Yankı Üzerine: Tekrar ve Farkın Mekânsal Kökeni

Yankı üzerinden kökenin nasıl tanındığını ve mekânın aynı edimde tekrar ile farkı nasıl ürettiğini inceleyen ontolojik bir makale.

1. Kökenin Temsil Yoluyla Tanınması

1.1. Yankıdan Önce Gerçek Olan Sesin Sonradan “Asıl” Statüsü Kazanması

Bir ses çıkarıldığı anda gerçektir. İşitilmiş olması, havada yayılması ve çevresindeki maddi koşullarla ilişkiye girmesi için yankıya ihtiyaç duymaz. Yankı hiç oluşmasa da ilk ses gerçekleşmiş bir olay olarak kalır. Dolayısıyla “ilk ses ancak yankıyla gerçek olur” önermesi yanlıştır. Yankının sonradan kazandırdığı şey gerçeklik değil, “asıl” olarak belirlenebilme imkânıdır. İlk sesin var olması ile başka bir duyuluş karşısında özgün kaynak olarak tanınması, birbirine indirgenemeyen iki ayrı durumdur.

“Asıl” sözcüğü, tek başına duran bir sesin içinde keşfedilen yalın bir özellik değildir. Bir şeye asıl denildiğinde, açıkça ya da örtük biçimde, onunla ilişkili ikinci bir şey de düşünülmüş olur: onu yineleyen, ona benzeyen veya ondan türeyen bir duyuluş. İlk ses çıkarıldığı anda zamansal bakımdan elbette ilktir; fakat yalnızca önce gelmiş olması, onu henüz temsil ilişkisi içindeki “asıl” yapmaz. Öncelik, olayların sırasına aittir. Asıllık ise iki olay arasında kurulan ayrımın adıdır. İkinci ses duyulduğunda ilk ses artık yalnızca önce işitilen değildir; kendisinden sonra gelenin karşısında, onunla ilişkilendirilen ilk duyuluş hâline gelir.

Buradaki geriye dönüklük dikkatle anlaşılmalıdır. Yankı geçmişe müdahale edip ilk sesin o sırada ne olduğunu değiştirmez. Değişen, ilk sesin şimdi hangi ilişki içinde kavrandığıdır. Sonradan duyulan şey, daha önce gerçekleşmiş sesi yeniden değerlendirmeyi mümkün kılar: İlk ses, ikinci duyuluşun karşısında “asıl” konumunu edinir. Böylece kökenin gerçekleştiği an ile köken olarak tanındığı an birbirinden ayrılır. İlki sesin çıkarıldığı ana, ikincisi yankının işitildiği ana aittir. Geriye doğru kurulan, geçmiş olayın kendisi değil, o olaya verilen ilişkisel statüdür.

Yankı oluşmadığında sesin geçmişi eksik kalmaz; fakat onun bir yankının aslı olduğu da söylenemez, çünkü bu belirlemeyi mümkün kılacak ikinci duyuluş yoktur. Yankı oluştuğunda ise ilk sesin gerçekliğine yeni bir madde eklenmez. Ona, yalnızca ikinci ses karşısında taşınabilecek bir konum eklenir. Ayrım küçük görünebilir, fakat makalenin köken anlayışı buna dayanır: Köken olarak adlandırılmak, kökeni olduğu şeyle ilişki gerektirir. İlk sesin varlığı kendi başına yeterlidir; “asıl” diye tanınması, kendisinden sonra gelen yankıyla kurduğu bağı gerektirir.

Bu yüzden yankı yalnızca ilk sesten türeyen ikincil bir duyuluş değildir; ilk sesin nasıl anlaşılacağını da etkiler. İlk ses yankının nedeni olarak ondan önce gelir, fakat yankı duyulduktan sonra ilk sesin konumu yeniden belirginleşir. Nedensel sıra ile tanınma sırası burada ters yönlerde işler: Ses yankıyı önce üretir; yankı ise sesi sonradan “asıl” olarak tanınır kılar. Önce gelen, sonra gelenin varlığını mümkün kılar; sonra gelen de önce gelenin hangi konumda düşünüleceğini açığa çıkarır. Bu karşılıklı ilişki, ilk sesin gerçekliğini yankıya bağımlı kılmadan, onun asıllık statüsünü yankıyla ilişkili hâle getirir.                             

1.2. Postmodern Köken Sorunu: Karşılaştırmanın Özgünlüğü Geriye Dönük Kurması

“Asıl” kavramı, ilk bakışta karşılaştırmadan önce de bütünüyle belirlenmiş bir niteliği adlandırıyor gibi görünür. Önce özgün olan vardır, ardından onun temsili gelir; temsil de zaten mevcut olan özgünlüğü gösterir. Ne var ki yankı, olayların gerçekleşme sırası ile onlara verdiğimiz statülerin kurulma sırasını ayırmaya zorlar. İlk ses önce gelir ve gerçekten vardır. Buna karşılık onun asıl olarak ayırt edilmesi, kendisine benzeyen ikinci ses duyulduğunda mümkün hâle gelir. Sonraki duyuluş, öncekine gerçeklik kazandırmaz; onu bir ilişkinin ilk terimi olarak belirginleştirir.

Postmodern temsil tartışmalarında kökenin kendiliğinden açık, temsilin ise yalnızca ona sonradan eklenen ikincil bir unsur olduğu kabulü sorgulanır. Yankıda bu soru soyut bir kavram oyunu olarak kalmaz. İlk sesi duyup ardından yankısını işiten kişi, ikinci duyuluşu birincisiyle karşılaştırır. Aralarındaki benzerlik, ikisini ilişkilendirmesine; aralarındaki sıra ve bağımlılık, birini “asıl”, diğerini “temsil” diye adlandırmasına imkân verir. Böylece temsil diye tanınan şey, asıldan türemesine rağmen aslı asıl olarak seçilebilir kılan karşılaştırma koşuluna dönüşür. Köken neden olarak önce gelir; köken statüsü ise ilişkinin iki tarafı birlikte kavrandığında açık hâle gelir.

Burada geriye dönük kuruluş, geçmişteki bir olayı sonradan yaratmak anlamına gelmez. İlk sesin çıkarıldığı an, yankı işitildiğinde değişmez. Fakat dinleyenin ilk sese yüklediği belirlenim değişir: Başlangıçta yalnızca duyulmuş olan ses, şimdi kendisinden türeyen başka bir duyuluşun özgün kaynağı olarak anlaşılır. “Bu asıl, öteki onun temsili” hükmü verildiğinde gerçeklik yeniden üretilmiş olmaz; gerçekleşmiş iki olay arasında bir ayrım kurulur. Gerçeği teyit eden karşılaştırma, gerçeğin kendisini değil, onun tanınma biçimini düzenler. İlk sesin gerçekliğini yankıya bağımlı saymadan, neden “asıl” adının ancak yankıdan sonra anlam kazandığı böyle açıklanabilir.

