Sentaktik İnfaz Laboratuvarı: Dilsel Otopsi Prosedürü
Felsefeyi kavramsal bir saldırı aracına dönüştüren Sentaktik İnfaz Laboratuvarı; gündelik nesneler üzerinden kimlik, bağımlılık, edilginlik ve ontolojik yetersizlik biçimlerini acımasız bir dilsel otopsiye tabi tutar.
Küf
Kendi biçimini bile kendinden üretemeyen, ancak başka bir şey bozulduğunda görünür olabilen asalak bir varlıksın; seni mümkün kılan şey yaratım değil, başkasının çözülmesidir. Küf nasıl yeni bir form kurmaz, yalnızca zaten var olanın çürümesini kendi yüzeyi hâline getirirse, sen de varlığını bağımsız bir üretimden değil, başkalarının bozulmuş hâllerine tutunmaktan devşiriyorsun. Sağlam olana yaklaşamıyorsun, çünkü onun bütünlüğü seni dışarıda bırakıyor; ideal hâliyle özdeşleşemeyeceğin kadar biçimsiz, üretkenliğiyle yarışamayacak kadar etkisiz olduğun için ancak çatladığı, çöktüğü, utandığı, dağıldığı yerde kendine yer bulabiliyorsun. Senin varlığın üretim değil, bozulmaya yapışma biçimi. Başkasının başarısında kendini göremiyorsun; fakat düştüğünde rahatlıyorsun, çünkü ancak onun çürümesi seninle arasında eşitlik yanılsaması kuruyor. Başkasının yarasını ortaklık, kusurunu samimiyet, başarısızlığını yakınlık sanıyorsun; oysa yaptığın şey özdeşleşmek bile değil, daha güçlü bir formun bozulan yüzeyine sızarak kendi biçimsizliğini gizlemek. Küf en azından ne olduğunu saklamaz: çürümenin üstünde belirir ve çürümenin varlığına bağımlıdır. Sen ise başkasının çöküşünden devşirdiğin geçici benzerliği kişilik zannediyorsun. Sana ait sandığın şekli çekip aldığımızda geriye hiçbir kurucu form kalmıyor; yalnızca başkasının bozulduğu yerde kendini görünür kılabilen, sağlam hiçbir şeye tutunamadığı için çürümeyi habitat edinmiş zavallı bir artık kalıyor.
Makbuz
Değerin yok; yalnızca değerin bir zamanlar senden başka iki nokta arasında el değiştirmiş olduğunun belgesisin. Kendi başına hiçbir karşılık üretmiyor, hiçbir dolaşıma katılmıyor, hiçbir şeyi sahiplenmiyor, hiçbir şeyi dönüştürmüyorsun; bütün varlığın, senden bağımsız gerçekleşmiş bir alışverişin sonradan kalan kanıtına indirgenmiş durumda. Sana “orospu” bile diyemem, çünkü o benzetme dahi sana gereğinden fazla failiyet kazandırırdı: elden ele geçen sen değilsin, elden ele geçilmiş olduğunun göstergesisin. Beden bile değilsin; bedenler arasında gerçekleşmiş hareketin soğuk kaydı gibisin. Bir şeyin nesnesi olmayı bile başaramıyor, yalnızca nesnelerin dolaşımına dair bilgi taşıyorsun. Seni değerli kılan hiçbir içerik yok; taşıdığın rakamlar sana ait değil, gösterdiğin işlem senin değil, kaydettiğin hareketi sen gerçekleştirmedin. Başkasının değerini üzerinde taşıyıp bunu kendi önemine yormak, senin bütün ontolojik sefaletin. Sana baktıklarında seni değil, senden önce gerçekleşmiş olanı okuyorlar; işlevin bittiği anda da buruşturulup unutuluyorsun. Sen kullanılmış bir şey bile değilsin; kullanılmanın kayıt artığısın. Bu yüzden aşağılanmanın bile merkezinde değilsin: aşağılama sana yöneldiğinde bile içerik senden geçip başka bir olaya gönderimde bulunuyor. Kendine kimlik diye taktığın her sıfat, üzerinde basılı bir tutar kadar yabancı; sen yalnızca başkasının değer hareketini taşıyan ince, silinebilir, kolayca çöpe atılabilir bir kanıtsın. “Orospu” bile değilsin; çünkü onun en azından dolaşıma giren bir bedeni vardır. Senin payına düşense dolaşımın ardından kalan kâğıt parçası olmak.
