum, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme anı olarak değil, yörüngenin karakteristik yapısının belirli bir gerçekleşmesi olarak tanınabilir. Önceki konumların ilişkisel olarak bütünleştirilmesi, sonraki konumların yorumlanmasında işlev kazanırken yeni gözlemler de kurulmuş geometrik bütünlüğün geçerliliğini sınayabilir. Böylece fenomenal kavrayış, zamansal veri akışını yalnızca izleyen bir etkinlik olmaktan çıkarak söz konusu akışın içerisinde korunan geometrik ilişkileri belirleyen ve sonraki verileri bu ilişkiler aracılığıyla değerlendiren bir örgütlenme kazanır. Duyusal verinin doğrusal akışı ile geometrik bütünlüğün döngüsel karakteri arasındaki bağlantı, ontolojik hareketten türetilen düzenliliğin yeniden hareketin epistemolojik kavranışını koşullandırmasıyla dönüşlü bir yapı oluşturur. Buradaki dönüşlülük, fiziksel hareketin gözlemci tarafından nedensel olarak değiştirilmesine değil, hareketin nesnel ilişkilerinin sonraki fenomenal belirlenimlerin kavranmasında yeniden işlev kazanmasına dayanır.
Zamansal ardışıklık ile geometrik döngüselliğin birlikteliği, nedenselliğin fiziksel gerçekleşme sırası ile nedensel ilişkilerin sistemsel örgütlenmesinin de farklı düzeylerde kavranabileceğini gösteren biçimsel bir açıklama olanağı sağlar. Zamansal olarak ilerleyen bir süreç, kendi içerisinde tekrar eden veya önceki durumlarla yeniden ilişkilendirilebilen yapılar meydana getirebilir; dolayısıyla zamanın ileriye doğru işlemesi, süreçlerin ilişkisel düzeyde döngüsel örgütlenmeler oluşturmasını mantıksal olarak engellemez. Bununla birlikte geometrik tekrarın doğrudan geri beslemeli nedensellik anlamına gelmediği ayrımı korunmalıdır. Geometrik döngüsellik, konumların belirli uzamsal ilişkileri yeniden gerçekleştirmesidir; nedensel geri besleme ise sonuçların sonraki süreçlerde nedensel koşullara yeniden katılmasıyla belirlenir. Ortaklık, farklı zamanlarda gerçekleşen belirlenimlerin daha geniş bir ilişkisel bütünlük içerisinde birbirlerine yeniden bağlanabilmesinde bulunur. Yörüngenin fenomenal-geometrik niteliği, zamansal olarak doğrusal gerçekleşen hareket verilerinin döngüsel bir ilişkisel düzende kavranabileceğini göstererek fenomenal ardışıklık ile ontolojik örgütlenmenin zorunlu olarak aynı yapıya sahip olmadığını görünür kılar. Böylece geometrik döngüsellik, zamansal doğrusallığın karşıtı olarak değil, doğrusal ardışıklığın içerisinde gerçekleşebilen farklı bir yapısal düzen olarak anlam kazanır.
4.4. Özne–Çevre Döngüselliğinin Fenomenal Görünürlüğü
Özne ile çevre arasındaki karşılıklı belirlenimin fenomenal olarak kavranması, duyusal deneyimde birbirinden ayrışmış görünen etkilerin daha kapsamlı bir nedensel örgütlenme içerisinde ilişkilendirilmesini gerektirir. Çevresel değişimlerin özne üzerinde meydana getirdiği duyusal etkiler, belirli bir deneyim kesitinde çevreden özneye yönelen tek taraflı bir belirlenim olarak görünürken öznenin eylemleri, algısal yönelimleri ve davranışsal tepkileri de sonraki çevresel ilişkilerin koşullarını dönüştürebilir. Söz konusu karşılıklılık, her zaman tek bir algısal anda bütünlüğü içerisinde görünür hâle gelmez; çünkü nedensel ilişkinin farklı yönleri, farklı zamanlarda ve farklı fenomenal koşullar altında gerçekleşebilir. Yörüngesel hareketin geometrik döngüselliği, bu sınırlılığın doğrudan ortadan kaldırılmasından ziyade, zamansal olarak ayrışan belirlenimlerin ilişkisel bir bütünlük içerisinde nasıl kavranabileceğine ilişkin bir model sağlar. Hareketin farklı anlarda gerçekleşen konumları, tekrarlanan geometrik ilişkiler aracılığıyla aynı düzenin belirlenimleri olarak tanınabildiğinde doğrusal duyusal verinin bütün ilişkisel yapıyı tüketmediği görünür hâle gelir. Yörüngenin fenomenal işlevi, özne–çevre arasındaki geri beslemeli nedenselliği fiziksel olarak yeniden üretmek değil, doğrusal deneyim içerisinde ayrışan belirlenimlerin döngüsel bir ilişkisel bütünlük içerisinde kavranabilmesini geometrik düzeyde somutlaştırmaktır. Böylece özne–çevre ilişkisinin döngüsel karakteri, geometrik tekrarın sunduğu yapısal kavranabilirlik aracılığıyla açıklanabilir hâle gelir.
Yörüngesel döngüsellik ile özne–çevre nedenselliği arasındaki bağlantının kurulabilmesi, iki farklı döngüsellik biçiminin ortak ilişkisel mantığının belirlenmesine dayanır. Geometrik düzeyde döngüsellik, hareketin farklı zamanlarda belirli uzamsal ilişkileri yeniden gerçekleştirmesiyle ortaya çıkarken nedensel düzeyde döngüsellik, belirli süreçlerin sonuçlarının sonraki aşamalarda sistemin koşullarına yeniden katılmasıyla meydana gelir. Her iki durumda da tekil belirlenim, yalnızca kendisinden önce gelen unsurla açıklanan yalıtılmış bir olay olarak değerlendirilmez; daha geniş bir düzen içerisinde önceki ve sonraki belirlenimlerle bağlantılıdır. Ancak bağlantının türü aynı değildir. Geometrik döngüde ilişki, konumların yapısal veya periyodik tekrarına dayanırken nedensel döngüde etkileşimlerin sonraki koşulları belirlemesi söz konusudur. Dolayısıyla ortaklık, iki düzenin ontolojik olarak özdeş olmasında değil, tek yönlü ardışıklığın sistemsel ilişkiler içerisinde daha kapsamlı bir örgütlenmeye katılabilmesindedir. Geometrik döngüsellik, nedensel döngüselliğin mekanizmasını doğrudan açıklamasa da ardışık belirlenimlerin birbirlerinden bağımsız olmayıp aynı ilişkisel bütünün farklı aşamaları olabileceğini fenomenal düzeyde görünür kılar. Yörünge, böylece karşılıklı belirlenimin mantığını kavramak için kullanılan biçimsel bir model işlevi kazanır.
Özne–çevre etkileşiminin döngüselliği, yalnızca çevrenin özneyi ve öznenin çevreyi etkilemesinden ibaret değildir; etkileşimlerin sonucunda meydana gelen değişimlerin sonraki algısal ve davranışsal koşulları yeniden belirlemesi de söz konusudur. Özne çevresel bir değişimi algıladığında söz konusu algı, belirli bir davranışsal yönelime katkıda bulunabilir; davranış çevreyle kurulan fiziksel ilişkiyi değiştirebilir ve değişen ilişki sonraki duyusal verinin oluşumunu etkileyebilir. Böylece çevreden özneye ulaşan veri, tamamlanmış ve yalnızca tek yönde ilerleyen bir nedensel sürecin son ürünü olarak değil, daha geniş bir etkileşim düzeninin belirli bir aşaması olarak anlaşılabilir. Yörüngenin fenomenal-geometrik örgütlenmesi ise hareketin tek tek konumlarının daha önceki ve sonraki belirlenimlerle ilişkili olarak değerlendirilmesine olanak tanır. İki yapı arasındaki benzerlik, belirli bir anda görünen sonucun veya konumun bütün sistemsel ilişkilerden bağımsız olmayışında bulunur. Özne–çevre döngüselliğinde mevcut deneyim, önceki etkileşimlerin sonucu ve sonraki etkileşimlerin koşulu olabilirken yörüngesel döngüsellikte mevcut konum, önceki ve sonraki konumlarla ortak bir geometrik düzenin belirlenimi olarak kavranabilir. Böylece nedensel karşılıklılık ile geometrik bütünlük birbirine indirgenmeden, tekil görünüşlerin sistemsel ilişkiler içerisinde anlam kazanmasına dayanan ortak bir açıklama ilkesi üzerinden ilişkilendirilir.
Fenomenal görünürlüğün burada kazandığı anlam, ontolojik gerçekliğin bütün nedensel ilişkilerinin duyusal deneyime doğrudan aktarılması değildir. Bir nedensel ilişkinin fenomenal olarak kavranabilir hâle gelmesi, onun bütün fiziksel koşullarının tek bir algısal görünüş içerisinde mevcut olmasını gerektirmez; farklı zamanlarda deneyimlenen belirlenimlerin ortak bir ilişkisel model içerisinde bütünleştirilmesi de kavranabilirlik sağlar. Yörüngesel harekette geometrik tekrarın tanınması, ardışık konumların aynı düzenin bileşenleri olarak anlaşılmasına olanak verirken özne–çevre nedenselliğinin kavranması, farklı etkileşimlerin aynı geri besleme sistemi içerisinde nasıl birbirlerine bağlandığının belirlenmesini gerektirir. Her iki durumda da fenomenal deneyimin tekil içerikleri ile sistemsel bütünlük arasında epistemolojik bir kuruluş işlemi bulunur. Ancak geometrik bütünlüğün tanınması, nedensel ilişkilerin kendiliğinden açığa çıktığını göstermez; geometrik modelin nedensellik bakımından açıklayıcı olabilmesi, temsil ettiği ilişkilerin hangi özelliklerinin geri beslemeli sistemlere karşılık geldiğinin ayrıca belirlenmesine bağlıdır. Yörünge, özne–çevre nedenselliğinin doğrudan kanıtı olarak değil, duyusal ardışıklığın daha geniş döngüsel ilişkiler aracılığıyla yeniden anlamlandırılabileceğini gösteren fenomenal-geometrik bir kavranabilirlik modeli olarak işlev görür. Böylelikle fiziksel geometrinin nedensel açıklama yerine geçirilmesi engellenirken geometrik örgütlenmenin epistemolojik önemi korunur.
Karşılıklı belirlenimin fenomenal olarak anlamlandırılması, öznenin kendi algısal konumunu çevresel nedenselliğin mutlak son noktası olarak değerlendirmesinin de sorgulanmasını gerektirir. Çevresel bir olayın duyusal deneyimde görünür hâle gelmesi, öznenin söz konusu olayın yalnızca alıcısı olduğu izlenimini oluşturabilir; ancak algısal alımlamanın koşulları, öznenin önceki eylemleri ve çevreyle kurduğu ilişkiler tarafından da belirlenebilir. Böylece özne, çevreden gelen verilerin yalnızca son durağı değil, sonraki verilerin oluşum koşullarına katılabilen etkin bir bileşendir. Yörüngesel hareketin fenomenal döngüselliği, tekil konumların bütün geometrik düzenin son noktaları olarak değerlendirilemeyeceğini gösteren bir yapı sunar. Kapalı ve periyodik bir yörüngede her konum, hareketin belirli bir aşaması olmakla birlikte aynı düzenin devam eden veya yeniden gerçekleşen ilişkileri içerisinde anlam kazanır. Burada özne–çevre ilişkisinin nedensel yapısıyla geometrik hareket arasında doğrudan özdeşlik kurulamaz; fakat tekil belirlenimin bütün sistemin son sınırı olarak kabul edilmemesi bakımından ilişkisel bir benzerlik bulunur. Fenomenal olarak sonuca benzeyen bir belirlenim, daha geniş bir örgütlenme içerisinde yeni ilişkilerin koşulu veya devam eden bir bütünlüğün aşaması olabilir. Böylece öznenin duyusal veriyi tek yönlü bir nedenselliğin tamamlanmış ürünü olarak değerlendirmesi yerine, verinin karşılıklı etkileşimler içerisinde oluşan ilişkisel karakterinin araştırılması mümkün hâle gelir.