Ayrımın epistemik niteliği özellikle korunmalıdır. Doğada ilk sese içkin bir “asıl” etiketi, ikinci sese içkin bir “temsil” etiketi bulunmaz. Bunlar, iki duyuluşu belirli bir ilişki içinde kavrayan insanın kullandığı adlardır. “Sanal” ile “gerçek” gibi karşıtlıklarda da adlandırma, şeylerin kendisini doğrudan çoğaltmaz; neyin hangi ölçüte göre asıl veya ikincil sayılacağını belirler. Yankı örneğinde söz konusu ölçüt, iki ses arasındaki işitilebilir yakınlıkla nedensel ve zamansal ilişkidir. Kavramsal ayrım insan tarafından kurulsa da gelişigüzel değildir: İki duyuluşun gerçekten gerçekleşmiş olmasına ve aralarında kurulabilen bağıntıya dayanır.

Temsilin kökeni geriye doğru belirlemesi, dolayısıyla kökeni silen bir iddia değildir. İlk ses olmadan yankı meydana gelmez; ilk ses, ikinci duyuluşun maddi koşulu olarak önceliğini korur. Daha incelikli sonuç şudur: Bir şeyin köken olması ile köken olarak bilinmesi aynı zamana ait olmak zorunda değildir. Önce gelen ses, ancak ardından gelenle karşılaştırıldığında “özgün” diye adlandırılabilir. Temsil böylece kökenin rakibi olmaktan çıkar; kökenin ilişkisel olarak tanınmasının koşullarından biri hâline gelir.

1.3. Epistemik Ayrımın Doğal Zemini: “Asıl” ile “Temsil”i İnsan Adlandırır, İki Sesi Doğa Üretir

“Asıl” ve “temsil” ayrımı insanın kavramsal işlemiyse yankıyı sıradan bir temsil örneğinden ayıran nedir? Ayrımı mümkün kılan ikinci duyuluşun insan tarafından hazırlanmış bir resim, kayıt veya taklit olmaması. Ses çıkarıldıktan sonra çevrede yayılır, yüzeylerle karşılaşır ve değişmiş biçimde yeniden işitilir. İlk sesi çıkaran kişi yankıyı dinleyebilir, iki duyuluşu adlandırabilir; ancak ikinci duyuluşu ortaya çıkaran ilişki, onun adlandırma ediminden önce fiziksel olarak gerçekleşir. İnsan karşılaştırmayı kurar; karşılaştırabileceği iki sesi doğanın işleyişi sağlar.

İstisnai durum tam olarak bu iki düzeyin çakışmadan birbirine bağlanmasında yatar. Doğa “işte asıl ses, işte temsili” diye bir hüküm vermez. Yine de bir sesin önce, ona bağlı ve ondan farklı bir duyuluşun sonra işitilmesini mümkün kılar. İnsan, hazır bulduğu bu maddi ayrımdan hareketle ilkini köken, ikincisini temsil olarak kavrar. Epistemik statüler doğaya doğrudan atfedilmez; fakat onları kuran düşünce, bütünüyle kendi başına yarattığı iki terimle de çalışmaz. Temsil–gerçeklik ayrımının adları insana, ayrımın uygulanabildiği iki duyuluşun meydana gelişi doğaya aittir.

Yankının “doğal temsil” olarak ele alınması bu nedenle dikkat ister. Sesin yüzeylerden yansıyıp yeniden işitilmesi, doğanın bilinçli biçimde bir işaret tasarladığı anlamına gelmez. İkinci ses, ilk sesi anlatmak veya onun yerine geçmek amacıyla üretilmiş değildir. Temsil adı, iki duyuluş arasında bir özgünlük ve türeme ilişkisi kuran insan yorumunda doğar. Bununla birlikte yorumun dayanağı yalnızca dinleyenin zihninde bulunmaz: İlk sesle ikinci duyuluş arasındaki benzerlik, sıra ve bağımlılık işitilebilir olayın kendisinde karşılık bulur. Doğa temsil hükmünü vermez; o hükmün verilebileceği ilişkiyi maddi olarak meydana getirir.

Böyle bakıldığında yankı, temsilin her zaman bilinçli bir kopyalama işlemi gerektirmediğini gösteren özel bir durum oluşturur. İlk sesi taklit eden ikinci bir konuşmacı yoktur; önceden hazırlanmış bir kayıt da çalmaz. Doğal süreç, tek bir sesin ardından onunla ilişkilendirilebilen başka bir duyuluş üretir. Dinleyici bu ikisini karşılaştırdığında “asıl” ile “temsil” ayrımı kurulabilir hâle gelir. Temsil ilişkisi kavramsal olsa da onu mümkün kılan ikilik yalnızca kavramsal değildir.

İlk sesin gerçekliği ile yankının temsile elverişliliği bu noktada birlikte korunur. İlk ses, sonradan duyulacak olan tarafından var edilmiş değildir; yankı da yalnızca zihinde tasarlanmış bir benzerlik değildir. Her ikisi işitilir, fakat “hangisi asıl?” sorusu ancak ikisi arasında ilişki kurulduğunda doğar. Yankının özgünlüğü, insanın gerçeklik hakkında verdiği hükmü doğanın kendi ürettiği iki duyuluş üzerinde sınamaya açmasındadır: Doğa iki sesi meydana getirir; insan bu iki ses arasındaki ilişkiyi asıl ve temsil olarak okur.                                                                                                                            

2. Tekrarın ve Farkın Üretildiği Yer: Mekân

2.1. Sesin Bir Kez Çıkması: Özdeş Bir Varlık Olarak Yeniden Belirmemesi ve Kendini Çoğaltmaması

Bir sesin ardından ona benzeyen ikinci bir duyuluş gelmesi, ilk sesin iki kez var olduğu anlamına gelmez. Çıkarılma edimi tektir: Ses belirli bir anda başlar ve o andan itibaren çevresiyle ilişkili olarak yayılır. Yankı işitildiğinde geçmişteki çıkarılma anı yeniden yaşanmaz; sesin kaynağı aynı edimi kendiliğinden tekrarlamaz. Kulak, iki ayrı zamanda birbirine benzeyen duyuluşlarla karşılaşır. Bunlardan sesin özdeş iki örnek hâlinde çoğaldığı sonucunu çıkarmak, iki kez duyulmayı iki kez meydana gelmeyle karıştırmak olur.

Tekrarın gündelik anlamı bu karışıklığa elverişlidir. Bir hareket yinelendiğinde beden hareketi yeniden yapar; bir cümle tekrarlandığında sözcükler yeniden söylenir. Her iki durumda da ilk edimin ardından ikinci bir edim bulunur. Yankıda ilk sesin kaynağından çıkan böyle ikinci bir edim yoktur. İlk sesi çıkaran kişi susmuş olabilir; buna rağmen ses yeniden işitilir. İkinci duyuluşun ilkine benzemesi, kaynağın onu yeniden ürettiğini göstermez. Dolayısıyla “ses tekrarlandı” ifadesi kullanılacaksa, tekrarın neye ait olduğu ayrıca açıklanmalıdır. Aynı ses çıkarma edimi bir daha gerçekleşmemiştir.

