Tortu Üzerine: Ontolojik Sınırların Aydınlanma Operatörü
Tortuyu; bitiş, zaman, yokluk, saflık ve hareket arasındaki ontolojik sınırların mutlaklığını bozan maddi bir aydınlanma operatörü olarak ele alan felsefi inceleme.
1. Sürecin Artığı ve Ontolojik Süreklilik
1.1. Tanım, Sınır ve Epistemik Kesit
İnsan zihni, karşılaştığı gerçekliği olduğu gibi, yani kesintisiz bütünlüğü içerisinde kavramaktan ziyade onu ayrımlar üzerinden işlenebilir hâle getirir. Kavram üretmek, ilk bakışta yalnızca bir şeyi adlandırmak gibi görünse de daha temel düzeyde bir sınır çizme işlemidir. Bir şeyi tanımlamak, onun ne olduğunu söylemek kadar ne olmadığını da belirlemek; onu çevresindeki farklılıklardan ayırarak belirli bir özdeşlik alanı içerisine kapatmaktır. Sınırı olmayan bir tanım düşünülemez, çünkü sınır ortadan kalktığında tanımlanan şey ile onun dışarısı arasındaki ayrım da çözülür. Dolayısıyla kavramsallaştırma, gerçekliğin yalnızca betimlenmesi değil, süreklilik içerisinden belirli parçaların seçilmesi ve bunlara görece kapalı birlikler kazandırılmasıdır. Zihin dünyayı anlaşılabilir kılarken aynı anda onu bölümlere ayırır; nesneler, olaylar, dönemler ve süreçler bu epistemik bölümlemenin farklı biçimleridir.
“Süreç” kavramı söz konusu olduğunda sınır üretiminin zamansal biçimi ortaya çıkar. Bir oluşa süreç diyebilmek için onun nerede başladığını, hangi dönüşümleri içerdiğini ve nerede sona erdiğini belirlemek gerekir. Başlangıç ile bitiş arasındaki akış böylece tek bir kavramsal kimlik altında toplanır. Yanma süreci, çürüme süreci, üretim süreci, yaşam süreci ya da herhangi başka bir süreç, gerçekliğin bütünü içerisinden belirli nedensel ilişkilerin seçilip başlangıç ve son noktaları arasında yalıtılmasıyla tanınabilir hâle gelir. Sürecin birliği bu bakımdan yalnızca olayların ardışıklığından kaynaklanmaz; onları aynı oluşa ait sayan epistemik bir çerçeveyi de gerektirir. Akışın hangi noktasının başlangıç, hangisinin sonuç sayılacağı, gerçekliğin kendisinde çizilmiş mutlak bir çizgiden çok, belirli bir örgütlenmenin tanınmasını mümkün kılan kavramsal kesite dayanır.
Gerçekliğin fiziksel sürekliliği ise zihnin ürettiği bu keskin sınırlara bütünüyle uymaz. Bir oluşun başlangıcı olarak belirlenen anın öncesinde onu mümkün kılan maddi ve nedensel koşullar zaten vardır; bitiş olarak belirlenen anın sonrasında da süreç tarafından dönüştürülmüş madde, enerji, etkiler, izler ve yeni nedensel ilişkiler varlıklarını sürdürür. Dolayısıyla süreç, hiçbir şeyden doğarak belirli bir süre var olan ve ardından bütünüyle hiçliğe çekilen ontolojik bir ada değildir. Başlangıç, önceki ilişkilerin belirli bir örgütlenme altında yeni bir kimlik kazanması; bitiş ise söz konusu örgütlenmenin çözülerek içerdiği unsurların başka bağıntılara dağılmasıdır. Süreçlerin birbirlerinden bağımsız görünmesi, akışın gerçekten kesilmesinden değil, süreklilik içerisinde belirli örgütlenme biçimlerinin epistemik olarak birbirinden ayrılmasından kaynaklanır.
Tortu tam olarak bu ayrımın hassas noktasında belirir. Bir süreç tamamlanmış sayıldığı hâlde ondan kalan maddi artık varlığını sürdürüyorsa, kavramsal bitiş ile ontolojik devamlılık aynı noktaya denk gelmiyor demektir. Zihin belirli bir örgütlenmenin sona ermesini “sürecin sonu” olarak kaydederken gerçeklik, süreçte bulunan unsurları başka biçimler altında dolaşıma sokmaya devam eder. Tortu bu nedenle yalnızca sürecin ardından tesadüfen kalmış ikincil bir madde değildir; zihinsel kesitin ulaşamadığı ontolojik sürekliliğin görünürleştiği noktadır. Süreç ortadan kalkmış olabilir, fakat onu meydana getiren gerçekliğin tamamı ortadan kalkmamıştır. Artık, tam da sürecin kavramsal kimliği ile maddi devamlılığı birbirinden ayrıldığı için meydana gelir.
Buradaki ayrım, süreç kavramını geçersiz kılmaktan çok onun statüsünü yeniden belirlemeyi gerektirir. Süreçler epistemolojik bakımdan gerçektir; dünyadaki dönüşümleri ayırt etmek, karşılaştırmak ve nedensel ilişkileri izlemek için zorunlu kavramsal birimlerdir. Buna karşılık onları mutlak başlangıç ve bitişlere sahip, kendi üzerine kapanmış ontolojik bütünlükler olarak düşünmek yanıltıcıdır. Gerçeklik, zihnin kullandığı kavramsal noktalama işaretlerine göre durup yeniden başlamaz. Bir sürecin son noktası, evrensel oluşun sonu değil, yalnızca belirli bir biçimin tanınabilirliğini kaybettiği eşiktir. Böylelikle ontolojik süreklilik ile epistemik süreksizlik aynı gerçeklik üzerinde eşzamanlı olarak bulunabilir: akış kesilmeden devam ederken zihin onu birbirinden ayrılmış süreçler hâlinde okuyabilir.
Entropik dönüşüm de bu sürekliliği mutlak bir tekrar ya da değişmezlik olarak düşünmeyi engeller. Devam eden şey, sürecin eski biçiminin aynen korunması değildir; aksine biçim çözülür, ilişkiler değişir, enerji dağılır, madde başka yapılara katılır ve önceki örgütlenmenin kalıntıları yeni koşulların unsurlarına dönüşür. Ontolojik süreklilik burada özdeşliğin sürekliliği anlamına gelmez. Bir şey aynı şey olarak devam etmek zorunda olmadan nedensel ve maddi bakımdan devam edebilir. Tortunun teorik önemi de tam olarak bu ayrımda yoğunlaşır: süreç kimliğini yitirmiştir, fakat gerçekliği tükenmemiştir. Dolayısıyla “sona ermek” ile “yok olmak” arasındaki gündelik özdeşlik bozulur. Bitiş, varlığın sıfırlanması değil, belirli bir varoluş düzeninin başka düzenlere çözülmesidir.
Tortunun ontolojik aydınlanma işlevi böylece daha kesin biçimde tanımlanabilir. Tortu, sınırların tümüyle anlamsız olduğunu değil, onların hangi düzleme ait olduklarını açığa çıkarır. Başlangıç ve bitiş, gerçekliği kavranabilir kılan epistemik koordinatlardır; ontolojik akış ise bu koordinatların ötesine taşar. Artığın varlığı, zihnin çizdiği son sınırının gerçekliğin tamamını kapsayamadığını maddi olarak gösterir. Süreç bittiği hâlde bir şey kalıyorsa, kalan şey yalnızca geçmiş sürecin kalıntısı değil, aynı zamanda “bitiş” kategorisinin sınırıdır. Tortu böylelikle nesne olmaktan çıkarak epistemolojik bir göstergeye dönüşür: zihnin gerçeklik üzerine uyguladığı kesitin nerede başarısız olduğunu kendi maddi mevcudiyetiyle teşhir eder.
Bu açıdan bakıldığında tortunun en temel ontolojik niteliği, geçmiş bir sürece ait olması değil, ait olduğu sürecin sınırlarını aşmasıdır. Süreç onu üretmiştir, fakat kendi sona erişiyle birlikte onu ortadan kaldıramamıştır. Tortu artık eski örgütlenmenin parçası değildir; buna rağmen ondan bütünüyle bağımsız da değildir. Bir yandan sürecin geride bıraktığı iz olarak ona bağlı kalırken diğer yandan yeni nedensel ilişkilerin içine girerek evrensel akışa yeniden katılır. Böylece artık, iki süreç arasındaki boşlukta duran pasif bir kalıntı değil, tekil süreçleri birbirine bağlayan maddi süreklilik biçimidir. Zihnin başlangıç ve bitişlerle ayırdığı oluşlar, tortu üzerinden birbirlerine sızar; birinin sonucu diğerinin koşuluna, birinin atığı diğerinin maddesine dönüşebilir. Süreçlerin kavramsal tekilliği korunurken ontolojik kapalılıkları çözülür.
Tortu bu nedenle sona ilişkin alışılmış sezgiyi tersine çevirir. Normal bakışta önce süreç vardır, ardından süreç biter ve geriye tortu kalır; dolayısıyla tortu sona eklenmiş ikincil bir unsur gibi görünür. Ontolojik bakış açısından ise tortunun mevcudiyeti, son dediğimiz şeyin zaten hiçbir zaman mutlak olmadığını açığa çıkarır. Artık, bitişten sonra ortaya çıkan bir istisna değil, bitişin yalnızca örgütsel ve epistemik bir sınır olduğunun pozitif kanıtıdır. Süreç kendi adı, biçimi ve kavramsal birliği bakımından sona erebilir; fakat onu oluşturan gerçeklik başka biçimlere geçerek akış içerisinde kalır. Böylece tortu, “süreç” dediğimiz tekilliğin altında daha temel bir sürekliliği görünür kılar: varlık, zihnin koyduğu noktada durmaz.
1.2. Bitişin Ontolojik İmkânsızlığı
Bir sürecin bittiğini söylemek, çoğu durumda ona ait maddi gerçekliğin ortadan kalktığını değil, onu tek bir süreç olarak tanımamızı sağlayan örgütlenmenin artık sürdürülemediğini ifade eder. Yanma sona erdiğinde yanan madde hiçbir ontolojik devamlılık bırakmadan hiçliğe geçmez; başka bileşimlere, enerji dağılımlarına ve artık biçimlerine dönüşür. Bir beden öldüğünde onu canlı organizma olarak bir arada tutan düzen çözülür, fakat bedenin maddesi varlık alanından silinmez. Benzer biçimde herhangi bir üretim, aşınma, çözünme ya da ayrışma süreci de sona erişiyle kendi maddi koşullarını bütünüyle ortadan kaldırmaz. Sürecin tanınabilir formu sona ererken onu meydana getiren unsurlar yeni ilişkiler içerisinde varlıklarını sürdürür. Bitiş ile yok oluş arasındaki gündelik özdeşlik tam burada kırılır: sona eren varlık değil, varlığın belirli bir örgütlenme kipidir.
Mutlak bitiş fikrinin problemli oluşu, başlangıç noktasına ters yönden bakıldığında daha belirgin hâle gelir. Hiçbir süreç mutlak anlamda kendi kendisinin başlangıcı değildir. Başlangıç olarak işaretlenen an, kendisinden önceki maddi ve nedensel koşulların belirli bir konfigürasyonda birleşerek yeni bir tanınabilirlik kazanmasıdır. Bir şeyin “başlaması”, varlığın hiçlikten ortaya çıkması değil, zaten mevcut olan unsurların başka bir ilişkisel düzene geçmesidir. Aynı simetri bitiş için de geçerlidir: süreç, unsurlarını hiçliğe teslim ederek değil, onları kendi örgütsel bütünlüğünden serbest bırakarak sona erer. Başlangıç ve bitiş böylece varlık ile hiçlik arasındaki iki metafizik kapı olmaktan çıkar; bir örgütlenmeden diğerine geçişin epistemik olarak işaretlenmiş eşiklerine dönüşür. Sürecin başında gerçeklik başlamadığı gibi sonunda da gerçeklik bitmez.
Tortunun varlığı, bu sürekliliği soyut bir ontolojik iddia olmaktan çıkararak maddi olarak gösterir. Sürecin kendisine ait sayılan biçim ortadan kalktıktan sonra geriye kalan artık, iki farklı statüyü aynı anda taşır: artık tamamlanmış sürecin örgütsel bütünlüğüne ait değildir, fakat o sürecin nedensel devamlılığından da kopmamıştır. Tortuyu meydana getiren şey tam olarak sona ermiş süreçtir; dolayısıyla artık ile süreç arasında geçmişe dönük bir nedensel bağ bulunur. Buna karşılık tortu, üretildiği andan itibaren başka süreçlerin koşulu, maddesi veya müdahale noktası hâline gelebilir. Bir oluşun son ürünü, başka bir oluşun başlangıç koşuluna dönüşebilir. Böylece süreçleri birbirinden kesin biçimde ayıran kavramsal sınır, tortunun maddi dolaşımı tarafından geçirgen hâle getirilir.
“Artık” sözcüğünün gündelik anlamı çoğu zaman işlevini kaybetmiş, gereksizleşmiş veya ana süreç tarafından dışarı atılmış ikincil bir unsuru çağrıştırır. Ontolojik açıdan ise tortunun ikincilliği yalnızca sürecin amaçsal düzenine göredir. Bir üretim açısından atık olan madde, gerçekliğin bütünü açısından atık değildir; fiziksel dolaşımdan çıkarılmış değildir, yalnızca önceki işlevsel bağlamındaki statüsünü kaybetmiştir. Dolayısıyla “artık” kavramının kendisi bile antropomorfik ve teleolojik bir sınıflandırma taşır. Sürecin hedeflediği sonuç ile hedeflemediği kalıntı arasında ayrım yapan, maddenin kendisi değil, süreci belirli bir amaç veya örgütlenme üzerinden okuyan perspektiftir. Ontolojik düzlemde ürün ile tortu aynı sürekliliğe aittir: ikisi de dönüşümün ardından mevcut olan farklı maddi sonuçlardır. Tortunun değersiz ya da ikincil görünmesi, onun varlık statüsünden değil, sürecin amaçsal merkezine göre aldığı konumdan kaynaklanır.
Böyle düşünüldüğünde tekil süreçlerin ontolojik kapalılığı giderek çözülür. Bir süreci A, onu takip eden başka bir süreci B olarak ayırdığımızda aralarındaki sınır analitik açıdan işlevsel olabilir; fakat A’nın maddi sonuçları B’nin koşullarına katılıyorsa, iki süreç arasında mutlak bir ontolojik boşluk bulunamaz. A sona ermiştir, ancak A’nın etkileri B içerisinde işlemeye devam etmektedir. B de kendi sonuçlarını başka oluşlara aktaracaktır. Gerçeklik böylece birbirinden tamamen yalıtılmış süreçlerin yan yana dizilmesinden ziyade, bir örgütlenmenin sonuçlarının başka örgütlenmelerin koşullarına sürekli dönüştüğü nedensel bir devamlılık olarak düşünülebilir. Tortu, tam da süreçler arasında taşınabilen maddi kalıntı olması nedeniyle bu devamlılığın en görünür biçimlerinden biridir.
Entropi kavramı burada süreklilik ile geri döndürülemezlik arasındaki önemli ayrımı keskinleştirir. Ontolojik devamlılık, her şeyin olduğu gibi kaldığı anlamına gelmez. Tam tersine, gerçekliğin sürekliliği sürekli dönüşüm sayesinde gerçekleşir. Bir sürecin sona ermesinden sonra kalan tortu, önceki düzenin eksiksiz korunmuş minyatürü değildir; çoğu kez dönüşümün geri döndürülemezliğini taşıyan maddi sonuçtur. Yanmış bir nesnenin külü, nesnenin önceki örgütlenmesini sürdürmez; fakat tam da o örgütlenmenin dönüşmüş maddesidir. Böylece tortu hem sürekliliği hem farkı aynı anda taşır: geçmiş süreçten gelir, fakat geçmiş sürecin kendisi değildir; onun maddi devamıdır, fakat biçimsel tekrarı değildir. Süreklilik burada özdeşliğin korunmasıyla değil, dönüşüm içerisindeki nedensel bağlantının kopmamasıyla tanımlanır.
Bitişin ontolojik olarak yeniden düşünülmesi bu nedenle “hiçbir şey bitmez” şeklindeki kaba bir süreklilik tezine indirgenmemelidir. Süreçler gerçekten sona erer; fakat onların sona erişi belirli bir örgütlenmenin sona erişidir. Bir canlının ölümü, bir yanmanın sönmesi veya bir kimyasal tepkimenin tamamlanması kendi düzlemlerinde gerçek bitişlerdir. Yanıltıcı olan, bu yerel bitişleri varlığın mutlak kesintileri olarak düşünmektir. Ontolojik süreklilik süreçlerin farklılığını silmez; onların farklılıklarının altında devam eden maddi ve nedensel bağlantıyı görünür kılar. Böylelikle aynı anda iki önerme korunabilir: süreç kendi kimliği bakımından gerçekten sona ermiştir ve süreçte bulunan gerçeklik başka kiplerde devam etmektedir. Tortunun kavramsal gücü, bu iki önermeyi birbirine indirgemeden aynı nesnede birleştirebilmesinden doğar.
Artık böylece bitişin kusuru veya tamamlanamamışlığın işareti olmaktan çıkar. Bir süreç tortu bıraktığı için eksik tamamlanmış değildir; tortu, tamamlanmanın ontolojik yok oluş anlamına gelemeyeceğini gösterir. Süreç kendi sınırları içerisinde tamamlanırken onun maddi gerçekliği daha geniş bir nedensel düzende hareket etmeyi sürdürür. Zihinsel perspektiften “sonrası” olarak görünen tortu, ontolojik perspektiften kesintisiz dönüşümün içindedir. Süreç için son olan, akış için yalnızca yeni bir dağılımdır. Dolayısıyla tortunun mevcudiyeti bitiş kavramına dışarıdan eklenen bir istisna değil, bitişin hangi anlamda mümkün olduğunu belirleyen içkin koşuldur: bir şey örgütlenme olarak bitebilir, fakat varlık olarak sıfırlanamaz; sona eriş, ontolojik yokluk değil, ilişkisel yeniden dağılımdır.
1.3. Tortu Bir Aydınlanma Operatörü Olarak
Tortunun felsefi ayrıcalığı, yalnızca bir sürecin devamlılığını göstermesinde değil, süreci kavrarken kullanılan kategorilerin görünmez yapısını açığa çıkarmasında yatar. Gündelik deneyimde başlangıç, gelişme ve bitiş o kadar doğal kategoriler gibi görünür ki bunların gerçekliğin kendisine mi yoksa gerçekliği kavrama biçimimize mi ait olduğu çoğu zaman sorgulanmaz. Süreç tamamlanır, sonuç ortaya çıkar ve olay geçmişte bırakılır. Tortu ise bu düzenli şemaya maddi bir direnç gösterir. Kavramsal olarak kapanmış olan şeyin maddi bir parçası hâlâ mevcut olduğunda, zihnin çizdiği sınır ile varlığın fiilî dağılımı birbirinden ayrılır. Tam da bu uyuşmazlık nedeniyle tortu, sıradan bir nesne olmaktan çıkarak kavramların ontolojik statüsünü sınayan bir operatöre dönüşür.
“Aydınlanma operatörü” burada tortunun insana doğrudan yeni bir bilgi vermesi anlamına gelmez. Daha temel bir işlev söz konusudur: tortu, zaten kullanılan kategorilerin sınırlarını onların normal işleyişini aksatarak görünür kılar. Bir kategori kusursuz biçimde çalıştığı sürece kendi koşullarını gizleyebilir. “Süreç bitti” önermesi hiçbir dirençle karşılaşmadığında bitişin ne anlama geldiği ayrıca düşünülmez. Fakat bitmiş sürecin maddesi karşımızda durduğunda, “Ne bitti?” sorusu zorunlu hâle gelir. Sürecin kendisi mi, biçimi mi, işlevi mi, adı mı, nedenselliği mi, maddesi mi? Tortu bu ayrımları kendiliğinden cevaplamaz; fakat onları birbirinden ayırmayı zorunlu kılar. Onun aydınlatıcı niteliği, hazır bir metafizik sonuç sunmasından değil, gündelik kavramsal özdeşlikleri parçalayarak altlarında saklanan farklı ontolojik düzeyleri görünür hâle getirmesinden kaynaklanır.
Bitiş ile yok oluş arasındaki ayrım bunun ilk sonucudur. Zihin, belirli bir sürecin örgütsel kimliğini esas aldığı için o kimlik ortadan kalktığında süreci tamamlanmış sayabilir. Tortu ise tamamlanmışlığın ardından varlığını sürdürerek bitişin yalnızca söz konusu örgütlenme düzeyinde gerçekleştiğini gösterir. Böylece “süreç bitti” cümlesi yanlış olmaktan çok eksik belirlenmiş bir önerme hâline gelir. Biten şey, sürecin onu tekil ve tanınabilir yapan formudur; devam eden ise onun maddi ve nedensel sonuçlarıdır. Tortu, iki düzeyin gündelik dilde birbirine karıştırılmasını engelleyen pozitif bir karşı-örnek gibi çalışır. Ontolojik aydınlanma burada kategorinin iptal edilmesiyle değil, kapsamının doğru yere çekilmesiyle gerçekleşir.
Tekil süreç fikri de aynı müdahaleyle yeniden konumlanır. Bir süreci diğerlerinden ayırmak, düşünme açısından vazgeçilmezdir; aksi hâlde bütün oluşlar ayrıştırılamaz tek bir akış içinde erir ve herhangi bir nedensel çözümleme yapmak güçleşir. Ne var ki epistemik zorunluluk, ontolojik bağımsızlıkla özdeş değildir. Zihin akışı kesitlere ayırmak zorunda olduğu için gerçekliğin de bu kesitlere göre parçalanmış olması gerekmez. Tortu, bir sürecin sınırını aşarak başka ilişkiler içerisinde varlığını sürdürdüğünde tam olarak bu farkı maddileştirir. Sürecin kavramsal tekilliği işlevsel olarak korunurken ontolojik özerkliği sınırlanır. Tekil süreç artık kendi içine kapanmış bir varlık değil, daha geniş süreklilik içerisinde geçici olarak belirginleşen bir örgütlenme odağıdır.
Buradan daha güçlü bir sonuç çıkar: tortu yalnızca sürecin geçmişte var olduğunu kanıtlamaz, sürecin hiçbir zaman bütünüyle kendi sınırlarına ait olmadığını da gösterir. Bir oluşun meydana gelebilmesi için önceki koşullara bağımlı olması, sona erdiğinde ise sonuçlarını sonraki oluşlara aktarması, onun iki yönden de kendi sınırlarını aşması demektir. Süreç başlangıcından önceki gerçeklikten beslenir ve bitişinden sonraki gerçekliğe taşar. Başlangıç ile son arasındaki bölge, bu nedenle mutlak bir ontolojik içeri değil, belirli ilişkilerin geçici yoğunlaşmasıdır. Tortu son sınırını aşan madde olarak bu yapıyı özellikle görünür kılar; fakat onun gösterdiği ilke yalnızca sona değil başlangıca da uygulanabilir. Nasıl artık sürecin sonrasını sürece bağlarsa, koşullar da sürecin öncesini ona bağlar. Tekil süreç, iki tarafı da daha geniş akışa açık bir oluş kesitidir.
Tortunun “geride kalması” ifadesi bile bu nedenle yeniden düşünülmelidir. Geride kalmak, gözlemcinin belirlediği süreç doğrultusuna göre verilmiş konumsal ve zamansal bir hükümdür. Ontolojik açıdan tortu hiçbir yerde geride değildir; o da diğer bütün mevcut varlıklar gibi şimdiki nedensel düzenin içindedir. Önceki süreç açısından artık, sonraki süreç açısından hammadde; insan açısından atık, başka bir organizma açısından besin; belirli bir sistem açısından işlevsiz kalıntı, başka bir sistem açısından etkin koşul olabilir. “Tortu” statüsü böylece maddenin mutlak özelliğinden çok, onun sona ermiş kabul edilen belirli bir örgütlenmeyle ilişkisinden doğar. Nesne aynı kalırken ilişkisel statüsü değişebilir. Bu da tortunun ontolojik analizini yalnızca madde teorisine değil, ilişkisellik problemine bağlar.
Aydınlanma işlevinin daha radikal tarafı, tortunun sınırı görünür kılarken sınırın tümüyle keyfî olmadığını da göstermesidir. Eğer süreç kategorileri yalnızca rastgele zihinsel icatlar olsaydı, gerçeklikte hiçbir örgütsel ayrım bulunmaz ve herhangi bir başlangıç ya da bitiş belirlemek diğerinden bütünüyle farksız olurdu. Oysa süreçlerin biçimsel bütünlükleri, nedensel yoğunlaşmaları ve işlevsel eşikleri gerçektir. Epistemik olan, ayrımın bütünü değil, bu ayrımın mutlaklaştırılmasıdır. Tortu tam da burada incelikli bir konum kazanır: sınırın sahte olduğunu değil, sınırın geçirgen olduğunu gösterir. Bir oluş gerçekten diğerinden ayırt edilebilir; fakat ayrılabilir olması, diğer oluşlardan ontolojik olarak kopuk olduğu anlamına gelmez. Böylece tortu, süreklilik adına bütün farklılıkları eritmek ile farklılık adına bütün sürekliliği parçalamak arasındaki iki uç yaklaşımı aynı anda reddeder.
Gerçekliğin kavramsal haritası ile ontolojik yapısı arasındaki mesafe böylece tortu üzerinden ölçülebilir hâle gelir. Zihin, yaşanabilir ve düşünülebilir bir dünya kurmak için olayları isimlendirir, sınırlar, sınıflandırır ve tamamlanmış birliklere dönüştürür. Ontolojik akış ise bu sınıflandırmaların altında ilişkilerini sürdürür. Tortu, kavram ile varlık arasındaki bu küçük fakat belirleyici faz farkıdır: kavramın kapattığı yerde maddenin devam etmesi. Tam da bundan dolayı artık, kavramsal sistemin dışına düşmüş önemsiz bir fazlalık değil, sistemin kendi sınırını teşhir eden ayrıcalıklı bir nesne hâline gelir. Merkezde bulunan ürün bize sürecin neyi gerçekleştirdiğini gösterirken tortu, sürecin kavramsal olarak neyi dışarıda bıraktığını gösterir. Ürün sürecin başarısını temsil edebilir; artık ise sürecin ontolojik kapalılığının imkânsızlığını açığa çıkarır.
Bu bakımdan tortunun epistemolojik değeri paradoksal olarak marjinalliğinden kaynaklanır. İnsan düşüncesi çoğu zaman tamamlanmış biçime, sonuca, ürüne ve işlevsel bütüne yönelir; artık ise dikkat ekonomisinin dışında bırakılır. Fakat bütünü anlamak için tam da bütünün kendisine dahil edemediği şeyi incelemek gerekebilir. Sürecin kendi tanımı içerisinde önemsizleştirilen tortu, süreç kavramının sınırına yerleştiği için onun yapısını merkezdeki unsurlardan daha açık biçimde gösterebilir. Bir kavramın neyi kapsadığı kadar neyi dışarıda bıraktığı da onun sınırlarını belirlediğinden, tortu dışlanmış madde olmanın ötesinde kavramsal sınırın maddi işaretine dönüşür.
Sonuç olarak tortunun ilk büyük ontolojik işlevi, gerçekliğin kesintisizliği ile zihnin kesitler hâlinde çalışma zorunluluğunu aynı nesnede karşı karşıya getirmesidir. Süreç kavramını ortadan kaldırmaz; onu ait olduğu epistemik düzleme geri yerleştirir. Bitişi reddetmez; bitişi yok oluştan ayırır. Tekilliği çözmez; tekilliğin daha geniş bir ilişkiler ağı içerisindeki geçici örgütlenme olduğunu gösterir. Artığı kutsallaştırmaz; onun kavramsal sınırların ötesine taşan maddi sürekliliğini görünür kılar. Tortu tam da bu nedenle bir aydınlanma operatörüdür: zihnin “burada sona erdi” diyerek kapattığı oluşun, varlığın kendi düzleminde başka ilişkiler altında sürmekte olduğunu göstererek epistemik sınır ile ontolojik süreklilik arasındaki mesafeyi maddileştirir.
2. Geçmişin Mekânsallaşması ve Şimdinin Ontolojisi
2.1. Zamanın Maddeye Çökelmesi
Geçmiş gündelik bilinçte çoğunlukla artık bulunmayan bir zaman bölgesi olarak tasarlanır. Şimdi burada bulunan, geçmiş ise geride kalmış olandır; zaman, sanki varlıkların içinden geçerek ilerlediği ve arkasında erişilemez bölgeler bıraktığı yatay bir eksenmiş gibi düşünülür. Tortu bu sezgisel zaman geometrisini bozan özel bir nesnedir, çünkü geçmişe ait olduğu söylenen bir sürecin maddi sonucu geçmişte değil, doğrudan şimdide bulunmaktadır. Bir tortuya dokunulduğunda geçmişe dokunulmaz; şimdi mevcut olan bir maddeye dokunulur. Buna rağmen söz konusu maddeyi tortu olarak tanımamızı sağlayan şey, onun artık mevcut olmayan bir oluşla kurduğu nedensel ilişkidir. Böylece tortu iki farklı zamansal belirlenimi tek bir ontolojik mevcudiyette toplar: kökeni geçmiş olarak adlandırılır, varlığı ise bütünüyle şimdidir.
“Geçmişin mekânsallaşması” tam olarak bu noktada metafor olmaktan çıkar. Zamanın kendisi fiziksel anlamda tortuya dönüşmez; çöken şey, geçmiş bir oluşun maddi sonucudur. Fakat geçmiş hakkında kurduğumuz zamansal ilişki, tortu sayesinde mevcut bir mekânsal nesne üzerinden erişilebilir hâle gelir. Daha önce gerçekleşmiş olan, artık gerçekleşiyor değildir; buna karşılık onun sonucu belirli bir hacme, ağırlığa, konuma ve maddi dirence sahiptir. Geçmiş olayın zamansal yokluğu ile tortunun mekânsal mevcudiyeti aynı nesnede kesişir. Dolayısıyla geçmiş, tortuda bağımsız bir zaman bölgesi olarak korunmaz; geçmişin izi mevcut mekânın bir parçasına dönüşür.
Buradaki ayrım özellikle önemlidir, çünkü tortunun geçmişi ontolojik olarak koruduğunu söylemek kolaylıkla yanlış bir sonuca götürebilir. Tortu geçmişin kendisi değildir. Yanmış bir nesnenin külü yanma olayının kendisi olmadığı gibi, çökelmiş bir kalıntı da onu meydana getiren sürecin devam eden hâli değildir. Olay sona ermiştir; tortu ise olayın nedensel zincirinden doğmuş mevcut bir varlıktır. Geçmişin tortuda “bulunması”, geçmiş olayın ontolojik olarak şimdide tekrar var olması değil, şimdiki maddenin yapısının geçmiş bir oluş tarafından belirlenmiş olması anlamına gelir. Geçmiş böylece nesnenin içinde saklanan ikinci bir zaman gibi değil, nesnenin mevcut durumunun nedensel tarihi olarak okunur.
Tortuya yönelen bilinç, tam da burada iki farklı işlemi aynı anda gerçekleştirir. İlk olarak mevcut bir nesneyi algılar: kül, çökelti, leke, tortulaşmış madde, aşınma izi veya başka bir kalıntı. Ardından bu mevcut nesneyi kendisini üretmiş olan artık mevcut olmayan süreçle ilişkilendirir. İkinci işlem olmaksızın nesne yalnızca mevcut bir madde olarak kalabilir; onu “tortu” yapan, maddi niteliği kadar geçmiş bir oluşla kurulan zamansal-nedensel bağıntıdır. Dolayısıyla geçmiş, tortunun içinde küçük bir ontolojik nesne olarak bulunmaz; bilinç, tortunun mevcut özelliklerinden hareketle onun oluş tarihine yönelir. Zaman kategorisi burada nesnenin çıplak mevcudiyetinden değil, mevcut olan ile artık mevcut olmayan arasındaki ilişkiden doğar.