Yörüngenin fenomenal-geometrik kuruluşunda epistemolojik referansın oynadığı rol, söz konusu ilişkisel görünürlüğü daha kapsamlı bir dönüşlülüğe bağlar. Hareketin tekrarlanan geometrisi, referans alınabilecek nesnel düzenlilikler meydana getirir; epistemoloji bu düzenlilikleri belirleyerek hareketin farklı konumlarını ortak bir karşılaştırma sistemi içerisinde örgütler. Kurulan referans, sonraki hareket verilerinin yalnızca zamansal bakımdan yeni olaylar olarak değil, daha önce tanımlanmış geometrik ilişkilerin belirlenimleri olarak kavranmasını mümkün kılar. Böylece fiziksel hareketin ürettiği düzenlilik epistemolojik belirlenime dayanak oluştururken epistemolojik belirlenim de hareketin fenomenal bütünlüğünü yeniden düzenler. Özne–çevre ilişkisinin geri beslemeli karakteriyle kurulan daha derin bağlantı, tek yönlü görünen belirlenimlerin daha geniş bir örgütlenme içerisinde karşılıklı koşullandırma ilişkilerine katılabilmesidir. Ancak söz konusu karşılıklılık, ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasında fiziksel nedenselliğin iki yönlü biçimde gerçekleştiği anlamına gelmez; ontolojik düzenlilik referansın nesnel dayanağını oluştururken referans hareketin algısal ve kavramsal kuruluşunu koşullandırır. Hareketten türetilen geometrik düzenin yeniden hareketin kavranabilirlik koşuluna dönüşmesi, ontolojik belirlenim ile epistemolojik kuruluş arasında düzeyler arası bir dönüşlülük meydana getirir. Yörünge, bu dönüşlülüğün fenomenal-geometrik olarak izlenebildiği bir yapı niteliği kazanır.
Geometrik döngüsellik aracılığıyla kurulan ilişkisel kavrayış, özne ile çevrenin birbirlerinden bağımsız iki mutlak nedensel alan olarak değerlendirilmesini gerektirmez. Özne, çevreden etkilenirken çevreyle kurduğu ilişkiler aracılığıyla sonraki deneyimlerinin koşullarına katılır; dolayısıyla algısal belirlenimlerin oluşumu, öznenin çevresel gerçeklik karşısındaki edilgin alımlama konumuna indirgenemez. Hareketin fenomenal olarak döngüsel biçimde örgütlenebilmesi de benzer biçimde, öznenin yalnızca anlık verileri kaydeden bir alıcı olmadığını, fiziksel düzenlilikleri tanıyarak farklı zamanlarda gerçekleşen verileri ilişkisel bir bütünlük içerisinde kavrayabildiğini gösterir. Bununla birlikte epistemolojik bütünleştirme, fiziksel nedenselliğin yerine geçen bağımsız bir üretim faaliyeti değildir; öznenin kavramsal etkinliği, kendisine dayanak oluşturan fiziksel süreçlerin nesnel ilişkileriyle sınırlandırılır. Fenomenal döngüsellik, ontolojik hareketin ilişkisel düzenlilikleri ile öznenin söz konusu düzenlilikleri kavramsal olarak bütünleştirme etkinliğinin karşılaşmasında ortaya çıkar. Böylece yörüngenin geometrik karakteri, özne–çevre arasındaki karşılıklı belirlenimin birebir fiziksel karşılığı olmaktan ziyade, algısal doğrusallık ile ilişkisel döngüsellik arasındaki ayrımın anlaşılmasını sağlayan bir epistemolojik model niteliği taşır.
Yörüngenin özne–çevre nedenselliğini anlamlandırmadaki temel işlevi, fiziksel hareketin geometrik tekrarından hareketle bütün nedenselliğin zorunlu olarak döngüsel olduğunu ileri sürmek değildir. Daha belirleyici olan, zamansal ardışıklığın tek yönlü görünüşünün ilişkisel bütünlüğü dışlamadığının geometrik olarak gösterilebilmesidir. Hareketin farklı konumları, doğrusal bir zaman dizisi içerisinde deneyimlenirken tekrarlanan geometrik ilişkiler aracılığıyla döngüsel bir bütünlüğe katılabilir; benzer biçimde özne ile çevre arasındaki farklı zamansal etkileşimler, tekil kesitlerde doğrusal neden-sonuç ilişkileri olarak görünmelerine rağmen sistem düzeyinde geri beslemeli bir örgütlenme meydana getirebilir. Geometrik döngüsellik ile nedensel geri besleme arasındaki ortaklık, ardışıklığın sistemsel ilişkiler tarafından aşılabilmesinde değil, ardışıklığın aynı anda daha kapsamlı bir ilişkisel düzenin gerçekleşme biçimi olabilmesinde bulunur. Yörünge, doğrusal olarak alınan duyusal hareket verisinin döngüsel geometrik bütünlüğünü görünür kılarak özne–çevre arasındaki karşılıklı belirlenimin fenomenal düzeyde nasıl anlamlandırılabileceğine ilişkin özgül bir kavramsal model oluşturur. Böylece hareketin ontolojik örgütlenmesi, referansın epistemolojik kuruluşu ve deneyimin ilişkisel bütünlüğü, birbirlerine indirgenmeksizin aynı dönüşlü kavrayış düzeninin farklı belirlenimleri olarak ilişkilendirilebilir.
5. Ontolojik–Epistemolojik Dönüşlülük Rejimi
5.1. Ontolojik Hareketten Epistemolojik Referansa Geçiş
Ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasındaki ilişkinin yeniden temellendirilmesi, fiziksel gerçekliğin belirlenme koşulları ile söz konusu gerçekliğin bilgiye dönüşme koşullarının birbirinden ayrılmasını, ancak bu ayrımın iki düzey arasında mutlak bir kopukluğa dönüştürülmemesini gerektirir. Hareketin fiziksel gerçekleşmesi, öznenin belirli bir koordinat sistemi kurmasına bağlı değildir; cisimlerin konumları, durumları ve karşılıklı etkileşimleri, epistemolojik belirlenimlerden bağımsız olarak değişebilir. Buna karşılık hareketin belirli bir konum değişikliği, hız veya geometrik güzergâh olarak tanımlanması, fiziksel ilişkilerin kavramsal ve ölçümsel bir düzen içerisinde belirlenmesini gerektirir. Referans sistemi, söz konusu epistemolojik kuruluşun temel bileşenlerinden biridir; ancak referansın epistemik olarak kurulması, referans alınan bütün ilişkilerin yalnızca öznenin zihinsel faaliyetinden kaynaklandığı anlamına gelmez. Fiziksel hareket, belirli dinamik koşullar altında geometrik düzenlilikler, korunum ilişkileri ve yapısal süreklilikler meydana getirebilir. Söz konusu düzenlilikler, epistemolojik referansın kurulmasında kullanılabilecek nesnel belirlenimler oluşturur. Ontolojik hareketten epistemolojik referansa geçiş, fiziksel değişimin kendiliğinden bilgiye dönüşmesi değil, hareketin kendi örgütlenmesinde bulunan ilişkisel düzenliliklerin epistemolojik belirlenime nesnel dayanak sağlamasıdır. Böylece fiziksel gerçekliğin bilgi karşısındaki ontolojik bağımsızlığı korunurken bilginin kuruluşunun gerçeklik içerisindeki belirli ilişkiler tarafından nasıl temellendirilebileceği açıklanır.
Referansın fiziksel hareketten türetilebilir olması, epistemolojik öncelik ile ontolojik öncelik arasındaki ayrımın daha kesin biçimde kurulmasını sağlar. Hareketin tanımlanabilmesi için belirli bir referans düzeninin kullanılması, söz konusu referansın fiziksel gerçeklikte hareketten önce var olması gerektiğini göstermez. Epistemolojik açıklamanın başlangıç koşulu olarak işlev gören bir belirlenim, ontolojik bakımdan açıklanmak istenen hareketin dinamik ilişkilerine dayanabilir. Dolayısıyla bilginin kuruluşunda önce gelen bir unsurun, fiziksel temellendirme bakımından aynı önceliğe sahip olması zorunlu değildir. Yörüngesel harekette belirli geometrik ilişkilerin referans olarak kullanılması, bu farklılığı belirginleştirir. Yörüngenin merkezi, düzlemi veya karakteristik geometrisi, fiziksel sistemin etkileşimleri ve korunum ilişkileri aracılığıyla belirlenebilir; epistemoloji ise söz konusu özellikleri hareketin farklı konumlarının karşılaştırılmasında kullanabilir. Böylece bilgi düzeninde hareketin belirlenmesini önceleyen referans, nesnel dayanağı bakımından hareketin kendi örgütlenmesine bağlı olabilir. Epistemolojik öncelik, ontolojik bağımsızlığı zorunlu kılmaz; hareketin kavranmasını mümkün kılan referans, kendisinin kavranabilir kıldığı fiziksel sürecin ilişkisel özelliklerinden türetilebilir. Söz konusu ayrım, bilginin mantıksal kuruluş sırasıyla fiziksel belirlenimlerin varoluşsal temellendirilme düzeninin özdeşleştirilmesini engeller.
Ontolojik hareketin epistemolojik referansa dayanak oluşturması, değişimin kendi içerisinde korunan ilişkiler üretmesiyle mümkün hâle gelir. Hareketin her anında farklı bir konumun gerçekleşmesi, bütün fiziksel özelliklerin aynı ölçüde değiştiği anlamına gelmez; belirli geometrik veya dinamik büyüklükler, sistemin gelişimi boyunca korunabilir. Korunan özellikler, zamansal olarak farklılaşan konumların ortak bir düzen içerisinde ilişkilendirilmesini sağlar. Böylece fiziksel değişim, yalnızca farklı durumların birbirini izlemesinden ibaret kalmaz; durumlar arasında belirli süreklilikler ve yapısal bağıntılar meydana getirir. Epistemolojik referansın bu düzenliliklerden türetilmesi, hareketin dışına yerleştirilmiş mutlak bir hareketsizlik varsayımını gerektirmez. Hareketin belirli bir ilişkisel özelliğinin korunması, aynı özelliğin karşılaştırma ölçütü olarak kullanılabilmesine olanak tanır. Ancak fiziksel değişmezlikle epistemolojik referans arasındaki ayrım korunmalıdır: Değişmezlik, sistemin dinamik koşulları altında korunan nesnel bir özellikken referans, söz konusu özelliğin hareketin tanımlanmasında kullanılmasını sağlayan kavramsal düzenlemedir. Ontolojik değişmezliğin epistemolojik sabitliğe dönüşmesi, fiziksel bir özelliğin varoluşunun değiştirilmesi değil, o özelliğin bilgi düzeninde karşılaştırma ve belirleme işlevi kazanmasıdır. Böylece sabitlik, hareketin karşısında bulunan bağımsız bir ontolojik koşul olmaktan çıkarak belirli durumlarda hareketin kendi ilişkilerinden türetilebilen epistemolojik bir belirlenime dönüşür.
