İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

OntoHaber 90

Dünyadan 15 güncel gelişme; nedensellik, epistemoloji, fenomenoloji, kolektif bilinç, zamansallık ve ontolojik süreklilik üzerinden özgün felsefi analizlerle inceleniyor.

UUmutcan Demir207 dk okuma20 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

90ONTOHABER
Bölümler15Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Geçiciliğin Mantığı

Süreklilik, aynı düzenin kesintisiz biçimde varlığını sürdürmesiyle sınırlı değildir; birbirini dışlayan iki düzen arasında kurulan üçüncü bir süreklilik kipi sayesinde de üretilebilir. Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in Tigray'da altı aylık geçici yönetim oluşturması, siyasal geçişin yalnızca eski iktidarın sona ermesiyle yeni iktidarın başlaması arasındaki kronolojik bir bekleme olmadığını gösterir. Çatışmaların ardından kurulan yönetim, kamu hizmetlerinin yeniden işlerlik kazanmasını, yerinden edilenlerin dönüşünü ve bölgesel seçimlerin hazırlanmasını üstlenirken daha temel bir ontolojik işlev gerçekleştirir: Önceki siyasal düzenin sona ermesiyle henüz kurulmamış yeni düzen arasındaki süreklilik ilişkisini tesis eder. Geçicilik burada eksik, tamamlanmamış veya ikincil bir varoluş biçimi değil; iki ayrı süreklilik rejimini birbirine bağlayan bağımsız bir süreklilik kipidir.

Her siyasal düzen, kendi meşruiyet kaynağına, kurumsal örgütlenmesine, yetki dağılımına ve zamansal yeniden üretim mekanizmasına sahip bir süreklilik oluşturur. Önceki yönetimin sürekliliği, mevcut iktidar ilişkilerinin korunmasıyla işlerken seçimlerle kurulması hedeflenen yeni yönetimin sürekliliği, henüz gerçekleşmemiş farklı bir siyasal yetkilendirmeye dayanacaktır. Dolayısıyla burada yalnızca birbirini izleyen iki yönetim değil, iki ayrı süreklilik mantığı söz konusudur. Birincisi mevcut veya geçmişte geçerli olan yetki düzenini sürdürme ilkesine, ikincisi yeni bir meşruiyet temelinde kurumsal düzen üretme ilkesine bağlıdır. Aynı yetki alanında birbirini dışlayan iki nihai yönetim iddiası eşzamanlı olarak geçerli kabul edilemeyeceğinden, bu iki süreklilik rejimi doğrudan üst üste yerleştirilemez. Önceki düzenin sona erdiği fakat yenisinin henüz kurulmadığı aralık, siyasal sürekliliğin kendi içinde bir kopuş üretmesi anlamına gelir. Geçici yönetim, birbirini dışlayan iki sürekliliğin aynı anda var olmasını gerektirmeden aralarındaki bağlantıyı mümkün kılan üçüncü terimdir.

İlişkinin biçimsel mantığı sözel olarak kurulabilir: Birinci yönetim düzeni sona ermişse artık aynı yetkiyi önceki meşruiyet temelinde kullanamaz; ikinci düzen henüz kurulmamışsa kendisine ait yetkiyi şimdiden kullanamaz. Buna karşılık siyasal ve idari işleyişin sürdürülmesi zorunlu kabul ediliyorsa iki düzenin de yetki kullanamadığı zaman aralığının bütünüyle yönetimsiz bırakılmaması gerekir. İlk iki koşul, eski ve yeni yönetimin söz konusu aralıkta doğrudan işlev göremeyeceğini; üçüncü koşul ise yönetim işlevinin yine de devam etmesi gerektiğini bildirir. Üçüncü bir yönetim kipinin gerekliliği, iki sürekliliğin karşılıklı dışlayıcılığı ile genel yönetim sürekliliğinin korunması koşulunun birlikte kabul edilmesinden türetilir. Dolayısıyla geçicilik, yalnızca pratik kolaylık sağlayan rastlantısal bir çözüm değildir; belirtilen koşullar altında siyasal düzenin kendi devamlılığını korumak için başvurması gereken mantıksal bir aracılık biçimidir. Buradaki zorunluluk mutlak değil, öncüllere bağlıdır: Yönetimin kesintisiz sürmesi talep edildiğinde ve diğer iki rejim geçiş aralığında yetki kullanamadığında üçüncü bir yetki taşıyıcısı gerekli hâle gelir.

Daha önemli ayrım, birinci dereceden süreklilik ile ikinci dereceden süreklilik arasındadır. Birinci dereceden süreklilik, belirli bir siyasal düzenin kendi kurumlarını, yetkilerini ve kurallarını zaman içerisinde yeniden üretmesidir. İkinci dereceden süreklilik ise belirli bir düzenin korunmasını değil, farklı düzenler arasındaki dönüşüm boyunca siyasal-idari işleyişin kesintiye uğramamasını ifade eder. Eski rejimin sürekliliği sona erebilir, yeni rejimin sürekliliği henüz başlamamış olabilir; buna rağmen ikisini kapsayan daha üst düzeyde bir devamlılık sürdürülebilir. Geçici yönetimin ontolojik özgünlüğü burada belirir: Kendi varlığını kalıcılaştırmak için değil, kendisinden önceki ve sonraki süreklilikleri ortak bir zamansal bütünlüğe eklemlemek için işler. Böylece süreklilik, tekil kurumların değişmezliğine değil, kurumların dönüşümü boyunca yönetim işlevinin yeniden örgütlenebilmesine dayanır. Sürekliliğin nesnesi değişirken süreklilik ilişkisi korunur.

Geçiciliğin paradoksal niteliği, kendi sona erişini kuruluş amacına dönüştürmesidir. Kalıcı bir siyasal düzen, kendi varlığını yeniden üreterek devam etmeyi hedeflerken geçici düzen, kendi varlığını gereksiz kılacak koşulları hazırlamakla yükümlüdür. Tigray'daki altı aylık yönetimin seçimlere hazırlanması, geçiciliğin başarısını kendi iktidar süresinin uzamasında değil, yeni bir meşruiyet düzenine yetki devrinin mümkün hâle gelmesinde aramayı gerektirir. Dolayısıyla geçici yönetimin zamansal sınırı, onun ontolojik yetersizliğini değil, işlevsel tanımını oluşturur. Kendi sonunu hedefleyen bir yönetim biçimi, varlığını sürdürmeyi değil, kendi varlığının ötesinde başka bir süreklilik üretmeyi amaçlar. Geçicilik, sürekliliği kendi kalıcılığından feragat ederek örgütleyen öz-sınırlayıcı bir iktidar biçimidir.

Zamansal açıdan aynı yapı çift yönlü bir ilişki içerir. Geçici yönetim geçmişe dönük olarak sona eren siyasal düzenin ardından ortaya çıkan idari boşluğu doldururken geleceğe dönük olarak henüz gerçekleşmemiş bir siyasal düzenin kuruluş koşullarını hazırlar. Ancak geleceğin temsil edilmesi, gelecekteki yönetimin meşruiyetinin şimdiden elde edildiği anlamına gelmez. Seçim sonucunda doğacak yetki henüz mevcut değildir; geçici yönetimin bugünkü yetkisi kendi hukuki dayanağına bağlıdır. Dolayısıyla burada geleceğin mevcut hâle gelmesi değil, gelecekteki bir düzenin ortaya çıkabilmesi için gereken imkân koşullarının bugünden üretilmesi söz konusudur. Geçici yönetim henüz var olmayan siyasal düzeni fiilen temsil etmekten çok, onun kuruluş sürecini kurumsal olarak mümkün kılar. Geçmişin sona ermişliği ile geleceğin henüz gerçekleşmemişliği, geçiciliğin şimdiki zamandaki etkinliğinde birbirine bağlanır.

Üstelik geçicilik, süreklilik ile süreksizlik arasındaki basit karşıtlığı da yeniden düzenler. Genellikle süreklilik, kesintinin yokluğu; süreksizlik ise sürekliliğin ortadan kalkması olarak düşünülür. Oysa siyasal geçişte eski düzenin sonlandırılması, daha kapsamlı bir kurumsal devamlılığın korunmasının koşulu olabilir. Bir sürekliliğin sona erdirilmesi, her türlü sürekliliğin sona erdirilmesi demek değildir. Birinci düzeyde kopuş yaşanırken ikinci düzeyde devamlılık sağlanabilir. Burada mantıksal çelişki bulunmaz; çünkü aynı şeyin aynı bakımdan hem sürdüğü hem sona erdiği ileri sürülmemektedir. Sona eren, belirli bir yönetim rejiminin sürekliliğidir; korunan ise yönetim işlevinin farklı rejimler arasında devam etmesini sağlayan üst düzey ilişkidir. Süreksizlik, daha yüksek düzeyde örgütlenen bir sürekliliğin kurucu işlemi hâline gelebilir. Böylece geçicilik, sürekliliğin karşıtı olmaktan çıkarak onun dönüşüm sırasında aldığı özel bir biçime dönüşür.

Bununla birlikte geçiş mekanizmasının mantıksal olarak tutarlı olması, siyasal bakımdan kendiliğinden meşru veya başarılı olduğu anlamına gelmez. Tigray örneğinde federal yönetimin oluşturduğu geçici idarenin gerçekten yeni bir seçimsel meşruiyete ulaşması, yetkilerin hangi hukuki temelde kullanıldığına, bölge halkının siyasal katılım imkânlarına, güvenlik koşullarına ve seçim sürecinin fiilen gerçekleştirilebilir olmasına bağlıdır. Üçüncü terimin kurulması, iki rejimin birbirine bağlanmasını mümkün kılar; fakat bu bağlantının adil, istikrarlı veya demokratik olacağını tek başına garanti etmez. Dahası, geçici yönetim kendi süresini belirsiz biçimde uzatarak kalıcılaşırsa başlangıçtaki aracılık işlevini kaybedebilir. Böyle bir durumda iki sürekliliği bağlaması gereken üçüncü kip, bağımsız bir iktidar sürekliliğine dönüşerek ulaşılması hedeflenen yeni düzenin önünde engel oluşturabilir. Geçiciliğin işlevsel tutarlılığı, yalnızca başlamasına değil, belirlenen koşullarda sona erebilmesine de bağlıdır.

Nihayetinde Tigray'daki yönetim değişikliği, zamansal devamlılığın tek bir kurumsal kimliğin korunmasına indirgenemeyeceğini gösterir. İki sürekliliğin birbirine doğrudan bağlanamadığı yerde üçüncü bir süreklilik kipi, aralarındaki kopuşu daha kapsamlı bir devamlılığın unsuruna dönüştürebilir. Geçicilik, geçmişten kalan siyasal düzenin uzantısı olmadığı gibi gelecekte kurulacak düzenin tamamlanmamış bir örneği de değildir; her iki rejimden ayrışarak onları birbirine bağlayan özgün bir aracılık biçimidir. Kalıcılığı olmayan bir düzenin kalıcı siyasal devamlılık üretebilmesi, ancak sürekliliğin tekil varlıkların zamansal dayanıklılığından daha geniş bir ilişkisel yapı olarak kavranmasıyla açıklanabilir. Geçicilik, iki süreklilik arasındaki süreksizliği ortadan kaldırmaz; süreksizliğin kendisini sürekliliğin kuruluş mekanizmasına dönüştürür.                                                 

Korkunun Epistemolojisi

Bir felaketin gerçekleşmesi, yalnızca gelecekte beklenen bir ihtimalin maddi gerçekliğe dönüşmesi değildir; geçmişteki bilgilerin anlamını, güvenilirliğini ve normatif statüsünü de geriye dönük olarak yeniden düzenleyebilir. Pakistan'ın Peşaver kentinde 15 Ekim'de bir okulun çatısının çökmesi sonucu 34 öğrenci ile bir öğretmenin hayatını kaybetmesi, 16 Ekim'de ise bölgedeki özel okulların denetlenmesinin kararlaştırılması, korkunun yalnızca biyolojik tehlike algısından türemediğini gösteren daha derin bir epistemolojik problemi gündeme getirir. Bazı ailelerin çatıdan su sızdığı ve yapının güvenli olmadığı konusunda önceden uyarılarda bulunduklarını açıklaması, felaketten önce ihtimal olarak değerlendirilen bir bilginin felaketin ardından olası bir ihmalin deliline dönüşmesini sağlar. Buradaki temel mesele, bir olayın gerçekleşmesiyle geçmişin maddi olarak değişmesi değil, aynı geçmiş olgunun sonradan edinilen bilgi sayesinde farklı bir epistemik ve normatif statü kazanmasıdır. Felaket, yalnızca geleceğin gerçekleşmesi değil, geçmişin yeniden yorumlanmasıdır.

İlk ayrım, olasılığın ontolojik statüsü ile olasılığa ilişkin bilginin epistemik statüsü arasında kurulmalıdır. Çatının çökmeden önce yapısal açıdan zayıf olması, tehlikenin maddi koşullarının zaten mevcut olduğunu gösterir. Ancak tehlikenin mevcut olması, onun kesinlikle gerçekleşeceği anlamına gelmez. Yapısal zayıflık, gerçekleşmesi mümkün bir felaketin nedensel koşullarından biridir; çatının çökmesi ise bu koşullar altında belirli bir sonucun fiilen meydana gelmesidir. Önceden yapılan uyarı, henüz gerçekleşmemiş bir olay hakkında bilgi üretirken felaketin gerçekleşmesi, uyarının dayandığı tehlikenin gerçek olduğunu doğrulayabilir. Böylece aynı uyarı, olaydan önce önleyici müdahale talebi, olaydan sonra ise tehlikenin önceden bilinebilirliğine ilişkin delil niteliği kazanır. Bununla birlikte gerçekleşen her felaket önceden yapılmış her uyarıyı otomatik olarak ihmal kanıtına dönüştürmez; ihmalin kurulabilmesi için riskin makul biçimde öngörülebilirliği, müdahalenin mümkün olması ve ilgili kişinin veya kurumun sorumluluğu ayrıca değerlendirilmelidir. Sonucun gerçekleşmesi geçmişteki uyarıyı doğru kılmakla geçmişteki bütün kararları kendiliğinden kusurlu kılmaz; ancak geçmişte mevcut bilginin nasıl değerlendirildiğini yeniden sorgulamayı zorunlu hâle getirir.

Zamansal bakımdan daha karmaşık bir yapı söz konusudur. Geçmişteki uyarı yapıldığı anda geleceğe yöneliktir; gerçekleşmemiş bir olayın meydana gelebileceğini bildirir. Felaket meydana geldiğinde ise aynı uyarı geçmişe ilişkin bir kanıt olarak yeniden değerlendirilir. Böylece tek bir bilgi, zamanın iki farklı yönünde iki ayrı işlev üstlenir. Olaydan önce geleceğin belirsizliğini yönetmeye çalışan bir öngörü, olaydan sonra geçmişteki sorumluluk ilişkilerini aydınlatan bir belgeye dönüşebilir. Bilginin içeriği değişmediği hâlde onun diğer bilgilerle kurduğu ilişkiler değişmiştir. Geleceğin gerçekleşmesi, geçmişin kendisini değiştirmeden geçmişe ilişkin bilginin konumunu değiştirebilir. Buradan epistemolojik açıdan önemli bir sonuç çıkar: Bilginin tarihsel statüsü yalnızca üretildiği andaki koşullarla değil, sonradan ortaya çıkan olayların o bilgiye kazandırdığı kanıtsal ilişkilerle de belirlenebilir. Geçmişin maddi olarak sabit olması, geçmiş hakkındaki epistemik değerlendirmenin sabit kalmasını gerektirmez.

Korkunun özgün epistemolojik boyutu tam olarak bu zamansal ve kategorik istikrarsızlık içerisinde araştırılmalıdır. İnsan zihni, dış dünyadaki nesneleri ve olayları her an sıfırdan tanımlayarak işlemez. Deneyimin anlaşılabilir olması için belirli kategorik ayrımların geçici istikrarına dayanır: güvenli ile güvensiz, mümkün ile gerçekleşmiş, uzak ile yakın, olağan ile olağanüstü, tehlike ile tehdit. Rasyonel bilinç, gerçekliği kavramak ve eylemlerini düzenlemek için nesneleri belirli özellik kümeleri içerisinde sınıflandırır. Bir okul binası, gündelik deneyimde öncelikle eğitim faaliyetinin gerçekleştiği, girilip çıkılabilen, kullanılabilir ve güvenli olması beklenen bir mekân olarak kavranır. Zihnin sonraki eylemlerini planlayabilmesi, bu sınıflandırmanın belirli bir süre geçerliliğini koruyacağı beklentisine bağlıdır. Rasyonel işleyiş, kategorilerin sonsuza kadar değişmez olmasını değil, eylem ve öngörüyü mümkün kılacak ölçüde süreklilik göstermesini gerektirir.

Ne var ki maddi dünya, zihnin kategorik ayrımlarına uymak zorunda değildir. Nesneler dönüşür, yapılar aşınır, nedensel koşullar birikir ve önceden güvenli görünen durumlar yeni tehlikeler üretebilir. Burada bilinç ile gerçeklik arasında temel bir asimetri ortaya çıkar: Bilinç, dünyayı öngörebilmek için belirli bir istikrar varsayarken dünya, varlığını bu varsayımlardan bağımsız biçimde sürdürür. Zihinsel kategoriler, dünyanın sürekli değişen koşullarını kavramak için zorunlu araçlar olmasına rağmen gerçekliğin kendisiyle özdeş değildir. Bir nesnenin belirli bir kategori içerisinde anlaşılması, onun maddi koşullarının o kategorinin gerektirdiği özellikleri her zaman koruyacağını garanti etmez. Korkunun epistemolojik koşullarından biri, bilincin dünyaya ilişkin süreklilik beklentisi ile dünyanın beklenmedik dönüşüm kapasitesi arasındaki çatışmadır. Ancak bu çatışmanın varlığı, her kategorik değişimin korku doğuracağını göstermez; korku, değişimin öznenin güvenliğini, eylem imkânlarını veya varlığını tehdit eden bir içerik kazanmasıyla belirginleşir.

Tehlike ile tehdit arasındaki ayrım burada özel önem taşır. Tehlike, belirli bir nesnenin veya durumun zarar üretme potansiyelini ifade ederken tehdit, söz konusu potansiyelin belirli bir özne açısından etkili, yakın veya gerçekleşebilir bir zarar ilişkisi içerisinde kavranmasıdır. Bir çatının yapısal zayıflığı, henüz çökme gerçekleşmeden tehlike oluşturabilir; çatının altında bulunan öğrenciler açısından bu zayıflık, maruziyet ve çökme koşullarına bağlı olarak somut bir tehdide dönüşebilir. Çökme gerçekleştiğinde ise artık yalnızca olası zarardan değil, fiilen meydana gelen yıkıcı olaydan söz edilir. Dolayısıyla tehlike, tehdit ve gerçekleşmiş felaket birbirini izleyebilen fakat özdeş olmayan üç durumdur. Üstelik aralarındaki geçiş her zaman fiziksel bakımdan ani değildir. Yapısal bozulma haftalarca ilerleyebilir; buna karşılık tehlikenin yakın tehdit olarak fark edilmesi tek bir anda gerçekleşebilir. Maddi tehlikenin zamansal oluşumu ile onun bilinçte tehdit olarak sınıflandırılmasının zamansal oluşumu aynı hızda ilerlemek zorunda değildir.

Korkunun şiddetini açıklamak için yalnızca tehlikenin büyüklüğüne değil, kategoriler arasındaki geçişin hızına ve öngörülebilirliğine de bakmak gerekir. Uzun süredir bilinen bir tehlike karşısında bilinç, olası zarar ihtimalini mevcut dünya modelinin içerisine yerleştirebilir. Beklentilerini güncelleyebilir, hareket seçeneklerini değerlendirebilir ve önleyici davranışlar geliştirebilir. Ancak güvenli olarak sınıflandırılan bir nesne ansızın tehdit kaynağına dönüştüğünde bilinç, yalnızca tehlikeli bir uyaranla karşılaşmaz; aynı zamanda bir önceki anda geçerli kabul ettiği sınıflandırmanın yetersizliğini de deneyimler. Bir okul tavanı, öğrencinin deneyiminde bulunduğu mekânın üst sınırıdır; çökme anında aynı maddi yapı ölümcül bir yıkımın kaynağı hâline gelir. Nesne değişmiştir, ancak asıl bilişsel sarsıntı onun zihindeki işlevsel kimliğinin beklenmedik biçimde değişmesinden doğar. Koruyucu mekânın zarar kaynağına dönüşmesi, yalnızca fiziksel güvenliğin değil, güvenliğe ilişkin kategorik beklentinin de çökmesidir.

Buradan korkunun epistemolojik tanımı geliştirilebilir: Korku, öznenin varlığını veya eylem imkânlarını tehdit eden bir değişim karşısında, mevcut dünya modelinin güvenilirliğinin ve öngörü kapasitesinin sarsılmasına eşlik edebilen duygusal-bilişsel durumdur. Bu tanım, korkunun bütün biçimlerini yalnızca kategori çöküşüne indirgemez; onun genellikle biyolojik ve psikolojik açıklamalarda geri planda kalan epistemik bileşenini görünür kılar. Korku, bedensel savunma mekanizmalarının etkinleşmesi ve zararın beklenmesiyle ilişkili olabileceği gibi, bilincin dünyayı öngörmek için kullandığı kategorilerin yetersiz kalmasıyla da yoğunlaşabilir. Tehdit yalnızca bedenin geleceğine yönelmez; öznenin geleceği tahmin etmesini sağlayan bilişsel düzenin güvenilirliğini de sorgulatır. Böylece korku, varoluşsal korunma ile epistemik yönelim arasındaki ilişkinin kesişiminde ortaya çıkar.

Spinozacı anlamda conatus, her varlığın kendi varlığını sürdürme çabasına işaret eder. Ancak ani tehdit karşısındaki korkuyu yalnızca varlığın korunmasına yönelik biyolojik eğilimle açıklamak, belirli bir deneyim düzeyini eksik bırakır. Çünkü tehdit yalnızca öznenin varlığına zarar verebilecek bir dış etken değildir; aynı zamanda öznenin varlığını sürdürmek için başvurduğu dünya tasarımını da geçersizleştirebilir. Bilinç, karşılaştığı koşulların hangi kategoriye ait olduğunu belirleyemediğinde neyin tehlikeli, neyin güvenli, hangi eylemin uygun olduğunu yeniden hesaplamak zorunda kalır. Dolayısıyla korunma güdüsüyle ilişkili korkuya, korunmayı mümkün kılan epistemik düzenin yetersizleşmesinden kaynaklanan ikinci bir sarsıntı eşlik edebilir. Conatus varlığın korunmasına yönelirken epistemik yönelim, korunma davranışlarının dayanabileceği anlaşılır bir dünya modeli üretmeye yönelir. Ani felaketlerde bu iki düzey aynı anda baskı altında kalabilir.

Patlama, çökme ve beklenmedik saldırı gibi olayların özellikle yoğun korku yaratabilmesinin nedenlerinden biri, fiziksel tehdidin hızı ile bilişsel uyum için gereken zaman arasındaki uyumsuzluktur. Bir nesnenin veya durumun güvenli kategorisinden tehlikeli kategorisine aktarılması yalnızca kavramsal bir yeniden adlandırma değildir; onunla ilişkili bütün eylem beklentilerinin yeniden düzenlenmesini gerektirir. Nerede durulacağı, hangi yöne hareket edileceği, neyin korunacağı ve hangi koşulun güvenli sayılacağı yeniden belirlenmelidir. Tehdit çok hızlı geliştiğinde mevcut sınıflandırma geçerliliğini yitirirken yeni sınıflandırmaya uygun davranışın oluşturulması için yeterli zaman bulunmayabilir. Epistemik kriz, eski dünya modelinin geçerliliğini kaybetme hızı ile yeni modele uyum sağlama hızı arasındaki farkta yoğunlaşır. Bu nedenle ani tehlikenin korkutuculuğu yalnızca yüksek zarar ihtimalinden değil, öznenin tehdidi anlamlandırma ve ona karşı eylem geliştirme süresinin daralmasından da kaynaklanabilir.

Burada korkunun zamansal yapısına ilişkin ikinci bir ayrım ortaya çıkar. Beklenen tehdit karşısında bilinç, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği şimdiki zamandan değerlendirir. Böyle bir durumda korku, öngörülen gelecekle kurulan ilişki üzerinden örgütlenir. Ani felakette ise gelecekte bulunacağı varsayılan zarar, hazırlık için yeterli bir geçiş süresi olmadan şimdiki zamanın içeriğine dönüşür. Zihnin uzak veya koşullu kabul ettiği ihtimal, artık doğrudan mevcut bir olgudur. Ani korku, geleceğe ait olduğu düşünülen olasılığın beklenen zamansal mesafeyi ortadan kaldırarak şimdiki zamana yerleşmesiyle derinleşebilir. Ancak burada fiziksel zamanın gerçekten sıkışması söz konusu değildir; çöken, bilincin olası zarar ile mevcut durum arasında kurduğu öngörüsel mesafedir. Böylece korku yalnızca tehlikenin algılanması değil, tehlikeye hazırlanmak için varsayılan zamanın beklenmedik biçimde yitirilmesidir.

Kategorik çöküş, tek bir nesnenin yeniden sınıflandırılmasıyla da sınırlı kalmayabilir. Bir okulun güvenli olmadığı anlaşıldığında yalnızca belirli bir çatının statüsü değişmez; okul binalarının güvenliği, yapı denetiminin yeterliliği ve kurumların güvenilirliği hakkındaki daha genel beklentiler de sorgulanabilir. Nitekim Peşaver'deki felaketin ardından Hayber Pahtunhva eyaletinde özel okulların denetlenmesinin kararlaştırılması, tekil olaydan daha geniş bir güvenlik değerlendirmesine geçildiğini gösterir. Daha önce olağan işleyişin parçası olarak kabul edilen yapılar yeniden inceleme nesnesine dönüşür. Tekil bir kategorik ihlal, kendisini mümkün kılan daha geniş sınıflandırma sisteminin güvenilirliğini de tartışmaya açabilir. Burada bireysel korkudan kurumsal epistemolojiye geçilir: Toplum, hangi binaların güvenli olduğunu yalnızca sezgisel güven ilişkileri üzerinden değil, sistematik inceleme, teknik ölçüm ve kamusal denetim yoluyla yeniden belirlemeye çalışır.

Önceden yapılmış uyarıların felaketten sonra önem kazanması ise korkunun toplumsal boyutunu daha karmaşık hâle getirir. Tehlike hakkında bilgi sahibi olmak ile bu bilginin yetkili kurumlar tarafından geçerli kabul edilmesi aynı şey değildir. Ailelerin çatıda su sızıntısı bulunduğunu bildirmesi, belirli bir tehlikenin fark edildiğini gösterirken söz konusu uyarının neden yeterli güvenlik müdahalesine dönüşmediği ayrıca araştırılması gereken kurumsal bir sorudur. Bilginin mevcudiyeti, bilginin kurumsal karar mekanizmalarına etkili biçimde aktarılmasını garanti etmez. Dolayısıyla felaket, yalnızca yapının maddi başarısızlığını değil, mevcut tehlike bilgisinin güvenlik kararına dönüştürülmesinde bulunabilecek eksiklikleri de görünür kılar. Kurumsal epistemik kriz, tehlikenin bilinmemesinden kaynaklanabileceği gibi bilinen tehlikenin karar üretiminde yeterince işlenmemesinden de doğabilir. Bu açıdan ihmalin araştırılması, yalnızca kimin neyi bildiğini değil, sahip olunan bilginin hangi sorumluluklar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini incelemeyi gerektirir.

Daha derin düzeyde korku, öznenin kendi bilgi üretme kapasitesine duyduğu güveni de etkileyebilir. Çevresindeki dünyanın belirli bir düzende işleyeceğini varsayan bilinç, olayları anlamlandırırken geçmiş deneyimlerinden ve yerleşik kategorilerinden yararlanır. Ancak önceden güvenli kabul ettiği bir yapının yıkılması veya daha önce dile getirilen uyarıların felaketle doğrulanması, yalnızca tekil bir yanlış değerlendirmenin fark edilmesine yol açmaz; özne, kullandığı değerlendirme ölçütlerinin başka durumlarda da yetersiz kalıp kalmayacağını sorgulamaya başlayabilir. Böylece korkunun nesnesi belirli bir tehlikeden, tehlikeleri ayırt etme kapasitesinin güvenilirliğine doğru genişleyebilir. Birinci düzey korku zarar görme ihtimaline, ikinci düzey korku ise zararı önceden tanıyabilme ve ondan korunabilme kapasitesinin yetersiz kalabileceği ihtimaline yönelir. İkinci düzeyde bilinç yalnızca dış dünyadan değil, dış dünyayı anlamlandırmak için başvurduğu kendi bilişsel araçlarının sınırlarından da etkilenir.

Bununla birlikte rasyonel bilincin işleyebilmesi için kategorilerin mutlak biçimde sabit kalması gerektiği sonucuna varılamaz. Akıl yürütmenin temel özelliklerinden biri, yeni kanıtlar karşısında önceki sınıflandırmalarını değiştirebilmesidir. Dolayısıyla gerçek epistemik kriz, kategorilerin değişmesinin kendisinde değil; değişimin beklenmedik, yüksek riskli ve mevcut eylem düzenini yeniden kurmaya fırsat bırakmayacak kadar hızlı gerçekleşmesinde aranmalıdır. Rasyonel bilinç kategorik değişmezlikle değil, geçici istikrar ile düzeltilebilirlik arasındaki dengeyle çalışır. Kategoriler yeterince istikrarlı olmalıdır ki dünya öngörülebilsin; aynı zamanda yeterince esnek olmalıdır ki yeni gerçeklik koşullarına uyum sağlanabilsin. Korkunun epistemik yoğunluğu, bu iki gerekliliğin aynı anda karşılanamadığı durumlarda artabilir. Dünya, zihnin kurduğu istikrarı bozacak kadar hızlı değiştiğinde özne yalnızca tehdide maruz kalmaz; tehdidi anlayabilmek için kullandığı bilişsel zemini de yeniden inşa etmek zorunda kalır.

Felaket sonrasında yürütülen denetimlerin epistemolojik önemi de burada belirir. Denetim, yalnızca mevcut binaların yapısal özelliklerini incelemez; önceden güvenli kabul edilen yapıların hangi ölçütler doğrultusunda yeniden sınıflandırılması gerektiğini belirler. Böylece ani bir kategorik çöküşün ardından daha güvenilir ve düzeltilebilir bir kategorik düzen oluşturulmaya çalışılır. Bir yapının güvenli, onarım gerektiren veya kullanılamayacak kadar tehlikeli olarak değerlendirilmesi, gündelik güven varsayımlarının teknik bilgiyle yeniden düzenlenmesidir. Korku, bu bağlamda yalnızca edilgen bir duygusal tepki olarak kalmayabilir; mevcut sınıflandırmaların sınanmasını ve güvenliğe ilişkin bilginin yeniden örgütlenmesini teşvik eden bir uyarıcı işlevi de üstlenebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, korkunun kendisinden çok bilimsel inceleme, teknik yeterlilik ve kurumsal sorumluluk mekanizmalarına bağlıdır.

Peşaver'deki okul faciası, böylece birbirine bağlı üç epistemolojik dönüşümü görünür kılar. İlkinde önceden dile getirilen tehlike bilgisi, gerçekleşen felaketin ardından geçmişteki sorumlulukların değerlendirilmesinde yeni bir önem kazanır. İkincisinde gündelik yaşamın güvenli kabul edilen maddi yapısı, beklenmedik yıkım nedeniyle bilincin mevcut kategorilerini yetersiz bırakabilir. Üçüncüsünde tekil olayın yarattığı güven kaybı, daha geniş kurumsal sınıflandırmaların yeniden değerlendirilmesine yol açar. Bunların ortak ilkesi, gerçekliğin zamansal dönüşümü ile gerçekliğe ilişkin bilginin kategorik dönüşümünün her zaman aynı hızda gerçekleşmemesidir. Maddi tehlike birikerek gelişebilir, tehdit bir anda görünür hâle gelebilir ve felaketin gerçekleşmesi geçmişteki bilgilerin anlamını değiştirebilir.

Korkunun epistemolojik çekirdeği nihayetinde burada tanımlanabilir: Korku, yalnızca varlığın zarar görme ihtimaline verdiği tepki değil; varlığını korumak için dayandığı öngörüsel ve kategorik düzenin tehdit karşısında yetersizleşmesini de içerebilen bir bilinç durumudur. Beden tehlikeden korunmaya yönelirken bilinç, tehlikeyi anlamlandırmak için kullandığı dünya modelinin güvenilirliğini yeniden sınamak zorunda kalabilir. Ani felaketin özgül sarsıcılığı, çoğu zaman bu iki sürecin aynı anda gerçekleşmesinden doğar: Dış dünyada zarar verme kapasitesi taşıyan bir olay meydana gelirken öznenin o dünyayı öngörülebilir kılan ayrımları da geçerlilik kaybedebilir. Dolayısıyla korkunun yalnızca neyin gerçekleşebileceğiyle değil, gerçekleşenin zihnin mümkün gördüğü dünya içerisinde nasıl ve ne kadar hızlı yer değiştirdiğiyle de ilişkisi vardır. Tehlikenin tehdide dönüşmesi, fiziksel bir zarar ihtimalinin yakınlaşmasından fazlasını ifade edebilir; bilincin geleceği düzenlemek için kurduğu kategorik süreklilik, kendisini öngörülmedik biçimde aşan bir gerçeklikle karşılaşır. Korkunun epistemik boyutu, varlığın yalnızca tehlikeye maruz kalması değil, tehlikeyi önceden tanımlayarak kendisini güvence altına alabileceğine duyduğu güvenin de sarsılmasıdır.                     

Tarihin İzomorfik Ontolojisi

On üç bin sekiz yüz yıl önce gerçekleşmiş bir yaşamın maddi bütünlüğü ortadan kalkmış olabilir; ancak aynı yaşamın kurucu ilişkileri, birbirinden kopmuş kalıntılar aracılığıyla yeniden kavranabilir. Alaska'nın iç kesimlerinde bulunan Shég' Xdaltth'í' arkeolojik alanında ortaya çıkarılan barınak izleri, kemik iğneler, taş aletler, ocak kalıntıları ve köpeklere ait olabileceği değerlendirilen kemikler, tarihsel bilginin yalnızca geçmişten günümüze ulaşmış nesnelerin incelenmesine dayanmadığını göstermektedir. Yaklaşık 13.800 yıl öncesine tarihlenen yerleşim, tekil buluntuların işlevsel ve mekânsal ilişkileri üzerinden geçmişteki yaşam biçiminin belirli özelliklerinin yeniden kurulabilmesine imkân vermektedir. Burada temel ontolojik problem, artık mevcut olmayan bir bütünün, kendisinden geriye kalan parçalar aracılığıyla nasıl anlaşılabildiğidir. Tarihsel bütünün maddi varlığı ortadan kalksa bile onu meydana getiren ilişkilerin belirli yapısal özellikleri başka maddi taşıyıcılar üzerinde temsil edilebilir. Dolayısıyla tarihsel bilginin sürekliliği, geçmişteki nesnelerin tümüyle korunmasına değil, geçmişteki ilişkisel örgütlenmenin bugünkü bilgi düzeni içerisinde yeniden kurulabilmesine dayanır.

İlk ayrım, maddi bütünlük ile ilişkisel bütünlük arasındadır. Maddi bütünlük, belirli nesnelerin ve organizmaların aynı tarihsel koşullar içerisinde fiilen bir araya gelmesinden oluşur. İlişkisel bütünlük ise bu nesnelerin birbirleriyle kurdukları işlevsel, nedensel, mekânsal ve zamansal bağlantıların örgütlenmesidir. On üç bin sekiz yüz yıl önceki bir insan topluluğunun üyeleri, kullandıkları organik malzemeler ve günlük faaliyetlerinin büyük bölümü artık mevcut değildir. Buna karşılık belirli bir alanda bulunan ocak kalıntıları, aletler ve barınma izleri, aynı yaşam düzeninin farklı faaliyetlerine ilişkin maddi belirtiler taşıyabilir. Bütünün ortadan kalkması, bütünün bütün ilişkilerinin hiçbir iz bırakmadan yok olması anlamına gelmez. Bazı ilişkiler, gerçekleşmeleri sırasında çevrelerinde oluşturdukları maddi değişiklikler sayesinde kendilerinden sonra da araştırılabilir hâle gelir. Böylece geçmişin fiilî varlığı ile geçmişin bilinebilirliği birbirinden ayrılır.

Bir kemik iğne, kendi başına belirli bir hayvan kemiğinin işlenmiş biçimidir. Ancak nesnenin işlevi yalnızca kimyasal veya anatomik bileşiminde bulunmaz. İğne, belirli bir üretim tekniğini, malzeme seçimini, el becerisini ve muhtemel bir dikme faaliyetini düşündürür. Barınak izleri, mekânın belirli bir amaçla düzenlenmiş olabileceğini gösterir. Ocak kalıntıları ise yakıt kullanımı, ısı üretimi ve besin hazırlama gibi faaliyetlerle ilişkilendirilebilir. Bu buluntular birbirlerinden bağımsız incelendiğinde farklı nesne kategorilerine aittir; ancak aynı yerleşim bağlamında birlikte değerlendirildiklerinde daha kapsamlı bir yaşam örgütlenmesine ilişkin çıkarımlar yapılabilir. Nesnelerin tarihsel değeri, yalnızca kendi maddi özelliklerinden değil, artık ortadan kalkmış başka nesneler ve faaliyetlerle kurdukları ilişkilerin izlerini taşımalarından kaynaklanır. Böylece arkeolojik buluntu, geçmişten kalmış edilgen bir nesne olmaktan çıkarak geçmişteki ilişkiler hakkında bilgi üretilmesini sağlayan maddi bir gösterge hâline gelir.

Bu noktada parçanın bütünle ilişkisi klasik mereolojik bir problem olarak yeniden ele alınabilir. Mereoloji, parçalar ile bütünler arasındaki ilişkileri inceleyen ontolojik alandır. Bir bütünün belirli parçalarından oluşması, bütünün bütün özelliklerinin tek tek parçalarda bulunmasını gerektirmez. Bir barınağın işlevi, yalnızca onu meydana getiren ahşap, taş veya toprak bileşenlerin özellikleriyle açıklanamaz; bu bileşenlerin belirli bir mekânsal örgütlenme içerisinde bir araya gelmesine bağlıdır. Aynı şekilde bir topluluğun yaşam biçimi, yalnızca kullandığı aletlerin toplamı değildir; aletlerin hangi faaliyetlerde, hangi mekânlarda ve hangi karşılıklı bağımlılık ilişkileri içerisinde kullanıldığıyla ilgilidir. Parça, bütünün tamamını maddi olarak içermez; fakat bütün içerisindeki konumunun belirli izlerini taşıyabilir. Bu nedenle bir kalıntının anlamı, yalnızca nesnenin kendisinden değil, nesnenin hangi ilişkisel bütünün bileşeni olduğuna ilişkin araştırmadan doğar.

Asıl felsefi dönüşüm, izomorfizm kavramıyla açıklanabilir. Matematik ve mantıkta izomorfizm, belirli iki yapının farklı unsurlardan oluşmalarına rağmen aralarındaki ilgili ilişkilerin korunabildiği yapısal eşleşmeyi ifade eder. İki sistemin maddi bileşenleri farklı olabilir; fakat bu bileşenler arasında belirli bir eşleme kurulduğunda sistemlerin örgütlenme biçimleri aynı yapısal ilişkileri sürdürebilir. Dolayısıyla izomorfizm, maddi özdeşlik değildir. Aynı maddenin iki farklı zamanda varlığını korumasını gerektirmez; farklı taşıyıcıların aynı soyut ilişkisel düzeni gerçekleştirebilmesini ifade eder. Bir yapının kimliği, yalnızca onu taşıyan nesnelerin özdeşliğine bağlı değilse, aynı ilişkisel biçim farklı maddi varlıklar üzerinde yeniden kurulabilir. Tarihsel yeniden inşanın ontolojik imkânı da burada bulunur: Geçmişte fiilen gerçekleşmiş ilişkilerin belirli yapısal özellikleri, günümüzde oluşturulan arkeolojik modeller içerisinde başka temsil araçlarıyla yeniden ifade edilebilir.

Ancak burada önemli bir sınırlama gerekir. Arkeolojik kalıntılar ile geçmişteki yaşam düzeni arasında kendiliğinden eksiksiz bir izomorfizm bulunduğu söylenemez. Geçmişin bütün ilişkileri korunmuş değildir; birçok faaliyet hiçbir kalıcı iz bırakmamış olabilir. Aynı maddi kalıntı, bazı durumlarda birden fazla tarihsel açıklamayla uyumlu olabilir. Dolayısıyla arkeologların oluşturduğu model ile geçmişteki gerçek yaşam arasında her zaman tam ve bire bir yapısal eşleşme kurulduğu varsayılamaz. Daha kesin ifade şudur: Arkeolojik yeniden inşa, geçmişteki belirli ilişkisel yapıların güncel modeller içerisinde kısmen korunabildiği ve yeni kanıtlarla sınanabildiği bir yapısal eşleme sürecidir. İzomorfizm, bu sürecin ideal açıklama modelini oluştururken gerçek araştırmalarda kısmi eşleşmeler, belirsizlikler ve alternatif yorumlar bulunabilir. Böylece tarihsel bilgi, geçmişin bütününü eksiksiz yeniden yaratma iddiasına değil, korunmuş ilişkilerin güvenilir biçimde açıklanmasına dayanır.