Böylelikle geçmişe ilişkin alışılmış “orada ve geride” tasarımı tersine çevrilebilir. Geçmişe ait olduğunu düşündüğümüz her maddi iz, ontolojik olarak şimdiye aittir. Bir arkeolojik tabaka, eski bir yapının kalıntısı, aşınmış bir yüzey veya jeolojik çökelti, ne kadar eski olursa olsun var olduğu sürece mevcut dünyanın unsurudur. Yaşı, onun şimdiki varlığını azaltmaz. Milyonlarca yıl önce meydana gelmiş bir dönüşümün tortusu bugün bulunduğunda, karşımızdaki madde milyonlarca yıl uzaktaki ontolojik bir bölgeye ait değildir; mevcut anda vardır. “Milyonlarca yıl önce” ifadesi onun bulunduğu yeri değil, mevcut biçiminin nedensel kökenini belirtir. Zaman böylece tortu üzerinden bir uzaklık ontolojisi olmaktan çıkarak mevcut varlığın tarihsel belirlenimi şeklinde okunabilir.
Mekânın rolü de bu dönüşümle birlikte değişir. Şimdi yalnızca soyut ve boyutsuz bir zaman noktası olmaktan çıkar; geçmiş oluşların sonuçlarını üzerinde taşıyan maddi bir alan hâline gelir. Tortu belirli bir yerde bulunur ve tam da bu yer kaplama özelliği sayesinde geçmişe ilişkin soyut zamansal mesafeyi duyusal olarak erişilebilir kılar. Bir olay artık yoktur, fakat onun bıraktığı madde önümüzde durabilir. Geçmişin ontolojik yokluğuna rağmen tarihsel etkinliğinin maddi olarak mevcut olması, zaman ile mekân arasındaki gündelik ayrımı karmaşıklaştırır. Zamansal olarak sona ermiş olanın sonucu mekânsal olarak varlığını sürdürür; dolayısıyla mekân yalnızca mevcut nesnelerin yan yana bulunduğu nötr bir yüzey değil, farklı oluş tarihlerinin sonuçlarını aynı anda taşıyan bir birikim alanıdır.
Tortunun zamanı görünür kılması da tam olarak buradan kaynaklanır. Zaman doğrudan algılanan bir nesne değildir; değişim, ardışıklık, bellek ve izler üzerinden kavranır. Tortu ise değişimin ardından kalan fark olduğu için zamanın maddi okunabilirliğini artırır. Bir yüzeyde biriken katmanlar, yalnızca maddelerin üst üste yığılması değildir; birbirinden farklı oluş anlarının mevcut düzlemde ayrıştırılabilir hâle gelmesidir. Katman kalınlığı, bileşimi, konumu veya yapısı, geçmiş dönüşümlerin doğrudan kendisini değil, onların şimdiki maddi sonuçlarını taşır. Zaman burada soyut kronolojiden maddi farklılaşmaya tercüme edilir. Tortu, zamanın kendisini maddeye çevirmese de zamansal ardışıklığın maddi farklar biçiminde okunmasını mümkün kılar.
Geçmiş ile şimdi arasındaki ilişkinin böyle kurulması, “geçmiş artık yoktur” önermesiyle “geçmiş hâlâ etkilidir” önermesinin çelişmeden birlikte savunulabilmesini sağlar. Geçmiş olay ontolojik olarak mevcut değildir; fakat onun nedensel sonuçları mevcuttur. Etkinliğin devamı, olayın kendisinin devamını gerektirmez. Tam tersine tortu, neden ile sonuç arasındaki zamansal ayrımı maddi biçimde korur: neden sona ermiş olabilir, sonuç ise hâlâ vardır. Böylece geçmişin şimdi üzerindeki etkisini açıklamak için geçmişe bağımsız bir ontolojik mevcudiyet atfetmeye gerek kalmaz. Şimdinin yapısı, kendisinden önceki dönüşümlerin sonuçlarını içerdiği için tarihsel olabilir.
Tortunun zaman açısından aydınlatıcı gücü, sonunda geçmişi ortadan kaldırmasında değil, “geçmiş” dediğimiz kategorinin neyi gösterdiğini daha kesin hâle getirmesinde belirir. Geçmiş, mevcut dünyanın arkasında duran ikinci bir varlık alanı değildir; artık gerçekleşmeyen oluşların şimdiki varlıklar üzerindeki nedensel tarihidir. Tortu ise bu tarihin en yoğun maddi biçimlerinden biridir. Onun üzerinde geçmiş ile şimdi yan yana duran iki ontolojik bölge olarak bulunmaz; geçmişin etkisi şimdiki maddenin biçimi olarak mevcuttur. Böylece zamanın maddeye çökelmesi, aslında geçmişin şimdide ikinci kez var olması değil, şimdinin kendi içinde geçmiş oluşların sonuçlarını taşıyacak kadar tarihsel bir ontolojik yapıya sahip olduğunun görünür hâle gelmesidir.
2.2. Augustinus: Geçmişin Şimdiki Hatırlamada Kuruluşu
Tortunun geçmiş ile şimdi arasındaki alışılmış ayrımı sarsması, zamanın ontolojik statüsüne ilişkin daha temel bir soruyu zorunlu kılar: geçmiş, tam olarak nerede vardır? Bir olay gerçekleşirken mevcuttur; gerçekleşmesi sona erdiği anda ise artık doğrudan deneyimin nesnesi değildir. Buna rağmen bilinç geçmişten söz eder, geçmişi hatırlar, onun hakkında yargılar kurar ve şimdiki varlıkları geçmiş olaylarla ilişkilendirir. Dolayısıyla geçmiş, bir yandan “artık olmayan” olarak tanımlanırken diğer yandan düşüncenin ve deneyimin etkin bir kategorisi olarak işlemeyi sürdürür. Tortu bu paradoksu soyut zaman düşüncesinden çıkarıp maddi bir nesne üzerinde yoğunlaştırır: onu meydana getiren süreç artık yoktur, fakat sürecin izi şimdiki gerçekliğin içerisinde vardır. Böylece “geçmişin varlığı” sorusu, geçmiş olayın kendisi ile onun şimdide bulunan izi arasındaki ayrım üzerinden yeniden kurulabilir.
Augustinus’un zaman üzerine düşüncesi tam da geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gündelik dilin varsaydığı simetrinin problemli olduğunu gösterir. Geçmiş artık yoksa, gelecek henüz yoksa ve şimdi sürekli olarak geçmişe dönüşüyorsa, üç zaman kipinin de aynı anlamda “var” olduğunu söylemek mümkün değildir. Buna rağmen insan geçmişi hatırlayabilir ve geleceği bekleyebilir. Çözüm, zaman kiplerini birbirinden bağımsız üç ontolojik bölge gibi düşünmek yerine onların şimdiki bilinçteki farklı kiplerini ayırt etmektir. Geçmişin şimdisi bellek, şimdinin şimdisi dikkat, geleceğin şimdisi ise beklenti olarak düşünülebilir. Böylece bilinç hiçbir zaman ontolojik olarak geçmişin içine geri dönmez veya geleceğe sıçramaz; geçmiş ve gelecek, şimdiki bilinç içerisinde farklı yönelim biçimleri olarak kurulur.
Tortu, Augustinusçu sezginin maddi karşılığını olağanüstü açıklıkla verir. Geçmişte meydana gelmiş bir süreçten kalan tortuya bakıldığında algının doğrudan nesnesi geçmiş değildir. Gözün önündeki, dokunulabilen veya ölçülebilen şey şimdiki maddi kalıntıdır. Onun geçmişle ilişkisi ise mevcut nesnenin kendisini aşan bir zamansal yönelim gerektirir. Bilinç, şimdiki izi geçmişte gerçekleşmiş bir oluşun sonucu olarak tanır; dolayısıyla geçmişe yönelme, mevcut olanı terk ederek başka bir ontolojik bölgeye geçmek biçiminde değil, mevcut izin nedensel kökenini yeniden kurmak biçiminde gerçekleşir. Tortu geçmişin kendisini geri getirmez; geçmişin şimdide düşünülebilmesini sağlayan maddi dayanağı sunar.
Belleğin işlevi burada yalnızca eski görüntüleri saklayan bir depo olmaktan çıkar. Eğer geçmiş ontolojik olarak artık mevcut değilse, hatırlama da geçmişte duran hazır bir nesnenin tekrar alınması şeklinde düşünülemez. Hatırlanan şey, şimdiki bilinç içerisinde yeniden etkinleştirilen izler, imgeler, anlam ilişkileri ve zamansal bağlantılar aracılığıyla kurulur. Geçmiş deneyimin kendisi ile geçmiş deneyimin şimdiki hatırlanışı özdeş değildir. İlki gerçekleşmiş ve sona ermiştir; ikincisi ise şimdi gerçekleşen bir bilinç faaliyetidir. “Hatırlıyorum” dediğimiz anda yapılan eylem geçmişte değil şimdidedir. Hatırlamanın içeriği geçmişe yönelirken hatırlama ediminin ontolojik konumu şimdide kalır.
Aynı ayrım maddi tortuya uygulandığında daha da belirginleşir. Bir tortunun oluşum nedeni geçmiştedir, fakat tortunun algılanması, incelenmesi ve anlamlandırılması şimdiki zamanda gerçekleşir. Dolayısıyla geçmişe ilişkin bilgi iki tür iz üzerinden kurulabilir: bilinçte bulunan mnemonik izler ve dünyada bulunan maddi izler. Bellek geçmiş deneyimin bilinçteki izini taşırken tortu geçmiş dönüşümün maddi izini taşır. İkisinin ortak özelliği, geçmişin kendisi olmamalarına rağmen artık mevcut olmayan bir oluşa yönelmeyi mümkün kılmalarıdır. Aralarındaki fark ise taşıyıcılarında belirir: birinde iz öznenin bellek düzeninde, diğerinde dış dünyanın maddi örgütlenmesinde bulunur. Geçmiş böylece hem öznel hem nesnel izler aracılığıyla şimdide okunabilir; fakat her iki durumda da erişilen şey ontolojik olarak şimdiki bir taşıyıcıdır.
Buradan geçmişin varlığına ilişkin önemli bir ayrım doğar. “Geçmiş yoktur” önermesi, geçmişin hiçbir etkisinin veya izinin bulunmadığı anlamına gelmez. Yok olan, olayın gerçekleşmekte oluşudur. Olayın sonuçları ise şimdiki varlıkların belirlenimlerine katılmış olabilir. Yanma artık gerçekleşmiyordur, fakat kül vardır; yara açılma olayı sona ermiştir, fakat iz kalabilir; belirli bir toplumsal olay geçmişte kalmıştır, fakat kurumlarda, yapılarda, belgelerde veya kolektif bellekte etkilerini sürdürebilir. Geçmişin nedensel etkinliği ile geçmiş olayın ontolojik mevcudiyeti birbirinden ayrıldığında, “geçmiş hâlâ bizimledir” gibi ifadelerin metafizik belirsizliği de giderilebilir. Bizimle olan geçmişin kendisi değil, geçmiş oluşların şimdiki sonuçlarıdır.
Tortunun aydınlatıcı niteliği, gündelik bilincin zaman kiplerini farkında olmadan mekânsallaştırmasını da görünür hâle getirir. “Geçmiş geride kaldı”, “gelecek önümüzde”, “zamanda geriye gitmek” gibi ifadeler, zamanı bir mekânmış gibi düzenler. Geçmiş sanki şimdinin arkasında bulunan ve erişim mesafesi giderek artan bir bölgedir. Oysa tortu tam tersini gösterir: geçmişe atfedilen maddi kalıntı doğrudan önümüzde bulunabilir. Binlerce yıl önce oluşmuş bir tortu birkaç santimetre uzağımızda dururken birkaç saniye önce gerçekleşmiş olay artık ontolojik olarak mevcut değildir. Zamansal uzaklık ile mekânsal uzaklık birbirinden tamamen ayrılır. Dolayısıyla geçmişin “geride” bulunması fiziksel bir konum değil, bilincin kronolojik ilişkileri mekânsal metaforlarla düzenleme biçimidir.
Augustinusçu şimdinin radikalliği burada tortunun maddiliği sayesinde daha somut bir anlam kazanır. Eğer algılanabilir varlık daima mevcut anda bulunuyorsa, tortu ne kadar eski olursa olsun ontolojik mevcudiyeti bakımından geçmişe ait değildir. Onu geçmişe ait kılan, maddesinin zaman dışı bir şekilde eski bir bölgede kalması değil, şimdiki biçiminin geçmişteki bir nedensel oluşa bağlanmasıdır. Dolayısıyla bir tortunun “geçmişten gelmesi”, geçmişin fiziksel olarak şimdiye taşınması anlamına gelmez; şimdiki bir varlığın oluş nedenlerinin kronolojik olarak daha önce gerçekleşmiş olması anlamına gelir. Böylece zaman, varlıkların içine yerleştirildiği üç ayrı kutudan ziyade, mevcut varlıkların oluş ve dönüşüm ilişkilerini düzenleyen bir ardışıklık olarak kavranabilir.
Bellek de aynı nedenle geçmişi muhafaza eden bir kap olmaktan çok, şimdiyi zamansal derinliğe kavuşturan bir faaliyet olarak düşünülebilir. Hatırlama olmasaydı şimdiki deneyim geçmişe doğru anlamlandırılamaz; her mevcut durum yalnızca kendi anlık mevcudiyetine kapanırdı. Tortu ise belleğin yaptığına benzer bir işi maddi düzlemde gerçekleştirir: mevcut nesneyi kendi anlık görünüşünden daha geniş bir oluş zincirine bağlar. Kül yalnızca kül değildir; onu üreten yanmanın izidir. Çökelti yalnızca belirli bir madde değildir; kendisini meydana getiren akışın, ayrışmanın veya birikmenin maddi sonucudur. Şimdiki varlık, tortu statüsü kazandığı anda kendi mevcudiyetinin ötesinde bir zaman ilişkisini taşımaya başlar.
Böyle bir perspektifte geçmişin ontolojik bağımsızlığı zayıflarken tarihsel gerçekliği ortadan kalkmaz. Aksine geçmiş daha kesin bir statü kazanır: geçmiş, mevcut olmayan olayların kronolojik alanıdır; onların şimdiki etkileri ise mevcut gerçekliğin içindedir. İki düzeyi birbirine karıştırmamak, geçmişi hem metafizik olarak yeniden varlaştırmaktan hem de etkisiz bir hiçliğe indirgemekten kaçınmayı sağlar. Tortu, tam bu ara yüzeyde çalışır. Kendisi vardır; nedeni artık yoktur. Kendisi şimdidir; anlamı geçmişe yönelir. Maddi mevcudiyeti günceldir; biçimsel açıklaması tarihsel bir zincir gerektirir. Geçmiş ile şimdi böylece iki varlık bölgesinin karşılaşması olarak değil, mevcut sonuç ile artık mevcut olmayan neden arasındaki zamansal bağıntı olarak birbirine bağlanır.
Tortu açısından bakıldığında Augustinus’un zaman sezgisi yalnızca bilincin iç yapısına ilişkin bir çözümleme olmaktan çıkar ve maddi dünyanın okunmasına uygulanabilir bir ontolojik ayrım kazanır. Geçmişe ait olduğu söylenen şeylerin tamamı, var oldukları ölçüde şimdide vardır; geçmişlikleri ise onların ontolojik konumundan değil, oluş tarihlerinden gelir. Bellek geçmişi şimdiki hatırlama olarak kurarken tortu geçmişi şimdiki iz olarak taşır. İkisinde de geçmiş kendi başına geri dönmez. Geri dönen veya karşımızda duran, geçmişe yönelten mevcut bir formdur. Tortu böylece geçmişin ontolojik mevcudiyetini değil, geçmişin şimdiki mevcudiyet üzerinden kurulabilirliğini gösterir: geçmiş yoktur, fakat geçmişin izi vardır; iz geçmişte değil, daima şimdidedir.
2.3. Benjamin: Bellek, Yeniden Kurulum ve Şimdiki İz
Geçmişin yalnızca şimdiki izler üzerinden erişilebilir olması, belleği edilgin bir muhafaza mekanizması olarak düşünmeyi yetersiz bırakır. Eğer geçmiş olay artık mevcut değilse, belleğin yaptığı şey geçmişi olduğu yerde bulup bilince taşımak olamaz. Hatırlama, geçmişin eksiksiz bir kopyasını açığa çıkaran arkeolojik kazıdan ziyade, mevcut izler ile şimdiki yönelim arasında kurulan etkin bir ilişkidir. Walter Benjamin’in geçmiş ve bellek üzerine düşüncesi tam da bu noktada önem kazanır: geçmiş, homojen bir kronolojinin gerisinde tamamlanmış ve değişmeden bekleyen bir nesne değildir; şimdiki anın belirli bir konstelasyon içerisinde yakaladığı, seçtiği ve yeniden anlamlandırdığı parçalar üzerinden görünür hâle gelir. Geçmişin anlamı yalnızca “orada ne olmuştu?” sorusuna değil, şimdinin o olaya hangi ilişki içerisinde yöneldiğine de bağlıdır.
Benjaminci perspektif, tarihsel zamanı boş ve homojen bir çizgi olarak düşünmeye karşı çıkar. Kronolojik sıralama olayları önce-sonra ilişkisi içerisinde düzenleyebilir; fakat bir olayın tarihsel anlamı yalnızca bu koordinattan türemez. Belirli bir geçmiş parçası, çok daha sonraki bir şimdide yeni bir okunabilirlik kazanabilir. Daha önce önemsiz görünen bir iz, değişen tarihsel koşullar içerisinde merkezi hâle gelebilir; bastırılmış veya unutulmuş bir olay, şimdiki çatışmalar tarafından yeniden görünür kılınabilir. Böylece geçmişin şimdide kurulması, geçmişin keyfî biçimde icat edilmesi anlamına gelmez. Geçmiş olay gerçekten gerçekleşmiştir ve bıraktığı izler bütünüyle serbestçe üretilemez; değişen şey, bu izlerin hangi ilişkiler içerisinde seçildiği, birleştirildiği ve anlamlandırıldığıdır.
Tortu, bu bellek mantığının maddi sınır durumlarından biri olarak düşünülebilir. Tortunun kendisi geçmişi anlatmaz. Bir çökelti, leke, kül tabakası veya kalıntı kendi başına kavramsal bir tarih anlatısına sahip değildir; yalnızca belirli bir oluşun maddi sonucudur. Onu geçmişin izi olarak okumak için şimdiki bir bilinç, belirli bir bilgi düzeni ve nedensel bağlantı kurma yetisi gerekir. Aynı tortu farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabilir: bir jeolog için çevresel dönüşümün göstergesi, bir arkeolog için insan faaliyetinin izi, bir kimyager için belirli bir reaksiyonun sonucu, gündelik bilinç içinse yalnızca temizlenmesi gereken kir olabilir. Maddenin geçmişi değişmezken onun geçmiş olarak okunma biçimi şimdiki epistemik çerçeveye göre farklılaşır.
Tam da burada maddi iz ile bellek kurulumu arasındaki ilişki daha incelikli hâle gelir. Şimdinin geçmişi yeniden kurması, maddi gerçekliği istediği gibi biçimlendirebileceği anlamına gelmez. Tortu, yorumun önünde direnç gösteren pozitif bir kalıntıdır. Onun bileşimi, konumu, yapısı ve fiziksel özellikleri geçmiş hakkında kurulabilecek anlatıları sınırlar. Dolayısıyla tortu aynı anda hem yeniden kurulumun malzemesi hem de yeniden kurulumun keyfîleşmesini engelleyen ontolojik dirençtir. Bellek geçmişi şimdiden hareketle anlamlandırırken tortu, “her geçmiş eşit ölçüde kurulabilir” sonucuna karşı maddi bir sınır çizer. Geçmiş doğrudan mevcut değildir, fakat onun meydana getirdiği izlerin pozitif özellikleri vardır; şimdiki yorum bu özelliklerle hesaplaşmak zorundadır.
Böylelikle tortu, geçmişin ne mutlak biçimde korunmuş ne de bütünüyle kaybolmuş olduğunu gösteren ara bir epistemik yapı hâline gelir. Olayın kendisi kaybolmuştur; iz ise korunmuştur. İz olayla özdeş olmadığı için geçmiş bütünüyle korunmuş değildir, fakat iz nedensel olarak olay tarafından üretildiği için geçmişle bağlantı da kopmuş değildir. Tarihsel bilginin temel gerilimi burada yoğunlaşır: artık mevcut olmayan bir şeyi yalnızca mevcut olan sonuçlarından hareketle anlamak. Tortu bu gerilimi maddi biçimde taşır. Bir yandan “orada bir şey gerçekleşti” der; diğer yandan “gerçekleşen şey artık burada değildir” der. Pozitif mevcudiyeti geçmişin gerçekliğini desteklerken eksikliği geçmişin bütünüyle geri getirilemeyeceğini aynı anda gösterir.
Benjaminci bellek düşüncesi açısından önemli olan bir başka nokta, geçmişin her unsurunun şimdide eşit ölçüde görünür olmamasıdır. Tarihsel süreklilik yalnızca korunmuş belgelerden ve resmî anlatılardan oluşmaz; unutulmuş, bastırılmış, terk edilmiş veya değersizleştirilmiş kalıntılar da geçmişin maddi dokusuna aittir. Tortu tam da ana ürünün, tamamlanmış biçimin ve resmî sonucun dışında kaldığı için farklı bir tarihsel epistemolojiye imkân verir. Bir sürecin kendisi hakkında kurduğu ya da onun hakkında sonradan kurulan anlatı çoğu zaman merkezî sonuçlara yönelirken, artıklar süreç tarafından içerilemeyen yan etkileri, kayıpları ve maddi fazlalıkları saklayabilir. Bu nedenle tortuya bakmak, geçmişi yalnızca neyi başardığı üzerinden değil, neyi dışarıda bıraktığı üzerinden de okumaktır.
Arşiv ile tortu arasındaki fark burada belirginleşir. Arşiv, en geniş anlamıyla, geçmişten belirli unsurların korunmaya değer bulunarak seçilmesini, sınıflandırılmasını ve gelecekte erişilebilir olacak şekilde düzenlenmesini içerir. Tortu ise çoğu durumda saklanmak üzere seçilmemiştir. Kalmasının nedeni hatırlanmak istenmesi değil, sürecin onu bütünüyle ortadan kaldıramamış olmasıdır. Dolayısıyla tortu bir tür istemsiz arşiv gibi işler. Arşiv geçmişi koruma iradesinin maddi düzeniyse tortu, geçmişin kendisini koruma iradesinden bağımsız olarak bıraktığı dirençtir. Tam da bu nedenle resmî belleğin seçici yapısına karşı farklı bir epistemik değer kazanabilir: unutulması istenen, önemsiz görülen veya hiçbir zaman kayda değer sayılmayan bir süreç, kendi tortusu sayesinde şimdide okunabilir kalabilir.
Geçmişin yeniden kurulumu böyle bir maddi dirençle birleştiğinde, bellek ne saf keşif ne de saf yaratım olarak düşünülebilir. Hatırlayan veya tarihsel olarak yorumlayan özne, önünde duran izleri belirli bir şimdiki bağlam içerisinde birleştirir; fakat o izleri bütünüyle yoktan üretmez. Tortunun ontolojik mevcudiyeti ile yorumun epistemik etkinliği birbirini sınırlar. Maddi kalıntı yoruma ihtiyaç duyar, yorum ise maddi kalıntının sunduğu olanaklar içerisinde hareket eder. Geçmişin şimdide kurulması tam da bu çift yönlü ilişkidir: şimdiki bilinç geçmişi anlamlandırırken geçmişin mevcut izleri de şimdiki anlamlandırmanın sınırlarını belirler.
Tortu ayrıca geçmiş ile şimdi arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını da açığa çıkarır. Nedensel açıdan geçmiş tortuyu üretmiştir; epistemik açıdan ise şimdiki tortu geçmişi yeniden görünür kılar. Birinci yönde geçmişten şimdiye maddi bir nedensellik, ikinci yönde şimdiden geçmişe doğru anlamsal bir yönelim vardır. Geçmiş olay tortunun nedenidir; tortu ise geçmiş olay hakkındaki bilginin şimdiki koşullarından biridir. Böylece aynı ilişki iki farklı yönde işler: ontolojik olarak geçmiş şimdiyi belirler, epistemolojik olarak şimdi geçmişi kurar. Tortunun özel konumu, bu iki yönü aynı maddi nesnede birbirine bağlamasıdır.
Benjaminci “şimdi” anlayışının tortuyla kurduğu yakınlık da burada yoğunlaşır. Şimdi, geçmişten tamamen arındırılmış ince bir zaman çizgisi değildir; farklı tarihsel ilişkilerin kesiştiği yoğun bir konstelasyondur. Mevcut bir nesnenin içerisinde farklı geçmiş süreçlerin etkileri bulunabilir; mevcut bir toplumsal düzen daha eski kurumların, çatışmaların ve dışlamaların izlerini taşıyabilir; maddi bir yüzey birbirinden farklı dönemlerde oluşmuş katmanları aynı anda barındırabilir. Geçmiş böylece şimdinin karşıtı olmaktan çok, şimdinin oluş koşullarından biri hâline gelir. Şimdi yalnızca “şu an gerçekleşen” değildir; kendisine ulaşmış farklı nedensel çizgilerin geçici kesişimidir.
Tortunun aydınlanma operatörü olarak işlevi, geçmiş kategorisini tam bu kesişimde yeniden konumlandırır. Geçmişin bağımsız bir ontolojik bölge olarak şimdiye eşlik ettiğini varsaymaya gerek yoktur; aynı şekilde geçmişi mutlak yokluğa indirgemek de şimdinin tarihsel belirlenimini açıklayamaz. Tortu üçüncü bir çözüm sunar: geçmiş olay yoktur, fakat onun mevcut sonuçları vardır; bu sonuçlar şimdiki bilinç tarafından geçmişin izleri olarak okunur. Dolayısıyla tarihsel ilişki, geçmiş ile şimdinin iki ayrı varlık alanı olarak yan yana gelmesi değil, artık mevcut olmayan nedenlerin mevcut sonuçlar üzerinden yeniden kurulmasıdır.
Belleğin kurucu niteliği de böylece ontolojik bir keyfîlikten ayrılır. Geçmişin anlamı şimdide kurulabilir, fakat geçmişin gerçekleşmişliği şimdiki yorum tarafından yaratılmaz. Tortunun maddi direnci tam olarak bu sınırı temsil eder. Şimdi, tortuyu farklı kavramsal sistemler içerisinde okuyabilir; ona farklı tarihsel önemler yükleyebilir; onu farklı nedensel zincirlere bağlayabilir. Fakat tortunun varlığını, maddi bileşimini ve belirli süreçlerle kurulabilen gerçek nedensel ilişkilerini salt yorumla değiştiremez. Böylece geçmişin yeniden kurulumu, gerçekliğin yerine söylemin geçirilmesi değil, artık doğrudan mevcut olmayan gerçekliğe onun mevcut izleri üzerinden erişmenin kaçınılmaz epistemik biçimidir.
Tortu sonuçta belleğin en temel paradoksunu maddi olarak kristalleştirir: geçmiş ancak artık geçmiş olmadığı bir yerde, yani şimdiki bir izde erişilebilir hâle gelir. Geçmişe ulaşmak için kullanılan her taşıyıcı ontolojik olarak şimdiye aittir; geçmişlik, taşıyıcının var olduğu zaman değil, taşıdığı nedensel ve anlamsal ilişkinin yönüdür. Benjaminci yeniden kurulum ile tortunun maddi sürekliliği burada birbirine bağlanır. Şimdi geçmişi olduğu gibi içine almaz; geçmişin bıraktığı parçaları kendi koşulları içerisinde okunabilir hâle getirir. Tortu ise bu yeniden kuruluşun hem malzemesi hem sınırıdır: geçmişi şimdide görünür kılar, fakat hiçbir zaman geçmişin kendisine dönüşmez.
3. Varlık-Yokluk Asimetrisi ve Pozitif İz
3.1. Diğer Dualitelerden Varlık-Yokluk Dualitesine
Düşünce, farklılıkları çoğu zaman karşıtlıklar üzerinden düzenler. Sıcak ile soğuk, aydınlık ile karanlık, düzen ile düzensizlik, hareket ile durağanlık gibi kavramsal çiftler, birbirlerinin sınırlarını belirleyerek anlam kazanır. Bir kutbun anlaşılabilirliği diğer kutbun imkânını varsayar; hareketi durağanlıktan, düzeni düzensizlikten, sıcaklığı soğukluktan ayırarak tanırız. Ne var ki bu karşıtlıkların altında çoğu zaman fark edilmeyen ortak bir ontolojik zemin bulunur: karşıtlığın iki tarafı da vardır. Hareket eden şey de duran şey de, sıcak nesne de soğuk nesne de, düzenli yapı da düzensiz yapı da aynı varlık alanı içerisinde pozitif belirlenimler olarak bulunabilir. Karşıtlık, var olan iki farklı kip arasında kurulmaktadır.
Varlık ile yokluk arasındaki ayrım aynı yapıya sahip değildir. Yokluk, varlığın karşısına ikinci bir pozitif nesne gibi yerleştirilemez; çünkü yerleştirildiği anda artık bütünüyle yokluk olmaktan çıkar. “Yokluğu göstermek” istediğimizde gösterebildiğimiz şey ya boş bir alan, ya eksiklik, ya bir temsil, ya bir iz, ya da daha önce bulunmuş bir şeyin bulunmayışıdır. Fakat boşluk vardır, temsil vardır, iz vardır ve eksikliğin kendisi belirli bir mevcut düzen içerisindeki ilişkinin niteliğidir. Dolayısıyla yokluğu doğrudan nesneleştirme girişimi paradoksal biçimde onu varlık alanına geri çeker. Varlık ile yokluk bu nedenle sıcak ile soğuk gibi aynı ontolojik düzlemde karşılıklı duran iki pozitif kutup değildir. Karşıtlığın bir tarafı bütün belirlenimlerin gerçekleştiği alanı ifade ederken diğer tarafı tam olarak o alanın bulunmamasını belirtir.
Bilincin kavramsal alışkanlığı burada önemli bir gerilim üretir. Zihin karşıtlıkları çoğu zaman ortak bir temsil düzlemine taşımaya yatkındır. Siyah ile beyazı yan yana gösterebilir, hareket ile durağanlığı iki farklı nesnede veya aynı nesnenin farklı anlarında deneyimleyebilir, düzen ile düzensizliği karşılaştırabiliriz. Her iki kutup da temsil edilebilir olduğu için dualite zihinsel olarak simetrik görünür. Varlık-yokluk ayrımında ise aynı yöntem işlemez. Varlığı temsil eden mevcut bir nesne bulunabilir; yokluğu temsil etmek için kullanılan her nesne ise kendi varlığı nedeniyle temsil ettiği yokluktan ayrılır. Yokluğun kendisi gösterilemez; yalnızca bir şeyin yokluğu, mevcut bir düzen içerisindeki eksiklik olarak gösterilebilir.
Boş bir sandalye bunun gündelik biçimini açıkça gösterir. Sandalyenin üzerinde bulunmayan kişi yoktur, fakat görülen şey kişinin yokluğu değildir; mevcut sandalye, mevcut mekân ve kişinin orada bulunması gerektiğine ilişkin zihinsel beklentidir. Yokluk, pozitif algının nesnesi olmaktan çok mevcut düzen ile beklenen düzen arasındaki farkta ortaya çıkar. Bir odanın “boş” olduğunu söylediğimizde de mutlak hiçliği algılamayız; oda, duvarlar, hava, ışık ve mekânsal ilişkiler vardır. Boşluk, belirli nesnelerin bulunmayışını ifade eden ilişkisel bir hükümdür. Bilinç böylece yokluğu doğrudan deneyimlemek yerine var olanların düzenindeki eksiklik üzerinden kurar.
Tortu, aynı yapıyı çok daha yoğun bir biçimde taşır. Tortunun karşısında pozitif bir varlık vardır; fakat o varlığın tortu olarak anlamı, artık mevcut olmayan başka bir şeye bağlıdır. Külün yalnızca maddi bileşimine bakıldığında mevcut bir madde görülür. Onu yanmış bir nesnenin tortusu olarak gördüğümüzde ise mevcut madde, artık mevcut olmayan bir örgütlenmeye gönderme yapmaya başlar. Dolayısıyla tortu kendi pozitif varlığının ötesinde bir yokluğu işaret eder. Algılanan şey vardır, fakat anlamlandırılan ilişkinin kutuplarından biri artık yoktur. Yokluk böylece doğrudan nesne hâline gelmeden varlık alanında okunabilir olur.