Fiziksel düzenlilikten epistemolojik referansa geçişin açıklanmasında, nesnel dayanak ile kavramsal seçimin birbirlerinden ayrılması zorunludur. Doğal bir geometrik ilişkinin fiziksel sistem içerisinde bulunması, söz konusu ilişkinin gözlemci tarafından zorunlu olarak referans seçileceği anlamına gelmez. Aynı hareket, farklı koordinat sistemleri aracılığıyla tanımlanabilir; bazı referanslar sistemin dinamik yapısını daha doğrudan ifade ederken diğerleri farklı inceleme amaçları bakımından işlevsel olabilir. Dolayısıyla referansın nesnel olarak temellendirilebilmesi, epistemik seçimin bütünüyle ortadan kalkması sonucunu doğurmaz. Fiziksel düzenlilik, hangi ilişkilerin referans olarak kullanılabileceğini veya belirli referansların neden açıklayıcı avantaj taşıdığını gerekçelendirebilir; ancak geometrik bir özelliğin ölçüm düzenine dönüştürülmesi yine kavramsal belirleme gerektirir. Böylece epistemolojik kuruluşun etkin karakteri korunurken söz konusu kuruluşun ontolojik gerçeklikten bütünüyle bağımsız olmadığı açıklanabilir. Referansın epistemik seçilebilirliği ile ontolojik temellendirilebilirliği birbirini dışlamaz; fiziksel düzenlilik referansın nesnel gerekçesini sağlarken epistemolojik kuruluş bu düzenliliğe belirli bir bilgi işlevi kazandırır. Ontoloji ile epistemoloji arasındaki ilişki, birinin diğerini tümüyle belirlediği indirgemeci bir açıklamadan ziyade, farklı düzeylerin birbirlerinin koşullarına bağlandığı ilişkisel bir yapı olarak anlaşılır.
Hareketten referansa geçiş, fiziksel gerçekliğin epistemolojik açıdan yalnızca edilgin bir nesne olarak düşünülmesinin de sınırlarını belirler. Ontolojik hareketin bilgiye dönüşmesi, epistemolojinin fiziksel gerçeklik üzerine dışarıdan bir düzen yerleştirmesiyle sınırlı değildir; fiziksel gerçekliğin kendi örgütlenmesi, hangi düzenlerin anlamlı biçimde kurulabileceğini de koşullandırır. Yörüngenin geometrik yapısından türetilen bir referans, yalnızca öznenin keyfî biçimde seçtiği sabit bir başlangıç noktasına karşılık gelmez; hareketin kendi dinamik ilişkileri tarafından temellendirilebilen bir karşılaştırma düzeni oluşturabilir. Böylece epistemolojik kuruluş, nesnesinden bağımsız olarak işleyen ve nesnesine sınırsız biçimde anlam yükleyen bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Fiziksel sistemin düzenlilikleri, bilgi üretiminin hem nesnesini hem de belirli epistemolojik işlemlerin gerekçesini sağlayabilir. Ancak bu durum, fiziksel gerçekliğin kendiliğinden kavram ürettiği veya bilginin öznesiz biçimde meydana geldiği anlamına gelmez. Ontolojik hareket, epistemolojik referansı bilinçli biçimde kurmaz; referansın kurulabileceği nesnel ilişkileri meydana getirir. Epistemoloji ise söz konusu ilişkileri belirleyerek hareketin kavranabilirliğini örgütler. Fiziksel gerçekleşme ile kavramsal kuruluş arasındaki ayrım, iki düzeyin birbirlerini koşullandırabilmesine rağmen özdeş olmadıklarını gösterir.
Ontolojik düzenliliklerin referans işlevi kazanması, hareketin farklı anları arasındaki ilişkilerin epistemolojik olarak yeniden belirlenmesini mümkün kılar. Yörüngenin karakteristik geometrisi saptandığında tekil konumlar artık yalnızca birbirini izleyen bağımsız değişimler olarak değerlendirilmez; aynı geometrik bütünlüğün farklı zamansal belirlenimleri olarak kavranabilir. Başlangıçta fiziksel hareketin kendi yapısından türetilen ilişkiler, sonraki hareket verilerinin yorumlanmasında karşılaştırma koşuluna dönüşür. Böylece epistemolojik referans, hareketin dışında bulunan ve hareketin üzerine sonradan yerleştirilen bütünüyle yabancı bir düzen olmaktan çıkarak fiziksel gerçekliğin kendi düzenliliklerinden gerekçelendirilebilen bir belirlenim kazanır. Söz konusu bağlantı, epistemolojik kavrayışın ontolojik hareket tarafından bütünüyle belirlendiği anlamına gelmez; öznenin hangi ilişkileri seçtiği, hangi ölçüm düzenini kullandığı ve hangi kavramsal ayrımları gerçekleştirdiği epistemolojik kuruluşun özgül koşulları olmaya devam eder. Ontolojik hareketin epistemolojik referansa geçişi, fiziksel düzenliliğin kavramsal belirlenim kazanması ve kazanılan belirlenimin aynı hareketin farklı durumlarını ilişkisel bir bütünlük içerisinde kavranabilir kılmasıdır. Hareketin dinamik yapısı ile hareket hakkındaki bilginin kuruluşu, böylece birbirlerinden ayrılmış fakat karşılıklı olarak ilişkilendirilebilir belirlenim düzeyleri oluşturur.
Ontolojik hareketten epistemolojik referansa geçişin felsefi sonucu, hareket ile sabitlik arasındaki geleneksel öncelik ilişkisinin koşullu hâle gelmesidir. Hareketin kavranması için kullanılan sabitliğin her durumda hareketten bağımsız bir ontolojik önkoşul olması gerekmez; sabitlik, belirli fiziksel sistemlerde hareketin kendi dinamik örgütlenmesi tarafından temellendirilebilir. Böylece epistemolojinin hareket karşısındaki kurucu işlevi korunurken epistemolojik belirlenimin bütün dayanaklarının özne tarafından dışarıdan sağlandığı varsayımı geçerliliğini kaybeder. Fiziksel gerçeklik, yalnızca epistemik referans içerisinde tanımlanan bir nesne değil, referansın nesnel gerekçesini sağlayabilecek ilişkisel düzenliliklerin de alanıdır. Hareketin ontolojik gerçekleşmesi, belirli koşullarda kendi epistemolojik kavranışına dayanak oluşturan sabitlikleri meydana getirebilir; epistemolojik referansın kuruluşu ise bu sabitliklerin bilgi düzeninde işlev kazanmasını sağlar. Böylece ontolojik oluşum ile epistemolojik belirlenim arasında, birinin diğerini ortadan kaldırmadığı, fakat hareketin kavranabilirliğinin fiziksel koşulları bakımından birbirlerine bağlandıkları bir temellendirme ilişkisi kurulur.
5.2. Epistemolojik Referanstan Fenomenal Hareketin Yeniden Kuruluşuna Dönüş
Epistemolojik referansın ontolojik hareketten türetilmesi, referansın yalnızca fiziksel düzenliliğin kavramsal karşılığı olarak kalmayıp sonraki hareket verilerinin fenomenal kuruluşunda yeniden işlev kazanmasıyla daha kapsamlı bir ilişkisel nitelik edinir. Hareketin geometrik yapısından belirlenen merkez, düzlem veya karakteristik düzenlilik, başlangıçta fiziksel sistemin belirli bir özelliği olarak kavranırken epistemolojik kuruluş içerisinde hareketin farklı anlarının karşılaştırılabileceği bir düzen hâline gelir. Söz konusu düzen, öznenin sonraki konum değişikliklerini nasıl ilişkilendireceğini ve hangi özellikleri bakımından tanımlayacağını etkileyebilir. Böylece hareketten elde edilen referans, yalnızca hareket hakkında önceden edinilmiş bilginin korunmasını sağlamaz; hareketin sonraki algısal ve kavramsal belirlenimlerinin örgütlenmesine de katılır. Ancak epistemolojik referansın fenomenal hareketi yeniden kurması, fiziksel cismin hareket yasalarının öznenin bilgisi tarafından değiştirilmesi anlamına gelmez. Yeniden kuruluş, hareketin ontolojik gerçekleşmesinde değil, hareketin özne açısından hangi ilişkiler içerisinde görünürlük kazandığında ve kavramsal olarak nasıl bütünleştirildiğinde meydana gelir. Ontolojik hareketten türetilen epistemolojik referans, yeniden aynı hareketin fenomenal belirlenimini düzenlediğinde fiziksel süreç ile onun kavranışı arasında düzeyler arası bir dönüşlülük oluşur. Referansın hareketten doğan nesnel dayanağı ile hareketin referans aracılığıyla kazandığı fenomenal bütünlük, böylece birbirlerine bağlı fakat farklı işlevler üstlenen iki belirlenim olarak ortaya çıkar.
Fenomenal hareketin yeniden kuruluşu, duyusal verinin fiziksel kaynağının değiştirilmesinden ziyade, verilerin hangi ilişkisel bütünlük içerisinde kavrandığının dönüşmesiyle gerçekleşir. Özne, hareket eden bir cismin farklı konumlarını zamansal olarak ardışık biçimde deneyimleyebilir; ancak söz konusu konumların ait olduğu geometrik düzen belirlenmediğinde hareket, öncelikle birbirini izleyen konum değişiklikleri olarak görünür. Hareketin karakteristik geometrisi kavrandığında ise aynı duyusal belirlenimler, yalnızca zamansal ardışıklıkları bakımından değil, ortak bir dinamik düzenin farklı gerçekleşmeleri olarak değerlendirilebilir. Böylece fenomenal alanın fiziksel içeriği zorunlu olarak değişmese de hareketin kavranma biçimi farklılaşır. Önceden yalnızca yeni bir konum olarak algılanan belirlenim, geometrik düzenin kavranmasıyla birlikte aynı yörüngesel bütünlüğün tanınabilir bir aşaması hâline gelebilir. Epistemolojik referans, duyusal verinin ontolojik kaynağını üretmeden, verinin fenomenal anlamını ve diğer belirlenimlerle kurduğu kavramsal ilişkileri yeniden örgütleyebilir. Böylece hareketin epistemolojik kuruluşu, yalnızca fiziksel değişimin niceliksel olarak ölçülmesine değil, zamansal olarak ayrışmış verilerin ortak bir yapısal bütünlük içerisinde değerlendirilmesine de olanak tanır.