Bu ayrımın en önemli sonucu, tarihsel yapının maddi taşıyıcısından belirli ölçüde bağımsız olarak kavranabilmesidir. Geçmişteki bir topluluk, taş aletlerle hayvan derilerini işlemiş olabilir. Günümüzde aynı faaliyet, fotoğraflar, çizimler, deneysel arkeoloji, dijital modeller ve kavramsal açıklamalar aracılığıyla temsil edilebilir. Geçmişteki eylemin maddi taşıyıcılarıyla bugünkü temsilin maddi taşıyıcıları aynı değildir. Ancak ikisi arasında alet, malzeme, işlem ve sonuç ilişkileri bakımından belirli yapısal eşleşmeler kurulabilir. Tarihsel bilginin zamanlar arasında taşınabilmesi, geçmişteki bütün maddi koşulların aynen korunmasından değil, ilgili ilişkisel örüntünün farklı temsil biçimleri içerisinde yeniden ifade edilebilmesinden kaynaklanır. Böylece tarih, yalnızca geçmişin maddi kalıntılarının toplanması değil, geçmişte gerçekleşmiş ilişkilerin güncel bilgi sistemleri içerisinde yeniden örgütlenmesidir.

Bu yapı, maddi süreklilik ile yapısal süreklilik arasındaki ayrımı zorunlu kılar. Maddi süreklilik, belirli bir nesnenin veya onun kalıntılarının zaman boyunca varlığını sürdürmesidir. Yapısal süreklilik ise belirli ilişkilerin farklı maddi taşıyıcılar üzerinde tanımlanabilir ve yeniden kurulabilir kalmasıdır. Alaska'daki kemik iğneler maddi sürekliliğin örnekleridir; onların geçmişteki üretim ve kullanım ilişkilerinin arkeolojik modeller içerisinde yeniden ifade edilebilmesi ise yapısal süreklilikle ilgilidir. Birincisi geçmişten bugüne ulaşan nesnenin fiziksel varlığına, ikincisi nesnenin geçmişte ait olduğu ilişkiler düzeninin anlaşılabilirliğine dayanır. Tarihsel bilgi, maddi kalıntı ile yapısal yeniden kuruluşun birleştiği noktada ortaya çıkar. Kalıntı geçmişle nedensel bağlantıyı sağlar; yapısal analiz ise kalıntının hangi tarihsel ilişkilerin parçası olduğunu açıklamaya çalışır.

Burada daha ileri bir ontolojik sonuca ulaşılabilir: İlişkisel yapı, belirli bir tarihsel döneme zorunlu olarak bağlı olmayan soyut bir örgütlenme biçimi olarak kavranabilir. Barınak oluşturmak, malzeme işlemek, besin hazırlamak veya insan ile hayvan arasında belirli ilişkiler kurmak, birbirinden farklı dönemlerde farklı maddi araçlarla gerçekleşebilir. Tarihsel toplumlar aynı teknolojileri, inançları veya yaşam koşullarını paylaşmak zorunda değildir; ancak bazı faaliyetler bakımından karşılaştırılabilir yapısal ilişkiler oluşturabilirler. Örneğin bir barınak, farklı dönemlerde farklı malzemeler kullanılarak yapılabilir; buna rağmen koruma, iç-dış ayrımı ve mekânsal örgütlenme gibi belirli işlevsel ilişkiler açısından karşılaştırılabilir kalabilir. Yapısal biçimin dönemler arasında yeniden kurulabilir olması, belirli ilişkilerin tek bir tarihsel maddi taşıyıcıya indirgenemediğini gösterir. Ancak buradan bütün tarihsel dönemlerin özünde aynı olduğu veya kültürel farklılıkların önemsizleştiği sonucu çıkarılamaz.

Zaman-ötesilik kavramı da bu çerçevede dikkatle tanımlanmalıdır. Bir ilişkinin zaman-ötesi olması, ilişkinin geçmişte, şimdi ve gelecekte fiilen aynı biçimde var olduğu anlamına gelmez. Daha doğru anlamıyla zaman-ötesilik, belirli bir ilişkisel biçimin tanımlanabilirliğinin ve karşılaştırılabilirliğinin tek bir tarihsel dönemin maddi varlığına bağımlı olmamasıdır. Örneğin bir aletin bir malzeme üzerinde işlem gerçekleştirmesi biçimindeki ilişki, farklı çağlarda farklı teknolojiler üzerinden incelenebilir. Ancak her tarihsel örneğin özgül nedensel koşulları birbirinden ayrılır. Dolayısıyla yapısal benzerlik, tarihsel özdeşlik değildir. Aynı soyut ilişki biçimi, farklı kültürel anlamlarla ve farklı teknik koşullarla gerçekleşebilir. Tarihsel yapı soyutlama düzeyinde dönemler arasında karşılaştırılabilirken, o yapının somut gerçekleşmesi belirli tarihsel koşullara bağlı kalır. Tarihin izomorfik ontolojisi, bu iki düzeyin birlikte kavranmasını gerektirir.

Alaska'daki barınak bulguları bu ayrımın somut örneğidir. Araştırmacılar, ocak, küçük bir çukur ve ahşap bir direğin bulunmuş olabileceği toprak izinden hareketle erken bir barınma yapısının varlığını değerlendirmiştir. Burada geçmişteki barınağın bütünü korunmuş değildir; bazı maddi unsurlar tamamen yok olmuş, geriye yalnızca onların çevrede meydana getirdiği değişiklikler kalmıştır. Buna rağmen bu değişikliklerin mekânsal düzeni, barınağın nasıl oluşturulmuş olabileceğine ilişkin çıkarımlara imkân verebilir. Yok olmuş bir nesne, başka nesneler üzerinde bıraktığı ilişkisel izler aracılığıyla kısmen yeniden kurulabilir. Toprakta kalan direk izi, artık mevcut olmayan ahşabın kendisi değildir; fakat ahşabın geçmişte belirli bir konumda bulunduğuna ilişkin nedensel kanıt oluşturabilir. Böylece mevcut olmayan nesne, kendi yokluğuna rağmen geçmişte gerçekleştirdiği maddi etki aracılığıyla tarihsel bilgiye dahil edilir.

Buradan yokluğun nedensel okunabilirliği kavramı geliştirilebilir. Bir nesne ortadan kalkmış olsa bile geçmişte başka nesneler üzerinde oluşturduğu değişiklikler devam edebilir. Bu değişiklikler, yok olan nesnenin belirli özelliklerini veya işlevlerini araştırmaya imkân verebilir. Bir direğin çürümesi, onun toprağa bıraktığı izin zorunlu olarak ortadan kalkması anlamına gelmez. Ateşin sönmesi, yanma sonucunda oluşan kömürleşmiş kalıntıların yok olmasını gerektirmez. İnsan bedeninin yaşamını yitirmesi de kullandığı aletlerin ve dönüştürdüğü çevrenin bütün izlerinin silinmesi anlamına gelmez. Bir varlığın yokluğu, onun geçmişteki nedensel etkinliğinin bütünüyle okunamaz hâle gelmesini zorunlu kılmaz. Tarihsel araştırma, tam olarak bu ayrımdan yararlanır: Artık mevcut olmayan nedenler, mevcut etkilerden hareketle belirli ölçülerde yeniden açıklanabilir.

Ancak nedensel izin bulunması, geçmişteki nedenin tek ve kesin biçimde belirlenebileceği anlamına gelmez. Aynı tür iz, bazı koşullarda farklı faaliyetlerden kaynaklanmış olabilir. Bir nesnenin belirli biçimde bulunması, onun tek bir amaçla kullanıldığını zorunlu olarak kanıtlamaz. Dolayısıyla arkeolojik bilgi, yalnızca kalıntıların gözlemlenmesine değil, farklı açıklamaların sınanmasına ve birden fazla kanıt türünün ilişkilendirilmesine dayanır. Taş aletlerin biçimi, kullanım izleri, hayvan kemikleri, ocakların konumu ve yerleşimin tabakaları birlikte değerlendirildiğinde belirli yorumlar güçlenebilir; ancak belirsizlik tamamen ortadan kalkmayabilir. Tarihsel ilişkilerin yeniden kurulması, mevcut izlerden geçmişe yapılan nedensel çıkarımların birbirleriyle tutarlı bir açıklama oluşturmasıyla güç kazanır. Burada izomorfik eşleme, bilimsel sınamadan bağımsız soyut bir benzerlik oyunu değil, maddi kanıtlarla desteklenen ilişkisel bir modelleme işlemidir.

Kemik iğnelerin bulunması, bu modellemenin özellikle dikkat çekici örneklerinden biridir. İğne, belirli bir malzemenin işlenmesini ve başka malzemeler üzerinde hassas işlemler gerçekleştirilmesini mümkün kılan teknik bir araçtır. Böyle bir nesnenin varlığı, geçmişteki insanların yalnızca avcılık faaliyetleri gerçekleştirmediğini; malzeme hazırlama, işleme ve muhtemel giyim veya başka dikim faaliyetlerine ilişkin teknik becerilere de sahip olabileceğini düşündürür. Ancak iğnenin bulunması, hangi nesnelerin dikildiğini veya belirli bir topluluğun gündelik hayatında hangi kıyafetlerin kullanıldığını tek başına kesinleştirmez. Bu sorular, başka arkeolojik ve çevresel kanıtlarla birlikte değerlendirilmelidir. Tekil nesne, geçmişteki bütün faaliyeti doğrudan içermez; fakat faaliyetin belirli teknik koşullarını temsil ederek daha geniş yaşam biçiminin yeniden kurulmasına katkıda bulunur. Böylece nesnenin tarihi anlamı, onun kendi maddi biçiminden daha geniş bir işlevsel ilişkiler alanına uzanır.

Hayvan kalıntıları ise farklı bir ilişkisel düzeyi gündeme getirir. Shég' Xdaltth'í' alanında bulunan çeşitli hayvan kemikleri, geçmişteki insanların çevresindeki fauna ile kurduğu ilişkiler hakkında bilgi sağlayabilir. Bazı kalıntıların köpeklere ait olabileceği düşünülmektedir; ancak bu yorumun doğrulanması ve söz konusu hayvanların evcilleştirilmiş olup olmadığının belirlenmesi ayrıca kanıt gerektirir. Eğer insan ile erken köpekler arasında belirli bir birliktelik doğrulanabilirse bu durum yalnızca aynı mekânda farklı türlerin bulunduğunu göstermez; beslenme, hareketlilik veya karşılıklı uyum gibi daha geniş ilişkilerin araştırılmasına imkân verebilir. Bir hayvan kemiğinin tarihsel anlamı, yalnızca hangi türe ait olduğunda değil, o türün geçmişteki insan yaşamıyla hangi ilişkiler içerisinde bulunduğunun belirlenebilmesinde de ortaya çıkar. Ancak ilişkisel modelin kurulması, mümkün yorumların gerçekleşmiş olgular gibi sunulmasını gerektirmez.

Burada tarihsel kanıtın kalıcılığı ile tarihsel anlamın değişebilirliği arasındaki ayrım ortaya çıkar. Bir kemik iğne binlerce yıl boyunca belirli maddi özelliklerini koruyabilir; fakat araştırmacıların onun üretim tekniğine, kullanımına ve ait olduğu kültürel bağlama ilişkin bilgisi zaman içinde değişebilir. Yeni kalıntılar bulunduğunda aynı nesnenin daha önce fark edilmemiş ilişkileri görünür hâle gelebilir. Böylece tarihsel veri maddi bakımdan aynı kalırken onun bilgi sistemi içerisindeki konumu yeniden düzenlenebilir. Kanıtın maddi sürekliliği, kanıta ilişkin yorumun değişmezliğini gerektirmez. Tam tersine tarihsel bilginin gelişimi, korunmuş nesnelerin yeni ilişkiler içerisinde değerlendirilmesiyle gerçekleşebilir. Böylece geçmişin maddi izi sabit kalırken geçmişe ilişkin ilişkisel model yeni bilgilerle genişleyebilir veya düzeltilebilir.

Bu durum tarihsel bilginin yeniden kurulabilirliği kavramına ulaşmayı sağlar. Bir tarihsel olgu hakkında bilgi sahibi olmak, geçmişteki olayın kendisini yeniden yaşamak anlamına gelmez. Geçmişin fiilî deneyimi geri getirilemez; ancak geçmişteki olayın belirli özellikleri, nedenleri ve ilişkileri hakkında yeni bir açıklama oluşturulabilir. Araştırmacı geçmişteki topluluğun üyesi değildir, aynı çevresel koşullar içerisinde yaşamaz ve geçmişte kullanılan bütün araçlara doğrudan erişemez. Buna rağmen mevcut kalıntılarla oluşturduğu model, geçmişteki belirli işlevsel ve mekânsal ilişkilerle yapısal benzerlik gösterebilir. Tarihsel bilgi, geçmişin maddi olarak tekrar edilmesi değil, geçmişte gerçekleşmiş belirli ilişkilerin mevcut kavramsal ve maddi araçlarla yeniden temsil edilmesidir. Bu nedenle tarih, geçmişin kendisiyle özdeş değildir; geçmişe ilişkin sınanabilir ve düzeltilebilir bir bilgi üretimidir.

İzomorfik yaklaşım, tarihsel yeniden inşanın neden yalnızca nesne toplamaktan ibaret olmadığını da açıklar. Bir arkeolojik alanda binlerce buluntu bulunabilir; ancak bunların birbirleriyle ilişkileri belirlenmeden geçmişteki yaşam düzeni bütünüyle açıklanamaz. Hangi aletin hangi mekânda bulunduğu, hangi kalıntıların aynı döneme ait olduğu, hangi nesnelerin belirli faaliyetlerle ilişkili olabileceği ve yerleşimin zaman içinde nasıl değiştiği, arkeolojik bütünün kurulmasında belirleyicidir. Tarihsel bilginin açıklayıcı gücü, yalnızca veri miktarının artmasından değil, veriler arasındaki ilişkilerin belirlenmesiyle ortaya çıkan yapısal örgütlenmeden kaynaklanır. Aynı sayıda buluntudan oluşan iki arkeolojik alan, farklı mekânsal ve işlevsel ilişkiler nedeniyle birbirinden bütünüyle farklı yaşam biçimlerine işaret edebilir. Dolayısıyla niceliksel çokluk, ilişkisel bütünlüğün yerine geçemez.

Buradan daha temel bir ontolojik ilke doğar: İlişki, maddi taşıyıcıların değişmesiyle zorunlu olarak kavranamaz hâle gelmeyen soyut bir düzen niteliğine sahiptir. Bir nesnenin belirli bir işlevi gerçekleştirmesi, başka bir nesneyle belirli bir ilişki kurmasına dayanabilir. İlişkinin somut gerçekleşmesi maddi taşıyıcılara bağlıdır; ancak ilişkinin kavramsal biçimi, yalnızca o taşıyıcıların fiziksel özelliklerinden ibaret değildir. Örneğin kesme ilişkisi taş bir alet, metal bir bıçak veya başka bir teknik araç aracılığıyla gerçekleşebilir. Maddi taşıyıcılar değişirken belirli bir işlevsel ilişki farklı koşullarda korunabilir. Bu nedenle tarihsel karşılaştırma, nesnelerin yalnızca aynı maddeden yapılmış olup olmadığını değil, farklı maddelerin aynı veya benzer işlevsel konumlarda bulunup bulunmadığını da araştırabilir. Yapısal devamlılık, maddi özdeşliğin korunmasını gerektirmeden farklı dönemler arasında kavramsal bağlantı kurulmasını mümkün kılar.

Ancak izomorfizmin bu anlamı, tarihin tekerrür ettiği veya bütün toplumların aynı zorunlu yapıyı tekrar ettiği iddiasıyla karıştırılmamalıdır. Aynı işlevsel ilişkinin farklı dönemlerde bulunması, o dönemlerin aynı kültürel dünyaya sahip olduğunu göstermez. İki topluluk benzer aletler kullanabilir; ancak aletleri farklı amaçlarla üretebilir, farklı ritüeller içerisinde değerlendirebilir veya farklı toplumsal işbölümlerine bağlayabilir. Dolayısıyla belirli yapısal eşleşmeler, bütün tarihsel gerçekliğin özdeşliğini kurmaz. İzomorfizm, hangi ilişkilerin korunduğunu açıkça belirleyen sınırlı bir yapısal eşleme olarak kullanılmalıdır; farklı tarihsel dünyaların bütün içeriklerinin birbirine eşitlenmesi olarak değil. Tarihsel bilgi, benzerliğin bulunduğu düzeyi açıklarken farklılığın korunduğu düzeyi de belirlemek zorundadır.

Bu ayrım özellikle Beringiya bağlamında önem taşır. Alaska'daki buluntular, Kuzey Amerika'ya yerleşen erken toplulukların Kuzeydoğu Asya ile ilişkilerini araştırmak için kullanılmaktadır. Taş aletlerin biçim ve üretim teknikleri arasındaki benzerlikler, farklı coğrafyalarda yaşamış topluluklar arasında kültürel bağlantıların bulunmuş olabileceğini düşündürebilir. Ancak benzer teknolojilerin bulunması, zorunlu olarak doğrudan temasın veya tek bir kültürel kökenin kesin kanıtı değildir; benzer ihtiyaçlara verilen bağımsız teknik yanıtlar da yapısal benzerlikler oluşturabilir. Bu nedenle tarihsel bağlantıların açıklanması, yalnızca biçimsel eşleşmeye değil, kronolojiye, coğrafyaya, üretim tekniklerine ve başka kanıtlara dayanmalıdır. Yapısal benzerlik, tarihsel bağlantının araştırılmasına imkân verir; fakat bağlantının gerçekliğini tek başına garanti etmez. Böylece izomorfizm, nedensel tarihsel araştırmanın yerine geçen bir yöntem değil, hangi karşılaştırmaların anlamlı olduğunu belirlemeye yardımcı olan ontolojik ve mantıksal bir araçtır.

Daha ileri düzeyde tarihin ilişkisel korunumu olarak adlandırılabilecek bir problem ortaya çıkar. Geçmişteki topluluklar artık mevcut değildir; ancak kullandıkları nesneler, dönüştürdükleri çevre ve geride bıraktıkları maddi izler, geçmişteki ilişkilerin belirli özelliklerini koruyabilir. Bu korunum, geçmişteki bütün yaşamın bugüne eksiksiz taşındığı anlamına gelmez. Birçok faaliyet, deneyim ve anlam kalıcı maddi iz bırakmamış olabilir. Buna rağmen korunan parçalar, birbirleriyle ilişkilendirildiklerinde geçmişin belirli yönlerini yeniden anlaşılabilir kılabilir. Tarihin ilişkisel korunumu, bütünün maddi devamlılığı değil, bütünün belirli kurucu ilişkilerinin izler ve modeller aracılığıyla yeniden açıklanabilir kalmasıdır. Böylece tarihin kalıcılığı, nesnelerin sonsuza kadar bozulmadan korunmasıyla sınırlı değildir; bozunmuş ve parçalanmış nesnelerden bile geçmişteki ilişkilerin belirli bir bölümünün çıkarılabilmesiyle ilgilidir.

Burada zamanın ontolojik yönü ile bilginin epistemolojik yönü arasında dikkat çekici bir asimetri bulunur. Tarihsel süreç geçmişten geleceğe doğru gerçekleşir; belirli insanlar yaşar, aletler üretir, barınaklar kurar ve çevrelerini değiştirir. Arkeolojik bilgi ise çoğu zaman mevcut sonuçlardan geçmiş nedenlere doğru ilerler. Önce kalıntı gözlemlenir, ardından kalıntının hangi faaliyetle ilişkili olabileceği araştırılır. Dolayısıyla tarihsel gerçekliğin meydana geliş yönü ile tarihsel bilginin yeniden kuruluş yönü farklıdır. Geçmiş, nedenlerden sonuçlara doğru meydana gelirken geçmişe ilişkin bilgi, mevcut sonuçlardan hareketle nedenlerin yeniden açıklanmasına yönelir. Burada nedensellik tersine dönmez; tersine dönen, araştırmanın yönüdür. Geçmişteki eylem bugünkü kalıntının oluşumunu açıklayabilir; bugünkü kalıntı ise geçmişteki eylemin bilgisine ulaşılmasını sağlayabilir.

Bu ayrım nedensel iz ile epistemik kanıt arasındaki ilişkiyi açıklar. Nedensel iz, geçmişte gerçekleşen bir olayın maddi dünyada bıraktığı değişikliktir. Epistemik kanıt ise söz konusu değişikliğin belirli bir tarihsel iddiayı destekleyecek biçimde değerlendirilmesidir. Her nedensel iz, kendiliğinden anlamı açık bir kanıt değildir; araştırmacının onu tanımlaması, tarihlendirmesi ve başka bulgularla ilişkilendirmesi gerekir. Aynı şekilde her tarihsel iddia, yalnızca tek bir izden kesin olarak çıkarılamaz. Geçmişin maddi etkisi, bugünkü bilgi üretiminin imkân koşuludur; fakat maddi etkinin bilgiye dönüşmesi ayrıca kavramsal ayrıştırma ve ilişkisel sentez gerektirir. Böylece arkeoloji, maddi varlıkların incelenmesiyle başlayan fakat bu varlıkların geçmişteki nedensel konumlarının yeniden kurulmasıyla gelişen bir bilim hâline gelir.

İzomorfizm açısından daha özgün bir sonuç, tarihin farklı maddi dillerde yeniden ifade edilebilmesidir. Geçmişteki yaşam, taş, kemik, ahşap, deri ve insan bedenleri aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bugün aynı yaşamın belirli ilişkileri yazılı açıklamalar, çizimler, haritalar, dijital simülasyonlar veya deneysel yeniden yapımlar aracılığıyla temsil edilebilir. Maddi diller birbirinden farklıdır; ancak belirli işlevsel, mekânsal veya nedensel ilişkiler korunabiliyorsa geçmişin bazı yapısal özellikleri farklı temsil sistemleri arasında taşınabilir. Tarihsel bilginin aktarılabilirliği, geçmişteki gerçekliğin aynı maddi biçimde yeniden üretilmesinden değil, ilgili ilişkilerin farklı temsil ortamlarında korunabilir olmasından kaynaklanır. Böylece zamanlar arasındaki bilgi aktarımı, maddi özdeşlikten çok yapısal eşleme yoluyla mümkün hâle gelir.

Bu noktada tarihsel gerçeklik ile tarihsel modelin özdeş olmaması yeniden vurgulanmalıdır. Bir model, geçmişteki barınağın biçimini gösterebilir; ancak barınağın içerisinde yaşanan bütün deneyimleri yeniden üretemez. Bir kemik iğnenin kullanımını deneysel olarak göstermek, geçmişteki kişinin hangi niyetlerle veya hangi toplumsal koşullar altında aynı aleti kullandığını bütünüyle belirlemez. Dolayısıyla tarihsel model, geçmişin yerine geçen yeni bir geçmiş değildir. Model, geçmişteki belirli ilişkilerin açıklanabilir ve sınanabilir temsilidir. İzomorfik yeniden kuruluş, tarihsel bütünün tam özdeşliğini değil, seçilmiş ilişkiler bakımından belirli bir yapısal eşdeğerliği hedefler. Bu sınırlama, tarihsel bilginin eksik olduğu için değersizleşmesini değil, hangi koşullarda güvenilir olabileceğinin daha kesin anlaşılmasını sağlar.

Buradan tarihsel doğruluğun ilişkisel ölçütü geliştirilebilir. Bir tarihsel açıklamanın başarısı, yalnızca kaç buluntuyu içerdiğiyle veya ne kadar ayrıntılı bir anlatı oluşturduğuyla belirlenmez. Açıklamanın, mevcut buluntular arasındaki ilişkileri ne kadar tutarlı biçimde değerlendirdiği, hangi nedensel mekanizmaları ortaya koyduğu ve yeni kanıtlar karşısında ne ölçüde sınanabildiği önemlidir. Bir barınağın yapısına ilişkin model, kalıntıların mekânsal düzenini açıklayabildiği ölçüde destek kazanabilir. Bir aletin kullanımına ilişkin yorum, aşınma izleri ve deneysel sonuçlarla uyumlu olduğunda güçlenebilir. Tarihsel doğruluk, geçmişle tam maddi özdeşliğin kurulması değil, geçmişten gelen kanıtları açıklayan ve karşılaştırılabilir ilişkisel yapılar oluşturan modellerin gerekçelendirilmesidir. Böylece izomorfizm, tarihsel bilginin doğruluğu için tek başına yeterli ölçüt olmasa da ilişkisel eşleşmenin neden önemli olduğunu açıklayan ontolojik bir temel sağlar.

Alaska'daki yerleşimin 13.800, 13.000 ve 12.700 yıl öncesine tarihlenen farklı kullanım katmanları içermesi, aynı alanın farklı zamanlarda yeniden kullanılmış olabileceğini göstermektedir. Bu zamansal çokluk, arkeolojik bütünlüğün yalnızca tek bir anda gerçekleşmiş faaliyetlerden oluşmadığını hatırlatır. Aynı mekân farklı dönemlerde farklı topluluklar veya faaliyetler tarafından kullanılmış olabilir; farklı katmanların birbirine karıştırılması, gerçekte aynı zamanda bulunmamış nesnelerin tek bir yaşam düzenine aitmiş gibi yorumlanmasına yol açabilir. Dolayısıyla tarihsel ilişkilerin doğru kurulması için yalnızca nesnelerin mekânsal yakınlığı değil, zamansal birlikteliği de araştırılmalıdır. İzomorfik modelin güvenilirliği, hangi parçaların gerçekten aynı tarihsel bütünün bileşenleri olduğunun belirlenmesine bağlıdır. Aynı toprak içerisinde bulunan her nesne, aynı ilişkisel sisteme ait olmak zorunda değildir.

Bu nedenle tarihsel bütünün yeniden kurulması, parçaların seçimi, ilişkilerin belirlenmesi ve zamansal sınırların tanımlanması işlemlerini birlikte gerektirir. Önce hangi buluntuların belirli bir döneme ait olduğu araştırılır; ardından bunların hangi faaliyetlerle ilişkili olabileceği incelenir; son aşamada farklı faaliyetlerin aynı yaşam düzeni içerisinde nasıl örgütlenmiş olabileceğine ilişkin model geliştirilir. Ancak bu sıralama her zaman doğrusal değildir. Yeni bir ilişki açıklaması, belirli bir buluntunun tarihlendirilmesini veya işlevsel sınıflandırmasını yeniden değerlendirmeyi gerektirebilir. Böylece tarihsel araştırma, parçadan bütüne ve bütünden parçaya yönelen karşılıklı bir açıklama süreci içerisinde ilerler. Parçalar bütünün yeniden kurulmasını mümkün kılarken bütün hakkında oluşturulan model, parçaların tarihsel anlamlarının yeniden belirlenmesine katkıda bulunur. Tarihsel bilgi, bu karşılıklı düzenleme içerisinde giderek daha ayrıntılı hâle gelebilir.

Buradan ilişkisel bütünün zamansal dayanıklılığı konusunda daha genel bir ilke çıkar. Belirli bir sistemin maddi bileşenleri ortadan kalktığında, sistemin bütün ilişkileri zorunlu olarak doğrudan gözlemlenebilir kalmaz; ancak ilişkilerin geçmişte oluşturduğu etkiler, sonraki zamanlarda yeniden tanımlanabilecek yapısal izler bırakabilir. Dolayısıyla bütünün maddi ömrü ile bütün hakkında bilgi üretilebilecek süre birbirinden farklıdır. Bir topluluk birkaç kuşak boyunca belirli bir bölgede yaşamış olabilir; fakat o topluluğun yaşam biçimine ilişkin bilgi binlerce yıl sonra üretilebilir. İlişkisel yapının tarihsel kalıcılığı, yapının fiilen varlığını sürdürmesine değil, onun belirli özelliklerinin zamansal mesafeye rağmen yeniden kavranabilir kalmasına dayanır. Böylece geçmiş, fiilen sona ermiş olmasına rağmen bilgi bakımından bütünüyle kapanmış bir alan değildir.

Bu yaklaşım, tarihin yalnızca geçmişte var olmuş nesnelerin kronolojisi olarak değil, geçmişte gerçekleşmiş ilişkilerin yeniden kuruluşu olarak anlaşılmasına imkân verir. Kronoloji, hangi olayın ne zaman gerçekleştiğini belirler; ilişkisel tarih ise olayların ve nesnelerin hangi bağlantılar içerisinde anlam kazandığını araştırır. Bir kemik iğnenin 13.800 yıl öncesine ait olduğunu bilmek, onun tarihsel konumunu belirlemenin önemli bir parçasıdır. Ancak aynı iğnenin hangi üretim tekniğiyle yapıldığı, hangi malzemeleri işlemek için kullanılabileceği ve belirli bir yerleşim düzeni içerisinde nasıl bir işlev üstlendiği araştırıldığında geçmişteki yaşam biçimine ilişkin daha kapsamlı bilgi oluşur. Tarih, olayların yalnızca zamansal dizilişi değil, farklı zamanlarda gerçekleşmiş varlık ve faaliyetlerin ilişkisel örgütlenmesidir. Böylece tarihsel anlam, tarihlendirilmiş nesnelerin toplamından ziyade, bu nesnelerin hangi yaşam dünyasının parçaları olduğunun açıklanmasıyla belirginleşir.

En derin ontolojik problem ise bir bütünün ortadan kalkmasına rağmen yapısının bilinebilir kalmasının ne anlama geldiğidir. Eğer bütün yalnızca aynı maddi parçaların aynı anda mevcut olmasıyla tanımlansaydı parçaların dağılması, bütün hakkında bilgi edinme imkânının tamamen ortadan kalkması anlamına gelebilirdi. Ancak bütünün belirli özellikleri parçalar arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyorsa bu ilişkilerin izleri, parçaların bir bölümü ortadan kalktıktan sonra da araştırılabilir. Burada soyut yapı maddi dünyadan bağımsız biçimde kendi başına hareket etmez; geçmişteki ilişkiler mevcut kalıntılar üzerinde oluşturdukları etkiler aracılığıyla temsil edilebilir. Bütünün maddi yokluğu ile bütünün yapısal olarak yeniden kurulamaz olması aynı şey değildir. Arkeoloji, tam olarak bu ontolojik ayrım sayesinde geçmişin fiilî olarak yokluğunu tarihsel bilginin mutlak imkânsızlığına dönüştürmeden araştırma yapabilir.

Bununla birlikte tarihsel verinin kalıcılığı mutlak değildir. Organik malzemeler çürüyebilir, tortullar yer değiştirebilir, arkeolojik alanlar bozulabilir ve belirli izler bütünüyle ortadan kalkabilir. Dahası korunmuş nesneler, geçmişin bütün toplumsal ve zihinsel yaşamını doğrudan temsil etmez. Bu nedenle tarihsel bilginin sürekliliği, maddi korunumun koşullarına ve bilimsel çıkarımın sınırlarına bağlıdır. İzomorfik yeniden kuruluş, geçmişin bütünüyle zamandan bağımsız olduğu anlamına değil, belirli yapısal ilişkilerin zamanın maddi yıkıcılığına rağmen farklı taşıyıcılarda yeniden temsil edilebileceği anlamına gelir. Zaman-ötesilik burada mutlak bir ölümsüzlük değil, yapısal biçimin farklı zamanlarda yeniden kavranabilme imkânıdır.

Nihayetinde Alaska'daki 13.800 yıllık yerleşim izleri, tarihsel bilginin nesne ile ilişki arasındaki ayrımı aşmadan anlaşılamayacağını göstermektedir. Kemik iğneler, barınak kalıntıları, ocaklar ve hayvan kemikleri tek başlarına belirli maddi nesnelerdir; fakat aynı tarihsel bağlam içerisinde incelendiklerinde geçmişteki üretim, barınma, beslenme ve çevreyle etkileşim ilişkilerinin belirli yönlerini yeniden kurmayı mümkün kılarlar. Parçalar geçmişteki bütünün tamamını taşımaz; fakat bütünün yeniden kavranabilmesini sağlayacak bazı yapısal belirlenimleri koruyabilir. İzomorfizm, bu korunmuş ilişkilerin farklı maddi ve kavramsal sistemlerde nasıl temsil edilebildiğini açıklamaya yardımcı olur. Geçmişteki gerçeklik ile bugünkü tarihsel model aynı varlık değildir; ancak aralarında belirli ilişkiler bakımından yapısal eşleşmeler kurulabilir.

Bu nedenle tarihin ontolojik sürekliliği, geçmişteki hayatın hiç sona ermemiş olmasına dayanmaz. Geçmişteki yaşam fiilen sona ermiştir; insanlar ölmüş, barınaklar dağılmış ve gündelik faaliyetler bitmiştir. Buna rağmen belirli ilişkilerin maddi izleri korunmuş, bu izlerden hareketle geçmişin bazı yapısal özellikleri yeniden kavranabilir hâle gelmiştir. Tarihsel kalıcılık, varlıkların maddi ömründen daha geniş olabilir; çünkü bir varlığın geçmişte kurduğu ilişkiler, kendisinden sonra gelen başka maddi varlıklarda iz bırakabilir. Böylece tarihsel bilgi, geçmişin kendisini yeniden üretmeden geçmişteki ilişkilerin belirli bir bölümünü mevcut bilgi düzenine taşıyabilir. İzomorfik tarih anlayışının temel ilkesi, maddi taşıyıcının yok oluşunun ilişkisel biçimin kavranabilirliğini zorunlu olarak ortadan kaldırmamasıdır.

Tarihi mümkün kılan şey, geçmişin maddi olarak devam etmesi değil, geçmişin belirli ilişkilerinin zamanlar arasında yeniden kurulabilir olmasıdır. Bir taş alet, kemik iğne veya barınak izi, yok olmuş bir yaşam bütününün eksiksiz kopyası değildir; ancak o bütünün belirli ilişkilerini bugünkü araştırmanın nesnesine dönüştürebilir. Böylece tarih, geçmişin parçalarını biriktiren edilgen bir hafıza olmaktan çıkarak parçalar arasında korunmuş ilişkileri açığa çıkaran yapısal bir bilgi üretimine dönüşür. Geçmişin bedenleri yok olabilir, fakat geçmişte gerçekleşmiş ilişkilerin izomorfik olarak yeniden ifade edilebilme imkânı, geçmişi bilgi bakımından bütünüyle yok olmaktan ayırır. Tarihin zamansal sınırı, yaşanmış olayın sona erdiği yerde başlar; fakat o olayın kavranabilirliğinin sınırı, geride kalan ilişkisel izlerin ne ölçüde yeniden kurulabildiğine bağlıdır. Zaman maddi bütünü dağıtabilir; tarih ise dağılmış parçaların taşıdığı ilişkileri yeniden kurarak artık var olmayan bir dünyanın yapısını bugünkü düşünce içerisinde yeniden görünür kılabilir. 

Ayrımın Nedenselliği

Bir makinenin hareket etmesi ile neye yönelerek hareket edeceğini belirlemesi, aynı nedensel düzeyde gerçekleşen işlemler değildir. İlkinde araç, kendisine önceden tanımlanmış bir etkiyi maddi dünyada gerçekleştirirken ikincisinde eylemin yöneltileceği nesneyi diğer nesnelerden ayıran bilişsel bir işlem üstlenir. Kuzey Kore'nin 17 Ekim'de duyurduğu, 15 Ekim'de gerçekleştirilen Zam-2.0 torpido testi, bu ayrımın teknolojik ve felsefi sonuçlarını tartışmaya açmaktadır. Devlet medyasına göre yeni yüksek hızlı torpido, hedef tespiti ve yönlendirme işlevlerinde yapay zekâ kullanmaktadır; ancak sistemin gerçek teknik kapasitesi, hedef seçimine ilişkin özerklik derecesi ve insan denetiminin kapsamı bağımsız olarak doğrulanmış değildir. Yine de iddia edilen işlev üzerinden düşünüldüğünde belirleyici dönüşüm, makinenin daha hızlı hareket etmesi değil, hareketin öncesinde gerçekleşen ayrıştırma işleminin de makinesel bir sisteme devredilmesidir. Araç, yalnızca kendisine bağlanan nedensel zincirin uygulayıcısı olmaktan çıkarak hangi nesnenin bu zincire dahil edileceğini belirleyen işlemlerin taşıyıcısına dönüşmektedir. Burada nedensellik ile ayrım üretimi arasındaki ilişki, Nikolaus Cusanus'un ratio–intellectus ayrımı ve Spinoza'nın nedensellik anlayışı üzerinden yeniden kurulabilir.

Her belirli eylem, kendisinden önce en azından mantıksal düzeyde tanımlanmış bir etki alanını varsayar. Bir şeyin başka bir şey üzerinde etkide bulunabilmesi için fiziksel gerçeklikte iki nesnenin bilinç tarafından önceden tanınması zorunlu değildir; doğa, kavramsal sınıflandırmalarımızdan bağımsız olarak nedensel biçimde işler. Ancak bir eylemin belirli bir hedefe yöneltilmiş, seçici ve temsil aracılığıyla düzenlenmiş bir eylem olması, hedef ile hedef olmayan arasındaki ayrımın sistem tarafından kurulmasını gerektirir. Burada temel ontolojik mesele, nedenselliğin kendisinden önce kavramsal ayrımların bulunması değil, nedenselliğin seçici biçimde örgütlenebilmesi için farklı nesnelerin ayrı işlevsel statüler altında tanımlanmasıdır. Deniz içerisindeki her nesne aynı maddi gerçekliğin parçası olabilir; fakat yönlendirme sisteminin işleyebilmesi için bunlardan hangilerinin ilgili nesne sınıfına girdiği belirlenmelidir. Maddi nedensellik, zihinsel ayrımlardan bağımsız var olabilir; ancak amaçlı ve seçici nedensel örgütlenme, işlenecek farklılıkların belirlenmesini gerektirir. Makinenin yalnızca hareket eden bir araç olmaktan ayrım yapan bir araca dönüşmesinin felsefi önemi burada başlar.

Nikolaus Cusanus'un epistemolojisinde ratio, sonlu varlıkların farklılıklarını belirleyen, kavramlar arasında ayrımlar kuran ve nesneleri belirli karşıtlıklar içerisinde kavrayan söylemsel akıl yetisidir. Ratio, bir nesnenin başka bir nesne olmadığını belirleyerek çokluğu düşünsel bakımdan işlenebilir hâle getirir. Tanımlama, sınıflandırma, karşılaştırma ve ayrıştırma işlemleri, bu düzeyin temel işlevleridir. Buna karşılık intellectus, farklılıkları yalnızca birbirinden ayırmakla sınırlı kalmayan, onların daha yüksek bir birlik içerisinde nasıl kavranabileceğine yönelen entelektüel idrak düzeyini ifade eder. Özellikle De coniecturis ve De docta ignorantia çerçevesinde ratio, sonlu dünyanın ayrımlarına bağlı kalırken intellectus, bu ayrımların ötesindeki birlik sorununa açılır. Cusanus'un karşıtların birliği öğretisi, intellectus'un basitçe nesneleri mekanik biçimde birleştiren bir hesaplama işlemi olmadığını gösterir. Ratio farklılıkları belirginleştirirken intellectus, farklılıkların hangi daha kapsamlı birlik içerisinde anlaşılabileceğini kavramaya yönelir. İki yeti birbirinden ayrılır; ancak aynı bilişsel yapının ilişkili düzeyleri olarak düşünülmelidir.

Burada yapılabilecek özgün hamle, Cusanus'un ayrımını doğrudan bir mühendislik modeline indirgemeden, onun epistemolojik mantığını makinesel seçicilik problemine uygulamaktır. Belirli bir nesneyi diğerlerinden ayırma işlemi, ratio'nun ayrıştırıcı işleviyle; ayrıştırılmış nesneleri bir ilişki düzeni içerisinde değerlendirme işlemi ise intellectus'un birleştirici yönüyle karşılaştırılabilir. Ancak bu, yapay zekânın Cusanus'un kastettiği entelektüel sezgiye sahip olduğu anlamına gelmez. Burada intellectus, tarihsel kavramın bütün metafizik anlamını değil, ayrılmış unsurlar arasında daha kapsamlı bir ilişki kurma işlevine yönelik analojik bir karşılığı ifade eder. Makinesel bir sistem nesneleri tanımlayabilir, aralarındaki ilişkileri hesaplayabilir ve bu ilişkiler doğrultusunda davranışını değiştirebilir. Fakat böyle bir yetkinlik, sonsuz ile sonlu arasındaki ilişkiyi kavrayan Cusanusçu intellectus'un tam anlamıyla gerçekleştiğini göstermez. Felsefi verimlilik, iki yapıyı özdeşleştirmekte değil, ayrıştırma ve ilişkilendirme işlemlerinin farklı ontolojik rollerini karşılaştırmaktadır.