Burada indeks kavramı belirleyicidir. Bir indeks, temsil ettiği şeyle yalnızca benzerlik üzerinden değil, nedensel veya fiziksel bir bağlantı üzerinden ilişki kurar. Dumanın ateşe, izin geçmiş bir temasa, yaranın belirli bir fiziksel müdahaleye gönderme yapması gibi tortu da kendisini meydana getirmiş sürece nedensel olarak bağlıdır. Süreç artık mevcut olmasa bile onun meydana getirdiği maddi sonuç vardır. Bu nedenle tortu, yokluğa keyfî biçimde atanmış sembolik bir işaret değildir. Onu artık mevcut olmayan sürece bağlayan şey yalnızca zihnin yorumu değil, gerçek bir oluş ilişkisidir. Tortunun pozitif mevcudiyeti, yok olanın geçmişteki mevcudiyetine nedensel olarak bağlıdır.
Varlık-yokluk asimetrisi tam burada maddi bir görünürlük kazanır. Tortunun kendisini ve onu meydana getiren süreci aynı anda pozitif varlıklar olarak karşımıza koyamayız; süreç mevcut olduğunda henüz onun tamamlanmış tortusundan söz edemeyebiliriz, tortu süreç sonrasında belirginleştiğinde ise süreç artık kendi önceki örgütlenmesiyle mevcut değildir. İki kutup aynı ontolojik anda simetrik biçimde yan yana bulunmaz. Buna rağmen tortu, yok olmuş olan ile mevcut olan arasında süreklilik kurar. Yokluk mutlak bir ikinci nesneye dönüştürülmeden, varlığın içerisindeki nedensel iz aracılığıyla kavranabilir hâle gelir.
Üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesi açısından mesele daha da hassaslaşır. Bir şey belirli bir anlamda ya vardır ya yoktur; aynı yüklem ve aynı koşullar altında hem var hem yok olduğu söylenemez. Tortu bu mantıksal ayrımı ihlal etmez. Geçmiş süreç artık yoktur, tortu ise vardır. Paradoks, tortunun iki statüyü aynı nesnede birleştirmesinden değil, var olan tortunun anlamının yok olan sürece yönelmesinden doğar. Böylece ontolojik olarak üçüncü bir hâl üretmeden epistemolojik olarak iki kutup arasında bağlantı kurulabilir. Tortu “yarı var” veya “yarı yok” değildir; bütünüyle vardır. Fakat varlığının gösterge işlevi, kendisini meydana getiren şeyin artık bulunmamasına dayanır.
Tam da bu nedenle tortu, varlık ile yokluk arasındaki ilişkiyi düşünmek için sıradan bir eksiklikten daha güçlü bir model sunar. Eksiklik çoğu zaman zihinsel beklentiye bağlıdır: masada dört bardak bekleniyorsa üç bardak dördüncünün eksikliğini görünür kılar. Tortuda ise yokluk yalnızca beklentiden doğmaz; maddi kalıntının nedensel tarihi tarafından taşınır. Kül, yanmış nesnenin yokluğunu yalnızca bizim onu orada görmek istememiz nedeniyle değil, doğrudan o nesnenin dönüşümünden meydana geldiği için gösterir. Dolayısıyla tortu, yokluğun temsilini psikolojik beklentiden ontolojik nedenselliğe bağlar.
Yokluğun böyle pozitif bir iz üzerinden kavranması, varlık-yokluk karşıtlığının diğer dualitelerden neden farklı olduğunu daha da belirginleştirir. Hareketin karşısına durağan bir nesne koyabiliriz; her ikisi de vardır. Yokluğun karşısına ise yokluğu göstermek için koyduğumuz her şey zorunlu olarak var olacaktır. Bu nedenle yokluk hiçbir zaman kendi adına pozitif temsil alanına çıkamaz; kendisini ancak varlıkta açılan bir eksiklik, iz, kopuş veya artık üzerinden belli eder. Tortu bu yapıyı gizlemek yerine açığa çıkarır. Karşımızdaki madde tam anlamıyla mevcut olduğu hâlde, onun fenomenolojik ve anlamsal yoğunluğu mevcut olmayan bir oluş tarafından belirlenmektedir.
Varlık-yokluk ayrımının asimetrisi böylece bir düşünce kusuru değil, temsilin ontolojik sınırı olarak anlaşılabilir. Bilinç, yokluğu düşünebilmek için bile var olan göstergelere ihtiyaç duyar; dildeki “yokluk” sözcüğü dahi mevcut bir gösterge olarak işlemektedir. Yokluk kavramsallaştırıldığı anda bir kavram, temsil edildiği anda bir temsil, düşünüldüğü anda mevcut bir bilinç içeriği ortaya çıkar. Bunların hiçbiri yokluğun kendisi değildir. Tortu, aynı problemi maddi düzeyde en yalın biçimiyle yoğunlaştırır: var olan bir şey, kendi varlığı sayesinde artık var olmayanı görünür kılar. Böylece yokluk varlığa dönüştürülmez; varlığın içinde okunabilir bir ilişki hâline gelir.
3.2. Sanal ve Mithyā: Ara Ontolojik Statüler
Varlık ile yokluğun aynı düzlem üzerinde simetrik iki kutup hâline getirilememesi, düşünce tarihinde yalnızca mantıksal bir problem olarak kalmamış; farklı varlık kiplerinin birbirinden ayrılmasını gerektiren çok sayıda ara kategori üretmiştir. İnsan bilinci karşılaştığı her şeyi basitçe “vardır” veya “yoktur” biçiminde sınıflandırdığında, temsil, görünüş, imge, rüya, sanallık ve fenomenal gerçeklik gibi durumları açıklamakta zorlanır. Çünkü bunların hiçbirine mutlak anlamda yok denemez: deneyimlenir, etkide bulunur, bilinçte veya teknik bir taşıyıcı üzerinde gerçekleşirler. Buna rağmen onları temsil ettikleri, taklit ettikleri veya kendilerinden daha temel kabul edilen gerçeklikle bütünüyle aynı ontolojik statüye yerleştirmek de sezgisel ve teorik bir güçlük yaratır. Böylece varlık-yokluk karşıtlığının katılığı, varlığın kendi içerisinde farklı gerçeklik dereceleri veya kipleri düşünülerek işlenebilir hâle getirilir.
Sanal olan bunun çağdaş ve açık örneklerinden biridir. Sanal bir nesne mutlak anlamda yok değildir. Bir ekran üzerinde görünür, veri yapıları tarafından taşınır, algılanır, davranışları etkiler ve başka gerçek süreçlere neden olabilir. Dolayısıyla sanalın etkisiz bir hiçlik olduğunu söylemek mümkün değildir. Buna karşılık sanal nesnenin temsil ettiği fiziksel nesneyle aynı varlık kipine sahip olmadığı da açıktır. Dijital bir masa görüntüsü ile fiziksel masa arasında “biri vardır, diğeri yoktur” şeklinde yalın bir karşıtlık kurmak yetersizdir; ikisi de farklı anlamlarda vardır. Ayrım, varlık ile yokluk arasında değil, var olma tarzları arasında kurulmalıdır.
Sanalın “daha az gerçek” gibi deneyimlenmesi buradan doğar. Bu ifade katı ontolojik bir niceliklendirme olarak alınmamalıdır; varlık ölçülebilen bir madde miktarı değildir. Daha doğru ifadeyle sanal olanın gerçekliği, kendi taşıyıcı düzlemi ile temsil ettiği nesnenin gerçekliği arasında bölünmüştür. Sanal nesne temsil olarak gerçektir, fakat temsil ettiği fiziksel nesnenin maddi özelliklerine sahip değildir. Dijital ateş görüntüsü gerçekten bir görüntü olarak vardır, fakat yakmaz; sanal su gerçekten bir temsil olarak mevcuttur, fakat susuzluğu gidermez. Böylece temsil düzlemindeki pozitif mevcudiyet ile referans düzlemindeki yokluk aynı fenomen içerisinde birleşebilir. Ekranda su vardır denildiğinde belirli bir temsil kipinden, “orada su yoktur” denildiğinde fiziksel referans düzleminden söz edilir. Çelişki, ontolojik düzlemler ayrıştırıldığında ortadan kalkar.
İnsan bilincinin sanal paradigmalara kolaylıkla uyum sağlayabilmesinin altında da bu çok katmanlı ontolojik okuma yeteneği bulunur. Bilinç aynı nesneye hem “var” hem “gerçek nesnenin kendisi değil” statüsü verebilir. Böylelikle mutlak yokluğu doğrudan temsil edemeyen zihin, yokluğa yakın bir ilişkiyi varlığın içerisindeki temsil farkıyla kurar. Sanal olan yokluğun kendisi değildir; aksine son derece pozitif bir varlık biçimidir. Fakat temsil ettiği şeyin fiziksel yokluğunu kendi pozitif mevcudiyeti içerisinde taşıyabilir. Bu bakımdan sanal paradigma, varlık-yokluk ayrımının doğrudan bir üçüncü hâli olmaktan ziyade, varlık alanı içerisinde mevcudiyet ile referansın birbirinden ayrılabildiği bir temsil rejimi olarak düşünülebilir.
Advaita Vedānta’daki mithyā kavramı tamamen farklı metafizik öncüllerden hareket etmesine rağmen benzer bir sınıflandırma problemini daha radikal düzeyde görünür kılar. Śaṅkara açısından mutlak gerçeklik Brahman’dır; değişen, çokluk halinde deneyimlenen fenomenal dünya ise Brahman’la aynı ontolojik statüye sahip değildir. Bununla birlikte fenomenal dünyayı mutlak hiçlik olarak tanımlamak da mümkün değildir. Dünya deneyimlenir, pratik ilişkiler içerisinde işler, nedenler ve sonuçlar üretir; dolayısıyla hiçbir şekilde görünmeyen veya hiçbir düzeyde bulunmayan mutlak yoklukla özdeşleştirilemez. Mithyā tam da sat ile asat, mutlak gerçeklik ile mutlak gerçekdışılık arasında gündelik ikili sınıflandırmanın yetersiz kaldığı noktada ortaya çıkan özgül bir statüyü ifade eder.
Burada “arada” sözcüğünü mekânsal veya niceliksel bir orta nokta gibi anlamamak gerekir. Mithyā, yüzde elli gerçek ve yüzde elli gerçekdışı bir varlık sınıfı değildir. Daha ziyade bağımsız ve mutlak gerçekliğe sahip olmayan, fakat deneyim düzleminde bütünüyle inkâr da edilemeyen bir görünüş kipidir. Klasik Advaita ayrımları açısından fenomenal dünya ampirik düzlemde işlerken nihai metafizik çözümlemede bağımsız gerçekliğini kaybeder. Dolayısıyla mesele varlığın miktarı değil, gerçekliğin hangi düzlemde ve hangi bağımlılık ilişkisi içerisinde kurulduğudur. Böyle bir yaklaşım, ikili mantığın basit “vardır/yoktur” sınıflandırmasının her ontolojik sorunu tek başına çözemeyeceğini gösterir.
Sanal ile mithyā arasında doğrudan özdeşlik kurmak elbette mümkün değildir. Sanal, modern temsil teknolojileri ve gerçeklik kipleri bağlamında ele alınabilirken mithyā, Brahman’ın mutlaklığı üzerine kurulu çok daha kapsamlı bir metafizik sistemin parçasıdır. Ortaklaştırılabilecek nokta, ikisinin de bilincin “mutlak varlık veya mutlak yokluk” şeklindeki kaba ikiliğini aşmak için farklı ontolojik statüler ayırt etmesine imkân vermesidir. Sanal nesne vardır, fakat referansıyla özdeş değildir; mithyā olarak nitelenen fenomen vardır denebilecek bir deneyimsel işleyişe sahiptir, fakat mutlak ve bağımsız gerçeklik değildir. Her iki durumda da yokluk, pozitif bir nesne olarak üretilmez; bunun yerine varlığın kendi içerisinde farklı gerçeklik ilişkileri ayrıştırılır.
Tortunun özgüllüğü ise tam burada belirginleşir. Sanal ve mithyā gibi kategoriler, varlık ile yokluk arasındaki kategorik huzursuzluğu farklı ontolojik statüler tanımlayarak işlerken tortu aynı problemi yeni bir ara varlık türü icat etmeden görünür kılar. Tortunun kendisinin statüsü belirsiz değildir. Tortu vardır; maddidir, ölçülebilir, yer kaplar ve nedensel ilişkilere girebilir. Onu ilginç hâle getiren, kendi ontolojik statüsünün ara olması değil, bütünüyle pozitif olan varlığının artık mevcut olmayan bir sürece yönelmesidir. Dolayısıyla tortu “ne var ne yok” değildir. Tam tersine, kesin biçimde var olanın kesin biçimde artık var olmayanla kurduğu nedensel bağdır.
Böyle bir yapı, insan bilincinin yokluğu neden sürekli varlık üzerinden temsil etmeye yöneldiğini de açıklamaya yardımcı olur. Yokluğun kendisine pozitif erişim mümkün olmadığı için bilinç onu izlerle, imgelerle, boşluklarla, temsillerle ve kalıntılarla kavrar. Sanal, olmayan referansı mevcut temsil üzerinden gösterebilir; mithyā ayrımı deneyimlenen dünyanın mutlak gerçeklikle özdeş olmayışını kavramsallaştırabilir; tortu ise sona ermiş süreci mevcut maddi sonuç üzerinden görünür kılar. Üç durumda kullanılan ontolojik araçlar birbirinden farklıdır, fakat epistemik ihtiyaç benzerdir: doğrudan nesneleştirilemeyen yokluğu veya mutlak gerçeklikten farklılaşmayı pozitif bir varlık ilişkisi içerisinde düşünmek.
Tortu yine de diğer örneklerden daha doğal bir indeks niteliği taşır. Sanal temsil çoğu durumda bilinçli olarak üretilir; temsil ile referans arasındaki bağ sembolik, ikonik veya teknik olarak kurulabilir. Mithyā ise kapsamlı bir metafizik ayrımın kavramsal unsurudur. Tortuysa kendisini “yokluğun temsili” olmak üzere üretmez. Bir süreç sona ererken bıraktığı kalıntı, herhangi bir temsil amacı olmaksızın vardır. Sonradan ona bakan bilinç, maddi kalıntının nedensel kökenini tanıyarak yok olmuş süreci onun üzerinden okur. Bu nedenle tortunun temsil gücü kasıtlı değil, ontolojik olarak türetilmiştir: işaret ettiği şeyle ilişkisi bir gösterge sistemi tarafından dışarıdan kurulmamış, doğrudan oluş sürecinin kendisi tarafından meydana getirilmiştir.
Sanal olanın referansından kopabilmesi de tortuyla arasındaki farkı keskinleştirir. Hiç var olmamış bir nesnenin sanal temsili üretilebilir; temsilin varlığı referansın geçmişte gerçekten bulunmasını gerektirmez. Tortu ise gerçek bir nedensel geçmiş talep eder. Bir şeyi tortu olarak adlandırmak, onun belirli bir dönüşümden kaldığını varsaymaktır. Bu nedenle tortu, yokluğu temsil ederken aynı zamanda yok olanın bir zamanlar mevcut olduğuna ilişkin ontolojik bağ taşır. Yokluk burada soyut bir “bulunmama” değil, önceki mevcudiyetin sona ermesidir. Tortunun pozitifliği tam olarak bu zamansal asimetriyi muhafaza eder.
Varlık-yokluk problemi böylece tortuda ara ontolojik statü üretmek yerine zamansal ve nedensel ilişki üzerinden çözümlenir. Bir zamanlar var olan süreç artık yoktur; onun ürettiği artık ise vardır. Aralarında üçüncü bir varlık derecesi değil, dönüşüm ilişkisi bulunur. Tortunun gücü, varlık ile yokluğu birbirine karıştırmadan aralarında okunabilir bir bağ kurabilmesidir. Yokluk varlıklaştırılmaz, varlık da yokluğa indirgenmez. Mevcut olan, kendi maddi tarihinde artık mevcut olmayanı taşır. Tortu bu nedenle varlık ile yokluk arasında üçüncü bir şey değil; yokluğun yalnızca var olan bir iz üzerinden düşünülebileceğini açığa çıkaran doğal bir epistemik ara yüzdür.
3.3. Tortu: Yokluğun Pozitif İndeksi
Yokluğun doğrudan temsil edilememesi, tortunun ontolojik konumunu olağan bir kalıntının çok ötesine taşır. Tortu bütünüyle mevcut bir varlıktır: belirli bir yerde bulunur, maddi özelliklere sahiptir, başka nesnelerle ilişkiye girer ve nedensel süreçlerin parçası olabilir. Buna rağmen tortuyu yalnızca kendi pozitif özellikleri üzerinden kavramak, onu tortu yapan temel ilişkiyi gözden kaçırır. Bir madde ancak kendisini üretmiş ve artık kendi önceki biçimiyle mevcut olmayan bir sürece bağlandığında tortu statüsü kazanır. Dolayısıyla tortunun anlamı kendi mevcudiyetiyle tamamlanmaz; varlığı, ontolojik olarak kendisinde bulunmayan bir geçmiş oluşa doğru açılır. Mevcut nesnenin anlamsal yapısına mevcut olmayanın girmesi, tortuyu yokluğun pozitif indeksi hâline getirir.
İndeks kavramı burada sıradan temsil fikrinden daha güçlüdür. Bir sözcük, işaret ettiği nesneyle fiziksel bir ilişki taşımaksızın onu gösterebilir; bir resim hiç var olmamış bir şeyi tasvir edebilir; sanal bir temsil gerçek dünyada hiçbir zaman karşılığı bulunmamış bir nesneyi görünür kılabilir. Tortu ile sona ermiş süreç arasındaki ilişki ise böyle keyfî değildir. Tortu, doğrudan doğruya söz konusu sürecin maddi nedenselliği tarafından meydana getirilmiştir. Külün yanmaya, çökelmenin akışa, aşınma izinin sürtünmeye bağlanması sonradan kurulmuş salt sembolik ilişkiler değildir. Süreç, kendi ortadan kalkışının izini bizzat üretmiştir. Bu nedenle tortunun işaret etme kapasitesi dışarıdan eklenen bir anlamlandırmaya dayanmakla kalmaz; anlamlandırmayı mümkün kılan maddi bağlantı zaten nesnenin oluş tarihinde mevcuttur.
Tam da bu nedensel bağ nedeniyle tortu, yokluğun sıradan bir sembolünden ayrılır. Bir mezar taşı ölü bir insanı sembolik olarak temsil edebilir, fakat taşın kendisi zorunlu olarak o insanın bedeninden üretilmiş değildir. Tortuda ise mevcut iz ile artık mevcut olmayan süreç arasında oluşsal bir süreklilik vardır. Süreç kendisini tüketirken, dönüştürürken veya sona ererken tortuyu üretmiş; dolayısıyla kendi yokluğunun gelecekte okunabileceği maddi koşulu bırakmıştır. Tortu, sona ermiş oluşun dışarıdan atanmış göstergesi değil, oluşun kendi içinden çıkardığı göstergedir. Bir bakıma süreç, ortadan kalkarken kendi bulunmayışının maddi indeksini üretir.
Buradaki “yokluk” da mutlak hiçlikle karıştırılmamalıdır. Tortunun işaret ettiği yokluk, hiçbir zaman var olmamış bir şeyin yokluğu değildir; önce var olmuş, belirli bir süreç içerisinde etkinlik göstermiş ve ardından önceki örgütlenmesini kaybetmiş olanın yokluğudur. Dolayısıyla tortu mutlak hiçliğin değil, yitirilmiş mevcudiyetin indeksidir. Aradaki fark belirleyicidir. Hiç var olmamış bir nesne maddi tortu bırakamaz; tortunun varlığı, işaret ettiği oluşun en azından belirli bir zamanda gerçekleşmiş olmasını gerektirir. Böylelikle tortu aynı anda iki farklı ontolojik yargıyı taşır: “bu süreç artık yoktur” ve “bu süreç bir zamanlar gerçekten vardı.” Mevcut artık, geçmiş mevcudiyet ile şimdiki yokluk arasındaki geçişin maddi kanıtıdır.
Tortuya bakıldığında gerçekleşen algısal deneyim de iki katmanlıdır. Birinci düzeyde yalnızca mevcut nesne görülür. İkinci düzeyde ise nesnenin maddi özellikleri bir oluş tarihine bağlanır ve algılanan varlık, kendisini aşan bir yokluğun işareti hâline gelir. Kül görüldüğünde kül pozitiftir; yanmış nesnenin eski örgütlenmesi ise mevcut değildir. Buna rağmen külün anlamı, tam da artık bulunmayan o örgütlenmeye yönelir. Bilinç böylece yokluğu doğrudan görmez; varlığın içerisinde yokluğa açılan nedensel bir yön görür. Yokluk fenomenolojik olarak mevcut bir nesnenin anlamsal ufkunda belirirken ontolojik olarak hâlâ yokluk statüsünü korur.
Üçüncü hâlin imkânsızlığı açısından tortunun önemi tam burada kesinleşir. Tortu, varlık ile yokluk arasında ikisini uzlaştıran üçüncü bir ontolojik madde değildir. “Süreç hem vardır hem yoktur” demeyi gerektirmez. Süreç artık yoktur; tortu vardır. Mantıksal ayrım bütünüyle korunur. Fakat tortunun varlığı, yok olan sürecin geçmiş mevcudiyeti tarafından nedensel olarak belirlendiğinden, varlık ile yokluk birbirlerinden mutlak biçimde ilişkisiz iki kategori olarak da kalmaz. Birinin yokluğu diğerinin varlığında iz bırakabilir. Böylelikle üçüncü hâl ontolojik düzlemde reddedilirken temsil düzleminde bir bağlantı kurulabilir: varlık ve yokluk karışmaz, fakat var olan iz yokluğu okunabilir hâle getirir.
Yokluğu kavramak için pozitif bir taşıyıcıya duyulan ihtiyaç, burada yalnızca insan dilinin veya zihninin yetersizliği olarak görülmemelidir. Yokluk zaten kendisi gereği pozitif bir nesne olarak sunulamaz. Eğer doğrudan karşımıza çıkabilen, özelliklere sahip, konumlandırılabilen ve algılanabilen bir “yokluk” olsaydı, söz konusu şey artık yokluk değil belirli bir varlık olurdu. Dolayısıyla yokluğun temsilindeki dolaylılık tesadüfi değildir; kavramın kendi ontolojik yapısından kaynaklanır. Bilinç yokluğu ancak bir boşluk, eksiklik, kopuş, kayıp, iz veya artık üzerinden kavrayabilir. Tortu bu dolaylılığın kusursuz örneğidir, çünkü kendi pozitif maddiliğini kaybetmeden mevcut olmayanın göstergesi olabilir.
Daha radikal sonuç, tortunun kendi görünürlüğünü kısmen işaret ettiği şeyin görünmezliğinden kazanmasıdır. Eğer süreç hâlâ bütünlüğü içerisinde devam ediyor olsaydı, mevcut maddeyi aynı anlamda tortu olarak adlandırmak mümkün olmayabilirdi. Artık statüsü, sürecin sona erişiyle belirginleşir. Dolayısıyla tortunun kavramsal kimliği, başka bir şeyin yokluğuna bağlıdır. Burada varlık, yokluktan sonra tesadüfen kalan bir fazlalık olmaktan çıkar; belirli bir varlık türünün tanınabilirliği doğrudan yokluğun meydana gelmesine bağlanır. Sürecin yokluğu tortuyu yaratmaz—onu maddi olarak süreç yaratmıştır—fakat onu tortu olarak görünür kılan şey sürecin artık mevcut olmamasıdır.
Böylelikle varlık ile yokluk arasında tek yönlü bir karşıtlık yerine asimetrik bir bağıntı ortaya çıkar. Yokluk kendi başına varlığın içine giremez, fakat varlık yokluğun izini taşıyabilir. Mevcut olan, mevcut olmayan tarafından geçmişte belirlenmiş olabilir. Bir şeyin artık bulunmaması, onun bütün nedensel etkilerinin de yok olduğu anlamına gelmez. Tortu bu asimetriyi maddi düzeyde sabitler: yok olan süreç tortunun şimdiki yapısının nedenidir; şimdiki tortu ise yok olan sürecin epistemik göstergesidir. Nedensellik geçmişten şimdiye, okuma ise şimdiden geçmişteki mevcudiyete ve oradan şimdiki yokluğa doğru hareket eder. Tek bir maddi kalıntı içerisinde ontolojik ve epistemik yönlerin ters doğrultulu hareketi birleşir.
Tortunun negatifliği dolayısıyla kendi maddesinde değil, ilişkisindedir. Tortu pozitif bir varlık olduğu için kendisine “eksik varlık” muamelesi yapmak gerekmez. Eksik olan tortu değildir; artık mevcut olmayan süreçtir. Tortunun negatif işlevi, kendi ontolojik statüsünün zayıflığından değil, başka bir varlığın ortadan kalkışını taşımasından kaynaklanır. Böylece negatiflik, varlığın derecesi olmaktan çıkarak ilişkisel bir kategoriye dönüşür. Bir nesne tam anlamıyla var olabilir ve yine de yokluğun göstergesi olarak işleyebilir. Bu ayrım, yokluğu temsil etmek için varlığın kendisini ontolojik olarak zayıflatma zorunluluğunu ortadan kaldırır.
Sonuçta tortunun üçüncü aydınlatıcı gücü, varlık-yokluk karşıtlığını çözmek değil, onun gerçek asimetrisini açığa çıkarmaktır. Yokluk, varlığın karşısında aynı türden ikinci bir nesne olarak bulunamaz; buna rağmen varlığın içerisinde maddi izler bırakabilir. Tortu yokluğu doldurmaz, iptal etmez veya yarı-varlığa dönüştürmez. Tam tersine, yokluğun yokluk olarak kalmasını sağlayarak onu düşünülebilir hâle getirir. Mevcut kalıntı ile mevcut olmayan süreç birbirine karışmadan nedensel ve anlamsal bir bağ içerisinde tutulur. Tortu yokluğun kendisi değildir; yokluğun varlıkta bıraktığı pozitif indekstir. Varlığıyla geçmiş mevcudiyeti doğrular, işaret ettiği eksiklikle onun artık bulunmadığını gösterir ve böylece yokluğu varlığa dönüştürmeden varlık alanında okunabilir kılar.
4. Saflığın Artığı ve Negatif Kimlik
4.1. Arınmanın Tortu Üreten Paradoksu
Arınma düşüncesi ilk bakışta son derece basit bir mantığa dayanır: kirli olan temizlenir, yabancı madde uzaklaştırılır ve geriye saf olan kalır. Böyle bakıldığında süreç tek yönlü görünür; başlangıçta mevcut olan kir, temizlik işlemi sayesinde giderek azalır ve sonunda ortadan kalkar. Fakat maddi düzeyde dikkat, temizlenen yüzeyden çıkarılan maddeye çevrildiğinde farklı bir mekanizma belirir. Kir yok olmamıştır; yer değiştirmiştir. Bir yüzeyden ayrılmış, başka bir maddede toplanmış, suya karışmış, filtrede tutulmuş, çökelmiş veya atık hâline gelmiştir. Saflaştırılan bölgenin perspektifinden kaybolan şey, daha geniş ontolojik düzlemde varlığını sürdürmektedir. Arınma kiri hiçliğe göndermez; onu merkezden çevreye taşıyarak tortulaştırır.
Saflık böylece yalnızca belirli özelliklerin mevcudiyetiyle tanımlanamaz; belirli unsurların dışarıda bırakılmasını gerektiren ilişkisel bir statü hâline gelir. “Saf” dediğimiz alanın sınırı, içinde bulunmasına izin verilen ile dışarı çıkarılması gereken arasındaki ayrım sayesinde kurulmaktadır. Dolayısıyla saflık pozitif içeriğinden önce negatif bir işlem içerir: ayıklama. Saflaştırma, homojen kabul edilen bütünden heterojen unsurların ayrıştırılmasıdır. Ayrıştırılan unsurun ortadan kalkması gerekmez; onun artık bütünün içinde bulunmaması yeterlidir. Böylece saflığın koşulu kirin ontolojik yokluğu değil, kir ile saf alan arasındaki sınırın başarıyla kurulmasıdır.
Tortu, arınma işleminin görünmez kıldığı bu negatif koşulu maddileştirir. Temizlenmiş yüzeye bakıldığında yalnızca sonucun pozitif niteliği görülür: yüzey temizdir. Tortuya bakıldığında ise temizliğin hangi maddelerin dışarı çıkarılması sayesinde üretildiği görünür olur. Bir tarafta sonuç, diğer tarafta sonucun bedeli vardır. Saf alan kendi kendine saflaşmamıştır; belirli unsurları taşıyamayacağına karar veren bir ayırma mekanizması işlemiştir. Tortu, söz konusu ayırmanın sonunda biriken dışlanmış madde olduğu için saflığın görünmeyen üretim tarihini taşır. Sonucun içinde görünmeyen işlem, artıkta okunabilir hâle gelir.
Arınmanın paradoksu tam olarak burada belirir: daha fazla temizlik, belirli koşullarda daha fazla artık üretir. Saflaştırma işlemi yoğunlaştıkça saf alanda istenmeyen maddeler azalırken bunların başka bir yerdeki yoğunluğu artabilir. Dolayısıyla saflık ile tortu birbirlerinin basit karşıtları değildir; biri diğerini üretir. Bir sistem kendi içindeki heterojenliği azaltırken dışarısındaki heterojen madde birikimini artırabilir. Böylece saf alanın homojenliği ile tortunun yoğunluğu aynı işlemin iki farklı sonucuna dönüşür. Saflık kendisini tortunun yokluğu olarak sunarken, kendi gerçekleşme mekanizması tortu üretimine dayanır.
Bu ilişki saflığın ontolojik değil, büyük ölçüde konumsal ve ilişkisel niteliğini açığa çıkarır. Bir madde belirli bir bağlamda kir olarak sınıflandırılırken başka bir bağlamda işlevsel, değerli veya nötr olabilir. Saflaştırılan sistem açısından dışarı atılması gereken unsurun gerçekliğin bütünü açısından “kir” olması gerekmez. Onu kir yapan şey, belirli bir bütünün düzeni içerisinde uygun kabul edilmemesidir. Dolayısıyla arınma yalnızca maddelerin fiziksel ayrılması değil, aynı zamanda hangi unsurun içeride, hangisinin dışarıda bulunması gerektiğine ilişkin normatif veya işlevsel bir ayrımdır. Tortu bu ayrımın sonucunda oluştuğu için yalnızca maddi artık değil, bir sınıflandırma kararının maddi kaydıdır.
Saflık kavramının ideal biçimi, kendi üretim koşullarını gizlemeye eğilimlidir. Kusursuz derecede temiz bir yüzeye bakıldığında oradan neyin çıkarıldığı görülmez; yalnızca mevcut homojenlik algılanır. Sonuç, kendisini sanki başlangıçtan beri sahip olduğu doğal bir özellikmiş gibi sunabilir. Tortu ise bu doğallık yanılsamasını bozar. Temizliğin yanında biriken artık, saflığın kendiliğinden değil operasyonel olarak üretildiğini gösterir. Saf alanın pozitif bütünlüğü, dışarı çıkarılan maddelerin negatif tarihi üzerine kuruludur. Böylece tortu yalnızca süreçten kalan değil, sürecin sonucunun kendi kökenini unutmasına karşı duran maddi hafızadır.