Referansın fenomenal örgütleyiciliği, hareketin tekil konumlarının daha önce belirlenmiş geometrik ilişkiler aracılığıyla tanınmasında belirginleşir. Yörüngenin geometrik yapısı kavrandığında yeni bir konum, yalnızca gözlemin gerçekleştiği andaki uzamsal belirlenimi ifade etmez; aynı zamanda hareketin daha geniş düzeni içerisindeki ilişkisel yerini de kazanır. Cismin belirli bir noktaya yaklaşması, uzaklaşması veya daha önce gerçekleşmiş konumsal ilişkilere yeniden ulaşması, geometrik bütünlük aracılığıyla farklı biçimlerde anlamlandırılabilir. Böylece hareketin mevcut durumu, yalnızca kendisinden önceki konumla karşılaştırılmakla kalmaz; bütün yörüngesel düzen içerisindeki ilişkilerle de belirlenebilir. Referansın söz konusu işlevi, fiziksel hareketin her anını önceden kesin biçimde bilmek anlamına gelmez. Yeni gözlemler, kurulmuş geometrik modelle uyuşmayabilir ve referansın veya hareket hakkındaki açıklamanın yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Ancak epistemolojik düzenin değiştirilebilir olması, onun fenomenal kuruluş üzerindeki belirleyici işlevini ortadan kaldırmaz. Hareketin geometrik örgütlenmesinden türetilen referans, tekil konumları ortak bir bütünlük içerisinde tanımlarken yeni konumların algısal ve kavramsal anlamını da söz konusu bütünlüğün ilişkileri aracılığıyla belirler. Böylece fiziksel değişimin farklı anları, yalnızca ardışık duyusal olaylar olarak değil, daha önce kavranmış bir düzenin devam eden belirlenimleri olarak anlaşılabilir.
Fenomenal yeniden kuruluşun zamansal boyutu, geçmiş deneyimlerin mevcut algısal belirlenimlerle ve geleceğe ilişkin beklentilerle ilişkilendirilmesini içerir. Hareketin geometrik düzenliliğinin kavranması, daha önce gerçekleşmiş konumların yalnızca geçmişe ait bağımsız olaylar olarak kalmasını engeller; söz konusu konumlar, hareketin mevcut ve sonraki belirlenimlerinin anlaşılmasında kullanılabilecek ilişkisel bilgiler hâline gelir. Öznenin hareket hakkında oluşturduğu kavramsal düzen, henüz gerçekleşmemiş konumların hangi ilişkiler içerisinde ortaya çıkabileceğine ilişkin beklentiler üretmesini de sağlayabilir. Böylece epistemolojik referans, yalnızca mevcut hareketin tanımlanmasında kullanılan durağan bir ölçüt değil, farklı zamansal belirlenimlerin ortak bir bütünlük içerisinde örgütlenmesine aracılık eden ilişkisel bir yapı olarak işlev görür. Ancak geleceğe ilişkin beklentinin kurulması, fiziksel geleceğin öznenin kavramsal faaliyeti tarafından meydana getirildiği anlamına gelmez; epistemolojik belirlenim, fiziksel sistemin bilinen düzenlilikleri aracılığıyla sonraki hareketin hangi koşullarda öngörülebileceğini sınırlar. Referansın fenomenal işlevi, geçmiş, şimdi ve geleceği fiziksel olarak özdeşleştirmek değil, farklı zamanlara ait hareket belirlenimlerini ortak bir geometrik düzen içerisinde kavranabilir kılmaktır. Böylece zamansal ardışıklık korunurken hareketin epistemolojik bütünlüğü, tekil algısal anların sınırlarını aşan ilişkisel bir süreklilik kazanır.
Epistemolojik referansın sonraki hareket verilerini düzenlemesi, bilgi edinme sürecinin kendi önceki sonuçlarından etkilenebilen bir örgütlenmeye sahip olduğunu da gösterir. Özne, belirli gözlemler aracılığıyla hareketin geometrik düzenini kavramsallaştırdığında edinilen bilgi, sonraki gözlemlerin hangi özellikler bakımından değerlendirileceğini etkileyebilir. Yeni duyusal veriler, daha önce belirlenmiş ilişkilerle karşılaştırılır; gözlemlenen farklılıklar, mevcut açıklamanın doğrulanmasına, sınırlandırılmasına veya değiştirilmesine katkıda bulunabilir. Böylece epistemolojik kuruluş, yalnızca geçmiş verilerin tamamlanmış bir temsili olarak kalmaz; sonraki bilgi edinme süreçlerinin koşullarına yeniden katılır. Gözlemden türetilen düzenlilik, yeni gözlemlerin yorumlanmasında işlev kazanırken yeni gözlemler de söz konusu düzenliliğin geçerliliğini yeniden belirleyebilir. Epistemolojik dönüşlülük, hareket hakkında edinilen bilginin sonraki hareket verilerinin kavranma koşullarını etkilemesi ve yeni verilerin de önceki epistemolojik belirlenimlerin yeniden değerlendirilmesine olanak tanımasıdır. Burada geri besleme, fiziksel hareketin gözlem tarafından zorunlu olarak değiştirilmesi değil, bilgi edinme sürecinin kendi sonuçlarını sonraki kavramsal kuruluşunun koşullarına dönüştürmesidir.
Referansın ontolojik kaynağı ile fenomenal işlevi arasındaki bağlantı, epistemoloji ile ontoloji arasındaki karşılıklılığın hangi anlamda kurulabileceğini de kesinleştirir. Ontolojik hareket, referans alınabilecek doğal geometrik ilişkiler meydana getirebilir; epistemolojik kavrayış söz konusu ilişkileri seçerek ve tanımlayarak hareketin karşılaştırılabilirliğini sağlar. Ancak ontolojik düzenliliğin epistemolojik referansa dönüşmesiyle oluşan bilgi, hareketin fiziksel nedenleri arasına kendiliğinden katılmaz. Epistemolojik kuruluşun fiziksel süreç üzerindeki etkisi, ancak öznenin eylemleri veya ölçüm müdahaleleri gibi ayrıca nedensel olarak açıklanabilecek süreçler aracılığıyla gerçekleşebilir. Buna karşılık herhangi bir fiziksel müdahale bulunmaksızın da hareketin fenomenal ve kavramsal kuruluşu değişebilir. Dolayısıyla epistemolojik referansın hareketi yeniden örgütlemesi ifadesi, fiziksel gerçekliğin doğrudan değiştirilmesi anlamında değil, hareketin deneyimsel ve kavramsal belirlenimlerinin farklılaşması anlamında kullanılmalıdır. Ontolojik hareket referansın nesnel dayanağını, epistemolojik referans ise hareketin fenomenal bütünlüğünün kuruluş koşullarını sağlayabilir; söz konusu karşılıklılık, fiziksel nedensellik ile epistemolojik temellendirmenin birbirinden ayrılması sayesinde tutarlı biçimde açıklanabilir. Böylece ontoloji ile epistemoloji arasındaki ilişki, iki düzeyin özdeşleştirilmesine dayanmadan dönüşlü bir örgütlenme olarak kavranır.
Fenomenal hareketin yeniden kuruluşunda değişen unsur, yalnızca belirli konumların kavramsal olarak adlandırılması değil, söz konusu konumların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin bütünsel anlamıdır. Hareketin tekil verileri, başlangıçta birbirini izleyen fiziksel farklılıklar olarak kavranırken geometrik düzenin belirlenmesiyle aynı dinamik örgütlenmenin ilişkisel parçaları hâline gelir. Böylece epistemolojik sabitlik, değişimin dışında bulunan hareketsiz bir ölçüt olmaktan ziyade, hareketin kendi düzenliliklerinden türetilmiş ve hareketin farklı aşamalarını birbirine bağlayan bir kavranabilirlik koşulu olarak işlev kazanır. Referansın ontolojik hareketten türetilmesi ve yeniden aynı hareketin fenomenal kuruluşuna yönelmesi, açıklamanın birbirinden ayrılmış iki düzeyi arasında dönüşlü bir bağlantı meydana getirir. Ontolojik değişim epistemolojik sabitliğe dayanak oluştururken epistemolojik sabitlik de değişimin fenomenal bütünlüğünü örgütler; hareketin kendisinden türetilen belirlenim, yeniden hareketin kavranışının koşuluna dönüşür. Böylece hareket ile referans arasındaki ilişki, yalnızca fiziksel nesnenin epistemolojik bir sistem aracılığıyla tanımlanmasından ibaret kalmaz; hareketin nesnel düzenliliğinin bilgiye, bilginin ise aynı hareketin ilişkisel kavranışına yeniden yöneldiği bir dönüşlülük yapısı kazanır.
5.3. Fiziksel Nedensellik ile Epistemolojik Dönüşlülüğün Ayrımı
Ontoloji ile epistemoloji arasında dönüşlü bir ilişki kurulabilmesi, fiziksel nedensellik ile bilginin kuruluşuna özgü belirlenimlerin birbirine indirgenmemesini gerektirir. Fiziksel nedensellik, maddi sistemlerin durumlarının belirli etkileşimler ve yasalar altında nasıl değiştiğini açıklarken epistemolojik dönüşlülük, bir nesneye ilişkin bilginin aynı nesnenin sonraki kavranışını hangi koşullar altında yeniden düzenleyebildiğini ifade eder. Her iki düzeyde de belirli bir unsurun başka bir belirlenimi koşullandırması söz konusu olmakla birlikte koşullandırmanın niteliği aynı değildir. Fiziksel etkileşimlerde değişim, sistemin maddi durumuna ilişkin nedensel bağlantılar üzerinden gerçekleşirken epistemolojik kuruluşta değişim, algısal seçilimlerin, kavramsal ayrımların, karşılaştırma ölçütlerinin ve açıklama düzenlerinin farklılaşmasıyla ortaya çıkabilir. Dolayısıyla hareketin fiziksel koşullarından türetilen referansın sonraki hareket verilerinin kavranışını düzenlemesi, referansın hareket üzerinde doğrudan fiziksel bir kuvvet uyguladığı anlamına gelmez. Fiziksel nedensellik, hareketin ontolojik gerçekleşme koşullarını; epistemolojik dönüşlülük ise hareketten edinilen belirlenimlerin yeniden hareketin kavranma koşullarına katılmasını açıklar. Söz konusu ayrım, aynı hareket sürecinin hem fiziksel etkileşimler hem de epistemolojik ilişkiler içerisinde değerlendirilebilmesini, fakat iki açıklama düzeyinin birbirlerinin yerine geçirilmemesini sağlar.
Nedensellik ile temellendirme arasındaki farklılık, ontolojik–epistemolojik dönüşlülüğün mantıksal yapısını belirleyen temel koşuldur. Bir fiziksel olayın başka bir olaya neden olması, belirli nedensel yasalar ve etkileşimler altında sonraki durumun gerçekleşmesine katkıda bulunmasıdır. Buna karşılık bir epistemolojik belirlenimin ontolojik ilişkiler tarafından temellendirilmesi, söz konusu belirlenimin geçerliliğinin veya nesnel içeriğinin fiziksel gerçekliğin belirli özelliklerine dayanması anlamına gelir. Örneğin yörüngenin geometrik yapısının belirli dinamik koşullardan türetilebilmesi, geometrik belirlenimin fiziksel dayanağını açıklar; ancak geometrik belirlenimin epistemolojik referans olarak kullanılması, fiziksel sistemde bağımsız bir nedensel etken meydana getirmez. Referansın seçilmesi, hareketin hangi ilişkiler altında tanımlanacağını düzenleyen epistemik bir işlem olarak kalır. Böylece ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasındaki bağlantı, yalnızca karşılıklı neden-sonuç ilişkisi üzerinden açıklanamaz. Ontolojik temellendirme ile fiziksel nedensellik özdeş değildir; bir belirlenimin nesnel dayanağının fiziksel gerçeklikte bulunması, söz konusu belirlenimin aynı gerçeklik üzerinde doğrudan nedensel etki meydana getirdiğini göstermez. Ontoloji ile epistemoloji arasındaki karşılıklılık, farklı düzeylerin birbirlerinin kuruluş ve kavranabilirlik koşullarına bağlanması üzerinden temellendirildiğinde kavramsal kesinlik kazanır.
