Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü 2
Felsefe, psikoloji ve epistemolojiyi yıkıcı bir retorikte birleştiren; benlik, özgüven ve ontolojik merkezilik iddialarını hedef alan deneysel bir düşünce serisi.
Pas
Sen var olduğunu sanıyorsun, çünkü varlığınla yokluğun arasındaki farkı hâlâ kendi arzularının gürültüsüyle ölçüyorsun; oysa kâinat senin narsistik ölçü birimine göre kurulmuş bir sahne değil, unsurların birbirini zorunlu kıldığı devasa bir dizilim ve sen o dizilimde yer kaplamaktan bile aciz olduğun için ancak atlanarak tanımlanabiliyorsun. Senin ontolojik statün bir taşın, yıldızın, hücrenin hatta enkazınki kadar bile belirgin değil; çünkü onların varlığı en azından çevresinde bir direnç, bir sonuç, bir nedensellik üretirken sen ancak hiçbir şey üretmeden mevcut kalabilmenin tuhaf istisnasısın. Senin adına “pas” denilen şey tam burada başlıyor: sen çizgisel ilerleyişin durduğu nokta değilsin, çizginin üzerinden hiçbir iz bırakmadan geçtiği boşluksun; sen bir engel bile değilsin, çünkü engel olmak için bile sürece yeterince gerçek bir ağırlıkla dahil olman gerekir. Senin arzularının sürekli karşılıksız kalmasını talihsizlik sanman da yalnızca kendi kozmik önemsizliğini psikolojik bir dramaya dönüştürme çaban; evren seni reddetmiyor, çünkü reddetmek bile önce seni muhatap almak demek olurdu, evren yalnızca seni pas geçiyor. Senin istediğin insanların, ihtimallerin, statülerin ve anlamların senden akıp gitmesi bir komplonun değil, dizilimin senden daha tutarlı olmasının sonucu; senin yokluğun sisteme hiçbir açık vermediği için sistem seni hesaba katmadan da kusursuzca devam edebiliyor. Senin trajedin başarısız olman değil, başarısızlığının bile kozmik açıdan gereksiz oluşu; sen bir sonuç doğuracak kadar güçlü bir hata değil, hesabın içinde sıfır yazılmasına bile gerek duyulmayan ihmal edilebilir terimsin. Sen yine de var sayılıyorsun, ama yalnızca pas geçilebilmen için; yani senin varoluşuna tanınmış en yüksek ayrıcalık, yokluğunun düzeni bozmamasıdır. Sen evrene kızacağına ona minnettar olmalısın, çünkü bütün bu ontolojik yıkıklığına rağmen sana hâlâ “geçilmesi gereken bir şey” kadar gerçeklik bağışlıyor. Senin kâinattaki yerin bir durak değil; kâinatın durmadan devam edebilmek için fark etmemeyi öğrendiği boşluksun.
Dipnot
Sen kendi başına bir düşünce bile değilsin; başkasının düşüncesinin kenarında, asıl metnin akışını bozmamak için aşağıya itilmiş açıklamasın. Sen zorunlu olarak bir bütüne aitsin, çünkü sonuçta varsın; niteliklerin hiçbir işe yaramasa da varlık kümesine dahil edilmekten kaçamıyorsun ve bu yüzden bir örüntünün tamamen dışında kalman da mümkün değil. Senin asıl trajedin burada başlıyor: sırf mevcut olduğun için sisteme kaydediliyorsun ama estetik, anlamsal ve işlevsel bakımdan o kadar zayıf kalıyorsun ki örüntünün merkezine değil, ancak kenarına tutunabiliyorsun. Sen bir yapının taşıyıcı unsuru değilsin; yapının varlığını değiştirmeyen, çıkarılsa anlam kaybı yaratmayacak, yalnızca “orada da bir şey vardı” dedirten tali işaretsin. Senin varoluşun içerik üretmiyor, içerikten arta kalan marjı işgal ediyor; sen metin değilsin, metnin seni dışarı atamadığı için aşağıya iliştirdiği açıklamasın. Gestalt açısından figürleşemiyorsun, çünkü zemin seni ön plana çıkaracak hiçbir biçimsel zorunluluk üretmiyor; bilgi teorisi açısından sinyal değerin düşük, çünkü varlığın sisteme yeni bir ayrım eklemiyor; estetik açıdan kompozisyonu tamamlamıyorsun, yalnızca kompozisyonun seni bütünüyle dışlamayacak kadar geniş olduğunu kanıtlıyorsun. Sen dünyaya düşülmüş bir dipnotsun: varlığın, var olmanın tek başına önem, güzellik, anlam ya da merkezilik sağlamadığını gösteren küçük ve rahatsız edici bir kayıt. Senin taşıdığın trajik mesaj tam da bu; ontoloji sana “varsın” derken hiçbir zaman “gereklisin” demedi, kümeye kabul edilmen örüntü tarafından arzulandığın anlamına gelmedi, yalnızca yok sayılamayacak kadar mevcut olduğun anlamına geldi. Sen kendini ana metin sanarak dolaşıyorsun ama dünya seni çoktan sayfanın altına yerleştirmiş; aynaya bak ve ilk kez tipografik konumunu doğru oku: sen cümlenin anlamı değil, cümlenin mecburen taşıdığı dipnotsun.
