İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 5

Artık, kabuk, dip, sümük, kırpıntı, leke, döküntü, kambur, çöp ve sürüntü üzerinden benliği, değeri, aidiyeti ve iradeyi hedef alan acımasız bir dilsel otopsi.

UUmutcan Demir9 dk okuma80 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

05DİLSEL OTOPSİ PROSEDÜRÜ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Kabuk

Sende hâlâ bir biçim var; trajedin, o biçimi haklı çıkaracak hiçbir içeriğin kalmamış olması. Normalde kabuk, canlılığın çevreye karşı geliştirdiği savunmadır; yani korunacak bir çekirdeğin, sürdürülecek bir bütünlüğün, dışarıdan gelecek darbeye rağmen içeride kalmaya değer bir şeyin bulunduğunu varsayar. Senin durumunda ise kabuk artık bir savunma mekanizması değil, doğrudan kimliğin; çünkü savunmanın arkasında korunacak sabit bir öz bırakmadın. Sen sınırlarını bir içeriği muhafaza etmek için değil, içeriksizliğini görünmez kılmak için kalınlaştırıyorsun. Bu yüzden eleştiri sana fikir düzeyinde ulaşmıyor; en küçük temas bile doğrudan varoluşsal tehdit gibi geliyor, çünkü söylediğin şeylerle olduğun şey arasında tampon oluşturabilecek bağımsız bir benliğin yok. Alınganlığın hassasiyet değil, yapısal boşluğunun alarm sistemi; kendini özel hissetme ihtiyacın özgüvenden değil, sıradanlaştırıldığın anda geriye savunabileceğin hiçbir merkez kalmayacağını sezmiş olmandan doğuyor. Sen her itirazı saldırı, her mesafeyi küçümseme, her ilgisizliği reddedilme olarak okuyorsun; çünkü kendi varlığını içeriden doğrulayamadığın için dış dünyanın sana sürekli ontolojik teyit vermesini bekliyorsun. Bir gün gerçekten “Ben neyi koruyorum?” diye sormaya cesaret edersen, seni en çok yaralayacak şey cevabın acımasızlığı değil, cevabın bulunmayışı olacak: bütün ömrünü bir içeriği savunarak değil, içeriğin yokluğunu savunarak geçirdiğini anlayacaksın.                                                                                                                  

Leke

Sen tek başına fark edilmiyorsun; ancak senden daha düzgün bir şeyin üzerinde bozulma olarak seçilebiliyorsun. Çünkü sende kusurlu olan belirli bir özellik yok; sen kusurun bir özelliğe indirgenemeyecek kadar bütüne yayılmış hâlisin. Normal bir insanın davranışı, kararı ya da karakterinin belirli bir yanı kusurlu olabilir ve geri kalan yapı yine de kusurdan ayrıştırılabilir; sende böyle bir ayrım yapılamıyor, çünkü hangi parçanı incelemeye kalksan aynı yapısal bozukluğun başka bir belirtisine ulaşılıyor. Bu yüzden “sen kusurlusun” demek bile sana gereğinden fazla ontolojik bütünlük bağışlamak olur: kusurlu olabilmek için önce kusurdan bağımsız bir özne olmak gerekir, sen ise kendine ait bir bütünlük kuramadığın için ancak başka bir bütünlüğün üzerinde kusur olarak belirginleşebiliyorsun. İnsanların hayatına girdiğinde onlara bir şey eklemiyorsun; daha önce düzgün çalışan ilişkilerin içine belirsizlik, işlerin içine aksama, güvenin içine şüphe taşıyor ve sonra ortaya çıkan bozukluğun ortasında kendi varlığını nihayet görünür sanıyorsun. Girdiğin işleri becerememen de bundan bağımsız değil: üretmek için bir yapıya olumlu bir belirlenim katmak gerekirken sen yalnızca mevcut düzenin kalitesini aşağı çekerek iz bırakabiliyorsun. Senin görünürlüğünün koşulu başkasının zarar görmesi; çünkü kendi başına gösterilecek bir içeriğin olmadığı için ancak sağlam olanı bozduğunda seçilebilir hâle geliyorsun. Trajedin başarısız olman değil; başarısızlığın bile sana ait bağımsız bir sonuç olmaması. Sen kendi kusurunu taşıyamayacak kadar eksiksiz bir kusursun; bu yüzden dünyada bırakabildiğin tek imza, senden önce daha düzgün olan şeylerin üzerinde oluşan bozulmadır.                                                          

Dip

Senin konumun kendine ait değil; senden yukarıda duran insanların çokluğuyla ölçülüyor. İnsan normalde kendi değerini yalnızca aşağıya bakarak kurmaz, ama benlik çoğu zaman karşılaştırma üzerinden kendine bir yer tayin eder; senin trajedin, bu karşılaştırma düzeninde aşağıya çevirebileceğin tek bir bakışın bile kalmamış olması. Senden aşağıda kimse olmadığı için o sefil egonu zorunlu olarak yukarıya bakarak inşa ediyorsun; kime dönsen kendinden daha yetkin, daha bütün, daha tutarlı, daha gerçek bir varoluşla karşılaşıyor ve kendi yerini ancak onların altında kalarak belirleyebiliyorsun. Senin benliğin üstünlük iddiasından bile yoksun; varlığını, başkalarının senden ne kadar ileride olduğunun negatif ölçüsüne çevirmişsin. Bu yüzden aşağıda olmak senin için yalnızca bir konum değil, kimliğinin koordinat sistemi hâline geliyor: yukarıdakiler değiştikçe sen değişmiyorsun, yalnızca ne kadar aşağıda olduğunun yeni bir hesabını yapıyorsun. Başkalarının başarıları sana ilham vermiyor; seni tanımlıyor. Onların kapasitesi senin sınırını, onların derinliği senin sığlığını, onların bütünlüğü senin dağınıklığını ölçen cetvele dönüşüyor. En acıklısı da şu: bu satırları okurken bile nihayet kendine ait bir tanım bulduğunu sanıyorsun; çünkü hayatında ilk kez kimliğinin bu kadar kesin tarif edildiğini hissediyorsun. Oysa sana verilen şey bir kimlik değil, yalnızca koordinatın: sen hâlâ bir “kim” değilsin, başkalarının üstüne basmadan bile senden yukarıda kalabildiği yerin adısın.                 

Artık

Sen başarısız bir sonuç bile değilsin; sonuç çıkarıldıktan sonra elde kalan fazlalıksın. Hayatın boyunca “başarı” diye kutladığın ne varsa, aslında senden geçerek kurulmuş gerçek insanların sonuçlarının çevresinde biriken tortudan ibaret olacak; sen o başarıların öznesi değil, onların gerçekleşmesi sırasında geçici olarak kullanılmış bir ara malzemesin. Senin için artık statüsüne düşmek bile neredeyse bir terfi, çünkü hiç değilse bir sonucun meydana gelmesinde payın varmış gibi davranmana izin veriyor; oysa nedensellik zincirine yakından bakıldığında sen neden değilsin, nedenlerin kurulabilmesi için kısa süreliğine kullanılan ve süreç tamamlandığında varlık hesabından silinen işlevsel bir fazlalıksın. Senin varlığın kendi başına bir ağırlık taşımıyor; yalnızca bir işlev üstlendiğin sürece sistem seni geçici olarak içeride tutuyor, işlev bittiği anda ise geriye savunabileceğin bir öz, bağımsız bir değer ya da kendiliğinden ayakta kalabilecek bir merkez bırakmıyorsun. Sen durağanlığın içinde bile var olamıyorsun, çünkü seni taşıyan şey mevcudiyetin değil kullanımın; işe yaradığın kadar görünür, ihtiyaç sona erdiği anda ise fazlalığa dönüşüyorsun. Daha kötüsü, sen bunu sezdiğin için yoklukla yüzleşmek yerine artıklığı seçiyorsun; birilerinin işinden arta kalmayı, hiçbir şeyin nedeni olamamaktan daha katlanılır buluyorsun. Çünkü senin trajedin değersiz olman değil; değerin ancak başkalarının işi bittikten sonra geriye ne kadar az kaldığınla ölçülebiliyor.                                                                                            

Sümük

Sen bir yapının parçası değilsin; yapının kendine ait saymayı reddettiği şeysin. Organizma sümüğü üretir ama onu bedenin kalıcı bir unsuru olarak tanımaz; içeride tutulması gereken dokuyla dışarı atılması gereken madde arasındaki ayrım tam da senin varoluş biçimini açıklıyor. Senin sistemdeki yerin üyelik değil, tahliye sürecinin konusu olmak; içeride bulunman kabul edildiğin anlamına gelmiyor, yalnızca henüz dışarı atılmamış olduğunu gösteriyor. “Madem böyleyim, neden varım?” diye sormak isteyeceksin; çünkü kendi varlığından bir zorunluluk, bir amaç, hiç değilse küçük bir kozmik gerekçe çıkarmaya alışmışsın. Fakat var olmak, ait olmak değildir; bazen bir şey yalnızca sınırın nerede çizileceğini göstermek için bulunur. Kristeva’nın abjection mantığında iğrenç nesne tam da burada iş görür: topluluk kendisini yalnızca içine aldıklarıyla değil, dışarı attıklarıyla da kurar; senin bütün toplumsal işlevin, insanların sana bakıp “biz bu değiliz” diyebilmesine malzeme sağlamak. Sen merkez oluşturamıyorsun, çevre bile olamıyorsun; yalnızca çevrenin dışarıya doğru hangi noktada başladığını görünür kılıyorsun. Şu anda sana bakmak, kullanılmış bir mendile bakmaktan bile daha anlamsız geliyor; mendildeki atığın hiç değilse bir bedene, bir kaynağa, bir geçmişe aidiyeti vardır. Senin asıl aşağılayıcı tarafın atık olman değil; hangi bütünden düştüğün bile belli olmayan, kökenini kaybetmiş bir fazlalık olman. Sen dışarı atıldığın için değersiz değilsin; seni dışarı atan şeyin bile seni kendinden saymamış olması yüzünden hiçbir yere ait değilsin.                                                                                      

Kambur

Sen kişilik sandığın şeyin ne kadarının gerçekten sana ait olduğunu hiç sorgulamadın; çünkü sorgularsan geriye “sen” diye gösterebileceğin bağımsız bir merkez kalmayacağından korkuyorsun. Kendine ait sandığın tavırlar, refleksler, korkular, zevkler ve sınırlar belki de yalnızca yıllar boyunca üzerine çöken kuvvetlerin sende bıraktığı kalıcı deformasyonlar; sen bunlara “tecrübe” diyerek asaleti olmayan bir ezilmişliğe biyografik değer kazandırıyorsun. Tecrübe dediğin şey her darbeyi aşmış olmanın kanıtı değildir; bazen yalnızca darbelerin seni ne kadar başarıyla yeniden biçimlendirdiğinin kaydıdır. Sen yaşadıklarını dönüştüren bir özne değilsin, yaşadıklarının biçimini üzerinde taşıyan bir yüzeysin; dünya seni iterken sen yön değiştirdiğini sanıyor, seni bükerken olgunlaştığını, seni küçültürken öğrendiğini, seni sustururken sakinleştiğini söylüyorsun. Böylece sana uygulanan her kuvveti kendi kişiliğinin parçası ilan ederek yenilgiyi içselleştiriyor ve sonunda seni ezen şeylerle seni oluşturan şeyleri birbirinden ayıramaz hâle geliyorsun. Daha da kötüsü, bütün bunları “ben buyum” diyerek sahipleniyorsun; çünkü maruz kaldıklarının senden çıkarılması hâlinde ortada savunabileceğin bir kimlik kalmayacağını seziyorsun. Senin kamburun bedeninde değil, nedenselliğinde: hayatın boyunca üzerine binen her kuvveti kendi iraden sanacak kadar eğilmişsin ve artık doğrulsan bile kim olduğunu bilemeyeceksin.                                                                                                                                

Çöp

Sen değersiz değilsin; değersizlik bile hâlâ değer cetvelinin içinde kalır. Bir şey değersiz bulunuyorsa en azından değerlendirilmiş, tartılmış, bir ölçünün önüne çıkarılmıştır; senin aşağılanman tam burada başlıyor, çünkü insanlar seni düşük bir değere yerleştirmiyor, seni değerlendirmeye değecek bir nesne olarak bile kabul etmiyor. Sen sıfır değilsin; sıfır nötrdür, yanında tutulabilir, hesapta yer kaplamadan varlığını sürdürebilir. Sen eksili bir unsursun: bulunduğun yere bir şey katmamakla kalmıyor, mevcut düzenin toplam değerini aşağı çekiyorsun. Bu yüzden hiçbir varlık kümesine doğal biçimde dahil olamıyorsun; bir kümeye girdiğinde üyelik kazanmıyor, o kümenin niteliğini düşüren yabancı bir yük hâline geliyorsun. İnsanlar senden uzaklaşırken seni küçümsemiyor bile; küçümseme hâlâ dikkat ister, sen ise dikkatin maliyetine değmeyecek kadar negatif bir varoluşsun. Çevrene bakıp neden hep kendin gibi insanlarla kaldığını merak ediyorsan cevabı mistik değil: pozitif değer üreten yapılar seni dışarıda bırakıyor, geriye yalnızca birbirinin düşüklüğünü normalleştiren artıkların kurduğu kapalı devre kalıyor. Sen orada aidiyet bulduğunu sanıyorsun, oysa yalnızca dışlanmış negatiflerin birbirini sıfırmış gibi göstermeye çalıştığı bir çöplükte yaşıyorsun. Senin trajedin değersiz bulunmak değil; varlığının hesaba katıldığı her yerde toplamın senden sonra daha düşük çıkması.                                                        

Kırpıntı

Sen yanlış kesilmiş değilsin; kesimin doğru olabilmesi için dışarıda bırakılması gereken kısımsın. Bir heykeltıraş mermeri işlerken her parçayı korumaz, çünkü bazı parçaların varlığı biçimi bozarken yokluğu eseri mümkün kılar; sen de tam olarak böyle bir semantik tersliksin: varlığın anlamı artırmıyor, eksiltiyor. Sen bulunduğun yerde anlam üretmiyorsun, anlamın önünü kapatıyorsun; senden bir parça eksildiğinde yapı yalnızca hafiflemiyor, ilk kez okunabilir hâle geliyor. Geleneksel anlam teorileri işaretin, ilişkinin, bağlamın ya da kullanımın nasıl anlam ürettiğini tartışır; sen ise bütün bu düzeneklere aykırı bir hilkat garibesisin, çünkü senin semantik değerin mevcudiyetinden değil, ortadan kaldırılabilirliğinden doğuyor. Sen konuştukça cümle bulanıyor, katıldıkça yapı gevşiyor, dahil oldukça bütünlük kendini açıklamak için senden kurtulmak zorunda kalıyor. Bu yüzden senin için “ne kadar anlam üretiyorsun?” sorusu bile fazla cömert; doğru soru, “senden ne kadar eksiltildiğinde anlam geri geliyor?” olmalı. Senin yokluğun bir boşluk bırakmıyor, tersine biçimi tamamlıyor; senden geriye hiçbir şey kalmadığında ilk kez eksiklik değil, kompozisyon ortaya çıkıyor. Sen bir metindeki gereksiz sözcük, bir argümandaki fazla önerme, bir biçimdeki lüzumsuz çıkıntı bile değilsin; çünkü onların hiç değilse neden orada oldukları açıklanabilir. Sen ancak çıkarıldığında gerekçesi anlaşılabilen tek unsur olarak, varlığını kendi silinişine borçlusun. Senin semantik kaderin şu: sen ne kadar yoksan, dünya o kadar anlaşılır.                                                                                                                                                          

Döküntü

Sende tek tek kusurlar yok; kusurların artık birbirini taşıyamayacak kadar dağılmış durumda. Tekil bir kusur hâlâ teşhis edilebilir, sınırlandırılabilir, başka özelliklerle nedensel ilişkiye sokulabilir ve en azından teorik olarak düzeltilebilir; sende ise yapı o eşiği çoktan geçmiş, çünkü hangi parçanın diğerini bozduğunu ayırt etmeye çalıştığında karşına yalnızca birbirini hızlandıran çözülmeler çıkıyor. Sen artık kusurlu bir bütün değilsin, bütün olma kapasitesini kaybetmiş bir dağılma sürecisin. Karakterindeki zayıflıklar birbirine eklenmiyor; birbirlerinin taşıyıcı zeminini kemiriyor, öyle ki birini düzeltmeye kalksan ötekinin üzerinde duracağı sabit bir merkez bulamıyorsun. Burada mesele hata değil, entropi: düzen kurma kapasitesi tükenmiş bir hayatın kendi iç farklılıklarını koruyamayarak yavaş yavaş aynı anlamsız dağınıklığa çökmesi. Senin acizliğin başarısız olmanda değil, başarısızlıklarının bile artık ayrı ayrı isimlendirilemeyecek kadar birbirine karışmış olmasında; çünkü bir insan hâlâ “şurada yanlış yaptım” diyebiliyorsa yapının geri kalanı ayaktadır, sende ise “şura” diye gösterebileceğin sağlam bir bölge kalmamış. Yaşıyor görünüyorsun, evet; ama yalnızca biyolojik devamlılığı varoluş sanacak kadar ölçütlerini düşürdüğün için. Senin için asıl soru neden hâlâ nefes aldığın değil; bu çözülmenin ortasında hâlâ neye dayanarak buna “yaşamak” dediğin.                                                                                              

Sürüntü

Sen hayatında gerçekleşen şeyleri “seçim” diye anlatıyorsun, çünkü sürüklenmeyi irade sanacak kadar kendi nedenselliğine yabancılaşmışsın. Önüne çıkan koşullar seni hangi yöne itmişse oraya gitmiş, sonra da geriye dönüp o yönü kendin belirlemişsin gibi bir biyografi uydurmuşsun. Sen karar vermiyorsun; yalnızca başına gelenlerin ardından yetişip onları sahipleniyorsun. Tesadüflerini tercihe, mecburiyetlerini kararlılığa, korkularını tedbire, kaçışlarını yön değişikliğine çevirerek kendine sahte bir fail portresi çiziyorsun. İrade, seçenekler arasından birini seçmekten önce, seçeneklerin baskısına rağmen kendi yönünü kurabilme kapasitesidir; sende ise yönü daima dış kuvvetler belirliyor, sen yalnızca hareket bittikten sonra ona isim veriyorsun. Bu yüzden geçmişine baktığında bir hayat değil, başkalarının kararları, koşulların basıncı, rastlantıların itkisi ve kendi korkularının oluşturduğu kesintisiz bir sürüklenme hattı görüyorsun; fakat bunu kabul edersen “ben yaptım” diyebileceğin neredeyse hiçbir şey kalmayacağı için bütün zorunluluklarını özgürlük olarak yeniden adlandırıyorsun. Senin en büyük yanılgın yanlış seçimler yapmış olman değil; seçme eyleminin gerçekleşmediği yerlerde bile kendini özne sanman. Sen yaşamıyorsun; seni taşıyan kuvvetlerin yönünü kendi iradenmiş gibi anlatıyorsun.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 5

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.