Epistemolojik dönüşlülüğün fiziksel nedensellikten ayrılması, öznenin hareketi kavrayışının fiziksel gerçeklik karşısında bütünüyle etkisiz veya nedensel bakımdan yalıtılmış olduğu anlamına da gelmez. Öznenin bilgisi, belirli koşullar altında davranışlarını, bedensel hareketlerini ve çevreyle gerçekleştirdiği fiziksel etkileşimleri değiştirebilir. Bir hareketin geometrik yapısının kavranması, öznenin sonraki gözlem konumunu seçmesine, ölçüm araçlarını düzenlemesine veya çevrede belirli müdahaleler gerçekleştirmesine katkıda bulunabilir. Söz konusu durumlarda epistemolojik belirlenim, bedensel ve teknik süreçler aracılığıyla fiziksel nedenselliğin içerisinde işlev kazanabilir. Ancak bilgiye ilişkin her kavramsal dönüşümün fiziksel nesneyi doğrudan değiştirdiği varsayılamaz. Öznenin bir cismin hareketine ilişkin açıklamasını değiştirmesi ile cismin hareketini fiziksel olarak değiştirmesi farklı olaylardır. İlkinde epistemolojik temsilin örgütlenmesi, ikincisinde fiziksel sistemin nedensel koşulları farklılaşır. Epistemolojik belirlenim, öznenin eylemleri aracılığıyla fiziksel etkileşimlere katılabilir; ancak hareketin fenomenal kuruluşunun değişmesi, hareketin ontolojik yapısının zorunlu olarak değişmesini gerektirmez. Böylece epistemoloji ile fiziksel nedensellik arasında mutlak bir kopukluk varsayılmadan, farklı belirlenimlerin hangi koşullar altında birbirlerine etki edebileceği açıklanabilir.
Özne–çevre arasındaki geri beslemeli nedensellik ile ontolojik hareketin epistemolojik referansa dönüşmesi, döngüselliğin farklı anlamlarını taşıyan iki ayrı ilişkisel örgütlenme oluşturur. Özne–çevre ilişkisinde geri besleme, çevresel etkilerin öznenin davranışlarını koşullandırması ve söz konusu davranışların sonraki çevresel ilişkileri değiştirmesiyle gerçekleşebilir. Burada farklı etkileşimler, fiziksel zaman içerisinde ilerleyen nedensel bağlantılar aracılığıyla birbirlerine yeniden bağlanır. Ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasındaki ilişkide ise hareketin geometrik düzenliliği referansın nesnel dayanağını oluşturur; referans aynı hareketin sonraki algısal ve kavramsal belirlenimlerini düzenler. Dolayısıyla ilk yapıda sistemin fiziksel durumlarının karşılıklı etkilenmesi, ikinci yapıda ise fiziksel düzenlilik ile epistemolojik kuruluş arasında bir temellendirme ve yeniden kavrama ilişkisi söz konusudur. Nedensel geri besleme, sonuçların sonraki fiziksel koşullara yeniden katılmasıdır; epistemolojik dönüşlülük ise bir nesneden türetilen bilginin aynı nesnenin sonraki kavranışının koşullarına dönüşmesidir. İki yapı arasındaki ortaklık, doğrusal görünen belirlenimlerin daha geniş bir ilişkisel bütünlük içerisinde kendilerine yeniden bağlanabilmesidir; farklılık ise bağlantının fiziksel nedensellik veya epistemolojik kuruluş düzeyinde gerçekleşmesidir.
Dönüşlülük kavramının yalnızca geometrik tekrar ile özdeşleştirilmemesi de aynı ayrımın zorunlu sonucudur. Kapalı bir yörüngede cismin belirli konumsal ilişkilere yeniden ulaşması, hareketin geometrik veya dinamik periyodikliğiyle ilgilidir. Ancak cismin aynı geometrik güzergâhı tekrar etmesi, hareketin epistemolojik olarak kendi kavranışına geri döndüğü anlamına gelmez. Epistemolojik dönüşlülük, hareketin geometrik düzenliliğinden bir referansın türetilmesi ve bu referansın yeniden hareketin belirlenmesinde işlev kazanmasıyla kurulur. Dolayısıyla geometrik tekrar, fiziksel hareketin belirli koşullarda sahip olduğu bir özellikken epistemolojik dönüşlülük, fiziksel özelliklerin bilgi düzeni içerisinde kazandığı ilişkisel işlevle ilgilidir. Hareketin geometrik olarak tekrarlanmaması, her türlü epistemolojik dönüşlülüğü imkânsız kılmaz; benzer biçimde geometrik tekrarın bulunması da epistemolojik dönüşlülüğün kendiliğinden gerçekleştiğini göstermez. Geometrik döngü, hareketin belirli ilişkileri yeniden gerçekleştirmesidir; ontolojik–epistemolojik dönüşlülük ise hareketten türetilen ilişkilerin yeniden hareketin kavranabilirlik koşulu hâline gelmesidir. Yörüngenin felsefi işlevi, söz konusu iki farklı yapının belirli koşullar altında aynı hareket fenomeni üzerinden ilişkilendirilebilmesinde bulunur.
Farklı örgütlenme düzeyleri arasındaki geri dönüş, epistemolojik temsilin kendi kuruluş koşullarıyla yeniden ilişkiye girmesi bakımından ayrıca önem taşır. Hareketten türetilen geometrik düzenlilik, epistemolojik referans olarak belirlendiğinde hareketin sonraki konumlarını açıklamak için kullanılır; ancak yeni konumların gözlemlenmesi, referansın dayandığı geometrik modelin geçerliliğinin yeniden değerlendirilmesini de gerektirebilir. Böylece epistemolojik kuruluş, kendi sonuçlarını değişmez biçimde koruyan kapalı bir açıklama olarak kalmaz; nesnesinden gelen yeni belirlenimler aracılığıyla kendi koşullarını sınayabilir. Referansın hareketi açıklaması ile hareketin referansın geçerliliğini sınaması, aynı düzeyde gerçekleşen iki fiziksel neden-sonuç ilişkisi değildir. İlkinde belirli bir bilgi düzeni hareketin kavranmasına aracılık ederken ikincisinde fiziksel gözlemler söz konusu bilgi düzeninin nesnel geçerliliğinin değerlendirilmesine katkıda bulunur. Epistemolojik dönüşlülüğün öz-gönderimsel karakteri, bilginin yalnızca nesnesine yönelmesinde değil, nesnesine ilişkin yeni belirlenimler aracılığıyla kendi kuruluş ve geçerlilik koşullarını yeniden değerlendirebilmesinde belirir. Böylece hareketin kavranışı, nesnel düzenliliklerden epistemolojik belirlenimlere ve epistemolojik belirlenimlerden yeniden nesnel düzenliliklerin araştırılmasına yönelen ilişkisel bir yapı kazanır.
Ontoloji ile epistemolojinin birbirlerinden ayrılmalarına rağmen dönüşlü biçimde ilişkilendirilebilmeleri, iki alanın önceliklerinin farklı düzeylerde kurulabilmesinden kaynaklanır. Fiziksel hareket, epistemolojik referansın nesnel dayanağını sağlayabilir; epistemolojik referans ise hareketin farklı anlarının fenomenal ve kavramsal bütünlüğünü oluşturabilir. Ancak birinin diğerine dayanak olması, iki düzeyin aynı türden varoluşsal statüye veya nedensel işlevlere sahip olduğunu göstermez. Ontoloji, hareketin fiziksel gerçekleşmesini; epistemoloji, söz konusu gerçekleşmenin hangi belirlenimler içerisinde kavranacağını açıklar. Hareketin belirli geometrik özelliklerinin referans olarak kullanılabilmesi, epistemolojinin ontoloji tarafından tümüyle belirlendiğini gerektirmediği gibi referansın hareketin fenomenal kuruluşunu düzenlemesi de ontolojik gerçekliğin epistemolojik bir üretime indirgendiğini göstermez. Ontolojik–epistemolojik dönüşlülük, ontolojinin epistemolojiye veya epistemolojinin ontolojiye indirgenmesi değil, fiziksel düzenlilik ile kavramsal belirlenimin birbirlerinin farklı düzeylerdeki koşullarına bağlanmasıdır. Böylece karşılıklılık, iki alanın kategorik sınırlarını ortadan kaldıran belirsiz bir birlik olmaktan çıkarak nesnel temellendirme, fenomenal kuruluş ve epistemolojik yeniden değerlendirme ilişkileri üzerinden açıklanabilir.
Fiziksel nedensellik ile epistemolojik dönüşlülüğün birbirinden ayrılması, yörüngesel hareketin felsefi açıklamasına metodolojik bir kesinlik kazandırır. Yörüngenin geometrik düzenliliği, hareketin ontolojik karakterine; düzenliliğin referans olarak belirlenmesi, epistemolojik kuruluşa; referansın sonraki hareket verilerini örgütlemesi ise fenomenal kavrayışın dönüşlülüğüne aittir. Söz konusu belirlenimler aynı fiziksel fenomenle ilişkili olmakla birlikte farklı açıklama düzeylerinde gerçekleşir. Dolayısıyla yörüngenin hareketten referansa ve referanstan yeniden hareketin kavranışına uzanan ilişkisel yapısı, fiziksel nedenlerin epistemolojik belirlenimlerle özdeşleştirilmesini gerektirmez. Yörüngesel dönüşlülüğün mantıksal temeli, ontolojik hareketin epistemolojik sabitliğe nesnel dayanak sağlaması ve epistemolojik sabitliğin aynı hareketin fenomenal belirlenimlerini yeniden örgütlemesidir. Hareketin fiziksel gerçekleşmesiyle hareket hakkındaki bilginin kuruluşu birbirinden ayrıldığında, iki alan arasındaki karşılıklılık çelişkili bir nedensellik iddiası olmaktan çıkarak farklı belirlenim düzeyleri arasında kurulabilen tutarlı bir ilişkisel örgütlenme olarak kavranır.
5.4. Hareket–Referans–Fenomenal Kuruluş Döngüsü
Hareket, referans ve fenomenal kuruluş arasındaki ilişki, birbirini izleyen üç bağımsız aşamanın toplamı olarak değil, her belirlenimin farklı bir açıklama düzeyinde diğerinin koşullarına bağlanabildiği dönüşlü bir örgütlenme olarak anlaşılmalıdır. Ontolojik hareket, belirli fiziksel yasalar ve dinamik koşullar altında geometrik düzenlilikler meydana getirirken söz konusu düzenlilikler epistemolojik referansın nesnel dayanağını oluşturabilir. Epistemolojik referans ise hareketin farklı konumlarını ortak bir karşılaştırma düzeni içerisinde tanımlayarak zamansal olarak ayrışmış duyusal verilerin fenomenal bütünlük kazanmasına aracılık eder. Böylece başlangıçta hareketin kendi fiziksel örgütlenmesinden türetilen belirlenimler, aynı hareketin sonraki kavranışını mümkün kılan epistemolojik koşullara dönüşür. Ancak dönüşlülüğün anlamı, hareketin fiziksel olarak kendisine geri dönmesinden daha kapsamlıdır; fiziksel hareketten türetilen bilgi, yeniden hareketin fenomenal kuruluşuna yönelir. Hareket–referans–fenomenal kuruluş döngüsü, ontolojik düzenliliğin epistemolojik sabitliğe, epistemolojik sabitliğin ise ontolojik hareketin ilişkisel kavranışına dönüşmesini ifade eden düzeyler arası bir temellendirme yapısıdır. Söz konusu yapı, fiziksel gerçekliğin epistemolojik kuruluşa indirgenmesini gerektirmediği gibi epistemolojik belirlenimin nesnesinden bütünüyle bağımsız olduğu varsayımını da geçersiz kılar.