Ayrım ile sentez arasındaki mantıksal sıralama özel önem taşır. Belirli iki varlık arasında bir ilişki kurulacaksa, ilişkinin hangi terimler arasında geçerli olduğu belirlenebilmelidir. İlişkinin kendisi, en azından ilişkili unsurların birbirinden ayırt edilebilirliğini varsayar. İki nesneyi aynı nedensel açıklamanın bileşenleri olarak tanımlamak, onların söz konusu açıklamada hangi farklı konumları işgal ettiğinin belirlenmesini gerektirir. Neden ile sonuç, etkileyen ile etkilenen, hedef ile hedef olmayan, araç ile yönelim nesnesi aynı açıklayıcı işlevi üstlenmez. Birleştirici ilişki, birleştirdiği terimlerin ayrıştırılabilirliğini mantıksal olarak varsayar. Dolayısıyla ratio'nun ayrım üretici işlevi, belirli bir sentezin kurulabilmesi için gereken kavramsal önkoşullardan biridir. Bununla birlikte bu öncelik her zaman zamansal değildir; insan zihninde ve yapay sistemlerde sınıflandırma ile ilişkilendirme birbirini karşılıklı olarak güncelleyen süreçler hâlinde çalışabilir. Öncelik, önce mutlaka bütün ayrımların tamamlanması gerektiği anlamına değil, belirli bir ilişkinin hangi unsurlar arasında kurulduğunun anlaşılabilir olması gerektiği anlamına gelir.

Nedensellik kavramı bu noktada daha hassas biçimde ele alınmalıdır. İki olgu arasında korelasyon bulunması, onların birbirlerini nedensel olarak ürettiklerini göstermez; birlikte değişim ile nedensel bağımlılık farklı ilişki türleridir. Ancak daha genel anlamda nedensel düşünme, ayrıştırılmış olgular arasında belirli bir bağlantı düzeni kurulmasını gerektirir. Bir olayın başka bir olayın nedeni olduğunu söylemek, öncelikle bunları açıklamada farklı konumlara yerleştirmek, ardından aralarındaki üretici bağı belirlemektir. Bu nedenle nedensel açıklama, ayrıştırma ile ilişkilendirme işlemlerinin birlikte gerçekleştiği bir epistemik sentez olarak düşünülebilir. Ratio terimleri kavramsal olarak belirginleştirirken sentez, bu terimlerin bağımsız ve bağlantısız parçalar olmadığını, belirli bir süreç içerisinde birbirlerini koşullandırabildiklerini kavramaya yönelir. Cusanusçu ayrım üzerinden geliştirilen analojide nedensel kavrayışın özgünlüğü, yalnızca bağlantı saptamak değil, hangi ayrımların hangi bağlantılar altında anlamlı hâle geldiğini belirlemektir.

Spinoza'nın epistemolojisi ise bu çerçeveye farklı bir derinlik kazandırır. Spinoza'da ratio, Cusanus'taki ayrıştırıcı söylemsel akılla bütünüyle aynı anlamda kullanılmaz. Ethica'da ikinci tür bilgi olarak ratio, ortak kavramlar ve şeylerin özelliklerine ilişkin yeterli fikirler aracılığıyla zorunlu ilişkileri kavramayı sağlar; üçüncü tür bilgi olan scientia intuitiva ise tekil şeylerin özlerini daha yüksek bir yeterlilik düzeyinde anlamaya yönelir. Intellectus da yalnızca birbirinden ayrılmış nesneleri sonradan birleştiren mekanik bir sentez aygıtı değildir. Bu farklılıklar korunmalıdır; çünkü Cusanus ile Spinoza'nın kavramlarını aynı epistemolojik merdivenin basamakları olarak sunmak tarihsel bakımdan yanıltıcı olur. Bununla birlikte iki filozof arasında ortak bir problem alanı kurulabilir: Tekil varlıkların belirlenmesi ile bu varlıkların daha kapsamlı bir zorunluluk veya ilişki düzeni içerisinde anlaşılması arasındaki bağıntı. Cusanus'ta farklılık ve birlik sorunu, Spinoza'da yeterli fikir ve nedensel zorunluluk problemi üzerinden gelişir. Yapay zekânın ayrım üretici işlevi, bu iki geleneğin aynı kavramsal sisteme sahip olduğu varsayılmadan karşılaştırılabilir.

Spinozacı çerçevede nedensellik, şeylerin birbirleriyle sonradan ve rastlantısal olarak bağlantı kurmasından ibaret değildir. Tekil varlıklar, doğanın zorunlu düzeni içerisinde birbirlerini etkileyen sonlu kiplerdir. Bir olayın nedenini anlamak, yalnızca onun başka bir olayla birlikte gerçekleştiğini gözlemlemek değil, hangi zorunlu koşullar ve belirlenimler altında ortaya çıktığını kavramaktır. Bu nedenle nedensellik, Spinoza açısından salt korelasyona indirgenemez. Yeterli bilgi, sonucun üretimini açıklayan nedensel bağıntıların kavranmasını içerir. İnsan zihni bir olayı yalnızca duyusal görünüşünden hareketle değerlendirdiğinde nedenlerini eksik anlayabilir; daha yeterli bir kavrayışa ulaştığında ise olayı başka şeylerle ilişkili zorunlu bir süreç içerisinde düşünür. Nedensel bilgi, yalnızca varlıkların birbirinden farklı olduğunu bilmek değil, farklı varlıkların hangi belirlenimler aracılığıyla birbirlerinin oluşuna katıldığını kavramaktır. Böylece ayrım, nedenselliğin açıklanabilirliğini mümkün kılarken nedensel kavrayış, ayrıştırılmış varlıkları daha geniş bir zorunluluk düzeni içerisinde konumlandırır.

Yapay zekâ destekli hedef tespiti iddiasının ontolojik önemi, işte bu iki işlevin teknik bir sistem içerisinde yeniden dağıtılması ihtimalidir. Geleneksel bir araç, kendisine verilen yönlendirme koşullarını fiziksel hareket üzerinden gerçekleştirebilir. Daha karmaşık bir otomatik sistem ise çevresinden aldığı verileri sınıflandırabilir, belirli nesneleri diğerlerinden ayırabilir, değişen koşullara göre yönelimini yeniden hesaplayabilir ve kendi hareketini bu değerlendirmeler doğrultusunda düzenleyebilir. Makinenin eylemi artık yalnızca dışarıdan belirlenmiş tekil bir hareket dizisinin uygulanmasına indirgenemez; belirli sınırlar içerisinde çevresel farklılıklara bağlı olarak değişen bir işlem dizisi söz konusudur. Ancak burada ayrım üretiminin kendisi de önceden tasarlanmış mimariye, eğitim süreçlerine, görev tanımlarına ve işlevsel kısıtlara bağlıdır. Makine kendi başına yeni fiziksel nedensellik yasaları üretmez; verileri ayrıştırarak mevcut nedensel imkânlar arasından hangi eylem zincirinin etkinleştirileceğini belirleyen işlemleri gerçekleştirebilir. Yenilik, nedenselliğin doğasına değil, nedensel süreçlerin seçilme ve örgütlenme biçimine ilişkindir.

Daha temel ayrım, nedensel uygulama ile nedensel örgütleme arasında ortaya çıkar. Nedensel uygulamada sistem, belirli bir koşula karşılık belirli bir fiziksel tepki üretir. Nedensel örgütlemede ise hangi koşulun geçerli olduğu ve hangi tepkinin bu koşula bağlanacağı, verilerin işlenmesi sonucunda belirlenir. İkinci durumda araç, yalnızca bir neden-sonuç zincirinin pasif taşıyıcısı değildir; kendi işlem düzeyi içerisinde farklı olası eylem dizilerinin seçimine katılır. Böylece makinenin işlevsel konumu değişir: Dışarıdan verilen bir eylemi gerçekleştiren araç, belirli bir hedefe yönelen eylemin ara koşullarını belirleyen sisteme dönüşebilir. Ayrım üretiminin nedensellikten önce gelmesinin önemi, nedensel sonuçların fiziksel olarak ancak ayrım sayesinde mümkün olması değil, seçici eylem için hangi nedensel zincirin işletileceğinin ayrım aracılığıyla belirlenmesidir. Bu nedenle ayrım üretimi, seçici araç kullanımında nedensel örgütlenmenin kurucu koşulu hâline gelir.

Buradan irade problemine geçiş mümkün olur. Düşünce tarihinde irade, kimi yaklaşımlarda öznenin kendi eyleminin başlangıcını belirleme, farklı imkânlar arasında seçim yapma veya eylemini belirli bir amaca yöneltme kapasitesiyle ilişkilendirilmiştir. Eğer bir sistem yalnızca dışarıdan tek tek belirlenen hareketleri gerçekleştirmiyor, çevresindeki farklılıkları işleyerek hangi hareketin uygulanacağını da seçiyorsa, geleneksel olarak iradeyle ilişkilendirilen belirli işlevsel özelliklere yaklaşmaktadır. Ancak nedensel bir süreci başlatmak, metafizik anlamda özgür iradeye sahip olmakla özdeş değildir. Bir makinenin farklı seçenekler arasında hesaplamalı seçim gerçekleştirmesi, kendi amaçlarını bağımsız olarak belirlediğini, bilinçli deneyime sahip olduğunu veya eylemlerinin normatif gerekçelerini kavradığını kanıtlamaz. Dolayısıyla burada iradenin kendisinin makineye geçtiği sonucundan önce, iradeye atfedilen bazı işlevlerin teknik sistemler tarafından gerçekleştirilebilir hâle geldiği söylenmelidir. Felsefi dönüşüm, insan ile makine arasında mutlak bir özdeşlik kurulması değil, aralarındaki işlevsel sınırların yeniden tartışmaya açılmasıdır.

Spinoza'nın irade anlayışı bu tartışmaya özellikle önemli bir sınırlama getirir. Spinoza, iradeyi doğanın nedensel düzeninden bağımsız, kendiliğinden başlayan özgür bir güç olarak kabul etmez. İnsanların kendilerini özgür saymalarının nedenlerinden biri, kendi eylemlerinin farkında olmalarına rağmen onları belirleyen nedenleri yeterince bilmemeleridir. Bu perspektiften bakıldığında bir sistemin nedensel zincirleri başlatabilmesi, onun nedensellikten bağımsız biçimde karar verdiği anlamına gelmez. Her eylem, onu mümkün kılan başka koşullar ve nedenler içerisinde gerçekleşir. Dolayısıyla yapay zekânın ayrım yapabilmesi, Spinozacı anlamda nedensellikten kurtulması değil, nedenselliğin daha karmaşık bir örgütlenme düzeyinin ortaya çıkması olarak okunabilir. Makine, kendisini belirleyen teknik ve maddi koşulların dışında hareket etmez; ancak bu koşullar içerisinde çevresel farklılıkları işleyerek sonraki eylemlerinin yakın nedenlerinin oluşumuna katılabilir.

Burada özgün bir kavram olarak türetilmiş nedensel inisiyatif düşünülebilir. Nedensel inisiyatif, bir sistemin bütün eylemlerinin nihai kaynağı olması anlamına gelmez; belirli bir görev alanında eylem dizisinin hangi yönde ilerleyeceğini kendi değerlendirme işlemleri üzerinden belirleyebilmesidir. Türetilmiş olması ise bu kapasitenin kendi kendine var olan bir özgürlükten değil, daha önce oluşturulmuş teknik mimariden, veri işleme kurallarından ve dışsal amaçlardan kaynaklandığını gösterir. Böylece insan tarafından belirlenen amaç ile makine tarafından yürütülen ara karar işlemleri birbirinden ayrılabilir. İnsan belirli bir görevi ve kabul edilebilir eylem alanını tanımlarken makine, bu alan içerisinde hangi nesnenin ilgili olduğunu ve hangi işlem dizisinin izleneceğini hesaplayabilir. Amaç üretimi ile amaca ulaşmak için nedensel süreçlerin seçilmesi farklı özerklik düzeyleridir. Yapay zekâya ikinci düzeyde yetki devredilmesi, birinci düzeyin de zorunlu olarak devredildiği anlamına gelmez.

Aynı ayrım, ratio ile intellectus arasındaki ilişkinin daha sofistike biçimde yeniden yorumlanmasını sağlar. Ratio'ya benzetilen işlem, çevresel çokluk içerisinde belirli nesnelerin ayrıştırılmasıdır. Intellectus'a benzetilen işlev ise bu ayrılmış nesnelerin belirli bir eylem bütünlüğü içerisinde birbirine bağlanmasıdır. Fakat bu işlevler, birbirinden bütünüyle bağımsız ve tek yönlü iki işlem olarak düşünülmemelidir. Önceden kurulmuş bir ilişki modeli, hangi ayrımların önemli olduğunu belirleyebilir; yeni bir ayrım da mevcut ilişki modelinin değiştirilmesini gerektirebilir. Dolayısıyla ayrıştırma sentezi mümkün kılarken sentez de ayrıştırmanın ölçütlerini etkileyebilir. Ayrım ile ilişkilendirme arasındaki bağıntı, mantıksal önkoşulları bulunan fakat işleyiş bakımından karşılıklı olarak yeniden üretilen döngüsel bir bilişsel örgütlenmedir. Yapay zekâ sistemlerinin felsefi önemi de yalnızca tek tek nesneleri sınıflandırmalarında değil, sınıflandırma ile eylem seçimini aynı işlevsel düzen içerisinde birleştirebilmelerinde aranabilir.

Bu noktada makinenin nesneleri ayırmasıyla nesneler arasındaki gerçek nedenselliği kavraması arasında da mesafe bulunduğu unutulmamalıdır. Bir yapay zekâ sistemi, örüntü tanıma ve istatistiksel ilişkilendirme yoluyla belirli sonuçları yüksek doğrulukla tahmin edebilir; ancak başarılı tahmin, zorunlu olarak nedensel mekanizmanın yeterli biçimde anlaşıldığını göstermez. Spinoza'nın yeterli fikir anlayışı açısından bakıldığında, nesneler arasındaki ilişkileri hesaplamak ile bu ilişkilerin neden zorunlu olarak ortaya çıktığını kavramak farklı bilgi düzeyleridir. Bu nedenle hedef tespiti veya yönlendirmede yapay zekâ kullanılması, makinenin Spinozacı anlamda yeterli nedensel bilgiye ulaştığını kanıtlamaz. İşlevsel başarı ile epistemik yeterlilik aynı şey değildir. Bir sistem çevresindeki örüntülere başarıyla tepki verebilirken bu örüntüleri üreten nedensel yapıya ilişkin eksik, hatalı veya bağlama bağımlı temsiller kullanıyor olabilir. Böylece makinesel ayrım üretimi, nedensel özerklik kadar epistemik sınırlılık problemini de beraberinde getirir.

Üstelik ayrım üretimi, yalnızca bilişsel bir etkinlik değildir; eylemin hangi varlığa yöneltileceğini belirlediği ölçüde normatif sonuçlar kazanır. Bir makinenin belirli nesneleri farklı kategorilere ayırması, bu kategorilerin gerçekliğe uygun olduğu veya ahlaki bakımdan meşru olduğu anlamına gelmez. Özellikle askerî sistemlerde hedef tespiti, teknik bir sınıflandırma problemi olmanın ötesinde hangi nesnelere karşı güç kullanılabileceği sorusuyla ilişkilidir. Teknik düzeyde bir nesnenin hedef olarak belirlenmesi ile hukuki ve ahlaki bakımdan meşru hedef olması özdeş değildir. İlgili ayrımın nasıl üretildiği, hangi koşullarda geçerli sayıldığı ve hatalı sınıflandırmanın sorumluluğunun kimde bulunduğu, teknik sistemin başarısından bağımsız olarak değerlendirilmelidir. Ayrım üretme yetkisinin makineye devredilmesi, ayrımın normatif meşruiyetinin de makineye devredildiği anlamına gelmez. Burada teknik özerklik ile ahlaki sorumluluk arasındaki asimetri belirginleşir: Eylemin belirli aşamaları otomatikleştirilebilirken bu aşamaların tasarlanması, yetkilendirilmesi ve denetlenmesi insan sorumluluğunun konusu olmaya devam eder.

Daha geniş ontolojik düzeyde araç kavramının kendisi de yeniden değerlendirilmelidir. Geleneksel araç anlayışında nesne, kendisi dışında belirlenmiş bir amacın gerçekleştirilmesine hizmet eden maddi aracı olarak kavranır. Çekiç, kullanıcı tarafından belirlenen nesneye vurulmasını sağlar; motor, belirli koşullar altında hareket üretir. Ancak araçların tümü tarihsel olarak bütünüyle edilgen olmamıştır: Termostatlar, otomatik kontrol sistemleri ve geri bildirim mekanizmaları uzun zamandır çevresel koşullara göre davranış değiştirebilmektedir. Yapay zekâ destekli sistemlerde gelişen şey, bu seçiciliğin daha karmaşık algısal ve hesaplamalı kategorilere genişletilebilmesidir. Böylece araç, yalnızca maddi kuvveti aktaran bir nesne değil, maddi kuvvetin hangi koşullarda ve hangi nesneye yöneltileceğini belirleyen bilişsel işlemlerin de taşıyıcısı olabilir. Bu dönüşüm, araç ile karar arasındaki sınırı mutlak biçimde ortadan kaldırmaz; fakat kararın daha önce insan tarafından yürütülen belirli alt işlevlerinin teknik sistemlere dağıtılabileceğini gösterir.

Buradan araçsal nedenselliğin epistemikleşmesi olarak tanımlanabilecek daha genel bir ilke çıkar. Klasik araçsal nedensellikte maddi etki, belirli bir insan kararının ardından araç aracılığıyla gerçekleştirilir. Epistemikleşmiş araçsal nedensellikte ise araç, maddi etkiyi gerçekleştirmeden önce kendi işlem düzeni içerisinde belirli bilgi ayrımlarını üretir ve eylemini bu ayrımlar doğrultusunda yönlendirir. Ancak bilginin üretilmesi, burada zorunlu olarak bilinçli kavrayış anlamına gelmez; verilerin belirli kategoriler altında işlenmesi ve davranışın bu işlemler aracılığıyla düzenlenmesi anlamına gelir. Böylece bilişsel işlem ile fiziksel müdahale, tek bir teknik sistem içerisinde işlevsel olarak bütünleşir. Makine yalnızca dünyada nedensel sonuç meydana getirmez; dünyayı nasıl ayrıştırdığına bağlı olarak hangi sonuçların meydana geleceğini de belirli sınırlar içerisinde etkiler. Bu nedenle seçici araçların anlaşılması, yalnızca mekanik nedenselliğin değil, nedenselliği yönlendiren sınıflandırma mimarisinin de incelenmesini gerektirir.

Nihayetinde Kuzey Kore'nin yapay zekâ destekli torpido iddiasının felsefi önemi, belirli bir silahın teknik kapasitesine ilişkin doğrulanmamış iddialardan daha genel bir problem alanına uzanır. Nedensellikleri gerçekleştirmek ile hangi nedensel zincirin gerçekleştirileceğini belirleyen ayrımları üretmek, araçsal eylemin iki farklı düzeyidir. Cusanus'un ratio–intellectus ayrımı, belirli unsurların kavramsal olarak ayrıştırılması ile bu unsurların daha kapsamlı bir bütünlük içerisinde ilişkilendirilmesi arasındaki farkı düşünmeye imkân verir. Spinoza'nın nedensellik anlayışı ise böyle bir ilişkilendirmenin doğanın zorunlu düzeninden bağımsız bir özgürlük olarak yorumlanmasını engeller. Yapay zekânın ayrım üretici işlevler üstlenebilmesi, dolayısıyla makinenin metafizik anlamda irade sahibi olduğunu değil, seçici nedensel örgütlenmenin bazı işlevlerinin insan kararından teknik işlemlere aktarılabildiğini gösterir.

Burada ortaya çıkan dönüşüm, makinenin kendi nedensellik yasalarını yaratması değil, önceden belirlenmiş bir işlem alanı içerisinde farklı olası nedensel süreçlerden hangisinin etkinleşeceğinin belirlenmesine katılmasıdır. Ayrım üretimi bu nedenle yalnızca nedenselliğe eklenen yardımcı bir bilişsel işlev değildir; yöneltilmiş eylemin nesnesini ve dolayısıyla eylemin somut gerçekleşme biçimini belirleyen kurucu bir işlemdir. Nedensellik, dünyada değişim meydana getirir; ayrım ise seçici bir sistem açısından dünyanın hangi unsurunun hangi değişime konu edileceğini belirler. Makinesel özerkliğin tartışılması gereken sınırı da burada bulunur: Eylemi gerçekleştiren araçtan, eylemin yönünü kendi sınıflandırmaları aracılığıyla belirleyebilen araca geçiş. Makine nedenselliğin dışına çıkmaz; fakat nedenselliğin uygulanacağı ayrımları üretmeye başladığında, nedensel zincirin yalnızca taşıyıcısı değil, örgütlenmesine katılan bir unsur hâline gelir.

Temsilin Erimesi

İktidarın hukuki varlığı ile toplumsal varlığı aynı zamansal yasaya tabi değildir. Bir devlet başkanı, anayasal yetkilerini, makamını ve kurumsal konumunu korurken kendisini iktidara taşıyan toplumsal destek ilişkilerinin önemli bir bölümünü kaybedebilir. Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto'nun halk desteğinin 16 Ekim'de açıklanan araştırmada %44,5'e gerilemesi, siyasal temsilin kurumsal sürekliliği ile toplumsal meşruiyetin değişkenliği arasındaki ontolojik ayrımı görünür kılar. Araştırmalarda Kasım 2025'te %81,2 olarak ölçülen onay oranının Mart 2026'da %66,4'e, temmuzda %51,1'e ve ekimde %44,5'e gerilemesi, makamın hukuki statüsü değişmeden toplumsal değerlendirmelerin değişebildiğini gösterir. Ücretsiz yemek programının uygulanmasındaki sorunlar, siyasal koşullara ilişkin memnuniyetsizlik ve yolsuzluk kaygıları, desteğin yeniden biçimlenmesiyle ilişkilendirilmektedir. Gilles Deleuze ve Félix Guattari'nin organsız beden, tabakalaşma ve yersizyurtsuzlaşma kavramları üzerinden düşünüldüğünde mesele yalnızca bir siyasetçinin popülerliğinin azalması değildir. Asıl mesele, sürekli fark üreten toplumsal yaşamın belirli bir anda sabitlenen siyasal temsili aşındırması ve temsilin dondurulmuş biçimiyle onu mümkün kılan değişken toplumsal kuvvetler arasındaki asimetrinin görünür hâle gelmesidir.

Siyasal iktidar, birbirine indirgenemeyen en az iki varoluş katmanına sahiptir. Birinci katman, anayasal yetkilendirme, kurumsal hiyerarşi, hukuki statü ve karar alma mekanizmaları üzerinden işler. Burada iktidarın varlığı, toplumsal değerlendirmelerin her an yeniden ölçülmesine bağlı değildir; belirli hukuki koşulların devam etmesiyle korunur. İkinci katman ise toplumsal tanınma, güven, rıza, beklenti, duygulanım ve kolektif değerlendirmeler tarafından oluşturulur. Burada iktidarın desteklenme derecesi, belirli bir makamın sabitliğinden bağımsız olarak değişebilir. İlk katmanda siyasal özne, kurumsal yetkiyle tanımlanırken ikinci katmanda toplumsal ilişkilerin kendisine yönelttiği değişken değerlendirmelerle karşılaşır. Hukuki iktidar sürekliliğini normatif yetkilendirmeden, toplumsal destek ise yeniden üretilen tanınma ilişkilerinden alır. Dolayısıyla makamın devam etmesi, makama ilişkin toplumsal değerlendirmenin aynı biçimde devam etmesini gerektirmez. İktidarın iki katmanı arasında özdeşlik bulunmadığından bunların değişim hızları da zorunlu olarak birbirine eşit değildir.

Deleuze ve Guattari'nin felsefesinde bu ayrımı derinleştirmek için öncelikle organsız bedenin (corps sans organes) ne anlama geldiğinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Organsız beden, organların bulunmadığı biyolojik bir organizma veya herhangi bir düzenin mutlak yokluğu değildir. Özellikle Bin Yayla içerisinde kavram, organların önceden belirlenmiş işlevsel hiyerarşiler altında bir organizmaya dönüştürülmesinden önce veya bu örgütlenmenin sınırlarında düşünülen yoğunluklar, bağlantılar ve oluş imkânları düzlemiyle ilişkilidir. Deleuze ve Guattari'nin karşı çıktığı şey organların mevcudiyetinden çok, onların tek ve zorunlu bir örgütlenme biçimine mahkûm edilmesidir. Organizma, farklı kuvvetlerin ve işlevlerin belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde sabitlenmesinin sonucudur; organsız beden ise bu örgütlenmeye bütünüyle indirgenemeyen yoğunlukların ve farklı bağlantı imkânlarının düşünülmesini sağlar. Organsız beden, tamamlanmış ve değişmez bir bütünün karşısında, bütünün farklı biçimlerde örgütlenebilmesini mümkün kılan yoğunluklar düzlemini ifade eder.

Siyasal topluma uygulandığında bu kavram, halkın kelimenin gerçek anlamıyla tek bir organsız beden olduğu iddiasını gerektirmez; toplumsal kuvvetlerin kurumsal temsile indirgenemeyen çoğulluğunu açıklamak için kullanılabilecek ontolojik bir model sunar. Toplum, önceden belirlenmiş işlevleri yerine getiren homojen bireylerin aritmetik toplamından oluşmaz. Bireyler, topluluklar, kurumlar, arzular, korkular, çıkarlar, deneyimler ve karşılıklı etkilenmeler sürekli olarak yeni ilişkiler üretir. Aynı kişi, belirli bir dönemde desteklediği politikayı başka bir dönemde eleştirebilir; belirli bir kamu hizmetinden yararlanırken onun uygulanışına karşı çıkabilir; bir liderin hukuki yetkisini kabul ederken politikalarına duyduğu güveni kaybedebilir. Toplumsal yaşam, dolayısıyla tek bir siyasal kimliğin içerisinde tümüyle tüketilemeyen farklılaşma süreçlerinden oluşur. Toplumun temsile indirgenemeyen boyutu, sabit bir kolektif özden değil, toplumsal ilişkilerin sürekli yeni farklılıklar ve yoğunluklar üretmesinden kaynaklanır. Organsız beden kavramının açıklayıcı değeri, bu çoğulluğun herhangi bir kurumsal örgütlenmeyle bütünüyle özdeşleştirilemeyeceğini düşünmeye imkân vermesidir.

Siyasal temsil ise söz konusu hareketli çokluğu belirli bir kurumsal biçim içerisinde örgütlemek zorundadır. Seçimler, hukuki yetkilendirmeler, parti örgütlenmeleri ve temsil mekanizmaları, birbirinden farklı toplumsal talepleri belirli karar alma merkezleriyle ilişkilendirir. Böylece hareketli ve çok yönlü toplumsal kuvvetler, belirli temsil ilişkileri içerisinde sabitlenir. Deleuze ve Guattari'nin tabakalaşma (stratification) kavramı bu noktada önem kazanır. Tabakalaşma, akışların, yoğunlukların ve ilişkilerin belirli biçimlere, işlevlere, hiyerarşilere ve anlamlandırma düzenlerine bağlanmasıdır. Siyasal temsil, bu açıdan toplumsal farklılaşmayı kurumsal olarak işlenebilir bir düzene dönüştüren tabakalaştırıcı bir mekanizma olarak yorumlanabilir. Ancak tabakalaşma yalnızca baskı veya bozulma anlamına gelmez; belirli örgütlenmeler kolektif karar alma ve kurumsal koordinasyon için zorunludur. Temsil, fark üretimini bütünüyle ortadan kaldırmaz; onun belirli bir tarihsel kesitini kurumsal bir biçim altında örgütler. Sorun, bu örgütlenmenin kendisini mümkün kılan toplumsal farklılaşmanın gelecekte de aynı biçimde devam edeceğini varsaymasıyla başlar.

Burada temsilin dondurulması olarak adlandırılabilecek zamansal bir işlem gerçekleşir. Siyasal temsil, belirli bir anda ortaya çıkan tercihleri ve yetkilendirmeleri daha uzun süre geçerli olacak kurumsal ilişkilere dönüştürür. Seçimle kazanılan yetki, seçimin gerçekleştiği andaki toplumsal koşullarla başlar; fakat hukuki düzen, bu yetkinin belirli bir süre boyunca kullanılmasını mümkün kılar. Toplumsal değerlendirmeler ise aynı süre içerisinde değişmeye devam eder. Dolayısıyla temsilin kurumsal zamanı ile onu çevreleyen toplumsal yaşamın zamanı birbirinden ayrışır. Temsil, geçmişte oluşmuş bir yetkilendirmeyi şimdi içerisinde sürdürürken toplum, aynı şimdiyi sürekli yeni değerlendirmeler üreterek yaşamaktadır. Birincisi tarihsel bir kararın normatif sürekliliğine, ikincisi deneyimlerin kesintisiz yeniden işlenmesine dayanır. Bu iki zamansallığın başlangıçta birbirine uyumlu olması, uyumun gelecekte zorunlu olarak korunacağı anlamına gelmez.

Endonezya'daki kamuoyu araştırmasının felsefi önemi, bu farklı zamansallıklar arasındaki açılmayı ölçülebilir hâle getirmesidir. Prabowo'nun makamı kurumsal bakımdan sürekliliğini korurken ankette ölçülen destek oranı zaman içinde değişmiştir. Ancak anketin kendisi toplumsal gerçekliğin doğrudan ve eksiksiz karşılığı değildir; belirli bir örneklem üzerinden yapılan, hata payına ve yöntemsel sınırlara sahip bir ölçümdür. Dolayısıyla %44,5 oranı, halkın bütün duygulanımlarının nihai matematiksel ifadesi değil, belirli bir tarihte ölçülmüş bir değerlendirme dağılımıdır. Buna rağmen aynı araştırma kuruluşunun farklı dönemlerde elde ettiği sonuçlar, destek ilişkisindeki değişimi incelemeyi mümkün kılar. İktidarın kurumsal sürekliliği ile toplumsal tanınmanın ölçülen sürekliliği arasında oluşan fark, temsilin kendisini mümkün kılan toplumsal kuvvetlerle artık aynı yoğunlukta örtüşmeyebildiğini gösterir. Makamın devamı ile onayın gerilemesi arasında mantıksal çelişki yoktur; değişen ve değişmeden kalan şeyler farklı ontolojik katmanlara aittir.

Deleuzecü fark kavramı, bu ayrışmanın yalnızca daha önce var olan bir birliğin parçalanması olarak görülmesini engeller. Klasik temsili düşünmede fark, çoğu zaman önceden belirlenmiş bir özdeşlikten sapma biçiminde kavranır. Önce birlik bulunur, ardından bu birliğe uymayan farklılıklar ortaya çıkar. Deleuze açısından ise fark, özdeşliğe bağımlı ikincil bir nitelik değildir; oluşun ve üretimin pozitif koşullarından biridir. Toplumsal yaşamda farklılıkların ortaya çıkması, zorunlu olarak önceden mevcut bir birliğin bozulması anlamına gelmez. Yeni deneyimler, karşılaşmalar, talepler ve değerlendirmeler, kendi nedensel koşulları içerisinde yeni siyasal yönelimler üretebilir. Toplumsal değişim, sabit bir siyasal özdeşliğin üzerinde beliren yüzeysel sapmaların toplamı değil, özdeşliklerin kendisini sürekli yeniden örgütleyen fark üretimidir. Temsilin dondurulmuş biçimi, bu üretim sürecinin belirli bir örgütlenmesini sürdürür; fakat gelecekteki bütün farklılaşmaları önceden içeremez.

Bu nedenle halk desteğinin azalması, yalnızca destekleyenlerin sayısındaki niceliksel gerileme olarak değil, belirli bir siyasal temsil ile değişen toplumsal değerlendirmeler arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak okunabilir. Ancak burada fark üretiminin tek yönlü biçimde memnuniyetsizlik doğurduğu varsayılmamalıdır. Aynı toplumsal farklılaşma, başka koşullar altında desteğin artmasına, farklı gruplar arasında yeniden dağılımına veya yeni siyasal bağlılıkların oluşmasına da yol açabilir. Farkın üretkenliği, belirli bir siyasal sonucun zorunluluğunu içermez. Endonezya örneğinde gözlemlenen, belirli bir dönem boyunca değişen değerlendirmelerin anketlerde azalan onay biçiminde kaydedilmesidir. Fark üretimi, temsile karşı mutlak bir siyasal zaferin adı değil; hiçbir temsili biçimin toplumsal oluşun bütün geleceğini önceden sabitleyemeyeceğini gösteren ontolojik ilkedir. Temsil süreklilik üretirken toplumsal farklılaşma, o sürekliliğin dayandığı ilişkilerin değişebilme imkânını korur.

Deleuze ve Guattari'nin yersizyurtsuzlaşma (deterritorialization) kavramı, söz konusu değişimi daha ileri düzeyde açıklamaya imkân tanır. Yurt, burada yalnızca coğrafi mekân değil, belirli ilişkilerin, anlamların ve aidiyetlerin görece istikrarlı biçimde örgütlendiği düzendir. Siyasal destek de böyle bir örgütlenme içerisinde düşünülebilir: Bir liderin adı, kamu politikaları, toplumsal beklentiler ve kolektif duygulanımlar belirli bir destek alanında birbirine bağlanır. Ancak bu bağlantılar değişmez değildir. Daha önce olumlu anlam taşıyan bir politika olumsuz deneyimlerle ilişkilendirildiğinde veya kurumsal beklentiler karşılanmadığında mevcut anlamlandırma düzeni çözülmeye başlayabilir. Siyasal desteğin önceki örgütlenmesinden ayrılması, bu anlamda yersizyurtsuzlaşma olarak yorumlanabilir. Ancak çözülme her zaman sınırsız dağılmayla sonuçlanmaz; ortaya çıkan değerlendirmeler yeni bağlılıklara, yeni eleştiri biçimlerine veya yeni siyasal konumlara bağlanabilir. Yersizyurtsuzlaşma, mevcut bağlantıların çözülmesini; yeniden yerliyurtlulaşma ise kuvvetlerin başka bağlantılar içerisinde tekrar örgütlenmesini ifade eder. Bu iki hareket, toplumsal değişimin birbirini izleyen veya iç içe geçen yönleridir.

Prabowo yönetiminin ücretsiz yemek programı, bu çerçevenin somut bir örneğini oluşturur. Program, kamusal hizmet sunumu aracılığıyla toplumsal destek üretme potansiyeline sahipken uygulanmasında yaşanan gıda zehirlenmesi vakaları, yönetim sorunları ve yolsuzluk iddiaları, katılımcıların ve kamuoyunun programı değerlendirme biçimini etkileyebilir. Araştırmada katılımcıların yaklaşık %62'sinin programdan memnun olmadığını belirtmesi, kamusal bir politikanın temsil ettiği amaç ile uygulanışına ilişkin deneyimlerin birbirinden ayrılabildiğini gösterir. Aynı politika, hükümet açısından toplumsal fayda ve hizmet üretimi olarak anlamlandırılırken bazı yurttaşlar açısından güvenlik, verimlilik veya hesap verebilirlik sorunlarıyla ilişkilendirilebilir. Siyasal anlam, bir politikanın kuruluş amacında tamamlanmaz; politikanın toplumsal yaşam içerisinde ürettiği karşılaşmalar ve etkilenmeler boyunca yeniden oluşur. Böylece temsilin önceden belirlediği olumlu anlam, uygulamanın ürettiği deneyimler tarafından yeniden düzenlenebilir.

Burada Deleuze ve Guattari'nin düşüncesinde önemli yer tutan duygulanımsal yoğunluklar devreye girer. Toplumsal destek, yalnızca yurttaşların bilinçli biçimde ifade ettiği soyut siyasi yargıların toplamından ibaret değildir; gündelik deneyimlerde oluşan güven, memnuniyet, kaygı, beklenti, hayal kırıklığı ve karşılıklı etkilenme ilişkileriyle de beslenir. Bir kamu hizmetinin sonucuyla karşılaşan birey, yalnızca programın ideolojik anlamını değerlendirmez; hizmetin kendi yaşamında ve çevresinde ürettiği somut etkileri de deneyimler. Bu deneyimler toplumsal dolaşıma girdikçe yeni değerlendirmeler oluşturabilir. Böylece makro düzeyde tek bir destek oranıyla ifade edilen toplumsal durum, mikro düzeyde farklı karşılaşmaların ve etkilenmelerin değişken bileşiminden meydana gelir. Makro ölçekte görülen destek değişimi, çok sayıdaki mikro düzeyli değerlendirme ve ilişkinin belirli bir anda istatistiksel olarak görünür hâle gelmesidir. Ancak bu ilişki mekanik değildir; her bireysel deneyim aynı siyasal sonuca yol açmaz ve kolektif değerlendirmeler farklı nedenlerin birleşmesiyle oluşur.

Molar ve moleküler ayrımı burada daha kesin bir açıklama sağlar. Deleuze ve Guattari'nin terminolojisinde molar örgütlenmeler, belirli kimlikler, kurumlar ve toplumsal kategoriler altında tanımlanan büyük ölçekli yapılarla; moleküler süreçler ise bu yapıların içerisinde ve aralarında işleyen, daha akışkan ve farklılaşabilir ilişkilerle bağlantılıdır. Devlet başkanlığı makamı, anayasal yetki ve ulusal siyasal temsil molar düzeyde analiz edilebilirken gündelik karşılaşmaların, beklentilerin ve duygulanımların dönüşümü moleküler düzeyde incelenebilir. Ancak molar ile moleküler, birbirinden tamamen bağımsız iki dünya değildir. Moleküler süreçler kurumsal örgütlenmelerin içerisinde işlerken molar düzenlemeler de bireysel ve toplumsal deneyimlerin koşullarını etkiler. Endonezya örneğinde kurumsal iktidarın görece sabit kalması, onu çevreleyen moleküler değerlendirmelerin de sabit kaldığını göstermez. Molar biçimin sürekliliği, moleküler kuvvetlerin aynı biçimi desteklemeyi sürdürdüğünün garantisi değildir. Toplumsal destek oranındaki değişim, farklı ölçeklerde işleyen bu süreçlerin birbirinden ayrışabildiğini görünür kılar.

Söz konusu ayrışma, temsili donmanın başlangıcı kavramıyla daha özgün biçimde açıklanabilir. Temsili donma, yalnızca bir temsilin kurumsal olarak sabitlenmesi değildir; temsilin kendi sürekliliğini, temsil ettiği toplumsal ilişkilerin sürekliliğiyle özdeşleştirmeye başladığı durumda belirginleşen epistemolojik ve ontolojik uyumsuzluktur. Her siyasal temsil belirli ölçüde sabitleme içerir ve bu sabitleme tek başına bir kriz oluşturmaz. Kriz potansiyeli, temsilin dayandığı toplumsal ilişkiler değişirken temsilin kendi biçimini yeterince güncelleyememesinde ortaya çıkar. Kurumsal makam aynı kalır; fakat makamın toplumsal karşılığı değişir. Temsil kendisini aynı siyasal bütünün ifadesi olarak sürdürürken bütünün içerisinde yeni farklılaşmalar meydana gelir. Donma, temsilin değişmemesinden çok, temsilin değişim hızı ile temsil edilen toplumsal gerçekliğin değişim hızı arasında oluşan asimetridir. Bu nedenle temsilin donması mutlak hareketsizlik değil, farklı hızlarda gerçekleşen iki sürecin giderek birbirinden uzaklaşmasıdır.

Bu asimetriyi görünür kılan ilk işaretlerden biri, temsilin biçimsel devamlılığı ile ölçülen toplumsal tanınma arasındaki mesafenin açılmasıdır. Ancak bu mesafenin varlığı, tek başına devlet kurumlarının işleyişinde bir kırılma yaşandığını veya siyasal yetkilendirmenin sona erdiğini göstermez. Hukuki yetki, toplumsal memnuniyetin her gün yeniden doğrulanmasına bağlı olmayan ayrı bir normatif düzen içerisinde varlığını sürdürebilir. Buna karşılık toplumsal değerlendirmeler hukuki statüyü değiştirmeden farklılaşabilir. Dolayısıyla temsili donma, önce kurumsal bir çöküşten ziyade kurumun kendi zamansal sürekliliği ile toplumsal tanınmanın güncel koşulları arasında oluşan ilişkisel mesafe olarak düşünülmelidir. Siyasal temsilin toplumsal gerçeklikle ne ölçüde uyumlu kaldığı, yalnızca seçimle elde edilmiş yetkinin devamına bakılarak belirlenemez; ancak anket verileri de bu ilişkinin bütün boyutlarını tek başına açıklayamaz.

Deleuze ve Guattari'nin kavramlarıyla söylenirse, temsilin kurumsal biçimi bir tabakalaşma yüzeyi oluştururken toplumsal fark üretimi aynı yüzeyin altında, içerisinde ve çevresinde yeni bağlantılar üretmeyi sürdürür. Buradaki sızıntı, devletin hukuki varlığından gerçek anlamda bir şeyin dışarı akması değil, tabakalaşmış temsilin toplumsal kuvvetleri önceki biçimiyle tutma kapasitesinin sınırlanmasıdır. Daha önce aynı siyasal bağlılık içerisinde örgütlenen değerlendirmeler farklılaşabilir; önceden olumlu anlamlandırılan uygulamalar tartışmalı hâle gelebilir; destek ilişkileri yeni beklentiler doğrultusunda yeniden kurulabilir. Sızıntının önemi, tek bir anda meydana gelen dramatik bir kopuş gerektirmemesidir. Temsilin toplumsal dayanakları, kurumsal görünüm değişmeden de zaman içinde farklılaşabilir. Siyasal biçim dışarıdan aynı görünürken onu toplumsal olarak yeniden üreten ilişkilerin içeriği değişebilir. Böylece kurumsal süreklilik, toplumsal sürekliliğin doğrudan kanıtı olmaktan çıkar.