Sorunun bir yanı da sesi sınırları sabit bir nesne gibi düşünmekten kaynaklanır. Bir nesneyi belirli bir yerde görüp sonra yeniden gördüğümüzde, aynı nesnenin ikinci kez karşımıza çıktığını söylemek mümkündür. Ses ise çıkarıldığı yerde duran, ardından oradan ayrılıp geri gelen değişmez bir şey değildir. Gerçekleşmesi, yayılması ve işitilmesi zamana bağlıdır; duyulan biçimi çevreyle ilişkisinden bağımsız tutulamaz. Yankıyı “ilk ses geri geldi” diye tarif etmek, kolay anlaşılır bir izlenimi ifade eder, fakat ilk sesin sanki biçimini koruyan bir cisimmiş gibi gidip döndüğünü de düşündürür. Sesin ikinci kez işitilmesini açıklamak için böyle bir özdeş nesne varsaymaya gerek yoktur.

İlk duyuluşla yankı arasındaki yakınlık yine de göz ardı edilemez. Yankı rastgele başka bir ses değildir; işiten kişi onda ilk sesle bağ kurulabilecek bir biçim tanır. Fakat tanınabilirlik ile özdeşlik aynı şey değildir. Birincisi, iki duyuluş arasında ilişki kurulabildiğini söyler; ikincisi, işitilenin hiçbir değişime uğramadan aynı kaldığını öne sürer. Yankı ilk koşulu karşılar, ikincisini karşılamaz. İlk sesle bağı bulunduğu için “yine” duyulur; aynı varlık olarak yeniden ortaya çıkmadığı için bu “yine”, nesnenin özdeş dönüşü şeklinde anlaşılamaz.

“Ses kendisini tekrar eder” önermesi, daha temel bir soruyu da cevapsız bırakır: İlk ses sona erdikten sonra ikinci duyuluşu hangi etkinlik mümkün kılar? Tekrar sesin içsel niteliğine bağlandığında, çevrenin katkısı görünmezleşir. Oysa ilk sesi çıkarmak ile onu yeniden işitmek arasındaki farkı açıklamak için sesin tek başına varlığı yeterli değildir. Yankı, sesin kendi içinde sakladığı ikinci bir örneğin açılması olarak kavranamaz. Ses bir kez çıkar; ikinci duyuluş, bu tek edimin başka koşullarla ilişkisi içinde meydana gelir. Böylece tekrar düşüncesi korunur, fakat onun taşıyıcısı sesin kendisinde aranmaz.

2.2. Tekrarın Nesneden Mekâna Geçişi: Sesi İkinci Kez Duyulur Kılan Etkinlik

Bir sesin yeniden işitilmesi, aynı nesnenin yeniden belirmesine dayanmak zorunda değilse tekrarın yerini değiştirmek gerekir. Yankıda ilk ses, ikinci duyuluşu kendi başına üretmez; mekân onu yeniden duyulur kılar. Sesin çevresindeki yüzeyler ve sınırlar, onun dinleyiciye nasıl ulaşacağının koşullarıdır. Mekân burada olayın geçtiği boş bir kap değildir. İlk sesle karşılaşır ve onun duyulma sürecine katılır. Yankının nedeni, sesin tek başına taşıdığı bir çoğalma gücü olarak değil, ses ile içinde yayıldığı yer arasındaki ilişkide aranmalıdır.

“Tekrar mekânda meydana gelir” ifadesi, mekânın sesi yoktan var ettiği anlamına gelmez. İlk ses bulunmasaydı yeniden duyulur kılınacak bir şey de bulunmazdı. Mekânın etkinliği, kendisine ulaşan sesi ikinci bir duyuluşun koşullarına sokmasıdır. Böylece sesin kaynağında yinelenmeyen bir olay, işitme düzeyinde yinelenebilir hâle gelir. Kaynak bir kez ses vermiştir; dinleyici sesi bir kez daha duyar. İki durum arasındaki farkı dolduran şey, ilk sesin gizli bir tekrarı değil, mekânın ona aracılık etmesidir.

Burada “mekân” yalnızca sesin katettiği mesafenin adı değildir. Sesin nerede ve nasıl yeniden işitilebileceği, bulunduğu yerin maddi düzenine bağlıdır. Bir sesin önünde açık bir alan bulunmasıyla onu çevreleyen sınırlar bulunması aynı duyulma koşullarını yaratmaz. Dolayısıyla tekrar, önce sesin içinde tamamlanıp sonra mekânda sergilenen bir özellik olarak düşünülemez. Mekân, ikinci duyuluşun gerçekleşmesine sonradan eklenmiş bir sahne değil, onu mümkün kılan ilişkinin etkin tarafıdır. Aynı ses çıkarma ediminin her yerde aynı biçimde yeniden işitilmeyişi, tekrarın kaynağa tek başına yüklenemeyeceğini gösterir.

Tekrarın nesneden mekâna geçmesi, “ilk ses hiç rol oynamaz” demek de değildir. Böyle bir iddia, yankıyı kaynağından koparır ve neden belirli bir sesin yankısı olarak tanındığını açıklayamaz. İlk ses gerekli koşuldur; fakat gerekli olmak, ikinci duyuluşu tek başına üretmekle aynı değildir. Mekân da ilk sesin yerine geçen bağımsız bir konuşmacı değildir. İkisi farklı roller üstlenir: Ses, yeniden duyulur kılınabilecek şeyi sağlar; mekân, onun yeniden duyulabileceği ilişkiyi kurar. Tekrarın nesnede bulunmaması, nesnenin silinmesi değil, tekrar ediminin ona yanlış yerde atfedilmesinin düzeltilmesidir.

Bu yer değişikliği, yankıyı anlamak için kullanılan “geri gelme” sözünü de yeniden değerlendirir. Dinleyenin duyduğu şeyin önceki sese bağlı olması gerçektir; aynı sesin kendi iradesiyle veya kendi varlık gücüyle geri döndüğü düşüncesi ise açıklama değildir. Geri dönüş diye adlandırılan olayda ilk sesin kaynağı yeni bir edimde bulunmazken mekân etkin olmaya devam eder. O hâlde tekrarın konusu ilk sestir, fakat tekrarın üretildiği yer mekândır. Yankının ayırt edici yapısı, yinelenen şey ile yinelemeyi mümkün kılan etkinliğin aynı yerde bulunmamasında yatar.                                                     

2.3. Mekânın Cevabı: Yansıma, Gecikme, Zayıflama, Yön ve Tını Değişimi

Yankıda mekânın etkinliği, ikinci duyuluşun ilkinden ayrılan somut özelliklerinde işitilir. Ses bir yüzeyle karşılaştığında yayılımının bir bölümü yansır, bir bölümü yüzey tarafından soğurulur. Dinleyiciye ulaşan duyuluş, ilk sesin değişmeden saklanıp daha sonra serbest bırakılmış hâli değildir. Sesin izlediği yol, karşılaştığı sınırlar ve bu sınırların maddi özellikleri, işitilen biçime katılmıştır. “Mekân cevap verir” denildiğinde kastedilen budur: Sesin ardından duyulan şey, mekânın o sesle kurduğu ilişkinin duyulur sonucudur.