Aynı yapı fiziksel temizliğin ötesinde kimlik oluşumuna taşındığında daha güçlü bir ontolojik boyut kazanır. Her kimlik, belirli özelliklerin bir araya gelmesi kadar belirli farklılıkların dışarıda bırakılmasıyla da oluşur. Bir şeyin “ne olduğu”, yalnızca içinde taşıdığı pozitif niteliklerle değil, kendisini nelerden ayırdığıyla belirlenir. Tanımın sınır gerektirmesi burada kimlik düzleminde yeniden ortaya çıkar. Sınır ise yalnızca içeriyi çevreleyen çizgi değildir; içeri ile dışarı arasında sürekli bir ayrıştırma işlevidir. Bir bütün kendi bütünlüğünü koruyabilmek için kendisiyle uyumsuz gördüğü unsurları reddeder, dönüştürür, bastırır veya dışarı çıkarır. Saflaştırma böylece fiziksel bir işlem olmaktan çıkarak kimliğin genel mantığına yaklaşır.
Tortunun negatif kimlik kaydı hâline gelmesinin temeli de burada bulunur. Bir sistemin içinde kalanlara bakarak onun neyi kabul ettiğini; tortusuna bakarak ise neyi taşıyamadığını anlayabiliriz. Dışarı atılan madde, sistemin sınırlarının negatif biçimini çizer. İçerideki düzenin hangi ayrımlar sayesinde kurulabildiği, dışarıdaki artıkta görünür hâle gelir. Bu nedenle tortu yalnızca sistemin istemediği unsur değildir; sistemin kendi tanımını hangi dışlamalar üzerinden gerçekleştirdiğinin kanıtıdır. Pozitif kimlik “ben buyum” derken tortu, aynı ifadenin sessiz ikinci yarısını taşır: “çünkü şunları kendimden ayırdım.”
Arınma ile dışlama arasındaki ilişkinin daha radikal tarafı, dışlanan unsurun çoğu zaman bütüne başlangıçta bütünüyle yabancı olmamasıdır. Eğer bir şey hiçbir zaman sistemle ilişkiye girmemişse onu sistemden temizlemek de gerekmez. Temizlenen madde, tam tersine, belirli bir biçimde sistemin içine girmiş, ona temas etmiş veya onunla karışmıştır. Dışlama böylece saf bir dışsallığın uzaklaştırılması değil, içeride bulunan veya sınırı bulanıklaştıran bir yakınlığın yeniden dışarıya taşınmasıdır. Tortu tam da bu geçmiş yakınlığı taşır. Dışarıdadır, fakat dışarıya içeriden gelmiştir. Bu nedenle sistem ile tortusu arasındaki ilişki yabancılık kadar kökensel bir yakınlık da içerir.
Saflığın kendi karşıtını üretmesi, süreç mantığı açısından da önemli bir tersine dönüş yaratır. Genellikle kir saflığın başlangıçtaki problemi, tortu ise bu problemin çözülmesinden sonra kalan önemsiz sonuç olarak görülür. Oysa tortu olmaksızın gerçekleşmiş bir ayrıştırmanın maddi izi de bulunmayacaktır. Saf alanın ortaya çıkışı ile artık alanının ortaya çıkışı eşzamanlıdır: aynı sınırlandırma işlemi bir tarafı temiz, diğer tarafı kirli hâle getirir. Böylece kir yalnızca saflıktan önce bulunan bir durum değil, saflığın üretim sürecinde yeniden konumlandırılan ve yoğunlaştırılan bir kategori hâline gelir. Saflaştırma, karşıtını ortadan kaldırarak değil, karşıtını başka yerde belirginleştirerek işler.
Tortu bu nedenle arınmanın başarısızlığı olarak değil, çoğu durumda başarısının zorunlu yan ürünü olarak okunmalıdır. Bir filtrede biriken tortu, filtrenin çalışmadığını değil, tam tersine hangi maddeleri geçirmediğini gösterir. Temizlenen alanda artık bulunmayan heterojen unsur, başka bir yerde yoğunlaşarak işlemin gerçekleştiğini kanıtlar. Paradoksal biçimde ne kadar belirgin bir tortu varsa, belirli koşullarda o kadar etkin bir ayrıştırmanın gerçekleştiği düşünülebilir. Saflık ile artık arasındaki ilişki böylece sıfır toplamlı bir karşıtlığa dönüşür: bir bölgede saflığın artışı, dışlanan maddenin başka bir bölgede yoğunlaşmasıyla mümkün olabilir.
Arınmanın ontolojik yanılsaması, perspektifin yalnızca saflaştırılan alana kapatılmasıyla doğar. Temizlenen yüzeye bakıldığında kir gerçekten “yok olmuştur”; fakat gözlem alanı genişletildiğinde onun başka bir yerde mevcut olduğu görülür. Dolayısıyla yokluk burada ontolojik değil, lokal bir yokluktur. Kir belirli koordinatlardan çıkarılmıştır, varlık alanından değil. Tortu, yerel yokluğu ontolojik yoklukla karıştırmanın önüne geçer. Saf alan açısından “yok” olan, daha geniş sistem açısından hâlâ vardır. Böylece arınma, yok etme eyleminden ziyade var olanların mekânsal ve kategorik yeniden dağıtımı olarak anlaşılabilir.
Saflık ile tortu arasındaki paradoks nihayetinde daha genel bir ilkeye bağlanır: bir düzen, dışladığı şeyi bütünüyle yok etmek zorunda değildir; onu kendi sınırının ötesine yerleştirmesi yeterlidir. Tortu, sınırın dış tarafında biriken şey olduğu için içerideki düzenin nasıl kurulduğunu maddi olarak ifşa eder. Saf alan kendi pozitif görünüşüyle tamamlanmış ve kendinden menkul bir bütünlük izlenimi yaratabilir; artık ise bu bütünlüğün bir ayıklama tarihine sahip olduğunu gösterir. Arınmanın başarısı böylece tortunun yokluğuyla değil, tortunun doğru yere taşınmasıyla ölçülmeye başlar. Saflık, karşıtını ortadan kaldıran mutlak bir durum değil, karşıtını dışarıda yoğunlaştırarak kendisini mümkün kılan ilişkisel bir düzendir. Saflık tortuyu yok etmez; tortuyu üreterek kendi sınırını üretir.
4.2. Kristeva: Abjection ve Öznenin Dışlama Yoluyla Kuruluşu
Kimliğin yalnızca sahip olunan niteliklerden değil, dışarıda bırakılan unsurlardan da kurulması, arınma problemini fiziksel temizlikten öznenin ontolojik sınırlarına taşır. Bir öznenin “ben” diyebilmesi, kendisine ait olan ile olmayan arasında belirli bir ayrım üretmesini gerektirir. Benlik, içeriği ne kadar zengin olursa olsun, sınırı bulunmadığında belirlenebilir bir birlik hâline gelemez; çünkü kimlik, yalnızca pozitif özelliklerin toplamı değil, aynı zamanda bu özellikleri bir bütün olarak çevresinden ayıran sınırın sürekliliğidir. Julia Kristeva’nın abjection kavramı tam bu sınırın istikrarsızlaştığı yerde işler. Abject, basitçe dışarıda duran yabancı değildir; özne ile öteki, içerisi ile dışarısı, benlik ile benlik-olmayan arasındaki ayrımı tehdit ettiği için dışarı atılması gereken şeydir.
Buradaki dışlama, sıradan bir nesneden uzaklaşmaktan daha köklüdür. Bir nesne karşıma çıktığında onu kendimden ayrı bir varlık olarak tanıyabilirim; nesne ile özne arasındaki mesafe zaten kurulmuştur. Abject ise bu rahat karşıtlığı bozar. Ne bütünüyle özneye aittir ne de öznenin karşısına düzenli bir nesne olarak yerleştirilebilir. Sınırın üzerinde bulunur ve tam da bu nedenle tedirgin edicidir. Bedensel salgılar, atıklar, çürüme ve benzeri örneklerin Kristevacı düşüncede taşıdığı güç, onların yalnızca “kirli” olmasından kaynaklanmaz. Bunlar bir zamanlar bedenle içeriden ilişkili oldukları hâlde dışarı çıktıkları anda yabancılaşan maddelerdir. Öznenin kendisine ait olan ile kendisinden atılması gereken arasındaki ayrımı kararsızlaştırırlar. İğrenme tepkisi böylece yalnızca nesnenin fiziksel niteliğine değil, sınır ihlaline verilen tepki hâline gelir.
Tortu bu yapıya olağanüstü uygun bir maddi model sunar. Tortu da çoğu zaman bütünüyle yabancı bir unsur değildir; bir sürecin içinden çıkar. Süreç onu üretir, taşır veya ayrıştırır ve ardından kendi örgütsel bütünlüğünün dışında bırakır. Dışarı atılmış olması, geçmişte içeride bulunmuş olmasını ortadan kaldırmaz. Tam tersine tortunun rahatsız edici ontolojik statüsü, bu iki konumu birlikte taşımasından doğar: şimdi dışarıdadır, fakat dışarılığı başlangıçtan beri mutlak değildir. İçerinin geçmişidir. Dolayısıyla tortuya bakıldığında yalnızca sistemden uzaklaştırılmış yabancı madde görülmez; sistemin bir zamanlar kendi içinde taşıdığı ve kendi bütünlüğünü sürdürebilmek için dışarı çıkardığı şey görülür.
Özne açısından dışlama da benzer biçimde yalnızca dış dünyayı düzenlemez; öznenin kendisini üretir. Bir şeyi “ben değil” olarak belirlemek, aynı anda “ben” kategorisinin sınırını çizer. Negasyon burada pozitif kimliğin ikincil sonucu değildir; kimlik üretiminin kurucu işlemlerinden biridir. Benlik, kendisine ait unsurları bir araya getirmek kadar kendisiyle özdeşleştiremeyeceği şeyleri dışarıda tutmak zorundadır. Böylece özne, önceden tamamlanmış bir bütün olarak ortaya çıkıp sonradan bazı şeyleri dışlamaz; dışlama işleminin kendisi öznenin bütünlük kazanmasının koşullarından biri hâline gelir. İçerisi ile dışarısı arasındaki ayrım, hazır bir öznenin yaptığı işlem değil, özneyi özne olarak mümkün kılan sınırlardan biridir.
Kristevacı abjection’ın radikalliği, dışlanan şeyin bütünüyle ortadan kaldırılamamasında belirir. Abject uzaklaştırılır, fakat uzaklaştırılmış olması onun özneyle ilişkisini sıfırlamaz. Eğer hiçbir ilişkisi kalmasaydı artık abject olarak tehdit oluşturması da mümkün olmazdı. Onu rahatsız edici kılan, yabancılığının içerisinde koruduğu yakınlıktır. Dışarıya atılan bedensel madde, bir zamanlar bedenin parçası veya ürünü olmuştur; çürüme, canlı bedenin bütünüyle yabancısı değil onun maddi imkânlarından biridir; ölüm, yaşamın karşısında hiçbir bağlantısı olmayan ikinci bir gerçeklik değil, yaşayan bedenin taşıdığı sonluluk ihtimalidir. Abject böylece öznenin dışarıda tutmaya çalıştığı, fakat kendi yapısal imkânlarından bütünüyle koparamadığı sınır unsurudur.
Tortu da dışlanmış maddenin kökensel yakınlığını saklar. Bir sistem tortusunu dışarı attığında onunla ilişkisini mekânsal olarak kesebilir, fakat oluşsal ilişkisini silemez. Tortunun maddi yapısı hâlâ onu meydana getiren sürecin izlerini taşır. Bu nedenle tortu, içerinin dışarıya dönüştüğü eşikte bulunan bir kayıt olarak okunabilir. Saflık perspektifinden bakıldığında yalnızca kir; süreç perspektifinden bakıldığında yalnızca artık; kimlik perspektifinden bakıldığında ise dışarının içeriden nasıl üretildiğinin maddi kanıtıdır. Dışarıda bulunan her şey dışarıdan gelmemiştir. Bazı dışsallıklar, tam tersine, içerinin kendi sınırlarını koruyabilmek için içinden çıkardığı unsurlardan oluşur.
Negatif kimlik kavramı burada belirginleşir. Bir özneyi veya sistemi tanımak için yalnızca koruduğu özelliklere bakmak yeterli değildir; neyi reddettiği, neyi dışarı attığı, hangi farklılıkları kendi sınırları içerisinde taşıyamadığı da aynı derecede açıklayıcı olabilir. Pozitif kimlik bize bütünün kabul ettiği belirlenimleri gösterirken negatif kimlik, bütünlüğün hangi dışlamalar sayesinde sürdürülebildiğini gösterir. Tortu tam anlamıyla bu ikinci kayıt biçimidir. İçeride bulunmadığı için sistemin görünür kimliğinin parçası değildir; fakat sistem tarafından dışarı çıkarıldığı için onun sınır mantığı hakkında bilgi taşır. Bir bakıma tortu, kimliğin görünür yüzüne değil, kimliği mümkün kılan reddetme mekanizmasına aittir.
Dışlanan unsurun incelenmesi bu nedenle merkezin incelenmesinden farklı türde bir bilgi sağlar. Bir sistemin merkezinde kalan unsurlar, sistemin kendi pozitif düzeni içerisinde zaten anlamlandırılmıştır. Tortu ise bu düzenin sınıflandırma gücünün sınırında bulunur. Sistem onu kendi içine yerleştirememiş, dönüştürmüş veya dışarı çıkarmıştır. Dolayısıyla artık, sistemin neyi içerdiğini değil, neyi içeremediğini gösterir. İçerilemeyen şey ise sistemin yapısal kapasitesine ilişkin negatif bilgi verir. Bir kimliğin dışarısı, böylece rastlantısal bir çevre olmaktan çıkar; içerinin sınırlarının okunabileceği epistemik yüzeye dönüşür.
Abjection açısından kritik olan nokta, söz konusu sınırın bir kez çizilip sonsuza kadar sabit kalmamasıdır. Öznenin bütünlüğü sürekli olarak yeniden üretilmek zorundadır. Bedensel düzeyde organizma sürekli madde alır, dönüştürür ve atar; sembolik düzeyde özne kabul edilebilir ile kabul edilemez olanı tekrar tekrar ayırır; toplumsal düzeyde normlar içerme ve dışlama pratikleri aracılığıyla yeniden kurulur. Dolayısıyla kimlik statik bir sınır değil, sınırı sürdürme faaliyetidir. Tortunun sürekli üretilmesi de bu faaliyetin maddi analoğudur. Sistem yalnızca bir kez temizlenip sonsuza kadar saf kalmaz; kendi düzenini sürdürdüğü müddetçe yeniden ayrıştırır, yeniden dışlar ve yeniden artık üretir.
Kimliğin sürekliliği ile tortu üretiminin sürekliliği böylece birbirine bağlanabilir. Eğer bir bütün kendi sınırlarını ancak belirli unsurları dışarıda tutarak koruyabiliyorsa, dışlama sonradan meydana gelen patolojik bir sapma değil, sınırın işleyiş biçimlerinden biridir. Buradan her kimliğin zorunlu olarak şiddetli veya baskıcı olduğu sonucu çıkmaz; dışlamanın ontolojik işlevi ile politik ya da etik dışlama biçimleri birbirine indirgenmemelidir. Daha temel düzeyde söylenebilecek şey, belirlenimin fark gerektirdiğidir. Bir şeyin kendisi olması, kendisi olmayanla arasında ayrım kurulmasını gerektirir. Abjection, bu genel fark mantığının özne için en bedensel ve en istikrarsız biçimlerinden birini açığa çıkarır.
Tortu açısından mesele daha da çarpıcıdır, çünkü dışlama sonucunda ortaya çıkan artık, kimliğin unuttuğu ilişkiyi korur. Sistem kendi içini temizlediğinde, dışarı attığı şeyi artık kendisine ait olmayan olarak kodlayabilir. Fakat tortunun oluş tarihi bu kopuşu mutlaklaştırmaya izin vermez. Dışarıdaki artık, “ben hiçbir zaman içeride değildim” demez; tam tersine maddi mevcudiyetiyle içerinin tarihine bağlı kalır. Böylece sistemin kendi saflığına ilişkin anlatısı ile tortunun maddi kökeni arasında bir gerilim doğar. Saf kimlik kendisini dışarıdaki kirden bağımsızmış gibi sunarken tortu, kirin en azından bir bölümünün bizzat içeriden çıkarıldığını gösterir.
Kristevacı çerçevede iğrenmenin şiddeti de bu yakınlık üzerinden anlaşılır. Tamamen yabancı olan her şey aynı derecede iğrenç değildir. Abject’in gücü, öznenin kendi sınırlarını tehdit edecek kadar yakın olmasından gelir. Bedenden çıkan madde, beden ile dış dünya arasındaki çizgiyi görünür hâle getirir; bir an önce “benim” olan şey bir sonraki anda “ben olmayan” hâle gelir. Tortu, aynı geçişi süreç düzleminde taşır: bir an sistemin dolaşımına ait olan madde, ayrıştırmanın ardından sistem dışı artık statüsü kazanabilir. Böylece kimlik kategorilerinin doğal ve değişmez değil, belirli geçişler ve sınır işlemleri üzerinden kurulduğu görülür.
Negatif kimlik kaydı kavramı tam anlamıyla burada güç kazanır. Tortu yalnızca dışlanmış nesnelerin toplamı değildir; dışlama işleminin tarihidir. Hangi maddelerin ayrıştırıldığı, nerede biriktiği ve hangi biçimde dışarı çıkarıldığı bilindiğinde sistemin kendi bütünlüğünü hangi kriterler üzerinden koruduğu da geriye doğru okunabilir. Bir sistemin tortusu, onun görünür ürününden farklı türde bir öz-portre sunar. Ürün sistemin gerçekleştirmek istediği biçimi gösterirken artık, gerçekleştirdiği biçimin hangi fazlalıkları ürettiğini ve hangi unsurları kendi tanımının dışında bırakmak zorunda kaldığını gösterir. Bu nedenle tortu, merkezin kendisi hakkında söyleyemediği şeyi çevreden söyleyebilir.
Öznenin kendisini yalnızca içerdiği şeylerle tanımlaması böylece eksik kalır. Kimlik aynı zamanda reddetmelerin, sınırların ve uzaklaştırmaların tarihidir. Abject, bu tarihin unutulmasına direnç gösteren şeydir; tortu ise söz konusu direncin maddi formuna dönüşebilir. Dışarı atılmış olmasına rağmen varlığını sürdürerek içerinin kendisini bütünüyle kapatmasını engeller. Saf özdeşlik iddiasının çevresinde, onun oluş koşullarını hatırlatan artıklar kalır. Tortu bu anlamda kimliğin dışındaki anlamsız fazlalık değil, kimliğin kendi dışarısını üretirken bıraktığı negatif kayıttır: öznenin ne olduğunu değil yalnızca, neyi kendisi olmaktan çıkarmak zorunda kaldığını da gösterir.
4.3. Ceset ve Dışlamanın Nihai Çöküşü
Kristeva’nın abjection çözümlemesinde cesedin ayrıcalıklı konumu, sıradan iğrenme nesnelerinden niceliksel olarak daha yoğun olmasından değil, öznenin kendisi ile dışladığı şey arasındaki mesafeyi en radikal biçimde çökertmesinden kaynaklanır. Bedensel atıklar, salgılar ve çürüme belirtileri sınırı tehdit ederken yaşayan özne yine de kendisini bunlardan ayırabilir: atık bedenden çıkarılır, kir temizlenir, bozulan madde uzaklaştırılır. Ceset karşısında ise dışlama mekanizması çok daha temel bir sınırla karşılaşır. Ölüm artık öznenin karşısında duran yabancı bir nesnenin niteliği değildir; yaşayan bedenin kendisinin dönüşebileceği maddi durum olarak belirir. Böylece öznenin dışarıya yerleştirdiği çözülme, çürüme ve maddesellik ihtimali kendi bedeninin ontolojik ufku olarak geri döner.
Cesedin sarsıcılığı tam da “ötekinin ölümü” ile sınırlı kalmamasından gelir. Karşıdaki beden, bir zamanlar canlı özne olarak bütünlük taşıdığı hâlde artık bu bütünlüğü sürdürememektedir. Yaşam ile beden arasındaki gündelik özdeşlik çözülür; fiziksel madde oradadır, fakat onu yaşayan bir özne olarak örgütleyen düzen ortadan kalkmıştır. Bu nedenle ceset hem mevcudiyet hem kayıp taşır. Bedensel varlık göz önündedir, fakat kişi olarak tanınan örgütlenme artık yoktur. Tortuda karşılaşılan yapı burada çok daha yoğun bir antropolojik düzeyde tekrarlanır: pozitif maddi mevcudiyet, ortadan kalkmış bir örgütlenmenin yokluğunu gösterir.
Yaşayan beden kendi bütünlüğünü sürekli ayrıştırma yoluyla korur. Organizma dışarıdan madde alır, bazı unsurları kendi metabolik düzenine katar, bazılarını dönüştürür ve bazılarını dışarı atar. İçeri ile dışarı arasındaki sınır böylece sabit bir duvar değil, sürekli işleyen seçici bir eşiktir. Bedensel atık, organizmanın neyi kendi düzeni içerisinde tutamadığının maddi sonucudur. Yaşayan beden kendi sürekliliğini sürdürdüğü müddetçe atık ile beden arasındaki ayrım da yeniden üretilebilir: beden içeride, artık dışarıdadır. Ceset ise bu işleyen ayrımın kesintiye uğradığı noktayı temsil eder. Artık yaşayan organizmanın kendi sınırını aktif biçimde koruyan düzeni yoktur.
Kristeva açısından ölümün abject ile ilişkisi bu nedenle yalnızca kültürel ölüm korkusuna indirgenemez. Ceset, öznenin kendisini yaşam boyunca dışarıda tuttuğu bir hakikatle yüzleştirir: bedenin maddeselliği, öznenin kurduğu bütünlükten daha temel ve daha kalıcıdır. Yaşayan kişi bedenini “kendisi” olarak deneyimleyebilir; fakat ölüm, bedenin öznel birlik olmaksızın da maddi olarak varlığını sürdürebileceğini gösterir. Benliğin taşıyıcısı olarak görülen beden, bir noktada artık benliğe ait olmayan madde hâline gelir. Böylelikle “benim bedenim” ile “madde” arasındaki gündelik yakınlık, ölümde tekinsiz bir ayrışmaya uğrar. Özne, bedenin bütünüyle kendisine ait olduğunu varsayarken ceset bedenin kendisinin de sonunda özne statüsünün dışına çıkabileceğini gösterir.
Tortu ontolojisi açısından ceset, sürecin artığı fikrinin en uç örneklerinden biri olarak düşünülebilir; ancak cesedi basitçe “yaşamın tortusu” diye adlandırmak kavramsal olarak yetersiz kalır. Ceset, herhangi bir atık gibi yaşam sürecinin dışında üretilip terk edilmiş bir yan ürün değildir. Bir zamanlar canlı bütünlüğün doğrudan maddi taşıyıcısı olan bedenin örgütsel statü değiştirmesidir. Tam da bu nedenle örnek daha radikaldir: dışarı atılan şey, başlangıçtan itibaren ikincil bir fazlalık değil, bir zamanlar öznenin bedensel mevcudiyetinin merkezinde bulunan maddedir. İçerisi ile dışarısı arasındaki dönüşüm burada yalnızca belirli bir unsurun sınırı geçmesiyle değil, bütün bedensel taşıyıcının statüsünün değişmesiyle gerçekleşir.
Yaşam boyunca abject olarak uzaklaştırılan maddeler ile ölüm sonrası beden arasındaki ilişki bu noktada tersine döner. Yaşayan beden kendi sınırlarını korumak için çürümüş, işlevsiz veya dışarı atılması gereken unsurları uzaklaştırır. Ölümle birlikte organizmanın bu seçici düzenleme kapasitesi sona erdiğinde, daha önce dışarıya gönderilen çözülme mantığı bedenin bütününde işlemeye başlar. Çürüme artık öznenin temizleyebileceği lokal bir bozulma değil, bedenin kendi dönüşüm sürecidir. Abject böylece sınırın dışında tutulan bir unsur olmaktan çıkarak sınırı kuran bütünlüğün kendisine yayılır. Dışlama mekanizmasının nihai kırılması tam olarak burada gerçekleşir: dışarıda tutulması gereken süreç artık dışarıya atılabilecek lokal bir fazlalık değildir.
Ceset bu nedenle öznenin “ben değil” kategorisini güvenli bir dışsallık olarak kurmasını zorlaştırır. Karşıdaki ölü beden elbette başka bir bedendir; fakat onun maddi kaderi yaşayan bedenin kendi olasılığını görünür kılar. Abject’in yakınlığı burada yalnızca geçmiş aidiyetten değil, gelecekteki dönüşüm ihtimalinden de kaynaklanır. Bedensel bütünlüğün çözülmesi başkasına ait istisnai bir olay değil, canlı organizmanın yapısal sonluluğudur. Özne böylece kendisini dışarıdaki ölümden ayırmaya çalışırken ölümün kendi bedeninin mümkün durumu olduğunu fark eder. Dışarısı, gelecekte içerinin dönüşeceği biçim olarak geri gelir.
Tortunun negatif kimlik kaydı olma niteliği ceset örneğinde bu nedenle en keskin formuna ulaşır. Yaşayan özne kendisini bütünlük, irade, sınır ve süreklilik üzerinden kurarken ceset bu kategorilerin maddi koşullara bağımlılığını görünür hâle getirir. Kimliğin pozitif özellikleri ortadan kalktığında geriye kalan beden, öznenin kendi varlığını hangi örgütlenme sayesinde sürdürebildiğini tersinden gösterir. Canlılık sırasında görünmez olan düzen, yokluğunda okunabilir hâle gelir. Tıpkı tortunun sona ermiş sürecin yapısını kalıntı üzerinden göstermesi gibi ceset de yaşamın örgütsel niteliğini tam olarak bu örgütlenme ortadan kalktığında açığa çıkarır.
Burada dışlama ile ölüm arasındaki ilişki daha genel bir ontolojik ilkeye ulaşır. Bir sistem, kendi kimliğini tehdit eden unsurları dışarı atabildiği müddetçe sınırını koruyabilir; fakat sistemin kendisi çözüldüğünde artık dışlama yapacak sabit bir içerisi kalmaz. İçeri-dışarı ayrımı, sınırı sürdüren örgütlenmeye bağlıdır. Organizmanın ölümü yalnızca içerideki yaşamın sona ermesi değil, içeriyi dışarıdan ayıran aktif düzenin de çözülmesidir. Bu nedenle ölüm, abject’in içeriyi işgal etmesinden daha radikal bir durumdur: içerinin kendisi, artık eski anlamıyla “içeri” olarak sürdürülemez.
Saflık açısından da benzer bir tersine dönüş meydana gelir. Yaşayan beden kendisini sürekli düzenleyen, ayıklayan ve dışarı atan bir sistemdir; mutlak saflığa ulaşmaz, fakat işlevsel bütünlüğünü seçici geçirgenlikle korur. Ölüm, bu arındırma faaliyetinin kesilmesidir. Maddenin dolaşımı artık canlı bütünlüğün amaçsal düzenine göre kontrol edilmez. Daha önce “bedene ait” ve “bedenden atılması gereken” şeklinde ayrılan unsurlar, başka fiziksel ve biyolojik süreçlerin içine karışır. Böylelikle bedenin saflığı olarak algılanan bütünlük, maddi unsurların kendisinden değil, onları belirli bir organizasyon altında tutan sürekli faaliyetten kaynaklandığını açığa vurur.
Ceset örneğinin tortu düşüncesine kattığı en önemli ayrım da burada bulunur: kimlik bir madde değil, maddenin belirli biçimde örgütlenmesidir. Aynı maddi taşıyıcının canlı beden, ceset ve daha sonra farklı ayrışma ürünleri olarak farklı ontolojik statüler kazanabilmesi, kimliğin salt maddi devamlılıkla özdeş olmadığını gösterir. Madde devam ederken kimlik sona erebilir; tıpkı süreç bittiğinde tortunun devam etmesi gibi. Dolayısıyla ölüm, ilk bölümde kurulan bitiş-yok oluş ayrımının özne düzeyindeki en radikal örneğini oluşturur: kişi olarak örgütlenme sona ererken fiziksel gerçeklik başka dönüşümlere katılmayı sürdürür.
Abject’in nihai gücü böylelikle salt iğrenme duygusunda değil, öznenin kendisini varlığın genel maddi sürekliliğinden mutlak biçimde ayırma girişimini bozmasında yatar. Yaşayan özne kendi sınırlarını kurar, atıklarını dışarı çıkarır, kimliğini belirler ve kendisiyle çevresi arasında işlevsel ayrımlar üretir. Ceset ise söz konusu ayrımların ontolojik mutlaklıklar olmadığını gösterir. İçeride tutulan madde dışarıya geçebilir; özne olarak örgütlenen beden nesneleşebilir; bir zamanlar “ben” kategorisinin taşıyıcısı olan şey başka süreçlerin maddesine dönüşebilir. Kimliğin sınırı gerçek ve işlevseldir, fakat varlığın kesintisiz dönüşümü karşısında ebedî değildir.
Tortu ile ceset arasındaki düşünsel yakınlık tam da bu noktada yoğunlaşır. İkisi de yok olmuş örgütlenmenin ardından kalan maddi mevcudiyet üzerinden, önceki bütünlüğün sınırlarını görünür kılar. Fakat ceset örneği bu mekanizmayı öznenin kendi bedensel kimliğine taşıdığı için çok daha sarsıcıdır. Tortu dışarı atılmış olanın içeriden geldiğini gösterirken ceset, içerinin tamamının bir gün dışarı statüsüne geçebileceğini gösterir. Abjection böylece yalnızca kirden arınma veya yabancıyı uzaklaştırma mantığı değildir; öznenin kendi sonluluğunu sınırın dışında tutma çabasının da kırılganlığını açığa çıkarır. Ceset, dışlanmış olanın geri dönüşünden daha fazlasıdır: öznenin dışlama yapabilmesini mümkün kılan bütünlüğün çözülmesidir. Bu nedenle negatif kimlik kaydı burada nihai biçimine ulaşır; geride kalan madde, bir zamanlar mevcut olan öznenin yalnızca yokluğunu değil, onun varlığının hangi geçici örgütlenme sayesinde mümkün olduğunu da sessizce kaydeder.
5. Kir, Sınıflandırma ve Düzenin Üretimi
5.1. Mary Douglas: Yanlış Yerdeki Madde
Kir, gündelik düşüncede çoğu zaman maddenin kendi içinde taşıdığı olumsuz bir özellikmiş gibi ele alınır. Bir şey kirliyse, kirliliğin doğrudan o nesnenin maddi niteliğine ait olduğu varsayılır; temizleme de bu olumsuz niteliğin nesneden uzaklaştırılması olarak anlaşılır. Mary Douglas’ın Purity and Danger içerisinde geliştirdiği yaklaşım, kir kavramını maddenin özünden çıkararak sınıflandırma düzenine yerleştirir. Meşhur formülüyle kir, “yanlış yerdeki madde”dir. Böyle düşünüldüğünde kir, kendi başına belirli bir madde türünü değil, bir maddenin belirli bir düzen içerisindeki uygunsuz konumunu ifade eder. Aynı unsur bir bağlamda doğal, gerekli veya değerli olabilirken başka bir bağlamda kir statüsü kazanabilir.
Toprağın bahçede bulunması ile evin zeminine taşınması arasındaki fark bunu yalın biçimde gösterir. Maddenin kimyasal yapısı değişmemiştir; değişen, bulunduğu yer ile o yere ilişkin sınıflandırma düzeni arasındaki ilişkidir. Bahçedeki toprak çevrenin beklenen unsurudur; halının üzerindeki toprak ise sınırı ihlal eden maddeye dönüşür. Kir statüsünü üreten şey toprak olmak değil, toprağın belirli bir mekânsal ve kategorik düzende bulunmaması gereken yerde bulunmasıdır. Dolayısıyla “kirli” yargısı, nesne hakkında olduğu kadar onu çevreleyen düzen hakkında da bilgi verir. Bir maddenin yanlış yerde olduğunu söylemek için önceden hangi maddelerin hangi yerlerde bulunması gerektiğine ilişkin bir sınıflandırma sistemine sahip olmak gerekir.