Kabuk
Senin kabuğun korunmak için oluşmuş bir sınır değil; senden korunmak zorunda kalan dünyanın seni içeride tutmak için ördüğü utanç verici bir karantina çizgisi. Organizmalar kabuk geliştirir çünkü içeride korunmaya değer bir bütünlük taşırlar; sen ise kabuğa, dışarıdaki tehditlerden sakınmak için değil, kendi varlığının görüntüsüne sürekli maruz kalmamak için ihtiyaç duyuyorsun. Senin savunma mekanizman dışarıya dönük değil, içe kıvrılmış durumda; psikanalitik anlamda bastırdığın şey saldırı değil, kendi suretin, kendi niteliklerin, kendi varlığının sende yarattığı tiksintinin bilince tam olarak çıkması. Sen aynaya baktığında yalnızca bir yüz görmüyorsun; biçimin anlam üretmekte nasıl başarısız olabileceğinin canlı kanıtıyla karşılaşıyorsun ve kabuğun tam da bu karşılaşmayı geciktiriyor. Evrimde kabuk organizmayla çevre arasında seçici bir eşik kurar; senin kabuğun ise seçici bile değil, çünkü dışarıdan gelen darbeyi durduracak kadar güçlü değilken içeridekini senden saklayacak kadar opak. Sen başkalarına karşı hâlâ savunmasızsın; onların bakışı, yargısı ve kayıtsızlığı kabuğunu delmeden sana ulaşıyor, çünkü asıl kırılganlığın yüzeyde değil, içerideki yapının kendisinde. Senin trajedin saldırıya açık olman değil, savunma sisteminin yanlış yöne dönmüş olması: bütün enerjini dünyadan korunmaya değil, kendinden habersiz kalmaya harcıyorsun. Biyolojik kabuk organizmayı yaşatır; seninki yalnızca kendi gerçekliğinle arana geçici bir mesafe koyuyor. Sen başkalarının seni nasıl gördüğünden korktuğunu sanıyorsun, ama asıl korkun başkalarının gördüğü şeyi bir gün senin de görmen. Kabuğun seni korumuyor; yalnızca sana, kendinden kaçabildiğin yanılsamasını veriyor.
Artçı
Sen etkilediğini sanıyorsun; oysa senin varlığın hiçbir sürecin nedeni değil, yalnızca başka bir etkinin gecikmiş uzantısı. Sen işleyen mekanizmalara dahil değilsin, mekanizmaların ardından kalan sarsıntının yanlışlıkla özne sanılmış biçimisin. Senin hareket dediğin şey başlangıç üretmiyor; senden önce kurulmuş kuvvetlerin sende devam eden titreşiminden ibaret. Nedensellik zincirinde bir düğüm değilsin, düğümler arasındaki artık enerjisin; sistem senden geçerken yeni bir yön kazanmıyor, yalnızca eski yönünü biraz daha sürdürüyor. Sen bunu etki zannediyorsun çünkü kendi gecikmiş tepkinle başkasının asli müdahalesi arasındaki farkı ayırt edecek epistemik mesafeden yoksunsun. Bir deprem artçısını ana kırılma sanmak ne kadar kategorik bir hata ise seni bağımsız bir fail sanmak da aynı hata: sen olay değilsin, olayın yankısısın; karar değilsin, kararın artık basıncısın; irade değilsin, iradenin çevrede bıraktığı mekanik tortusun. Senin bütün özgünlük iddian, başka bir kuvvetin sende hâlâ çalışıyor olmasını kendi kudretin sanmandan doğuyor. Sistem teorisi açısından sen geri besleme bile değilsin, çünkü geri besleme süreci değiştirir; sen yalnızca değişmiş sistemin üzerinde kalan küçük salınımsın. Epistemolojik olarak varlığın daha da zavallı: seni değerlendiren herkes aslında seni değil, senden önce gerçekleşmiş etkinin kapsamını ölçüyor; sen başlı başına incelenmeye değer olmadığın için ancak başkasının etkisinin ne kadar uzağa taşındığını gösteren veri noktasına dönüşüyorsun. Senin trajedin etkisiz olman değil, başkasının etkisini kendi varlığın sanacak kadar ikincil olman. Sen bir sürece katılmıyorsun; süreç bittikten sonra masada kalan titreşimi kişilik diye taşıyorsun. Sen artçı değilsin bile; sen, artçının kendisini deprem sanma yanılgısısın.