Gecikme, bu ilişkinin en açık işaretidir. İlk ses çıkarıldığı anda işitilebilirken yankının duyulması, sesin katettiği yola bağlı olarak zaman alır. Aradaki süre, ilk sesin kendisinde önceden saklı duran bir bekleme değildir; bulunduğu yerin boyutları ve yansımaya elverişli sınırlarıyla ilişkisinden doğar. Böylece işiten kişi yalnızca bir sesi tekrar duymaz; sesin gelişindeki gecikme aracılığıyla onun geçtiği yerin etkisini de duyar. Mekân, doğrudan gösterilmeden süre olarak duyulur hâle gelir. İlk sesin ardından gelen sessizlik aralığı bile yankıya dışarıdan eklenmiş boş bir bekleyiş değildir; ikinci duyuluşun hangi koşullarda ortaya çıktığının parçasıdır.

Sesin zayıflaması da yalnızca asıldan bir miktarın eksilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Yayılırken ve yüzeylerle karşılaşırken enerjisinin bir bölümü soğurulduğu için ikinci duyuluşun şiddeti değişir. Fakat yankının niteliği salt daha kısık olmasından ibaret değildir. Yüzeyler sesin bütün bileşenleriyle aynı biçimde ilişkiye girmez; işitilen tını değişebilir. İlk sesin belirli yönlerden geri işitilmesi ise dinleyenin artık yalnızca kaynağın bulunduğu doğrultuyu değil, yansımanın izlediği yolu da duymasına yol açar. Gecikme, şiddet, yön ve tınıdaki değişimler birbirinden kopuk kusurlar değil, sesin mekânla temasının farklı işitilebilir sonuçlarıdır.

“Mekânın cevabı” ifadesi bir bilinç veya niyet varsaymaz. Bir duvar sesi anlamaz; bir boşluk duyduğunu yorumlamaz. Cevap sözcüğü burada, sesin çevreye yönelmesinin ardından çevrenin maddi yapısına bağlı bir karşılık doğduğunu belirtir. İki yerde aynı söz söylendiğinde konuşanın amacı ve söylediği sözcükler aynı kalabilir, fakat yankılanma aynı olmak zorunda değildir. İşitilen ayrım, mekânların o sese verdikleri karşılıkların ayrımıdır. Dolayısıyla mekânın cevap vermesi, ona insanî bir yeti yüklemek değil, işitilen sonucun oluşumunda etkin payı bulunduğunu teslim etmektir.

Yankıyı ilk sesin solmuş bir örneği saymak, söz konusu payı görünmezleştirir. İkinci duyuluş elbette ilkine bağlıdır; yine de yalnızca ondan geriye kalan olarak tarif edildiğinde, ne zaman, nereden ve hangi nitelikte duyulduğu açıklanamaz. Bu özellikler, ilk sesin tek başına taşıdığı değişmez bilgiler değildir. Sesin mekânla ilişkisi içinde belirlenirler. İşiten kişi yankıda kaynak sese ait bir yakınlık tanırken, aynı zamanda kaynağın doğrudan veremeyeceği bir biçimle karşılaşır. Duyduğu, sesin yanına eklenmiş soyut bir mekân bilgisi değil, mekânsal ilişkinin sese işlemiş hâlidir.

2.4. Farkın Mekânsal Kökeni: Aynı Sesin Başka Sınırlarda Başka Türlü Yankılanması

Bir sesin farklı yerlerde farklı yankılanabileceği düşüncesi, farkın nerede üretildiğini sınamak için yeterlidir. Ses çıkarma edimini ve kaynakta oluşan sesi aynı kabul edelim; onu çevreleyen sınırlar değiştiğinde ikinci duyuluş da değişir. Bir yerde kısa süre sonra zayıf bir yankı duyulurken başka bir yerde gecikme, yön veya tını farklılaşabilir. İlk sesin kendi içinde her olası yankıyı ayrı ayrı barındırdığını söylemeye gerek yoktur. İşitilen farklılıklar, sesin hangi mekânsal ilişkiler içine girdiğine göre meydana gelir. Fark seste işitilir; fakat onu üreten koşul sesin tek başına varlığı değil, mekânla karşılaşmasıdır.

Söz konusu ayrım, “ses hiç değişmez” iddiasıyla karıştırılmamalıdır. Yankıdaki sesin işitilen biçimi gerçekten değişmiştir; ilk duyuluşla ikincisi özdeş değildir. Sorulan şey, değişimin nerede duyulduğu kadar nasıl meydana geldiğidir. İşitme bakımından fark sesler arasında belirir. Üretim bakımından ise ses ile sınır, yüzey ve uzaklık arasındaki ilişkiye dayanır. Farkın seste görünmesi, kaynağının da yalnızca seste bulunduğunu göstermez. Bir yüzeyin izini üzerinde taşıyan şey ses olabilir; izin biçimini belirleyen karşılaşma yine mekânsaldır.

Aynı sesin farklı yerlerde başka türlü işitilebilmesi, mekânın pasif bir kap olmadığına ilişkin güçlü bir ölçüttür. Mekân yalnızca sesin çevresini oluştursaydı, çevrenin değişmesi ikinci duyuluşun kendisini değiştirmezdi. Oysa yankının niteliği, sesin karşılaştığı sınırlar değiştiğinde değişir. Burada “aynı ses” ifadesi de dikkat gerektirir: Aynı ses çıkarma edimini ve aynı başlangıç biçimini varsaymak, ortaya çıkan bütün duyuluşların birbirine özdeş olduğunu öne sürmek değildir. Tersine, başlangıç koşulunu sabit tutmak, duyulan farkın oluşumunda mekânın payını ayırt etmeyi sağlar.

Mekânsal köken, yankıdaki farkı ilk sesin yetersizliğine bağlama alışkanlığını da kırar. İkinci duyuluş ilkine benzemediği ölçüde ilk ses başarısız olmuş değildir; ses, başka bir maddi ilişki içinde işitilmektedir. Yankının gecikmesi veya tınısının değişmesi, özgün bir biçimin eksik korunmasından fazlasını anlatır: Sesin belirli bir yerden geçerek kazanabileceği biçimi ortaya koyar. Mekânın sınırları farklı olsaydı, kazanılan biçim de farklı olurdu. Fark, ilk sese karşı sonradan verilen bir benzerlik notu değil, onun belirli koşullar altında yeniden duyulmasının gerçek sonucudur.