Douglas’ın yaklaşımının ontolojik önemi tam da burada belirginleşir. Kir, pozitif bir töz olmaktan çıkarak ilişkisel bir statüye dönüşür. Dünyada “kir” adı verilen bağımsız bir madde sınıfı yoktur; belirli maddeler belirli düzenler içerisinde kir olarak kodlanır. Saç başın üzerindeyken bedenin olağan parçasıdır, yemeğin içinde bulunduğunda kirlenme işareti hâline gelebilir. Su bardakta temiz kabul edilirken zemine döküldüğünde temizlenmesi gereken bir düzensizlik olabilir. Bedenin bazı salgıları beden içerisinde işlevsel süreçlerin parçalarıyken sınırı geçtiklerinde iğrenme ve kir kategorilerine sokulabilir. Maddenin özdeşliği korunmasına rağmen statüsü değişir; böylece kir kategorisinin maddi özden değil, madde-konum-düzen ilişkisinden türediği açığa çıkar.
“Yanlış yer” ifadesinin kendisi ise nötr değildir. Bir yerin yanlış olabilmesi için önce bir “doğru yer” fikrinin kurulmuş olması gerekir. Bu nedenle kir kavramı yalnızca nesneleri sınıflandırmaz; aynı anda içinde işlediği düzenin normlarını açığa çıkarır. Hangi nesnenin nerede bulunmasının uygun görüldüğü, mekânın nasıl bölündüğünü, sınırların nereden geçtiğini ve kategorilerin hangi farklılıklar üzerinden kurulduğunu gösterir. Kir, düzenin dışında duran anlamsız bir fazlalık değildir; tam tersine düzenin kendi sınırlarını fark edebilmesini sağlayan ihlal durumudur. Yanlış yerdeki madde, doğru yerlerin nasıl tanımlandığını görünür kılar.
Buradan önemli bir tersine dönüş çıkar: kir bize yalnızca kir hakkında değil, temizlik düzeninin yapısı hakkında bilgi verir. Bir sistemin neleri kir saydığını bildiğimizde, sistemin hangi mekânsal, bedensel, toplumsal veya sembolik ayrımları korumaya çalıştığını da anlayabiliriz. Yasaklanan karışımlar, ayrıştırılan maddeler ve temizlenmesi gereken yüzeyler, düzenin kategorik haritasını negatif biçimde çizer. Kir böylece sınıflandırma sisteminin başarısızlığı olmaktan çok, sınıflandırma sisteminin kendisini açığa çıkardığı sınır fenomenidir. Düzen normal biçimde işlerken kategoriler doğal görünebilir; uygunsuz bir madde ortaya çıktığında ise hangi kategorinin ihlal edildiği görünür hâle gelir.
Tortu bu mantığı daha da yoğunlaştırır, çünkü çoğu durumda yalnızca yanlış yerde bulunan madde değil, bir ayırma işlemi sonucunda yanlış yere ait ilan edilmiş maddenin birikimidir. Temizlenen sistem belirli unsurları kendi düzeninden çıkarır ve bu unsurlar başka bir yerde yoğunlaşır. Böylece tortu, tekil bir kategorik ihlalden daha fazlasını taşır: sistemin tekrar tekrar yaptığı sınıflandırmanın maddi birikimine dönüşebilir. Bir filtrenin üzerinde biriken artık, yalnızca filtrenin dışarıda tuttuğu maddelerden oluşmaz; aynı zamanda filtrenin hangi ayrım ilkesine göre çalıştığını gösterir. Geçirilen ile tutulana bakıldığında sistemin sınıflandırma mantığı geriye doğru okunabilir.
Saflık ve kir karşıtlığının epistemik niteliği de burada kesinleşir. Saf olan, çoğu zaman tek bir maddeden oluşmak veya belirli yabancı unsurları içermemek şeklinde tanımlanır. Fakat “yabancı unsur” kategorisi kendi başına maddede yazılı değildir; sistemin hangi bütünlüğü korumaya çalıştığına bağlıdır. Kimyasal saflıkta ölçüt belirli bir bileşim olabilir, gündelik temizlikte hijyenik veya estetik beklentiler, ritüel düzende sembolik sınırlar, toplumsal sınıflandırmada ise kültürel normlar belirleyici olabilir. Her durumda saflık, hangi farklılığın kabul edilebilir ve hangisinin dışlanması gereken olduğuna ilişkin bir ayrım gerektirir. Dolayısıyla saflık ile kir birbirlerinden bağımsız iki töz değil, aynı sınıflandırma mekanizmasının karşılıklı olarak ürettiği statülerdir.
Douglas’ın perspektifi, kirliliğin neden sınır bölgelerinde yoğunlaştığını anlamayı da sağlar. Kategoriler açık biçimde ayrıldığında düzen istikrarlıdır; belirsiz, melez veya kategoriler arasında hareket eden unsurlar ise sınıflandırmayı zorlaştırır. Sorun yalnızca maddenin tehlikeli olup olmaması değildir. Bir şey kategorik olarak nereye ait olduğunun belirsizliği nedeniyle de rahatsızlık yaratabilir. İçeri ile dışarı, yenilebilir ile yenilemez, canlı ile ölü, temiz ile kirli arasındaki sınırlar, kendilerine tam olarak uymayan nesnelerle karşılaştıklarında görünür hâle gelir. Anomali, sistemin dışından gelen anlamsızlık değil, sistemin ayrımlarının her şeyi kusursuz biçimde kapsayamadığını gösteren sınır vakasıdır.
Tortu tam da böyle bir sınır vakasıdır. Sürece ait midir, değil midir? Onu süreç üretmiştir, fakat süreç tamamlandığında artık sürecin işlevsel bütünlüğü içerisinde değildir. Temizlenen alana ait midir? Oradan çıkmıştır, fakat temizliğin gerçekleşebilmesi için artık orada bulunmaması gerekir. Geçmişe mi aittir, şimdiye mi? Oluş nedeni geçmiştedir, fakat maddi varlığı şimdidedir. İçeride midir, dışarıda mı? Kökeni içeridedir, mevcut statüsü dışarıdadır. Tortunun felsefi üretkenliği, tam da bu kategorik sınırların üzerinde bulunmasından kaynaklanır. Kategorileri iptal etmez; kategorilerin nesneleri düzenlemek için yaptığı kesintileri görünür hâle getirir.
Kir kategorisi bu açıdan tortunun ontolojik aydınlatma işleviyle birleşir. Bir nesnenin kir sayılması, onun yalnızca maddi özellikleri hakkında değil, onu değerlendiren sistemin yapısı hakkında da bilgi taşır. Dolayısıyla kir, kendisini sınıflandıran düzenin negatif aynasıdır. Sistemin kabul ettiği maddeler merkezde görünürken reddettiği maddeler sınırın dışına itilir; fakat tam da dışarı itilenler, sınırın nereden geçtiğini daha açık biçimde gösterebilir. Temiz alan düzenin sonucunu, kir ise düzenin ayrım ölçütünü görünür kılar.
Buradaki negatiflik yine ontolojik eksiklik anlamına gelmez. Kir olarak sınıflandırılan madde, temiz kabul edilen maddeden daha az var değildir. Dışarıda bulunması onun ontolojik yoğunluğunu azaltmaz. Negatif olan, sistem içerisindeki statüsüdür: bulunmaması gereken yerde bulunmaktadır veya bulunması gereken bütünün dışında bırakılmıştır. Dolayısıyla kirin negatifliği de tortunun negatif kimlik kaydında olduğu gibi ilişkisel bir negatifliktir. Madde pozitif biçimde vardır; olumsuzluk, onun belirli bir sınıflandırma düzeniyle uyuşmazlığından doğar.
Sınıflandırmanın rolü kabul edildiğinde temizlik işleminin gerçek yapısı da değişir. Temizlemek, yalnızca fiziksel maddeyi ortadan kaldırmak değil, maddeleri “uygun” ve “uygunsuz” konumlarına yeniden dağıtmaktır. Yerdeki toprak dışarı taşındığında toprak yok olmaz; kategorik olarak kabul edildiği alana geri gönderilir. Atık kutusuna konulan madde varlıktan silinmez; gündelik yaşam alanından atık alanına taşınır. Kanalizasyon, çöp depolama, filtreleme ve benzeri bütün sistemler aynı temel mantığın maddi ölçeklerini oluşturur: düzensizlik yok edilmez, belirli sınırların dışına taşınarak düzen lokal olarak kurulur. Temizlik böylece yok etme değil, sınıflandırmaya uygun mekânsal yeniden dağıtım işlemidir.
Tortu bu yeniden dağıtımın sonunda oluştuğunda, sistemin sınıflandırma faaliyetini kendi üzerinde biriktirir. Nelerin tutulduğu, nelerin dışarı çıkarıldığı, hangi maddelerin bir arada toplandığı ve hangi alanların temiz bırakıldığı tortunun yapısında okunabilir. Böylece artık, “istenmeyen madde” kategorisinden çıkarak düzenin nasıl üretildiğini gösteren epistemik belgeye dönüşür. Douglas’ın kir teorisi tortuya uygulandığında temel sonuç keskinleşir: kir, maddenin özü değil düzen içerisindeki konumudur; tortu ise düzenin yanlış yerde ilan ettiği maddeleri dışarıya taşıyarak kendi doğru yerlerini nasıl ürettiğinin maddi kaydıdır.
5.2. Saflığın Kategorik ve Mekânsal İnşası
Saflığın ilişkisel bir statü olarak kavranması, arınmanın yalnızca maddi eksiltme değil, aynı zamanda mekânsal ve kategorik bir yeniden örgütleme olduğunu gösterir. Bir alanı temizlemek, o alandaki belirli maddeleri azaltırken söz konusu maddeleri gerçekliğin bütününden eksiltmez. Temizlenen oda ile doldurulan çöp torbası, arınma sürecinin birbirinden bağımsız iki sonucu değildir; aynı ayrıştırma hareketinin iki kutbudur. Bir yerde homojenlik artarken başka bir yerde heterojen madde yoğunlaşır. Dolayısıyla saflaştırmanın gerçek birimi yalnızca temizlenen yüzey değil, maddeyi içerisi ile dışarısı arasında yeniden dağıtan bütün sistemdir.
Perspektif yalnızca temizlenen alana kapatıldığında saflık bir yok etme başarısı gibi görünür. Kir artık görünmemektedir; dolayısıyla ortadan kalktığı varsayılır. Gözlem alanı genişletildiğinde ise kayboluşun mekânsal olduğu anlaşılır. Kir bezdedir, suda çözünmüştür, filtrede birikmiştir, çöpe taşınmıştır veya başka bir yüzeyde yoğunlaşmıştır. Saflaştırma böylece lokal bir negatiflik üretir: belirli madde burada artık yoktur. Fakat “burada yok” ile “hiçbir yerde yok” arasındaki fark ontolojik açıdan belirleyicidir. Temizliğin gündelik başarısı, çoğu zaman bu iki önermenin fark edilmeden birbirine yaklaştırılmasına dayanır.
Mekânsal sınır saflığın üretiminde bu nedenle tali değil kurucudur. Kirin dışarı çıkarılabileceği bir “dışarı” bulunmadığında arınmanın nasıl gerçekleştirileceği sorusu ortaya çıkar. Bir sistem kendi istenmeyen unsurlarını başka bir bölgeye aktaramıyorsa, onları ya dönüştürmek ya da kendi içerisinde yeniden konumlandırmak zorundadır. Dolayısıyla saflık, yalnızca hangi maddenin istenmediğini değil, o maddenin nereye gönderilebileceğini de gerektirir. İçerinin temizliği dışarının artık taşıma kapasitesine bağlıdır. Saf alanın düzeni böylece kendi sınırlarının ötesindeki mekânsal organizasyondan bağımsız değildir.
Atık kavramının bütün toplumsal ve teknik düzenlerde belirli alanlarla ilişkilendirilmesi tesadüfi değildir. Çöp kutusu, kanalizasyon, depolama alanı, filtre, arıtma sistemi veya endüstriyel atık bölgesi farklı ölçeklerde aynı işlevi gerçekleştirir: sistemin işlevsel merkezinde bulunması istenmeyen maddeleri belirli bir çevresel konuma aktarırlar. Burada “dışarı” mutlak dışsallık değildir. Çöp evin dışına çıkarıldığında şehirden, şehirden çıkarıldığında ekosistemden, ekosistem içerisinde taşındığında ise maddi gerçeklikten çıkmış olmaz. Her dışarı, daha geniş bir sistem açısından yeniden içeridir. Böylece saflık ölçek bağımlı hâle gelir: küçük sistem kendi dışını üretirken daha büyük sistem o dışarıyı kendi içinde taşımak zorunda kalır.
Bu ölçek problemi, saflığın neden ontolojik mutlaklık olamayacağını gösterir. Bir ev temiz olabilir, çünkü atığını dışarı vermiştir; bir üretim tesisi temiz görünebilir, çünkü artıklarını başka bir bölgeye aktarmıştır; bir sıvı filtrelenmiş olabilir, çünkü partiküller filtre yüzeyinde tutulmuştur. Her örnekte saflık belirli bir sınırın içinden bakıldığında gerçektir, fakat sınır genişletildiğinde arınmanın geride bıraktığı tortu yeniden görünür olur. Dolayısıyla saflık yanılsama değildir; lokal olarak gerçekten üretilebilir. Yanıltıcı olan, lokal saflığı varlığın bütününde gerçekleşmiş bir saflaşmayla özdeşleştirmektir.
Kategorik sınır da mekânsal sınır kadar önemlidir. Bazen bir maddenin fiziksel konumunu değiştirmeden yalnızca statüsünü değiştirmek mümkündür. Bir unsur önce ürünün parçası sayılırken belirli bir kalite standardının değişmesiyle “kusur” veya “atık” kategorisine geçirilebilir. Nesne aynı yerde ve aynı maddi yapıda kalmasına rağmen sınıflandırma sistemi içerisindeki konumu değişmiştir. Dolayısıyla dışarı yalnızca coğrafi veya fiziksel bir bölge değildir; kavramsal bir dışarısı da vardır. Bir sistem, belirli unsurları kendi tanımının dışında bırakarak fiziksel hareket gerçekleşmeden de kategorik saflaştırma yapabilir.
Tortu bu iki dışlama biçiminin kesişiminde oluşabilir. Önce madde kategorik olarak istenmeyen unsur şeklinde tanımlanır, ardından fiziksel olarak sistemin merkezinden uzaklaştırılır. Böylece epistemik ayrım mekânsal dağılıma çevrilir. “Bu buraya ait değildir” yargısı, “bu buradan çıkarılmalıdır” işlemine dönüşür. Kavram ile mekân arasında doğrudan bir bağ kurulur: sınıflandırma, maddelerin nerede bulunacağını belirlemeye başlar. Tortu ise kategorik hükmün maddi sonucudur. Bir yerde biriken artık, yalnızca fiziksel süreçlerin değil, aynı zamanda hangi maddelerin nerede bulunmasının kabul edilebilir olduğuna ilişkin ayrımların ürünüdür.
Saflığın doğal görünmesinin nedenlerinden biri, tamamlanmış düzenin kendi üretim sürecini gizlemesidir. Temiz bir oda görüldüğünde onun temizlenme süreci doğrudan görünmez; düzenlenmiş bir sistem, sanki nesneler kendiliğinden doğru yerlerine yerleşmiş gibi algılanabilir. Sonuç, kendisini süreçsiz bir durum olarak sunar. Tortu ise bu görünmez emeği ve ayrıştırmayı maddi olarak korur. Birikmiş artık, temiz alanın başlangıçtan beri saf olmadığını, belirli maddelerin ondan çıkarıldığını gösterir. Böylece tortu saflığın tarihini geri getirir: mevcut düzenin arkasında bir sınıflandırma, taşıma ve dışlama işlemi bulunduğunu görünür kılar.
Burada süreç ile sonuç arasındaki asimetri yeniden ortaya çıkar. Sonuç olarak saflık çoğu zaman statik görünür; arınma ise dinamiktir. Temiz yüzey durağan bir durum, temizleme hareketi ise geçmişte kalmış bir süreçtir. Tortu, geçmiş hareketin şimdiki maddi izi olarak iki düzeyi birbirine bağlar. Saf alanın mevcut görünüşü yalnızca “temiz” olduğunu söyler; artık ise nasıl temiz hâle geldiğini gösterir. Böylece ürün ile tortu arasında epistemik bir işbölümü oluşur: ürün mevcut düzeni, tortu düzenin üretim tarihini taşır.
Saflık aynı zamanda bir yoğunluk dağılımı olarak düşünülebilir. Bir sistem belirli heterojen unsurları merkezinden uzaklaştırdığında bunların yoğunluğunu merkezde azaltır, dışarıda ise artırır. Arınma böylece madde miktarını mutlak olarak azaltmak yerine onun dağılımını değiştirir. Bir noktadaki düşük yoğunluk başka bir noktadaki yüksek yoğunluğun koşulu olabilir. Tortulaşma bu dağılımın görünür biçimidir: akış içerisinde dağınık bulunan parçacıklar belirli koşullarda bir yerde yoğunlaşır ve daha önce fark edilmeyen madde birikimi görünür hâle gelir. Saflık ile tortu, aynı dağılım rejiminin birbirini tamamlayan iki sonucu hâline gelir.
Ontolojik açıdan daha çarpıcı olan, saflığın kendi dışarısına bağımlı hâle gelmesidir. Saf alanın kendisini koruyabilmesi için kirin aktarılabileceği, tutulabileceği veya biriktirilebileceği başka bir alan gerekir. Böylece içerinin bağımsızlığı görünüşte kalır. Dışarı, içerinin karşıtı olduğu kadar onun işleyiş koşuludur. Atık alanı olmasaydı temiz alanın sürekliliği bozulabilirdi; filtre tortuyu tutamasaydı süzülen akış saflaşamazdı. Dışlanan unsur ve onu taşıyan bölge, sistemin görünür merkezinden uzak tutulmasına rağmen merkezin düzenini mümkün kılan yapısal işlev kazanır.
Saflığın paradoksu burada daha kesin biçimde ifade edilebilir: saf sistem, kendi başına saf değildir; saflığını sürdürebilmek için safsızlığı yönetebilen daha geniş bir sisteme ihtiyaç duyar. Temiz alan ile tortu alanı birbirinden ayrı görünse de aynı maddi dolaşımın parçalarıdır. Birinin homojenliği diğerinin heterojenliğiyle, birinin düzeni diğerinin birikimiyle bağlantılıdır. Böylece saflık karşıtından bağımsız bir pozitif öz olmaktan çıkar; kirin belirli sınırlar boyunca başarılı biçimde dağıtılmasının sonucuna dönüşür.
Kategorik saflıkta da benzer bağımlılık vardır. “Saf” kategorisinin anlamlı olabilmesi için neyin saf olmadığına ilişkin bir ayrım gerekir. Eğer hiçbir unsur dışarıda bırakılmıyorsa saflık kategorisi bütün belirleyiciliğini kaybeder. Saflığın kavramsal içeriği dolayısıyla kendi negatif alanına bağımlıdır. Bir sınıfın sınırı, yalnızca içine aldığı üyeler tarafından değil, dışarıda bıraktıkları tarafından da belirlenir. Tortu, bu mantıksal dışarının maddi biçime dönüştüğü yerde ortaya çıkar. Sınıflandırma soyut bir ayrım olarak kalmaz; maddeyi gerçekten ayırır, taşır ve biriktirir.
Dolayısıyla saflaştırmanın sonunda iki ayrı nesne değil, tek bir operasyonun birbirini koşullayan iki sonucu vardır: saflaştırılmış alan ve ayrıştırılmış tortu. Birini diğerinden bağımsız düşünmek, sürecin yarısını görünmez kılar. Saf alan işlemin pozitif sonucudur; tortu ise aynı işlemin negatif olarak dışarı çıkardığı maddi toplamdır. Saflık kendi görünüşünde tortusuz olabilir, fakat kendi oluş tarihinde tortudan ayrı değildir. Saflaştırma bir şeyi yok etmez; sınırlar, sınıflandırır, ayırır ve yeniden yerleştirir. Böylece “temiz” ile “kirli” arasındaki karşıtlık maddenin özünde bulunan doğal bir ikilik olmaktan çıkarak düzenin madde üzerinde gerçekleştirdiği kategorik ve mekânsal dağılıma dönüşür.
5.3. İçerinin Dışarı Üzerinden Kuruluşu
İçeri ile dışarı arasındaki ayrım, ilk bakışta önceden verilmiş iki alanın sınırla birbirinden ayrılması gibi görünür. Önce içeride belirli bir bütün vardır, ardından onun bittiği noktada dışarısı başlar. Oysa saflık, kir ve tortu birlikte düşünüldüğünde ilişkinin ters yönde de işlediği görülür: içerisi yalnızca sınırın içinde bulunanlardan oluşmaz; neyin dışarıda tutulduğuna bağlı olarak kendi biçimini kazanır. Sınır, tamamlanmış iki alan arasına sonradan çekilen pasif bir çizgi değil, içeriyi ve dışarıyı karşılıklı olarak üreten aktif bir ayrım mekanizmasıdır. Bir unsurun “buraya ait değil” diye sınıflandırılması, aynı anda “buraya ait olan” kategorisinin sınırını daha kesin hâle getirir.
Mary Douglas’ın kir anlayışı ile Kristeva’nın abjection çözümlemesi tam bu noktada farklı ölçeklerden aynı yapıya yaklaşır. Douglas açısından yanlış yerdeki madde, sınıflandırma düzeninin hangi konumları doğru kabul ettiğini açığa çıkarır. Kristeva açısından abject, öznenin kendi sınırını koruyabilmek için uzaklaştırdığı fakat kendisiyle ilişkisini bütünüyle koparamadığı unsurdur. Birinde düzen, diğerinde özne merkezde görünse de ortak mantık açıktır: dışlanan şey, yalnızca dışarıya gönderilmez; dışlanması aracılığıyla içerinin kimliği belirginleştirilir. Dolayısıyla dışarı, içerinin işleminden bağımsız bir negatif boşluk değil, içerinin kendi sınır üretiminin sonuçlarından biridir.
Tortu bu mekanizmanın maddi yoğunlaşmasıdır. Bir süreç kendi bütünlüğünü korurken belirli maddeleri ayırıyor, filtreliyor, dışarı çıkarıyor veya işlevsiz artık statüsüne geçiriyorsa, sonunda biriken tortu sistemin dışlama tarihini üzerinde taşır. İçeride kalanlar sistemin kabul ettiği düzeni gösterirken dışarı çıkanlar kabul edilebilirliğin sınırını gösterir. Tortunun bileşimi, sistemin hangi maddelerle uyumsuz olduğunu; konumu, onları nereye yerleştirdiğini; birikim biçimi ise dışlamanın ne ölçüde ve hangi süreklilik içerisinde gerçekleştiğini açığa çıkarabilir. Böylece tortu yalnızca dışarıdaki madde değil, içerinin kendi sınırlarını nasıl işlettiğinin maddi diyagramı hâline gelir.
Burada dışarı ile yabancılık arasındaki özdeşliği kırmak gerekir. Her dışarıdaki unsur başlangıçtan itibaren yabancı değildir. Bazı dışsallıklar içeriden üretilir. Bedensel atık bunun en açık örneğidir: organizmanın dışına çıktığında “beden dışı” hâle gelen madde, dışarıdan gelmiş yabancı bir nesne olmak zorunda değildir; bizzat bedenin metabolik faaliyetinin sonucudur. Benzer şekilde bir üretim sisteminin atığı, üretime dışarıdan saldıran unsur değil, sistemin kendi işleyişi tarafından üretilmiş olabilir. Dolayısıyla dışarının belirli bölümleri, içerinin reddettiği yabancılardan değil, içerinin kendi faaliyetinin artıklarından meydana gelir.
Bu ayrım, saf kimlik fikrine karşı güçlü bir ontolojik itiraz üretir. Eğer sistemin dışarısında biriken şeylerin bir bölümü doğrudan sistem tarafından üretiliyorsa, içerinin kendisini dışarıdan bütünüyle bağımsız bir bütün olarak sunması mümkün değildir. Dışarıdaki tortu içerinin geçmiş faaliyetini taşır. Sistem onu sınırının ötesine göndermiş olabilir, fakat oluşsal bağ devam eder. Dışlanmış unsurun fiziksel konumu değişirken nedensel kökeni değişmez. Böylece sınır, ilişkiyi ortadan kaldırmak yerine ilişkinin statüsünü değiştirir: içerideki unsur dışarıdaki artığa dönüşür, fakat dönüşüm onun içeriden geldiği gerçeğini silemez.
Saflığın kendi tortusunu üretmesi bu nedenle basit bir paradokstan daha fazlasıdır. Saf alanın tortuyla karşıtlık içerisinde bulunması beklenirken tortunun bizzat saflaştırma tarafından üretilmesi, karşıtlığın taraflarından birinin diğerinin koşulu olduğunu gösterir. Temiz ile kirli birbirinden ayrılır; fakat ayrımın gerçekleştirilmesi kirli olanı belirli bir yerde yoğunlaştırır. Saflığın artışı tortunun azalmasını zorunlu kılmaz; tersine, aynı sistem içerisinde biri artarken diğeri de başka bir konumda artabilir. Böylelikle karşıtlık ontolojik bir savaş olmaktan çıkar ve mekânsal dağılım ilişkisine dönüşür. Saflık kiri yok ederek değil, kirin konumunu değiştirerek kurulabilir.
Kristevacı düzlemde aynı yapı öznenin kimliğinde işler. Öznenin “ben değil” dediği unsur yalnızca reddedilen nesne hakkında değil, “ben” kategorisinin kendisi hakkında da bilgi üretir. Bir sınırın dışına neyin yerleştirildiği bilinmeden sınırın hangi mantığa göre çizildiği bütünüyle anlaşılamaz. Dolayısıyla negatif kimlik, pozitif kimliğin sonradan eklenen gölgesi değildir; belirlenimin yapısına içkindir. Her “ben buyum” ifadesi, açıkça söylenmese bile belirli bir “ben bunlar değilim” alanı oluşturur. Tortu ise söz konusu negatif alanın maddi karşılığı olduğunda, kimliğin kendi söyleminden daha açıklayıcı hâle gelebilir.
Merkez ile artık arasındaki epistemik hiyerarşi tam burada tersine çevrilebilir. Normal koşullarda sistemin ürünü, merkezi veya korunan unsurları önemli; tortusu ise önemsiz kabul edilir. Oysa sistemin pozitif merkezine bakmak çoğu zaman yalnızca kendisini nasıl göstermek istediğini veya hangi sonuçları koruduğunu açığa çıkarır. Artık ise sistemin bütünlüğünü sürdürebilmek için hangi maddeleri, farkları ve fazlalıkları dışarıya gönderdiğini gösterir. Bu nedenle tortu, merkezin yapısını merkezden daha açık biçimde ifşa edebilir. Sistem kendisini ürününde idealize ederken tortusunda kendi sınırlarıyla karşılaşır.
Dışarının epistemik ayrıcalığı buradan gelir. Dışarıda bulunan her şey daha doğru veya daha hakiki değildir; mesele romantik bir marjinallik yüceltmesi değildir. Tortunun ayrıcalığı konumundan kaynaklanır: sınırın işleminden geçmiş olması. Bir madde içeriden dışarıya taşındığında, iki alan arasındaki ayrımı kendi oluş tarihinde kaydeder. Tortuya bakmak böylece yalnızca dışarıya bakmak değil, sınırın gerçekleştirdiği operasyona bakmak anlamına gelir. İçerinin normal işleyişinde görünmez kalan ayrım ilkeleri, dışarıya atılmış maddede somutlaşır.
Douglas ile Kristeva arasındaki yakınlık da tam olarak burada kurulabilir. Douglas’ın sınıflandırma düzeninde kir, kategorilerin sınırlarını ihlal eden veya yanlış yerde bulunan maddedir; Kristeva’da abject, öznenin kendi sınırlarını tehdit eden ve bu nedenle uzaklaştırılması gereken yakın ötekidir. Douglas daha çok toplumsal-sembolik düzenin sınıflandırmalarını, Kristeva ise öznenin bedensel ve psişik sınır kuruluşunu açığa çıkarır. İki düşünceyi tortu üzerinden birbirine bağlayan temel yapı, düzenin kendi dışarısını pasif biçimde bulmaması, onu sınıflandırma ve dışlama işlemleri aracılığıyla üretmesidir.
Böyle bir dışarı hiçbir zaman bütünüyle bağımsız değildir. Eğer dışarısı içerinin sınıflandırma işlemiyle belirleniyorsa, “dışarı” kavramının kendisi bile içerinin perspektifini taşır. Çöp, onu çöp olarak tanımlayan sistemin çöpüdür; kir, belirli bir düzen açısından kirdir; abject, belirli bir öznenin sınırını tehdit ettiği için abject’tir; tortu, belirli bir sürecin ardından kaldığı için tortudur. Aynı madde başka bir sistemde farklı statü kazanabilir. Dolayısıyla dışarı, mutlak ontolojik bölge olmaktan çok belirli bir merkeze göre kurulmuş ilişkisel konumdur.
İlişkisellik, içerinin de mutlaklığını bozar. Eğer dışarı ancak içeriye göre dışarıysa, içeri de ancak dışarıdan ayrıldığı ölçüde içeridir. İki kategori birbirlerini karşılıklı olarak belirler. Fakat bu karşılıklılık tam bir simetri değildir; çünkü ayrımı gerçekleştiren sistem çoğu zaman kendi perspektifinden hareket eder ve dışarıya statü verir. Saflaştıran düzen hangi maddenin kir olduğunu, özne hangi unsurun abject olduğunu, üretim sistemi hangi sonucun atık olduğunu belirler. Tortu, bu sınıflandırma iktidarının maddi sonucunu taşır. Dışarıya itilmiş olmak yalnızca konumsal bir durum değil, daha önce gerçekleştirilmiş bir ayrımın izidir.
Tortunun negatif arşiv niteliği burada en açık hâline ulaşır. Pozitif arşiv, sistemin korunmaya değer bulduğu şeyleri toplar; tortu ise sistemin korumak istemediği veya kendi merkezinde tutamadığı şeyleri biriktirir. Biri seçilmiş mevcudiyetlerin, diğeri dışlanmış fazlalıkların kaydıdır. Fakat tam da bu nedenle tortu, sistemin kendi hakkındaki resmî bilgisini tamamlayan ters yönlü bir veri üretir. Bir düzenin yalnızca sakladıklarını değil attıklarını da bilmek, onun değer, sınır ve işlev yapısını daha bütünlüklü biçimde anlamayı sağlar.
İçerinin dışarı üzerinden kuruluşu nihayetinde saflık kavramının ontolojik statüsünü kesinleştirir. Saflık, dışarısında hiçbir şey bulunmayan mutlak bir özdeşlik değildir; belirli farklılıkların sınırın ötesinde tutulduğu düzenlenmiş bir ilişkidir. İçerinin homojenliği, dışarının heterojenliğinden bağımsız düşünülemez. Tortu ise bu ilişkinin sessiz fakat maddi tanığıdır. Saflık tortuyu yok etmez; tortuyu üreterek kendi sınırını üretir. İçerisi de dışarıyı yalnızca karşısında bulmaz; neyi dışladığı üzerinden kendi biçimini kazanır.
6. Katmanlaşmış Şimdi ve Dikey Zaman
6.1. Homojen Şimdinin Çözülmesi
Şimdi, gündelik zaman tasarımında çoğu kez geçmiş ile gelecek arasındaki son derece ince bir sınır olarak düşünülür. Geçmiş geride birikir, gelecek henüz gelmemiştir ve şimdi ikisi arasındaki hareketli temas noktasıdır. Böyle bir model, kronolojik ardışıklığı açıklamak açısından işlevsel olsa da mevcut gerçekliğin tarihsel yoğunluğunu yeterince göstermez. Çünkü aynı anda var olan nesnelerin oluş tarihleri aynı değildir. Önümüzde duran bir taş milyonlarca yıllık jeolojik süreçlerin, bir yapı onlarca yıllık maddi dönüşümlerin, yeni oluşmuş bir tortu ise birkaç dakikalık bir sürecin sonucunu taşıyabilir. Ontolojik olarak hepsi şimdi vardır; kronolojik kökenleri ise birbirinden radikal biçimde farklıdır.