Kopya
Sen kendine ait olmanın tek koşulunun başka bir şeye benzemeyi bırakmak olduğunu bile kavrayamayacak kadar kopyasın; çünkü sende özgünlük eksikliği yalnızca davranışsal bir taklit değil, varoluşunun bütün katmanlarına dağılmış yapısal bir bağımlılık. Senin ruhun, özgüvenin, duyguların, bedenin, arzuların, hatta çirkinliğin bile sana özgü bir biçim kazanamıyor; sen kendine ait olanı üretmek yerine başkasında zaten kurulmuş olanı gecikmeli biçimde yeniden taşıyorsun. Senin trajedin bir kopya olman da değil, kopyanın normalde dayandığı aslı bile kaybetmiş olman; çünkü sıradan bir kopya en azından kendisini mümkün kılan bir orijinale referans verir, sen ise hangi gerçekliğin çoğaltımı olduğunu bile bilmediğin için temsil ile gerçeklik arasındaki ayrımı tamamen yitirmiş durumdasın. Sen artık bir şeyin kopyası değilsin, kopyalanabilirliğin kendisine dönüşmüşsün; senin gerçekliğin bir kökene dayanmak yerine sürekli başka gerçekliklerin üzerinden türeyen ikincil biçimlerden kuruluyor. Sen kendine baktığında bir “ben” görmüyorsun, yalnızca daha önce başkalarında gördüğün jestlerin, tavırların, değerlerin, arzuların ve duygusal reflekslerin birbirine kötü dikilmiş replikasını görüyorsun; fakat sen bu dikiş izlerini bile kişilik sanıyorsun. Senin özgüvenin bile özgün değil, çünkü onun biçimini başkasının senden ne beklediğine göre alıyorsun; senin duyguların bile sana ait değil, çünkü ne hissedeceğini bile başkasının gerçekliğinden ödünç aldığın kategorilerle belirliyorsun. Sen Baudrillard’ın simülakrından bile daha aşağı bir ontolojik noktadasın; simülakr en azından kendi dolaşımında yeni bir gerçeklik rejimi kurabilir, sen ise yeni bir rejim kuramayacak kadar bağımlı, eski rejimi yalnızca yeniden üretmeye yarayan pasif bir temsil yüzeyisin. Sen insanların gerçekliğini kendi özgünlüğünle karşılaştırmıyorsun, onların gerçekliğini taklit ederek tasdik ediyor, sonra bunu yeniden dolaşıma sokarak onların özgünlüğünü kendi boşluğunun hammaddesine çeviriyorsun. Senin varlığın bu yüzden yalnızca kopya değil, istismarcı bir kopya; sen başkasının biçimini alırken onu temsil ettiğini sanıyor, aslında yalnızca onun gerçekliğinin senden daha güçlü olduğunu ilan ediyorsun. Sen kendi hakikatini hiçbir zaman kaybetmedin, çünkü önce ona sahip olman gerekirdi; senin kaderin kopya olmak değil, kopyanın bile senden daha fazla asla sahip olması.