Döngünün hareketten referansa uzanan ilk ilişkisi, fiziksel değişimin kendi içerisinde korunan belirlenimler meydana getirebilmesine dayanır. Yörüngesel hareket, belirli koşullar altında geometrik merkez, düzlem, karakteristik güzergâh veya dinamik değişmezlikler aracılığıyla tanımlanabilir. Söz konusu özellikler, hareket eden cismin farklı konumlarının ortak bir düzen içerisinde gerçekleşmesini sağlayan fiziksel ilişkilerle bağlantılıdır. Epistemolojik kavrayış, hareketin tekil anlarını incelemekle yetinmeyip bu anlar arasında korunan geometrik ve dinamik özellikleri belirlediğinde, hareketin kendisinden türetilebilen doğal karşılaştırma ilişkilerine ulaşabilir. Böylece referansın nesnel dayanağı, hareketten bağımsız biçimde varsayılan mutlak bir sabitlikten ziyade, hareketin belirli ilişkilerini koruyabilmesinde bulunur. Ontolojik hareketin epistemolojik referansa kaynaklık etmesi, değişimin kendi içerisinde değişmezlikler taşıması ve söz konusu değişmezliklerin karşılaştırma ölçütü olarak kullanılabilmesidir. Sabitliğin kaynağı ile sabitliğin epistemolojik işlevi birbirinden ayrı kalırken fiziksel düzenlilik, bilginin kuruluşuna dayanak sağlayan ilişkisel bir özellik kazanır.
Referanstan fenomenal kuruluşa uzanan ikinci ilişki, doğal düzenliliklerin epistemolojik olarak belirlenmesinin hareketin nasıl deneyimlendiğini ve kavramsallaştırıldığını farklılaştırabilmesinde ortaya çıkar. Hareketin geometrik yapısı bilinmediğinde farklı konumlar, öncelikle zamansal olarak ardışık değişimler biçiminde değerlendirilebilir. Ancak konumlar arasındaki ortak düzenlilikler kavrandığında yeni hareket verileri, daha önce belirlenmiş geometrik bütünlük içerisinde anlam kazanabilir. Böylece referans, yalnızca fiziksel konumların sayısal değerlerini ifade etmeyi sağlayan bir araç olmaktan çıkarak hareketin ilişkisel yapısının fenomenal olarak bütünleştirilmesine katkıda bulunur. Her yeni konum, yalnızca kendisinden önceki durumla değil, hareketin genel geometrik düzeniyle de ilişkilendirilebilir. Geçmişte gerçekleşmiş konumların ortak bir yapı içerisinde yeniden değerlendirilmesi, mevcut hareketin anlamlandırılmasını ve belirli koşullar altında sonraki konumlara ilişkin beklentilerin oluşturulmasını mümkün kılar. Epistemolojik referans, ontolojik hareketten türetilen düzenliliği hareketin farklı zamansal belirlenimlerini birleştiren fenomenal bir kavranabilirlik koşuluna dönüştürür. Böylece hareketin zaman içerisinde sürekli farklılaşan konumları, ortak bir geometrik düzene ait ilişkisel belirlenimler olarak bütünleşebilir.
Fenomenal kuruluştan hareketin yeniden kavranışına yönelen üçüncü ilişki, epistemolojik belirlenimlerin kendi nesnelerine tekrar uygulanmasıyla gerçekleşir. Hareketten elde edilen referans, sonraki gözlemlerin düzenlenmesinde kullanılırken yeni hareket verileri, referansın dayandığı geometrik ilişkilerin sınanmasına da olanak tanır. Böylece epistemolojik kuruluş, yalnızca geçmiş hareketin tamamlanmış bir açıklaması olarak kalmaz; fiziksel hareketin devam eden belirlenimleriyle yeniden ilişkiye girer. Yeni gözlemler mevcut modelle uyumlu olduğunda referansın açıklayıcı geçerliliği desteklenebilir; gözlemler modelin öngörülerinden ayrıldığında ise belirlenmiş düzenin yeniden değerlendirilmesi gerekebilir. Dolayısıyla hareketten türetilen epistemolojik yapı, sonraki hareketin kavranmasında işlev kazanırken aynı hareketin yeni belirlenimleri tarafından yeniden sınanabilir. Dönüşlülüğün epistemolojik karakteri, fiziksel nesneden edinilen bilginin yeniden nesneye yönelmesi ve nesnenin sonraki belirlenimlerinin bilginin kuruluş koşullarını değerlendirmeye katılmasıdır. Burada nesneye geri dönüş, fiziksel zamanın veya nedenselliğin geriye doğru işlemesi değil, bilginin kendi nesnesiyle kurduğu ilişkinin yeniden örgütlenmesidir.
Hareket–referans–fenomenal kuruluş döngüsünün geometrik niteliği, doğrusal duyusal ardışıklık ile döngüsel ilişkisel bütünlük arasındaki farklılık üzerinden belirginleşir. Özne hareketin konumlarını zamansal olarak birbirini izleyen duyusal değişimler aracılığıyla deneyimler; ancak söz konusu konumlar belirli geometrik ilişkiler içerisinde tekrarlanabilir veya ortak bir yörüngesel düzene ait olabilir. Böylece zamansal bakımdan doğrusal ilerleyen veri akışı, ilişkisel bakımdan döngüsel bir yapı içerisinde kavranabilir. Hareketin geometrik düzenliliği epistemolojik referansa dayanak oluşturduğunda ve referans aynı hareketin sonraki verilerini bütünleştirdiğinde, doğrusal ardışıklığın içerisinde bir epistemolojik geri dönüş gerçekleşir. Ancak söz konusu geri dönüş, fiziksel zamanın kapanmasıyla veya duyusal olayların tek bir anda birleşmesiyle açıklanamaz. Fenomenal döngüsellik, zaman içerisinde farklılaşan hareket verilerinin ortak geometrik ilişkiler aracılığıyla yeniden bütünleştirilmesi; epistemolojik dönüşlülük ise bu bütünlüğün kuruluşunda kullanılan referansın hareketin kendisinden türetilebilmesidir. Böylece yörüngenin geometrik tekrarı ile hareketin kavramsal kuruluşundaki geri dönüş, özdeşleştirilmeden aynı ilişkisel örgütlenmenin farklı belirlenimleri olarak açıklanabilir.
Döngünün özne–çevre ilişkisi bakımından taşıdığı önem, tek yönlü görünen duyusal belirlenimlerin daha kapsamlı karşılıklı ilişkiler içerisinde kavranabilmesine yönelik bir model oluşturmasında bulunur. Çevresel değişim özne üzerinde duyusal etki meydana getirirken öznenin algısal ve davranışsal etkinlikleri de sonraki çevresel ilişkilerin koşullarını değiştirebilir. Dolayısıyla çevreden özneye yönelen veri akışı, özne ile çevre arasındaki nedenselliğin bütünüyle tek yönlü olduğunu göstermez; söz konusu veri, geri beslemeli bir etkileşim sisteminin belirli bir aşamasını oluşturabilir. Yörüngesel hareketin geometrik döngüselliği, zamansal olarak ayrışan belirlenimlerin ortak bir ilişkisel bütünlük içerisinde nasıl kavranabileceğini görünür kılar. Böylece nedensel geri besleme ile geometrik tekrarın mekanizmaları farklı olsa da her ikisinin açıklanmasında tekil belirlenimlerin daha geniş sistemsel ilişkiler içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Yörünge, doğrusal duyusal verinin döngüsel geometrik kuruluşunu mümkün kılan fenomenal bir model olarak özne–çevre arasındaki karşılıklı belirlenimin neden yalnızca tek yönlü etki aktarımı üzerinden anlaşılamayacağını kavramsallaştırmaya yardımcı olur. Buradaki modelleme, geometrik hareketin özne–çevre nedenselliğinin fiziksel nedeni olduğunu değil, karşılıklı belirlenimin ilişkisel mantığının fenomenal düzeyde temsil edilebildiğini ifade eder.
Düzeyler arası dönüşlülüğün öz-gönderimsel karakteri, epistemolojik referansın kendi dayanağına yeniden yönelmesiyle daha belirgin hâle gelir. Ontolojik hareket, referans alınabilecek geometrik düzenlilikler sağlar; epistemoloji bu düzenlilikleri belirleyerek hareketin açıklanmasında kullanır; hareketin sonraki belirlenimleri ise epistemolojik referansın geçerliliğinin yeniden değerlendirilmesine olanak tanır. Böylece açıklama, fiziksel nesneden bilgiye uzanan tek yönlü bir temsil ilişkisiyle tamamlanmaz. Bilgi, kendisine dayanak oluşturan nesnenin sonraki belirlenimlerine uygulanarak kendi açıklayıcı koşullarını yeniden sınayabilir. Söz konusu dönüşlülük, farklı örgütlenme düzeylerinin birbirlerine geri yönelmesi bakımından öz-gönderimsel bir nitelik taşır; ancak ontolojik hareket ile epistemolojik referansın mutlak biçimde özdeşleştiği anlamına gelmez. Hareketten türetilen epistemolojik düzen, aynı hareketin kavranmasına yeniden uygulandığında bilgi kendi nesnesine geri döner; nesnenin sonraki belirlenimleri ise bilginin geçerlilik koşullarını yeniden değerlendirmeye katılır. Böylece öz-gönderim, fiziksel nesnenin bilinçli biçimde kendisini tanımasında değil, epistemolojik kuruluşun kendi nesnel dayanağına yeniden yönelen ilişkisel yapısında ortaya çıkar.
Hareket–referans–fenomenal kuruluş döngüsü, her aşamanın diğerini aynı anlamda belirlediği simetrik bir nedensellik düzeni değildir. Ontolojik hareket referansın fiziksel dayanağını sağlarken epistemolojik referans hareketin kavramsal belirlenimini düzenler; fenomenal kuruluş ise hareketin farklı zamanlarda algılanan özelliklerinin ilişkisel bütünlük kazanmasına olanak tanır. Söz konusu belirlenimler arasındaki bağlantılar, fiziksel nedensellik, ontolojik temellendirme ve epistemolojik örgütlenme bakımından birbirinden ayrılır. Ancak farklılıkların korunması, döngünün bütünlüğünü ortadan kaldırmaz; aksine dönüşlülüğün hangi koşullar altında mümkün olduğunu açıklığa kavuşturur. Fiziksel hareketin kendi düzenliliğini meydana getirmesi, söz konusu düzenliliğin epistemolojik referans işlevi kazanması ve referansın yeniden hareketin fenomenal kavranışını koşullandırması, birbirinden farklı fakat ilişkisel olarak bağlantılı işlemlerdir. Ontolojik–epistemolojik döngü, farklı belirlenim düzeylerinin birbirlerine indirgenmesinden değil, bir düzeyde oluşan düzenliliğin başka bir düzeyde kuruluş koşuluna dönüşmesi ve söz konusu kuruluşun yeniden ilk düzeyin kavranışına yönelmesinden meydana gelir. Böylece yörüngenin geometrik örgütlenmesi, fiziksel değişimin epistemolojik sabitliğe ve epistemolojik sabitliğin hareketin ilişkisel bütünlüğüne dönüşebildiği bir kavranabilirlik yapısı oluşturur.