Burada donma ve erime kavramları arasında basit bir karşıtlık kurmak da yeterli değildir. Çünkü eriyen şey, bütün anlamıyla siyasal düzen veya temsil mekanizmasının kendisi değildir; belirli bir temsil ile belirli toplumsal destek ilişkileri arasındaki önceki uyum derecesi olabilir. Aynı şekilde fark üretimi her türlü kurumsal sabitlenmeyi ortadan kaldırmaz; yeni farklılaşmalar başka kurumlar, talepler ve siyasal bağlılıklar altında yeniden örgütlenebilir. Fark, temsili yalnızca çözen bir kuvvet değil, yeni temsil biçimlerinin de üretim koşuludur. Dolayısıyla toplumsal oluş ile siyasal temsil arasındaki ilişki, birinin diğerini nihai olarak ortadan kaldırdığı tek yönlü bir mücadele değildir. Temsil toplumsal farklılaşmanın belirli bir örgütlenmesini üretir; farklılaşma bu örgütlenmeyi değiştirebilir; değişen ilişkiler ise yeni kurumsal ve sembolik sabitlenmelere zemin hazırlayabilir. Siyasal yaşam, tabakalaşma ile çözülme, sabitlenme ile yeniden oluşma arasındaki karşılıklı hareket içerisinde varlığını sürdürür.

Bu çerçevede halk epistemolojisi olarak adlandırılabilecek boyut, toplumun siyasal gerçekliği nasıl bildiği ve değerlendirdiği sorununa işaret eder. Halk, bütünüyle birleşik tek bir bilen özne değildir; farklı deneyimlerin, bilgi kaynaklarının, beklentilerin ve karşılaşmaların meydana getirdiği heterojen bir değerlendirme alanıdır. Yurttaşların siyasal yargıları, yalnızca seçim döneminde sahip oldukları tercihlerden oluşmaz; yeni deneyimler ve bilgiler aracılığıyla yeniden biçimlenebilir. Temsili epistemoloji ise bu heterojen alanı karar almayı mümkün kılacak belirli kategorilere, yetkilere ve kolektif kimliklere dönüştürür. İlki değişimin ürettiği yeni bilgileri sürekli işleyebilirken ikincisi önceki yetkilendirmelerin kurumsal sonuçlarını korur. Ancak bu ayrım mutlak değildir; kurumlar da öğrenebilir ve toplumsal değerlendirmeler de uzun süre sabit kalabilir. Belirleyici mesele, bilgi üretiminin sürekliliği ile kurumsal temsilin güncellenme kapasitesi arasındaki ilişkidir. Temsil, yeni toplumsal bilgileri işleyebildiği ölçüde kendi katılığını azaltabilir; bu bilgilerden uzaklaştığı ölçüde temsil ettiği gerçeklikle arasındaki epistemik mesafe genişleyebilir.

Endonezya'daki onay oranı gerilemesi, dolayısıyla daha geniş bir ontolojik problemi somutlaştırır: Siyasal temsil, sürekli oluş hâlindeki toplumsal gerçekliği belirli bir biçimde sabitlemek zorundadır; fakat sabitlediği gerçekliğin gelecekteki farklılaşmalarını bütünüyle denetleyemez. Organsız beden kavramı toplumsal kuvvetlerin sabit örgütlenmelerle tüketilemeyen yoğunluklarını düşünmeye imkân verirken tabakalaşma, bu yoğunlukların nasıl kurumsal biçimlere bağlandığını açıklar. Yersizyurtsuzlaşma mevcut destek bağlantılarının çözülmesini, yeniden yerliyurtlulaşma ise farklılaşan kuvvetlerin başka ilişkiler içerisinde örgütlenebilmesini ifade eder. Molar ve moleküler ayrımı, kurumsal iktidarın devamıyla toplumsal değerlendirmelerin değişiminin neden aynı anda gerçekleşebildiğini kavramayı sağlar. Temsili donma ise bütün bu süreçlerin zamansal asimetrisini adlandırır: Önceki bir toplumsal yetkilendirme kurumsal varlığını sürdürürken onu çevreleyen toplumsal kuvvetler yeni değerlendirmeler üretir.

Makamın sabitliği ile toplumsal desteğin değişkenliği arasındaki ilişki, temsilin ontolojik sınırını gösterir. Siyasal iktidar, geçmişteki bir yetkilendirmeyi geleceğe taşıyabilir; fakat geçmişte oluşmuş toplumsal değerlendirmeleri aynı biçimde geleceğe taşıyacağını garanti edemez. Temsil, farklılaşmanın belirli bir anda kazandığı biçimi süreklileştirir; toplumsal oluş ise o biçimin sürekli yeniden sınanmasını mümkün kılar. Prabowo'nun hukuki makamı değişmeden ölçülen desteğinin azalması, bu iki zamansallık arasındaki mesafenin belirli bir dönemde genişlediğini düşündürür. Böylece donmuş temsilin erimesi, zorunlu bir kurumsal çözülüşten önce, temsilin toplumsal karşılığının değişmesi biçiminde anlaşılabilir. Fark üretimi her zaman aynı siyasal sonucu doğurmaz; ancak hiçbir siyasal biçimin toplumsal yaşamın bütün farklılaşmalarını nihai olarak donduramayacağını gösterir. Siyasal temsil, toplumsal oluşun geçici olarak kurumsallaştırılmış bir kesitidir; makam geçmişteki yetkiyi koruyabilir, fakat toplum o geçmişte yaşamaya devam etmek zorunda değildir.

Etkileşimin Ontolojisi

Üç enfekte bedenin varlığı, üç ayrı hastalık vakasının bulunduğunu gösterir; ancak bu vakaların toplumsal bir salgın dinamiğine dönüşüp dönüşmediğini yalnızca sayılarından hareketle belirlemek mümkün değildir. Kenya'da 16 Ekim'de doğrulanan üçüncü Ebola vakası, bireysel patolojik durum ile kolektif epidemiyolojik süreç arasındaki ontolojik ayrımı görünür kılar. Bundibugyo türü Ebola taşıyan 65 yaşındaki kadının daha önceden karantinaya alınmış olması ve yetkililerin henüz toplum geneline yayılan bulaşma saptamamış olması, enfeksiyonun bedensel mevcudiyeti ile genişleyen toplumsal dolaşımının birbirinden ayrılması gerektiğini gösterir. Hastalığın birden fazla bedende bulunması ile bu bedenler arasında kendisini yeniden üreten bir bulaşma örüntüsünün oluşması aynı ontolojik durum değildir. Çokluk, kendiliğinden yeni bir varlık düzeyi üretmez; belirli bir örgütlenme ve etkileşim biçimi kazandığında farklı bir gerçeklik düzeyinin ortaya çıkmasını mümkün kılar.

Temel ayrım, toplamsal çokluk ile ilişkisel bütünlük arasındadır. Birden fazla nesnenin aynı özelliğe sahip olması, onların zorunlu olarak ortak bir sistem meydana getirdiği anlamına gelmez. Üç bireyin enfekte olması, her birinde belirli bir biyolojik durumun gerçekleştiğini bildirir. Fakat bu bireylerin nasıl enfekte oldukları, birbirleriyle hangi temas ilişkilerini kurdukları, enfeksiyonun hangi yönlerde ilerlediği ve yeni kişilere aktarılma koşullarının bulunup bulunmadığı açıklanmadan hastalığın kolektif dinamiği kavranamaz. Aynı sayıda enfekte bireyden oluşan iki topluluk, bütünüyle farklı epidemiyolojik yapılara sahip olabilir. Birinde enfeksiyonlar birbirinden bağımsız kaynaklardan gelmiş ve bütün temas zincirleri kesilmişken diğerinde vakalar, çok sayıda kişiye ulaşabilen bağlantılar üzerinden birbirini izliyor olabilir. Sayısal çokluk özdeş olsa bile ilişkisel örgütlenme farklı olduğundan gelecekteki yayılım potansiyeli de farklılaşır. Bir sistemin ontolojik niteliğini yalnızca içerdiği unsurların sayısı değil, unsurlar arasında kurulan ilişkilerin yapısı ve bu ilişkilerin üretebildiği süreçler belirler.

Buradan istatistiksel betimleme ile epidemiyolojik açıklama arasındaki yöntemsel ayrım ortaya çıkar. İstatistik, belirli bir nüfustaki vakaların sayısını, dağılımını, oranlarını ve değişimlerini ölçebilir. Epidemiyoloji ise aynı verileri kullanmakla birlikte hastalığın hangi temas mekanizmaları, zamansal koşullar, toplumsal davranışlar ve biyolojik süreçler aracılığıyla yayıldığını araştırır. Dolayısıyla epidemiyoloji istatistiğin karşıtı değildir; istatistiksel yöntemleri nedensel ve ilişkisel modellerle bütünleştiren bir bilimdir. Özellikle bulaşıcı hastalık epidemiyolojisinde belirleyici soru, yalnızca kaç kişinin enfekte olduğu değil, enfeksiyonun bireyler arasında hangi ilişkiler aracılığıyla yeniden üretilebildiğidir. Salt toplama dayanan betimleme, nesnelerin ortak özelliklerini sayarken ilişkisel açıklama, bu nesnelerin birbirleriyle etkileşime girdiklerinde hangi yeni süreçleri oluşturduklarını inceler. Böylece analiz, birimlerin niceliğinden birimler arasındaki bağlantıların niteliğine doğru genişler.

İlişkilerin ontolojik önceliği, bütünün parçalarından bağımsız ve gizemli bir varlık olduğu anlamına gelmez. Salgın dinamiği, enfekte bireylerden ayrı bir maddi töz değildir; bireylerin bedensel durumları, temas biçimleri, hareketlilikleri ve bulaşmanın biyolojik koşulları arasında kurulan ilişkilerin meydana getirdiği üst düzey bir süreçtir. Her enfeksiyon bireysel bir bedende gerçekleşmesine rağmen enfeksiyonların zaman boyunca birbirini üretmesi, tek bir bedenin biyolojik özelliklerinden hareketle bütünüyle açıklanamaz. Bir bedendeki patojenin başka bir bedene geçmesiyle iki bireysel durum arasında nedensel bağlantı kurulur; bu bağlantıların genişlemesi, dallanması veya kesilmesi ise nüfus düzeyindeki yayılım örüntüsünü belirler. Böylece bireysel enfeksiyonların oluşturduğu çokluk, belirli bağlantı koşulları altında kendi dinamiklerine sahip kolektif bir süreç olarak açıklanabilir. Yeni ontolojik düzey, unsurların toplamına fazladan bir nesne eklenmesiyle değil, onların ilişkilerinin tekil unsurlara indirgenemeyen bir işleyiş örüntüsü oluşturmasıyla belirir.

Kenya'daki vakalar bu ayrımı somutlaştırır. İlk enfeksiyonun Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nden gelen bir kişide saptanmasının ardından doğrulanan iki vaka, ilk hastayla yakın aile ilişkileri bulunan bireylerde görülmüştür. Dolayısıyla burada bütünüyle ilişkisiz üç enfeksiyon değil, belirli bir temas çevresinde kümelenmiş vakalar söz konusudur. Ancak bağlantılı vakaların bulunması, virüsün toplum genelinde sürdürülebilir bir yayılım ağı oluşturduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Yerel bulaşma zincirinin varlığı ile geniş toplumsal dolaşımın varlığı farklı önermelerdir. İlki belirli bireyler arasında enfeksiyon aktarımının gerçekleştiğini, ikincisi ise enfeksiyonun daha geniş nüfus içerisinde yeni bağlantılar üzerinden ilerlediğini gösterir. Üçüncü hastanın önceden karantinada bulunması, virüsün bedensel varlığını ortadan kaldırmamakla birlikte belirtiler başladığında hastanın başka insanlarla bulaştırıcı temas kurma ihtimalini sınırlandırmıştır. Böylece mevcut enfeksiyon ile gelecekteki bulaşma potansiyeli birbirinden ayrılmıştır.

Karantinanın ontolojik işlevi özellikle dikkat çekicidir: Hastalıklı bedeni ortadan kaldırmadan hastalığın toplumsal ilişkiler üzerinden yeniden üretilebilme koşullarını sınırlandırır. Burada müdahalenin doğrudan nesnesi yalnızca bireyin biyolojik durumu değil, bireyin içinde bulunduğu temas ağıdır. İzolasyon, enfekte kişinin varlığı ile enfeksiyonun başkalarına aktarılma imkânı arasına yapısal bir sınır yerleştirir. Hastalık bedende devam edebilir, ancak uygun bulaşma bağlantılarının kesilmesiyle toplumsal yayılımı engellenebilir. Aynı nedenle karantina sonrasında doğrulanan vaka sayısının artması, zorunlu olarak kontrolsüz toplumsal yayılımın arttığı anlamına gelmez; yeni tanı, karantina öncesinde gerçekleşmiş bir maruziyetin gecikmeli olarak görünür hâle gelmesi olabilir. Nitekim Ebola'da bulaştırıcılık belirtilerin başlamasıyla ilişkili olduğundan, maruz kalmış bireylerin izlenmesi ve belirtiler ortaya çıktığında hızla izole edilmesi, yeni bulaşma bağlantılarının kurulmasını önlemeyi amaçlar. Müdahale, mevcut patolojik olguyu sayısal olarak silmekten önce onun gelecekte başka olgular üretme kapasitesini sınırlandırır.

Aynı mantık temaslı takibinde de geçerlidir. Sağlık yetkililerinin ilk hastayla ilişkili 130 kişiyi belirlemesi, yalnızca potansiyel hastaları sayma işlemi değildir; enfeksiyonun ilerleyebileceği ilişkisel alanın haritalandırılmasıdır. Hangi kişinin kimlerle temas kurduğu, temasın ne zaman gerçekleştiği, bireyin belirtiler geliştirip geliştirmediği ve başka bağlantılara sahip olup olmadığı, salgının olası geleceğini belirleyen temel değişkenlerdir. Burada temaslı sayısı ile doğrulanmış vaka sayısı farklı şeyleri ölçer: Biri gerçekleşmiş enfeksiyonları, diğeri enfeksiyonun aktarılmış olabileceği ilişkiler üzerinden araştırılması gereken maruziyet alanını gösterir. Temaslıların izlenmesi, henüz enfekte olduğu bilinmeyen bireyler hakkında bilgi üretirken olası yeni bulaşma zincirlerinin erken aşamada kesilmesini de mümkün kılar. Epidemiyolojik müdahale böylece yalnızca mevcut gerçekliği kaydetmez; gerçekleşmesi mümkün olan bulaşma ilişkilerinin koşullarını değiştirerek gelecekteki epidemiyolojik gerçekliğe de müdahale eder.

İlişkisel yaklaşım, niceliğin önemini ortadan kaldırmaz; niceliğin tek başına yeterli bir açıklama olmadığını gösterir. Enfekte bireylerin sayısı, temas sıklığı, bağlantıların yoğunluğu, bulaştırıcılığın süresi ve yeni enfeksiyonların oluşma hızı birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü aynı nicelikteki vakalar farklı temas yapılarında farklı sonuçlar üretebilirken aynı temas ağı da bireylerin davranışları ve alınan önlemler değiştiğinde farklı yayılım dinamikleri oluşturabilir. Dolayısıyla salgın, ne yalnızca bireylerin aritmetik toplamına ne de bireylerden bağımsız soyut bir ilişki ağına indirgenebilir. Biyolojik özelliklerle toplumsal ilişkilerin karşılıklı etkileşiminden oluşan çok düzeyli bir nedensel örgütlenme söz konusudur. Toplama ontolojisi unsurların birlikte bulunmasını betimlerken etkileşim ontolojisi, bu birlikte bulunmanın hangi koşullarda kendisini yeniden üreten bir sürece dönüşebildiğini açıklar. İstatistiksel ölçüm, ilişkisel modelleme ve nedensel açıklama birbirlerini dışlamaz; aynı gerçekliğin farklı boyutlarını kavrar.

Burada daha genel bir ontolojik ilke belirginleşir: Çokluk, bütünlük için gerekli olabilir; fakat bütünlüğün belirli bir sistem olarak varlığını açıklamak için yeterli değildir. Birçok unsurun aynı mekânda bulunması, onların ortak bir nedensel düzen oluşturduğu anlamına gelmez. Bütünlüğün sistemsel niteliği, unsurların birbirleri üzerinde etkide bulunabilmesine, bu etkilerin belirli örüntüler üretmesine ve oluşan örüntülerin sonraki etkileşimlerin koşullarını değiştirebilmesine bağlıdır. Salgın bağlamında bir enfeksiyonun başka enfeksiyonların kaynağı olması, bireysel hastalık durumlarını birbirini izleyen bir nedensel sürecin bileşenlerine dönüştürür. İlişkilerin genişlemesi sistemin yayılım kapasitesini artırabilir; bağlantıların kesilmesi ise aynı sistemi zayıflatabilir veya bulaşma zincirini sonlandırabilir. Böylece sistemin devamlılığı, parçalarının değişmeden korunmasından değil, aralarındaki belirli ilişkilerin yeniden üretilebilmesinden kaynaklanır.

Kenya'daki üçüncü Ebola vakasının felsefi önemi, tam olarak bu ayrımın somut biçimde gözlemlenebilmesidir. Enfeksiyonun üç bedende doğrulanması bir olgudur; bu enfeksiyonların yakın temaslar üzerinden bağlantılı olması ikinci bir olgudur; söz konusu bağlantıların daha geniş toplumsal dolaşıma dönüşüp dönüşmediği ise ayrı bir epidemiyolojik sorudur. Bunların birbirine karıştırılması, aynı anda hem bireysel hastalığın hem kolektif yayılımın yanlış kavranmasına yol açar. Bir olgunun çok sayıda örneğe sahip olması ile bu örneklerin kendi aralarında yeni bir gerçeklik düzeyi meydana getirmesi aynı şey değildir. Salgın dinamiğini oluşturan, yalnızca enfekte bedenlerin çoğalması değil, enfeksiyonun bir bedenden diğerine geçmesini mümkün kılan ilişkilerin zaman içinde örgütlenmesidir. Dolayısıyla epidemiyolojik gerçekliğin açıklayıcı birimi, tek başına hasta beden veya soyut vaka toplamı değil, bedensel enfeksiyon ile toplumsal etkileşim arasında kurulan nedensel bağlantıdır. Sayı, kaç olgunun bulunduğunu gösterir; ilişki ise olguların birbirinden nasıl doğabildiğini açıklar.                                                                                                                                                              

Abjektin İsyanı

Bir toplumun kendisinden tiksinerek dışarı attığı şey, çoğu zaman o toplumun kimliğini mümkün kılan sınırın kuruluşuna katılır. Hindistan'da seçmen listelerinden 130 milyondan fazla kaydın çıkarılması üzerine büyüyen protestolarda gençlik hareketinin hamamböceğini siyasal sembole dönüştürmesi, ilk bakışta provokatif bir ironi olarak görülebilir. Yeni Delhi'de binlerce kişinin katıldığı gösteriler ve hareketin kurucusu Abhijeet Dipke'nin gözaltına alınması, siyasal temsil ile dışlanma arasındaki gerilimi görünür kılarken seçilen sembol, Julia Kristeva'nın abjection kuramı üzerinden çok daha karmaşık bir anlam kazanır. Hamamböceği, gündelik kültürel kodlarda kir, tiksinti, istenmeyen mevcudiyet ve ortadan kaldırılması gereken yabancı unsurla ilişkilendirilir. Ancak Kristeva açısından tiksinti nesnesi, yalnızca reddedilen bir varlığı değil, reddedilmesi aracılığıyla öznenin kendi sınırlarını kurduğu bir ilişkiyi de temsil edebilir. Gençlerin bu sembolü sahiplenmesi, dolayısıyla yalnızca aşağılayıcı bir imgeyi tersine çevirmek değildir; dışlananın, kendisini dışlayan düzenin kuruluşunda oynadığı rolü görünür kılan bir siyasal anlamlandırma işlemidir.

Kristeva'nın Powers of Horror eserinde geliştirdiği abjeksiyon, basit hoşnutsuzluk, nefret veya tiksintiyle özdeş değildir. Abjeksiyon, öznenin kendisini tutarlı, sınırları belirlenmiş ve bağımsız bir varlık olarak kurabilmesi için belirli unsurları kendi kimliğinin dışına itmesiyle ilişkili psikanalitik bir mekanizmadır. Abjekt, sıradan anlamda öznenin karşısına yerleştirilen bir nesneden farklıdır; ne bütünüyle özneye aittir ne de özneyle hiçbir ilişkisi bulunmayan mutlak bir dışsallıktır. Tam tersine, öznenin kendisinden ayırmaya çalıştığı fakat ayrılma işlemi aracılığıyla ona bağlı kalmayı sürdüren sınır fenomenidir. Bedensel atıklar, çürüme ve ölümle ilişkili maddi görünümler, öznenin bütünlük ve temizlik tasarımını tehdit ettikleri için abjeksiyon deneyiminin ayrıcalıklı örneklerini oluşturur. Abjektin rahatsız ediciliği yalnızca kirli veya tehlikeli olmasından değil, içerisi ile dışarısı, benlik ile yabancılık, düzen ile düzensizlik arasındaki sınırların kesinliğini bozmasından kaynaklanır. Dolayısıyla abjeksiyon, reddedilen nesnenin özelliklerinden önce reddetme işleminin özneyi nasıl kurduğuyla ilgilidir.

Kimliğin kuruluşuna ilişkin temel ontolojik ayrım burada ortaya çıkar. Genellikle bir varlığın kimliği, sahip olduğu pozitif niteliklerin toplamı üzerinden düşünülür. Bir özne, kendisine ait özellikleri, değerleri, alışkanlıkları ve aidiyetleri içselleştirerek belirli bir kimlik kazanır. Ancak kimlik yalnızca içeri alınanların birikimiyle oluşmaz; dışarıda bırakılanların belirlenmesi de kimliğin sınırlarını kurar. Bir topluluğun ne olduğu, yalnızca kimleri içerdiğiyle değil, kimleri kendisine ait saymadığıyla da ilişkili olabilir. İçerme, kimliğin pozitif sınırını oluştururken dışlama, negatif sınırını üretir. Kimlik, özümsenenlerin toplamı ile dışlananların yokluğundan değil; içerme ve dışlama işlemlerinin birlikte kurduğu ilişkisel farklılaşmadan meydana gelir. Burada dışlanan unsur, topluluğun maddi veya kurumsal içeriğine dahil olmayabilir; fakat topluluğun kendisini tanımlamasında işlevsel bir konum edinir. Böylece kimliğin dışında konumlandırılan şey, aynı kimliğin kuruluş koşullarından biri hâline gelebilir.

Bu ilişkinin mantığı, dışlama işleminin yapısında belirginleşir. Bir bütünün belirli bir unsuru kendisine yabancı ilan etmesi, öncelikle o unsuru tanımlamasını, sınıflandırmasını ve kendi sınırlarıyla ilişkilendirmesini gerektirir. Dışarı atılan şeyin neden dışarıda kalması gerektiği belirlenirken içerinin hangi nitelikleri taşıdığı da dolaylı olarak açıklanır. Dolayısıyla dışlama, yalnızca mevcut bir kimliğin ardından gelen ikincil bir işlem değildir; kimi durumlarda kimliğin hangi sınırlara sahip olacağını üreten kurucu bir pratiktir. Bir topluluk kendisini temiz, düzenli, makbul veya meşru olarak tanımladığında bu özelliklerin karşıtlarını temsil eden unsurlar, onun sembolik sınırlarının çizilmesinde rol oynayabilir. Dışlanan, bütünün dışında bulunmasına rağmen bütünün kendisini bütün olarak tanıyabilmesinin koşullarından birine dönüşür. Burada mantıksal çelişki yoktur: Dışlanan unsur, topluluğun kabul edilen üyeliğinin dışında kalırken topluluğun kimlik kuruluşuna ilişkin ilişkisel yapının içerisinde bulunabilir. Aidiyet bakımından dışsallık ile kurucu işlev bakımından içsellik, aynı düzeyde ileri sürülen karşıt önermeler değildir.

Hamamböceğinin siyasal sembol olarak özgünlüğü, bu negatif kimlik kuruluşunu görünür hâle getirmesidir. Hamamböceği genellikle insanın yaşam alanında bulunması istenmeyen, görüldüğünde uzaklaştırılmaya çalışılan ve temizliğin karşıtı olarak kodlanan bir canlıdır. Burada biyolojik varlığın kendisinden çok, ona yüklenen kültürel anlam önemlidir. Böcek yalnızca başka bir tür olduğu için değil, insanın kendi mekânı üzerinde kurduğu düzen ve denetim beklentisini bozduğu için tiksintiyle ilişkilendirilebilir. Ev, insanın kendisine ait ve denetlenebilir kabul ettiği iç mekândır; hamamböceği ise aynı mekânda belirdiğinde istenmeyen bir yabancılık olarak deneyimlenir. Üstelik bu yabancılık bütünüyle dışarıdan gelmiş olmayabilir; böcek, zaten mevcut olan çatlaklardan, boşluklardan ve gözden uzak alanlardan ortaya çıkar. Hamamböceğinin sembolik rahatsız ediciliği, düzenin mutlak dışarısında bulunmasından değil, düzenin kendi mekânı içerisinde bastırmaya veya görünmez kılmaya çalıştığı bir mevcudiyeti temsil etmesinden kaynaklanabilir.

Hindistan'daki gençlik hareketinin sembolü sahiplenmesi, aşağılayıcı bir adlandırmanın anlamını değiştirme girişimi olarak okunabilir. Hareketin ortaya çıkışı, gençleri küçümseyen ve onları toplumsal açıdan değersizleştiren bir benzetmeye verilen hicivli tepkiyle ilişkilidir. Geleneksel aşağılamada hamamböceği, toplumsal değer hiyerarşisinin en altına yerleştirilen bir varlığı simgeler: İstenmeyen, yararsız görülen, uzaklaştırılması gereken ve mevcudiyeti rahatsızlık yaratan unsur. Ancak hareketin aynı sembolü kendi adı hâline getirmesi, adlandırmanın yönünü değiştirir. Başkası tarafından aşağılamak amacıyla kullanılan gösteren, aşağılananın kendi kolektif kimliğini kurmak için kullandığı gösterene dönüşür. Böylece önceki anlam bütünüyle silinmez; tam tersine korunarak yeni bir bağlama taşınır. Sembolün siyasal gücü, aşağılayıcı anlamı unutmasından değil, onu kendi kuruluşunun görünür bir parçasına dönüştürmesinden doğar. Hakaretin anlamı inkâr edilmez; hakaretin kurduğu hiyerarşik ilişki yeniden düzenlenir.

Kristeva'nın psikanalitik çerçevesinden hareketle burada abjekt konumun tersine sahiplenilmesi olarak tanımlanabilecek bir süreç bulunur. Abjeksiyonun olağan mantığında özne, kendi bütünlüğünü tehdit ettiğini düşündüğü unsuru dışarı iterek sınırlarını güvenceye almaya çalışır. Siyasal sembolün tersine çevrilmesinde ise dışarı itilen konum, kolektif kimliğin bilinçli kuruluş noktası hâline getirilir. Dışlanma, yalnızca maruz kalınan bir değersizleştirme olarak kalmaz; dışlamanın kendisini sorgulayan bir söylemin hammaddesine dönüşür. Bu, abjeksiyonun ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Abjektle ilişkilendirilen tiksinti, kir ve değersizlik kodları sembolün içerisinde yaşamaya devam eder; fakat artık aynı kodlar, toplumsal hiyerarşinin nasıl üretildiğini görünür kılmak için kullanılabilir. Dışlama mekanizmasının ürettiği negatif kimlik, mekanizmanın kendisini açığa çıkaran refleksif bir kimliğe dönüşür. Böylece aşağılanan unsur, yalnızca kabul edilme talebinde bulunmak yerine kendisini aşağılayan kategorik düzenin kuruluşunu tartışmaya açabilir.

Seçmen listelerine ilişkin tartışma, söz konusu sembolik işlemi daha da karmaşıklaştırır. Seçim komisyonunun yürüttüğü kayıt incelemesinde 130 milyondan fazla ismin listelerden çıkarılması, muhalif gruplar tarafından seçme hakkının sınırlandırılması riski üzerinden eleştirilirken yetkililer, işlemin mükerrer ve uygun olmayan kayıtları temizlemeyi amaçladığını savunmaktadır. İdari kayıttan çıkarılma ile Kristevacı abjeksiyon aynı mekanizma değildir; birincisi hukuki ve bürokratik bir işlem, ikincisi ise özne ve sınır kuruluşunu açıklayan psikanalitik bir kavramdır. Ancak bu iki düzey arasında yapısal bir analoji kurulabilir. Seçmen kaydı, belirli bir bireyin siyasal katılım hakkını kullanabilmesi için gerekli kurumsal tanınma biçimlerinden biridir. Kayıttan çıkarılma ise ilgili kişinin seçme hakkını fiilen kullanabilmesini, hukuki statüsüne ve yeniden kayıt imkânlarına bağlı olarak etkileyebilir. Böylece siyasal topluluğun üyeliği ile üyeliğin idari olarak tanınması arasında bir ayrım doğar. Bir bireyin toplumsal ve hukuki varlığı ile siyasal katılımının kurumsal olarak görünür kılınması özdeş değildir. Temsilin sınırları yalnızca bireylerin mevcut olup olmamasıyla değil, onların hangi idari kategoriler içerisinde tanındığıyla da belirlenir.

Hamamböceği sembolünün seçmen kayıtları meselesiyle buluşması, dışlama ile görünürlük arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürür. Bir varlığı kamusal alandan dışlamak, onun maddi olarak ortadan kalktığı anlamına gelmez; kurumsal temsil ve tanınma biçimlerinin dışında bırakılmasına yol açabilir. Buna karşılık dışlanan konumun kamusal alanda yeniden görünür hâle gelmesi, dışlamanın yarattığı sembolik görünmezliği kırabilir. Hareketin hamamböceğini kolektif ad olarak kullanması, istenmeyen veya değersiz görülen mevcudiyetin kendi varlığını açıkça sergilemesi anlamında okunabilir. Ancak burada önemli olan yalnızca görünür olma arzusu değildir. Hareket, dışlanan konumun kendisini görünür kılarken siyasal topluluğun sınırlarını kimin, hangi ölçütlerle ve hangi yetki üzerinden belirlediği sorusunu da gündeme taşıyabilir. Dışarıda bırakılanın yeniden görünmesi, içerinin kendisini tanımlamak için kullandığı ayrımları sorgulanabilir hâle getirir.

İlişkinin en özgün yönü, dışlanan unsurun kendisini dışlayan yapıya yönelttiği örtük kurucu iddiadır: Dışlananlar da dışlayan düzenin kimliğinin oluşmasına katılır. Bu iddia, dışlanan her unsurun bütün üzerinde eşit ölçüde belirleyici olduğu anlamına gelmez; kimliğin yalnızca içerilen unsurlar üzerinden açıklanamayacağını gösterir. Bir siyasal düzen, kabul ettiği üyeler, tanıdığı haklar ve kurduğu kurumlar aracılığıyla tanımlanırken aynı zamanda üyeliğin sınırları, dışarıda bıraktığı talepler ve meşru saymadığı konumlar üzerinden de biçimlenir. Dolayısıyla dışlanan toplumsal kesim, kurumsal temsilin dışında kalabilse bile temsilin sınırlarının nasıl belirlendiğine ilişkin siyasal ilişkilerin parçasıdır. Burada paradoksal bir durum vardır: Dışlama işlemi, dışlananı siyasal bütünün kabul edilen alanından uzaklaştırmaya çalışırken onu aynı bütünün sınırlarını kuran çatışmanın merkezine yerleştirebilir. Dışlanan, tanınmadığı yerde bile tanımanın sınırını belirleyen ilişkinin tarafıdır.

Bununla birlikte abjektin sahiplenilmesi, yalnızca negatif kimliğin tersine çevrilmesiyle sınırlı değildir; sembolün taşıdığı dayanıklılık anlamını da harekete geçirir. Hamamböceği, kültürel imgelemde tiksintiyle ilişkilendirilmesinin yanında kolayca ortadan kaldırılamayan, olumsuz koşullarda varlığını sürdürebilen bir canlı olarak da temsil edilir. Aynı gösteren böylece iki karşıt anlamı bir arada taşır: Değersiz görülen mevcudiyet ile ortadan kaldırılamayan mevcudiyet. Hareketin sembolik tercihi, aşağılayıcı kategoriyi yalnızca olumlu bir kimlikle değiştirmek yerine onun içindeki bu anlam geriliminden yararlanır. Dışlanması istenen şeyin varlığını sürdürmesi, dışlamanın nihai bir yok etme işlemi olmadığını hatırlatır. Hamamböceğinin siyasal semantiği, istenmeyen olmak ile yok edilemez sayılmak arasındaki gerilimden beslenir. Böylece tiksinti nesnesi, doğrudan yüceltilmeden de dayanıklılığın ve görünür kalma ısrarının simgesine dönüşebilir.

Söz konusu dönüşüm, dil ile siyasal gerçeklik arasındaki ilişkinin edilgen olmadığını gösterir. Bir topluluğun kendisine verilen aşağılayıcı adı benimsemesi, yalnızca mevcut bir durumu tanımlamaz; yeni bir kolektif özneleşme biçimi oluşturabilir. Birbirinden ayrı bireyler, ortak sembol aracılığıyla benzer dışlanma deneyimlerini, taleplerini ve itirazlarını aynı siyasal anlatı içerisinde ilişkilendirebilir. Burada adlandırma, önceden tamamlanmış bir kimliğe sonradan eklenen etiket olmaktan çıkarak kimliğin kuruluşuna katılan bir pratiğe dönüşür. Kristeva'nın abjeksiyon kuramı, öznenin kendi sınırlarını dışlama üzerinden nasıl kurduğunu açıklarken siyasal sembolün kolektif biçimde sahiplenilmesi, dışlanan konumun yeni bir özneleşmenin başlangıcı olabileceğini düşündürür. Bu ikinci hamle, Kristeva'nın kuramının doğrudan siyasal reçetesi değildir; onun sınır ve dışlama analizinden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur. Özne, kendisini dışarı atan düzenin verdiği adı yeniden kullanarak aynı adın siyasal işlevini dönüştürebilir.

Adlandırmanın tersine çevrilmesi, aynı zamanda sembolik otorite sorununu gündeme getirir. Aşağılayıcı bir tanımlama, yalnızca bir nesneye olumsuz özellik yüklemez; konuşanın sınıflandırma yetkisini de varsayar. Bir grubu istenmeyen, değersiz veya toplumsal düzenin dışında konumlandıran söylem, o grubun kimliğini dışarıdan belirleme girişimidir. Ancak hedef alınan grubun aynı adı kendi kolektif kimliği olarak kullanması, anlamın yalnızca ilk adlandırıcı tarafından kontrol edilemeyeceğini gösterir. Sözcüğün tarihsel kökeni sabit kalabilir, fakat söylemsel bağlamı, kullanım amacı ve toplumsal etkisi değişebilir. Bir göstergenin ortaya çıkışındaki hiyerarşi, göstergenin sonraki bütün kullanımlarını zorunlu olarak belirlemez. Böylece dilsel iktidar, bir kez üretilmiş anlamların mutlak mülkiyetine sahip değildir; adlandırılanların aynı göstereni yeniden dolaşıma sokmasıyla anlam ilişkileri dönüşebilir.

Abjeksiyonun siyasal yorumunda bir başka önemli sorun, dışlananın sisteme geri dönüşünün sistem tarafından bütünüyle özümsenip özümsenemeyeceğidir. Dışlanan bir unsurun kabul edilmesi, mevcut sınırların genişlemesine yol açabilir; ancak her kabul, dışlama mekanizmasının kendisini ortadan kaldırmaz. Bir topluluğun daha önce dışladığı unsuru sonradan içeri alması, onu kabul edilebilir hâle getiren yeni ölçütler üretmesiyle de gerçekleşebilir. Böyle bir durumda dışlamanın nesnesi değişse bile dışlama işleminin mantığı devam eder. Hamamböceği sembolünün özgünlüğü, tam da bu nedenle yalnızca kabul görme arzusuna indirgenemez. Sembol, kabul edilebilirliğin olağan estetik ve ahlaki koşullarını karşılamayan bir imgeyi bilinçli biçimde koruyarak tanınmanın sınırlarını tartışmaya açabilir. Dışlanan konumun dönüştürücü potansiyeli, her zaman dışlanmanın sona ermesinde değil, dışlamayı mümkün kılan kategorilerin sorgulanmasında bulunur.

Daha geniş ontolojik düzeyde ise burada negatif kuruculuk olarak tanımlanabilecek bir mekanizma belirir. Pozitif kuruculuk, bir sistemin sahip olduğu unsurların onun varlığını oluşturmasını ifade ederken negatif kuruculuk, sistemin reddettiği veya dışarıda bıraktığı unsurlarla kurduğu sınır ilişkilerinin de kimliğin oluşmasına katılmasıdır. Burada negatiflik mutlak yokluk değildir; dışlama ilişkisinin içerisinde etkin bir belirlenim kazanır. Dışarıda bırakılan unsurun kabul edilen bütünün parçası olmaması, onun bütünün tanımlanmasına hiçbir katkıda bulunmadığını göstermez. Dolayısıyla bir toplumsal sistem, yalnızca içsel bileşenlerinin toplamından oluşmaz; kendi dışarısını nasıl tanımladığıyla da belirlenir. Bütünün kimliği, yalnızca içerdiği varlıkların pozitif toplamına değil, dışladığı varlıklarla kurduğu negatif ilişkilere de dayanır. Dışlama ortadan kalktığında veya dışlanan konum farklı biçimde tanımlandığında, bütünün kendisine ilişkin tasarımı da değişebilir.

Hindistan'daki protestoların hamamböceği sembolü üzerinden okunması, böylece iki farklı dışlanma düzeyini aynı düşünsel eksende karşılaştırmaya imkân tanır. Birinci düzeyde tiksinti üreten hayvan imgesi, sembolik değersizleştirmenin nesnesidir; ikinci düzeyde seçmen kayıtlarından çıkarılma tartışması, siyasal katılımın idari koşullarıyla ilgilidir. Bunlar aynı süreçler değildir ve aralarında doğrudan nedensel özdeşlik kurulamaz. Ancak her ikisi de bir bütünün sınırlarının nasıl çizildiğini düşünmeye elverişlidir. İlkinde makbul toplumsal kimliğin karşıtı olarak kurulan abjekt konum, ikincisinde kurumsal tanınmanın kapsamına ilişkin anlaşmazlık vardır. Gençlik hareketinin sembolik işlemi, bu iki düzeyi tek bir siyasal anlatıda ilişkilendirebilir: İstenmeyen olarak tanımlanmak, toplumsal gerçekliğin dışına çıkmak anlamına gelmez; kurumsal tanınmanın tartışmalı hâle gelmesi de tanınma talebinde bulunanların siyasal ilişkilerin dışında kaldığını göstermez.

Hamamböceği sembolünün Kristevacı anlamı, tiksintinin olumlu bir duyguya dönüştürülmesinden çok daha derindir. Abjeksiyon, kimliğin yalnızca içselleştirme yoluyla değil, dışsallaştırma aracılığıyla da kurulduğunu gösterir; sembolün siyasal sahiplenilmesi ise dışsallaştırılan unsurun bu kurucu ilişkiyi görünür kılabileceğini ortaya koyar. Gençlerin hamamböceği adını benimsemesi, dışarıdan verilen değersizlik hükmünü zorunlu bir öz tanıma dönüştürmek yerine aynı adın anlamını yeniden örgütleme imkânı taşır. Sembol, aşağılamanın belleğini korurken aşağılamanın tanımlayıcı otoritesini tartışmaya açar. Böylece toplumsal kimliğin sınırları, yalnızca içeridekilerin kendileri hakkında söyledikleriyle değil, dışarıda konumlandırılanların aynı sınırlar hakkında ürettikleri karşı-anlamlarla da belirlenebilir. Abjektin siyasal geri dönüşü, dışlananın mutlaka içeri alınması değil; içerinin, kendi varlığını kurarken dışladığı unsura zaten ilişkisel olarak bağlı olduğunun açığa çıkmasıdır. Hamamböceği burada yalnızca aşağılanan bir varlığın sembolü değildir; dışlamanın, reddettiği şey üzerinden kendi sınırlarını inşa ettiğini görünür kılan ontolojik bir figürdür. Dışlanan, bütüne ait olmayabilir; fakat bütünün ne olduğunu belirleyen sınırın kuruluşuna çoktan katılmıştır.                  