İlk ses ile yankı arasındaki ayrımı yalnızca sesin iki hâli olarak düşünmek, bu yüzden açıklamayı yarıda bırakır. İki duyuluş arasında fark vardır; fakat farkı meydana getiren ilişkiyi çıkardığımızda ikinci duyuluşun neden tam olarak öyle olduğu anlaşılmaz. Mekân, hangi farkın işitileceğinin belirlenmesine katılır. Dinleyici mekânı sesin dışında ayrı bir nesne olarak işitmek zorunda değildir; mekânın etkisi, yankının gecikmesinde, geliş yönünde ve tınısında duyulur. Yankıdaki farkın taşıyıcısı işitilen sestir; üretildiği yer ise sesin mekânla kurduğu ilişkidir.                                                                                   

2.5. Deleuze’ün Fark Ontolojisi: Eksik Kopya Yerine Mekânın Ürettiği Pozitif Fark

Yankı ilk sesle karşılaştırıldığında, düşünce kolayca bir eksiklik listesi çıkarır: Daha geç duyulur, çoğu zaman daha zayıftır ve tınısı değişmiştir. İlk ses ölçü kabul edilirse ikinci duyuluş, onu tam olarak koruyamadığı noktalardan tanımlanır. Böyle bir değerlendirme farkı baştan olumsuz bir konuma yerleştirir. Yankının kendine özgü biçimi, ancak asılla arasındaki mesafe olarak görünür; mekânın o biçimin meydana gelişindeki payı ise bir kayıp hesabının arkasında kalır. Deleuze’ün farkı özdeşliğin eksik gerçekleşmesine indirgemeyen yaklaşımı, yankıyı bu hesabın dışında düşünmeye imkân verir.

Yankının ilk sesten farklı olması, yalnızca “ilk ses artık burada bütünüyle bulunmuyor” demek değildir. İkinci duyuluşun belirli bir gecikmesi, geliş yönü ve tınısı vardır. Bunlar, ilk ses çıkarıldığında aynı biçimde mevcut olup sonradan bozulmuş nitelikler olarak düşünülemez; sesin belirli bir mekânla karşılaşmasında oluşurlar. Farkın pozitifliği, ikinci duyuluşun asıldan bağımsız veya asılla eşdeğer olması anlamına gelmez. Yalnızca, onu tanımlamak için neyi koruyamadığını saymanın yetmediğini belirtir. Yankının nasıl işitildiği, mekânın neyi eksilttiği kadar, sesle ilişkisinde hangi duyulur biçimi ürettiğiyle de açıklanır.

Özgün sesin ölçü konumunda bulunması, farkın gerçekliğini ortadan kaldırmaz. İlk ses olmadan yankı meydana gelmez; dolayısıyla ikincinin birinciye bağlılığı korunur. Fakat bağlı olmak, bütün nitelikleri ilkinden ödünç almak demek değildir. Sesin mekânla karşılaşması, ilk duyuluşta bulunmayan özellikleri işitilebilir hâle getirir. Gecikmeyi yalnızca zaman kaybı, tını değişimini yalnızca sadakat kaybı olarak adlandırırsak, yankının neden bir mekânda öyle, başka bir mekânda başka türlü oluştuğunu açıklayamayız. Farkı üreten koşulları kavramak için ilk sese bakmak kadar, sesin karşılaştığı yerin yapısına da bakmak gerekir.

Buradaki “kopya” sorunu özellikle önemlidir. Kopya sözcüğü, ikincinin değerini aslına ne kadar benzediğiyle ölçmeye yatkındır. Yankıya yalnızca bu ölçü uygulandığında, en iyi yankı neredeyse ilk sesle ayırt edilemeyen yankı olurdu. Oysa yankının ontolojik ilgisi, ilk sesi kusursuz biçimde saklamasında değildir. İlk sesin mekânsal ilişkiden geçerek başka bir biçimde işitilmesindedir. Fark, özdeşliğe yaklaşamadığı için katlanılan bir kusur değil, bu ilişkinin meydana getirdiği niteliktir. Yankıyı yankı yapan şey, ilk sesle bağını sürdürürken o bağın mekân tarafından biçimlendirilmesidir.

Deleuze üzerinden kurulabilecek okuma, farkı ilk sesin içine kapatmayı da engeller. “İlk ses değişti ve yankı oldu” demek, mekânın etkinliğini sesin kendi başına geçirdiği bir değişime indirger. Oysa ilk sesle ilgili aynı başlangıç koşulları farklı yerlerde farklı yankılar doğurabilir. Farkın imkânı, sesin önceden hazır bir niteliği olarak taşınmaz; karşılaşmanın içinde belirlenir. İşitilen biçimin gerçekliği tam da buradadır: Önceden var olan özdeş bir sesin yetersiz yinelenişi olarak değil, ses ile mekân ilişkisinin kendine özgü üretimi olarak meydana gelir. İlk ses ölçü olmaktan çıkmaz, fakat ikinci duyuluşun bütün varlığı da o ölçüden ne kadar saptığına indirgenmez.

3. Tek Mekânsal Edimde Tekrar ile Farkın Birliği

3.1. İki Çıkmaz: Özdeş Sesin Yeniden Belirmesi ve Bağımsız Başka Bir Sesin Ortaya Çıkması

Yankıda hem tekrarın hem farkın bulunduğunu söylemek kolaydır; ikisinin aynı olaya hangi anlamda ait olduğunu açıklamak daha zordur. İlk duyuluşla ikincisi arasında benzerlik vardır, fakat tam özdeşlik yoktur. Ayrılık vardır, fakat bütünüyle bağımsız iki kaynak da yoktur. Tekrarı yalnızca özdeşliğe, farkı yalnızca bağımsızlığa bağlayan bir açıklama, yankıyı iki seçenekten birine zorlar. Her seçenek, işitilen olayın bir yanını yakalar; öteki yanını açıklamakta yetersiz kalır.

İlk seçenek, yankıyı aynı sesin yeniden ortaya çıkışı saymaktır. Böyle düşünüldüğünde tekrar açık görünür: Önce duyulan şey ikinci kez duyulmuştur. Ne var ki bu açıklama, “aynı” sözcüğünü belirlemeden kullanır. Eğer kastedilen ilk ses çıkarma ediminin yeniden gerçekleşmesiyse, böyle bir edim yoktur; kaynak ikinci kez ses vermemiştir. Eğer kastedilen ikinci duyuluşun ilkinden nitelikçe ayırt edilememesiyse, yankının gecikmesi ve değişmiş işitilişi buna izin vermez. Yalnızca dinleyenin ikinci duyuluşta ilk sesi tanıyabilmesi kastediliyorsa, tanınabilirliği özdeşlikle karıştırmamak gerekir. İlk seçenek, tekrar izlenimini korumak için iki duyuluş arasındaki gerçek farkı silme tehlikesi taşır.

Özdeşlik iddiası gevşetilip “ses değişerek geri geldi” denildiğinde de güçlük tümüyle çözülmez. Sanki önce kendi başına duran bir ses varmış, sonra aynı varlık başka bir hâl alarak yeniden belirmiş gibi düşünülür. Böyle bir anlatım, iki duyuluşu ilk sesin geçirdiği durum değişiklikleri olarak sıralar. Fark kabul edilir; fakat onu meydana getiren etkinlik, sesin kendi varlığına yüklenir. Tekrarın nasıl oluştuğu da belirsizleşir: İlk ses değiştiği için mi ikinci kez vardır, yoksa ikinci kez ortaya çıktığı için mi değişmiştir? Soruyu yalnızca sesin iki hâli arasında kurmak, her iki duyuluşun bağlı olduğu mekânsal ilişkiyi açıklamanın dışında bırakır.