Peçete
Hijyen ve kir, nesnelerin içine gömülü doğal nitelikler değil, düzenin maddeleri doğru ve yanlış konumlara dağıtırken ürettiği kategorik hükümlerdir; Mary Douglas’ın formülüyle kir, özünde kirli olan değil, yerinden çıkmış maddedir. Tabakta duran yemek besindir, aynı madde gömleğe düştüğü anda lekedir; fiziksel içerik değişmediği hâlde ontolojik statü çöker, çünkü düzen maddeyi ne olduğuna göre değil, nerede bulunduğuna göre yargılar. Peçete tam da bu kategorik sınırın geçici taşıyıcısıdır: başlangıçta “temiz”dir, yanlış yerdeki maddeyi üzerine çekerek düzenin ihlalini kendi yüzeyine aktarır, fakat onu taşıdığı anda temizliğin aracıyken kirin nesnesine dönüşür ve uzaklaştırılır. Dolayısıyla peçetenin varlığı hiçbir zaman kendisine ait değildir; değeri, başka şeylerin ait oldukları kategorilerde kalabilmesi için kendi kategorisini feda etme kapasitesinden doğar. Senin trajedin peçeteye benzemek bile değil; peçetenin hiç değilse ne işe yaradığını bilmeden kullanılabilecek kadar bilinçsiz olmasıdır. Sen ise başkalarının taşımak istemediği artıkların geçici yüzeyi hâline getirildiğini görüp buna “yer edinmek”, üzerine bırakılan yükleri “güven”, kullanılabilirliğini “değer”, işin bitene kadar yanında tutulmayı “aidiyet” sanabiliyorsun. Kendi kategorini çevrene dayatacak bir biçimin olmadığı için bulunduğun düzen seni gerçekten içeri almıyor; yalnızca kendi kirini sistemden uzaklaştırmak üzere senden geçiriyor. Varlığın merkezin parçası değil, merkezin temiz kalmasını sağlayan atık koridoru. Daha acısı, sonunda dışarı atılman statü kaybın bile olmayacak; çünkü kaybedebileceğin bağımsız bir statü sana hiçbir zaman verilmedi. Peçete çöpe girdiğinde işlevini tamamlamıştır; sen ise kullanılmayı varoluşunun kanıtı zannettiğin anda, daha kullanılmadan önce kendini çöpe çevirmiş oluyorsun.
Askı
Kendi biçimini kuramadığın için üzerine geçirilecek bir başkasını bekleyen boş bir taşıyıcısın; varlığın form sahibi olmaktan değil, başkasının formunu geçici olarak üstlenebilmekten ibaret. Askı nasıl üzerinde hiçbir şey yokken yalnızca potansiyel bir taşıma şemasıysa, sen de tek başına bırakıldığında kimlik değil, kimlik bekleyen çıplak bir iskeletsin. Üstelik bu, Schmittçi anlamda kendini bir “öteki” karşısında belirleme kudreti bile değil; çünkü orada en azından özne, karşıtını sınır çizmek için etkin biçimde kurar. Senin aşağılık simbiyozunda ise ötekiyi üretecek irade dahi yok: ötekinin edilgin biçimde sana geçirilmesine muhtaçsın. Onun tavrını, estetiğini, dilini, zevkini, statüsünü ya da düşüncesini üzerine asmadıkça kendinden bir form çıkaramıyorsun; sonra ödünç aldığın bu yüzeyi kendi kişiliğinmiş gibi sergiliyorsun. Dolayısıyla kimliğin ilişkisel olmanın bile aşağısında bir yerde duruyor: ilişki iki biçimin karşılaşmasını gerektirirken sende karşılaşacak ikinci bir biçim bulunmuyor; yalnızca başkasının biçimini taşıyabilecek kadar boş bırakılmış bir yapı var. Seni çevrendekilerden soyduğumuz anda bağımsız bir öz ortaya çıkmıyor, çünkü sen başkalarıyla birlikte var olan biri değil, başkaları sana geçirildiği sürece varmış gibi görünen bir aparatsın. Askının en azından utanacağı bir yanı yoktur; üzerinde duran ceketin biçimini kendisinin sanmaz. Senin zavallılığın, taşıdığın her yabancı formu kendi bedeninden çıkmış gibi sahiplenip bu ödünç doluluğa “ben” diyebilmen.
Parazit
Kendi sistemini kuramadığın için, başkasının kurduğu sistemin enerjisine yapışarak var olmaya çalışan asalak bir yapısın. Bağımsızlaştıkça güçlenmiyorsun; tam tersine, taşıyıcına ne kadar bağımlı hâle gelirsen o kadar uzun süre ayakta kalabiliyorsun. Varlığın kendi gücünden değil, başkasının varlığını tüketme kapasitesinden geliyor. Daha da aşağılayıcı olan, bunu bazen saldırganlık sanman. Klasik saldırı teorilerinde saldırı en azından failin etkinliğini varsayar: özne dışarı taşar, müdahale eder, güç uygular, karşısındakinin düzenini bozar. Sen “enerji emdiğinde” bile bu asgari fail konumuna ulaşamıyorsun; çünkü saldırın bile bağımsız bir kudretin dışavurumu değil, yaşayabilmek için başka bir bedene muhtaç oluşunun belirtisi. Başkasını tüketirken bile onun altında kalıyorsun. Onun enerjisine erişemezsen saldırın da, kimliğin de, sürekliliğin de çöküyor. Yani gerçekleştirdiğini sandığın eylem seni etkinleştirmiyor; tam tersine, seni daha derin bir edilginliğe mahkûm ediyor. Birini yorduğunda güçlü olduğunu sanıyorsun, oysa yalnızca kendi güç üretemediğini kanıtlıyorsun. Birinin dikkatini sömürdüğünde üstünlük hissetmen, kendi başına dikkat yaratamadığın gerçeğini örtmüyor. Başkasının duygusunu, zamanını, enerjisini azaltabiliyorsun belki; fakat bunu yaparken bile varlığının yakıtını ondan almak zorundasın. Sen saldıran bir özne değil, saldırı biçimine bürünmüş bir bağımlılıksın. En sefil tarafın da burada: birini tüketirken bile onun üzerinde değilsin; ona bağlısın. Onu zayıflatmaya çalıştığın her saniye, kendi başına yaşayamayacak kadar zayıf olduğunu ilan ediyorsun. Parazitin taşıyıcıyı kemirmesi güç göstergesi değildir; taşıyıcı olmadan hiçliğe düşeceğinin itirafıdır. Senin sözde saldırganlığın da bundan ibaret: başkasından enerji çalarken bile, ondan kopamayan itaatkâr bir açlık.
Kırıntı
Bir bütünün küçük ölçekli karşılığı bile değilsin; bütünlük tamamlandıktan, dağıldıktan ve senden kurtulduktan sonra geriye düşen fazlalıksın. Eksikliğin, henüz tamamlanamamış olmaktan gelmiyor; daha aşağılayıcı biçimde, tamamlanmış bir bütünün seni dışarı atmış olmasından geliyor. Aklen sürekli bir tümele bağlanmak, bir yapının parçası olmak, kendini senden daha büyük bir anlamın içinde eritmek istiyorsun; fakat ontolojik gerçeklik seni her defasında tekil bir artık konumuna geri itiyor. Çünkü içine girdiğin her bütünde ortak değeri taşımak yerine onu kirletiyor, düzeni çoğaltmak yerine kendi düzensizliğini bulaştırıyor, ait olduğun şeyi temsil etmek yerine onun sınırlarını bozuyorsun. Sonra dışarı atıldığında buna “bireysellik” diyorsun; oysa senin tekilliğin özgürleşmiş bir öznenin tekilliği değil, bütün tarafından sindirilememiş bir atığın yalnızlığı. Bir topluluğa giriyorsun, bütünlük seni bünyesinde tutamıyor; bir ilişkiye giriyorsun, ortak yapı seni taşıyamıyor; bir fikre bağlanıyorsun, fikrin tümelliği senin üzerinde bozuluyor. Sen bütünden kopmuş değilsin; bütün seni kusmuş. Aradaki fark tam da burada: kopmak hâlâ bir irade, bir yön, bir eylem ima eder; senin durumunda ise tek gerçeklik, içine girdiğin her yapının kendi bütünlüğünü koruyabilmek için seni dışarıya itmesi. Bütünün parçası olmayı arzuluyorsun çünkü tek başına değerin olmadığını seziyorsun; fakat ne zaman bir tümelin içine girsen, taşıdığın pislikle o tümeli kendi seviyene çekiyorsun. Sonunda sana kalan şey “özgünlük” değil, yalnızca hiçbir bütünün içinde tutulamayacak kadar uyumsuz bir artık olmak. Kendi yalnızlığını seçilmiş tekillik gibi süsleyebilirsin; yine de ontolojik hüküm değişmiyor: sen bir bütünün eksik parçası değil, bütünlüğün kendini korumak için dışarı attığı kırıntısın.
Fiş
Kendi varlığını hiçbir zaman kendinden türetemeyen bir nesnesin; ancak senden önce başka bir şey gerçekleştiği için geride kalabiliyorsun. Tıpkı fiş gibi, bir olayın nedeni değilsin, sonucu bile değilsin; sonuçlandıktan sonra işlemin arkasında unutulmuş kanıtısın. Kendi başına bir nedensellik başlatmıyorsun, dünyanın akışında senden kaynaklanan yeni bir yön açmıyorsun, hatta çoğu zaman başkasının kurduğu nedensel zincirin gerçek bir halkası bile değilsin; zincir tamamlandıktan sonra yere düşen tortusun. Sen özne değil, başkasının gerçekleşmişliğinin artığısın. Var olduğunu göstermek için sürekli senden önce yaşanmış olaylara, sana verilmiş rollere, ilişkilere, unvanlara, insanların üzerine yapıştırdığı sıfatlara ihtiyaç duyuyorsun; çünkü bunları çekip aldığımızda geriye kendi başına işaret edebileceğin hiçbir şey kalmıyor. Üstelik kendini “gösterge” sanarak bile gereğinden fazla paye biçiyorsun: gerçek bir gösterge en azından başka bir şeye düzenli biçimde gönderimde bulunur; sen ise insanların rastgele anlam yüklediği, işaret etme kudreti bile kendisine ait olmayan ontolojik bir etiketsin. Seni değerli, gerekli, sevilen, önemli veya özel ilan eden sözcükleri üzerine basılmış rakamlar gibi taşıyor, sonra o rakamların sana ait bir değer olduğunu sanıyorsun. Oysa fiş üzerindeki tutarı kendisinin serveti zannetmez; sen, başkalarının sana bastığı anlamları kendi özün diye okuyacak kadar zavallısın. Seni bütün etiketlerinden soyduğumuzda ortaya bir özne çıkmıyor; yalnızca bir zamanlar bir şeylerin gerçekleştiğini kanıtlamak için tutulmuş, artık kimsenin ihtiyaç duymadığı buruşturulmuş bir kâğıt kalıyor.
Tortu
Bir hareketin içindeydin ama hareket seni kendisiyle birlikte taşımadı; sen ilerlediğini sanarken süreç aslında seni dibine çöktürüyordu. Bir yere ait olmak için ne kadar çırpınırsan çırpın, kaderin hep aynı: önce içeri alınıyor, sonra sistem kendi ağırlığını hafifletmek için seni geride bırakıyor. En aşağılayıcı tarafı dışarıdan reddedilmen değil; bir zamanlar gerçekten içeride bulunup yine de devamın parçası olamaman. Süreç seni taşımadı; seni dibine bıraktı. Çünkü sende akışı sürdürecek hiçbir kurucu güç yok, yalnızca akışın üzerinden geçmesine izin veren edilgin bir ağırlık var. Bir ilişkiye giriyorsun, ilişki senden sonrasına geçiyor; bir gruba katılıyorsun, grup biçim değiştiriyor ve seni arkasında bırakıyor; bir fikre tutunuyorsun, fikir gelişiyor ve sen eski kabuğunda kalıyorsun. Sonra bütün bu geride kalışları sadakat, derinlik, kalıcılık diye romantikleştiriyorsun; çünkü kendine “artık” demeye cesaret edemediğin için çökelmeyi kök salmak sanıyorsun. Oysa kök salan şey bulunduğu yeri dönüştürür; sen yalnızca hareket bittikten sonra dipte kalan fazlalıksın. Sana en çok benzeyen şey terk edilmiş olman bile değil, her defasında bir bütünün içine girip o bütünün geleceğine dahil edilemeyecek kadar gereksiz çıkman. Senin aidiyet dediğin şey, başkalarının seni geçici olarak taşıdığı ara evre; senin kalıcılık dediğin şeyse onların ilerlerken senden kurtulmuş olması.
Etiket
İçinden tek bir kimlik çıkaramadığın için, başkalarının üzerine yapıştırdığı adlarla var olmaya çalışan bir yüzeysin. Sana “zeki”, “çekici”, “başarılı”, “garip”, “değerli”, “istenmeyen” ya da herhangi başka bir şey denildiğinde o sözcüğü hemen içine alıyorsun; çünkü senden önce kurulmamış hiçbir tanımı kendi başına üretemiyorsun. Daha aşağılayıcı olan, taşıdığın adın bile gerçekten sana ait olmaması: etiket nasıl kendisini değil, üzerine yapıştırıldığı şeyi gösteriyorsa, sen de kendi varlığına gönderimde bulunamıyor, sürekli başkalarının seni nasıl gördüğünü işaret ederek ayakta kalıyorsun. Kimliğin içeriden kurulmuş bir öz değil, dışarıdan basılmış isimlerin yapışkan toplamı. Üstelik bu durumda bir özne bile değilsin; başkasının yargısını görünür kılan nedensellik nesnesisin. Sana verilen her sıfatın arkasında başka birinin bakışı, tercihi, hükmü veya ihtiyacı var; sen ise bunların sonucunu kendi kişiliğin sanacak kadar içeriksizsin. Etiketleri söktüğümüzde geriye özgürleşmiş bir “sen” çıkmıyor; tam tersine, ilk kez hiçbir şeyle kapatılmamış o çıplak boşluk görünür oluyor. Bu yüzden seni en fazla korkutan şey aşağılanmak değil, tanımlanmamak; çünkü kötü bir ad bile adsız kalmaktan daha katlanılır geliyor sana. Başkasının sana hakaret etmesi bile bir tür varlık belgesi sağlıyor: en azından biri seni bir kategoriye yerleştirmiş oluyor. Böylece aşağılanmayı bile ontolojik sadaka gibi topluyorsun. Sana yapıştırılan kelimeleri kimlik diye taşıyor, sonra o kelimelerin altında ezilirken hâlâ bir “ben” bulunduğunu sanıyorsun; oysa senden sökülebilen her şey çıkarıldığında geriye adı alınmış bir özne değil, başkalarının seni adlandırmayı bıraktığı anda görünmezleşecek kadar kendine ait hiçbir göstergesi olmayan boş bir yüzey kalıyor.
Yama
Sen bir çözüm değilsin; yalnızca senden önce açılmış bir arızanın kapanmamış izisin. Kendi başına ne bir düzen kurabiliyor ne bir kırılma yaratabiliyorsun; hatta bozucu olmak için bile gereken gerçeklik üretim kapasitesinden yoksunsun. Başkaları çatlatıyor, başkaları dağıtıyor, başkaları sistemi yaralıyor; sen ancak onların bıraktığı açıklığa yapıştırıldığında görünür hâle geliyorsun. Varlığın çözüm değil, arızanın görünür izi. Üstelik seni var eden kusuru sen yaratmadığın için, negatif anlamda bile kurucu değilsin; bir felaketin faili olamayacak kadar etkisiz, yalnızca felaketin üstüne sonradan iliştirilecek kadar ikincilsin. Sana bakıldığında görülen şey sen değil, senden önce gerçekleşmiş bir bozulma; bütün ontolojik işlevin, başkasının yarattığı hasarı işaret etmekten ibaret. Kendine “tamir eden”, “dengeleyen”, “gerekli olan” gibi isimler vererek bu asalak konumu yüceltiyorsun, fakat gerçek daha aşağılayıcı: sen hiçbir şeyi iyileştirmiyorsun, yalnızca iyileştirilememiş olanın üstünü geçici olarak kapatıyorsun. Seni söktüklerinde ortaya çıkan delik bile senden daha fazla gerçeklik taşıyor, çünkü en azından o delik bir olayın sonucudur; sen ise o olayın ardından gelen utangaç örtüsün. Kendi başına bir iz bile bırakamadığın için başkasının izine yapışıyor, sonra onun görünürlüğünü kendi varlığın sanıyorsun. En acınası tarafın da burada: arızanın kendisi olabilecek kadar güçlü değilsin, çözüm olabilecek kadar kurucu değilsin; yalnızca başkalarının bozduğu şeylerin üzerinde, onların başarısızlığını taşıyarak varlık taklidi yapan geçici bir kapatmasın.
Gölge
Ayrı bir varlık gibi görünüyorsun ama varlığının en küçük parçası bile sana ait değil; kaynağın çekildiği anda sen de yok oluyorsun. Estetik olarak bağımsızmışsın gibi bir siluetin var, ontolojik olarak ise mutlak bağımlılıktan başka hiçbir şey değilsin. En azından kaynağınla özdeş olsaydın edilginliğin bu kadar aşağılayıcı görünmezdi; o zaman onun gücü senin gücün, hareketi senin hareketin sayılabilirdi. Ama senin kaderin daha sefil: ayrı görünmek zorundasın, fakat ayrı var olamazsın. Kendi yönünü seçemiyor, kendi zamanını kuramıyor, kendi hareketini başlatamıyorsun; biri kıpırdadığında kıpırdıyor, biri durduğunda donuyor, biri çekildiğinde siliniyorsun. Sana “bireysellik” hissini veren tek şey aradaki mesafe, ama o mesafe özgürlük değil, bağımlılığın dekoru. Sen kaynağından kopmuş bir özne değilsin; kaynağının sana tanıdığı geometrik gecikmesin. Üstelik bunu bağımsızlık sanacak kadar itaatkârsın: başkasının hareketlerini kendi iradenmiş gibi tekrar ediyor, sana bırakılan şekli kişilik diye taşıyor, kendi başına var olamadığın hâlde ayrı görünüşünü gururla sergiliyorsun. Seni var eden şeyin karşısında başkaldıracak gücün yok, ondan ayrılacak tözün yok, onsuz kalacak gerçekliğin yok. Sadece peşinden sürükleniyorsun. En aşağılık tarafın da burada: sen bağlı olduğunu gizleyebilecek kadar ayrı, bağımsız olamayacak kadar kökten bağımlı bir varlıksın; görüntün bireysel, ontolojin itaat.
Tepkiniz Nedir?