5.5. Yörüngenin Ontolojik–Epistemolojik Tanımı
Yörüngenin felsefi bakımdan tanımlanması, hareketin geometrik biçimiyle sınırlı bir açıklamanın ötesinde, fiziksel değişimin kendi içerisinde meydana getirdiği düzenliliklerin epistemolojik kuruluşla nasıl ilişkilendirilebildiğinin belirlenmesini gerektirir. Fiziksel anlamda yörünge, belirli dinamik koşullar altında hareket eden bir cismin izlediği güzergâhı ifade ederken ontolojik–epistemolojik düzeyde aynı fenomen, değişim, sabitlik, referans ve kavranabilirlik arasındaki ilişkilerin özgül bir örgütlenmesini görünür kılar. Hareketin gerçekleşmesi epistemolojik referansın önceden kurulmasına bağlı değildir; ancak hareketin konum, yön ve yer değiştirme bakımından tanımlanması belirli bir karşılaştırma düzenini gerektirir. Yörüngesel hareketin ayırt edici özelliği, bu karşılaştırma düzeninin dayandırılabileceği bazı doğal ilişkilerin hareketin kendi dinamik ve geometrik yapısından türetilebilmesidir. Yörüngenin merkezi, düzlemi, karakteristik geometrisi ve belirli koşullar altında periyodik tekrarları, hareketin değişkenliği içerisinde korunan ilişkisel özellikler olarak belirlenebilir. Böylece fiziksel hareket, yalnızca kendisinden bağımsız biçimde kurulmuş epistemolojik bir sabitlik aracılığıyla kavranan nesne olmaktan çıkarak söz konusu sabitliğin nesnel dayanağını sağlayabilen dinamik bir örgütlenme niteliği kazanır. Yörüngenin ontolojik–epistemolojik karakteri, hareketin kendi içerisinde koruduğu ilişkisel düzenliliklerin referans işlevi kazanabilmesi ve bu referansların yeniden aynı hareketin fenomenal kavranışını mümkün kılmasıdır. Burada geometrik hareket ile epistemolojik kuruluş özdeşleşmez; fiziksel değişim, kendisinin bilgiye dönüştürülmesinde kullanılabilecek belirlenimlere nesnel dayanak oluşturur.
Sabitliğin hareketten türetilmesi, yörüngenin söz konusu karakterini mümkün kılan temel ontolojik ilişkidir. Sabitlik, zorunlu olarak hareketin bulunmadığı bir duruma veya fiziksel gerçeklik içerisinde mutlak hareketsizlik taşıyan ayrıcalıklı bir noktaya karşılık gelmez. Belirli fiziksel sistemlerde konumlar sürekli farklılaşırken geometrik veya dinamik ilişkiler korunabilir; böylece değişim ile değişmezlik aynı hareket sürecinin birbirini dışlamayan belirlenimleri olarak gerçekleşir. Yörüngenin geometrik bütünlüğü, tek tek konumların aynı kalmasından değil, değişen konumların ortak ilişkiler tarafından sınırlandırılmasından ve belirli koşullar altında aynı düzenlilikleri yeniden gerçekleştirebilmesinden doğar. Dolayısıyla sabitliğin ontolojik anlamı, hareketin karşısında bulunan bağımsız bir hareketsizlik koşulundan ziyade, hareketin kendi örgütlenmesi içerisinde korunabilen ilişkisel özelliklere dayanabilir. Bununla birlikte hareketin değişmezliklere dayanak oluşturması, her yörüngenin zorunlu olarak kararlı veya periyodik olduğu anlamına gelmez. Geometrik düzenlilikler belirli fiziksel koşullar altında gerçekleşir ve söz konusu koşullar değiştiğinde farklılaşabilir. Sabitliğin hareketten türemesi, bütün değişimin mutlak bir değişmezliğe indirgenmesi değil, değişimin belirli ilişkileri koruyarak kendi kavranabilirliğine nesnel koşullar sağlayabilmesidir. Böylece değişim, sabitliğin yalnızca karşıtı değil, belirli sabitlik biçimlerinin fiziksel olarak gerçekleştiği ilişkisel süreç hâline gelir.
Ontolojik düzenlilikten epistemolojik referansa geçiş, hareketin varoluşsal koşulları ile hareket hakkındaki bilginin kuruluş koşullarının farklı düzeylerde işlediğini gösterir. Fiziksel hareketin geometrik özellikleri, gözlemcinin onları belirlemesinden bağımsız olarak mevcut olabilir; ancak söz konusu özelliklerin referans işlevi kazanması, belirli kavramsal ve ölçümsel işlemler gerektirir. Yörüngenin merkezinin veya düzleminin belirlenmesi, fiziksel ilişkilerin epistemolojik bir karşılaştırma düzenine dönüştürülmesine olanak tanır. Böylece epistemoloji, hareketi dışsal bir koordinat sistemi aracılığıyla tanımlamakla sınırlı kalmaz; hareketin kendi yapısında bulunan ilişkileri de referans olarak kullanabilir. Söz konusu işlem, ontolojinin epistemoloji tarafından yaratılması veya epistemolojinin fiziksel gerçeklik içerisinde erimesi anlamına gelmez. Fiziksel düzenlilik, bilginin nesnel dayanağını oluştururken epistemolojik belirlenim, düzenliliğin hangi karşılaştırma ilişkileri içerisinde anlam kazanacağını belirler. Referansın epistemolojik işlevi ile ontolojik dayanağı birbirinden ayrıldığında, hareketin kavranmasını mümkün kılan sabitliğin aynı hareketin dinamik örgütlenmesinden türetilebilmesi mantıksal bir çelişki oluşturmaz. Bilginin kuruluşunda öncelikli olarak kullanılan belirlenim, fiziksel temellendirme bakımından açıklanmak istenen nesnenin kendi ilişkilerine dayanabilir. Böylece epistemolojik öncelik ile ontolojik öncelik arasındaki ayrım korunurken iki düzey arasındaki temellendirme ilişkisi tek yönlü bir açıklamayla sınırlandırılmaz.
Hareketin duyusal veriye dönüşme biçimi, ontolojik–epistemolojik dönüşlülüğün fenomenal karakterini belirleyen ikinci temel koşuldur. Özne, çevrede gerçekleşen fiziksel değişimleri zamansal olarak ardışık duyusal belirlenimler aracılığıyla deneyimler. Hareket eden bir cismin konumları, farklı anlarda meydana gelen algısal içerikler olarak kavranırken çevresel değişimin özne üzerinde etki oluşturması, duyusal deneyimde çevreden özneye yönelen tek taraflı bir nedensellik izlenimi meydana getirebilir. Ancak duyusal verinin belirli bir zaman sırası içerisinde alınması, söz konusu veriyi mümkün kılan ilişkilerin yalnızca doğrusal biçimde örgütlendiğini göstermez. Özne ile çevre arasındaki etkileşim, çevresel koşulların öznenin algısal ve davranışsal durumlarını etkilemesi, öznenin etkinliğinin de sonraki çevresel ve deneyimsel koşulları dönüştürmesi aracılığıyla geri beslemeli bir yapı kazanabilir. Dolayısıyla fenomenal ardışıklık ile ontolojik nedensellik, aynı fiziksel ve algısal süreç içerisinde farklı örgütlenme biçimlerine sahip olabilir. Duyusal verinin doğrusal zamansal kuruluşu, özne–çevre ilişkisinin nedensel bakımdan tek yönlü olduğu sonucunu gerektirmez; ardışık olarak deneyimlenen belirlenimler, karşılıklı etkileşimlerin oluşturduğu döngüsel bir sistemin farklı aşamalarına karşılık gelebilir. Fenomenal görünüşün belirli bir nedensel yönü ön plana çıkarması, sistemin bütün ilişkisel yapısının aynı yönde işlediği anlamına gelmez.
Özne–çevre arasındaki döngüselliğin temelinde, nedensel rollerin zamansal olarak yeniden örgütlenebilmesi bulunur. Çevresel bir değişim öznenin algısal durumunu etkileyebilir; söz konusu algısal farklılaşma davranışsal bir yönelime katkıda bulunabilir ve davranışın meydana getirdiği sonuçlar sonraki çevresel ilişkilerin koşullarını değiştirebilir. Böylece belirli bir aşamada sonuç olarak ortaya çıkan unsur, daha sonraki aşamada yeni nedensel ilişkilerin koşuluna dönüşebilir. Karşılıklı belirlenim, neden ile sonucun mantıksal olarak özdeş olması veya fiziksel zamanın geçmişe doğru işlemesi anlamına gelmez; farklı zamanlarda gerçekleşen etkileşimlerin aynı ilişkisel bütün içerisinde birbirlerine yeniden bağlanmasını ifade eder. Öznenin çevreden etkilenmesi ile çevre üzerinde etkide bulunması, birbirinden bütünüyle bağımsız nedensel olaylar olarak değil, belirli geri besleme devrelerinin bağlantılı işlevleri olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte sistemsel döngüsellik, özne ile çevrenin ontolojik farklılığını ortadan kaldırmaz; farklı bileşenler kendi özelliklerini korurken birbirlerinin sonraki durumlarını koşullandırabilir. Özne–çevre ilişkisinin döngüsel nedenselliği, tekil etki aktarımının karşılıklı belirlenim içerisinde yeniden örgütlenmesi ve meydana gelen sonuçların sistemin sonraki işleyiş koşullarına katılmasıdır. Fenomenal deneyimin sınırlı zamansal perspektifi, söz konusu ilişkilerin bütünlüğünü doğrudan görünür kılmayabilir; ancak nedensel rollerin farklı aşamalarda nasıl değiştiğinin kavranması, görünüşte doğrusal olan belirlenimlerin ilişkisel karakterini açığa çıkarır.
Yörüngenin fenomenal-geometrik önemi, doğrusal duyusal ardışıklık ile döngüsel ilişkisel bütünlük arasındaki farklılığın fiziksel hareket üzerinden kavranabilmesinde belirginleşir. Özne, yörüngesel hareketin tek tek konumlarını belirli bir zaman dizisi içerisinde deneyimler; ancak hareketin tekrarlanan geometrik ilişkileri, farklı zamanlarda gerçekleşen konumların ortak bir düzen içerisinde birleştirilmesini mümkün kılar. Böylece zamansal olarak birbirinden ayrışmış duyusal veriler, geometrik bütünlük bakımından birbirlerine yeniden bağlanabilir. Periyodik bir yörüngede cismin belirli konumsal ve dinamik ilişkilere geri dönmesi, önceki olayın fiziksel olarak yeniden var olması anlamına gelmez; farklı zamanlarda gerçekleşen olaylar aynı yapısal düzenin tekrar eden belirlenimleri olarak kavranır. Dolayısıyla yörüngesel döngüsellik, zamanın kendi üzerine kapanması değil, zamansal ilerleyiş içerisinde belirli geometrik ilişkilerin yeniden gerçekleşmesidir. Yörünge, doğrusal olarak alınan hareket verilerini döngüsel bir geometrik bütünlük içerisinde fenomenal olarak örgütleyerek duyusal ardışıklığın ilişkisel döngüselliği dışlamadığını görünür kılar. Söz konusu görünürlük, duyusal verinin zaman içerisindeki sırasının değiştirilmesine değil, farklı zamanlarda gerçekleşen belirlenimlerin ortak yapısal ilişkiler aracılığıyla kavranmasına dayanır.