İkinci seçenek, yankıyı ilk sesten bağımsız başka bir ses saymaktır. Niteliksel ayrımı ciddiye aldığı için başlangıçta daha güçlü görünebilir: İkinci duyuluş farklıysa, ayrı bir olaydır. Fakat buradan ayrı ve bağımsız bir kaynağa geçildiğinde yankının ilk sesle neden ilişkili olduğu açıklanamaz. Bir kişinin sesinden sonra başka bir kişi benzer bir ses çıkarabilir; yine de sırf benzerlik, ikinci sesi ilkinin yankısı yapmaz. Yankının işitilen farkı gerçektir, ama onu rastlantısal biçimde yan yana gelmiş iki ses arasındaki fark gibi ele almak, aralarındaki türeme bağını kaybettirir. Bağımsızlık farkı korur; tekrarın dayanağını ortadan kaldırır.

İki çıkmaz aynı yanlış varsayımı paylaşır: Tekrar ve farkın yerini yalnızca seslerin kendi içinde ararlar. İlk seçenek ilk sesin özdeşliğini ikinci duyuluşa taşımaya çalışır; ikincisi ikinci duyuluşun farklılığından bağımsız bir kaynak çıkarır. Oysa yankıda kaynağın ikinci bir çıkarılma edimi yoktur ve ikinci duyuluş da ilk sesle ilişkisiz değildir. Açıklanması gereken, özdeş bir sesin yeniden var olması ile bağımsız başka bir sesin var olması arasındaki ilişkinin kendisidir. İlk sesi ikinci kez duyulur kılan şey, onu aynı biçimde korumadan ve yerine yeni bir kaynak koymadan iş görür. Tekrar ile farkın birlikte düşünülmesi, bu etkinliğin nerede gerçekleştiğini doğru belirlemeye bağlıdır.                                            

3.2. İşitsel Silüet: Yeni Bir Kaynak Üretmeden İlk Sese Bağlı Farklı Bir Duyuluş Kurmak

Yankının ikinci duyuluşu için “işitsel silüet” ifadesi, ilk sesle kurduğu bağı ve ondan ayrıldığı noktayı birlikte düşünmeye yarar. Silüet, kaynağının kendisi değildir; yine de kaynağından tümüyle koparıldığında anlaşılır olmaktan çıkar. Bir figürün silüetinde onu tanımaya yetecek bir bağ korunurken ayrıntıları başka koşullara göre belirir. Yankıda da dinleyici ilk sesi tanır, fakat onun ilk işitildiği biçimi duymaz. Sesin mekânla karşılaşmasından doğan ikinci duyuluş, kaynakla ilişkisini yitirmeden farklılaşır.

“Silüet” burada maddi gerçekliği zayıf bir görüntüye indirgemek için kullanılmaz. Yankı gerçekten işitilir; sesin yayılması ve yansımasıyla meydana gelir. İfadenin işlevi, ikinci duyuluşun ontolojik konumunu belirlemektir. İlk sesle özdeş denirse işitilen fark yok sayılır. Bağımsız bir ses denirse ilk sesin onun oluşumundaki zorunlu rolü silinir. İşitsel silüet ise ikisine de ihtiyaç duyar: Silüeti tanınır kılan kaynak sestir; silüetin hangi biçimde işitileceğini belirleyen mekândır. İkinci duyuluş, iki ayrı ses kaynağının ürünü değildir; bir sesin mekânsal ilişkide kazandığı biçimdir.

Kaynağa bağlılık yalnızca benzerlik meselesi değildir. Birbirine çok benzeyen iki ses farklı kişiler tarafından çıkarılabilir; bu benzerlik, birini diğerinin yankısı yapmaz. Yankıda ilk ses ile sonradan işitilen arasında gerçek bir oluşum bağı vardır: İkinci duyuluş, ilkinin çevrede yayılması ve yüzeylerle karşılaşması sayesinde meydana gelir. Dolayısıyla dinleyenin ilk sesi onda tanıması yalnızca bir çağrışım değildir. İşitsel silüet, ilk sese bağlı olduğu için onun yeniden duyuluşu sayılabilir. Tekrar statüsünün dayanağı, iki duyuluşun birbirine kusursuz benzemesi değil, ikincinin ilkinden bağımsız bir kaynak taşımamasıdır.

Mekânın biçim verici rolü de aynı ölçüde gerçektir. İkinci duyuluş kaynak sese bağlı diye onun bütün özellikleri ilk seste önceden hazır bulunmaz. Gecikmesi, şiddeti, yönü ve tınısı, sesin hangi çevrede nasıl yansıdığıyla ilişkilidir. Kaynağın aynı kalması, silüetin de her yerde aynı olmasını gerektirmez. Bir yüzeyin yerini, biçimini veya maddesini değiştirmek, ilk ses çıkarma edimini değiştirmeden yankının duyuluşunu değiştirebilir. İşitsel silüetin fark statüsü buradan gelir: İlk sese bağlı olan şey, mekân tarafından ilk sesten farklı bir biçimde işitilir.

Silüeti ayrı bir varlık gibi düşünme eğilimi, ikinci kez duyulanın kendine özgü bir niteliği olmasından doğar. Oysa kendine özgü nitelik taşımak, bağımsız bir kaynağa sahip olmakla aynı değildir. İlk ses çıkarıldıktan sonra işitilen yankı yeni bir duyuluş olarak gerçektir; fakat bu gerçeklik, ilk sesin karşısına kendi başına duran ikinci bir ses kaynağı koymaz. Tam tersine, ikinci duyuluşun ne olduğu ancak ilk sesle mekânın ilişkisi içinde belirlenebilir. Yankının ilk sesin aynısı olmaması, onun bütünüyle başka bir şey olduğunu kanıtlamaz; farklılığın kaynaktan kopuş biçiminde gerçekleşmediğini gösterir.

İşitsel silüet kavramı böylece yankının iki yönünü tek ilişkide tutar. Kaynak sesi bütünüyle geri getirmez, fakat ona bağlı kaldığı için tekrar olarak tanınır. Mekânın verdiği biçimi taşır, fakat bağımsız bir başlangıç oluşturmadığı için yalnızca başka bir ses sayılmaz. Silüet ne asıldan kalan eksik bir parça ne de aslı taklit eden ikinci bir varlıktır. İlk sesin mekân aracılığıyla duyulur hâle gelen farklı biçimidir.

3.3. Ortak Üretim Yeri: Tekrarın da Farkın da Nesnede Değil Mekânda Açığa Çıkması

Tekrar ile farkı uzlaştırmak için onları sesin iki ayrı özelliği olarak dağıtmak yeterli değildir. “Ses tekrar eder, fakat biraz değişir” denildiğinde tekrarın kaynağı yine sese, farkın kaynağı ise sonradan uğradığı değişime yerleştirilmiş olur. Böyle bir açıklama, yankının ayırt edici yapısını kaçırır. İlk ses kendisini tekrar etmez; işitilen farkı da kendi başına üretmez. Hem ikinci kez duyulur kılınma hem bu duyuluşun ilkinden ayrılan biçimi, sesin mekânla ilişkisinde meydana gelir. Tekrar ile farkın ortak üretim yeri burasıdır.