Varlığın Aşkın Etkisi

Bir canlının ölümü, biyolojik organizmasının işlevlerini yitirmesiyle tamamlanmayabilir; bazı varlıkların yokluğu, kendilerinden bağımsız sayısız varlığın gelecekteki oluş koşullarını da değiştirmeye devam eder. Avustralya'nın doğu kıyılarında yüzlerce meyve yarasasının açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle ölmesi, canlıların ontolojik varlığı ile ekolojik etki alanları arasındaki farkı görünür kılmaktadır. Yeni Güney Galler ve Victoria bölgelerinde gözlemlenen kitlesel ölümler, yalnızca belirli bir hayvan popülasyonunun azalması anlamına gelmez; söz konusu yarasaların gerçekleştirdiği tozlaşma, tohum taşıma ve ormanların yenilenmesine katkı sağlayan ilişkilerin de zayıflama ihtimalini beraberinde getirir. Buradaki temel sorun, bir organizmanın maddi sınırları ile o organizmanın varlığının mümkün kıldığı nedensel ilişkilerin sınırlarının birbirine eşit olmamasıdır. Giulio Tononi'nin Entegre Bilgi Teorisi (Integrated Information Theory, IIT) üzerinden düşünüldüğünde, daha kapsamlı bir ontolojik ilkeye ulaşılabilir: Bir sistemin varlığı, yalnızca içerdiği bileşenlerin tekil özellikleriyle değil, bileşenlerin birlikte oluşturduğu ve birbirinden bağımsız olduklarında gerçekleştiremeyecekleri nedensel yapı üzerinden de açıklanmalıdır. Canlının bedeni belirli bir mekânda sona ererken onun kurduğu ilişkilerin yokluğu, çok daha geniş bir mekânsal ve zamansal düzlemde etkisini sürdürebilir.

İlk ayrım, maddi varlık ile ilişkisel varlık arasındadır. Bir meyve yarasası, biyolojik bakımdan belirli organlara, metabolik süreçlere, genetik özelliklere ve bedensel sınırlara sahip tekil bir organizmadır. Ancak ekolojik bakımdan aynı canlı, kendi bedensel yapısından daha geniş bir nedensel örgütlenmenin bileşenidir. Beslenmek için ziyaret ettiği çiçeklerden polen taşıması, farklı bitkiler arasında üreme ilişkilerinin kurulmasına katkıda bulunması ve tohumları uzak bölgelere ulaştırması, onun biyolojik varlığını ormanların yenilenme süreçleriyle ilişkilendirir. Dolayısıyla yarasanın ekolojik işlevi, yalnızca organizmanın içerisinde bulunan bir özellik olarak kavranamaz. Tozlaşma, tek başına yarasanın veya bitkinin gerçekleştirdiği yalıtılmış bir işlem değildir; iki farklı organizmanın belirli koşullarda karşılaşmasıyla oluşan ilişkisel bir süreçtir. Bir varlığın özellikleri onun ne olduğunu belirlerken ilişkileri, başka varlıkların ne olabilmesine katkıda bulunduğunu belirler. Ontolojik önem, yalnızca tekil varlığın maddi içeriğinden değil, varlığın diğer varlıkların oluşuna katılma kapasitesinden de kaynaklanır.

Tononi'nin Entegre Bilgi Teorisi, başlangıçta bilinçli deneyimin hangi fiziksel ve nedensel koşullar altında ortaya çıktığını açıklamak amacıyla geliştirilmiştir. Teorinin temel iddiası, bilinçli deneyimin yalnızca birbirinden bağımsız bilgi parçalarının toplamına indirgenemeyeceği; belirli bir sistemin kendi bileşenleri arasında oluşturduğu indirgenemez nedensel bütünlüğün esas alınması gerektiğidir. IIT açısından belirleyici mesele, bir sistemin kaç parçadan meydana geldiği veya ne kadar çok bilgi işlediği değildir. Önemli olan, parçaların birlikte oluşturduğu neden-sonuç yapısının, sistem birbirinden bağımsız alt parçalara ayrıldığında korunup korunamayacağıdır. Bir bütünün nedensel etkisi, birbirinden yalıtılmış parçalarının etkileriyle eksiksiz biçimde açıklanamıyorsa sistemin belirli bir entegrasyon derecesine sahip olduğu söylenebilir. Teorinin teknik çerçevesinde bu indirgenemezlik, bütünün belirli bir durumda sahip olduğu içsel neden-sonuç gücü üzerinden değerlendirilir. Bütünlüğün özgünlüğü, parçalara ilave edilen gizemli bir tözden değil, parçaların birlikte oluşturduğu ve ayrıştırıldıklarında kaybolan nedensel örgütlenmeden kaynaklanır.

Burada IIT'nin bilinç teorisi olarak ileri sürdüğü güçlü iddialarla ondan hareketle geliştirilecek genel ontolojik yorum birbirinden ayrılmalıdır. Tononi'nin teorisi, herhangi bir ekolojik sistemin yalnızca karmaşık veya karşılıklı bağımlı olması nedeniyle bilinçli olduğunu söylemez. IIT'de bir sistemin bütünleşik nedensel yapıya sahip sayılması, yalnızca çevresine büyük etkiler yapmasından daha özel koşullar gerektirir; sistemin kendi üzerindeki içsel neden-sonuç gücünün de incelenmesi gerekir. Dolayısıyla bir ormanın veya ekolojik ağın Tononi'nin teknik anlamında yüksek bütünleşik bilgiye sahip olduğu, yalnızca türler arasındaki karşılıklı bağımlılıktan çıkarılamaz. Ancak teorinin merkezi ontolojik mantığı, bilinç tartışmasının ötesinde verimli bir karşılaştırmaya imkân verir: Bir varlık topluluğunun oluşturduğu nedensel bütünlük, yalnızca topluluğun bileşenlerini ayrı ayrı inceleyerek bütünüyle açıklanamayabilir. Burada bilinç ekosisteme aktarılmamakta; IIT'nin nedensel bütünlük, ayrıştırma ve indirgenemezlik yaklaşımı ekolojik ilişkilerin anlaşılması için analojik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.

Entegrasyonun mantığını kavrayabilmek için öncelikle toplam ile bütün arasındaki ayrımın kesinleştirilmesi gerekir. Toplam, belirli unsurların birlikte sayılması veya aynı küme içerisinde bulunmasıdır. Bütün ise unsurların aralarındaki bağlantılar sayesinde belirli ortak süreçleri meydana getirebildiği örgütlenmedir. Aynı sayıda canlıdan oluşan iki ekosistem, bütünüyle farklı ilişkisel yapılara sahip olabilir. Birinde bitkiler, tozlaştırıcılar, tohum taşıyıcıları ve diğer organizmalar arasında yoğun bağlantılar bulunurken diğerinde aynı canlılar birbirlerinin yaşam döngülerine çok daha sınırlı katkıda bulunabilir. Bileşen sayısı eşit olsa bile sistemlerin ekolojik işleyişleri ve gelecekteki üretkenlikleri farklılaşabilir. Ontolojik bütünlük, bileşenlerin sayısal çokluğuna değil, bileşenlerin birbirlerinin nedensel imkânlarını nasıl değiştirdiğine bağlıdır. Burada ortaya çıkan farklılık, varlıkların tek başlarına taşıdıkları özelliklerden ziyade, birbirleriyle ilişki kurduklarında gerçekleştirebildikleri yeni işlevlerden doğar.

Meyve yarasalarının ekolojik konumu bu ayrımı somutlaştırır. Bir yarasanın polen taşıma kapasitesi, kendi biyolojik özelliklerinden kaynaklanır; ancak tozlaşmanın gerçekleşmesi, uygun bitkilerin varlığına, çiçeklenme zamanına, yarasanın hareketine ve polenin aktarılabileceği başka çiçeklerle karşılaşmasına bağlıdır. Yalnızca yarasanın bedensel özelliklerini incelemek, ormanların yeniden üretimine sağladığı katkının tamamını açıklamaz. Aynı şekilde yalnızca bitkinin üreme biyolojisini incelemek de polenlerin geniş alanlara nasıl taşınabildiğini açıklamakta yetersiz kalabilir. İşlev, farklı organizmaların belirli bir nedensel düzen içerisinde bağlanmasıyla gerçekleşir. Tozlaşma ne yalnızca yarasada ne de yalnızca bitkide bulunur; iki varlığın belirli koşullarda kurduğu ilişkide gerçekleşir. Böylece tekil varlıkların özellikleri, ilişkisel düzeyde kendilerinde yalıtılmış biçimde bulunmayan yeni bir ekolojik işlevin koşullarına dönüşür.

IIT'nin bileşim (composition) ilkesi, bu ilişkisel oluşu daha ayrıntılı düşünmeye yardımcı olur. Teoride bir sistemin neden-sonuç yapısı yalnızca tekil bileşenlerin etkilerinden oluşmaz; farklı bileşen kümelerinin meydana getirdiği nedensel ayrımlar ve bu ayrımlar arasındaki ilişkiler de önemlidir. Dolayısıyla sistemin bütünlüğünü anlamak için yalnızca parçaların ne yaptığını değil, farklı parça birleşimlerinin hangi etkileri mümkün kıldığını araştırmak gerekir. Ekosistem açısından benzer bir mantık kurulabilir: Bir ormanda yarasa ile çiçekli bitki arasındaki ilişki, başka organizmaların yaşam döngülerini etkileyen daha geniş bir bağlantılar bütününe katılabilir. Tozlaşma bitkilerin üremesine, bitkilerin üremesi orman örtüsünün devamına, orman örtüsü ise başka canlıların barınma ve beslenme koşullarına katkıda bulunabilir. Her bağlantı, yalnızca kendi iki tarafı arasındaki alışverişten ibaret kalmayabilir; başka ilişkilerin gerçekleşme imkânını da etkileyebilir. Ekolojik bütünlük, tekil ilişkilerin toplamından ziyade, ilişkilerin başka ilişkileri mümkün kıldığı bileşik nedensel örgütlenme içerisinde biçimlenir.

Bu noktada ilişkilerin ilişkisi olarak adlandırılabilecek ikinci dereceden bir ontolojik düzey ortaya çıkar. Birinci düzeyde yarasa ile bitki arasında beslenme ve polen taşıma ilişkisi bulunur. İkinci düzeyde bu ilişkinin gerçekleşmesi, bitkilerin çoğalmasıyla bağlantılı başka ekolojik ilişkilerin sürmesini etkileyebilir. Üçüncü düzeyde ise bitki topluluklarının dağılımındaki değişiklikler, toprak koşullarını, yaşam alanlarını ve başka organizmaların erişebileceği kaynakları değiştirebilir. Böylece ilk bakışta iki organizma arasında gerçekleşen sınırlı bir etkileşim, daha geniş bir nedensel bağlantılar dizisinin parçasıdır. Burada bütün, yalnızca çok sayıda varlığın birbirine bağlanmasıyla değil, bir ilişkinin başka ilişkilerin varlık koşullarını üretmesiyle daha karmaşık bir örgütlenme kazanır. Dolayısıyla bir türün ekolojik etkisini ölçmek, yalnızca onun doğrudan etkileşimlerini değil, bu etkileşimlerin mümkün kıldığı dolaylı süreçleri de değerlendirmeyi gerektirir.

Tononi'nin entegrasyon yaklaşımındaki en önemli düşünsel araçlardan biri, sistemin nedensel olarak bölünmesi durumunda neyin kaybedileceğinin araştırılmasıdır. Bir sistem birbirinden ayrılmış alt parçalara bölündüğünde, sistemin bütün olarak sahip olduğu neden-sonuç yapısının hangi özellikleri ortadan kalkmaktadır? IIT'nin teknik ölçümleri, bu soruyu belirli fiziksel sistemlerin kendi üzerlerindeki nedensel güçleri açısından kesin bir matematiksel çerçevede ele alır. Ekolojik düzeyde ise aynı sorunun işlevsel bir karşılığı kurulabilir: Ormandaki bir tür ile diğer türler arasındaki bağlantılar ortadan kaldırıldığında, hangi süreçler artık aynı biçimde gerçekleşememektedir? Meyve yarasalarının belirli bir bölgeden kaybolduğu varsayıldığında, daha önce onların taşıdığı polen ve tohumlar aynı uzaklıklara, aynı sıklıkta ve aynı ekolojik koşullar altında ulaşabilecek midir? Diğer canlılar bu işlevlerin tamamını üstlenebilecek midir? Ormanın gelecekteki yenilenme örüntüsü değişecek midir? Bir varlığın sistem içindeki önemi, yalnızca mevcutken gerçekleştirdiği faaliyetlerle değil, yokluğunda sistemin kaybettiği nedensel imkânlarla da anlaşılabilir. Burada yokluk, varlığın ne olduğuna ilişkin bilginin tamamlayıcı bir analiz aracına dönüşür.

Ancak bir türün kaybının yarattığı ekolojik değişim, IIT'nin bütünleşik bilgi ölçüsü olan Φ ile doğrudan özdeşleştirilemez. Bir ekosistemdeki bağlantıların zayıflaması veya belirli bir türün ortadan kalkması, kendiliğinden hesaplanmış bir bütünleşik bilgi kaybı anlamına gelmez. IIT'nin Φ kavramı, sistemin kendi içsel neden-sonuç gücünün belirli bir teknik anlamda indirgenemezliğini ifade eder. Ekosistemlerde ise araştırılan etki çoğu zaman bileşenlerin birbirleri ve çevreleri üzerindeki nedensel katkılarıdır. Dolayısıyla burada matematiksel özdeşlik değil, nedensel bölünme karşısında kaybedilen ilişkisel güce dayalı yapısal bir analoji söz konusudur. Bu ayrım, karşılaştırmanın felsefi değerini azaltmaz; aksine bilinç teorisinin belirli kavramlarını doğrudan genişletmek yerine, onların hangi ontolojik soruları yeniden düşünmeye imkân verdiğini kesinleştirir.

IIT'nin içsellik (intrinsicality) ilkesi ise daha incelikli bir ayrımı gündeme getirir. Teoride bir sistemin bütünleşik neden-sonuç gücü, yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir özne için yararlı veya anlamlı olmasına dayanmaz; sistemin kendi durumunu nasıl etkilediği ve kendi nedensel koşullarından nasıl etkilendiğiyle ilgilidir. Ekolojik düzeyde kurulacak analojide de bir canlının önemi, yalnızca insanın ona yüklediği kullanım değeri üzerinden belirlenmemelidir. Meyve yarasalarının polen ve tohum taşıması, insanlar bu işlevi bilsin veya bilmesin, ekosistemin maddi süreçlerinde etkiler meydana getirebilir. Ormanların yenilenmesi, belirli bitkilerin üremesi ve canlı topluluklarının karşılıklı bağımlılığı, insanın kavramsal değerlendirmesinden bağımsız nedensel ilişkilerdir. Bununla birlikte bu dışsal ekolojik katkılar, Tononi'nin dar teknik anlamındaki içsel nedenselliğe eşit değildir. Burada korunması gereken ontolojik ilke, değerin veya işlevin yalnızca gözlemcinin yorumundan ibaret olmaması; canlılar arasındaki ilişkilerin gözlemciden bağımsız gerçek etkiler üretmesidir.

Bu çerçevede varlığın anlamı ile varlığın etkisi arasındaki ayrım da belirginleşir. Bir yarasanın belirli ekolojik işlevleri gerçekleştirmesi, onun bilinçli biçimde bu işlevleri amaçladığı anlamına gelmez. Yarasalar beslenirken veya yer değiştirirken polen ve tohum taşıyabilir; ekolojik sonuç, organizmanın öznel amacından bağımsız olarak gerçekleşebilir. Dolayısıyla bir varlığın sistem içerisindeki etkisi, o varlığın kendi işlevini nasıl deneyimlediğine veya ona hangi anlamı yüklediğine indirgenemez. Ekolojik işlev, öznel anlamın zorunlu sonucu değil, maddi etkileşimin sistem düzeyinde ortaya çıkan nedensel karşılığıdır. Bir canlının kendi yaşamını sürdürmek için gerçekleştirdiği faaliyet, başka canlıların yaşamını sürdürmesinin koşullarından biri hâline gelebilir. Böylece tekil varlığın yerel etkinliği, kendisinin doğrudan amaçlamadığı daha geniş bir nedensel örgütlenmeye katılır.

Avustralya'daki kitlesel ölümleri özellikle önemli kılan nokta, ekolojik etkileşimlerin mekânsal sınırlarının organizmanın bedensel sınırlarından çok daha geniş olabilmesidir. Meyve yarasaları beslenme sırasında onlarca kilometre hareket ederek polen ve tohumların uzak bölgelere taşınmasına katkıda bulunabilir. Bu hareketlilik, birbirinden coğrafi olarak ayrılmış bitki toplulukları arasında biyolojik bağlantıların kurulmasını sağlar. Organizmaların bedenleri belirli yerlerde bulunurken taşıdıkları polen ve tohumlar üzerinden etkiledikleri ekolojik süreçler başka yerlerde devam edebilir. Varlığın mekânsal sınırı ile nedensel erişiminin mekânsal sınırı birbirinden farklıdır. Bir yarasanın bedeni kendi hacmi içerisinde sınırlıdır; fakat ekolojik katkısının gerçekleştiği alan, onun hareketi ve diğer organizmalarla bağlantıları sayesinde bu hacmi aşabilir. Burada varlığın etkisinin bedeninden büyük olması, metafizik bir taşma değil, maddi neden-sonuç ilişkilerinin tekil organizmanın sınırları ötesinde sürmesidir.

Aynı ayrım zamansal düzeyde de geçerlidir. Bir yarasanın belirli bir zamanda gerçekleştirdiği tohum taşıma faaliyeti, ancak daha sonra ortaya çıkacak bitkisel büyüme ve orman yenilenmesi süreçlerinde sonuç verebilir. Dolayısıyla etkileşimin gerçekleşme zamanı ile etkisinin görünür hâle gelme zamanı aynı değildir. Belirli bir tohumun uygun koşullara ulaşması, daha sonraki yaşam döngülerinin başlamasını mümkün kılabilir. Böylece tekil bir biyolojik faaliyet, gelecekteki ekolojik ilişkilerin koşullarına katılır. Yarasanın ölümünden sonra geçmişte gerçekleşmiş tohum taşıma işleminin bazı sonuçları varlığını sürdürebilirken yeni tozlaşma ve tohum yayma katkıları artık aynı organizma tarafından üretilemez. Bir varlığın nedensel etkisi, varlığının mevcut zamanıyla sınırlı değildir; geçmişte oluşturduğu bağlantılar gelecekte sonuç üretirken yokluğu da gelecekte gerçekleşebilecek bağlantıların kapsamını değiştirebilir. Bu nedenle biyolojik ölüm ile ekolojik etki kaybı, zamansal olarak tamamen çakışmak zorunda değildir.

Buradan ekolojik zamansal borç olarak tanımlanabilecek bir problem ortaya çıkar. Bir ekosistemde belirli bir türün popülasyonu azaldığında sistemin mevcut görünümü hemen değişmeyebilir. Ağaçlar varlığını sürdürür, orman örtüsü korunur ve birçok hayvan yaşamına devam eder. Ancak türün gerçekleştirdiği bazı üreme ve yayılma ilişkileri azalmışsa bunların sonuçları ancak daha sonraki dönemlerde görünür hâle gelebilir. Böylece ekosistem, mevcut biyolojik kütlesini belirli bir süre korurken gelecekteki yeniden üretim kapasitesinin bir bölümünü kaybetmiş olabilir. Ekolojik sürekliliğin görünürde korunması, onu gelecekte yeniden üretecek nedensel koşulların aynı biçimde korunduğu anlamına gelmez. Bir orman bugün var olmaya devam edebilir; fakat onu yarın yeniden üretecek belirli ilişkiler zayıflamış olabilir. Bu nedenle ekolojik krizin ilk belirtisi, her zaman organizmaların görünür yokluğu değil, varlıkların birbirlerini yeniden üretme kapasitesindeki azalmadır.

Tononi'nin teori çerçevesinden türetilebilecek en güçlü ontolojik soru burada yeniden belirir: Bir sistemi sistem yapan şey, mevcut parçalarının toplamı mı, yoksa bu parçaların birlikte mümkün kıldığı nedensel bütünlük müdür? Ekosistem söz konusu olduğunda yanıt, parçaların maddi varlığını dışlamadan ilişkilerin kurucu rolünü tanımayı gerektirir. Orman, yalnızca ağaçların, yarasaların, kuşların, böceklerin ve mikroorganizmaların aynı coğrafi alanda bulunmasından oluşmaz. Onların birbirlerinin beslenme, üreme, hareket ve yaşam koşullarına katkıda bulunması, ekosistemin işleyişini oluşturur. Ancak buradan bütünün parçalardan mutlak anlamda bağımsız olduğu sonucu çıkarılamaz. İlişkilerin gerçekleşebilmesi için maddi taşıyıcılar gerekir; maddi taşıyıcıların ekolojik işlevleri ise ilişkiler içerisinde belirlenir. Bütün, parçaların dışında bulunan ayrı bir töz değildir; parçaların birlikte oluşturduğu nedensel örgütlenmenin kendisidir. Bu nedenle bütünlüğün korunması, yalnızca bireysel organizmaların sayısının korunmasından daha geniş bir meseledir.

Ayrıca bütünün parçalarından indirgenemez olması, bütünün her koşulda parçalarının toplamından daha büyük miktarda etki ürettiği anlamına gelmez. Bazı ilişkiler birbirlerini güçlendirebilir, bazıları sınırlayabilir, bazıları ise belirli koşullarda birbirlerinin işlevlerini kısmen ikame edebilir. Önemli olan, bütünün etkisinin ayrı parçaların etkilerinin basitçe toplanmasıyla eksiksiz açıklanıp açıklanamayacağıdır. Bu ayrım özellikle ekolojik dayanıklılık açısından önem taşır. Belirli bir türün gerçekleştirdiği işlevin başka türler tarafından üstlenilebilmesi, sistemin kaybı belirli ölçülerde telafi etmesini mümkün kılabilir. Buna karşılık başka türlerin aynı işlevi aynı mekânsal ölçek, zamanlama veya etkinlikle gerçekleştirememesi, kaybın daha geniş sonuçlar üretmesine yol açabilir. Bir türün ekolojik vazgeçilmezliği, yalnızca gerçekleştirdiği işlevin varlığına değil, bu işlevin diğer ilişkiler tarafından hangi ölçüde ikame edilebildiğine de bağlıdır. Böylece varlığın önemi mutlak bir özden değil, sistem içerisindeki özgül nedensel konumundan kaynaklanır.

Meyve yarasalarının bazı orman ekosistemlerinde kilit tozlaştırıcı ve tohum yayıcı olarak değerlendirilmesi, bu ilişkisel konumla bağlantılıdır. Türün nüfusundaki ciddi azalma, mevcut bağlantıların sayısını ve etkinliğini değiştirebilir. Ancak belirli bölgelerde ne büyüklükte bir orman kaybı yaşanacağı, hangi bitki topluluklarının daha fazla etkileneceği ve hangi ekolojik işlevlerin başka canlılar tarafından sürdürülebileceği, ayrıca araştırılması gereken ampirik sorulardır. Kitlesel ölüm olayı, sistemin gelecekteki bütünlüğü açısından ciddi bir risk oluşturur; fakat bu risk tek başına bütün ekosistemin kaçınılmaz biçimde çökeceğini kanıtlamaz. IIT'nin nedensel bölünme mantığından hareketle yapılabilecek en uygun yorum, belirli bir türün azalmasının ekosistemin nedensel bağlantılarını nasıl değiştirdiğinin ve hangi işlevlerin bu bağlantılara bağımlı olduğunun araştırılmasıdır. Ekolojik önemin anlaşılması, kaybolan bedenlerin sayısının ötesinde kaybolabilecek ilişkilerin özgüllüğünü de incelemeyi gerektirir.

Burada daha karmaşık bir karşılıklılık söz konusudur: Meyve yarasalarının açlık nedeniyle ölmesi, aynı zamanda onların beslendiği çiçekli bitkilerin yeterli nektarı sağlayamamasıyla ilişkilendirilmektedir. Dolayısıyla yarasalar yalnızca ormanların gelecekteki yenilenme koşullarına katkıda bulunan dışsal araçlar değildir; kendileri de ormanların mevcut besin üretim koşullarına bağımlıdır. Bitkiler yeterli kaynak üretmediğinde yarasa popülasyonları zarar görebilir; yarasa popülasyonları azaldığında ise bazı bitkilerin tozlaşma ve tohum yayılma süreçleri etkilenebilir. Ekolojik bağımlılık tek yönlü bir hizmet ilişkisi değil, farklı varlıkların birbirlerinin yaşam koşullarına katıldığı karşılıklı nedensel örgütlenmedir. Bununla birlikte bu karşılıklılık, iki yönün her zaman eşit güçte olduğu anlamına gelmez. Bazı türler belirli kaynaklara yüksek derecede bağımlıyken aynı kaynağı üreten türler farklı ilişkiler aracılığıyla yaşamını sürdürebilir. Sistemin bütünlüğü, dolayısıyla simetrik ilişkilerden değil, farklı yönlerde ve farklı yoğunluklarda işleyen bağlantılardan da oluşabilir.

Bu durum ekolojik krizin yalnızca bir türün başına gelen yalıtılmış olay olarak değerlendirilmesini engeller. Nektar üretimindeki azalma, yarasaların beslenmesini etkilerken yarasaların popülasyonundaki azalma, belirli bitkilerin üreme ilişkilerini etkileyebilir. Aynı zamanda nektarla beslenen kuşlar gibi başka organizmalar da besin yetersizliğinden zarar görebilir. Böylece ekolojik bozulma, tek bir nedensel çizgide ilerlemek zorunda olmayan çok yönlü bir süreç hâline gelir. Bir sistemdeki bozulma, yalnızca nedenin bir sonuç üretmesi değil, değişen sonucun başka nedenlerin etkisini yeniden düzenlemesiyle de gelişebilir. Geri besleme ilişkileri, ekosistemin belirli koşullar altında kendisini yeniden üretmesini mümkün kılabildiği gibi bazı bozulmaların genişlemesine de katkıda bulunabilir. Bu nedenle ekolojik kırılganlık, parçaların tek tek zayıflığından olduğu kadar aralarındaki nedensel bağımlılıkların yapısından da kaynaklanabilir.

IIT'nin dışlama (exclusion) ilkesi, bütünlük sorununun sınırlarını daha da kesinleştirmeye yardımcı olur. Tononi'nin kuramında nedensel bir kompleksin belirli sınırları ve belirli bir örgütlenme ölçeği bulunmalıdır; her olası sistem birleşimi aynı anda bağımsız ve azami bütünleşik bir kompleks olarak kabul edilmez. Ekolojik analoji açısından buradan farklı fakat önemli bir soru doğar: İncelenen bütünün sınırları nerede başlamaktadır ve nerede sona ermektedir? Bir yarasanın oluşturduğu ekolojik ilişkiler yalnızca bulunduğu ormana mı, hareket ettiği bölgelerdeki bitki topluluklarına mı, yoksa çok daha geniş coğrafi bağlantılara mı aittir? Ekosistem, her zaman tek ve kesin bir maddi sınırla tanımlanamayabilir; hangi sistemin incelendiği, araştırılan nedensel süreç ve zamansal ölçekle bağlantılıdır. Bütünlüğün belirlenmesi, yalnızca parçaların sayılmasını değil, hangi ilişkilerin hangi ölçekte ortak bir işleyiş oluşturduğunun açıklanmasını gerektirir. Bununla birlikte ekolojik araştırmada seçilen sınırın IIT'deki azami nedensel kompleks sınırıyla aynı olduğu varsayılamaz. Burada önemli olan, bütünlük kavramının sınırları belirlenmeden kullanılamayacağı yönündeki yöntemsel uyarıdır.

Böylece varlığın yokluğu da farklı ontolojik düzeylerde incelenebilir. İlk düzeyde bedensel yokluk bulunur: Belirli bir organizma ölür ve maddi yaşam süreçleri sona erer. İkinci düzeyde işlevsel yokluk ortaya çıkabilir: Organizmanın gerçekleştirdiği ekolojik faaliyetler artık aynı biçimde sürdürülemez. Üçüncü düzeyde ilişkisel yokluk belirir: Organizmanın başka varlıklarla kurduğu bağlantılar ortadan kalkar veya yeniden örgütlenir. Dördüncü düzeyde ise olanaksal yokluk söz konusudur: Daha önce bu ilişkiler aracılığıyla gerçekleşebilecek belirli gelecek süreçleri artık aynı koşullarda mümkün olmayabilir. Bunlar birbirinden bütünüyle bağımsız kayıplar değildir; tek bir biyolojik ölümün farklı ontolojik sonuçlarını ifade eder. Varlığın yok oluşu, yalnızca mevcut bir nesnenin eksilmesi değil, o nesnenin gerçekleştirdiği ve mümkün kıldığı nedensel ilişkilerin değişmesi olarak da anlaşılmalıdır. Böylece varlık kaybının kapsamı, maddi nesnenin kapladığı yerle sınırlı kalmaz.

Özellikle olanaksal yokluk, ekolojik kaybın çoğu zaman neden geç fark edildiğini açıklamaya yardımcı olur. Gerçekleşmemiş bir gelecek, doğrudan gözlemlenebilen mevcut bir nesne değildir. Ancak belirli nedensel koşulların ortadan kalkması, gerçekleşebilecek geleceklerin kapsamını değiştirebilir. Tohumun taşınmaması, belirli bir yerde yeni bir bitkinin ortaya çıkmasını engelleyebilir; bunun sonucunda başka bir canlının beslenme veya barınma imkânı da oluşmayabilir. Her eksik etkileşim mutlaka büyük bir zincirleme kayba yol açmaz; fakat bazı bağlantıların kesilmesi, daha sonra ortaya çıkabilecek çok sayıdaki ilişkinin koşullarını etkileyebilir. Ekolojik kaybın derinliği, yalnızca mevcut varlıkların ne kadar azaldığıyla değil, sistemin gelecekte hangi yeni varlık ilişkilerini üretebilme kapasitesini kaybettiğiyle de ilgilidir. Burada kaybolan yalnızca gerçekleşmiş etkiler değil, gerçekleşmesi belirli koşullar altında mümkün olan etkilerin bir bölümüdür.

Tononi'nin bütünleşik nedensellik yaklaşımıyla kurulabilecek en özgün korelasyon, tam olarak bu noktada ortaya çıkar. IIT, sistemin gerçekliğini yalnızca bileşenlerinin varlığı üzerinden değil, bütün olarak hangi neden-sonuç yapısını belirlediği üzerinden değerlendirmeye çalışır. Ekolojik ontolojiye uyarlanan soru ise bir canlının ne kadar büyük veya karmaşık olduğundan çok, hangi nedensel ilişkilerin onun varlığı aracılığıyla mümkün hâle geldiğidir. Bedensel büyüklük ile ekolojik önem aynı ölçekte bulunmaz. Küçük bir organizma geniş bir ekolojik bağlantı ağına katılabilir; büyük bir organizmanın belirli ilişkilerdeki rolü ise daha sınırlı olabilir. Aynı şekilde nüfusu az olan bir tür, belirli ekolojik işlevlerin sürdürülmesinde özgül bir konuma sahip olabilir. Dolayısıyla nedensel önem, doğrudan biyolojik hacimden, tür sayısından veya toplam biyokütleden türetilemez. Bir varlığın ontolojik etki alanı, kendi maddi sınırlarının ötesinde hangi ilişkilerin kuruluşuna ve sürekliliğine katkıda bulunduğuyla genişler.

Bu yaklaşım, ekolojik koruma kavramının da yalnızca bireysel organizmaların korunması üzerinden tanımlanamayacağını gösterir. Bir türü korumak, onun yaşamsal koşullarını oluşturan besin kaynaklarını, hareket güzergâhlarını, üreme alanlarını ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini de dikkate almayı gerektirir. Meyve yarasalarının besin yetersizliği yaşaması, canlıların kurtarılmasının yanında onları besleyen bitki topluluklarının durumunun ve habitat koşullarının da incelenmesini gerekli kılar. Bireyleri korumak ile onları var eden ilişkisel düzeni korumak birbirinden koparılamaz. Bir türün varlığını sürdürmesi için yalnızca bedenlerinin hayatta kalması yeterli değildir; bedenlerin yaşamını mümkün kılan ekolojik ilişkilerin de belirli ölçüde sürdürülmesi gerekir. Burada korumanın nesnesi, tekil varlıktan onun ilişkisel varoluş koşullarına doğru genişler.

Nihayetinde Avustralya'daki meyve yarasalarının kitlesel ölümü, varlığın etkisinin varlığın maddi sınırlarıyla özdeş olmadığını gösteren güçlü bir ekolojik örnektir. Tononi'nin Entegre Bilgi Teorisi, bilinçli deneyimi açıklamak amacıyla geliştirilmiş olmakla birlikte, onun nedensel bütünlük ve indirgenemezlik mantığı ekosistemlerin ilişkisel yapısını düşünmek için verimli bir ontolojik karşılaştırma sunar. Bir ekosistemin ne olduğu, yalnızca hangi canlıları içerdiğiyle değil, o canlıların birlikte hangi neden-sonuç ilişkilerini oluşturduğu ve bu ilişkiler kesildiğinde hangi işleyişlerin kaybolduğu sorularıyla anlaşılabilir. Böylece bütünün varlığı, parçalara eklenen aşkın bir töz olarak değil, parçaların karşılıklı etkileşimleri içerisinde üretilen nedensel örgütlenme olarak kavranır. Tekil organizma kendi bedeninde bulunurken ekolojik işlevi başka bedenlerin oluşuna, başka türlerin sürekliliğine ve henüz gerçekleşmemiş gelecek ilişkilerine uzanabilir.

Buradaki aşkınlık, doğaüstü veya maddi dünyadan bağımsız bir varoluş anlamına gelmez; nedensel etkinin tekil bedenin sınırlarını mekânsal, zamansal ve ilişkisel bakımdan aşmasıdır. Bir canlı yok olduğunda onun bütün etkileri aynı anda ortadan kalkmayabilir; fakat daha önce mümkün kıldığı belirli etkileşimlerin gelecekte yeniden gerçekleşme koşulları değişebilir. Dolayısıyla biyolojik kayıp ile ekolojik kayıp arasında yalnızca niceliksel değil, ilişkisel bir fark bulunur. Bir bedenin ölümü tekil bir varlığın sonudur; o bedenin taşıdığı ilişkilerin kaybı ise başka varlıkların mümkün geleceklerinin de değişmesidir. Varlığın gerçek ontolojik ağırlığı, yalnızca kendi içinde taşıdığı özelliklerin toplamında değil, kendisinden farklı varlıkların oluşuna katılabilme kapasitesinde de bulunur. Beden varlığın maddi sınırını belirler; ilişkiler ise varlığın dünyada ne kadar uzağa etkide bulunabildiğini gösterir.                                                                                                                                

Geleceğin Nedenselliği

Henüz gerçekleşmemiş bir olayın, gerçekleştiği takdirde yaratacağı sonuçlardan önce insan davranışlarını değiştirmesi, nedenselliğin yalnızca mevcut maddi olayların ardışıklığı üzerinden açıklanamayacağını gösterir. Meksika'nın Pasifik kıyılarına yaklaşan Trudy Kasırgası, bu zamansal ilişkinin somut bir örneğidir. Saatte yaklaşık 140 kilometreye ulaşan rüzgârlarıyla ilerleyen kasırganın Jalisco, Colima ve Michoacán bölgelerinde şiddetli yağışlara, sellere ve heyelanlara yol açabileceği uyarısı, henüz beklenen yıkım gerçekleşmeden limanların kapatılmasına, teknelerin kıyıya çekilmesine ve koruyucu önlemlerin alınmasına neden olmuştur. Buradaki ontolojik problem, henüz fiilen meydana gelmemiş bir olayın mevcut gerçekliğin örgütlenmesinde nasıl etkili olabildiğidir. Robert K. Merton'un kendi kendini gerçekleştiren kehanet (self-fulfilling prophecy) kavramı üzerinden düşünüldüğünde, geleceğe ilişkin beklentilerin yalnızca edilgen tasarımlar olmadığı, belirli koşullarda gerçekleşecek olayların nedensel kuruluşuna katılabildiği görülür. Ancak doğal süreçlerle toplumsal süreçler arasındaki ayrım, bu mekanizmanın her alanda aynı biçimde işlemediğini gösterir. Gelecek, henüz var olmayan maddi bir olay olarak geçmişe nedensel müdahalede bulunmaz; fakat geleceğin şimdiki zamanda üretilen temsili, mevcut davranışları değiştirerek gelecekte gerçekleşecek olayların koşullarına katılabilir. Böylece geleceğin nedensel etkinliği, geleceğin kendisinden değil, onun şimdiki zamanda kazandığı epistemik mevcudiyetten kaynaklanır.

İlk ayrım, ontolojik gelecek ile epistemolojik gelecek arasında kurulmalıdır. Ontolojik gelecek, henüz gerçekleşmemiş olayların meydana gelebileceği zamansal alanı ifade eder. Epistemolojik gelecek ise henüz gerçekleşmemiş olayların olasılık, tahmin, beklenti veya öngörü biçiminde şimdiki bilinç içerisinde temsil edilmesidir. Bir kasırganın gelecekte belirli bir kıyıya ulaşması, olay gerçekleşmeden önce tamamlanmış bir maddi olgu değildir; buna karşılık kasırganın ulaşabileceğine ilişkin meteorolojik tahmin, şimdiki zamanda mevcut olan gerçek bir bilgi nesnesidir. Burada geleceğin varlık statüsü ile geleceğe ilişkin bilginin varlık statüsü birbirinden ayrılır. Gelecekteki kasırga etkisi henüz gerçekleşmemiştir; fakat ona ilişkin tahmin, insanların değerlendirdiği, kurumların işlediği ve davranışların yönünü değiştirebilen güncel bir gerçekliktir. Gelecek, maddi olay olarak henüz mevcut değilken temsil olarak şimdiki zamana dahil olabilir; nedensel etkinlik de bu temsilin mevcut eylemlerle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Dolayısıyla gelecek henüz gelmeden neden olabilir ifadesi, gelecekteki olayın geçmişe fiziksel etki uyguladığı anlamına değil, geleceğin beklentisinin bugünkü nedensel düzenin bileşenine dönüştüğü anlamına gelir.

Nedenselliğin bu biçimi, klasik neden-sonuç sıralamasını ihlal etmez; yalnızca nedensel zincirin içerisine epistemik bir aracılık yerleştirir. Meteorolojik koşullar belirli ölçümlere konu olur, ölçümler üzerinden geleceğe ilişkin olasılık modelleri oluşturulur, modeller toplumsal kurumlara ve bireylere aktarılır, bireyler beklenen duruma göre davranışlarını düzenler. Böylece maddi koşullardan bilgiye, bilgiden beklentiye, beklentiden eyleme uzanan bir nedensel zincir meydana gelir. İlk bakışta geleceğin bugünü belirlediği düşünülse de gerçekte bugünü belirleyen, mevcut koşullardan hareketle kurulan gelecek tasarımıdır. Geleceğin nedenselliği, zamansal olarak geriye işleyen bir fiziksel kuvvet değil, geleceğe yönelen temsilin şimdiki eylemi örgütleme kapasitesidir. Bununla birlikte bu ayrım, beklentinin önemini azaltmaz. İnsan davranışlarının yalnızca mevcut nesnelere değil, henüz mevcut olmayan durumların tasarımlarına göre de örgütlenebilmesi, insanın nedensel çevresini yalnızca gerçekleşmiş olgular üzerinden değil, olası olgular üzerinden de düzenleyebildiğini gösterir.

Robert K. Merton'un 1948'de geliştirdiği kendi kendini gerçekleştiren kehanet kavramı, beklentinin gelecekteki gerçekliğin kuruluşuna nasıl katılabileceğini açıklayan önemli bir sosyolojik mekanizmadır. Merton'un klasik tanımında başlangıçta yanlış olan bir durum değerlendirmesi, bireyleri belirli davranışlara yönlendirir ve bu davranışlar başlangıçta yanlış olan değerlendirmenin sonunda doğru hâle gelmesine neden olur. Bir bankanın gerçekte ödeme güçlüğü bulunmadığı hâlde iflas edeceğine ilişkin söylentilerin yayılması, müşterilerin aynı anda paralarını çekmesine yol açabilir; kitlesel para çekme davranışı da başlangıçta mevcut olmayan likidite krizini üretebilir. Burada beklenti, gerçekleşecek olayı yalnızca önceden haber vermemiştir; gerçekleşecek olayın meydana gelmesinde etkin bir neden olmuştur. Kehanetin kendi kendini gerçekleştirmesi, geleceğin önceden bilinmesinden değil, geleceğe ilişkin inancın kendi doğrulanma koşullarını üretmesinden kaynaklanır. Böylece bilgi ile gerçeklik arasındaki ilişki tek yönlü olmaktan çıkar: İnanç davranışı etkiler, davranış gerçekliği değiştirir ve değişen gerçeklik başlangıçtaki inancın doğrulanması gibi görünür.

Bu mekanizmanın mantıksal yapısında belirleyici olan, beklentinin nesnesi ile beklentinin meydana getirdiği davranışın aynı nedensel sistem içerisinde bulunmasıdır. Banka iflası örneğinde bankanın mali durumu, müşterilerin davranışlarından bağımsız ve bütünüyle dışsal bir gerçeklik değildir. Müşterilerin para çekmesi, bankanın likiditesini doğrudan etkileyebildiğinden beklenti, hakkında beklenti oluşturulan sürecin nedensel koşullarına müdahale edebilir. Böylece sistem, kendi geleceğine ilişkin temsilin sonuçlarından etkilenir. Sosyal gerçekliğin belirli biçimlerinde öngörü, öngördüğü olgunun dışında konumlanan edilgen bir gözlem olmaktan çıkarak olgunun kuruluşuna katılan bir etken hâline gelir. Kendi kendini gerçekleştiren kehanetin temel koşulu, geleceğe ilişkin temsilin harekete geçirdiği eylemlerin, temsil edilen geleceği üreten nedensel mekanizmalara erişebilmesidir. Beklenti ile beklenen olay arasında böyle bir geri besleme ilişkisi bulunmadığında aynı mekanizma kurulamaz.