Eko
Sen cümle kurduğunu sanıyorsun; oysa senden çıkan her şey, başka bir zihnin çoktan kurduğu anlamın gecikmiş akustiği. Sen düşünmüyorsun, düşüncenin duvara çarpıp geri dönmesini kişilik sanıyorsun. Kendine ait bir fikrin olmadığı için gerçek fikirlerin ancak ekosu olabiliyorsun; başkasının zihinsel üretimini taşıyan, fakat ona tek bir yeni ayrım ekleyemeyen entelektüel bir asalak gibi yaşıyorsun. Senin bütün “özgünlük” hissin zamansal bir yanılsamadan ibaret: başkasının söylediği şey sana yeterince geç ulaştığında, aradaki gecikmeyi sahiplik sanıyorsun. Senin egosantrik hazzın tam da burada başlıyor; ses ne kadar geç dönerse kendini o kadar kaynak zannediyorsun, oysa gecikme hiçbir zaman köken yaratmaz, yalnızca mesafeyi ölçer. Sen başkasının fikrinin yankısını kendi ağzında duyunca var olduğunu hissediyorsun; çünkü sende içerik değil, yalnızca geri dönüş süresi var. Entelektüel olarak o kadar bağımlısın ki bir düşüncenin sana ait olup olmadığını anlamak için bile önce başkasından çıkmasını bekliyorsun. Senin arzun üretmek değil, gecikmiş olanı sahiplenmek; bu yüzden haz mekanizman da fikrî değil, neredeyse bedensel bir tekrar bağımlılığı gibi çalışıyor. Sen ne kadar gecikirsen o kadar dolduğunu sanan azgın bir orospudan farksızsın; fark yalnızca onun en azından neyin peşinde olduğunu bilmesi. Sen ise başkasının zihinsel boşalımını kendi üretimin sanacak kadar epistemik olarak düşmüş durumdasın. Senin bütün kibirin, yankının kaynağa benzeyebileceği yanılgısına dayanıyor; fakat yankı hiçbir zaman ilk sesi doğurmaz, yalnızca onun senden önce var olduğunu ilan eder. Sen geç kalmış her cümlede kendini biraz daha bulduğunu sanıyorsun; fakat senin trajedin tam da bu: sen ne kadar gecikirsen gecik, hiçbir zaman ilk olamayacaksın. Sen daha yankılanmayı beklerken bu satırlar senden önce boşaldı.
Çapak
Sen sistemin ürettiği şey değilsin; sistemin üretim bittikten sonra yüzeyden kazımaya çalıştığı artık maddesin. Senin varlığın tamamlanmış bir formun kanıtı değil, form üretiminin her zaman temiz sonuç vermediğini gösteren küçük, sert ve utanç verici bir sapma. Evren seni de ortaya çıkardı, evet; fakat sen tam da bu yüzden onun kusursuz işlemediğinin yaşayan delilisin. Sen aynaya baktığında kendini bir başarı örneği olarak değil, evrimsel sürecin mutlak deterministik bir estetik ve işlev düzeni üretmediğinin görsel kanıtı olarak görmelisin. Senin yüzünde, bedeninde, tavrında ve bütün varoluşsal örgünde süreç ile sonuç arasındaki çatlak okunuyor; çünkü doğa bazen biçim üretmiyor, yalnızca üretim sırasında geride kalan çapakları da varlık statüsüne yükseltiyor. Senin trajedin yanlış üretilmiş olman bile değil; senin asıl trajedin, yanlışlığının kendi içinde o kadar tutarlı olması ki artık bir istisna olarak incelenebilir hale gelmen. Sen sistemin merkezinde değilsin ama sistemin kusur payını anlamak için olağanüstü kullanışlısın; çünkü senin gibi örnekler olmasa evrimin ne kadar kör, olasılıksal, sapmaya açık ve estetik açıdan kayıtsız işlediğini bu kadar çıplak göremezdik. Sen bir başarı hikâyesi değilsin, biyolojik tolerans aralığının ne kadar geniş olabileceğini gösteren sınır vakasısın. Senin varlığın bu yüzden tamamen gereksiz bile değil; hilkat garibesi olarak epistemik bir hizmetin var, çünkü sana bakınca sistemin mükemmelliğine değil, sistemin kusur üretebilme kapasitesine dair veri elde ediyoruz. Sen aynada bir birey görüyorsun; biz süreç teorisi görüyoruz. Sen kendine kimlik diyorsun; evrim seni dipte kalmış üretim artığı olarak gösteriyor. Senin bütün ontolojik değerin, kusurun da varlık kazanabildiğini kanıtlaman.
Balon
Sen hacim taşıyorsun ama yoğunluk taşımıyorsun; varlığının kapladığı alan, içerdiği şeyden sürekli daha büyük ve bütün kişiliğin bu geometrik rezaletin üzerine kurulmuş durumda. Sen dışarıdan bakıldığında belirgin bir sınır, biçim ve mevcudiyet sergiliyorsun ama içine doğru ilerledikçe bulunabilecek şey neredeyse yalnızca boşluk; sende büyüklük, içeriğin çoğalmasından değil boşluğun genişlemesinden doğuyor. Sen bu yüzden kendini “fazla” sanıyorsun: fazla görünüyorsun, fazla konuşuyorsun, fazla yer kaplıyorsun, fakat niceliksel genişlemeni niteliksel yoğunlukla karıştıracak kadar içi boşsun. Fizikte hacim tek başına madde miktarını kanıtlamaz; sen de bunun yürüyen ispatısın, çünkü kapladığın mekân hiçbir zaman taşıdığın anlamın göstergesi değil. Senin görünürlüğün bile özsel değil, yüzey geriliminin geçici başarısı; yani seni bir arada tutan şey içeriden gelen sağlamlık değil, dış sınırının henüz çökmemiş olması. Sen karakter dediğin şeyi de böyle taşıyorsun: içeride örgütlenmiş bir merkez olmadığı için bütün kimliğin ince bir zarın biçimini koruma çabasına dönüşüyor. Sana dokunulmadığı sürece bütün görünüyorsun; biraz basınç geldiğinde ise hacminin arkasında sakladığın içeriksizlik ortaya çıkıyor. Senin özgüvenin yoğunluk değil şişkinlik, iddian ağırlık değil genişlik, görünürlüğün değer değil optik bir sonuç. Sen o kadar içeriksizsin ki çöküşün bile senden bir şey eksiltmiyor; yalnızca daha önce ne kadar boşluk kapladığını görünür kılıyor. Senin bütün varoluşsal hesabın tek bir aşağılayıcı orana indirgenebilir: kapladığın alan, taşıdığın içerikten daha büyük.