İki düzeyin birbirine karıştırılmaması gerekir: Ne yeniden duyuluyor? sorusunun cevabı ilk sestir; onu yeniden duyulur kılan nedir? sorusunun cevabı mekândır. Benzer biçimde, fark nerede işitiliyor? sorusunun cevabı sestedir; o fark nerede üretiliyor? sorusunun cevabı sesin mekânsal ilişkisidir. İlk ses hem tekrarın konusu hem farkın üzerinde işitildiği şeydir. Fakat tekrar etme ve farklılaştırma etkinliklerini ona yüklemek, konusu olduğu sürecin faili hâline getirmek olur. Yankıdaki istisnai yer değişikliği tam olarak bunu düzeltir: Nesne iki statüyü taşır; mekân iki statüyü mümkün kılar.

“Mekânda açığa çıkma” sözü, farkın yalnızca duvarlarda veya boşlukta bulunduğu anlamına gelmez. Dinleyici ayrı bir yerde asılı duran farkı değil, değişmiş duyuluşu işitir. Mekânın etkinliği kendi içine kapalı bir işlem olarak kalmaz; etkisini sesin işitilen biçiminde gösterir. Aynı şekilde tekrar, mekânın kendisinin iki kez meydana gelmesi değildir. Mekân, ilk sesle karşılaşmasının sonucu olarak onu yeniden duyulabilir kılar. Dolayısıyla “tekrar mekândadır” önermesi, mekân tekrarlanır demek değil; tekrarlama ilişkisi mekânın etkinliği sayesinde kurulur demektir.

Farkın kaynağı sesin kendi içinde aransaydı, yankı ilk sesin başına gelen bir nitelik değişikliği olarak tarif edilirdi. Tekrarın kaynağı da sesin kendi içinde aransaydı, sesin ikinci kez aynı varlık olarak ortaya çıkması beklenirdi. Her iki beklenti de ilk sesi, tek başına yapmadığı bir işin faili sayar. Mekânın rolü kabul edildiğinde ise nesneden böyle bir çoğalma veya kendiliğinden başkalaşma beklenmez. Ses bir kez çıkar; mekân onu yeniden işittirir. İlk ses bağıntının dayanağı olarak kalır; ikinci duyuluşun niçin farklı olduğu, mekânın sesle kurduğu ilişki üzerinden açıklanır.

Tekrarın ve farkın mekânda ortaklaşması, aralarındaki ayrımı ortadan kaldırmaz. Yeniden duyulma ile farklı duyulma aynı anlama gelmez; birincisi ilk sesle ilişkinin sürmesine, ikincisi ilişkinin kazandığı özgül biçime işaret eder. Fakat ikisini mümkün kılan etkinlik farklı yerlere bölünmez. Mekân yalnızca sesi ikinci kez duyurup farklılığı başka bir nedene bırakmaz; sesi ilk duyuluştan ayrı bir biçimde duyulur kıldığı ölçüde ikinci duyuluşu üretir. Aynı ilişkinin hem devamlılık hem ayrım taşıyabilmesi, yankıda tekrar ile farkın neden birbirini iptal etmediğini açıklar.

Böylece “tekrar varsa fark nasıl olur?” sorusunun dayandığı varsayım çözülür. Çelişki, tekrarın ilk sesin özdeş dönüşü olduğu kabul edilirse doğar; çünkü değişmiş bir duyuluşun aynı anda değişmemiş olması istenir. Tekrarın yeri mekâna taşındığında bu talep ortadan kalkar. İlk sesin özdeş biçimde yeniden var olması gerekmez; onun mekân tarafından yeniden duyulur kılınması yeterlidir. Farkın bulunması da tekrar statüsünü bozmaz, çünkü fark bağımsız bir kaynaktan değil, o yeniden duyulur kılınma ilişkisinden doğar. Yankıda tekrar ve fark, sesin kendi içinde çatışan iki niteliği değil, mekânın aynı sese yönelik etkinliğinde birlikte açığa çıkan iki statüdür                                                                      

3.4. Tek Edimin İki Sonucu: Yeniden Duyulur Kılmanın Tekrarı, Mekânsal Dönüşümün Farkı Üretmesi

Yankıda tekrar ile fark, art arda gerçekleşen iki ayrı işlem değildir. Önce sesin değişmeden tekrarlandığı, ardından bu ikinci örneğin mekân tarafından dönüştürüldüğü söylenirse, açıklanması gereken özdeş tekrar baştan varsayılmış olur. İlk sesin, farklılaşmadan önce ikinci kez hazır bulunduğu bir an yoktur. Dinleyiciye ulaşan ikinci duyuluş, meydana geldiği anda zaten ilkinden ayrılır. Mekân sesi yeniden duyulur kılarken ona belirli bir gecikme, yön ve tını kazandırır. Tekrar ile fark, aynı mekânsal edimin birbirinden ayrılabilir iki anlamıdır; biri tamamlandıktan sonra öteki başlamaz.

Edimi yalnızca “yansıma” sözcüğüyle adlandırmak mümkündür, fakat felsefi sorun yansımanın hangi iki işi birlikte gördüğüdür. Sesin yeniden işitilmesi, ilk çıkarılma anından sonra ona bağlı bir duyuluşun daha meydana gelmesi demektir. Burada tekrar statüsü kurulur. Ne var ki yeniden işitilen ses, yüzeylerin ve uzaklığın etkisinden arındırılmış hâlde gelmez. Onun ilkinden ayrılan nitelikleri, tam da yeniden işitilebilir olmasını sağlayan yoldan doğar. Burada fark statüsü kurulur. Mekân iki sonucu ayrı ayrı üretmez: Sesi ikinci kez duyurmak için onu bir ilişkiden geçirir; o ilişkiden geçmesi, ikinci duyuluşun farklı olmasının nedenidir.

Bu birlik, farkı tekrarın üzerine sonradan eklenmiş bir bozulma saymayı engeller. İlk sesi kusursuz biçimde yineleyen bir ikinci duyuluş meydana gelip daha sonra zayıflıyor değildir. Yankının duyulmasını mümkün kılan koşullar, duyulanın nasıl olacağını da belirler. Sesin izleyeceği yol yoksa yankı da yoktur; yol varsa onun uzunluğu, sınırları ve yüzeyleri duyuluşun biçimine katılır. Tekrarı üreten koşulun farkı da üretmesi, iki statü arasındaki bağı rastlantısal olmaktan çıkarır. Yankı önce tekrar olup bazen farklılaşmaz. Yankı, mekân aracılığıyla tekrar edilebildiği için farklılaşır.