Şimdinin homojen olmadığı fikri tam olarak bu ayrımdan doğar. “Şimdi” bütün mevcut varlıkların aynı yaşa, aynı geçmişe veya aynı oluş süresine sahip olduğu bir tabaka değildir. Aynı ontolojik anda birbirinden farklı tarihsel derinlikler birlikte bulunabilir. Bir nesnenin yeni olması, başka bir nesnenin çok eski olması onların şimdiki mevcudiyetlerini farklılaştırmaz; ikisi de vardır. Fakat mevcut biçimlerine ulaşmalarını sağlayan nedensel zincirlerin uzunluğu, yapısı ve kronolojisi farklıdır. Dolayısıyla şimdi, zamansal kökenleri eşitlenmiş nesnelerin bulunduğu düz bir yüzey değil, farklı oluş tarihlerinin eşzamanlı mevcudiyetidir.
Tortu bu heterojenliği özellikle görünür kılar, çünkü kendisini meydana getiren sürecin zamanını maddi yapısında taşıyabilir. Bir tortu tabakasında farklı dönemlerde birikmiş maddeler üst üste bulunabilir; her katman aynı anda mevcut olduğu hâlde aynı zamanda oluşmamıştır. Üstteki ile alttaki tabaka ontolojik olarak eşzamanlı, kronolojik olarak ardışıktır. Böylece aynı nesne içerisinde iki farklı zaman mantığı birlikte işler: mevcudiyet açısından birlik, oluş açısından farklılık. Şimdinin homojenliği tam burada çözülür; aynı anda bulunan şeylerin aynı tarihsel ana ait olması gerekmediği görülür.
“Geçmişin şimdide bulunması” ifadesi de bu ayrım sayesinde metafizik belirsizlikten kurtarılabilir. Geçmiş olaylar ontolojik olarak şimdide bulunmaz; şimdide bulunan, onların maddi sonuçlarıdır. Dolayısıyla katmanlaşmış şimdi, geçmiş ile şimdinin birbirine karışması anlamına gelmez. Bir tortu tabakasında bin yıl önceki olay ile yüz yıl önceki olay hâlen gerçekleşiyor değildir. Her iki olay da sona ermiştir. Fakat her birinin meydana getirdiği maddi izler aynı mevcut nesnede birlikte bulunabilir. Şimdinin tarihsel yoğunluğu, geçmiş olayların ontolojik olarak sürmesinden değil, sonuçlarının mevcut gerçeklikte birlikte var olabilmesinden kaynaklanır.
Katman kavramı bu nedenle yalnızca jeolojik bir metafor değildir. Her katman, mevcut gerçekliğin farklı bir oluş evresinden gelen belirlenimi taşımasını ifade eder. Bir nesne, kurum, beden veya mekân tek bir anda sıfırdan ortaya çıkmadığı ölçüde kendi geçmiş dönüşümlerinin bazı sonuçlarını mevcut yapısında korur. Yeni belirlenimler eskilerin üzerine eklenebilir, onları dönüştürebilir, örtebilir veya kısmen silebilir; fakat mevcut biçim çoğu zaman tek bir oluş anına indirgenemez. Şimdi, farklı nedensel geçmişlerin kesişerek geçici bir düzen oluşturduğu yoğunlaşmış bir yüzey hâline gelir.
Tortunun özgüllüğü, söz konusu tarihsel heterojenliği çoğu nesneden daha açık biçimde göstermesidir. Tamamlanmış ürün, kendi oluş tarihini görünüşünde gizleyebilir. Düzgün bir yüzey, kendisini meydana getiren farklı aşamaları tek biçim altında birleştirir. Tortu ise çoğu zaman birikim mantığı sayesinde oluşun aşamalarını birbirinden tamamen eritmez. Katmanlar, yoğunluk farkları veya bileşim değişiklikleri geçmişteki farklı oluş koşullarını şimdiki yapıda ayrıştırılabilir hâlde bırakabilir. Böylece tortu, yalnızca geçmişin izi değil, birden fazla geçmişin aynı şimdide yan yana veya üst üste bulunabilmesinin maddi modeli olur.
Eşzamanlılık kavramı burada yeniden tanımlanmalıdır. İki şeyin şimdi birlikte bulunması, onların aynı anda meydana geldiği anlamına gelmez. Ontolojik eşzamanlılık ile genetik eşzamanlılık birbirinden ayrılabilir. Bir müzedeki antik nesne ile onu taşıyan modern vitrin aynı anda vardır, fakat aynı tarihsel süreçten doğmamıştır. Benzer biçimde tortunun farklı katmanları bugün birlikte mevcuttur, ancak oluşumları arasında yüzyıllar bulunabilir. Şimdi bütün bu farkları tek bir mevcudiyet alanında toplar, fakat onların tarihsel ayrımlarını ortadan kaldırmaz.
Homojen şimdi varsayımı, zamanın yalnızca kronometre tarafından ölçülen ardışıklığına odaklandığında söz konusu farkları düzleştirme eğilimindedir. Saat açısından aynı saniye içerisinde bulunan bütün nesneler eşzamanlıdır. Ontolojik tarihleri açısından ise aynı saniye, son derece farklı sürelerin kesiştiği bir düğüm olabilir. Yeni doğmuş bir organizma, bin yıllık bir yapı, milyonlarca yıllık mineral ve birkaç saniye önce oluşmuş bir kül tabakası aynı “şimdi” içerisinde bulunabilir. Saat zamanı onların mevcudiyetlerini eşitler; oluş tarihleri ise onları yeniden farklılaştırır. Şimdi böylece tek bir zamansal koordinat olmasına rağmen tek bir tarihsel yoğunluk taşımaz.
Tortulaşma bu farkı fiziksel olarak görünür hâle getirir. Dağınık maddeler zaman içerisinde birikir ve birikim belirli bir eşiği geçtiğinde geçmiş süreçlerin toplamı mevcut bir yapı hâline gelir. Her yeni çökelme önceki tabakanın üzerine eklenirken geçmişte oluşmuş katman yok olmaz; yeni şimdinin maddi zeminine dönüşür. Dolayısıyla daha eski katman, yalnızca “geçmişte kalmış” değildir; sonraki oluşların üzerinde gerçekleştiği mevcut koşullardan biri hâline gelmiştir. Geçmişin sonucu, yeni süreçlerin pasif hatırası olmaktan çıkarak onların fiziksel ortamına katılır.
Buradan şimdinin ontolojik yapısına ilişkin daha güçlü bir sonuç çıkar. Mevcut olan, yalnızca en son gerçekleşmiş dönüşümün sonucu değildir. Şimdi, önceki dönüşümlerin silinmeyen etkilerini taşıdığı ölçüde tarihsel olarak tabakalaşır. Her yeni olay önceki bütün izleri yok etmediği sürece, gerçeklik farklı kronolojik kökenlerin üst üste binmesiyle yoğunlaşır. Dolayısıyla şimdiki varlık, saf bir başlangıç noktası değil, birikmiş nedenselliğin geçici konfigürasyonudur. “Şimdi”nin yeniliği, geçmişten bütünüyle arınmış olmasından değil, daha önce oluşmuş belirlenimlerin yeni ilişkiler içerisinde yeniden örgütlenmesinden gelir.
Tortu bu noktada zaman ile mekânı yeniden birbirine bağlar. Kronolojik olarak ardışık olan süreçler, maddi birikim sayesinde mekânsal olarak eşzamanlı hâle gelebilir. Önce gerçekleşen altta, sonra gerçekleşen üstte çökelebilir; zaman sırası mekân içerisindeki konum farkına çevrilir. Böylece “önce” ve “sonra” yalnızca soyut tarihsel koordinatlar olmaktan çıkarak “alt” ve “üst”, “derin” ve “yüzeysel” gibi mekânsal ilişkilere tercüme edilebilir. Zamanın maddede bıraktığı fark, şimdiki mekânın yapısına katılır.
Katmanlaşmış şimdi fikri geçmişin ortadan kalkmadığını iddia etmez; daha incelikli bir tez ileri sürer. Geçmiş olaylar sona erer, fakat her sona eriş bütün sonuçları sıfırlamaz. Sonuçlar korundukça farklı kronolojik kökenler mevcut gerçeklik içerisinde birlikte bulunabilir. Böylece geçmişin yokluğu ile tarihin mevcudiyeti aynı anda savunulabilir. Tarih, geçmiş olayların hâlâ gerçekleşiyor olması değil, onların sonuçlarının şimdiki yapının belirlenimlerine katılmış olmasıdır.
Şimdinin homojenliği çözüldüğünde mevcut gerçekliğin kendisi bir tür maddi palimpseste dönüşür. Yeni oluşlar eskilerin üzerine yazılır; bazı izleri siler, bazılarını örter, bazılarını dönüştürür ve bazılarını olduğu gibi bırakır. Fakat hiçbir şimdiki an, kendisinden önceki bütün nedenselliği sıfırlayarak kurulmaz. Tortu bu genel ilkeyi görünür yoğunluğa taşır. Katmanları aracılığıyla aynı ontolojik anda farklı kronolojik kökenleri korur ve zamanın yalnızca geçip giden bir sıra olmadığını, geçişlerinin sonuçlarını mevcut dünyanın yapısına bırakabildiğini gösterir.
Şimdi böylece geçmiş ile gelecek arasında boyutsuz bir bıçak sırtı olmaktan çıkar. Ontolojik olarak yalnızca mevcut olan vardır; fakat mevcut olanın iç yapısı tarihsel bakımdan çoğuldur. Aynı anda bulunan maddeler farklı zamanlarda oluşmuş, farklı süreçlerden geçmiş ve farklı sürekliliklerin sonuçlarını taşıyor olabilir. Tortu, söz konusu çoğulluğu tek bir maddi yapıda yoğunlaştırarak şimdinin kendi içinde tarihsel derinliğe sahip olduğunu açığa çıkarır. Geçmiş şimdinin yanında ikinci bir zaman olarak durmaz; farklı geçmişlerin sonuçları aynı şimdi içerisinde katmanlaşır. Böylece şimdinin birliği korunurken homojenliği çözülür.
6.2. Lineerliğin Yeniden Konumlandırılması
Şimdinin farklı kronolojik kökenleri aynı ontolojik mevcudiyet içerisinde taşıyabilmesi, lineer zaman fikrinin bütünüyle terk edilmesini gerektirmez; yalnızca onun ontolojik statüsünün yeniden belirlenmesini gerektirir. Olayların belirli bir sırayla gerçekleştiği, nedenlerin sonuçlardan önce geldiği ve dönüşümlerin geri çevrilemez ardışıklıklar ürettiği açıktır. Sorun lineerliğin kendisinde değil, bu ardışıklığın geçmiş, şimdi ve gelecek adı verilen üç bağımsız varlık bölgesi arasında ilerleyen bir hareketmiş gibi düşünülmesindedir. Tortu, kronolojik sıralamayı korurken söz konusu mekânsallaştırılmış zaman tasarımını bozar: geçmişte gerçekleşen dönüşüm artık yoktur, gelecekteki dönüşüm henüz yoktur; mevcut olan, önceki dönüşümlerin sonuçlarını taşıyan şimdiki konfigürasyondur.
Lineerlik böylece varlığın geçmişten şimdiye, şimdiden geleceğe doğru fiziksel olarak taşınması anlamına gelmekten çıkar. Bir nesne geçmiş adı verilen ontolojik bir bölgeden şimdiye gelmez; önceki konfigürasyonu ortadan kalkarken yeni bir konfigürasyon oluşur. Ardışıklık, aynı varlığın üç ayrı zaman alanından geçişi değil, mevcut gerçekliğin art arda farklı örgütlenmeler kazanmasıdır. A hâli gerçekleşirken B henüz mevcut değildir; B gerçekleştiğinde A artık mevcut değildir, fakat A’nın etkileri B’nin yapısına katılmış olabilir. Lineerlik tam da bu dönüşüm dizisidir: ontolojik bölgelerin sıralanması değil, oluşların nedensel ve geri döndürülemez ardışıklığıdır.
Tortu söz konusu ayrımı maddi olarak kesinleştirir. Bir çökelti tabakasının oluşumunda önceki birikim sonraki birikimden kronolojik olarak önce gerçekleşmiştir. Sonraki katmanın ortaya çıkabilmesi için öncekinin belirli ölçüde mevcut bir koşul hâline gelmesi gerekebilir. Dolayısıyla önce-sonra ilişkisi gerçektir; zamanın lineer yapısı keyfî bir bilinç kurgusuna indirgenemez. Buna rağmen eski katman, oluşumu tamamlandığı için ontolojik olarak “geçmişte” bulunmaz. Şimdi üstteki katman kadar alttaki katman da vardır. Kronolojik olarak önce olan ile ontolojik olarak şimdi mevcut olan aynı nesnede birleşebilir. Böylece lineer ardışıklık ile eşzamanlı mevcudiyet birbirini dışlamaz.
Buradan kronoloji ile ontoloji arasında temel bir ayrım doğar. Kronoloji bir varlığın veya olayın ne zaman oluştuğunu, ontoloji ise onun şimdi mevcut olup olmadığını sorar. Bin yıl önce meydana gelmiş bir tortu, oluş tarihi bakımından geçmişe aittir; maddi mevcudiyeti bakımından şimdidedir. İki kategorinin birbirine karıştırılması, eski olanın ontolojik olarak hâlâ geçmişte bulunduğu yanılsamasını üretir. Oysa “eski” bir varlık kipini değil, mevcut bir varlığın oluş tarihini belirtir. Yaş, varlığın bulunduğu zamanı değil, mevcut durum ile oluş başlangıcı arasındaki kronolojik ilişkiyi ifade eder.
Lineer zaman bu ayrım sayesinde daha güçlü, fakat daha sınırlı bir anlam kazanır. Geçmiş, şimdi ve geleceği üç ontolojik kap gibi sıralamak yerine dönüşümlerin yönünü kaydeden bir ilişki sistemi olarak düşünülebilir. Bir süreç önce gerçekleşir, başka bir süreç onun sonuçlarını devralır ve ardından yeni bir konfigürasyon oluşur. Nedensel sıralama korunur; fakat her aşamanın ayrı bir ontolojik mekânda depolandığı varsayılmaz. Gerçeklik sürekli olarak mevcut konfigürasyon içerisinde işler, kronoloji ise mevcut konfigürasyonun hangi dönüşüm dizisinden geldiğini ifade eder.
Tortunun oluşumu bu modeli özellikle açık hâle getirir, çünkü tortu geçmiş dönüşümü hem geride bırakır hem de onun sonucunu korur. Bir süreç sona erdiğinde süreç olarak artık mevcut değildir; buna rağmen meydana getirdiği artık sonraki oluşlara katılabilir. Böylece lineerlik, “geçmiş yok oldu ve şimdi onun yerine geldi” biçimindeki salt ikame mantığından ayrılır. Yeni durum eskisini örgütlenme olarak ortadan kaldırabilirken onun bazı maddi sonuçlarını kendi içine alabilir. Ardışıklık dolayısıyla mutlak silinme gerektirmez. Sonraki, öncekinden farklıdır; fakat öncekinden bütünüyle bağımsız olmak zorunda değildir.
Nedensellik bu yeniden konumlandırılmış lineerliğin omurgasını oluşturur. Önce ve sonra arasındaki fark yalnızca bilincin olayları sıralamasından ibaret olsaydı tortunun oluş tarihi de keyfîleşirdi. Oysa belirli bir tortu, kendisini üreten süreçten önce var olamaz; neden-sonuç ilişkisi kronolojik yönü sınırlar. Kül yanmadan önce yanmanın tortusu olarak bulunamaz, çökelti onu meydana getiren birikimden önce tamamlanmış olamaz. Dolayısıyla zamanın yönü maddi dönüşüm ilişkilerinde gerçek bir asimetri taşır. Epistemik olan, bu yönü süreçler ve dönemler hâlinde keserek kavramsallaştırmamızdır; ontolojik olan ise dönüşümün kendisinin geri döndürülemez belirlenimler üretmesidir.
Geri döndürülemezlik burada lineerliğin “zaman çizgisi” imgesinden daha temel boyutudur. Bir süreç tersine benzer biçimde işletilebilse bile önceki oluşun gerçekleşmiş olması silinmez. Külün kimyasal işlemlerle başka maddelere dönüştürülmesi, yanmanın hiç gerçekleşmemiş olduğu bir duruma ontolojik geri dönüş değildir. Yeni bir süreç, önceki sürecin bazı sonuçlarını değiştirebilir; fakat önceki olayın gerçekleşmişliğini nedensel tarihten çıkaramaz. Böylece zamanın oku, nesnelerin eski biçimlerine dönüp dönememesinden daha derinde, gerçekleşmiş oluşun gerçekleşmemiş hâle getirilememesinde yatar.
Tortu bu geri döndürülemezliğin pozitif izlerinden biridir. Bir süreç tortu bıraktığında, gerçekleşmiş dönüşüm mevcut maddede bir fark üretmiştir. Sonraki süreçler bu farkı silebilir, dönüştürebilir veya başka biçimlere taşıyabilir; fakat tortunun oluştuğu ana kadar uzanan nedensel zincir gerçekleşmiş olarak kalır. Lineerlik böylece yalnızca olayların takvimsel dizilişi değil, gerçekliğin her dönüşümde önceki durumdan farklılaşarak ilerlemesidir. Zaman, varlıkların içinden geçtiği boş bir koridor değil, dönüşümlerin birbirlerinin koşullarını değiştirmesiyle kurulan yönlü nedenselliktir.
Şimdinin katmanlaşması da lineerliği iptal etmek yerine onun sonuçlarını biriktirir. Farklı kronolojik dönemlerden kalan izlerin aynı anda mevcut olması, zamanın sırasızlaştığı anlamına gelmez. Tam tersine, katmanların neden farklı olduğunu açıklayabilmek için onların oluş sırasını bilmek gerekir. Eşzamanlı mevcudiyet kronolojik farkı silmez; kronolojik fark eşzamanlı maddede korunabilir. Bir tabakanın diğerinden önce oluşmuş olması, ikisinin bugün birlikte var olmasına engel değildir. Böylece zamanın lineerliği ile şimdinin çoğulluğu aynı model içerisinde tutulabilir: oluş lineerdir, mevcudiyet katmanlıdır.
Geçmiş kavramının işlevi de burada yeniden belirlenir. “Geçmiş”, varlıkların hâlâ bulunduğu fakat artık erişemediğimiz metafizik bir depo değil, mevcut durumdan önce gerçekleşmiş dönüşümlerin kronolojik statüsüdür. Geçmiş olayın kendisi mevcut değildir; onun sonuçları ise şimdiki konfigürasyon içerisinde bulunabilir. Bu nedenle geçmiş hakkında konuşmak ontolojik olarak geçmişe gitmeyi değil, şimdiki izlerden hareketle daha önce gerçekleşmiş nedensel ilişkileri yeniden kurmayı gerektirir. Kronoloji, mevcut olanın oluş tarihini düzenler; geçmişi ikinci bir mevcudiyet alanına dönüştürmez.
Gelecek açısından da simetrik bir sonuç çıkar. Gelecek, varlıkların henüz ulaşmadığı hazır bir ontolojik bölge değil, mevcut koşullardan hareketle mümkün olabilecek dönüşümlerin alanıdır. Şimdiki konfigürasyon belirli gelecekleri mümkün, bazılarını imkânsız veya daha güç hâle getirebilir; fakat gelecekteki durum henüz mevcut değildir. Böylece geçmişin izi ile geleceğin imkânı aynı şimdide farklı biçimlerde bulunur: geçmiş, mevcut sonuçlar üzerinden nedensel olarak okunabilir; gelecek ise mevcut koşullar üzerinden olasılık olarak düşünülebilir. İkisinin de ontolojik merkezi şimdiki konfigürasyondur.
Tortu bu nedenle zamanı çizgiden tamamen koparmak yerine çizginin neyi temsil ettiğini değiştirir. Çizgi, varlığın geçtiği üç ayrı ontolojik bölgenin haritası olmaktan çıkar; dönüşümlerin sırasını gösteren epistemik bir şemaya dönüşür. Gerçekliğin kendisinde ise her aşamada yalnızca mevcut konfigürasyon ve onun içerisinde taşınan önceki nedenselliklerin sonuçları vardır. Lineerlik ontolojik mekân değil, oluş sırasıdır. Geçmişten şimdiye gelen şey geçmişin kendisi değil sonuçlarıdır; şimdi geleceğe taşınan bir zaman parçası değil, yeni dönüşümlerin mevcut koşuludur. Zamanın çizgisi böylece varlığın yolculuğunu değil, varlığın ardışık biçim değiştirmesini gösterir.
6.3. Yatay Kronolojiden Dikey Stratigrafiye
Zamanın çizgisel gösterimi olayları yatay bir eksene yerleştirir: önce olan sola, sonra olan sağa; geçmiş geriye, gelecek ileriye doğru uzanır. Böyle bir temsil kronolojik sıralama için son derece kullanışlıdır, fakat tortunun maddi yapısı farklı bir zaman geometrisi üretir. Ardışık süreçlerin sonuçları ortadan kalkmak yerine aynı yerde biriktiğinde, kronolojik sıra mekânsal olarak üst üste yığılmaya başlar. Önce ile sonra artık yalnızca yatay bir çizginin farklı noktalarında değil, aynı mevcut yapının farklı derinliklerinde okunabilir. Tortu yatay kronolojiyi dikey stratigrafiye dönüştürür.
Stratigrafik yapı zamanın kendisini dikey hâle getirmez; dönüşümlerin sonuçlarını mekânsal katmanlar içerisinde korur. Ayrım önemlidir, çünkü aksi hâlde zaman ile mekân yeniden özdeşleştirilmiş olur. Bir tortu tabakasının alt kısmı kelimenin ontolojik anlamıyla “geçmiş” değildir; üst katman kadar şimdi mevcuttur. Altta bulunması yalnızca belirli koşullar altında daha önce oluştuğunun maddi göstergesi olabilir. Dolayısıyla derinlik zamanı temsil eder, fakat zamanın kendisi değildir. Kronolojik fark, maddi birikim sayesinde mekânsal fark olarak okunabilir hâle gelmiştir.
Böyle bir yapı geçmişi araştırmanın ne anlama geldiğini de değiştirir. Bir tortu tabakasını kazmak, kelimenin gerçek anlamıyla geçmişe doğru hareket etmek değildir. Kazı yapan kişi her derinlikte hâlâ şimdiki maddelerle karşılaşır. Aşağı indikçe zaman içerisinde geriye gitmez; daha eski oluş tarihlerine sahip mevcut maddelere ulaşır. Arkeolojik veya jeolojik kazının zamansal gücü, fiziksel hareketin zaman yolculuğu olmasından değil, mekânsal katmanların farklı kronolojik oluşları kaydetmiş olmasından kaynaklanır.
“Derin geçmiş” ifadesi de bu açıdan güçlü fakat türetilmiş bir metafordur. Geçmiş kendi başına derinde değildir; geçmiş süreçlerin sonuçları belirli birikim koşullarında daha derin katmanlarda korunabilir. Böylece mekân, kronolojinin maddi kayıt yüzeyine dönüşür. Bir zaman dizisi artık yalnızca bellekte, dilde veya tarihsel belgelerde temsil edilmez; maddelerin konumları arasındaki ilişkide de kodlanabilir. Alt-üst ilişkisi belirli koşullarda önce-sonra ilişkisini taşımaya başlar.
Tortulaşmanın felsefi önemi tam da ardışıklığı eşzamanlılaştırabilmesidir. Oluş anları birbirinden ayrıdır: A önce, B sonra, C daha sonra meydana gelir. Birikim tamamlandığında ise A’nın, B’nin ve C’nin sonuçları aynı anda mevcut olabilir. Kronolojik olarak ayrı olan üç oluş, ontolojik olarak tek bir şimdide birleşmiştir. Buna rağmen aralarındaki fark kaybolmaz; maddi konumları, bileşimleri veya sınırları sayesinde oluş sıraları okunabilir kalır. Tortu böylece zamanı dondurmaz; zamanın ürettiği farkları aynı mevcut yapı içerisinde birlikte muhafaza eder.
Burada katman, geçmişin küçük bir parçası olarak değil, geçmiş oluşun şimdiki sonucu olarak anlaşılmalıdır. Aksi hâlde stratigrafi geçmişi fiziksel nesneler hâlinde depolayan bir zaman arşivi gibi yanlış yorumlanabilir. Katmanda depolanan zaman değildir; dönüşümün maddi sonucudur. Zaman geçmiş, madde kalmıştır. Fakat kalan maddenin yapısı oluş sırasından etkilendiği için kronoloji onun üzerinden yeniden kurulabilir. Tortunun zamanla ilişkisi tam da bu dolaylılıkta yatar: geçmişi korumaz, geçmişte meydana gelmiş farkı korur.
Farkın korunması, stratigrafinin epistemik gücünün temelidir. Eğer her yeni süreç önceki bütün maddi ayrımları kusursuz biçimde ortadan kaldırsaydı, mevcut gerçeklikten geçmiş oluş sıralarını okumak mümkün olmazdı. Katmanlaşma ise farklı süreçlerin sonuçlarının en azından kısmen ayırt edilebilir kalmasını sağlar. Bir sınır, yoğunluk değişimi, bileşim farkı veya maddi kopuş, iki ayrı oluş evresinin izini taşıyabilir. Geçmiş olaylar artık mevcut değildir; fakat onların birbirlerinden farklı oluşları şimdiki maddede farklılıklar bırakmıştır. Tarihsel bilgi, tam olarak bu mevcut farkların nedensel yorumundan doğar.
Tortu böylece kronolojiyi görünür kılarken aynı zamanda kronolojinin sınırlarını da gösterir. Katmanların sırasını bilmek, onların bütün tarihini bilmek değildir. Aynı katman farklı süreçlerin etkisini taşıyabilir; bazı izler silinmiş, karışmış veya yeniden düzenlenmiş olabilir. Dolayısıyla stratigrafi geçmişin kusursuz kopyası değildir. Şimdiki madde, geçmişin seçici ve dönüşmüş sonucudur. Her tortu hem kayıt hem kayıptır: belirli farkları korurken başka ayrıntıları geri döndürülemez biçimde yitirmiş olabilir. Geçmişin maddi okunabilirliği bu nedenle hiçbir zaman geçmişin eksiksiz yeniden mevcudiyeti anlamına gelmez.
Katmanların bozulabilmesi de aynı ilkeyi doğrular. Daha sonraki süreçler eski tortuları karıştırabilir, yerinden oynatabilir, aşındırabilir veya yeniden çökeltebilir. Böyle durumlarda basit “altta eski, üstte yeni” eşlemesi geçerliliğini kaybedebilir. Ontolojik açıdan önemli olan, stratigrafinin mekanik bir zaman cetveli olmaması; maddi süreçlerin tarihsel ilişkilerinin kaydı olmasıdır. Dikey yapı kronolojiyi doğrudan içermez, kronolojinin yeniden kurulabileceği fiziksel farklılıklar üretir. Zamanı okumak, bu nedenle yalnızca konuma bakmak değil, konumu meydana getiren süreçleri çözümlemektir.
Şimdinin katmanlı yapısı burada yalnızca geçmişin çokluğuna değil, geçmişler arasındaki ilişkinin de şimdiki mevcudiyetine işaret eder. Eski bir katman sonraki bir katmanın zemini olabilir; önceki tortu daha sonraki oluşun yönünü, hızını veya biçimini değiştirebilir. Böylece geçmiş süreçlerin sonuçları yalnızca pasif kayıt olarak kalmaz, yeni süreçlerin koşullarına dönüşür. Stratigrafi bir arşiv olduğu kadar nedensel altyapıdır. Daha önce oluşmuş olan, şimdi mevcut olduğu için sonraki oluş üzerinde etkide bulunabilir.
Bu nokta, geçmişin şimdiki etkinliğini mistikleştirmeden açıklamayı mümkün kılar. “Geçmiş hâlâ etkilidir” denildiğinde etkide bulunan geçmiş olayın kendisi değildir; onun şimdide varlığını sürdüren sonuçlarıdır. Alttaki tortu üstteki akışı yönlendiriyorsa geçmiş zaman şimdiye müdahale etmiyor; geçmişte meydana gelmiş bir süreç tarafından üretilmiş şimdiki madde, mevcut nedenselliğe katılıyordur. Tarihsel süreklilik böylece zamansal bölgeler arasında gizemli bir etkileşim olmaktan çıkarak mevcut sonuçların sonraki süreçlere koşul oluşturması şeklinde açıklanabilir.
Dikey stratigrafi aynı zamanda şimdinin tek bir kronolojik kimliğe indirgenmesini engeller. Aynı mekânsal kesitte farklı yüzyılların, dönemlerin veya oluş evrelerinin maddi sonuçları bulunabilir. “Şimdi” dediğimiz alan bu nedenle yalnızca en yeni katmandan ibaret değildir. En üstte gerçekleşen güncel oluş, altında bulunan daha eski sonuçlarla birlikte aynı ontolojik mevcudiyeti paylaşır. Şimdiki dünya, yalnızca en son meydana gelen şeylerin dünyası değil, ortadan kalkmamış eski sonuçların da dünyasıdır.
Yatay zaman çizgisinde geçmiş noktalar birbirlerinin arkasında kaybolur: A geçer, B gelir, ardından C. Stratigrafide ise A’nın sonucu kalabilir, B onun üzerine eklenebilir, C ikisinin üzerinde yeni bir katman oluşturabilir. Ardışıklık böylece birikime dönüşür. Zaman çizgisinde birbirini dışlayan anlar, maddi sonuçları aracılığıyla aynı yapıda birlikte bulunabilir. Tortunun zaman düşüncesine getirdiği esas dönüşüm burada yoğunlaşır: geçmiş olaylar eşzamanlılaşmaz; onların sonuçları eşzamanlılaşır.
Dikey zaman fikri dolayısıyla kronolojinin reddi değil, kronolojinin maddi sonuçlarının yeni bir temsilidir. Önce-sonra ilişkisi varlığını korur; fakat bu ilişki mevcut mekân içerisinde tabakalaşmış olarak okunabilir. Aşağıya bakmak geçmişe bakmak değildir; geçmiş oluşların şimdiye ulaşmış farklı sonuçlarını okumaktır. Derinlik, ontolojik bir geçmiş bölgesi değil, kronolojik farklılığın maddi taşıyıcısıdır. Böylece zamanın çizgisel ardışıklığı ile şimdinin katmanlı mevcudiyeti aynı yapı içerisinde uzlaştırılır.
Tortu nihayetinde zamanı depolamaz; zamanın ürettiği dönüşümleri maddede biriktirir. Her tabaka kendi oluş anını geride bırakmış, fakat oluşun sonucu olarak şimdiki mekânda kalmıştır. Stratigrafik okuma da geçmişe doğru yapılan metafizik bir yolculuk değil, aynı şimdi içerisinde yan yana veya üst üste bulunan farklı oluş tarihlerinin çözülmesidir. Yatay kronoloji olayların hangi sırayla gerçekleştiğini gösterirken dikey stratigrafi, bu sıranın maddi sonuçlarının aynı şimdide nasıl birikebildiğini gösterir: zaman geçer, fakat geçişin ürettiği farklar mekânda tortulaşabilir.
7. Hareketin Kendi Durağanlığını Üretmesi
7.1. Hareket ve Sabit Referans
Hareket, ilk bakışta kendi başına pozitif bir olgu gibi görünür: bir nesne konum değiştirir ve bu değişim doğrudan hareket olarak kavranır. Fakat konum değişikliğini saptayabilmek için en azından görece sabit kabul edilen bir referans çerçevesine ihtiyaç vardır. Bir cismin hareket ettiğini söylemek, onun başka bir cisme, koordinat sistemine veya önceki konumuna göre farklılaştığını söylemektir. Dolayısıyla hareket yalnızca hareket eden nesnenin özelliği değildir; değişen ile görece değişmeden kalan arasındaki ilişki içerisinde belirlenir. Referans bütünüyle ortadan kaldırıldığında hareketin yönü, mesafesi ve hatta belirli anlamlarda varlığı tanımlanamaz hâle gelir.