Meksika'daki kasırga uyarıları, bu ortak beklenti yapısının nedensel sınırlarını görünür kılar. Meteorologların kasırganın belirli bölgelerde yıkıcı yağışlara neden olabileceğini bildirmesi, kıyı bölgelerindeki insanların davranışlarını değiştirebilir. Limanların kapatılması, teknelerin korunması, tehlikeli alanlardan uzaklaşılması ve güvenlik hazırlıklarının yapılması, henüz gerçekleşmemiş bir olayın olasılığına dayanır. Ancak insanların kasırgaya hazırlanması, kısa vadede kasırganın atmosferik oluşum koşullarını, rüzgâr alanlarını veya okyanus üzerindeki temel hareketini doğrudan belirlemez. Banka örneğinde beklentinin ürettiği davranış, beklenen iflasın nedenlerinden birine dönüşebilirken kasırga örneğinde aynı davranış, kasırganın fiziksel oluşumunu meydana getiren nedenlere aynı biçimde katılmaz. İki olayda da gelecek beklentisi bugünkü davranışı düzenler; fakat yalnızca beklentiyle değiştirilebilen nedensel sistemlerde davranış, beklenen olayın kendisini üretebilir. Böylece ortak epistemik mekanizma, farklı ontolojik alanlarda farklı sonuçlar doğurur.

Buradan refleksif nedensellik ile öngörüsel uyarlanma arasındaki ayrım geliştirilmelidir. Refleksif nedensellikte sistem, kendi geleceğine ilişkin temsillerden etkilenerek temsil edilen geleceğin gerçekleşme koşullarını değiştirir. Toplumsal beklentilerin toplumsal olayların oluşumuna katılması bunun temel örneklerinden biridir. Öngörüsel uyarlanmada ise bir özne veya kurum, kendisinden büyük ölçüde bağımsız gelişen bir sürecin beklenen sonuçlarına göre davranışını değiştirir. Kasırganın yaklaşması karşısında limanların kapatılması, bu ikinci mekanizmaya örnektir. İki durumda da hareketin başlangıç noktası henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe ilişkin temsildir. Fakat ilkinde davranış, beklenen olayın kendi üretim mekanizmasını etkilerken ikincisinde davranış, öncelikle beklenen olay karşısındaki maruziyeti ve korunma koşullarını değiştirir. Refleksif nedensellik geleceğin oluşumuna, öngörüsel uyarlanma ise geleceğin etkilerine ilişkin koşullara müdahale eder. Bu ayrım mutlak değildir; insan eylemlerinin hangi kısmı değiştirebildiği, olayın nedensel yapısına ve müdahalenin ölçeğine bağlıdır.

Bununla birlikte doğal olaylar karşısında insanın bütünüyle etkisiz olduğu söylenemez. İnsan topluluklarının Trudy Kasırgası'nın atmosferik hareketini doğrudan durduramaması, kasırganın yaratacağı bütün sonuçların insan eyleminden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Kasırga fiziksel bir meteorolojik olaydır; buna karşılık kasırganın toplumsal felakete dönüşme derecesi, nüfusun tehlikeye maruziyeti, yapıların dayanıklılığı, altyapının niteliği ve koruyucu önlemler gibi değişkenlerden de etkilenir. Dolayısıyla doğal tehlike ile toplumsal afet arasında ontolojik bir ayrım bulunur. Kasırganın kendisi büyük ölçüde insanın kısa vadeli denetiminin dışında gelişirken kasırganın neden olacağı can kayıpları ve maddi zararlar belirli ölçülerde önlenebilir veya azaltılabilir. İnsan, doğal sürecin meydana gelmesini engelleyemese bile doğal sürecin toplumsal sonuçlarının oluşumuna katılan koşulları değiştirebilir. Bu nedenle doğa karşısındaki nedensel yetersizlik mutlak değil, müdahalenin hedef aldığı düzeye bağlıdır.

Söz konusu ayrım, kendi kendini gerçekleştiren kehanetin karşıtı sayılabilecek kendi kendini boşa çıkaran kehanet (self-defeating prophecy) mekanizmasına ulaşmayı sağlar. Belirli bir tehlikenin gerçekleşeceğine ilişkin öngörü, önleyici davranışları harekete geçirerek öngörülen sonucun ortaya çıkmasını engelleyebilir. Bir bölgede yüksek can kaybı yaşanabileceği uyarısı, insanların zamanında tahliye edilmesini sağlayabilir; böylece meteorolojik tehlike gerçekleştiği hâlde beklenen can kaybı meydana gelmeyebilir. Burada kehanet yanlış olduğu için değil, kehanete verilen tepki geleceğin koşullarını değiştirdiği için beklenen sonuç gerçekleşmemiş olabilir. Kendi kendini gerçekleştiren kehanette beklenti, beklenen sonucu üretirken kendi kendini boşa çıkaran kehanette beklenti, beklenen sonucun gerçekleşmesini engelleyen davranışları üretir. İki mekanizma karşıt sonuçlar doğursa da aynı temel yetiye dayanır: Henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin temsil edilmesi ve bu temsil doğrultusunda şimdiki eylemlerin yeniden örgütlenmesi.

Daha dikkatli bakıldığında iki mekanizma da geleceğin şimdiki zamandaki epistemik etkinliğinin farklı biçimleridir. Birincisinde gelecek tasarımı, kendi gerçekleşme koşullarını yaratır; ikincisinde ise gelecek tasarımı, kendi gerçekleşme koşullarını ortadan kaldırır veya zayıflatır. Her iki durumda da öngörü edilen durum, insan davranışları aracılığıyla olası gelecekler arasındaki dağılımı değiştirir. Buradaki temel farklılık, beklentinin davranışları değiştirmesi değil, değişen davranışların beklenen olay üzerindeki nedensel yönüdür. Beklenti, geleceği yalnızca doğrulayarak değil, onu engelleyerek de nedensel açıdan etkili olabilir. Kasırga uyarısının koruyucu niteliği tam olarak burada belirir: Tahminin pratik başarısı, bazen tahmin edilen zararın gerçekleşmemesinde yatar. Ancak fırtınanın kendisiyle fırtınanın neden olabileceği zarar birbirinden ayrı tutulmalıdır. Önleyici tedbirlerin zararları azaltması, meteorolojik tahminin yanlışlandığını değil, zararın oluşum koşullarının değiştirildiğini gösterebilir.

Bu durum öngörüsel başarı paradoksu olarak adlandırılabilecek epistemolojik bir problem üretir. Bir uyarı büyük bir felaket ihtimalini bildirir; uyarı dikkate alınır ve etkili önlemler sayesinde felaketin toplumsal sonuçları sınırlanır. Sonrasında bazı gözlemciler, beklenen zarar gerçekleşmediği için uyarının gereksiz veya abartılı olduğunu düşünebilir. Oysa gözlenen sonucun sınırlı olması, önlemlerin alınmadığı koşullarda hangi sonucun gerçekleşeceğini doğrudan göstermez. Başarılı müdahale, kimi zaman gerçekleşmesi beklenen sonucun maddi kanıt olarak ortaya çıkmasını engeller. Öngörünün davranışı değiştirdiği sistemlerde gerçekleşen sonuca bakarak öngörünün doğruluğunu değerlendirmek, müdahalenin kendisinin sonucu değiştirmiş olabileceğini hesaba katmayı gerektirir. Böylece bilgi, yalnızca gerçekliği tasvir eden bir araç değil, gerçekliğin gerçekleşme biçimini değiştirebilen bir unsur hâline geldiği için kendi doğrulanma koşullarını da karmaşıklaştırır.

Meksika'daki tahliye ve güvenlik önlemleri açısından bu problem özellikle önemlidir. Kasırga sonrasında belirli bir bölgede sınırlı can kaybı yaşanması, o bölgenin başlangıçta tehlikesiz olduğu anlamına gelmez. İnsanların tehlikeli alanlardan uzaklaştırılması, limanların kapatılması veya teknelerin korunması, aynı fiziksel doğa olayının farklı toplumsal sonuçlar üretmesine neden olabilir. Bu nedenle geleceğe yönelik bir uyarının değerlendirilmesi, yalnızca sonunda kaç kişinin zarar gördüğünü saymaktan ibaret olamaz. Uyarı öncesindeki risk koşulları, alınan önlemler ve önlemlerin bulunmadığı durumda ortaya çıkabilecek sonuçlar da analiz edilmelidir. Öngörünün başarısı, bazen gerçekleşen olayın büyüklüğüyle değil, gerçekleşmesi engellenen zararın karşı-olgusal büyüklüğüyle anlaşılabilir. Gerçekleşmeyen sonuç doğrudan gözlemlenemese de müdahalenin nedensel değeri, karşı-olgusal değerlendirmeler yoluyla araştırılabilir.

Gelecek beklentisinin nedenselliği, insan bilincinin zamansal örgütlenmesine ilişkin daha temel bir özelliğe dayanır. İnsan, eylemlerini yalnızca mevcut uyaranlara tepki vererek gerçekleştirmez; henüz meydana gelmemiş durumları tasarlayarak mevcut davranışlarını düzenleyebilir. Bir olasılık, gerçekleşmiş bir olgu olmadığı hâlde davranış seçiminde etkin rol oynayabilir. Burada olasılık ile gerçeklik arasındaki ontolojik fark, olasılığın gerçek davranışlar üretmesine engel oluşturmaz. Çünkü eylemi belirleyen, gelecekteki olayın fiilen mevcut olması değil, öznenin o olayı belirli bir olasılık ve önem derecesiyle değerlendirmesidir. Beklenti, henüz gerçekleşmemiş olayın şimdiki zamanda işlenebilir bir temsil kazanmasını sağlar. İnsan bilinci, gerçekliğin yalnızca mevcut durumunu değil, mümkün geleceklerini de eylemin gerekçesine dönüştürebilen zamansal bir örgütlenmedir. Bu nedenle insan davranışlarının nedenleri arasında yalnızca geçmiş deneyimler ve mevcut koşullar değil, geleceğe ilişkin güncel beklentiler de bulunur.

Ancak beklentinin davranışa dönüşmesi, yalnızca geleceğin zihinde temsil edilmesiyle açıklanamaz. Olasılığın değerlendirilmesi, beklenen sonucun önemi ve öznenin davranışıyla sonucu değiştirebileceğine ilişkin inancı da belirleyicidir. Bir kişi gelecekte ciddi bir tehlike bulunduğuna inanabilir; fakat o tehlike karşısında hiçbir etkili müdahale imkânı olmadığını düşünüyorsa davranışını değiştirmeyebilir. Buna karşılık tehlikenin gerçekleşme ihtimali daha düşük olsa bile etkili korunma seçeneklerinin bulunduğu koşullarda önlem alma eğilimi artabilir. Dolayısıyla beklentinin nedensel etkinliği, yalnızca olasılığın bilinmesine değil, olasılık ile eylem kapasitesi arasında kurulan ilişkiye de bağlıdır. Geleceğin temsil edilmesi, davranışı değiştirmek için önemli bir koşul olabilir; ancak temsilin hangi davranışı doğuracağı, öznenin mevcut kaynakları, toplumsal koşulları ve müdahale imkânları tarafından belirlenir.

Buradan öngörüsel eylemin üçlü yapısı ortaya çıkar: Muhtemel bir geleceğin kavranması, bu geleceğin mevcut özne açısından değerlendirilmesi ve değerlendirme doğrultusunda bugünkü koşullara müdahale edilmesi. İlk aşamada gelecek, bir bilgi nesnesi olarak oluşturulur. İkinci aşamada söz konusu gelecek, zararlı, yararlı, önlenebilir veya kaçınılmaz gibi kategoriler altında değerlendirilir. Üçüncü aşamada ise değerlendirme, davranışların yeniden örgütlenmesine yol açabilir. Bu süreçte gelecek, mevcut olmayan bir maddi olay statüsünden, şimdiki davranış üzerinde etkili bir epistemik içerik statüsüne geçer. Olasılık, eylemin nedeni hâline geldiğinde yalnızca geleceğe ilişkin bir bilgi olmaktan çıkar; geleceğin hangi biçimde gerçekleşebileceğini etkileyen mevcut bir kuvvete dönüşür. Buradaki kuvvet fiziksel olaydan bağımsız mistik bir güç değildir; inanç, değerlendirme ve eylem arasındaki maddi ve toplumsal nedensel bağlantıların bütünüdür.

Toplumsal sistemlerin özgünlüğü, bu öngörüsel yapının çoğu zaman karşılıklı etkileşim içerisinde gerçekleşmesidir. Bir bireyin geleceğe ilişkin beklentisi kendi davranışını değiştirebilir; ancak diğer bireylerin beklentileri de aynı sosyal gerçekliğin koşullarına katılır. Böylece herkes yalnızca gelecekteki olayları değil, başkalarının geleceğe ilişkin nasıl davranacağını da hesaba katabilir. Banka örneğinde bireyin parasını çekme kararı, bankanın gerçek durumuna ilişkin değerlendirmesinden olduğu kadar diğer müşterilerin ne yapacağına ilişkin beklentisinden de etkilenebilir. Bir birey, başkalarının para çekeceğini düşündüğü için para çekebilir; çok sayıda bireyin aynı beklentiyle davranması, başlangıçta bulunmayan krizi üretebilir. Toplumsal refleksivite, yalnızca beklentinin gerçekliği değiştirmesi değil, bireylerin birbirlerinin beklentilerini hesaba katarak ortak gerçekliğin nedensel koşullarını yeniden üretmesidir. Beklenti böylece tekil bilincin içerisinde kalmaz; toplumsal dolaşım aracılığıyla kolektif bir kuvvete dönüşebilir.

Doğal afetler karşısında aynı kolektif beklenti farklı bir işleve sahiptir. İnsanlar kasırganın kendisini beklentileriyle üretmezler; fakat ortak tehlike beklentisi, kurumlar ve bireyler arasında eşgüdümlü davranışların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Meteorolojik tahminler, sivil koruma kararları, ulaşım düzenlemeleri ve bireysel hazırlıklar, gelecekteki bir olaya ilişkin ortak bilgi etrafında örgütlenir. Böylece geleceğin temsil edilmesi, belirli bir toplumsal koordinasyonun kuruluş koşuluna dönüşür. Kasırga fiziksel olarak henüz kıyıya ulaşmamış olsa bile kasırganın beklentisi, kıyıdaki toplumsal yaşamın işleyişini çoktan değiştirmiştir. Henüz gerçekleşmemiş doğal olay, fiziksel etkilerini üretmeden önce epistemik temsili aracılığıyla toplumsal sonuçlar üretmeye başlamıştır. Burada geleceğin nedensel etkisi, doğal sürecin kendisinde değil, toplumun o süreç karşısındaki mevcut örgütlenmesinde belirir.

Bu ayrım, doğal nedensellik ile toplumsal nedensellik arasındaki geçirgenliğin sınırlarını da belirler. Kasırganın atmosferik hareketi, insanın ona ilişkin beklentisinden büyük ölçüde bağımsızdır; ancak kasırga karşısındaki toplumsal savunmasızlık, insan davranışları tarafından değiştirilebilir. Aynı şekilde toplumsal olayların tamamı da beklentilerle sınırsız biçimde yönlendirilemez. Bir ekonomik kriz, toplumsal panik veya siyasal gelişme hakkında oluşturulan inançlar, ilgili olayların bazı nedenlerini etkileyebilir; fakat maddi kaynaklar, kurumsal sınırlar ve başka bağımsız koşullar nedeniyle beklenen sonucu her zaman üretemez. Dolayısıyla beşerî dünya bütünüyle beklentiler tarafından inşa edilen sınırsız bir alan değildir; doğa da insan müdahalesinden tamamen yalıtılmış mutlak bir dışsallık değildir. Asıl ontolojik ayrım, doğal ile toplumsal olanın birbirinden bütünüyle kopukluğu değil, beklentinin harekete geçirdiği davranışın ilgili nedensel mekanizmaya ne ölçüde erişebildiğidir. Nedensel erişimin genişliği, beklentinin hangi düzeyde etkili olacağını belirler.

Bu çerçevede kendi kendini gerçekleştiren kehanet, daha kapsamlı bir mekanizmanın özel biçimi olarak anlaşılmalıdır. Söz konusu kapsamlı mekanizma öngörüsel nedensellik olarak adlandırılabilir: Henüz gerçekleşmemiş bir olayın temsilinin, mevcut eylemleri değiştirerek gelecekteki sonuçların oluşum koşullarına katılması. Kendi kendini gerçekleştiren kehanette bu nedensellik, öngörülen olayın gerçekleşmesini sağlar; kendi kendini boşa çıkaran kehanette öngörülen sonucu engelleyebilir; doğal tehlikeye karşı hazırlıkta ise beklenen olayın kendisinden çok onun yaratacağı toplumsal etkileri değiştirebilir. Böylece farklı alanlarda gözlemlenen mekanizmalar, tek bir epistemolojik kökene bağlanabilir. Ortak köken, insanın henüz mevcut olmayan geleceği şimdiki eylemin belirleyicisi hâline getirebilmesidir; farklı sonuçlar ise eylemin hangi nedensel düzeye müdahale edebildiğinden kaynaklanır.

Burada daha ileri bir zamansal paradoks belirir. İnsan, geleceğe ilişkin tahminini değişmez bir sonuç olarak kabul edip yalnızca onun gerçekleşmesini beklemek zorunda değildir; tahmin sayesinde davranışını değiştirerek geleceğin gerçekleşme biçimini de değiştirebilir. Böylece geleceğe ilişkin bilgi, geleceği yalnızca görünür kılan bir araç olmaktan çıkarak onun oluş koşullarını yeniden düzenleyen bir etken hâline gelebilir. Ancak bilgi, hakkında bilgi verdiği süreci değiştirdiğinde öngörüyle gerçekleşen sonuç arasındaki ilişki karmaşıklaşır. Bir öngörü, doğrulandığı için etkili olabileceği gibi doğrulanmasını engellediği için de başarılı olabilir. Öngörünün gerçeklikle ilişkisi, yalnızca doğru veya yanlış olma ayrımına indirgenemez; öngörünün gerçeklik üzerinde meydana getirdiği değişiklik de değerlendirilmelidir. Bu nedenle öngörünün epistemik değeri ile müdahalenin pratik başarısı birbirinden ayrı fakat bağlantılı ölçütlerdir.

Meksika'daki Trudy Kasırgası uyarısı, nihayetinde geleceğin insan yaşamında nasıl mevcut olabildiğine ilişkin daha genel bir ontolojik ilkeyi açığa çıkarır. Kasırganın henüz gerçekleşmemiş kıyı etkileri, mevcut davranışları belirleyen doğrudan fiziksel nedenler değildir; fakat kasırgaya ilişkin tahminler, kurumların ve bireylerin bugün ne yapacağını etkileyen gerçek nedensel unsurlardır. Robert K. Merton'un kendi kendini gerçekleştiren kehanet kavramı, bu genel yapının özellikle toplumsal sistemlerde kendi üzerine dönebilen biçimini açıklar. Beklenti, hakkında beklenti oluşturulan sürecin nedenlerine müdahale edebildiğinde geleceği üretebilir; önleyici davranışları harekete geçirdiğinde geleceğin belirli sonuçlarını engelleyebilir; fiziksel sürece doğrudan müdahale edemediğinde ise onun karşısındaki toplumsal koşulları yeniden örgütleyebilir. Kendi kendini gerçekleştiren kehanet ile doğal afete hazırlık aynı nedensel mekanizma değildir; fakat ikisi de aynı öngörüsel yetinin, yani geleceği henüz gerçekleşmeden bugünkü davranışın gerekçesine dönüştürme kapasitesinin farklı işleyişleridir.

Böylece nedensellik, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş olayların şimdiki zamanı üretmesi üzerinden değil, geçmiş ve mevcut bilgiler aracılığıyla oluşturulan gelecek tasarımlarının şimdiki zamanı nasıl örgütlediği üzerinden de incelenebilir. Burada nedensel zamanın yönü tersine dönmez; zamanın henüz gerçekleşmemiş boyutu, şimdiki zamanda mevcut olan bilgi aracılığıyla nedensel açıdan etkin hâle gelir. İnsanın zamansal özgünlüğü, yalnızca geçmişi hatırlamasında veya şimdiki zamanı algılamasında değil, olası gelecekler arasında ayrım yaparak mevcut davranışını yeniden düzenleyebilmesinde bulunur. Bu yeti, toplumsal alanda beklentilerin kendi doğrulanma koşullarını üretmesini mümkün kılabilirken doğal tehlikeler karşısında korunma ve uyarlanma davranışlarının temelini oluşturur. Gelecek, henüz gerçekleşmemiş olduğu için maddi gerçekliğin mevcut bir parçası değildir; fakat ona ilişkin beklenti şimdiki gerçekliğin parçasına dönüştüğünde, gerçekleşecek geleceğin koşullarını değiştirebilir. Nihai paradoks da burada yatar: İnsan, gerçekleşmemiş bir geleceğin bilgisiyle bugünü değiştirerek, bildiğini düşündüğü geleceği gerçekleştirebilir veya gerçekleşmekten alıkoyabilir.                                                                               

Görünürlüğün Ontolojisi

Dijital dünyada bir varlığı ortadan kaldırmak için onu silmek gerekmez; başkalarının karşısına çıkma ihtimalini azaltmak, aynı varlığın toplumsal gerçeklik içerisindeki etkisini önemli ölçüde değiştirebilir. Brezilya'da 16 Ekim'de gündeme gelen Meta tartışması, dijital varoluşun klasik varlık-yokluk karşıtlığına indirgenemeyen fenomenolojik yapısını görünür kılmaktadır. Şirket içi yazışmalara dayanan haberlere göre Luiz Inácio Lula da Silva'nın Instagram hesapları seçim sürecinde belirli teknik kısıtlamalardan etkilenirken rakibi Flávio Bolsonaro'nun profili ve WhatsApp kanalı bazı öneri sistemlerinde kullanıcılara gösterilmiştir. Meta, yaşanan sorunların teknik nedenlerden kaynaklandığını ve herhangi bir siyasi tarafı kayırmadığını savunmaktadır. Tartışmanın felsefi önemi, henüz kanıtlanmamış bir siyasi müdahale niyetinden ziyade, dijital platformların varlık ile görünürlük arasında oluşturduğu özgün ilişkide bulunur. Fiziksel gerçeklikte bir nesnenin var olması ile algılanması birbirinden ayrılabilirken dijital kamusal alanda bir hesabın toplumsal etkinliği, ne ölçüde görünür kılındığına yapısal olarak bağımlıdır. Burada varlık yalnızca mevcut olup olmama üzerinden değil, mevcut olanın başka bilinçlerin fenomenal alanına hangi yoğunlukta dahil edildiği üzerinden de incelenmelidir.

Klasik ontolojik ayrımda bir şeyin varlığı, belirli bir anlamda mevcut olup olmadığı sorusuyla ele alınır. Bir nesne vardır veya yoktur; bir hesap platformun veri tabanında bulunmaktadır veya bulunmamaktadır. Klasik iki değerli mantığın üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesi (principium tertii exclusi), belirli bir önermenin doğru veya yanlış olmasının dışında üçüncü bir doğruluk değeri bulunmadığını ifade eder. Ancak dijital görünürlüğün dereceli yapısı, bu ilkenin ihlal edildiği anlamına gelmez. Çünkü bir hesabın mevcut olup olmadığı ile mevcut hesabın ne kadar görünür olduğu aynı önerme değildir. İlkinde hesabın teknik varlığına ilişkin ikili bir durum, ikincisinde ise hesabın kullanıcılarla kurduğu görünürlük ilişkilerinin niceliği ve dağılımı söz konusudur. Dijital varoluşun özgünlüğü, üçüncü hâlin imkânsızlığı ilkesinin geçersizleşmesinde değil, ikili varlık statüsünün toplumsal etkinliği açıklamak için yetersiz kalmasındadır. Bir hesap bütünüyle mevcut olabilir, fakat kamusal dolaşım içerisindeki görünürlüğü çok düşük düzeyde kalabilir. Böylece ontolojik mevcudiyet ile fenomenolojik erişilebilirlik birbirinden ayrılır.

Bu nedenle dijital alanda en az üç düzeyin birbirinden ayrılması gerekir: teknik mevcudiyet, fenomenolojik görünürlük ve toplumsal etkinlik. Teknik mevcudiyet, bir hesabın veya içeriğin platformun sistemleri içerisinde bulunmasıdır. Fenomenolojik görünürlük, söz konusu hesabın belirli kullanıcıların deneyim alanına girebilmesidir. Toplumsal etkinlik ise görünür hâle gelen içeriğin başka bireylerin düşüncelerini, davranışlarını veya ilişkilerini etkileyebilme kapasitesidir. Bu üç düzey birbirini koşullandırabilir, ancak birbirine indirgenemez. Bir hesap teknik olarak mevcutken çok az kullanıcıya gösterilebilir; çok sayıda kullanıcıya gösterilen bir içerik sınırlı toplumsal etki yaratabilir; daha dar bir kitleye ulaşan başka bir içerik ise yoğun etkileşimler üzerinden daha geniş sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla görünürlük, etkiyle özdeş olmamakla birlikte dijital kamusal alanda etkinin gerçekleşmesi için önemli koşullardan biridir. Varlığın bulunması, varlığın algılanmasını; algılanması ise varlığın etkili olmasını zorunlu olarak garanti etmez. Dijital gerçeklik, bu üç katman arasındaki ilişkilerin sürekli yeniden düzenlendiği bir yapı içerisinde işler.

Fenomenolojinin temel sorusu burada yeni bir anlam kazanır. Edmund Husserl'in yaklaşımında nesne, bilinçte tek seferde tüketilen bütün özellikleriyle verilmez; farklı görünüşleri, yönleri ve deneyim ufukları aracılığıyla kavranır. Bir nesnenin belirli bir anda görünen yüzü, onun bütün varlığından ibaret değildir. Ancak nesnenin deneyimlenmesi, bilincin ona yönelmesi ve nesnenin belirli görünüşler altında verilmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla nesnenin kendisi ile nesnenin bilinç açısından görünüşü birbirinden ayrıdır. Dijital platformlarda bu ayrım, teknolojik bir aracılık kazanır. Kullanıcı, platformda mevcut bütün içeriklerle doğrudan karşılaşmaz; belirli sıralama, öneri ve erişim mekanizmaları tarafından oluşturulan sınırlı bir görünüş alanıyla karşılaşır. Dijital fenomenolojik alan, mevcut olan bütün nesnelerin kendilerini eşit biçimde sunduğu tarafsız bir yüzey değildir; hangi nesnenin hangi bilince hangi sıklıkla görüneceğini düzenleyen teknik işlemler tarafından yapılandırılır. Böylece fenomenolojik görünüşün koşullarına algoritmik seçicilik eklenir.

Buradaki önemli dönüşüm, görünürlüğün yalnızca öznenin dikkatine bağlı olmaktan çıkmasıdır. Fiziksel dünyada da her nesne herkes tarafından görülmez; mekânsal uzaklık, görüş açısı, ışık, dikkat ve bedensel konum algının sınırlarını belirler. Dolayısıyla fenomenolojik seçicilik dijital dünyaya özgü değildir. Ancak dijital ortamda bu seçicilik, büyük ölçüde verilerin işlenmesiyle oluşturulan görünürlük düzenlemeleri tarafından belirlenebilir. Aynı içerik, bir kullanıcıya defalarca önerilirken başka bir kullanıcının karşısına hiç çıkmayabilir. İçeriğin teknik varlığı değişmemesine rağmen farklı kullanıcıların deneyim ufuklarında farklı konumlar kazanır. Fiziksel dünyada görünürlüğün sınırları çoğunlukla bedensel ve mekânsal koşullarla ilişkiliyken dijital dünyada bu sınırlara hesaplamalı sıralama, öneri uygunluğu ve erişim dağıtımı eklenir. Algoritma yalnızca mevcut içeriklerin sırasını değiştirmez; kullanıcıların karşılaşabilecekleri olası deneyim alanlarının oluşumuna da katılır.

Bu yapı, fenomenolojik özdeşlik ile teknik özdeşlik arasında özgün bir ayrım üretir. Belirli bir hesabın kullanıcı adı, içerikleri, kayıtları ve teknik kimliği zaman boyunca aynı kalabilir. Ancak hesabın kamusal deneyimde kazandığı görünürlük, farklı zamanlarda bütünüyle değişebilir. Teknik bakımdan aynı nesne, fenomenolojik dolaşım açısından farklı bir mevcudiyet yoğunluğuna sahip olabilir. Dün çok sayıda insanın karşısına çıkan bir hesap, bugün teknik olarak aynı kalmasına rağmen çok daha az kişinin deneyim alanına dahil olabilir. Böylece nesnenin kendi kayıt düzeyindeki özdeşliği korunurken başkalarıyla kurduğu görünürlük ilişkilerinin yapısı değişir. Dijital nesnenin teknik olarak kendisiyle özdeş kalması, toplumsal fenomen olarak aynı görünürlük koşullarında varlığını sürdürdüğü anlamına gelmez. Bir hesabın kim olduğu değişmeden, kamusal alanda ne ölçüde mevcut olduğu değişebilir.

Burada varlığın iki farklı sürekliliği ortaya çıkar. Birincisi, belirli bir hesabın kayıtlarının ve teknik kimliğinin zaman boyunca korunmasına dayanan ontik sürekliliktir. İkincisi ise hesabın kullanıcıların deneyim alanında yeniden görünmesine, tanınmasına ve hatırlanmasına dayanan fenomenolojik sürekliliktir. Ontik süreklilik kesintiye uğramadan fenomenolojik süreklilik zayıflayabilir. Bir hesap her gün paylaşım yapmaya devam edebilir; fakat bu paylaşımların önceki ölçüde dağıtılmaması, kamusal görünürlüğün yeniden üretilmesini sınırlandırabilir. Buradaki paradoks, varlığın kendi etkinliğini sürdürmesine rağmen başkaları açısından giderek daha az görünür hâle gelmesidir. Dijital unutulma, her zaman içeriğin silinmesiyle gerçekleşmez; içeriğin tekrar tekrar görünür kılınmasını sağlayan bağlantıların zayıflaması da unutulma koşulları üretebilir. Böylece görünürlüğün azalması, varlığın maddi veya teknik ortadan kalkışından farklı bir toplumsal silinme biçimine dönüşebilir.

Meta hakkındaki haberin somut önemi tam olarak bu ayrımda bulunur. Folha de S.Paulo'nun aktardığı şirket içi mesajlar, Lula'nın kampanya hesaplarını etkileyen teknik kısıtlamaları ve Flávio Bolsonaro'ya ilişkin bazı önerileri gündeme taşımıştır. Özellikle belirli Instagram paylaşımlarının ücretli olarak öne çıkarılamaması, hesabın kapatılmasıyla aynı şey değildir; mevcut bir içeriğin belirli dağıtım kanallarına erişiminin kısıtlanmasıdır. Meta, bunların siyasi gerekçeli müdahaleler olmadığını, teknik sorunlar ve çeşitli kuralların uygulanmasından kaynaklandığını açıklamıştır. Burada olayların nedenine ilişkin anlaşmazlık sürerken, görünürlüğün teknik varlıktan farklı bir düzeyde düzenlenebildiği açıktır. Bir içeriğin platformda kalmasına izin verilmesi ile o içeriğin dağıtım mekanizmalarına eşit koşullarda katılabilmesi birbirinden bağımsız değerlendirilmesi gereken özelliklerdir. Hesabın yasaklanmamış olması, bütün görünürlük kanallarının değişmeden işlediğini kanıtlamaz; belirli bir görünürlük sorunu bulunması da tek başına kasıtlı siyasi tarafgirliği kanıtlamaz.

Buradan algoritmik mevcudiyetin dereceli yapısı geliştirilebilir. Bir dijital içerik, belirli bir kullanıcıya gösterilip gösterilmediği bakımından ikili bir duruma sahiptir: Ya o kullanıcının ekranında belirmiştir ya da belirmemiştir. Ancak aynı içeriğin binlerce veya milyonlarca kullanıcıya ulaşma olasılığı, bütün kullanıcılar için tek bir ikili değerden oluşmaz. İçeriğin önerilme uygunluğu, sıralamadaki konumu, kullanıcıların davranışları, bağlantı ağları ve platformun dağıtım kuralları, görünürlüğün kapsamını etkileyebilir. Dolayısıyla tekil bir gösterim olayı ikili biçimde gerçekleşirken gösterimlerin toplumsal dağılımı derecelidir. Üçüncü hâlin imkânsızlığı tekil önermenin doğruluk yapısını korurken görünürlüğün yoğunluğu, birbirinden farklı çok sayıda gösterim ilişkisinin dağılımı üzerinden oluşur. Böylece dijital alanın daha çok veya daha az görünürlük üzerinden işlemesi, klasik mantığın ortadan kalkmasını değil, mantıksal varlık ayrımıyla ilişkisel görünürlük ölçüsünün farklı düzeylerde bulunmasını gerektirir.

Bu ayrımın epistemolojik sonucu, görünürlük eksikliğinin yoklukla karıştırılabilmesidir. Bir birey belirli bir hesabın içerikleriyle artık karşılaşmadığında, hesabın etkinliğini kaybettiği, paylaşım yapmadığı veya kamusal önemini yitirdiği sonucuna ulaşabilir. Oysa kişinin deneyim ufkunda bulunmamak, nesnenin platformun bütününde mevcut olmadığı anlamına gelmez. Bilinç, kendisine sunulan sınırlı görünürlük alanını daha kapsamlı gerçekliğin temsilcisi olarak kabul ettiğinde, epistemik bir yer değiştirme gerçekleşir: Görülmeyen şey, mevcut olmayan şeymiş gibi değerlendirilebilir. Dijital epistemik yanılsama, öznenin kendi karşılaşma alanının sınırlarını dünyanın ontolojik sınırlarıyla özdeşleştirmesidir. Platformun belirli içerikleri daha az göstermesi, yalnızca içeriklerin dağılımını değil, kullanıcıların hangi içeriklerin mevcut veya önemli olduğuna ilişkin tasarımlarını da dolaylı olarak etkileyebilir.

Fenomenolojik açıdan bu süreç, yokluğun temsil edilmeden üretilmesi olarak açıklanabilir. Bir içeriğin mevcut olmadığını açıkça söylemek, yokluğa ilişkin pozitif bir önerme üretmektir. Buna karşılık içeriğin kullanıcıya hiç gösterilmemesi, çoğu zaman doğrudan bir yokluk bildirimi içermez. Kullanıcı, hangi içeriği kaçırdığını veya hangi hesabın öneri sisteminde daha geri plana itildiğini bilmeyebilir. Böylece içerik, bilincin içerisinde yok olarak temsil edilmekten ziyade bilincin yöneldiği görünüş alanının dışında kalır. Bu iki durum birbirinden farklıdır. Bir nesnenin bulunmadığını bilmek ile nesneyle karşılaşma imkânının sınırlandırılması aynı epistemik deneyim değildir. Dijital görünmezleştirmenin özgün gücü, kimi zaman bir varlığın yok olduğunu düşündürmesinden değil, o varlığın yokluğu üzerine düşünmeyi bile gerektirecek bir karşılaşmanın gerçekleşmemesinden kaynaklanır. Burada görünmezlik, açık bir yasaktan farklı olarak fark edilmeyen bir deneyim eksikliği biçiminde ortaya çıkabilir.

Ancak her düşük görünürlük, kasıtlı görünmezleştirme anlamına gelmez. Dijital dağıtım sistemlerinde içeriklerin çoğunun sınırlı dikkat ve ekran alanı içerisinde rekabet etmesi, bazı içeriklerin daha az görünür olmasını sağlayabilir. Kullanıcı tercihlerindeki değişimler, yayın zamanları, içerik özellikleri, teknik hatalar ve platform kuralları aynı sonuca farklı nedenlerle yol açabilir. Bu nedenle fenomenolojik görünmezlik ile bilinçli sansür arasında doğrudan özdeşlik kurulamaz. Görünürlüğün azalması gözlemlenebilir bir dağıtım sonucu; bu azalmanın neden ve niyet bakımından açıklanması ise ayrı bir ampirik sorundur. Aynı fenomenal sonuç, birbirinden farklı teknik ve kurumsal mekanizmalarla ortaya çıkabilir. Felsefi analiz açısından belirleyici olan, görünürlüğün dereceli bir gerçeklik olmasıdır; belirli bir olayda kasıtlı müdahale bulunup bulunmadığı ise teknik kayıtlar, dağıtım verileri ve bağımsız incelemeler aracılığıyla araştırılmalıdır.

Dijital görünürlüğün dereceli yapısı, toplumsal tanınmanın ontolojik koşullarını da değiştirir. Toplumsal varlık, yalnızca bireyin veya hesabın kendi başına bulunmasıyla tamamlanmaz; başkaları tarafından fark edilme, tanınma, hatırlanma ve çeşitli ilişkiler içerisinde konumlandırılma süreçleriyle de gelişir. Bir siyasal aktörün dijital hesabı, bu açıdan yalnızca içerik depolayan teknik bir nesne değildir; kamusal tanınma ilişkilerinin kurulabildiği arayüzlerden biridir. Hesabın görünürlüğü değiştiğinde aktörün gerçek kimliği veya hukuki statüsü değişmez; ancak belirli kullanıcılarla kurabileceği iletişim ilişkilerinin kapsamı değişebilir. Böylece teknik erişim ile kamusal tanınma arasında nedensel bir bağlantı kurulur. Dijital platform, toplumsal öznenin varlığını yaratmaz; fakat öznenin belirli kamusal alanlarda nasıl görünür olabileceğinin koşullarını düzenlemeye katılır. Bu nedenle görünürlük, yalnızca niceliksel bir gösterim meselesi değil, toplumsal tanınmanın gerçekleşme imkânıyla ilişkili bir sorundur.

Aynı noktada görünürlüğün ilişkisel ontolojisi belirginleşir. Bir hesabın görünürlük derecesi, hesabın kendi içerisinde taşıdığı değişmez bir özellik değildir. Görünürlük, belirli bir içerik, belirli bir kullanıcı, belirli bir zaman ve belirli bir dağıtım düzeni arasındaki ilişkide gerçekleşir. Aynı hesap bir kullanıcı grubu için sürekli görünürken başka bir grup açısından neredeyse hiç mevcut olmayabilir. Bu nedenle dijital görünürlük, nesnenin özüne içkin mutlak bir nitelikten çok, nesne ile alımlayıcı arasındaki ilişkinin sonucudur. Dijital varlık tek bir teknik kimliğe sahip olabilir; fakat görünürlük bakımından çok sayıda farklı fenomenolojik mevcudiyet biçiminde ortaya çıkar. Böylece tek bir hesabın toplumsal deneyimdeki varlığı, bütün kullanıcılar açısından özdeş bir görünüşe indirgenemez. Hesap teknik bakımdan birdir; deneyimsel karşılıkları ise farklı ilişkiler boyunca çoğullaşır.

Bu çoğulluk, dijital kamusal alanın klasik ortak görünürlük varsayımını da sınırlar. Geleneksel kamusal mekânda aynı yerde bulunan insanlar, belirli bir nesneye veya olaya ortak duyusal koşullar altında yönelebilir. Elbette bu ortaklık hiçbir zaman mutlak değildir; dikkat, konum ve yorum farklılıkları devam eder. Ancak dijital platformlarda kullanıcıların karşılaştıkları içerik dizileri birbirinden önemli ölçüde farklılaşabilir. Aynı platformun kullanıcıları, aynı anda bütünüyle farklı gündemler, siyasal aktörler ve bilgi kaynaklarıyla karşılaşabilir. Burada ortak teknik altyapı, zorunlu olarak ortak fenomenolojik alan üretmez. Dijital kamusal alan, tek bir görünürlük ufkunun bütün kullanıcılar arasında paylaştırıldığı homojen bir mekân değil, aynı altyapı üzerinde çoğalan farklı görünüş alanlarının ilişkisel bütünlüğüdür. Böylece kamusal olanın sınırları yalnızca kimlerin konuşabildiğine göre değil, kimin sözünün hangi kullanıcıların karşısına çıkabildiğine göre de şekillenir.

Bu durum siyasal temsilin işleyişinde yeni bir ayrım oluşturur: ifade edebilme hakkı ile duyulabilme imkânı aynı şey değildir. Bir siyasal aktör, belirli bir platformda görüşlerini yayımlama hakkına sahip olabilir; ancak yayımladığı içeriklerin geniş bir kitleye ulaşması teknik dağıtım koşullarına bağlıdır. Buradan her içeriğin herkese eşit sıklıkta gösterilmesi gerektiği sonucu çıkmaz; kullanıcı tercihleri, içeriklerin ilgililiği ve platformun meşru güvenlik kuralları dağıtımın farklılaşmasına neden olabilir. Bununla birlikte aynı kurallara tabi aktörlerin görünürlüklerinin hangi mekanizmalarla belirlendiği, özellikle seçim dönemlerinde denetlenebilirlik ve eşit uygulama açısından önem kazanır. İfade özgürlüğünün biçimsel varlığı ile ifadenin kamusal dolaşıma katılma koşulları birbirinden ayrıldığında, dijital siyasal alanın değerlendirilmesi yalnızca yasaklanan içeriklerin sayısına indirgenemez. Dağıtım mekanizmalarının nasıl işlediği de kamusal iletişimin yapısal koşullarından biridir.