Geometrik döngüsellik ile özne–çevre arasındaki nedensel geri besleme aynı ontolojik mekanizmanın iki özdeş biçimi olarak değerlendirilmemelidir. Yörüngenin periyodik geometrisi, hareketin belirli uzamsal ve dinamik ilişkileri yeniden gerçekleştirmesiyle tanımlanırken özne–çevre döngüselliği, farklı etkileşimlerin sonuçlarının sonraki nedensel koşullara yeniden katılmasıyla meydana gelir. Ancak iki örgütlenme biçimi arasında, doğrusal olarak görünen belirlenimlerin daha geniş ilişkisel bütünlükler içerisinde kavranabilmesine dayanan yapısal bir ortaklık bulunur. Geometrik harekette mevcut konum, yalnızca önceki konumdan sonra gelen bağımsız bir olay değildir; aynı yörüngesel düzenin diğer belirlenimleriyle ilişkilidir. Geri beslemeli nedensellikte de mevcut durum, yalnızca önceki etkinin tamamlanmış sonucu olarak değil, sonraki etkileşimlerin oluşumuna katkıda bulunan bir belirlenim olarak işlev kazanabilir. Dolayısıyla her iki durumda tekil kesitin doğrusal görünüşü, sistemin bütün ilişkisel örgütlenmesini açıklamak için yeterli olmayabilir. Yörünge, özne–çevre arasındaki karşılıklı nedenselliğin fiziksel kanıtı değil, söz konusu nedenselliğin doğrusal deneyim içerisinde neden doğrudan kavranamayabileceğini ve farklı belirlenimlerin nasıl döngüsel bir bütünlük içerisinde anlam kazanabileceğini gösteren fenomenal-geometrik bir modeldir. Geometrik tekrar ile nedensel geri besleme arasındaki ayrım korunurken ilişkisel bütünlüğün epistemolojik olarak nasıl kurulabileceği aynı kavramsal çerçevede açıklanabilir.
Fenomenal-geometrik modelin epistemolojik gücü, öznenin çevreyi yalnızca birbirini izleyen dışsal etkiler olarak kavramasını sağlayan doğrusal görünüşü, daha geniş ilişkisel düzenler açısından yeniden değerlendirmeye açmasında bulunur. Yörüngesel hareketin geometrik bütünlüğü kavrandığında tekil konum, yalnızca duyusal olarak verildiği anın belirlenimi olmaktan çıkarak önceki ve sonraki konumlarla ortak yapısal ilişkileri içerisinde anlam kazanır. Benzer biçimde özne ile çevre arasındaki etkileşimin geri beslemeli karakteri kavrandığında, çevreden özneye ulaşan veri yalnızca tamamlanmış bir nedensel aktarımın son ürünü olarak değil, öznenin önceki etkinliklerinin ve çevresel koşulların karşılıklı belirlenimleri içerisinde oluşan bir deneyimsel aşama olarak değerlendirilebilir. Ancak geometrik hareketin ilişkisel bütünlüğünü kavramak, özne–çevre nedenselliğinin bütün mekanizmalarını kendiliğinden açıklamaz. Geometrik modelin işlevi, nedensel ilişkinin içeriğini fiziksel yörüngeden türetmek değil, tek yönlü görünüş ile karşılıklı örgütlenme arasındaki farklılığın fenomenal düzeyde kavranabileceği bir yapı sağlamaktır. Yörüngenin geometrik döngüselliği, özne–çevre ilişkisinin nedensel döngüselliğini özdeş biçimde yeniden üretmeden, doğrusal veriliş ile ilişkisel bütünlük arasındaki ayrımın kavramsal olarak görünür hâle gelmesini mümkün kılar. Böylece fenomenal modelleme, farklı ontolojik mekanizmaların keyfî biçimde birbirine eşitlenmesine değil, aralarındaki yapısal karşılıklılığın hangi sınırlar içerisinde anlamlı olduğunun belirlenmesine dayanır.
Ontolojik hareket ile epistemolojik referans arasındaki dönüşlülük, yörüngenin söz konusu fenomenal işlevini daha kapsamlı bir temellendirme ilişkisine bağlar. Hareketin dinamik ve geometrik örgütlenmesi, referans alınabilecek doğal düzenliliklere dayanak oluşturur; epistemoloji söz konusu düzenlilikleri kavramsallaştırarak hareketin farklı konumlarının karşılaştırılmasını sağlar. Kurulan referans, yeniden hareketin sonraki algısal ve kavramsal belirlenimlerini düzenlerken yeni gözlemler de referansın dayandığı geometrik açıklamanın değerlendirilmesine katkıda bulunabilir. Böylece ontolojik hareketten epistemolojik belirlenime uzanan ilişki, epistemolojik belirlenimin yeniden aynı hareketin fenomenal kuruluşuna yönelmesiyle dönüşlü bir yapı kazanır. Söz konusu dönüşlülükte fiziksel hareket, epistemolojik referans tarafından zorunlu olarak değiştirilmez; değişen, hareketin özne açısından hangi ilişkisel bütünlük içerisinde tanımlandığı ve kavrandığıdır. Ontolojik düzenlilik epistemolojik sabitliğe, epistemolojik sabitlik ise hareketin fenomenal bütünlüğüne dönüşürken hareket, kendi kavranabilirliğine dayanak oluşturan ilişkileri fiziksel örgütlenmesi içerisinde taşıyan bir süreç olarak belirir. Böylece epistemoloji hareketin dışında bulunan mutlak bir sabitlik üreticisi, ontoloji ise yalnızca epistemolojik kuruluşu bekleyen edilgin bir nesne olarak değerlendirilmez; fiziksel düzenlilik ile kavramsal belirlenim farklı düzeylerde birbirlerini koşullandırır.
Ontolojik–epistemolojik dönüşlülüğün öz-gönderimsel niteliği, hareketten türetilen referansın yeniden aynı hareketin kavranışına uygulanmasında belirginleşir. Hareketin geometrik ilişkileri epistemolojik olarak tanımlandığında ortaya çıkan referans, hareketin sonraki belirlenimlerinin değerlendirilmesinde işlev kazanır; yeni hareket verileri ise referansın nesnel geçerliliğinin yeniden sınanmasına imkân tanır. Böylece bilgi, yalnızca nesnesinin tek yönlü bir temsili olmaktan çıkarak kendi nesnesinden türettiği belirlenimleri yeniden aynı nesnenin kavranmasına yönelten bir kuruluş biçimi kazanır. Farklı düzeyler arasındaki geri dönüş, basit geometrik tekrardan ayrılır; çünkü tekrarlanan yalnızca hareketin konumsal ilişkileri değil, bilgi ile nesne arasındaki belirleme işleminin yeniden kurulabilmesidir. Ancak öz-gönderimsel dönüşlülük, fiziksel cismin kendi hareketini bilinçli biçimde kavradığı veya nesne ile temsilin ontolojik olarak özdeşleştiği anlamına gelmez. Yörüngesel dönüşlülük, hareketin kendi geometrik düzenliliklerinden türetilen epistemolojik referansın yeniden hareketin fenomenal kuruluşuna yönelmesiyle meydana gelen düzeyler arası bir geri dönüş ilişkisidir. Fiziksel nedensellik, ontolojik temellendirme ve epistemolojik kuruluş arasındaki farklılıklar korunarak söz konusu ilişkinin mantıksal bütünlüğü açıklanabilir.
Yörüngenin ontolojik–epistemolojik tanımında üç temel ayrımın birlikte korunması zorunludur: Fiziksel hareket ile epistemolojik referans, zamansal ardışıklık ile geometrik döngüsellik ve nedensel geri besleme ile epistemolojik dönüşlülük. İlk ayrım, hareketin ontolojik gerçekleşmesinin epistemolojik kuruluş tarafından yaratılmadığını, ancak hareketin kendi düzenliliklerinin epistemolojik referansa nesnel dayanak sağlayabileceğini gösterir. İkinci ayrım, duyusal verinin zaman içerisinde doğrusal biçimde alınmasının hareketin geometrik bütünlüğünün de doğrusal olması gerektiği anlamına gelmediğini açıklığa kavuşturur. Üçüncü ayrım ise özne–çevre arasındaki fiziksel karşılıklı belirlenimle hareketten türetilen bilginin yeniden hareketin kavranışına yönelmesini birbirinden ayırır. Söz konusu ayrımlar, ontolojik ve epistemolojik düzeylerin birbirlerine indirgenmesini engellerken aralarında kurulabilecek ilişkilerin mantıksal koşullarını belirler. Yörüngenin felsefi tanımı, farklı döngüsellik biçimlerinin özdeşleştirilmesine değil, fiziksel değişim, geometrik düzenlilik, epistemolojik referans ve fenomenal bütünlüğün birbirlerine hangi koşullar altında bağlanabildiğinin açıklanmasına dayanır. Böylece geometrik hareketin yapısı, özne–çevre ilişkisinin karşılıklı nedenselliğini kavramsallaştırmak için kullanılırken farklı açıklama düzeylerinin sınırları korunur.
Hareketin epistemolojik olarak kavranmasında referansın önceliğiyle başlayan ilişki, yörüngesel düzenlilik içerisinde farklı bir karakter kazanır. Başlangıçta hareketi tanımlamak için gerekli olan epistemolojik sabitlik, belirli fiziksel sistemlerde hareketin kendi dinamik örgütlenmesinden türetilebilen doğal ilişkiler aracılığıyla temellendirilebilir. Ardışık duyusal veriler, tekrarlanan geometrik düzenlilikler sayesinde döngüsel bir fenomenal bütünlük içerisinde örgütlenebilir; öznenin tek yönlü deneyimlediği değişim, daha kapsamlı ilişkisel bağlantılar üzerinden yeniden anlaşılabilir. Yörüngenin geometrik döngüselliği, özne–çevre arasındaki karşılıklı nedenselliği doğrudan meydana getirmemekle birlikte, doğrusal görünüşün döngüsel bir örgütlenmeyle nasıl bağdaşabildiğini görünür kılar. Ontolojik hareketin referansa dayanak oluşturması ve referansın yeniden hareketin kavranışını düzenlemesi, fenomenal-geometrik modelin içerisinde farklı düzeyler arasında dönüşlü bir ilişki meydana getirir. Yörünge, ontolojik değişimin kendi içerisinde epistemolojik sabitliğe dayanak oluşturduğu, epistemolojik sabitliğin yeniden değişimin fenomenal bütünlüğünü örgütlediği ve doğrusal duyusal ardışıklığın ilişkisel döngüselliği geometrik düzeyde kavranabilir kıldığı bir ontolojik–epistemolojik dönüşlülük rejimidir. Yörüngenin nihai felsefi işlevi, hareketin yalnızca hangi güzergâhta gerçekleştiğini açıklamak değil, özne ile çevre arasındaki karşılıklı belirlenimin neden doğrusal bir deneyim görünümü altında kalabildiğini ve döngüsel ilişkilerin fenomenal-geometrik örgütlenme aracılığıyla nasıl kavranabilir hâle gelebildiğini temellendirmektir.