Burada “tekrar”ın anlamı, değişmeyen bir nesnenin ikinci örneğiyle sınırlanamaz. İlk ses bir kez çıkarılmıştır; ikinci duyuluş, aynı çıkarılma ediminin mekânsal etkisinden doğar. İşiten kişi ilk sesle bağı süren bir şeyi yeniden duyar. Tekrar statüsünün gerçek dayanağı bu yeniden duyulmadır. “Fark” ise ikinci duyuluşun ilkinden ayrılan belirli biçimini adlandırır. Aynı olaya yönelen iki hüküm, farklı sorulara cevap verir: Hangi sese bağlı bir duyuluş yeniden ortaya çıktı? ve Bu duyuluş hangi biçimde ortaya çıktı? Birinci soru sürekliliği, ikinci soru dönüşümü kavrar. Cevapların birbiriyle çelişmemesinin nedeni, süreklilik ile dönüşümün farklı düzeylerde kurulmasıdır.

Mekânın üretici konumu çıkarıldığında iki hükmü bir arada tutmak güçleşir. Yalnızca sese bakıldığında ya “aynı ses geri geldi” denilerek fark bastırılır ya da “başka bir ses duyuldu” denilerek tekrar kaybedilir. Mekân hesaba katıldığında ise ikisinin de dayanağı görünür: Kaynak sesle bağın kopmaması yeniden duyuluşu tekrar kılar; bu bağın mekân içinde gerçekleşmesi duyuluşu farklı kılar. Kaynak ile ikinci duyuluş arasına yerleşen mekân, onları birbirinden ayıran bir engel değildir. İlişkiyi mümkün kıldığı ölçüde ikisi arasındaki farkı da kurar.

Yankının sentezi, sonunda ilk ses ile ikinci duyuluşu özdeş ilan etmek değildir. Farkı bütünüyle öne çıkarıp tekrar sözünü bir algı hatasına indirgemek de değildir. İlk sesin yeniden duyulması gerçektir; yeniden duyulduğu biçimin ilkinden ayrılması da gerçektir. Mekânın tek edimi, bu iki gerçekliği aynı olayda birleştirir: Yeniden sunuş tekrarın, sunuşun mekânsal biçimi farkın koşuludur. Tekrar, farkın yokluğunu gerektirmez; çünkü tekrar eden bir nesnenin özdeşliği değil, mekânın ilk sese ait bir duyuluşu yeniden üretmesidir.

3.5. Dönüş Yanılsamasının Sınırı: Özdeşliğin Yanılsama, Tekrar ile Farkın Birlikteliğinin Gerçek Olması

Yankı duyulduğunda “ses geri geldi” demek doğaldır. İkinci duyuluş ilkinden sonra gelir, ona benzer ve onunla ilişkilendirilebilir; işitme deneyimi bunu bir dönüş olarak toplar. Dolayısıyla dönüş izlenimini tümüyle yanılsama diye reddetmek, gerçekten meydana gelen bağı da reddetmiş olur. Yanılsama daha dar ve kesin bir noktadadır: Geri gelenin, ilk sesin hiç değişmemiş kendisi olduğu sanısında. İşiten kişi gerçek bir ikinci duyuluşla karşılaşır; fakat onu ilk duyuluşun özdeş geri gelişi diye kavradığında mekânın payını gözden kaçırır.

“Dönüş” sözcüğünün iki anlamı burada ayrılmalıdır. Bir şeyin kaynağıyla bağı korunarak yeniden duyulması bir anlamda dönüştür; ilk meydana geldiği biçimi aynen muhafaza edip yeniden var olması başka bir anlamda dönüştür. Yankı ilkini karşılar, ikincisini karşılamaz. İlk sesle kurduğu bağ yüzünden rastgele yeni bir ses değildir. Gecikmiş ve değişmiş duyuluşu yüzünden de ilk sesin dokunulmamış ikinci örneği değildir. Dönüşün gerçekliği, bağın sürmesine; dönüş yanılsaması, süren bağın özdeşlikle karıştırılmasına dayanır.

İki duyuluş arasındaki tanınabilirlik, yanılsamayı güçlü kılar. Yankı hiç benzemeseydi ilk sese bağlanamaz, dönüş gibi işitilemezdi. Bütünüyle özdeş olsaydı da mekânın ürettiği fark düşüncenin konusu olmazdı. Yankı tam olarak tanınabilirlik ile ayrılık arasında duyulur: İlk sese gönderir, fakat onun ilk biçimine yerleşmez. İşitsel silüet ifadesi bu yüzden yalnızca betimleyici bir benzetme değildir. Silüet, kaynağını işaret ederken kaynağın kendisi yerine geçmeyen bir görünüşü anlatır. Yankı da dinleyeni ilk sese yöneltir; ama duyulan, mekânın ilk sesle karşılaşmasında meydana gelen farklı biçimdir.

Özdeşlik yanılsamasını gidermek, tekrar statüsünü iptal etmez. “İlk ses aynen geri gelmedi” önermesinden “hiçbir şey tekrarlanmadı” sonucu çıkmaz. Böyle bir sonuç, tekrarın yalnızca değişmeden yeniden var olma anlamına gelebileceğini varsayar. Oysa yankıda ilk sese ait duyuluşun yeniden üretilmesi, mekânın etkinliğiyle gerçekten gerçekleşir. Benzer biçimde farkın gerçekliğini kabul etmek de bağımsız ikinci bir kaynak varsaymayı gerektirmez. Ses üzerindeki ayrım işitilir; onu meydana getiren, ilk sesin mekânla ilişkisidir. Özdeş geri geliş görünüş düzeyinde kurulur; yeniden duyuluş ile farklılaşma ise olayın kendisinde gerçekleşir.

Böylece “tekrar mı, fark mı?” sorusunun zorunlu bir seçim içermediği anlaşılır. Seçim ancak ikisi de sesin kendi içinde, aynı bakımdan aranırsa kaçınılmaz görünür. Sesin değişmeden dönmediği doğrudur; fakat yeniden duyulur kılınması da doğrudur. Sesin farkı işitilir; fakat bu fark bağımsız başka bir ses kaynağının varlığını göstermez. Mekân ilk sese ait duyuluşu tekrar üretirken onu kendi koşullarına göre biçimlendirir. Yankıda yinelenen, nesnenin özdeş varlığı değil ona ait duyuluş; farklılaşan, bu duyuluşun mekânda aldığı biçimdir.

İlk ses tek kez çıkarılmış, yankı ise gerçekten işitilmiştir. Aralarında ne eksiksiz bir özdeşlik ne de bütünüyle kopuk bir başkalık bulunur. Dönüş yanılsaması, bu ara ilişkiyi “aynı ses geri geldi” cümlesine sıkıştırır. Mekânın etkinliği hesaba katıldığında cümle daha kesin hâle gelir: Aynı kaynak ses, mekân tarafından yeniden ve farklı biçimde duyulur kılınmıştır. Tekrar statüsünü koruyan kaynakla bağdır; fark statüsünü kuran mekânsal biçimlenmedir. İkisi, sesin iki kez aynı varlık olmasında değil, mekânın tek bir sesi yeniden duyulur kılma ediminde birleşir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow