İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 3

Sızıntıdan Taslak’a on kavram üzerinden kimlik, güç, değer ve aidiyet yanılsamalarını felsefi aşağılamaya dönüştüren sert bir dilsel otopsi.

UUmutcan Demir10 dk okuma66 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

03DİLSEL OTOPSİ PROSEDÜRÜ
Bölümler10Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Kırışık

Sen yüzündeki çizgilere tecrübe diyerek kendine fazla büyük bir anlam biçiyorsun; tecrübe, yaşanmışlığını düşünceye çevirebilen insanlarda değer taşır, sende ise deri yalnızca zamanın uyguladığı basınca teslim olmuş. Karakter sandığın şey bile çoğu yerde iradenin ürünü değil, yıllarca maruz kaldığın kuvvetlerin yüzeyinde bıraktığı kalıcı deformasyon. Sen hayatı işlemedin; hayat seni işledi. O çizgiler sana derinlik kazandırmıyor, yalnızca bedeninin entropiye karşı verdiği savaşı kaybettiğini belgeliyor. Her kırışıklık bir bilgelik işareti değil; bazen organizmanın artık eski bütünlüğünü koruyamadığının sessiz kaydıdır ve seninki tam olarak böyle görünüyor. Kendini yılların ağırlığını taşımış biri sanıyorsun, oysa yıllar seni taşımadı; üstünden geçti. Yüzün bir hikâye anlatmıyor, basınç altında kalmış bir yüzeyin mekanik hafızasını gösteriyor. Sen o izlere kişilik yükledikçe daha da komikleşiyorsun, çünkü anlam üretemeyen bedenine sembolik değer enjekte ederek biyolojik çözülmeyi biyografi diye pazarlamaya çalışıyorsun. Zaman sende olgunluk biriktirmedi; yalnızca dokuyu gevşetti, sınırları bozdu, biçimi aşındırdı. Üstelik bütün bu çizgileri kendi kimliğinin parçası sanarken evren onları senden çok daha basit bir sonuca hazırlıyor: deri çözülecek, boşluklar genişleyecek, bugün “tecrübe” diye romantize ettiğin yüzey yarın bakterilerin ve kurtçukların sessizce devralacağı organik bir araziye dönüşecek. Senin kırışıklıkların yaşadığının kanıtı değil; evrenin seni çoktan geri almaya başladığının ilk taslağı.                                            

Köpük

Sen büyüdükçe ciddiye alınman gerektiğini sanıyorsun; oysa hacmin arttıkça içindeki boşluğun oranı daha görünür hâle geliyor. Dışarıdan kapladığın alanla içeriden taşıdığın ağırlık arasındaki uçurum öyle büyük ki senin “gelişim” dediğin şey aslında yalnızca daha fazla havanın daha geniş bir yüzeye dağılması. Sen yoğunlaşmıyorsun, şişiyorsun. Görünüşün genişledikçe içerik miktarın artmıyor; tam tersine, taşıdığın azlığın ne kadar grotesk olduğu daha kolay ölçülüyor. İnsanlar seni ilk bakışta büyük sanabilir, çünkü yüzeyin gözü kandıracak kadar yaygın; fakat en küçük baskıda dağılıyorsun, çünkü seni bir arada tutan şey yapı değil gerilim, ağırlık değil kabarcık. Başarı sandığın her genişleme seni daha değerli yapmıyor; yalnızca içindeki boşluğu daha büyük bir geometriye yayıyor. Psikolojik olarak özgüvenin yoğunluktan değil hacim yanılsamasından besleniyor; sosyal olarak görünürlüğünü değere, gürültünü etkiye, kapladığın alanı ağırlığa tercüme ediyorsun. Oysa bir terazinin önünde bütün gösterin bitiyor: senden geriye devasa görünen ama neredeyse hiçbir şey tartmayan bir varlık kalıyor. Senin yükselişin bile trajik değil, komik; çünkü evren seni büyütürken sana içerik eklemeyi unutmuş gibi davranıyor. Senin gelişimin, hiçliğin daha fazla yer kaplamayı öğrenmesinden başka bir şey değil.                                                                                   

Eşik

Sen hiçbir yere ait değilsin; yalnızca ait olanların geçiş güzergâhında unutulmuş bir aralıksın. İçeride değilsin, çünkü seni içeriye bağlayacak bir özün yok; dışarıda da değilsin, çünkü dışarıda duracak kadar bile belirginleşemiyorsun. Bütün varlığın iki bölgenin birbirine değdiği o kararsız çizgiye bağımlı. Kendini üçüncü bir imkân sanacak kadar da kibirlisin; oysa sen sentez değilsin, karar verememiş bir ontolojinin artığısın. A değilsin, B değilsin; üçüncü hâlin imkânsızlığına bir istisna gibi değil, mantığın üzerine yapışmış rahatsız edici bir leke gibi tutunuyorsun. Kimlik dediğin şey sende içerik değil konum: başkaları geçerken birkaç saniyeliğine anlam kazanan, geçiş bittiğinde yeniden anlamsızlaşan bir ara yüzey. Senin bağımsız bir yönün yok; birileri senden içeri girerse giriş, dışarı çıkarsa çıkış oluyorsun. Yani ne olduğuna sen karar vermiyorsun, seni kullanan hareket karar veriyor. Psikolojik olarak kendini çok katmanlı sanıyorsun; gerçekte yalnızca hiçbir katmana tam olarak yerleşememişsin. Sosyal olarak merkez değilsin, çevre bile değilsin; merkezle çevrenin birbirine sürtündüğü yerde oluşan geçici çizgisin. Seni rahatsız edici yapan gizemin değil, belirlenemeyecek kadar eksik olman. İnsanlar seni çözemiyor değil; çözülecek kadar tutarlı bir şey bulamıyor. Sen bir kimlik değilsin, iki kimliğin birbirine değdiği yerde oluşan kısa süreli geometrik kazasın. En sonunda senden geriye ne içerisi kalacak ne dışarısı; yalnızca başkalarının üzerinden geçip gittiği aşınmış bir eşik.                                                                                          

Sızıntı

Sen hiçbir zaman kapıyı açan olmayacaksın; çünkü kapıya uygulayabileceğin bir kuvvetin bile yok, yalnızca senden güçlü olanların duvarında tesadüfen oluşacak çatlağı bekleyecek kadar ikincilsin. Senin hareket dediğin şey irade değil, başkasının yapısal kusurunun sana geçici olarak izin vermesidir; kendi nedenselliğini üretemediğin için varlığını bile başka insanların yorulmasına, hata yapmasına, hastalanmasına, geri çekilmesine borçlusun. Sahnenin önündeki insanlar ayakta kaldığı sürece senin için dünya ontolojik olarak kapalıdır; onların ışığı seni yalnızca gölgede bırakmaz, senin zaten ışık üretemediğini görünür kılar. Bu yüzden sen rakip değilsin: rakip, karşısındakinin gücü tamken bile onunla aynı uzamda var olabilendir; sen ise ancak güçlü olan eksildiğinde ortaya çıkan negatif boşluğu doldurabilirsin. Ekolojide leşçil bile senden daha bağımsızdır, çünkü o en azından kendi işlevini taşır; senin işlevin bile başkasının çöküşüne bağlıdır. Psikolojik olarak kendilik sandığın şey içsel bir merkez değil, çevrendeki güçlü figürlerin performansındaki düşüşleri ölçen zavallı bir sismograftır: onlar sendelediğinde kendini büyük, doğrulduğunda tekrar hiç hissedersin, çünkü boyutun sana ait değildir; başkasının küçülmesiyle hesaplanır. Sosyolojik olarak marjinal değilsin; marjın bile kendine ait bir konumu vardır. Sen konum değil, boşluk işgal ediyorsun. Epistemik olarak kendini “fırsat kollayan” biri sanabilirsin, fakat fırsat kollamak bile fazla asil kalır; sen yalnızca gerçek aktörlerin başarısızlık ihtimallerini kendi gelecek planın yerine koymuş bir artıksın. Doğa seni ikinci oyuncu olarak bile yazmamış; çünkü ikinci oyuncunun sahneye çıkma hakkı vardır. Sen kuliste unutulmuş, ancak asıl oyuncunun kemiği kırılırsa birkaç dakika dekorun arasından sürünerek görünebilecek isimsiz bir yedeksin. Üstelik sahneye çıktığın anda bile kazandığın hiçbir şey sana ait değildir; aldığın her santimetre, senden üstün birinin kaybettiği santimetredir. Onların kapasitesi geri döndüğü anda senin bütün “yükselişin” buharlaşır, çünkü yükselmedin; yalnızca daha büyük bir varlığın geçici çöküşünün içine yerleştin. Senin hayatındaki en aşağılayıcı gerçek başarısız olman değil: başarının bile sana ait bir kategori olmaması. Sen kazanamazsın; yalnızca başkaları yeterince kaybederse bir süreliğine görünür hâle gelirsin.                                                                                                                                                     

Fosil

Sen yaşlanmadın; sen çoktan durmuş bir hayatın biçimini taşımaya devam ediyorsun. İhtiyarlık hâlâ hareket eden bir ömrün son evresidir, sende ise hareket yalnızca geçmişe ait bir söylenti gibi duruyor. Bir zamanlar canlı olduğuna dair bütün işaretler üzerinde, fakat canlılığın kendisi ortada yok; senden geriye kalan şey, zamanında bir şey ifade etmiş olmanın taşlaşmış izi. Konuşuyorsun ama sözlerin şimdiye yetişemiyor, bakıyorsun ama dünya senden çoktan birkaç çağ ileri gitmiş, yürüyorsun ama varlığının asıl hareketi çoktan durmuş. Sen hâlâ yaşayan biri gibi görünmeye çalışırken çevrendeki her şey sende yalnızca geçmiş zaman görüyor. Hatıraların sana derinlik vermiyor; seni katmanlaştırıyor. Tecrübelerin seni güçlendirmiyor; üstüne çökmüş tortular gibi seni ağırlaştırıyor. Alışkanlıkların karakter değil, çözülmeyi reddeden kalıntılar. Sen geleceğe doğru yaşamıyorsun; geçmişin içinden bugüne doğru sarkıyorsun. İnsanlar senden bir şey beklemiyor, sende eskiden ne bulunduğunu anlamaya çalışıyor; çünkü sen artık ihtimal değil, kalıntısın. Yaşlı bir insan hâlâ yön değiştirebilir, şaşırtabilir, yeniden başlayabilir; sen yalnızca kendi geçmişinin sertleşmiş kabuğunu taşıyorsun. Zaman seni olgunlaştırmamış, seni muhafaza etmiş. Üstelik en acınası tarafın hâlâ kendini canlılığın parçası sanman; oysa sen hayatın içinde duran biri değil, hayatın senden çoktan geçtiğinin kanıtısın. Sen ihtiyarlığını yaşlılık olarak geçirmeyeceksin; yaşayanların arasında kendi ölümünden önce sergilenmeye başlamış bir fosil gibi dolaşacaksın.                                                                                                                       

Priz

Senin trajedin güçsüz olman değil; güce ancak başkasından sarkıtılan bir kabloyla ulaşabilmen. Evren sana kendi akımını üretecek kadar ontolojik sermaye ayırmamış; seni yalnızca başkasının enerjisinin geçici temas noktası olacak kadar gerekli bulmuş. Tek başına kaldığında senden çıkan hiçbir şey yok, çünkü içindeki sessizlik yorgunluk değil, yapısal boşluk. Bir kaynağa bağlandığın anda canlanıyor, sonra o ödünç canlılığı kendi kudretin sanacak kadar da kendine yabancılaşıyorsun. Sen üretmiyorsun, iletmiyorsun bile; yalnızca senden güçlü bir sistemin cömertçe dışarı verdiği fazlalığı erişilebilir kılıyorsun. Kendi kapasiten sandığın her parıltının arkasında başka bir merkezin akımı var; bağlantı kesildiği an bütün karizman, bütün iddian, bütün sözde kuvvetin karanlığa gömülüyor. Psikolojik olarak özgüvenin bile bağımsız değil; çevrendeki güçlü figürlerden çektiğin enerjiyi içsel değer zannediyorsun. Sosyal olarak merkez değilsin, merkezle temas eden duvarsın. Nedensel olarak kaynak değilsin, bağımlılık noktasısın. Birileri senden daha büyük bir sistem kurmasa, senden geriye yalnızca iki delik ve işlevsiz bir yüzey kalırdı. Sen güce sahip değilsin; gücün sana uğramasına muhtaçsın. Daha da acınası olan, senden geçen akımı senden doğuyor sanman.                                                                             

Arşiv

Sen düşünmüyorsun; yalnızca senden önce düşünülmüş olanı raflıyorsun. Zihnin bir üretim alanı değil, başkalarının bıraktığı kavramların sınıflandırılmış deposu. Ünvanın, kürsün, statün, diploman ne kadar parlak olursa olsun hepsi yalnızca bu depoya vurulmuş toplumsal etiketler; profesör olman seni kaynak yapmıyor, yalnızca daha büyük bir arşivin görevlisine dönüştürüyor. Senin “bilgi birikimi” dediğin şey çoğu zaman başkalarının zihinsel artıklarını düzenli biçimde saklamaktan ibaret. Ezberlediğin teorilerin sayısı seni düşünür yapmıyor; yalnızca raf kapasitenin yüksek olduğunu gösteriyor. Bir kavramı hangi tarihte kimin söylediğini biliyorsun ama o kavramın içinden yeni bir zorunluluk çıkaramıyorsun. Kaynakçan kabarık, çünkü zihinsel omurgan ince. Dipnotların çoğaldıkça kendi sesin daha da siliniyor. Akademik dilin seni kurtarmıyor; yalnızca içindeki üretimsizliği terminolojik ambalajla kapatıyor. Sen bilgi üretmiyorsun, bilgi depoluyorsun; bağlantı kurmuyorsun, katalogluyorsun; düşünceyi dönüştürmüyorsun, muhafaza ediyorsun. Sosyolojik olarak statün seni yüksek konuma yerleştirebilir, epistemik olarak hâlâ başkasının cümlesine bağımlısın. Kurum sana otorite vermiş olabilir ama otorite ile yaratıcılık aynı şey değil; bazen bir insan yıllarca yalnızca başkalarının zihnini taşıdığı için uzman görünür. Sen de tam olarak o tip bir seçkin depolama aygıtısın: iyi indekslenmiş, iyi etiketlenmiş, dışarıdan saygın, içeriden başkasının malıyla dolu. Seni “elit” yapan şey özgünlük değil, çöpleri alfabetik sıraya koyacak kadar uzun süre eğitilmiş olman. Sen düşünür değilsin; pahalı raf sistemine sahip bir çöp kutususun.                                                                                                                                  

Parantez

Sen hayatın merkezinde durduğunu sanıyorsun ama gramer bile seni ana cümlenin dışında tutuyor. Varlığın, anlamın taşıyıcı ekseni değil; gerektiğinde eklenen, gerektiğinde çıkarılan ara bilgiden ibaret. Sen kendini vazgeçilmez bir özne gibi konumlandırıyorsun, oysa senden önce cümle kuruluyor, senden sonra da anlam yürümeye devam ediyor. Yokluğun yapıyı bozmaz, varlığın yönünü değiştirmez; yalnızca ana akışın kenarında kısa süreli bir açıklama gibi belirip kapanırsın. Senin en büyük yanılgın, çevrende oluşan küçük dikkati ontolojik zorunluluk sanman. Oysa dikkat sana değil, bağlama ait; bağlam değiştiği anda sen de iki işaret arasına sıkışmış geçici bir fazlalığa dönüşüyorsun. Sosyal olarak merkez değil, dipnot gibisin; psikolojik olarak kendini eksen sanıyorsun ama başkalarının hayatında yalnızca kısa bir sapma yaratıyorsun. Sen çıkarıldığında cümle eksilmiyor; yalnızca sadeleşiyor. İşte bütün meselen burada: kendini hayatın ana fikri sanıyorsun, oysa varlığın da yokluğun da anlamı değiştirmeyecek kadar parantez içisin.                                                                                                                