Brezilya örneğinde söz konusu ayrım daha somut hâle gelir. Lula'nın belirli paylaşımlarının öne çıkarılmasında yaşandığı bildirilen sorunlar ile Flávio Bolsonaro'nun hesabının bazı öneri alanlarında belirmesi, iki farklı görünürlük mekanizmasını gündeme getirmiştir. Birincisi belirli bir dağıtım kanalına erişimin kısıtlanmasıyla, ikincisi ise öneri yoluyla görünürlük sağlanmasıyla ilişkilidir. Ancak ücretli tanıtım ile organik öneri aynı teknik süreç değildir ve bunların etkileri doğrudan birbirine eşitlenemez. Dahası, iki olayın aynı dönemde gerçekleşmiş olması, aralarında kasıtlı bir koordinasyon bulunduğunu tek başına kanıtlamaz. Meta'nın teknik hata açıklamaları ve siyasi tarafgirlik iddialarını reddetmesi, olgusal değerlendirmede ayrıca dikkate alınmalıdır. Felsefi bakımdan önemli olan, dijital görünürlüğün farklı teknik katmanlarda artırılıp azaltılabilmesi; ampirik bakımdan önemli olan ise bu değişikliklerin nedenlerinin ve sonuçlarının ayrı ayrı doğrulanmasıdır. Böylece ontolojik çözümleme, siyasi niyet hakkındaki kanıtlanmamış bir hükme bağımlı olmadan geliştirilebilir.

Daha derin düzeyde algoritmik görünürlük, varlığın deneyim alanına kabul edilme eşiği olarak anlaşılabilir. Bir içerik sistemde mevcut olsa bile kullanıcıya ulaşabilmesi için belirli teknik koşulların karşılanması gerekir. Öneri uygunluğu, sıralama, arama sonuçlarında konumlandırma ve çeşitli dağıtım süreçleri, var olan nesnenin görünür olabilme koşullarını etkiler. Burada algoritma, varlığın kendisini metafizik anlamda meydana getirmez; ancak varlığın belirli kullanıcılar için görünüş kazanmasının teknik aracılarından biri olur. Fenomenolojik terminolojiyle ifade edilirse algoritmik düzenleme, nesnenin kendisinden ziyade nesnenin hangi deneyim ufkunda nasıl belirebileceğine müdahale eder. Dijital varlığın görünüş koşulları, yalnızca algılayan öznenin bilincine değil, nesne ile bilinç arasına yerleşen hesaplamalı aracılık mekanizmalarına da bağlıdır. Bu nedenle dijital fenomenoloji, yalnızca kullanıcı deneyimini değil, deneyimin mümkün nesnelerini önceden seçen teknik düzenekleri de incelemek zorundadır.

Burada negatif görünürlük üretimi olarak adlandırılabilecek özgün bir işlem ortaya çıkar. Pozitif görünürlük üretiminde sistem, belirli bir içeriğin daha fazla kullanıcı tarafından görülmesini sağlayacak bağlantıları artırır. Negatif görünürlük üretiminde ise içerik silinmeden veya bütünüyle yasaklanmadan dağıtım bağlantıları sınırlandırılabilir. Böylece bir nesnenin teknik mevcudiyeti korunurken kamusal karşılaşma ihtimalleri azaltılır. Bunun kasıtlı veya kurala dayalı bir işlem olup olmadığı somut olayda ayrıca belirlenmelidir; kavramsal olarak önemli olan, görünürlük derecesinin teknik müdahalelerle değiştirilebilir olmasıdır. Negatif görünürlük, varlığı yok etmeyen fakat varlığın belirli ilişkiler içerisinde görünüş kazanma kapasitesini azaltan dağıtımsal bir durumdur. Böylece klasik yasaklama ile dijital görünürlük sınırlaması arasındaki fark belirginleşir: İlkinde varlığın belirli bir alanda bulunması engellenebilir; ikincisinde varlığın bulunmasına izin verilirken onun karşılaşma ilişkileri sınırlandırılabilir.

Bu mekanizmanın ontolojik özgünlüğü, yokluğun varlık üzerinde değil, ilişki üzerinde üretilmesidir. Bir hesabın silinmesi, teknik nesnenin varlığına yönelik doğrudan müdahaledir. Bir hesabın görünürlüğünün azaltılması ise nesnenin başkalarıyla kurabileceği belirli bağlantılara yönelik müdahaledir. Hesap var olmaya devam eder, içerikler saklanabilir ve doğrudan erişim belirli koşullarda mümkün kalabilir; ancak daha önce gerçekleşen bazı karşılaşmalar artık gerçekleşmeyebilir. Dolayısıyla eksilen şey yalnızca bir nesne değildir; nesne ile alımlayıcı arasında kurulabilecek ilişkilerin belirli bir bölümüdür. Dijital görünmezlik, kimi zaman nesnenin yokluğu değil, nesnenin görünür olmasını sağlayan ilişkilerin yokluğudur. Burada ontolojik analiz, tekil nesnelerin mevcudiyetinden nesneler arasındaki erişim ve karşılaşma bağlantılarının mevcudiyetine doğru genişler.

Aynı yapı, dijital alanda dereceli toplumsal varoluş kavramını mümkün kılar. Bununla bir kişinin veya hesabın daha fazla görüntülendiğinde ontolojik bakımdan daha gerçek olduğu ileri sürülmez. Bir insanın veya hesabın varlığı, görüntülenme sayısına bağlı değildir. Dereceli olan, söz konusu varlığın belirli bir kamusal iletişim alanında ne ölçüde görünürlük ve etkileşim ilişkilerine katıldığıdır. Dolayısıyla dereceli toplumsal varoluş, varlığın metafizik gerçekliğinin artıp azalması değil, varlığın toplumsal karşılaşmalar içerisinde kazandığı fiilî mevcudiyet yoğunluğunun değişmesi anlamına gelir. Bu ayrım korunmadığında fenomenoloji, varlığı yalnızca algılanmaya indirgeyen aşırı öznelci bir ontolojiye dönüşebilir. Oysa burada savunulan şey, görülmeyenin var olmadığı değil, görülmeyenin belirli bir toplumsal alandaki etkisinin görünürlük ilişkilerinden bağımsız olarak açıklanamayacağıdır.

Dijital fenomenolojinin başka bir problemi de görünürlüğün kendisinin yeterince görünür olmamasıdır. Kullanıcı, belirli içerikleri ekranında görür; ancak neden o içeriklerin gösterildiğini, başka hangi içeriklerin gösterilmediğini ve hangi sıralama mekanizmalarının uygulandığını çoğu zaman tam olarak bilemez. Böylece deneyimin görünen içeriği ile deneyimi oluşturan teknik koşullar arasında bir bilgi asimetrisi ortaya çıkar. Algoritmik sistemin sonuçları kullanıcı açısından görünürken o sonuçların üretim süreci kısmen opak kalabilir. Dijital özne, hangi nesneleri gördüğünü bilebilir; fakat neden özellikle o nesneleri gördüğünü ve hangi alternatif nesnelerle karşılaşmadığını aynı açıklıkla bilemeyebilir. Buradan ikinci dereceden bir epistemolojik problem doğar: Yalnızca dünyanın görünüşü değil, dünyanın görünüşünü düzenleyen mekanizmaların bilgisi de eşitsiz biçimde dağıtılır.

Söz konusu epistemik asimetri, platformların kamuoyundaki işlevini değerlendirirken özellikle önemlidir. Bir içerik yüksek görüntülenme sayısına sahip olduğunda bu durum, kullanıcıların onu kendiliğinden tercih ettiğini, algoritmik önerilerin etkili olduğunu veya başka dağıtım kanallarının katkıda bulunduğunu tek başına göstermez. Benzer biçimde düşük erişim, içeriğe yönelik ilginin azlığından, teknik sorunlardan veya dağıtım koşullarından kaynaklanabilir. Ayrıca görünürlük ölçümlerinin kendisi de hata ve eksikliklerden etkilenebilir. Dolayısıyla dijital kamusal görünürlüğün nedenlerini anlamak, yalnızca görüntülenme sayılarını karşılaştırmaktan daha fazlasını gerektirir. Görünürlük bir sonuçtur; bu sonucun hangi mekanizmalar tarafından üretildiği, görünürlüğün kendisinden doğrudan okunamaz. Böylece fenomenolojik mevcudiyetin ölçülmesi ile onun nedensel açıklaması birbirinden ayrılır.

Buradan algoritmik fenomenolojik asimetri kavramı geliştirilebilir. Platform, hangi içeriklerin hangi koşullarda dağıtıldığını belirleyen teknik sistemlere ilişkin geniş bilgiye sahip olabilirken kullanıcı ve içerik üreticisi çoğu zaman yalnızca karşılarına çıkan sonuçları gözlemler. Böylece görünürlüğü düzenleyen yapı ile görünürlüğe maruz kalan özne, aynı bilgi konumunda bulunmaz. İçerik üreticisi hesabının varlığını ve yayınladığı içeriği doğrudan bilir; fakat içeriğin farklı kullanıcıların karşısına hangi olasılıklarla çıktığını sınırlı veriler aracılığıyla değerlendirebilir. Kullanıcı ise gördüğü içerikleri bilir, ancak görmediği içeriklerin toplamından haberdar olmayabilir. Dijital fenomenolojik alanın kuruluş koşulları ile bu alan içerisinde deneyim yaşayan öznelerin bilgi kapasitesi arasında yapısal bir asimetri bulunabilir. Bu nedenle görünürlük sorunları yalnızca dağıtımın nasıl yapıldığıyla değil, dağıtımın nasıl bilinebildiği ve denetlenebildiğiyle de ilgilidir.

Siyasal iletişim açısından daha geniş sonuç, kamusal varlığın artık yalnızca konuşma ve temsil hakkıyla açıklanamamasıdır. Demokratik siyasal rekabette adayların hukuki statüleri, ifade özgürlükleri ve kamusal iletişim imkânları ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Dijital platformlar, adayların siyasal kimliklerini veya seçmenlerin tercihlerinin tamamını belirlemez; ancak belirli mesajların hangi kullanıcılarla karşılaşabileceğinin koşullarını etkileyebilir. Bu nedenle algoritmik dağıtım sistemlerinin seçim dönemlerinde nasıl işlediğine ilişkin tartışmalar, yalnızca teknik hata veya şirket politikası sorunu değildir; kamusal görünürlüğün eşit ve öngörülebilir kurallarla düzenlenip düzenlenmediğine ilişkin kurumsal bir sorundur. Dijital alanda siyasal ifadenin mevcudiyeti ile siyasal ifadenin kamusal karşılaşma imkânı aynı düzeyde güvence altına alınmış olmayabilir. Bu farklılığın değerlendirilmesi, bütün adaylara otomatik olarak özdeş erişim sağlanması gerektiğini varsaymadan da şeffaflık, tutarlı kural uygulaması ve bağımsız denetim üzerinden yürütülebilir.

Üçüncü hâlin imkânsızlığına ilişkin başlangıç sorusu, böylece daha kapsamlı biçimde yanıtlanabilir. Dijital görünürlüğün dereceli olması, bir hesabın aynı anda hem var hem yok olduğunu ileri sürmeyi gerektirmez. Hesap teknik düzeyde mevcuttur; fakat bu mevcudiyetin toplumsal olarak deneyimlenmesi farklı erişim ilişkilerine bağlıdır. Görünürlük ilişkilerinin sayısı, sıklığı ve dağılımı değiştikçe hesabın kamusal mevcudiyet yoğunluğu da değişebilir. İkili ontolojik statü ile dereceli fenomenolojik görünürlük birbirini dışlamaz; farklı sorulara yanıt verir. Birincisi neyin mevcut olduğunu, ikincisi mevcut olanın kime, ne zaman ve hangi yoğunlukta göründüğünü araştırır. Dolayısıyla dijital alan üçüncü hâlin imkânsızlığını çökertmez; varlık hakkında tek bir ikili önermenin, ilişkisel varoluşun bütün koşullarını açıklamaya yetmediğini gösterir.

Burada daha genel bir ontolojik sonuç ortaya çıkar: Bir varlığın mevcut olması ile mevcut varlığın belirli bir dünya içerisinde yer edinmesi aynı şey değildir. Dijital platformun veri tabanında bulunan içerik, potansiyel olarak erişilebilir olabilir; fakat onun belirli kullanıcıların deneyim ufkuna fiilen dahil edilmesi ayrı bir sürece bağlıdır. Teknik mevcudiyet, görünüşün imkânını sağlar; dağıtım mekanizmaları görünüşün koşullarını belirler; kullanıcıların algı ve etkileşimleri ise görünüşün toplumsal sonuçlarına katılır. Böylece dijital gerçeklik, nesnenin teknik varlığından fenomenolojik belirişine ve oradan toplumsal etkisine uzanan çok katmanlı bir ilişkiler bütünü oluşturur. Algoritma, varlığı yaratmadan varlığın görünüş koşullarını; görünüş koşullarını değiştirerek de varlığın toplumsal etkilerinin gerçekleşme imkânlarını değiştirebilir. Bu etki mutlak değildir, ancak dijital kamusal alanın ontolojik örgütlenmesinde belirleyici bir aracılık işlevi görebilir.

Brezilya'daki Meta tartışmasının felsefi önemi, nihayetinde bir hesabın kapatılıp kapatılmadığı sorusunun ötesine geçer. Dijital gerçeklikte varlığın silinmesi ile varlığın görünürlükten uzaklaştırılması birbirinden farklı işlemlerdir; ikinci işlem, birincisi gerçekleşmeden de toplumsal sonuçlar üretebilir. Bir hesabın teknik özdeşliği korunurken fenomenolojik mevcudiyeti zayıflayabilir; kamusal iletişim hakkı sürerken belirli dağıtım kanallarına erişimi değişebilir; içerik var olmaya devam ederken kullanıcıların onu deneyimleme ihtimali azalabilir. Ancak bu sonuçların hangi nedenlerle ortaya çıktığı ve kasıtlı bir ayrımcılık içerip içermediği, her somut olayda bağımsız kanıtlarla değerlendirilmelidir. Görünürlüğün ontolojik yapısı ile görünürlüğü değiştiren müdahalenin siyasal niteliği aynı soru değildir.

Son kertede dijital fenomenoloji, varlığın yalnızca kendi içinde ne olduğuna değil, başka bilinçlerin deneyim alanına hangi ilişkiler aracılığıyla dahil olabildiğine yönelmek zorundadır. Teknik olarak mevcut olan nesnenin kamusal gerçekliği, onun görünürlük ilişkilerinden bütünüyle bağımsız değildir. Bu nedenle dijital varlık, ikili mevcudiyet koşulunu korurken dereceli bir fenomenolojik dolaşım içerisinde toplumsal karşılık kazanır. Dijital dünyanın özgün ontolojik gerilimi, varlığın yok olmadan görünmezleşebilmesi ve görünmezleştiği ölçüde belirli toplumsal ilişkilerde etkisizleşebilmesidir. Varlığın gerçekliği görüntülenme sayısına indirgenemez; fakat varlığın kamusal etkinliği, başkalarının karşısına çıkabilme koşullarından da ayrı düşünülemez. Dijital alanda en derin ayrım, var olmak ile yok olmak arasında değil; var olmayı sürdürürken başkalarının dünyasında ne ölçüde yer edinebilmek arasında ortaya çıkar.                                                                                       

Nedenselliğin Çoğulluğu

Bir hareketin başlangıç nedeni, hareketin bütün geleceğini belirlemek zorunda değildir; çünkü kolektif eylem, kendisini meydana getiren koşulların içerisinde kalmakla birlikte bu koşullara indirgenemeyen yeni anlamlar, talepler ve amaçlar üretebilir. Arnavutluk'un başkenti Tiran'da 16 Ekim'de dördüncü gününe giren öğrenci protestolarının binlerce kişinin katıldığı hükümet karşıtı gösterilere dönüşmesi, bu nedensel ve anlamsal çoğullaşmanın somut bir örneğidir. Üniversite koşulları, eğitim maliyetleri, yolsuzluk iddiaları ve tartışmalı kıyı yatırımları etrafında biriken hoşnutsuzluk, Başbakan Edi Rama'nın istifasını talep eden daha kapsamlı bir siyasal harekete dönüşürken göstericilerle polis arasındaki çatışmalar da sürecin yeni bileşenleri hâline gelmiştir. Buradaki temel problem, hareketin başlangıçtaki nedeninin ortadan kalkması değil, hareketin devamı boyunca yeni nedenlerin, anlamların ve hedeflerin aynı kolektif süreç içerisinde örgütlenmesidir. Fiziksel bakımdan belirli bir olay olarak tanımlanabilen kolektif eylem, epistemolojik ve hermenötik bakımdan birbirine indirgenemeyen çok sayıda nedensel açıklamanın ve anlamlandırmanın nesnesine dönüşebilir. Asıl gerilim, tekil bir olayın varlığı ile o olaya yüklenen çoğul anlamlar arasındaki ilişkide ortaya çıkar.

Öncelikle fiziksel nedensellik ile anlamsal nedensellik arasında ayrım kurulmalıdır. Fiziksel nedensellik, belirli olayların ve durumların hangi maddi koşullar altında meydana geldiğini açıklayan ilişkileri ifade eder. Bir kişinin hareket etmesi, kalabalığın belirli bir mekânda toplanması veya polisle göstericiler arasında fiziksel müdahalenin gerçekleşmesi, maddi dünyanın neden-sonuç düzeni içerisinde meydana gelir. Ancak aynı hareketin protesto, direniş, kamu düzeninin ihlali veya siyasal katılım olarak tanımlanması, yalnızca fiziksel hareketin betimlenmesiyle tamamlanmaz. Burada eylemin hangi amaçla gerçekleştirildiği, hangi toplumsal normlarla ilişkilendirildiği, kimler tarafından nasıl yorumlandığı ve hangi siyasal bağlam içerisinde anlam kazandığı belirleyici hâle gelir. Fiziksel nedensellik bir olayın nasıl meydana geldiğini açıklarken anlamsal nedensellik, belirli bir anlamlandırmanın sonraki davranışların oluşumuna nasıl katıldığını araştırır. Bu iki düzey bütünüyle bağımsız değildir; çünkü insanlar eylemlerini yalnızca fiziksel uyaranlara değil, olaylara yükledikleri anlamlara göre de düzenleyebilir.

Bununla birlikte fiziksel nedenselliğin yalnızca tek bir çizgisel dizge içerisinde işlediği varsayımı dikkatle sınırlandırılmalıdır. Fiziksel bir olayın da birden fazla nedeni, farklı koşulları ve karşılıklı etkileşen süreçleri bulunabilir. Dolayısıyla fiziksel dünya mutlak anlamda tek nedenli, anlam dünyası ise zorunlu olarak çok nedenli değildir. Daha kesin ontolojik ayrım şudur: Belirli bir fiziksel olayın gerçekleşmişliği tekil olarak belirlenebilirken aynı olay, farklı açıklama düzeylerinde birbirinden ayrılan çok sayıda nedensel ve anlamsal ilişkiye dahil edilebilir. Bir göstericinin belirli bir anda belirli bir sokakta yürümesi, gerçekleşmiş tekil bir eylemdir. Ancak bu eylem eğitim koşullarına yönelik itiraz, hükümete duyulan güvensizlik, diğer göstericilerle dayanışma veya daha geniş bir toplumsal değişim talebi üzerinden anlamlandırılabilir. Bu açıklamaların bir bölümü aktörün gerçek motivasyonlarıyla örtüşebilir, bir bölümü ise dışarıdan yapılan eksik veya hatalı yorumlar olabilir. Çok sayıda açıklamanın mümkün olması, hepsinin aynı ölçüde doğru olduğu anlamına gelmez; tekil olayın çok sayıda anlamlandırma ilişkisine açık olduğunu gösterir.

Buradan olayın ontolojik tekilliği ile yorumun epistemolojik çoğulluğu arasındaki temel gerilim doğar. Bir olay, belirli bir zaman ve mekânda gerçekleşmiş olması bakımından tekildir; ancak ona ilişkin bilgi, olayın farklı özelliklerini seçen kavramsal çerçeveler aracılığıyla oluşturulur. Eğitim hakkını merkeze alan bir gözlemci, protestonun üniversitelerdeki koşullarla ilişkisini öne çıkarabilir. Siyasal meşruiyeti merkeze alan başka bir gözlemci, Başbakan'ın istifasını talep eden sloganları belirleyici kabul edebilir. Kamu düzenine odaklanan üçüncü bir gözlemci ise gösteriler sırasında meydana gelen fiziksel çatışmaları inceleyebilir. Üçü aynı tarihsel sürece ilişkin konuşmaktadır; ancak aynı süreç içerisinde farklı nesneleştirme işlemleri gerçekleştirmektedir. Epistemolojik çoğulluk, her zaman birbirinden farklı olayların bulunmasından değil, aynı olayın farklı kavramsal ayrımlar altında yeniden nesneleştirilmesinden de kaynaklanır. Gerçeklik tek bir tarihsel oluş içerisinde gerçekleşirken bilgi, gerçekliğin farklı ilişkilerini ayrıştırarak çoğalabilir.

Bu noktada nedensel açıklama ile anlamın gerekçelendirilmesi de birbirinden ayrılmalıdır. Bir eylemin hangi nedenlerle meydana geldiğini açıklamak, onun neden doğru, haklı veya meşru kabul edildiğini göstermekle özdeş değildir. İnsanlar bir davranışı belirli inançlar, arzular, korkular veya beklentiler nedeniyle gerçekleştirebilir; aynı zamanda o davranışı belirli ahlaki ve siyasal gerekçelerle savunabilir. Psikolojik motivasyon, toplumsal neden ve normatif gerekçe, birbirleriyle ilişkili olsa da aynı açıklama türü değildir. Örneğin bir öğrencinin gösteriye katılmasının nedeni geleceğine ilişkin güvensizlik olabilir; öğrencinin katılımını haklı bulmasının gerekçesi ise eğitim politikalarının değişmesi gerektiğine ilişkin normatif değerlendirmesi olabilir. Neden, eylemin meydana gelişini; gerekçe ise eylemin hangi anlam ve değer düzeni içerisinde savunulduğunu açıklamaya yönelir. Ancak gerekçeler de davranışı etkileyebilir. Bir düşüncenin haklı olduğuna inanmak, belirli bir eylemi gerçekleştirme motivasyonunun parçasına dönüşebilir. Böylece anlamsal içerik, yalnızca gerçekleşmiş davranışların yorumlanmasında değil, davranışların meydana gelmesinde de etkili olabilir.

Max Weber'in toplumsal eylem anlayışı, bu ilişkinin sosyolojik temellerinden birini oluşturur. Weber açısından insan davranışının toplumsal eylem olarak kavranabilmesi, aktörün davranışına yüklediği öznel anlamın ve davranışın başkalarının eylemlerine yöneliminin dikkate alınmasını gerektirir. Aynı fiziksel hareket, öznenin ona yüklediği anlam ve içinde gerçekleştiği toplumsal ilişki değiştiğinde farklı bir toplumsal eylem niteliği kazanabilir. Bir kişinin sokakta yürümesi, yalnızca bedensel hareket olarak değerlendirildiğinde belirli bir yer değiştirmedir; fakat başkalarıyla birlikte belirli bir siyasal talebi ifade etmek amacıyla gerçekleştirildiğinde protesto eylemine katılma anlamı kazanabilir. Burada fiziksel hareketin üzerine sonradan yapıştırılan keyfî bir etiket değil, hareketin hangi niyetler ve toplumsal ilişkiler içerisinde gerçekleştiğini belirleyen anlam yapısı söz konusudur. Eylemin toplumsal kimliği, yalnızca bedensel hareketin maddi özelliklerinden değil, hareketin yöneldiği anlam ve karşılıklı beklenti ilişkilerinden de meydana gelir.

Arnavutluk'taki protestoların zaman içinde farklı talepleri birleştirmesi, nedenselliğin bu anlamsal düzeyini daha karmaşık hâle getirir. Kıyı bölgesindeki tartışmalı turizm yatırımı etrafında başlayan önceki gösteriler, eğitim koşullarına ilişkin öğrenci itirazlarıyla ve daha geniş hükümet karşıtı taleplerle aynı siyasal süreç içerisinde birleşmiştir. Burada tek bir başlangıç nedeninin doğrusal biçimde büyümesinden ziyade, birbirinden farklı nedensel süreçlerin ortak bir kolektif hareket içerisinde eklemlenmesi söz konusudur. Eğitim maliyetlerine karşı çıkan bir kişiyle yolsuzluk iddialarını protesto eden başka bir kişi, aynı gösteriye farklı motivasyonlarla katılabilir. Birlikte gerçekleştirilen eylem fiziksel ve örgütsel düzeyde ortak olsa bile katılımcıların eyleme yükledikleri anlamlar özdeş olmak zorunda değildir. Kolektif hareketin tekilliği, onu meydana getiren bireysel ve toplumsal nedenlerin tekilliğini gerektirmez. Aynı gösteri, farklı gerekçelerin ortak bir eylem biçimi içerisinde geçici olarak birleşmesiyle varlık kazanabilir.

Bu durum kolektif öznenin bileşik ontolojisini ortaya çıkarır. Toplumsal hareket, bireysel katılımcılardan bütünüyle bağımsız, kendi başına var olan ayrı bir töz değildir; ancak katılımcıların aritmetik toplamına da indirgenemez. Bireyler birbirlerinin davranışlarını etkiler, ortak sloganlar üretir, belirli hedefler etrafında örgütlenir ve zaman içerisinde yeni kolektif beklentiler oluşturur. Böylece hareket, başlangıçtaki tekil motivasyonlardan farklı bir örgütlenme düzeyi kazanabilir. Bir birey yalnızca eğitim koşulları için gösteriye katılmışken daha sonraki deneyimler sonucunda siyasal temsil sorunlarını da önemsemeye başlayabilir. Başka bir birey başlangıçta hükümet karşıtı olduğu hâlde hareketin içerisinde eğitim taleplerini benimseyebilir. Kolektif özne, bireylerin önceden tamamlanmış amaçlarının toplamı olmaktan çok, bu amaçların karşılıklı etkileşim içerisinde yeniden düzenlendiği ilişkisel bir oluşumdur. Hareketin amacı, katılımcıların değişmez iradelerinden önceden belirlenmiş tek bir sonuç olarak çıkmak zorunda değildir.

Buradan nedensel başlangıç ile nedensel devamlılık arasındaki fark belirginleşir. Bir hareketin başlamasını sağlayan koşullar, hareketin her aşamada aynı koşullarla devam edeceğini garanti etmez. Başlangıçta belirli bir talep insanları bir araya getirebilir; fakat bir araya gelmenin kendisi yeni toplumsal ilişkiler oluşturur. Ortak deneyimler yeni beklentiler, örgütlenme biçimleri ve amaçlar üretebilir. Böylece hareketin varlığını mümkün kılan ilk neden ile hareketin varlığını sonraki aşamalarda yeniden üreten nedenler birbirinden ayrışır. Bir sürecin kökensel nedeni, sürecin bütün zamansal evrelerinin yeterli nedeni olmak zorunda değildir. Nedensel zincirin ilerlemesi, yalnızca ilk etkinin sonraki zamanlara aktarılması anlamına gelmez; zincirin içerisinde yeni koşulların meydana gelmesi ve bu koşulların sonraki aşamalara neden olarak katılması da mümkündür.

Bu yapı, kolektif nedensel özerkleşme olarak tanımlanabilir. Özerkleşme, hareketin artık hiçbir nedene bağlı olmaması veya kendi kendisini mutlak biçimde yaratması anlamına gelmez. Bir toplumsal süreç, kendisini başlatan tekil nedene bağımlılığını azaltırken süreç içerisinde meydana gelen yeni ilişkiler aracılığıyla varlığını sürdürebilir. Başlangıçtaki talep karşılanmasa bile hareket başka talepler geliştirebilir; başlangıçtaki sorun kısmen çözüldüğünde dahi hareketin ürettiği yeni amaçlar devam edebilir. Burada nedenselliğin ortadan kalkması değil, nedensel dayanağın tekil kökenden çoğul ve karşılıklı olarak yeniden üretilen koşullara doğru genişlemesi söz konusudur. Böylece hareket, başlangıç nedeninin mekanik uzantısı olmaktan çıkarak kendi geçmişini, mevcut ilişkilerini ve yeni hedeflerini birlikte taşıyan tarihsel bir sürece dönüşebilir.

Daha ileri düzeyde hareketin kendi faaliyetleri, hareketin sonraki evrelerinin nedenlerinden biri hâline gelebilir. Bir gösteri düzenlenir; gösteri, yeni katılımcıların ve siyasal taleplerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur; yeni katılımcılar hareketin örgütlenmesini değiştirir; değişen örgütlenme başka eylem biçimlerini mümkün kılar. Böylece ilk başta dışsal koşullarla harekete geçen süreç, daha sonra kendi ürettiği koşullar aracılığıyla da devam eder. Burada refleksif nedensellik bulunur: Sürecin sonucu, daha sonraki aşamada aynı sürecin yeniden üretimine katılan bir neden hâline gelir. Ancak bu refleksivite kapalı bir döngü değildir; siyasal kurumlar, ekonomik koşullar, güvenlik uygulamaları ve toplumsal tepkiler gibi dışsal unsurlar da hareketin yönünü etkileyebilir. Kolektif sürecin görece özerkliği, nedensellikten bağımsızlaşmasında değil, kendi faaliyetlerinin sonuçlarını sonraki varoluşunun nedenleri arasına katabilmesinde ortaya çıkar.

Tiran'da göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalar, aynı nedensel yeniden üretim mekanizmasının başka bir boyutunu gündeme getirir. Başlangıçta belirli talepler etrafında örgütlenen protesto, güvenlik güçlerinin müdahaleleri, bazı göstericilerin şiddet içeren davranışları, gözaltılar ve kamu düzenine ilişkin tartışmalarla yeni anlam katmanları kazanabilir. Bu olayların her biri, farklı katılımcılar ve gözlemciler açısından yeni değerlendirmeler doğurabilir. Bazıları yaşananları protesto hakkı çerçevesinde, bazıları kamu güvenliği çerçevesinde, bazıları ise siyasal kurumlara duyulan güvenin göstergesi olarak yorumlayabilir. Bu yorumların hiçbirinin yalnızca ortaya çıkmış olması, kendiliğinden doğruluğunu kanıtlamaz. Ancak yorumların sonraki davranışları etkileyebilmesi, anlam üretiminin nedensel sürecin dışında kalmadığını gösterir. Bir olayın nasıl yorumlandığı, yalnızca olayın sonradan nasıl hatırlanacağını değil, aynı sürecin bir sonraki aşamada nasıl devam edebileceğini de etkileyebilir. Böylece fiziksel karşılaşma, kendisini aşan yeni toplumsal anlamların ve davranışların oluşumuna katılır.

Burada olayın gerçekleşme nedenselliği ile olayın yorumlanma nedenselliği arasında ikinci bir ayrım gerekir. Bir çatışmanın hangi fiziksel koşullar altında meydana geldiği, hangi davranışların çatışmaya yol açtığı ve tarafların hangi eylemleri gerçekleştirdiği ampirik olarak araştırılabilir. Buna karşılık çatışmanın hangi siyasal anlamı taşıdığı, belirli tarihsel ve normatif çerçeveler içerisinde değerlendirilir. Ancak yorumun kendisi de başka davranışların nedeni olabilir. Bu nedenle iki farklı nedensel düzey birbirini izleyen tek yönlü basamaklar olarak düşünülmemelidir. Fiziksel olay yorum üretir; yorum yeni davranışlara katkıda bulunur; davranışlar yeni fiziksel olaylar meydana getirir; yeni olaylar da önceki yorumları değiştirebilir. Maddi nedensellik ile anlamsal nedensellik, birbirinden bütünüyle kopuk iki gerçeklik değil, toplumsal eylem içerisinde karşılıklı olarak birbirlerinin koşullarına katılan iki açıklama düzeyidir. Toplumsal hareketlerin karmaşıklığı, büyük ölçüde bu karşılıklı üretim ilişkisinden kaynaklanır.

Bu yapı, nedensel akıl yürütmenin kendisine ilişkin önemli bir epistemolojik sorun oluşturur. Akıl yürütme, belirli olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurarken hangi olguların önemli olduğunu seçmek zorundadır. Ancak aynı olay, farklı nedensel açıklamaların içerisinde farklı konumlar kazanabilir. Eğitim koşullarındaki bozulma, belirli öğrencilerin gösteriye katılmasının nedeni olabilir; hükümetin istifası talebi ise bu gösteriye katılanların bir bölümünün ulaşmak istediği sonuç olabilir. Aynı talep, başka katılımcılar açısından ortak kimlik oluşturmanın aracı hâline gelebilir. Böylece belirli bir olay, bir açıklamada neden, başka bir açıklamada sonuç, üçüncü bir açıklamada ise daha kapsamlı bir ilişkinin ara koşulu olarak belirir. Nedensel konum, yalnızca olayın kendi maddi özelliklerinden değil, olayın hangi açıklayıcı ilişki içerisinde ele alındığından da etkilenir. Bununla beraber nedensel açıklamanın bakış açısına bağlı olarak kurulması, gerçek nedensel ilişkilerin yalnızca öznel yorumlardan ibaret olduğu anlamına gelmez.

Epistemolojik kriz, bu ayrımın ihmal edilmesiyle derinleşir. Belirli bir açıklama, kolektif hareketin tek ve nihai anlamı olarak sunulduğunda hareketin içerisinde bulunan diğer nedenler ve amaçlar görünmezleşebilir. Buna karşılık bütün yorumların eşit derecede geçerli kabul edilmesi de olayın maddi ve tarihsel koşullarını açıklamayı zorlaştırır. İlk yaklaşım çoğulluğu tekilliğe indirger; ikinci yaklaşım ise tekil olayın doğrulanabilir özelliklerini sınırsız yorum çoğulluğu içerisinde dağıtma riski taşır. Epistemolojik kriz, olayın tekilliği ile yorumların çoğulluğunun birlikte kabul edilmesi gerektiği hâlde bunlardan birinin diğerini bütünüyle ortadan kaldıracak biçimde mutlaklaştırılmasıyla oluşur. Tekil olayın varlığını korumak, bütün anlamlarını tek bir açıklamaya indirgemeyi gerektirmez; anlamların çoğulluğunu tanımak da olgusal doğruluğun ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Buradan epistemik özdeşlik problemi ortaya çıkar. Farklı açıklamalar aynı kolektif hareketten söz ettiğini ileri sürdüğünde onların gerçekten aynı tarihsel nesneyi hangi ölçütler üzerinden tanımladığı sorulmalıdır. Hareketin katılımcıları zamanla değişebilir, talepleri genişleyebilir, örgütlenme biçimleri dönüşebilir ve eylemler farklı kentlere yayılabilir. Bütün bu değişimlere rağmen söz konusu oluşumun aynı toplumsal hareket olarak tanınmasını sağlayan nedir? Yalnızca başlangıçtaki neden esas alınırsa sonradan ortaya çıkan farklılaşmalar hareketin kimliğine dahil edilemeyebilir. Yalnızca mevcut talepler esas alınırsa hareketin geçmişten gelen sürekliliği gözden kaçabilir. Kolektif hareketin özdeşliği, değişmez tek bir amacın korunmasına değil, farklı zamanlarda ortaya çıkan eylemlerin ve anlamların belirli tarihsel bağlantılar içerisinde birbirine eklemlenmesine dayanabilir. Böylece toplumsal hareketin kimliği, sabit bir özden çok, dönüşüm boyunca yeniden kurulan ilişkisel bir süreklilik hâline gelir.

Bu noktada amaçsal çoğullaşma ile nedensel çoğullaşma birbirinden ayrılmalıdır. Nedensel çoğullaşma, hareketin ortaya çıkmasına ve devam etmesine katkıda bulunan koşulların artması veya farklılaşmasıdır. Amaçsal çoğullaşma ise hareket içerisinde ulaşılmak istenen sonuçların genişlemesi, farklılaşması veya yeniden sıralanmasıdır. İki süreç arasında ilişki bulunmakla birlikte bunlar aynı şey değildir. Yeni bir katılımcı grubunun harekete dahil olması yeni talepler getirebilir; fakat mevcut katılımcılar da yeni deneyimler sonucunda önceki amaçlarını değiştirebilir. Aynı şekilde yeni bir olay, başlangıçtaki talepleri değiştirmeden harekete katılımı artırabilir. Nedenlerin değişmesi amaçların zorunlu olarak değişmesini, amaçların değişmesi ise başlangıçtaki nedenlerin ortadan kalkmasını gerektirmez. Kolektif hareket, bu iki çoğullaşmanın farklı hızlarda işlediği karmaşık bir örgütlenmedir.

Arnavutluk örneğinde eğitim koşullarına yönelik talepler ile Başbakan'ın istifası talebinin aynı eylem içerisinde bulunması, amaçların birbirlerine nasıl bağlanabildiğini gösterir. Eğitim sorunlarını belirli bir yönetim anlayışının sonucu olarak gören katılımcılar açısından eğitim reformu talebi, daha kapsamlı siyasal değişim talebiyle ilişkilendirilebilir. Başka katılımcılar ise hükümetin istifasını desteklemeden yalnızca belirli eğitim politikalarının değiştirilmesini isteyebilir. Her iki durumda da aynı gösterinin içerisinde farklı amaç hiyerarşileri bulunabilir. Dolayısıyla kolektif hareketin kamusal alanda tek bir sloganla temsil edilmesi, bütün katılımcıların amaçlarının aynı hiyerarşi içerisinde örgütlendiğini kanıtlamaz. Ortak eylem, zorunlu olarak ortak ve eksiksiz bir amaç özdeşliği gerektirmez; farklı amaçların belirli bir zaman aralığında aynı davranış biçimini desteklemesi yeterli olabilir. Kolektif birlik, bireysel anlamların tamamen birleşmesinden ziyade, belirli bir eylem düzeyinde kesişmesinden doğabilir.

Buradaki gerilim, tekil beden ile çoğul anlam arasında olduğu kadar tekil kolektif eylem ile çoğul öznelik arasında da bulunur. Binlerce insanın aynı meydanda bulunması, fiziksel bakımdan belirli bir toplu hareket oluşturur. Ancak bu insanlar tek bir zihne, tek bir belleğe veya tek bir amaçlar sistemine sahip değildir. Kolektif hareketin kendisine atfedilen iradesi, bireylerin farklı yönelimlerinin örgütsel ve söylemsel düzeyde temsil edilmesiyle ortaya çıkar. Bu temsil zorunlu olarak seçicidir; bütün bireysel anlamları eksiksiz biçimde içeremez. Kolektif özne, çok sayıda öznel yönelimin tek bir siyasal eylem kimliği altında geçici olarak birleştirilmesidir. Böylece hareketin birliği, katılımcıların farklılıklarını yok etmeden kurulabilir; fakat birliğin nasıl temsil edildiği ve kimin hangi talepleri hareket adına ifade ettiği ayrıca tartışmalı hâle gelebilir.

Buradan epistemolojik krizin siyasal temsil boyutuna geçilir. Bir toplumsal hareketin ne istediğini açıklamak isteyen herhangi bir kurum, araştırmacı veya temsilci, hareketin içerisinde bulunan çoğul talepler arasından belirli unsurları öne çıkarmak zorundadır. Ancak hangi talebin merkezî kabul edildiği, hareketin hangi tarihsel aşamasının esas alındığına ve hangi katılımcıların değerlendirmelerinin incelendiğine bağlı olarak değişebilir. Hareketin ilk döneminde belirleyici olan bir talep, sonraki dönemde başka taleplerle birlikte yeniden konumlanabilir. Temsil, çoğulluğu anlaşılabilir bir bütünlük altında toplarken aynı zamanda bu çoğulluğun belirli ayrımlarını geri plana iter. Bu nedenle kolektif hareketin temsili, hareketin değişen yapısıyla sürekli yeniden ilişkilendirilmek zorundadır. Aksi hâlde temsil, geçmişteki belirli bir anlam düzenini korurken hareketin mevcut farklılaşmasını açıklamakta yetersiz kalabilir.

Daha derin bir sorun, nedensel kökenin açıklayıcı ayrıcalığı ile ilgilidir. İnsan düşüncesi çoğu zaman bir sürecin gerçek anlamını onun başlangıcında arar. Bir toplumsal hareketin neden ortaya çıktığı belirlendiğinde hareketin ne olduğu da açıklanmış gibi kabul edilebilir. Oysa başlangıç nedenini bilmek, sürecin sonraki aşamalarında meydana gelen yeni nedenleri ve anlamları bütünüyle bilmek değildir. Köken, tarihsel açıklama açısından önemlidir; ancak hareketin bütün geleceğinin içerisinde önceden tamamlanmış biçimde bulunduğu değişmez bir öz olmak zorunda değildir. Başlangıç, sürecin meydana geliş koşuludur; sürecin bütün mümkün dönüşümlerinin önceden belirlenmiş içeriği değildir. Böylece nedenselliğin genetik açıklaması ile sürecin mevcut ontolojik yapısının açıklaması birbirinden ayrılır. Bir hareketin nereden geldiğini bilmek, şu anda hangi ilişkilerden oluştuğunu ve hangi amaçlara yöneldiğini eksiksiz bilmek anlamına gelmez.