Durağanlık da aynı nedenle mutlak bir karşıt kutup değildir. Yeryüzünde hareketsiz görünen bir nesne Dünya’yla birlikte dönmekte, Dünya Güneş çevresinde hareket etmekte, daha geniş astronomik ölçeklerde bütün sistem başka hareketlere katılmaktadır. “Duran” nesne, hareketten ontolojik olarak arındırılmış bir varlık değil, seçilmiş referans çerçevesi içerisinde konumu yeterince değişmeyen varlıktır. Böylece hareket ile durağanlık, mutlak biçimde ayrılmış iki tözsel durum olmaktan çıkar. Bir nesne bir referansa göre durağan, başka bir referansa göre hareketli olabilir. Karşıtlık gerçekliğini korur, fakat gerçekliği ilişkisel hâle gelir.
Tortunun önemi tam da bu ilişkisel yapıya beklenmedik bir dönüş eklemesinde belirir. Normal modelde hareketli olan ile referans alınan durağan unsur birbirinden ayrıdır: nehir akar, kıyı görece sabittir; araç hareket eder, yol referans oluşturur; parçacık yer değiştirir, koordinat sistemi sabit kabul edilir. Tortulaşmada ise hareketin izi, hareketin dışında önceden verilmiş bir referansa bağımlı kalmaksızın hareketin kendi ürünü olarak ortaya çıkabilir. Akış madde taşır, belirli koşullarda o madde çöker ve daha stabil bir birikim oluşturur. Böylece hareket yalnızca sabit bir şeye göre okunmaz; kendi gerçekleşmesi sırasında daha sonra kendisine referans olacak bir sabitlik üretir.
Akış ile çökelti arasındaki ilişki bu nedenle sıradan hareket-durağanlık karşıtlığından farklıdır. Çökelti, akışın karşısında başlangıçtan beri bulunan yabancı bir durağanlık değildir. Onu meydana getiren şey bizzat akıştır. Taşınan parçacıklar hareketin içerisindeyken akışın dinamik bileşenleridir; çöktüklerinde ise görece stabil bir tortu tabakasının parçası hâline gelirler. Aynı madde iki ayrı örgütlenme içerisinde hareketlilikten durağanlığa geçebilir. Dolayısıyla durağan olan, hareketin ontolojik karşıtı olmak yerine belirli koşullarda hareketin dönüşmüş sonucu hâline gelir.
Buradaki geçiş hareketin tamamen yok olması anlamına gelmez. Tortu olarak stabil görünen madde moleküler, jeolojik veya daha geniş fiziksel ölçeklerde hareket etmeyi sürdürebilir. Durağanlık yine belirli bir ölçekte ve belirli bir referans sisteminde tanımlanır. Önemli olan, akışın taşıma hareketine katılan unsurun daha sonra akışa göre stabil bir konum kazanmasıdır. Tortulaşma böylece mutlak hareketsizliği değil, hareket rejiminin değişmesini ifade eder. Dinamik dolaşımdaki madde, görece sabit bir yapının parçasına dönüşür.
Hareket ile durağanlık arasındaki bu dönüşebilirlik, karşıtlığın ontolojik kökenini yeniden düşündürür. Eğer aynı maddi unsur bir süreç içerisinde hareketli, başka bir aşamada durağan olabiliyorsa, hareket ve durağanlığı iki farklı varlık türüne bağlamak gerekmez. Ayrım, maddenin tözünden değil, onun belirli ilişkiler içerisindeki durumundan doğar. Bir parçacığın “hareketli” veya “çökelmiş” olması onun ne olduğundan çok, hangi kuvvetlere, hızlara, ortama ve referanslara bağlı olarak nasıl davrandığını belirtir. Böylece hareket-durağanlık dualitesi de maddeye içkin iki öz yerine aynı oluşun farklı kipleri olarak okunabilir.
Tortu bu geçişi yalnızca temsil etmez; geçişin sonucudur. Bir fotoğraf hareketi gösterebilir, bir grafik hız değişimini kaydedebilir, fakat bunların hareketle ilişkisi temsil düzeyindedir. Tortu ise kendisini meydana getiren hareketin fiziksel nedenselliğinden doğar. Akışın taşıma kapasitesi, yönü, yoğunluğu, hızı veya ortam koşullarındaki değişim çökelmenin biçimini belirleyebilir. Dolayısıyla tortunun yapısı, geçmiş hareketin yalnızca var olduğunu değil, belirli özelliklerini de maddi olarak taşıyabilir. Hareket sona erdikten veya başka yere kaydıktan sonra geride kalan stabil yapı, kendisini üretmiş dinamizmin okunabilir izi hâline gelir.
Burada daha önce ortaya çıkan pozitif indeks mantığı hareket problemine farklı biçimde uygulanır. Tortu, artık mevcut olmayan süreci gösterdiği gibi artık gerçekleşmeyen belirli hareketi de gösterebilir. Hareketin kendisi geçmişte kalmıştır; fakat hareket tarafından üretilmiş durağan sonuç şimdide vardır. Böylece dinamik olan, ortadan kalkarken kendi pozitif indeksini stabil bir maddi yapı biçiminde bırakabilir. Hareketin izi başka bir hareket olmak zorunda değildir. Tam tersine hareket, kendi geçmiş mevcudiyetini hareketsizleşmiş bir fark üzerinden kaydedebilir.
Bu tersine dönüş, hareketin gözlemlenmesi açısından epistemik bir avantaj yaratır. Sürekli akan bir süreç, gerçekleştiği anda karmaşık ve geçicidir; her durum bir sonrakine dönüşür. Tortu ise bu dinamizmin bazı sonuçlarını görece sabitleyerek sonradan incelenebilir hâle getirir. Akışın kendisi artık gözlemlenemese bile bıraktığı çökelme biçimleri üzerinden onun varlığına ilişkin çıkarımlar yapılabilir. Durağanlık böylece hareketin yokluğu olmanın ötesinde, geçmiş hareketin bilgisini koruyan bir kayıt yüzeyine dönüşür.
Hareket ile sabit referans arasındaki klasik ilişki de burada döngüsel bir nitelik kazanır. Başlangıçta hareketi saptamak için durağan referansa ihtiyaç duyulur; tortulaşma gerçekleştiğinde ise hareket kendi içinden yeni bir durağan referans üretir. Daha sonra gerçekleşen hareketler bu yeni tortuya göre ölçülebilir veya önceki hareketin özellikleri tortunun yapısından çıkarılabilir. Dolayısıyla sabitlik yalnızca hareketin önkoşulu değildir; aynı zamanda hareketin sonucu olabilir. Referans, hareketten önce var olmak zorunda olmayan, hareket tarafından tarihsel olarak üretilebilen bir yapı hâline gelir.
Bu durum durağanlığın pasiflik ile özdeşleştirilmesini de bozar. Tortu durağan görünebilir, fakat onun biçimi geçmiş hareketlerin yoğunlaştırılmış sonucudur. Birikimin yönü, kalınlığı, bileşimi veya dağılımı, onu meydana getiren dinamik ilişkilerin donmuş farklarını taşıyabilir. Durağan yapı böylece hareketin karşısında anlamsız bir sıfır noktası değil, hareketin geçmiş etkinliğinin maddi yoğunlaşmasıdır. Görünürdeki hareketsizlik, oluş tarihinin yokluğu anlamına gelmez; kimi zaman tam tersine çok sayıda hareketin üst üste birikmiş sonucudur.
Tortu bu açıdan hareket-durağanlık dualitesinin simetrisini bozmadan kökensel bağımsızlığını bozar. Hareket hâlâ durağanlıktan ayırt edilebilir; akmak ile çökelmek aynı fiziksel durum değildir. Fakat karşıtlığın iki kutbunun birbirinden tamamen bağımsız kaynaklardan gelmesi gerekmez. Hareket, belirli koşullarda durağanlık üretebilir; üretilen durağanlık ise daha sonraki hareketlerin koşulu veya referansı olabilir. Karşıtlık böylece dışsal olmaktan çıkarak genetik bir ilişkiye dönüşür: bir kutup diğerinden doğabilir.
Hareketin varlığını göstermek için her zaman hareket eden bir nesneye bakmak zorunda olmamamız, tortunun ontolojik sezgisini en yoğun biçimde açığa çıkarır. Bazen hareketin en güçlü kanıtı, tam da hareket etmeyen şeydir. Bir yatağın dibindeki çökelti, aşınmış yüzey veya birikmiş tortu, artık görünmeyen akışın gerçekleşmiş olduğunu kendi stabilitesiyle gösterebilir. Hareket ile durağanlık böylece birbirlerini yalnızca karşılıklı olarak sınırlamaz; biri diğerinin tarihsel kanıtına dönüşebilir. Tortu, hareketin karşısındaki sabitlik değildir; hareketin kendi içinden ürettiği ve sonradan kendi gerçekleşmişliğini üzerinde okunabilir bıraktığı sabitliktir.
7.2. Akışın İçinden Doğan Stabilite
Akış kavramı genellikle süreklilik, değişim ve yer değiştirmeyle; tortu ise birikim, ağırlık ve durağanlıkla ilişkilendirilir. İlk bakışta ikisi birbirini dışlayan süreçler gibi görünür: madde ya akışa katılır ya çökelir. Fakat tortulaşmanın gerçek dinamiği, durağanlığın akışın kesilmesinden sonra dışarıdan eklenen bir durum olmadığını gösterir. Akış sürerken de tortu üretilebilir. Bir nehir akmaya devam ederken yatağında çökelti birikir; dolaşım sona ermeden bazı maddeler hareket rejiminden çıkarak daha stabil konumlara geçebilir. Böylece akış ile çökelme zamansal olarak birbirini takip etmek zorunda değildir; hareket kendi devamı sırasında durağanlık üretebilir.
Bu eşzamanlılık, hareketin yalnızca kendi karşıtını ortadan kaldırarak var olabileceği düşüncesini bozar. Akışın gerçekleşmesi için bütün maddelerin aynı hız ve yönde hareket etmesi gerekmez. Farklı parçacıklar farklı kuvvetlere maruz kalır; bazıları taşınırken bazıları çöker, bazıları yeniden akışa katılır. Dolayısıyla tek bir sistem içerisinde hareketlilik ve stabilite farklı ölçeklerde birlikte bulunabilir. Akış bütünü hareketlidir, fakat hareketin içerisindeki bazı unsurlar görece sabit yapılara dönüşebilir. Sistem aynı anda hem taşıma hem biriktirme kapasitesine sahiptir.
Tortulaşma böylece durağanlığın hareketin başarısızlığı olduğu varsayımını da zayıflatır. Çökelti her zaman akışın bozulduğu veya tamamen durduğu anlamına gelmez. Belirli koşullarda çökelme, akışın normal işleyişinin doğrudan sonucudur. Hareket belirli maddeleri taşır, ayırır, yoğunlaştırır ve uygun koşullarda bırakır. Tortu tam da bu bırakmanın ürünüdür. Durağanlık dışarıdan müdahale eden ikinci bir ilke olmaksızın dinamik sistemin kendi davranışından türeyebilir.
“Stabilite” kavramını mutlak hareketsizlikten ayırmak burada özellikle önemlidir. Bir tortu tabakası sonsuza kadar değişmeden kalmaz; aşınabilir, sıkışabilir, kimyasal dönüşüme uğrayabilir veya yeniden harekete geçirilebilir. Stabil olması, değişimin bütünüyle sona ermesi değil, belirli bir zaman ve ölçek içerisinde önceki akışa kıyasla daha kalıcı bir örgütlenme kazanmasıdır. Dolayısıyla stabilite ontolojik donma değil, değişim hızının ve biçiminin dönüşmesidir. Akışkan dolaşımdan daha yavaş, daha yerleşik veya daha dirençli bir rejime geçiş söz konusudur.
Bu ayrım, durağanlığın hareketin yokluğu olarak tanımlanmasının neden yetersiz olduğunu gösterir. Durağanlık belirli bir hareket rejiminin sona ermesi olabilir, fakat başka hareket biçimleri devam edebilir. Çökelmiş parçacık artık akış yönünde taşınmıyordur; buna rağmen mikroskobik hareketler, kimyasal reaksiyonlar veya daha yavaş fiziksel dönüşümler sürer. Dolayısıyla hareket ile durağanlık arasındaki karşıtlık ölçeğe bağlıdır. Bir düzeyde stabil olan, başka bir düzeyde dinamik olabilir. Tortu bu ölçek farkını görünür kılarak “hareket ediyor/hareket etmiyor” ikiliğinin hangi referans ve zaman aralığında kurulduğunu sorgulatır.
Daha önemli dönüşüm, stabilitenin genetik açıklamasında gerçekleşir. Bir tortunun durağanlığını anlamak için yalnızca mevcut konumuna bakmak yeterli değildir; onu oraya getiren hareketi de açıklamak gerekir. Şimdiki sabitlik geçmiş dinamiklerden bağımsız değildir. Parçacıkların nereden geldiği, hangi akış tarafından taşındığı, hangi kuvvetlerle karşılaştığı ve neden belirli noktada çöktüğü bilinmeden tortunun mevcut biçimi tam olarak açıklanamaz. Böylece durağanlık kendi nedenini hareketin içerisinde bulur. Sabit olan, dinamiğin dışına yerleştirilmiş ontolojik bir karşı-ilke değil, dinamik ilişkilerin belirli bir eşiğinde oluşan sonuçtur.
Eşik kavramı burada özel önem kazanır. Bir sistemde hareketin sürmesini sağlayan koşullar belirli sınırların altına veya üstüne geçtiğinde madde farklı davranış rejimine geçebilir. Taşıma kapasitesinin azalması, hızın değişmesi, yoğunluk farkı veya çevresel koşullar parçacığın çökelmesine yol açabilir. Dolayısıyla hareketten durağanlığa geçiş mutlak bir kopuş değil, sistemin parametrelerindeki değişimin ürettiği fazsal dönüşümdür. Aynı maddi gerçeklik, ilişkiler değiştiğinde farklı davranış biçimine geçer. Durağanlık hareketin dışındaki ikinci tözden değil, hareketin kendi koşullarındaki değişimden doğar.
Tortu bu nedenle oluş kavramını tek yönlü değişim fikrinden kurtarır. Oluş yalnızca biçimlerin çözülmesi, nesnelerin hareket etmesi veya düzenlerin dağılması değildir; aynı zamanda yeni stabilitelerin kurulmasıdır. Değişim, durağanlığın karşıtı olmak yerine belirli durağanlıkların üretim mekanizması olabilir. Bir yapı meydana geldiğinde değişim sona ermiş olmaz; değişim belirli bir süreklilik biçimi üretmiştir. Dolayısıyla oluş ile yapı arasında da mutlak karşıtlık bulunmaz. Yapılar, oluşun askıya alınmış dışındaki şeyler değil, çoğu zaman oluşun kendi içinden ürettiği görece kalıcı konfigürasyonlardır.
Buradan daha genel bir ontolojik sonuç çıkar: düzen ve stabilite, dinamizmin dışarıdan sınırlandırılmasıyla ortaya çıkmak zorunda değildir. Dinamik sistemler kendi iç ilişkileri sayesinde yerel sabitlikler, tekrar eden örüntüler ve kalıcı yapılar üretebilir. Tortu bunun en maddi ve yalın örneklerinden biridir. Akış devam ederken bazı unsurların çökelmesi, sistemin hareketinin kendi içerisinde farklı hız rejimleri oluşturabildiğini gösterir. Durağanlık böylece hareketin bastırılmış karşıtı değil, hareketin dağılımındaki farklılaşmadır.
Akış ile tortu arasındaki ilişki aynı zamanda zaman ölçeklerini birbirine bağlar. Akış hızlı değişimi, tortu daha yavaş birikimi temsil edebilir. Birkaç saniyelik hareket, çok daha uzun süre kalacak bir iz bırakabilir; kısa süreli dinamik olay, kendisinden katbekat uzun ömürlü bir stabil yapı üretebilir. Böylece süreçlerin süreleri ile sonuçlarının süreleri arasında zorunlu bir eşitlik bulunmadığı görülür. Hareket kısa, tortu kalıcı; neden geçici, sonuç uzun ömürlü olabilir. Ontolojik süreklilik burada maddi kalıcılığın olay süresini aşmasıyla daha da görünür hâle gelir.
Tortunun kalıcılığı, akışın geçmiş hareketini şimdiki mekâna bağlarken aynı zamanda yeni hareketlerin koşullarını değiştirebilir. Birikmiş çökelti yatağın biçimini değiştirir; değişen yatak sonraki akışın yönünü etkileyebilir. Böylece hareketin ürettiği stabilite, daha sonra hareket üzerinde geri etkide bulunur. Nedensel ilişki tek yönlü kalmaz: akış tortuyu üretir, tortu sonraki akışın koşullarını yeniden belirler. Dinamik ile stabil olan arasında döngüsel bir ilişki kurulur. Durağan sonuç, kendisini üreten hareketin gelecekteki biçimini değiştiren aktif koşula dönüşür.
Bu geri besleme, tortunun pasif artık olarak görülmesini bütünüyle yetersiz hâle getirir. Tortu yalnızca hareket sona erdikten sonra kalan maddi hafıza değildir; hareket devam ederken onun topolojisini değiştirebilen yeni bir unsur olabilir. Birikim belirli noktaları yükseltir, kanalları daraltır, akış yönünü saptırır veya yeni birikim bölgeleri oluşturur. Böylece geçmiş hareketin sonucu, mevcut hareketin nedeni hâline gelir. Tortu, nedensel zincirin sonunda bulunan etkisiz artık olmaktan çıkarak yeni nedenselliğin başlangıç koşullarına katılır.
Akış ile stabilite arasındaki ilişki tam da bu nedenle lineer bir “hareket → durma” şemasına indirgenemez. Daha doğru yapı, hareketin yerel stabiliteler üretmesi ve üretilen stabilitelerin sonraki hareketleri yeniden biçimlendirmesidir. Hareket durağanlığı doğurur; durağanlık hareketi yönlendirir; yeni hareket yeni tortular üretir. Karşıt kutuplar birbirlerini sırayla ortadan kaldırmak yerine birbirlerinin koşullarına dönüşür. Böylelikle hareket ve durağanlık aynı oluşun farklı aşamalarından da öte, birbirlerini sürekli yeniden üreten kipler hâline gelir.
Tortu ontolojisi açısından en güçlü sonuç, hareketin kendi dışarısını içeriden üretebilmesidir. Önceki bölümlerde saflığın kendi tortusunu, içerinin kendi dışarısını ürettiği görülmüştü; burada benzer yapısal mantık hareket-durağanlık ayrımında belirir. Akış, kendisine dışarıdan eklenen bir engelle karşılaşmadan da kendi içerisindeki farklılaşmalar aracılığıyla çökelti meydana getirebilir. Böylece hareketin karşısında duran stabilite, bizzat hareketin tarihsel ürünü olabilir. Akış, akmayı sürdürdüğü ölçüde kendi hareketsizliğini üretir; tortu ise hareketin kendi içinden çıkardığı, görece sabitleştirdiği ve daha sonra yeniden hareketin koşuluna dönüştürdüğü maddi durağanlıktır.
7.3. Hareketin Kendi Referansını Üretmesi
Hareketin kendi içinden stabilite üretebilmesi, hareket ile referans arasındaki klasik ilişkiyi tersine çevirecek kadar güçlü bir sonuç doğurur. Normal koşullarda hareketi belirlemek için önceden görece sabit bir referans seçilir: akış kıyıya, araç yola, cisim koordinat sistemine göre hareket eder. Referans hareketin ölçülmesini mümkün kılan dışsal veya en azından hareketten analitik olarak ayrılmış bir zemin gibi işlev görür. Tortulaşmada ise hareket, yalnızca mevcut bir referansa göre gerçekleşmekle kalmaz; kendi maddi sonuçlarından sonradan kendisine referans oluşturabilecek bir sabitlik üretir. Böylece referans, hareketin zorunlu olarak öncesinde bulunan koşul olmaktan çıkarak hareketin tarihsel sonucu hâline gelebilir.
Bir akışın taşıdığı parçacıkları belirli bölgelerde bırakması, başlangıçta hareketin basit bir yan etkisi gibi görünebilir. Oysa çökelmiş madde yeterli stabilite kazandığında, kendisini üreten hareket hakkında karşılaştırma yapılabilecek bir yüzeye dönüşür. Sonraki akışın seviyesi, yönü, yoğunluğu veya aşındırma kapasitesi önceki tortuyla ilişkili olarak okunabilir. Hareket böylece kendi geçmişini ölçülebilir kılacak maddi koordinatları üretmiştir. Dışarıdan kurulmuş soyut bir ölçüm sisteminden farklı olarak burada referans, doğrudan ölçülmek istenen sürecin nedensel ürünüdür.
Tortunun referans işlevi yalnızca sonraki hareketlerle karşılaştırmaya dayanmaz. Mevcut yapısının kendisi de geçmiş dinamizme ilişkin bilgi taşıyabilir. Birikimin yönü, parçacıkların dağılımı, tabakanın kalınlığı, aşınma izleri veya maddi bileşim farklılıkları, artık gerçekleşmeyen hareketin özelliklerini geriye doğru okunabilir hâle getirebilir. Durağan sonuç böylece yalnızca “burada bir hareket gerçekleşti” demez; uygun koşullarda hareketin nasıl gerçekleştiğine ilişkin farklılıkları da korur. Referans, hareketin yokluğunda onun geçmiş biçimini yeniden kurmaya yarayan maddi ölçü yüzeyine dönüşür.
Buradaki epistemik tersine dönüş belirleyicidir. Normalde durağanlık hareketi algılayabilmenin önkoşulu iken tortuda durağanlık, algılanacak hareket tarafından üretilmiştir. Önce hareket vardır; hareket belirli bir fark yaratır; fark stabil hâle gelir; ardından stabil fark geçmiş hareketin göstergesi olarak kullanılır. Böylece epistemik sırayla ontolojik sıra birbirinden ayrılır. Ontolojik olarak hareket tortudan öncedir; epistemik olarak ise tortu, artık mevcut olmayan hareket hakkında bilgi edinmenin başlangıç noktasıdır. Hareket nedeni üretir, neden olduğu sonuç daha sonra hareketin bilgisine aracılık eder.
Bu yapı tortunun daha önce belirlenen indeks niteliğini hareket düzleminde keskinleştirir. İndeks ile kaynak arasındaki ilişki keyfî değildir; iz, işaret ettiği süreç tarafından meydana getirilmiştir. Hareketin kendi referansını üretmesi de aynı nedensel asimetriye dayanır. Tortu geçmiş hareketi gösterebilir, çünkü geçmiş hareket tortunun oluş nedenlerinden biridir. Dolayısıyla durağan referans ile hareket arasındaki bağ sonradan sembolik olarak kurulmuş salt benzerlik değildir. Referansın maddi yapısı, referans verdiği dinamizmin etkisini üzerinde taşır.
Bununla birlikte tortudan hareketin eksiksiz kopyasını çıkarmak mümkün değildir. Aynı tortu biçimi farklı nedensel bileşimlerden doğabilir; sonraki süreçler izi değiştirebilir, aşındırabilir veya başka maddelerle karıştırabilir. Referansın hareket tarafından üretilmiş olması, hareketin bütün ayrıntılarının tortuda kusursuz biçimde saklandığı anlamına gelmez. Tortu bir kayıt olmakla birlikte seçici kayıttır. Hareketin yalnızca maddede kalıcı fark yaratabilmiş boyutları korunur. Geçmiş dinamizmin tümü değil, stabiliteye tercüme olabilmiş kısmı şimdiki referans içerisinde okunabilir.
Tam da burada hareket ile iz arasındaki süre farkı önem kazanır. Hareket çok kısa sürebilir, fakat ürettiği referans çok daha uzun süre varlığını koruyabilir. Birkaç dakikalık akışın bıraktığı çökelti yıllarca; ani bir aşındırma olayının bıraktığı yüzey farkı çok daha uzun süre mevcut olabilir. Nedenin süresi ile sonucun süresi birbirinden ayrılır. Hareket geçiciliği içerisinde stabil bir fark ürettiğinde, kendi zaman ölçeğini aşan bir maddi hafıza yaratır. Böylece olayın ontolojik süresi sona ererken epistemik erişilebilirliği tortu sayesinde devam edebilir.
Referansın kalıcılığı, farklı hareket dönemlerini birbirleriyle karşılaştırmayı da mümkün kılar. Önceki bir akışın ürettiği tortu korunuyorsa sonraki akışın bıraktığı yeni tortu onunla ilişkili olarak okunabilir. Böylece hareket yalnızca tek bir sabit nokta değil, art arda gelen referans katmanları üretir. Her yeni birikim önceki hareketlerin maddi kaydına eklenirken dinamik sistem kendi tarihini katmanlaştırır. Referans artık zamansız bir koordinat değil, tarihsel olarak oluşmuş bir yapıdır.
Buradan ölçüm fikrine ilişkin daha genel bir sonuç çıkar. Ölçüm çoğu zaman ölçülen şeyden bağımsız, tarafsız ve önceden kurulmuş bir çerçeve gerektiriyormuş gibi düşünülür. Tortu ise bazı durumlarda ölçülebilir farkın bizzat süreç tarafından üretilebildiğini gösterir. Bir hareket kendi etkilerini maddede sabitlediğinde, daha sonra bu etkiler hareketin niceliği veya niteliği hakkında çıkarım yapılabilecek referanslara dönüşebilir. Ölçümün zemini böylece her zaman dışarıdan dayatılmaz; gerçekliğin kendi nedensel tarihi içerisinde oluşabilir.
Hareketin kendi referansını üretmesi, neden ile kayıt arasındaki ilişkiyi de olağan hiyerarşisinden çıkarır. Kayıt yalnızca olaydan sonra gelen pasif temsil değildir; olayın maddi etkilerinden biridir. Tortu “hareket hakkında” bilgi taşımadan önce hareket tarafından fiziksel olarak üretilmiştir. Epistemik işlev ontolojik etkinin üzerine sonradan kurulur. İnsan tortuyu yorumlamasa bile çökelti vardır; fakat onu geçmiş hareketin indeksi olarak okumak, mevcut yapının nedensel tarihini kavramsallaştırmayı gerektirir. Dolayısıyla referansın maddi temeli nesnel, referans olarak kullanılması epistemiktir.
Aynı tortunun yeni hareketleri değiştirebilmesi ilişkiyi daha da karmaşıklaştırır. Hareketin ürettiği referans yalnızca geçmişe dönük bilgi sağlamaz; gelecekteki dinamizmin koşullarına da katılır. Birikmiş tortu yatağın biçimini değiştirdiğinde sonraki akış artık önceki koşullarla karşılaşmaz. Geçmiş hareket kendi sonucunu üretmiş, sonuç çevreyi dönüştürmüş ve yeni hareket bu dönüştürülmüş çevre içerisinde gerçekleşmeye başlamıştır. Böylece referans pasif gözlem noktası olmaktan çıkarak nedensel aktöre dönüşür.
Bu döngü hareketin hiçbir zaman tamamen boş ve tarihsiz bir uzamda gerçekleşmediğini gösterir. Mevcut hareket, çoğu durumda önceki hareketlerin bıraktığı stabil sonuçlarla karşılaşır. Yol, yatak, kanal, aşınmış yüzey veya tortu tabakası geçmiş dinamizmlerin ürettiği koşullar olabilir. Dolayısıyla hareket yalnızca mekânda ilerlemez; önceki hareketlerin maddileşmiş tarihinin içerisinde ilerler. Dinamik süreç kendi geçmişinin ürettiği referanslarla karşılaşarak yön değiştirir ve yeni referanslar bırakır.
Hareket-durağanlık ilişkisi böylece doğrusal bir karşıtlıktan tarihsel bir çevrime dönüşür: hareket stabilite üretir, stabilite hareketin izini korur, korunmuş iz yeni hareket için referans ve koşul hâline gelir, yeni hareket ise mevcut stabiliteyi dönüştürerek başka izler üretir. Hiçbir kutup mutlak değildir. Durağanlık geçmiş hareketlerin yoğunlaşmış sonucu olabilir; hareket ise önceki durağanlıkların belirlediği koşullar içerisinde gerçekleşebilir. İkisi arasındaki ilişki yalnızca karşıtlık değil, karşılıklı tarihsel üretimdir.
Tortunun hareket ontolojisine kattığı asıl kırılma tam burada bulunur. Hareket artık yalnızca durağan bir zemine göre belirlenen değişim değildir; kendi gerçekleşmesi sırasında zeminler üretebilen bir oluş hâline gelir. Ürettiği stabil farklar hem geçmiş hareketin indeksleri hem sonraki hareketlerin koşulları olabilir. Böylece süreç kendi gerçekleşmişliğinin maddi hafızasını dışarıdan bir arşive ihtiyaç duymadan çevresine işler. Hareket kendi izini üretirken kendi referansını da üretir; tortu ise geçmiş dinamizmin durağanlaşmış sonucu olarak hem hareketin gerçekleştiğini gösterir hem de sonraki hareketlerin kendisine göre farklılaşabileceği tarihsel bir sabitlik kurar.
8. Tortunun Birleştirici Ontolojisi
8.1. Beş Kategorik Sınırın Ortak Yapısı
Tortu üzerinde yürütülen çözümleme, başlangıçta birbirinden bağımsız görünen beş ayrımın aynı yapısal problem etrafında birleşmesini mümkün kılar: süreç ile süreklilik, geçmiş ile şimdi, varlık ile yokluk, saflık ile kir ve hareket ile durağanlık. Bu karşıtlıkların içerikleri birbirinden farklıdır; birini diğerine indirgemek mümkün değildir. Zaman problemi ile temizlik problemi, yokluk problemi ile hareket problemi aynı şey değildir. Buna rağmen tortu her birinde benzer bir epistemik işlev gerçekleştirir: iki kategori arasındaki sınırı ortadan kaldırmadan, sınırın ontolojik mutlaklık olmadığını görünür kılar.
Süreç-süreklilik ayrımında tortu, zihnin belirli bir oluş dizisini başlangıç ve bitiş noktaları arasında kapatmasına karşı maddi sürekliliği gösterir. Süreç gerçekten sona erebilir; işlev, örgütlenme veya kimlik dağılabilir. Fakat sürecin maddesi, etkileri ve artıkları daha geniş nedensel ilişkiler içerisinde devam edebilir. Tortu burada “süreç yoktur” yargısını reddetmez; sürecin bitişini varlığın mutlak kesintisiyle özdeşleştirmeyi engeller. Kategorik sınır korunur, fakat sınırın altından ontolojik süreklilik geçer.
Geçmiş-şimdi ayrımında benzer fakat özdeş olmayan bir yapı vardır. Geçmiş olay artık mevcut değildir; şimdiki iz ise vardır. Tortu geçmişi şimdiye taşıyarak iki zamanı birbirine karıştırmaz. Tam tersine ayrımı daha kesin hâle getirir: geçmiş süreç yoktur, onun şimdiki sonucu vardır. Fakat aynı maddi nesnenin geçmiş bir oluş tarafından belirlenmiş olması, geçmiş ile şimdi arasında mutlak ilişkisizlik bulunmadığını gösterir. Kronolojik ayrım ontolojik kopuşa dönüşmez. Geçmiş olay sona ermiş olsa bile onun nedensel sonucu şimdiki varlığın yapısına katılabilir.
Varlık-yokluk ayrımında sınır daha radikaldir, çünkü yokluk diğer karşıtlıkların ikinci kutbu gibi pozitif bir nesne olarak mevcut olamaz. Tortu burada yokluğu üçüncü bir ontolojik hâle dönüştürmeden pozitif bir indeks üretir. Tortunun kendisi vardır; işaret ettiği eski örgütlenme artık yoktur. Böylece varlık ile yokluk birbirine karışmaz, fakat mevcut varlık yokluğun okunabileceği bir ilişki taşıyabilir. Sınır korunurken temsil mümkün hâle gelir. Yokluk varlık olmaz; varlık yokluğun izini taşıyabilir.
Saflık-kir ayrımında tortu, karşıtlığın taraflarının birbirlerinden bağımsız tözler olmadığını gösterir. Saflaştırma belirli unsurları dışarı çıkararak temiz alan üretirken aynı işlem başka yerde tortu biriktirebilir. Saflık gerçek bir düzen durumudur; fakat bu düzenin gerçekleşmesi kirin ontolojik olarak yok edilmesini gerektirmez. Bir taraftaki saflık, diğer taraftaki yoğunlaşmış artıkla aynı işlemin sonucu olabilir. Böylece karşıtlık ortadan kalkmaz; kir ile saf alan birbirinden gerçekten ayrılmıştır. Fakat ayrım, birinin diğerinden mutlak bağımsızlığına değil, ortak bir sınıflandırma ve dağıtım sürecine dayanır.