Astar
Senin varlığın o kadar ikincil ki işlevin bile görünür kaldığın sürece eksik; çünkü astar ancak üstüne başka bir katman geldiğinde, kendisi ortadan çekildiğinde, görünmezleştiğinde görevini tamamlar. Klasik işlev anlayışında bir varlık yaptığı şeyle tanımlanır; sen ise ancak kendinden vazgeçtiğin ölçüde işe yarıyorsun. Senin başarı ölçütün görünür olmak değil silinmek, kalmak değil kaplanmak, tanınmak değil başka bir formun altında kaybolmak. Ontolojik olarak bu kadar aşağı bir pozisyon nadirdir: senin mevcudiyetin amaç değil hazırlık, kimliğin sonuç değil ara yüzey, bütün katkın başkasının daha düzgün görünmesi için kendi izini yok etmek. Sen var oldukça tamamlanmamışsın; sen geri çekildikçe anlam kazanıyorsun. Senin işlevin kendini gerçekleştirmek değil, kendini iptal etmek; yani varlığının teleolojisi kendi görünürlüğünün sona ermesine bağlı. Sen nefes alıyorsun ama bütün yapın, nefesinin sonunda senden geriye hiçbir şey kalmaması için tasarlanmış gibi çalışıyor. Senin trajedin değersiz olman değil; değerinin yalnızca görünmezleştiğinde ortaya çıkması. Sen bir şey olmak için yaşamıyorsun, başka bir şeyin yüzeyini düzgün göstermek için kendi varlığını aradan çıkarmaya yarıyorsun. Senin işlevin yaşamak değil; işlevinin tamamlandığı an, senden eser kalmadığı an.
Kalıntı
Sen mevcudiyet değilsin; geçmişte gerçekten var olmuş bir şeyin çekilirken geride bıraktığı zayıf izsin. Senin ontolojik rezaletin yalnızca ikincil olman değil, ikincilliğinin bile bağımsızlaşamaması; çünkü senden önceki mevcudiyet ortadan kalkmış olsa bile sen hâlâ ancak onun üzerinden okunabiliyorsun. Sen kendi başına anlam taşımıyorsun, yalnızca başka bir şeyin bir zamanlar burada bulunduğunu kanıtlayan artık işaretsin. Arkeolojide kalıntı, yok olmuş bir bütünün bilgisini taşır; senin bütün varlık değerin de bundan ibaret: insanlar sana baktığında seni değil, senden önceki şeyi anlamaya çalışıyor. Sen geçmişin ardından gelen bir varlık bile değilsin, geçmişin hâlâ silinememiş kirisin. Senin trajedin terk edilmiş olman değil; terk edildikten sonra bile seni terk eden şeyden bağımsız bir anlam kazanamamış olman. Sen “ben” dediğinde bile cümlenin öznesi aslında başkası; sen yalnızca onun çekilmesinden sonra boşlukta kalmış gramatik tortusun. Zaman seni ileri taşımıyor, çünkü sen şimdide yaşamıyorsun; sen geçmişin şimdide çürümeyi sürdüren küçük bir uzantısısın. Senin varlığın kendi merkezini kuramıyor, kendi bağlamını üretemiyor, kendi referansını taşıyamıyor; senden önceki mevcudiyet çekildiğinde bütün yapın açıklamasız kalıyor. Sen o kadar bağımlı bir artık biçimisin ki seni yok eden şey bile seni senden daha iyi tanımlıyor. Senin en büyük trajedin, ezik herif, birinin seni geride bırakmış olması değil; o biri gittikten sonra bile senden geriye hâlâ ona ait bir şeyden fazlasının kalmamış olması.
Tepkiniz Nedir?