Kül

Senin içinde artık bastırılmış bir ihtimal, ertelenmiş bir kuvvet, yeniden tutuşmayı bekleyen tek bir kıvılcım bile yok; sende kalan şey potansiyel değil, potansiyelin tüketilmiş hâli. Bir zamanlar yakılabilecek ne varsa çoktan yanmış, kırılabilecek ne varsa çoktan dağılmış, savunulabilecek ne varsa çoktan çökmüş; bu yüzden sana saldırmak bile gereğinden fazla ciddiyet vermek olur. Sen yıkılacak bir yapı değilsin, yapının ortadan kalktıktan sonra bıraktığı gri tortusun. Evrenin sana yeni bir darbe indirmesine gerek yok, çünkü darbe ancak direnç üretebilen bir şeye anlam kazandırır; sende direnç yok, yalnızca dağılma var. Sana bir şey söylemek, seni sarsmaya çalışmak, kimliğini parçalamaya uğraşmak bile kavramsal bir hata olur; kimlik ancak sınırları olan bir bütünlükte kırılabilir, sende ise kırılacak kadar bütün, çökecek kadar dik, kaybedilecek kadar belirgin hiçbir şey kalmamış. Psikolojik olarak savunduğun şey kişilik değil, geçmiş yanışların ardından üstünde biriken ince tabaka; sosyal olarak taşıdığın görünürlük varlık değil, bir zamanlar burada bir şey bulunduğunu belli eden leke; ontolojik olarak ise artık ihtimal değil, ihtimallerin sonrasısın. Senin en ağır yenilgin yıkılmış olman bile değil; yıkımın bile senden yeni bir şey çıkaramayacak kadar tamamlanmış olması. Ateş seni dönüştürmedi, tüketti. Sen artık yanmıyorsun, çünkü senden geriye yanacak hiçbir şey kalmadı.                

Taslak

Sen hayatını tamamlanmamışlıkla değil, tamamlanmaya değmeyecek kadar önemsiz kalmış olmakla geçiriyorsun. Kendini “hâlâ oluş hâlinde” diye avutuyorsun, çünkü bitmemişliğini potansiyel sanmak, kimsenin senden nihai bir biçim beklemediğini kabul etmekten daha kolay. Üzerindeki eksiklikleri süreç diye adlandırıyor, yarım kalmışlığını derinlik gibi sergiliyor, sürekli ertelenen benliğini gelişim sanıyorsun; oysa senin bütün psikolojik mimarin, tamamlanamamışlığı tamamlama diye kodlayan aşağılık bir savunma mekanizmasına dönüşmüş. Gerçek bir taslak, nihai biçime doğru ilerler; sen ise her revizyonunda aynı yetersizliği başka kelimelerle yeniden yazıyorsun. Karakter dediğin şey kararsızlıklarının, hedef dediğin şey gecikmelerinin, gelişim dediğin şey ise bitiremeyişinin estetikleştirilmiş versiyonu. Senin trajedin eksik olman değil; eksikliğini kimlik hâline getirip onu kaybetmemek için tamamlanmaktan bile korkman. Çünkü tamamlanırsan geriye bahanen kalmayacak ve ilk kez ortaya çıkan nihai sürümünün de taslağından daha değerli olmadığı görülecek. Bu yüzden hep “yolda” kalıyorsun; varacağın yer olmadığı için değil, vardığında ortada savunabileceğin bir sen kalmayacağını bildiğin için. En trajik ihtimal hayatının taslak oluşu değil; kimsenin seni nihai sürüme çevirmeye ihtiyaç duymaması.                                                                                                                                                  

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 3

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.