Hareket-durağanlık karşıtlığında ise tortu, bir kutbun diğerini üretebildiğini gösterir. Akışın bıraktığı çökelti, hareketin dışındaki bağımsız bir durağanlık değildir; hareketin maddi sonucudur. Üstelik üretilen stabilite daha sonra geçmiş hareketin referansına ve yeni hareketlerin koşuluna dönüşebilir. Böylece hareket ile durağanlık ayrı kipler olarak korunurken genetik olarak birbirlerine bağlanır. Birinin varlığı diğerinin mutlak yokluğunu gerektirmez; hareket kendi içerisinde yerel durağanlıklar, durağanlık ise yeni hareketlerin koşullarını üretebilir.
Beş ayrımda tekrarlanan ilk ortak ilke, kategorik karşıtlık ile ontolojik kopuşun aynı şey olmadığıdır. Zihin gerçekliği anlayabilmek için farklılıklar kurmak zorundadır. Süreç ile süreç-sonrası, geçmiş ile şimdi, var ile yok, temiz ile kirli, hareketli ile durağan arasında ayrım yapılmadığında düşünsel belirlenim de ortadan kalkar. Tortu bu ayrımları anlamsızlaştırmaz. Aksine her birinin nerede ve nasıl çalıştığını daha kesin biçimde gösterir. Eleştirilen şey kategorilerin varlığı değil, kategorik sınırların gerçekliğin kendisinde mutlak yarıklar oluşturduğu varsayımıdır.
İkinci ortak ilke, sınırın çoğu zaman ilişkiyi kesmek yerine ilişkinin biçimini değiştirmesidir. Süreç sona erdiğinde artıkla ilişkisi nedensel tarih hâline gelir; geçmiş olay sona erdiğinde şimdiki izle ilişkisi tarihsel nedensellik hâline gelir; var olmayan süreç tortuyla indeks ilişkisi içerisinde düşünülür; kir dışarı çıkarıldığında saf alanla mekânsal ve kategorik ilişki taşır; hareket sona erdiğinde ürettiği stabil iz üzerinden okunabilir. Her durumda sınır bir kopuş yaratır, fakat bağlantının bütün biçimlerini ortadan kaldırmaz. İlişki eşzamanlı katılımdan tarihsel, nedensel, indeksikal veya mekânsal bağıntıya dönüşebilir.
Üçüncü ortak yapı, karşıtlığın bir tarafının diğerinin üretim koşuluna dönüşebilmesidir. Sürecin sona erişi tortuyu tortu olarak görünür kılar; geçmişin yokluğu izi tarihsel iz hâline getirir; yokluk pozitif indeksin negatif referansını oluşturur; kirin dışarı çıkarılması saflığı üretir; hareket çökelerek durağanlık yaratır. Dolayısıyla kategoriler yalnızca birbirlerini dışarıdan sınırlamaz. Bazı durumlarda bir kutbun belirlenebilirliği, diğer kutbun meydana gelmesine veya dışlanmasına bağlıdır. Karşıtlık böylece statik mantıksal çift olmaktan çıkarak genetik ilişki kazanır.
Tortunun sürekli olarak sınır bölgelerinde ortaya çıkması tesadüfi değildir. Tortu ne sürecin etkin merkezidir ne de süreçle bütünüyle ilişkisizdir; geçmişte oluşmuştur ama şimdi vardır; pozitif varlıktır ama yokluğa işaret eder; saf alandan dışlanmıştır ama saflığın üretiminden doğmuştur; stabil görünür ama hareket tarafından meydana getirilmiştir. Her örnekte tortu, kategorilerden birine bütünüyle yerleşmek yerine iki kategori arasındaki ilişkinin tarihini taşır. Onu felsefi olarak ayrıcalıklı kılan belirsizlik değil, sınırın nasıl üretildiğini üzerinde kaydetmesidir.
Dolayısıyla tortuyu “arada kalan şey” diye tanımlamak da yetersizdir. Aradalık, iki kategori arasında üçüncü ve kararsız bir konum bulunduğu izlenimini yaratabilir. Oysa tortu çoğu durumda ontolojik statüsü bakımından son derece belirgindir: vardır, şimdidedir, belirli bir yerde bulunur ve maddi ilişkilere katılır. Karmaşık olan tortunun varlığı değil, taşıdığı ilişkiler ağıdır. Tortu aynı anda mevcut olup geçmiş bir oluşa bağlanabilir; dışarıda bulunup içeriden üretilmiş olabilir; durağan olup hareketin sonucu olabilir. Dolayısıyla tortunun felsefi gücü ontolojik muğlaklıktan değil, ilişkisel çokkatmanlılıktan gelir.
Beş kategorik sınırda tekrar eden dördüncü ilke de tam olarak budur: nesnenin mevcut statüsü ile oluş tarihi birbirine indirgenemez. Tortu şimdi vardır, fakat geçmişte oluşmuştur; dışarıdadır, fakat içeriden gelmiştir; durağandır, fakat hareket tarafından üretilmiştir. Mevcut konuma bakmak yalnızca “ne durumda?” sorusunu cevaplar; tortuyu anlamak için “buraya nasıl geldi?” sorusunun da sorulması gerekir. Ontolojik durum ile genetik tarih birlikte düşünüldüğünde, kategorilerin statik görünüşünün altında dönüşüm ilişkileri belirir.
Böylece tortu, nesneleri yalnızca oldukları hâlleriyle sınıflandıran ontolojiden oluş tarihlerini de hesaba katan bir ontolojiye geçiş sağlar. Bir şeyin ne olduğunu anlamak, her zaman yalnızca mevcut özelliklerini sıralamakla tamamlanmaz; hangi süreçten çıktığı, hangi sınırı geçtiği, neyin ardından kaldığı ve hangi farklılaşma sonucunda mevcut statüsünü kazandığı da belirleyici olabilir. Tortu bu genetik boyutu kendi kavramsal yapısında zorunlu olarak taşır. “Tortu” demek zaten bir şeyin başka bir oluşun ardından ve onun sonucu olarak bulunduğunu söylemektir.
Beş karşıtlığın ortak mantığı böylece tek bir formülde yoğunlaştırılabilir: ayrım gerçektir, fakat ayrılanların bütün ilişkileri kesilmez. Süreç tortudan, geçmiş şimdiden, varlık yokluktan, saf kirden, hareket durağanlıktan ayrıdır. Tortu hiçbirini özdeşleştirmez. Yaptığı şey daha inceliklidir: ayrımın hangi işlem, dönüşüm veya ilişki sayesinde kurulabildiğini görünür hâle getirir. Sınırın varlığını kabul ederken sınırın ontolojik mutlaklığını reddeder.
Tortu bu nedenle karşıtlıkları çözen diyalektik bir üçüncü terim olmak zorunda değildir. Onları daha yüksek bir birlik içerisinde eritmez; varlık ile yokluğu, geçmiş ile şimdiyi veya hareket ile durağanlığı özdeşleştirmez. Tam tersine, ayrımların korunması tortunun aydınlatıcı işlevi için zorunludur. Eğer süreç ile tortu, geçmiş ile iz, kir ile saf alan arasında hiçbir fark bulunmasaydı tortunun gösterdiği ilişki de ortadan kalkardı. Tortunun birleştirici gücü kategorileri birleştirmesinde değil, farklı kategorik ayrımların aynı sınır üretme mantığına sahip olabileceğini göstermesinde yatar.
Böylece süreç-süreklilikte bitiş, geçmiş-şimdide kronolojik ayrım, varlık-yoklukta negatif referans, saflık-kirde dışlama ve hareket-durağanlıkta çökelme birbirinden farklı içeriklere sahip olmalarına rağmen aynı ontolojik soruyu görünür kılar: zihnin veya sistemin kurduğu sınır, sınırın iki tarafı arasındaki bütün sürekliliği gerçekten ortadan kaldırıyor mu? Tortunun cevabı her defasında maddi mevcudiyeti üzerinden belirir. Sınırlar gerçekliği düzenler, kimlikleri belirler ve süreçleri ayırt eder; tortu ise sınırın ardından kalıp iki taraf arasındaki oluşsal bağı koruyarak ayrımın mutlak kopuş olmadığını gösterir.
8.2. Epistemik Ayrım ile Ontolojik Süreklilik Arasındaki Gerilim
Tortunun farklı kategorik karşıtlıklar boyunca tekrar eden işlevi, daha temel bir gerilime indirgenebilir: insan zihni gerçekliği kavrayabilmek için ayrımlar üretmek zorundadır, fakat gerçekliğin maddi ve nedensel sürekliliği bu ayrımlara bütünüyle uymak zorunda değildir. Epistemik düzen belirlenim ister; belirlenim ise bir şeyin nerede başlayıp nerede bittiğini, neye ait olup neye ait olmadığını, hangi durumda bulunup hangi durumda bulunmadığını saptamayı gerektirir. Ontolojik süreçler ise söz konusu sınırların altında ilişkilerini sürdürebilir. Tortu tam olarak kavramsal ayrımın tamamlandığı fakat ontolojik ilişkinin bütünüyle kesilmediği noktada belirir.
Epistemik sınırların keyfî olduğu sonucu buradan çıkarılamaz. Bir sürecin sona erdiğini söylemek çoğu durumda doğrudur; bir organizasyon çözülmüş, işlev durmuş veya belirli bir nedensel birlik ortadan kalkmıştır. Geçmiş ile şimdi arasındaki ayrım gerçektir; dün gerçekleşmiş olay bugün yeniden gerçekleşmemektedir. Varlık ile yokluk aynı şey değildir; temiz alan ile kirli madde, hareket ile durağanlık da belirli koşullar altında açıkça ayrılabilir. Sorun ayrımların doğruluğunda değil, ayrımın ilişkinin yokluğu olarak yorumlanmasında başlar. İki şeyin farklı kategorilere ait olması, aralarında nedensel, tarihsel, maddi veya genetik bağ bulunamayacağı anlamına gelmez.
Süreç kavramında gerilim en yalın biçimini alır. Zihin sürekli oluşu belirli bir başlangıç ve bitiş arasında sınırlandırarak kavranabilir bir birlik üretir. Sınırlandırma olmaksızın tekil süreçlerden söz etmek güçleşir; her olay sonsuz nedensel geçmişe ve geleceğe açılarak kavramsal belirlenimini kaybedebilir. Bu nedenle epistemik kesit zorunludur. Fakat kesitin zorunluluğu, kesilen gerçekliğin ontolojik olarak aynı yerde parçalandığını göstermez. Süreç tamamlandığında tortunun kalması, kavramsal kapanış ile maddi devamlılığın aynı anda mümkün olduğunu gösterir.
Bitiş böylece iki farklı düzeyde iki farklı anlama sahip olur. Epistemik ve örgütsel düzeyde bitiş, belirli bir birliğin artık aynı ad altında sürdürülememesidir. Ontolojik düzeyde ise aynı olayın maddi sonuçlarının bütünüyle yok olması gerekmez. Bir ateş söner, fakat kül kalır; üretim sona erer, fakat atık vardır; bedenin belirli metabolik işlemi tamamlanır, fakat onun ürünü başka ilişkiler içerisinde bulunmaya devam eder. “Bitti” yargısı belirli örgütlenmeye ilişkin doğru olabilirken “hiçbir şey kalmadı” yargısı aynı olay hakkında yanlış olabilir. Tortu, iki önermenin arasındaki farkı maddileştirir.
Zaman probleminde epistemik ayrım daha incelikli bir biçim kazanır. Geçmiş, şimdi ve gelecek olmaksızın olayları kronolojik olarak düzenlemek mümkün değildir. Bellek, beklenti, nedensel açıklama ve tarihsel düşünce bu ayrımlara dayanır. Buna rağmen geçmişin şimdiden ayrılması, geçmişte oluşmuş bütün maddi belirlenimlerin mevcut gerçeklikten çıkarılması anlamına gelmez. Geçmiş olay yoktur; geçmiş olayın ürettiği tortu vardır. Dolayısıyla kronolojik ayrım korunurken nedensel süreklilik devam eder. Tortu, “geçmiş” kategorisinin ontolojik bir depo değil, mevcut sonuçların oluş tarihini belirleyen zamansal ilişki olduğunu görünür kılar.
Şimdiki iz ile geçmiş süreç arasındaki ilişki, epistemik yön ile ontolojik yönün tersliği sayesinde daha açık anlaşılır. Ontolojik olarak süreç önce gelir ve izi üretir; epistemik olarak ise şimdi izden hareket edilerek geçmiş süreç hakkında bilgi kurulur. Neden geçmişten şimdiye doğru işler, bilgi şimdiden geçmişe doğru ilerler. Tortu iki yönün kesişimidir. Kendisi mevcut bir sonuçtur, fakat kavranışı bizi kendi oluş nedenine yöneltir. Böylece geçmiş şimdide yeniden var olmaz; şimdiki varlık geçmişin epistemik olarak kurulabileceği nedensel malzemeyi sağlar.
Varlık-yokluk ayrımında aynı gerilim daha keskin bir sınırla karşılaşır. Zihin yokluğu düşünmek zorundadır, fakat yokluğu doğrudan pozitif nesne olarak karşısına alamaz. Bir şeyin artık bulunmadığını anlamak için çoğu zaman mevcut bir fark, boşluk, iz, beklenti veya tortu gerekir. Epistemik temsil pozitif bir taşıyıcı kullanırken temsil edilen içerik negatif olabilir. Tortunun kendisi vardır; fakat varlığı, artık bulunmayan başka bir örgütlenmeye gönderimde bulunabilir. Böylece epistemik sistem yokluğu varlığa dönüştürmeden, var olan üzerinden yokluğu kavranabilir hâle getirir.
Gerilim burada özellikle önemlidir, çünkü dil kolaylıkla ontolojik düzeyleri birbirine karıştırabilir. “Geçmiş tortuda yaşamaya devam ediyor” veya “yok olan şey tortuda hâlâ mevcut” gibi ifadeler metaforik olarak güçlü olsa da kesin ontolojik çözümlemede sorunludur. Devam eden şey geçmiş süreç veya yok olmuş örgütlenme değildir; onların bazı sonuçlarıdır. Tortunun gücü kaybolanı geri getirmesinde değil, kaybolmuş olan ile mevcut sonuç arasındaki bağı korumasındadır. Süreklilik özdeşliğin sürekliliği değil, nedenselliğin sürekliliğidir.
Saflık-kir ayrımı aynı yapıyı mekânsal ve sınıflandırıcı düzleme taşır. Temiz alanın sınırı epistemik olarak belirlenir: hangi maddelerin alana ait olduğu, hangilerinin kir veya artık sayılacağı tanımlanır. Ardından teknik veya fiziksel işlem bu sınıflandırmayı madde üzerinde uygular. İstenmeyen unsur uzaklaştırıldığında temiz alan gerçekten değişmiştir; sınıflandırma yalnızca zihinsel bir etiket olarak kalmamıştır. Fakat uzaklaştırılan madde başka bir yerde varlığını sürdürebilir. Epistemik ayrım maddi bir dağılım üretir, maddi dağılım ise sınıflandırmanın ontolojik yok etme olmadığını gösterir.
Tortu burada sınıflandırmanın fiziksel sonucu hâline gelir. Bir sistem “bana ait değil” dediği şeyi kendi sınırının ötesine taşıyabilir, fakat nedensel kökeni silinmez. Atık üretim sürecinden çıkarılmıştır ve artık ürün değildir; buna rağmen üretim tarafından meydana getirilmiştir. Dışarıya yerleştirilmesi içerisiyle tarihsel bağını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla kategorik dışlama ile ontolojik bağımsızlık birbirinden ayrılır. Bir şey sistemin dışında bulunabilir ve yine de sistemin ürünü olabilir.
Hareket-durağanlık ayrımında ise epistemik belirlenim referans çerçevesine dayanır. Bir unsur belirli bir ölçeğe göre hareketli veya durağan olarak sınıflandırılır. Tortulaşma, bu karşıtlığın altında genetik süreklilik bulunduğunu gösterir: hareketli madde çökelerek stabil hâle gelebilir, üretilen stabilite sonraki hareketlerin koşuluna dönüşebilir. “Hareketli” ve “durağan” kategorileri belirli anda birbirinden ayrıdır, fakat aynı maddi unsur dönüşüm yoluyla birinden diğerine geçebilir. Ayrım ontolojik bir duvar değil, farklı davranış rejimleri arasındaki belirlenimdir.
Beş problemde tekrar eden hata, epistemik farklılığı ontolojik ilişkisizlikle özdeşleştirmektir. Zihin A ile B’yi ayırdığı anda A’nın B ile bütün bağlarının kopmuş olduğunu varsayarsa, kategorik netlik gerçekliğin nedensel karmaşıklığını örter. Tortu ise sınırın iki tarafına aynı anda ait olan belirsiz üçüncü nesne gibi davranmadan söz konusu bağları görünür tutar. Süreç bitmiştir ama sonucu vardır; geçmiş yoktur ama izi vardır; kaynak örgütlenme yoktur ama indeksi vardır; kir dışarıdadır ama içeriden gelmiştir; hareket sona ermiştir ama ürettiği stabilite vardır. Her durumda ayrım korunurken ilişki devam eder.
Epistemik ayrımın ontolojik sürekliliğe karşı zorunlu bir hata olmadığı da özellikle vurgulanmalıdır. Zihin gerçekliğin tamamını tek, sınırsız ve ayrışmamış akış olarak kavramaya çalışsaydı herhangi bir nesneyi, süreci veya ilişkiyi belirlemek mümkün olmazdı. Kavram, sınır çizerek işler. Sorun sınır çizmek değil, çizginin metodolojik işlevini ontolojik mutlaklıkla karıştırmaktır. Tortu tam da bu ayrımı disipline eder: kavramların gerekli olduğunu kabul ederken onların gerçekliği tüketmediğini gösterir.
Böylece tortu epistemoloji ile ontoloji arasında basit bir çatışma kurmaz. Epistemik kategoriler “yanlış”, ontolojik süreklilik “doğru” değildir. Kategoriler gerçekliğin belirli yapısal farklarını kavramayı mümkün kılar; ontolojik süreklilik ise bu farkların daha geniş ilişkiler içerisinde bulunduğunu gösterir. İki düzey birbirinin yerine geçmez. Süreci tanımlamak için sınır gerekir; tortuyu anlamak için sınırın ötesindeki nedensellik gerekir. Geçmişi ayırmak için kronoloji gerekir; izi anlamak için geçmiş ile şimdi arasındaki nedensel ilişki gerekir. Saflığı belirlemek için sınıflandırma gerekir; tortuyu anlamak için dışlanan maddenin dolaşımını takip etmek gerekir.
Tortunun epistemik ayrıcalığı, tam olarak kavramın yetersiz kaldığı yerde değil, kavramın kendi sınırını görünür kıldığı yerde ortaya çıkar. Süreç kavramı tortuyla karşılaştığında kendi bitiş ölçütünü açıklamak zorunda kalır. Geçmiş kavramı şimdiki izle karşılaştığında zamansal konum ile oluş tarihini ayırmak zorunda kalır. Yokluk kavramı pozitif indeksle karşılaştığında temsil edilen yokluk ile temsil eden varlığı ayırmak zorunda kalır. Saflık tortuyla karşılaştığında yok etme ile yer değiştirmeyi ayırmak zorunda kalır. Hareket çökeltiyle karşılaştığında durağanlığın hareketten bağımsız olmak zorunda olmadığını kabul etmek zorunda kalır. Tortu, kategoriyi reddetmeden onu daha hassas hâle getirir.
Epistemik kesit ile ontolojik akış arasındaki gerilim böylece tortunun bütün biçimlerinde ortak bir faz farkına dönüşür. Kavram belirli bir noktada kapanır; gerçekliğin etkileri aynı noktada kapanmak zorunda değildir. Zihin “süreç bitti” derken madde başka ilişkilere katılır; “geçmiş” derken geçmişin sonuçları şimdide bulunur; “yok” derken mevcut iz kaybı gösterir; “temiz” derken kir başka yere taşınmıştır; “durağan” derken stabil yapı geçmiş hareketi üzerinde taşır. Tortu, kavramsal kapanış ile ontolojik devam arasındaki bu faz farkının maddi biçimidir.
8.3. Tortu Ontolojisinin Nihai İlkesi
“Tortu” sözcüğünün gündelik anlamı geride kalmış, değeri azalmış, ana süreçten kopmuş maddi artığı çağrıştırır. Merkez süreç tamamlanmış, önemli olan gerçekleşmiş, tortu ise sonradan temizlenmesi gereken ikincil kalıntı olarak kalmıştır. Ontolojik çözümleme bu hiyerarşiyi tersine çevirmeden yeniden düzenler: tortunun süreçten daha değerli veya daha temel olduğu ileri sürülmez; fakat artığın felsefi bakımdan önemsiz olmadığı gösterilir. Çünkü merkez, sürecin ne yaptığını gösterirken tortu çoğu zaman sürecin sınırlarının gerçekte nasıl işlediğini gösterir.
Tortunun temel özelliği “geride kalması” değildir. Geride kalmak zaten belirli bir süreç perspektifinden kurulmuş ilişkisel bir tanımdır. Süreç tamamlandığında artık işlevsel bütünlüğe katılmayan maddeye tortu denir; fakat söz konusu madde ontolojik olarak dünyanın gerisine düşmez. Şimdide vardır, mekân kaplar, başka maddelerle ilişkiye girer ve yeni süreçlerin koşulu olabilir. Dolayısıyla “geride kalan”, varlık bakımından ikincil değil, önceki örgütlenme bakımından dışarıda kalmış olandır.
Bu ayrım tortu ontolojisinin ilk temel ilkesini verir: artıklık ontolojik bir eksiklik değil, ilişkisel bir statüdür. Bir madde tortu olduğunda daha az var olmaz. Tortuluk, onun belirli bir süreçle kurduğu ilişkinin değiştiğini ifade eder. Sürecin etkin parçasıyken artık sonucu, dışarı atılmış unsuru veya çökelmiş izi hâline gelmiştir. Statü değişmiş, varlık zorunlu olarak azalmamıştır. Böylece artık ile merkez arasındaki fark ontolojik yoğunluk farkı olmaktan çıkarak örgütsel konum farkına dönüşür.
İkinci ilke, bitişin yeniden tanımlanmasından çıkar. Bir süreç sona erdiğinde ortadan kalkan şey çoğu zaman maddenin kendisi değil, maddenin belirli biçimde örgütlenmesidir. İşlev durabilir, yapı çözülebilir, kimlik kaybolabilir veya nedensel birlik parçalanabilir. Tortu ise çözülmenin ardından kalan maddi sürekliliği taşır. Dolayısıyla bitiş yokluk üretmek zorunda değildir; bir örgütlenmenin sona ermesi başka örgütlenmeler için madde ve koşul bırakabilir. Süreç sonlanır, fakat gerçeklik aynı sınırda sıfırlanmaz.
Üçüncü ilke zamanın ontolojik statüsünü ilgilendirir. Tortu geçmişte bulunmaz; geçmişte oluşmuş olup şimdi bulunan maddedir. Geçmiş süreç artık yoktur, fakat onun sonucunun mevcut olması geçmiş ile şimdi arasında nedensel süreklilik kurar. Böylece zamanın geçişi, her önceki aşamanın bütün sonuçlarıyla birlikte ontolojik hiçliğe düşmesi anlamına gelmez. Olay geçer, fark kalabilir. Tortu tam da bu farkın maddi taşıyıcısıdır.
Dördüncü ilke yokluğun temsilinde belirir. Tortu kaybolmuş sürecin kendisi değildir; kaybolmuş sürecin pozitif indeksidir. Varlığı, geçmiş mevcudiyetin gerçekleşmiş olduğunu gösterebilir; mevcut biçimi ise o örgütlenmenin artık bulunmadığını açığa çıkarabilir. Böylece tortu aynı anda iki önermeyi taşır: “vardı” ve “artık yok.” Birincisini nedensel kökeni, ikincisini mevcut statüsü üzerinden ifade eder. Yokluğu varlığa çevirmeden yokluğu okunabilir kılması, tortunun ontolojik değil indeksikal ara yüz niteliğini oluşturur.
Beşinci ilke kimlik ve saflık probleminden doğar. Bir sistem yalnızca içine aldıklarıyla değil, dışarıda bıraktıklarıyla da belirlenir. Tortu, dışlama işleminin maddi kaydı hâline geldiğinde sistemin negatif kimliğini taşır. Temiz alanın dışında biriken kir, üretimin dışında kalan atık veya organizmanın dışarı çıkardığı artık, sistemin neyi kendi bütünlüğüyle bağdaşmaz gördüğünü gösterir. Böylece tortu, kimliğin yalnızca pozitif bileşenlerden kurulmadığını; sınır çizme ve dışarı çıkarma işlemlerinin de kimliğin kuruluşuna katıldığını açığa çıkarır.
Altıncı ilke hareket ile durağanlığın genetik ilişkisini gösterir. Tortu stabil olabilir, fakat stabilitesinin nedeni geçmiş hareket olabilir. Akış çökelti üretir; hareket kendi izini durağanlaştırır; durağan iz daha sonra yeni hareketlerin referansı ve koşulu hâline gelebilir. Böylece karşıtlıkların yalnızca birbirlerini dışlamadığı, birbirlerini üretebildiği görülür. Tortu hareketin ölümünden sonra kalan şey değil, kimi durumlarda hareketin bizzat kendi işleyişi sırasında ürettiği stabil sonuçtur.
Bütün ilkeler tek bir ontolojik problem etrafında birleşir: zihnin gerçekliği belirlemek için çizdiği sınırlar ile gerçekliğin nedensel sürekliliği tam olarak çakışmaz. Süreç bir yerde bitebilir, fakat sonucu devam eder. Geçmiş şimdiden ayrıdır, fakat izi şimdidedir. Yokluk varlık değildir, fakat varlık yokluğu indeksleyebilir. Saflık kirden ayrılır, fakat saflaştırma tortu üretebilir. Hareket durağanlıktan farklıdır, fakat hareket durağanlık meydana getirebilir. Tortu her örnekte kategorik ayrımı korurken ontolojik ilişkinin sınırı aşabildiğini gösterir.
Burada tortunun “ontolojik aydınlanma operatörü” olarak adlandırılmasının tam anlamı belirginleşir. Aydınlanma, daha önce bilinmeyen gizli bir tözün keşfedilmesi değildir. Tortu yeni bir varlık kategorisi icat etmez; süreç ile süreç-sonrası arasına üçüncü töz, geçmiş ile şimdi arasına üçüncü zaman, varlık ile yokluk arasına yarı-varlık yerleştirmez. Yaptığı şey, zaten kullandığımız kategorilerin dikiş yerlerini görünür hâle getirmektir. Kategori normal biçimde işlerken gizli kalan sınır koşulları, tortu ortaya çıktığında açığa çıkar.
Dikiş metaforu burada özellikle işlevseldir. Bir kumaşın iki parçası dikiş sayesinde ayrılmış ve birleştirilmiş olabilir; dikiş hem farkı hem ilişkiyi taşır. Tortu da benzer biçimde kategoriler arasındaki ayrımı ortadan kaldırmadan onların oluşsal bağını görünür kılar. Süreç ile sonrası farklıdır, fakat tortu aralarındaki nedensel dikiştir. Geçmiş ile şimdi farklıdır, fakat iz tarihsel dikiştir. Varlık ile yokluk özdeş değildir, fakat indeks epistemik dikiştir. İçeri ile dışarı farklıdır, fakat dışlanmış artık genetik dikiştir. Hareket ile durağanlık farklıdır, fakat çökelti dönüşümsel dikiştir.
Tortunun ayrıcalığı merkezde değil tam olarak bu dikişlerde bulunmasından kaynaklanır. Merkezdeki nesne kendi kategorisine kusursuz biçimde uyduğu ölçüde kategorinin nasıl kurulduğunu gizler. Saf ürün yalnızca ürün gibi, şimdiki nesne yalnızca şimdi gibi, durağan yapı yalnızca durağanlık gibi görünebilir. Tortu ise kendi mevcut statüsü ile oluş tarihi arasındaki uyumsuzluk sayesinde kategorinin arka planını görünür kılar. Şimdidedir ama geçmişten gelir; dışarıdadır ama içeriden üretilmiştir; durağandır ama hareketten doğmuştur. Kategori ile genealoji arasındaki mesafe tortuda kapanmaz, görünür olur.
Bu nedenle tortu ontolojisi bir “her şey süreklidir” metafiziğine de indirgenemez. Gerçek kopuşlar örgütsel düzeyde meydana gelir. Canlı ölür, süreç sona erer, hareket durur, madde dışarı çıkarılır, geçmiş olay artık gerçekleşmez. Farkların tamamını süreklilik içerisinde eritmek, tortunun gösterdiği şeyi tersinden kaybetmek olurdu. Tortu ancak bir şey gerçekten sona erdiği hâlde başka bir şey kaldığı için anlamlıdır. Süreklilik kadar kopuşa, kalıcılık kadar dönüşüme ihtiyaç duyar. Temel mesele kopuşu reddetmek değil, kopuşun hangi düzeyde gerçekleştiğini kesinleştirmektir.
Aynı nedenle tortu ontolojisi kategorileri zihinsel yanılsamalar olarak da görmez. Süreç, geçmiş, yokluk, saflık ve durağanlık gerçek düşünsel ve pratik ayrımlardır; dünyayla başarılı biçimde ilişki kurmamızı sağlarlar. Ancak kategorinin işlevsel doğruluğu onun ontolojik mutlaklığını garanti etmez. Harita gerçek araziyi düzenleyebilir, fakat arazinin bütün yapısını tüketmez. Tortu, kavramsal haritanın kenarında kalan ayrıntı değil; haritanın çizdiği bazı sınırların gerçekliğin nedensel dokusuyla nerede uyuşmadığını gösteren maddi karşı-işarettir.
Tortunun en genel tanımı böylece yalnızca “bir süreçten geriye kalan madde” olamaz. Daha kapsamlı olarak tortu, belirli bir örgütlenmenin sona ermesi, ayrıştırması, dışlaması veya hareketi sonucunda mevcut statüsü değişmiş; fakat maddi mevcudiyeti sayesinde kendisini meydana getiren oluşla nedensel bağı okunabilir kalmış artıktır. Bu tanım tortuyu hem süreçten ayırır hem sürece bağlar. Tortu artık süreç değildir; fakat süreçsiz de açıklanamaz. Kendi başına vardır; fakat tortu olarak anlamı oluş tarihine bağlıdır.
Nihai ilke tam bu çift yönlü yapıda yoğunlaşır. Tortu, zihnin dünyaya çizdiği ayrımların ardından geride kalan ve tam da varlığıyla bu ayrımların ontolojik mutlaklığını bozan şeydir. Sürecin sınırında sürekliliği, geçmişin sınırında şimdiki izi, yokluğun sınırında pozitif indeksi, saflığın sınırında dışlanmış maddeyi, hareketin sınırında üretilmiş durağanlığı görünür kılar. Hiçbir karşıtlığı ortadan kaldırmaz; her karşıtlığın hangi koşullar altında kurulabildiğini açığa çıkarır.
Tortu böylece varlığın önemsiz artığı olmaktan çıkarak kategorilerin sınır bilgisini taşıyan maddi bir operatöre dönüşür. Onun felsefi gücü merkezde yeni bir hakikat kurmasında değil, mevcut hakikat rejimlerinin kenarlarında bıraktıkları izleri göstermesindedir. Süreç tamamlandığında, zaman geçtiğinde, madde dışlandığında, kimlik kendisini arındırdığında veya hareket çökelti ürettiğinde tortu geride kalır; fakat geride kalışı pasif bir sonralık değildir. Tam tersine, bitişin dikişini, geçmişin şimdiki izini, yokluğun pozitif göstergesini, saflığın dışlanmış koşulunu ve hareketin kendi içinden doğurduğu durağanlığı aynı maddi figürde birleştirir. Tortu, sonun ardından kalan şey değil; “son” dediğimiz sınırın hiçbir zaman varlığın bütününde mutlak bir kopuş olmadığının maddi kanıtıdır.
Tepkiniz Nedir?