Bu ayrım, zamansal açıdan nedensel geçmiş ile anlamsal şimdi arasındaki asimetriyi görünür kılar. Geçmişte meydana gelen olaylar gerçekleşmiş oldukları için maddi bakımdan geri alınamaz; ancak bu olayların mevcut süreç içerisinde kazandıkları anlamlar değişebilir. Başlangıçta sınırlı bir eğitim talebi olarak görülen bir itiraz, daha geniş bir siyasal hareket içerisinde önceki memnuniyetsizliklerin ifadesi olarak yeniden yorumlanabilir. Böylece yeni olaylar, geçmişteki ilk eylemlerin anlamını geriye dönük olarak değiştirebilir. Geçmişteki olayın fiziksel gerçekleşmişliği değişmez; fakat onun daha geniş tarihsel süreç içerisindeki konumu yeniden değerlendirilir. Gelecekte ortaya çıkan yeni amaçlar, geçmişteki nedenleri maddi olarak değiştirmeden onların tarihsel anlamını yeniden örgütleyebilir. Bu nedenle kolektif hareketin kimliği, yalnızca geçmişten geleceğe aktarılan bir nedenler dizisiyle değil, sonraki gelişmelerin geçmiş olayları hangi yeni ilişkiler içerisinde anlamlandırdığıyla da kurulabilir.

Anlamsal nedenselliğin özgünlüğü burada yeniden belirir. Belirli bir olayın toplumsal anlamı değiştiğinde, insanların o olaya yönelik davranışları da değişebilir. Başlangıçta yerel bir şikâyet olarak değerlendirilen eylem, daha geniş bir siyasal itirazın parçası olarak yorumlandığında farklı katılımcı gruplarının ilgisini çekebilir. Böylece yeni yorum, yalnızca olay hakkında üretilen bir bilgi olarak kalmaz; yeni katılım, yeni örgütlenme ve yeni eylemlerin oluşumuna katkıda bulunabilir. Anlam, maddi olayın üzerine sonradan eklenen edilgen bir betimleme olmaktan çıkarak yeni maddi olayların meydana gelmesinde etkili bir nedensel unsur hâline gelebilir. Bu mekanizma, toplumsal gerçekliğin yalnızca fiziksel olaylardan değil, fiziksel olayların insanlar tarafından nasıl kavrandığına bağlı olarak gerçekleşen yeni davranışlardan da oluştuğunu gösterir.

Ancak anlam üretiminin nedensel etkinliği, anlamın her zaman gerçekliği belirlediği biçiminde yorumlanmamalıdır. Bir olayın belirli şekilde anlamlandırılması, o yoruma uygun eylemin mutlaka gerçekleşeceğini garanti etmez. İnsanların sahip oldukları kaynaklar, kurumsal sınırlar, bedensel koşullar ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler, anlamların davranışa dönüşmesini sınırlayabilir. Dahası, aynı anlamlandırma farklı bireylerde farklı tepkiler doğurabilir. Dolayısıyla anlamsal nedensellik, fiziksel nedenselliğin yerine geçen bağımsız bir doğa yasası değil; anlamlı varlıklar olarak insanların davranışlarını örgütleyen nedensel mekanizmaların açıklayıcı düzeyidir. Anlamların çoğulluğu da sınırsız bir keyfîlik yaratmaz; tarihsel olgular, aktörlerin ifadeleri, davranışları ve toplumsal koşullar, hangi yorumların daha iyi gerekçelendirilebileceğini sınırlar.

Bu noktada epistemolojik krizin kaynağı olarak kategorik yetersizlik kavramına ulaşılabilir. İnsan zihni bir olayı anlamlandırmak için belirli kategoriler kullanır: öğrenci protestosu, hükümet karşıtı hareket, eğitim reformu talebi, kamusal çatışma veya toplumsal hoşnutsuzluk. Ancak hareket zaman içerisinde yeni nedenler ve amaçlar ürettiğinde başlangıçta yeterli görünen kategori artık olayın bütün özelliklerini açıklayamayabilir. Bir hareketi yalnızca öğrenci protestosu olarak tanımlamak, farklı toplumsal grupların katılımını ve yeni siyasal talepleri gözden kaçırabilir. Aynı hareketi yalnızca hükümet karşıtı bir kampanya olarak tanımlamak ise eğitim koşullarına ilişkin özgül talepleri ikinci plana itebilir. Epistemolojik kriz, gerçekliğin kategorileri aşan dönüşümü ile bilincin gerçekliği belirli kategoriler altında sabitleme zorunluluğu arasındaki gerilimden doğabilir. Kategorinin kendisi yanlış olmak zorunda değildir; fakat artık açıklamak istediği nesnenin bütün ilişkilerini içermekte yetersiz kalabilir.

Söz konusu yetersizlik, yalnızca siyasal olaylara özgü değildir. İnsan bilgisi, nesneleri belirli sınıflar altında kavrayarak onların özelliklerini, ilişkilerini ve nedenlerini açıklamaya çalışır. Ancak bir nesnenin farklı bağlamlarda farklı işlevler kazanması, tek bir sınıflandırmanın açıklayıcı kapsamını sınırlandırabilir. Biyolojik bir organizma, ekolojik sistem içerisinde farklı; toplumsal bir kurum, hukuki ve kültürel ilişkiler içerisinde farklı; kolektif bir hareket ise bireysel motivasyonlar ve siyasal temsil düzeyinde farklı açıklamalar gerektirebilir. Buradan bütün bilginin zorunlu olarak kriz içerisinde bulunduğu sonucu çıkmaz. Daha kesin ifade şudur: Bilginin temel koşullarından biri, tekil veya sınırlanmış nesneleri kavramsal kategoriler altında açıklarken bu nesnelerin farklı ilişkiler içerisinde çoğalan nedensel ve anlamsal belirlenimlerini de hesaba katabilmektir. Kategori, gerçekliği kavramayı mümkün kıldığı ölçüde işlevseldir; gerçekliğin bütün farklılaşmalarını kendisinde tükettiği varsayıldığında epistemik sınıra dönüşebilir.

Böylece tekillik ile çoğulluk arasındaki gerilim, yalnızca olayların yanlış yorumlanmasından doğan ikincil bir sorun olmaktan çıkar. Tekillik, bir olayın belirli bir tarihsel oluş olarak tanımlanabilmesini; çoğulluk ise aynı olayın farklı nedensel, anlamsal ve normatif ilişkiler içerisinde kavranabilmesini ifade eder. Bilgi, bu iki gerekliliği aynı anda karşılamak zorundadır. Yalnızca tekilliğe odaklandığında olayın farklı belirlenimlerini ihmal edebilir; yalnızca çoğulluğa odaklandığında farklı açıklamaların hangi ortak olgusal nesne hakkında konuştuğunu kaybedebilir. Dolayısıyla epistemolojik sorunun çözümü, tekilliği çoğulluğa veya çoğulluğu tekilliğe indirgemek değildir. Açıklanması gereken, bir olayın hangi bakımdan tekil kaldığı ve hangi ilişkiler aracılığıyla çoğul belirlenimler kazandığıdır. Böylece epistemik tutarlılık, değişmez tek bir anlam bulmakla değil, farklı açıklama düzeylerini birbirine karıştırmadan ilişkilendirmekle korunabilir.

Arnavutluk'taki protestoların eğitim taleplerinden daha kapsamlı siyasal amaçlara doğru genişlemesi, nihayetinde bu ayrımın tarihsel ve toplumsal karşılığını oluşturur. Hareket belirli olaylarla başlamış, farklı katılımcıları ve talepleri bir araya getirmiş, yeni çatışmalar ve tepkiler aracılığıyla farklı anlamlar kazanmıştır. Başlangıçtaki nedenler tarihsel önemini korurken hareketin sonraki bütün amaçlarını tek başına açıklamakta yetersiz kalabilir. Fiziksel olaylar belirli zaman ve mekânlarda gerçekleşir; fakat bu olayların toplumsal anlamları farklı bilinçler, kurumlar ve tarihsel bağlamlar içerisinde yeniden kurulabilir. Üstelik yeniden kurulan anlamlar, gelecekte gerçekleşecek başka fiziksel olayların nedenleri arasına katılabilir. Kolektif hareket, maddi olayların anlam üretmesi ve üretilen anlamların yeni maddi olaylara katkıda bulunması sayesinde kendi tarihsel nedenselliğini genişleten bir süreçtir.

Bu nedenle kolektif hareketin kendi nedeninden bağımsızlaşması, nedensellikten kurtulması değil, nedensel yapısının kökensel tekillikten ilişkisel çoğulluğa doğru dönüşmesidir. Hareketi başlatan belirli koşullar, hareketin bütün zamansal evreleri boyunca aynı açıklayıcı ayrıcalığı korumayabilir. Yeni katılımcılar yeni amaçlar, yeni deneyimler yeni değerlendirmeler ve yeni değerlendirmeler başka eylemler üretebilir. Böylece hareket, geçmişin doğrusal uzantısı olmaktan ziyade geçmişin etkilerini koruyarak yeni nedensel ilişkiler oluşturan bir tarihsel bütünlük kazanır. Tekillik ile çoğulluk arasındaki gerilim de burada en açık biçimini alır: Olay tek bir gerçekleşmiş tarihe sahip olabilir; ancak o tarihin içerisinde etkili olan nedenler ve olayın geleceğine yön veren anlamlar tek bir açıklamaya indirgenemeyebilir. Nedensellik olayın maddi gerçekleşmesini açıklarken anlam, olayın başka bilinçlerde ve sonraki eylemlerde hangi yeni nedensel karşılıkları üretebileceğini belirlemeye katılır.

Epistemolojik krizin çekirdeği, gerçekliğin zorunlu olarak çelişkili olması değil, tekil bir gerçekliğin çoğul açıklama düzeyleri içerisinde kavranması sırasında bu düzeylerin birbirine indirgenmeye çalışılmasıdır. Fiziksel olayın birliği, anlamsal açıklamaların birliğini zorunlu kılmaz; anlamsal açıklamaların çoğulluğu da fiziksel olayın olgusal gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Toplumsal hareketler bu gerilimi özellikle görünür hâle getirir; çünkü insanlar yalnızca olayların içerisinde bulunmaz, aynı zamanda o olayların anlamını üreterek sonraki olayların nedenlerine de katılır. İnsan, meydana getirdiği hareketin yalnızca faili değil, hareketin ne anlama geldiğini yeniden belirleyerek onun gelecekteki nedenselliğini dönüştürebilen yorumlayıcısıdır. Böylece kolektif süreç, başlangıcının mekanik tekrarı olmaktan çıkar; kendi ürettiği anlamların yeni nedenlere dönüştüğü ilişkisel bir oluş hâline gelir. Epistemolojik gerilimin en derin biçimi, tek bir olayın birçok anlama sahip olması değil; bu anlamların, aynı olayın gelecekte neye dönüşeceğinin nedenleri arasına katılabilmesidir.   

Geleceğin Terörize Edilmesi

Bir ağacın yakılması, yalnızca şimdiki zamanda mevcut olan bir organizmanın tahrip edilmesi değildir; o organizmanın gelecekte gerçekleştirebileceği üretimlerin, taşıdığı kuşaklar arası ilişkilerin ve belirli bir topluluğun kendisini zaman içerisinde yeniden kurma imkânlarının da hedef alınmasıdır. Batı Şeria'da 16 Ekim'de Filistinli çiftçilerin zeytin hasadı sırasında İsrailli yerleşimciler tarafından saldırıya uğraması, zeytin ağaçlarının ateşe verilmesi ve aralarında gazeteci Heidi Levine'in de bulunduğu kişilerin yaralanması, şiddetin yalnızca mevcut bedenlere değil, gelecekteki yaşam koşullarına da yöneltilebildiğini gösterir. Zeytin ağacı, belirli bir hasat döneminin ürününü taşımanın ötesinde, uzun yıllar boyunca yeniden üretilebilen bir geçim kaynağı, aileler arasında aktarılabilen bir miras ve toprakla kurulan aidiyet ilişkisinin maddi taşıyıcısıdır. Carl Gustav Jung'un arketip anlayışı üzerinden düşünüldüğünde, ağaç, çocuk ve toprak arasında ortak bir sembolik yapı belirir: Bazı varlıklar yalnızca şimdi ne olduklarıyla değil, henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin sürekliliğini taşıyabilmeleriyle de anlam kazanır. Bu tür varlıklara yönelen şiddet, maddi yıkımı mevcut zamandan geleceğe taşıyarak yalnızca yaşanan hayatı değil, yaşanabilecek hayatın koşullarını da etkileyebilir.

İlk ontolojik ayrım, varlığın mevcut bedeni ile varlığın zamansal üretkenliği arasındadır. Bir zeytin ağacı, belirli köklere, gövdeye, dallara ve yapraklara sahip biyolojik bir organizmadır. Ancak ağacın varlığı, belirli bir anda sahip olduğu maddi bileşenlerin toplamıyla açıklanamaz. Ağaç büyür, meyve verir, tohum oluşturur, çevresindeki canlılarla etkileşime girer ve kendi yaşam süresi boyunca tekrarlanabilen üretim döngülerine katılır. Dolayısıyla tekil ağacın mevcut varlığı ile gelecekte gerçekleştirebileceği süreçler birbirinden ayrılır. İlkinde fiilen bulunan bir organizma, ikincisinde ise belirli koşullar altında gerçekleşmesi mümkün biyolojik ve toplumsal devamlılıklar söz konusudur. Bir varlığın ontolojik etkisi, yalnızca şu anda gerçekleştirdiği faaliyetlerle değil, gelecekte hangi faaliyetlerin gerçekleşmesini mümkün kıldığıyla da belirlenebilir. Ağaç yakıldığında yalnızca mevcut biyolojik yapı zarar görmez; gelecekteki hasatlar, tohum üretimi ve ağacın devam eden ilişkileri de etkilenebilir.

Burada mevcut varlık ile olanaksal varlık arasındaki fark belirleyicidir. Mevcut varlık, belirli bir zamanda fiilen bulunan nesne veya süreçtir. Olanaksal varlık ise henüz gerçekleşmemiş olmakla birlikte mevcut koşulların mümkün kıldığı gelecek durumlara işaret eder. Ağacın gelecek yıl verebileceği ürün, bugünkü meyveyle özdeş değildir; ancak ağacın yaşamını sürdürmesi, gelecekteki ürünün ortaya çıkabilmesi için gerekli koşullardan biridir. Dolayısıyla gelecek henüz gerçekleşmemiş olsa da geleceğin bazı imkânları mevcut varlıkların nedensel kapasitelerine bağlıdır. Bir ağacın tahrip edilmesi, henüz mevcut olmayan meyvelerin doğrudan yok edilmesi anlamına gelmez; onların ortaya çıkmasını sağlayabilecek koşulların ortadan kaldırılması veya zayıflatılması anlamına gelir. Geleceğe yönelen yıkım, henüz var olmayan nesneleri fiziksel olarak tahrip etmekten değil, onların varlığa gelebilmesini mümkün kılan mevcut nedensel taşıyıcıları hedef almaktan oluşur. Böylece saldırının zamansal etkisi, saldırının gerçekleştiği anla sınırlı kalmaz.

Zeytin ağacının özgünlüğü, aynı zamanda biyolojik süreklilik ile toplumsal sürekliliği tek bir maddi varlık içerisinde ilişkilendirebilmesidir. Ağaç doğanın yaşam döngülerine bağlı olarak büyürken insanlar onu yetiştirir, bakımını yapar, ürününü toplar ve belirli aile veya topluluk ilişkileri içerisinde sonraki kuşaklara aktarabilir. Böylece ağacın biyolojik ömrü, tek bir insanın yaşam süresini aşarak farklı kuşakların aynı maddi varlıkla ilişki kurmasını mümkün kılabilir. Büyükbabanın bakımını yaptığı ağaçtan torunun ürün toplaması, yalnızca ekonomik bir faaliyetin tekrar edilmesi değildir; farklı zamanlarda yaşayan insanların aynı maddi süreklilik üzerinden birbirine bağlanmasıdır. Ağaç, farklı kuşakların doğrudan birbirleriyle karşılaşmasını gerektirmeden onların emeklerini, beklentilerini ve aidiyetlerini ortak bir zamansal nesne içerisinde birleştirebilir. Böylece biyolojik organizma, toplumsal belleğin ve kuşaklar arası ilişkinin maddi taşıyıcısına dönüşür.

Bu yapı, Jung'un arketip anlayışıyla belirli bir analoji içerisinde değerlendirilebilir. Jung açısından arketipler, yalnızca kültürel gelenek içerisinde öğrenilmiş simgeler değildir; kolektif bilinçdışının yapısal eğilimleri olarak düşünülür ve farklı kültürel imgelerde çeşitli biçimlerde temsil edilebilir. Ağaç, çocuk, anne, kök ve yeniden doğuş gibi imgeler, belirli bağlamlarda yaşamın devamlılığına, kökene, büyümeye ve dönüşüme ilişkin arketipsel anlamlar kazanabilir. Ancak her ağacın zorunlu olarak aynı arketipi temsil ettiği veya belirli bir kültürel sembolün doğrudan evrensel bir bilinçdışı yapının kanıtı olduğu ileri sürülemez. Daha dikkatli yaklaşım, ağacın sahip olduğu maddi özelliklerin arketipsel yorumlara elverişli bir sembolik yoğunluk oluşturduğunu kabul etmektir. Ağaç, kökleriyle geçmişe, mevcut gövdesiyle şimdiye, büyüme ve meyve verme kapasitesiyle geleceğe bağlanabilir. Böylece tek bir organizma, insanın zamansal varoluşunun farklı boyutlarını aynı sembolik bütünlük içerisinde temsil etmeye elverişli hâle gelir.

Çocuk imgesiyle kurulabilecek ilişki de burada belirir. Çocuk, henüz gerçekleşmemiş bir yetişkin yaşamının bütün belirlenimlerini şimdiden taşıyan tamamlanmış bir varlık değildir; kendi mevcut yaşamına sahip, aynı zamanda gelecekte farklı gelişim olanakları bulunan bir öznedir. Çocuğun gelecekle ilişkilendirilmesi, onun bugünkü varlığını değersizleştirmemeli veya yalnızca gelecekteki işlevine indirgememelidir. Bununla birlikte çocuk, kuşaklar arası devamlılık bakımından henüz gerçekleşmemiş toplumsal ilişkilerin potansiyel taşıyıcısıdır. Ağaç ile çocuk arasındaki benzerlik, her ikisinin aynı ontolojik kategoriye ait olmasında değil, mevcut varlıklarının gelecekteki oluş süreçleriyle güçlü biçimde ilişkili olmasında bulunur. Çocuk gelecekteki yaşam ilişkilerinin, ağaç gelecekteki biyolojik üretimin ve kuşaklar arası emeğin, toprak ise bu süreçlerin gerçekleşebileceği maddi koşulların taşıyıcısı olabilir. Böylece üç farklı varlık, aynı zamansal sembolizm etrafında birleşebilir: Mevcut olan, henüz mevcut olmayanın imkân koşullarını içerisinde barındırır.

Ancak toprak, ağaç ve çocuk arasında kurulan bu sembolik ilişki onların gerçek farklılıklarını ortadan kaldırmaz. Çocuk, hakları ve kendi yaşamı olan bir insan öznesidir; ağaç biyolojik bir organizmadır; toprak ise ekolojik, jeolojik ve toplumsal süreçlerin gerçekleştiği maddi ortamdır. Dolayısıyla bunları tek bir arketipsel kategori altında bütünüyle özdeşleştirmek, özgün ontolojik yapılarını belirsizleştirir. Ortaklıkları, hepsinin farklı biçimlerde geleceğin taşıyıcısı olabilmesidir. Çocuk yaşamın kuşaklar boyunca devamına, ağaç belirli biyolojik ve kültürel ilişkilerin yeniden üretimine, toprak ise tarımsal ve yerleşimsel sürekliliğin maddi koşullarına katılır. Gelecek taşıyıcılığı, belirli bir nesne türüne ait değişmez bir öz değil, mevcut varlığın henüz gerçekleşmemiş süreçlerle kurduğu nedensel ve sembolik ilişkinin niteliğidir. Böylece aynı zamansal işlev farklı varlık kategorilerinde farklı biçimlerde gerçekleşebilir.

Batı Şeria'daki zeytinliklerin özel önemi, bu genel ontolojik yapının belirli bir tarihsel ve kültürel içerik kazanmasından kaynaklanır. Zeytin hasadı, birçok Filistinli aile açısından yalnızca yıllık gelir elde edilen bir tarımsal faaliyet değildir; ailelerin toprağa erişimini, kuşaklar arası emeği ve yerel topluluk ilişkilerini yeniden ürettiği dönemsel bir pratiktir. Hasat mevsiminde ailelerin bir araya gelmesi, belirli ağaçların bakımının sürdürülmesi ve ürünlerin toplanması, toprağın yalnızca mülkiyet konusu olarak değil, yaşanan ve tekrar edilen bir toplumsal ilişki olarak var olmasını sağlar. Aidiyet, yalnızca belirli bir toprak parçasının kime ait olduğunun hukuken kaydedilmesinden değil, o toprak üzerinde sürdürülen yaşam pratiklerinin zaman boyunca yeniden üretilmesinden de oluşabilir. Zeytin ağacı, bu bakımdan toprakla kurulan ilişkinin hem maddi nesnesi hem de tekrar edilebilir toplumsal pratiğin taşıyıcısıdır.

Burada aidiyetin zamansal ontolojisi ortaya çıkar. Aidiyet genellikle belirli bir yerle kurulan mevcut ilişki olarak düşünülür: Bir insan bir bölgede yaşar, belirli bir toprağa bağlılık hisseder veya kendisini belirli bir topluluğun üyesi kabul eder. Ancak aidiyet, yalnızca şimdiki konumun ifadesi değildir; geçmişte gerçekleşmiş deneyimlerin korunması ve gelecekte yeniden üretilebilecek ilişkilerin sürdürülmesiyle de bağlantılıdır. Ailelerin aynı ağaçlardan farklı yıllarda ürün toplaması, toprağa ilişkin geçmiş deneyimlerin gelecek deneyimlerle bağlanabileceği bir süreklilik oluşturur. Böylece aidiyet, belirli bir mekânda bulunmaktan çok, o mekânla tekrar tekrar ilişki kurabilme kapasitesiyle güçlenebilir. Toprakla kurulan bağın sürekliliği, yalnızca toprağın maddi olarak mevcut kalmasına değil, toprak üzerinde aidiyeti yeniden üreten pratiklerin devam edebilmesine de dayanır. Ağaçların tahribi ve hasadın engellenmesi, bu nedenle yalnızca mülkiyete veya ürüne değil, belirli bir aidiyet pratiğinin yeniden üretim koşullarına da zarar verebilir.

Saldırının zamansal boyutu burada daha kesin biçimde tanımlanabilir. Bir ağacın yakılması, belirli bir anda gerçekleşen fiziksel bir eylemdir. Ateşin organizmaya verdiği zarar, maddi nedenselliğin mevcut koşulları içerisinde meydana gelir. Ancak ağacın gelecekteki üretim kapasitesinin zarar görmesi, bu tekil olayın daha sonraki dönemlerde sonuç doğurmasına neden olabilir. Bir hasat dönemi kaybedilebilir, sonraki yılların ürün miktarı azalabilir ve ağacın yerine yenisinin yetiştirilmesi uzun süre gerektirebilir. Aynı zamanda ailelerin aynı mekânda tekrarladıkları faaliyetler kesintiye uğrayabilir. Saldırının gerçekleşme zamanı tekildir; fakat saldırının sonuçlarının yayıldığı zaman aralığı çok daha geniş olabilir. Böylece fiziksel eylemin süresi ile toplumsal ve ekolojik etkilerinin süresi birbirinden ayrılır. Şiddetin zamansal derinliği, yalnızca ne kadar uzun sürdüğüyle değil, sona erdikten sonra hangi süreçlerin devamını engellediğiyle de belirlenir.

Bu yapı zamansal olarak genişletilmiş yıkım kavramıyla açıklanabilir. Belirli bir şiddet eylemi, doğrudan hedef aldığı nesnenin mevcut durumunu değiştirirken o nesnenin gelecekteki üretim kapasitesini de azaltabilir. Dolayısıyla zarar, tek bir zaman kesitinde gerçekleşen fiziksel kaybın toplamına indirgenemez. Tarımsal üretim araçlarının tahribi, sulama altyapısının yok edilmesi, tohum stoklarının yakılması veya hayvan sürülerinin öldürülmesi, yalnızca mevcut maddi varlıkları ortadan kaldırmaz; sonraki üretim döngülerinin gerçekleşebilmesi için gereken koşulları da zayıflatabilir. Geleceğin yıkımı, henüz gerçekleşmemiş olaylara fiziksel olarak ulaşmakla değil, gelecekteki olayları mümkün kılan bugünkü taşıyıcıları ortadan kaldırmakla gerçekleşir. Bu nedenle belirli nesnelerin tahribi, anlık zararlarının ötesinde uzun süreli nedensel sonuçlar meydana getirebilir.

Zeytinliklerin hedef alınması, özellikle yeniden üretim altyapısına yönelen şiddet açısından önemlidir. Bir topluluğun varlığını sürdürmesi, yalnızca üyelerinin belirli bir anda hayatta bulunmasına bağlı değildir; beslenme, barınma, üretim, eğitim, kültürel aktarım ve toplumsal ilişkilerin yeniden kurulabilmesi gerekir. Tarım alanları ve ağaçlar, bu yeniden üretimin maddi koşullarından bazılarını oluşturur. Bu koşullara yönelen saldırılar, mevcut yaşam standartlarına zarar vermenin yanında gelecekteki yaşamın yeniden üretim kapasitesini de etkileyebilir. Burada şiddetin nesnesi yalnızca bireyler veya tekil mallar değildir; bireylerin ve toplulukların yaşamlarını sürdürmelerini mümkün kılan ilişkisel altyapıdır. Bir topluluğun yeniden üretim koşullarına verilen zarar, belirli bir anda yaşayan insanları etkilerken henüz doğmamış veya gelecekte aynı toplumsal ilişkileri sürdürecek kuşakların imkânlarını da değiştirebilir. Böylece şiddet, mevcut nüfusun ötesine uzanan zamansal sonuçlar kazanır.

Burada terör kavramının kullanımı dikkatli bir ayrım gerektirir. Bir şiddet eyleminin korku yaratması, onun hukuki veya analitik anlamda kendiliğinden terör eylemi olarak sınıflandırılması için her durumda yeterli değildir. Terörizm tanımları, bağlama ve hukuk düzenine göre farklılaşmakla birlikte genellikle sivillere yönelik şiddetin daha geniş bir topluluğu korkutmak, sindirmek veya siyasal bir amaca yöneltmek için araçsallaştırılması gibi unsurları içerir. Dolayısıyla Batı Şeria'daki saldırıların belirli bir yıldırma amacı taşıyıp taşımadığı, saldırıların örgütlenme biçimi, hedef seçimi, fail beyanları ve daha geniş şiddet örüntüsü üzerinden değerlendirilmelidir. Ancak geleceğe yayılan korku üretimi, terör stratejilerinin anlaşılmasında önemli bir kuramsal boyut olarak ele alınabilir. Burada geliştirilen yorum, tekil saldırının hukuki niteliği hakkında peşin hüküm vermekten ziyade, sivillerin geçim ve aidiyet koşullarına yönelen şiddetin nasıl uzun vadeli yıldırıcı sonuçlar doğurabileceğini açıklamaya yönelir.

Bu çerçevede zamansal terörizasyon olarak tanımlanabilecek özgün bir mekanizma ortaya çıkar. Terörizasyon, yalnızca şiddetin gerçekleştiği anda korku yaratılmasıyla sınırlı değildir; gelecekteki yaşam faaliyetlerinin yeniden tehdit altında bulunacağı beklentisinin toplumsal davranışlara yerleşmesiyle de gelişebilir. Hasat sırasında saldırıya uğrayan çiftçiler, sonraki hasat dönemlerinde aynı alanlara gitmenin güvenli olup olmadığını yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Böylece geçmişte gerçekleşmiş saldırı, geleceğe yönelik bir tehlike beklentisine dönüşerek şimdiki davranışı etkileyebilir. Şiddetin birinci etkisi gerçekleştiği anda verdiği fiziksel zarardır; ikinci etkisi ise aynı zararın gelecekte tekrarlanabileceğine ilişkin beklentinin yaşamı yeniden örgütlemesidir. Burada saldırı, yalnızca mevcut tarımsal faaliyeti kesintiye uğratmakla kalmayabilir; ilerideki faaliyetlerin nasıl planlanacağını da etkileyebilir.

Zamansal terörizasyonun işleyişi üç farklı zaman düzeyinde incelenebilir. Geçmişte gerçekleşmiş saldırı, topluluk açısından belirli bir tehlikenin artık yalnızca soyut ihtimal olmadığını gösteren deneyim hâline gelir. Şimdiki zamanda bu deneyim, güvenlik değerlendirmelerini, hareket kararlarını ve üretim faaliyetlerini etkileyebilir. Gelecekte ise saldırının tekrarlanma ihtimali, henüz gerçekleşmemiş olaylara ilişkin beklentiler üzerinden davranışların sınırlandırılmasına yol açabilir. Böylece tekil bir fiziksel eylem, geçmiş belleği, şimdiki davranışı ve geleceğe ilişkin tasarımları aynı nedensel süreç içerisinde ilişkilendirir. Şiddetin zamansal genişlemesi, geçmişteki olayın gelecekte sürekli fiziksel olarak tekrarlanmasını gerektirmez; olayın tekrarlanabileceğine ilişkin beklenti de şimdiki yaşamın koşullarını değiştirebilir. Böylece maddi saldırının ardından epistemik ve psikolojik bir devamlılık oluşabilir.

Bu durum terörün fiziksel sürekliliği ile korkunun sürekliliği arasındaki farkı görünür kılar. Belirli bir bölgede fiziksel saldırılar sona ermiş olabilir; fakat insanların aynı bölgede yeniden saldırıya uğrama ihtimalini değerlendirmesi devam edebilir. Şiddetin maddi olarak kesintiye uğraması, şiddetin toplumsal sonuçlarının da aynı anda sona ermesini gerektirmez. Bununla birlikte her saldırının bütün insanlarda aynı korku düzeyini oluşturduğu veya korkunun her zaman belirli davranışlara yol açtığı varsayılamaz. Bireylerin deneyimleri, kolektif dayanışma ilişkileri ve güvenlik koşulları farklı tepkiler doğurabilir. Zamansal terörizasyon, geleceğin kesin biçimde şiddet tarafından belirlendiği bir durum değil, geleceğe ilişkin beklentilerin geçmişteki şiddet deneyimi tarafından yeniden yapılandırılmasıdır. Bu nedenle kavram, fiziksel zorlamanın yanında beklenti, bellek ve davranış arasındaki ilişkilerin de incelenmesini gerektirir.

Zeytin ağacının hedef alınması, bu zamansal yapıya ikinci bir boyut ekler. İnsanlar gelecekte yeniden saldırıya uğramaktan korkabilir; ancak tahrip edilmiş ağacın gelecekte artık aynı ürünü veremeyecek olması, korkudan bağımsız maddi bir kayıptır. Dolayısıyla saldırının etkisi yalnızca geleceğe ilişkin psikolojik beklenti üzerinden açıklanamaz. Birinci düzeyde üretim kapasitesinin fiilen zarar görmesi, ikinci düzeyde bu zararın tekrarlanabileceğine ilişkin korku, üçüncü düzeyde ise söz konusu iki unsurun ailelerin toprakla kurduğu ilişkileri değiştirebilmesi bulunur. Geleceğe yönelen şiddet, yalnızca geleceğin korkutulması değil, gelecekteki yaşamın maddi koşullarının zayıflatılmasıyla bu koşullara ilişkin güvenin sarsılmasının birleşimidir. Bu nedenle uzun vadeli yıkım ile uzun vadeli terörizasyon birbirinden ayrılmalı, fakat aralarındaki karşılıklı etkileşim de dikkate alınmalıdır.

Jung'un arketipsel yaklaşımı, bu yapının neden yalnızca ekonomik kayıp olarak deneyimlenmeyebileceğini açıklamaya yardımcı olur. Ağaç, belirli kültürel ve tarihsel bağlamlarda yaşam, köklenme, süreklilik ve yeniden doğuşla ilişkilendirilebilir. Jungcu bir yorumda ağaç imgesi, benliğin gelişimi ve ruhsal bütünlük gibi temalarla da bağlantı kazanabilir. Ancak Filistinli çiftçilerin zeytin ağacına yükledikleri somut anlamlar, evrensel bir psikolojik şemanın otomatik sonucu olarak ele alınmamalıdır. Bu anlamlar aynı zamanda toprakla kurulan gerçek tarihsel ilişkiler, aile emeği, yerel gelenekler ve yaşanmış deneyimler tarafından oluşturulur. Arketipsel sembolizm, belirli bir nesnenin neden geniş bir anlam ufkuna açılabildiğini düşünmeye yardımcı olabilir; fakat nesnenin tarihsel ve siyasal anlamının yerine geçemez. Zeytin ağacının önemi, yalnızca kolektif bilinçdışında ağaç imgesinin bulunmasından değil, belirli insanların belirli topraklar üzerinde onunla kurduğu gerçek ilişkilerden kaynaklanır.

Buradan sembolik yıkım ile maddi yıkımın birleşmesi problemi ortaya çıkar. Bir nesne yalnızca ekonomik işleviyle değil, toplumsal aidiyet ve bellek bakımından da önem taşıyorsa onun tahribi birden fazla kayıp düzeyi oluşturabilir. Zeytin ağacının yanması, mevcut ürünün kaybına ve gelecekteki verimin zarar görmesine yol açabilir. Aynı olay, aile geçmişiyle ilişkili belirli bir nesnenin kaybı olarak deneyimlenebilir. Üstelik ağacın yokluğu, daha önce onun çevresinde gerçekleşen toplumsal faaliyetlerin aynı biçimde tekrarlanmasını da engelleyebilir. Sembolik zarar, maddi zararın üzerine keyfî biçimde eklenen ikinci bir yorum değil, maddi nesnenin zaten taşıdığı toplumsal ilişkilerin tahriple birlikte değişmesidir. Böylece bir nesnenin yok edilmesi, hem fiziksel üretim sürecini hem de bu süreç aracılığıyla yeniden üretilen kolektif anlamları etkileyebilir.

Aynı mekanizma başka tarihsel şiddet biçimlerinde de incelenebilir. Savaş sırasında ekili alanların yakılması, sulama kanallarının tahrip edilmesi, hayvan sürülerinin öldürülmesi veya tohum depolarının yok edilmesi, yalnızca mevcut üretimi ortadan kaldırmaz; gelecek hasat dönemlerinde üretimin yeniden başlamasını da güçleştirebilir. Bu tür eylemler, bağlama bağlı olarak askerî stratejilerin, zorla yerinden etme süreçlerinin veya sivilleri yıldırmaya yönelik uygulamaların parçası olabilir. Ancak her tarımsal tahribatın tek ve aynı amaçla gerçekleştirildiği varsayılamaz; amaç ve sorumluluk ayrıca incelenmelidir. Ontolojik bakımdan ortak olan, gelecek yaşamın yeniden üretilebilmesi için gerekli maddi taşıyıcıların tahrip edilmesidir. Tohum deposu, sulama altyapısı veya meyve ağacı, yalnızca mevcut malvarlığı değil, henüz gerçekleşmemiş üretimlerin nedensel koşuludur.

Örneğin bir sulama sisteminin tahrip edilmesi, saldırı anında yalnızca belirli boruların, kanalların veya pompaların zarar görmesidir. Ancak bu altyapı sayesinde sulanabilecek tarım alanlarının üretim kapasitesi de etkilenebilir. Benzer biçimde tohum stoklarının yok edilmesi, mevcut maddi nesneleri ortadan kaldırırken sonraki ekim döneminin başlamasını güçleştirebilir. Hayvan sürülerinin kaybı, hem mevcut gıda kaynaklarını hem de üreme yoluyla gelecekte artabilecek hayvan varlığını etkileyebilir. Geleceğin maddi koşullarına yönelik şiddet, tekil nesnelerin yıkımından daha kapsamlı bir nedensel kayıp üretebilir; çünkü bazı nesneler başka nesnelerin gelecekte var olabilmesini sağlayan üretici konumlara sahiptir. Bu açıdan zarar, yalnızca kaybedilen varlıkların miktarıyla değil, onların hangi gelecek ilişkilerinin kuruluşuna katıldığıyla da değerlendirilmelidir.

Ancak belirli bir nesnenin geleceği taşıması, onun ortadan kalkmasının geleceği bütünüyle yok edeceği anlamına gelmez. Topluluklar farklı üretim biçimleri geliştirebilir, ağaçlar yeniden dikilebilir, tarımsal ilişkiler başka alanlarda sürdürülebilir ve kaybedilen bazı işlevler zaman içerisinde telafi edilebilir. Dolayısıyla geleceğe yönelik yıkım, mutlak ve geri döndürülemez bir ontolojik yok oluş olarak düşünülmemelidir. Buna karşılık belirli nesnelerin yeniden üretimi uzun süre, emek ve kaynak gerektirdiğinden maddi kaybın telafisi her zaman kolay değildir. Bir gelecek imkânının zarar görmesi, bütün gelecek imkânlarının ortadan kalkması demek değildir; fakat belirli bir geleceğin gerçekleşebilmesi için gereken koşulların değişmesi anlamına gelir. Bu nedenle zamansal yıkımın derecesi, kaybedilen işlevlerin yeniden kurulabilirliğine ve yeniden kurulmasının gerektirdiği koşullara bağlıdır.

Buradan geleceğin nedensel mülkiyeti olarak adlandırılabilecek daha genel bir problem doğar. Bir topluluğun geleceği, henüz gerçekleşmediği için şimdiki zamanda bütünüyle sahip olunabilecek tamamlanmış bir nesne değildir. Ancak topluluğun üyeleri, gelecekte yaşamlarını sürdürebilmek için belirli topraklara, üretim araçlarına ve kurumsal koşullara ihtiyaç duyabilir. Bu koşullara erişimin sınırlandırılması veya onların tahrip edilmesi, henüz doğmamış kuşakların yaşam imkânlarını etkileyebilir. Burada geleceğin kendisine mülkiyet hakkı tanınması değil, gelecekteki insanların yaşam koşullarını etkileyen mevcut maddi taşıyıcılara ilişkin sorumluluk söz konusudur. Bugünkü nesneler üzerindeki eylemler, henüz mevcut olmayan bireylerin gelecekte karşılaşacağı koşulların oluşumuna katılabildiği için zamansal olarak genişleyen bir sorumluluk alanı doğurur. Böylece mülkiyet, emek ve çevresel tahribat, yalnızca bugünkü sahiplik ilişkileri üzerinden değil, gelecek kuşakların imkânları üzerinden de değerlendirilebilir.

Bu noktada zeytin ağacının kuşaklar arası zamansal aracılık işlevi yeniden belirginleşir. Bir aile, belirli bir ağacı kendi yaşam süresi içerisinde dikmiş olmayabilir; fakat onu koruyabilir, ürününü toplayabilir ve sonraki kuşaklara aktarabilir. Böylece ağaç, birbirinden farklı zamanlarda yaşayan öznelerin aynı maddi varlıkla ilişki kurmasını mümkün kılar. Geçmiş kuşağın emeği şimdiki kuşağın üretim koşuluna, şimdiki kuşağın bakımı ise gelecek kuşağın imkânına dönüşebilir. Ağaç, geçmişin maddi emeğini geleceğin üretim imkânlarına bağlayan zamansal bir aracıdır. Burada süreklilik yalnızca ağacın biyolojik ömründen kaynaklanmaz; farklı kuşakların aynı varlık etrafında kurdukları ilişkilerin birbirini izlemesinden de oluşur. Ağacın tahribi, bu nedenle belirli bir kuşağın malvarlığına zarar vermenin ötesinde, kuşaklar arasında aktarılabilecek üretim ve aidiyet ilişkilerini de kesintiye uğratabilir.

Bu yapı geçmişin, şimdinin ve geleceğin aynı nesnede birleşmesi olarak yorumlanabilir. Ağacın kökleri ve yaşı geçmişten gelen biyolojik sürekliliği temsil eder; mevcut hasat şimdiki yaşamın üretim faaliyetidir; gelecekteki verim ve yeni kuşakların bakım emeği ise henüz gerçekleşmemiş devamlılık imkânlarını oluşturur. Ancak bu üç zaman, ağacın içerisinde kelimenin gerçek anlamıyla aynı anda mevcut değildir. Mevcut olan ağaç ve onun geçmişten gelen özellikleridir; gelecek ise ağacın belirli koşullarda gerçekleştirebileceği süreçlerin olanak alanıdır. Sembolik düzeyde farklı zamanların tek bir nesnede temsil edilmesi, ontolojik bakımdan geçmiş ve geleceğin aynı şekilde var olduğunu gerektirmez. Zamansal yoğunlaşma, farklı zamanların fiilen birleşmesi değil, mevcut bir varlığın geçmiş nedensel süreçlerin sonucu ve gelecekteki süreçlerin koşulu olarak aynı anda işlev görmesidir. Böylece tekil nesne, zamanın farklı yönleri arasında maddi ve sembolik bir bağlantı noktası oluşturur.

Zeytin ağacının yakılması, işte bu bağlantı noktasına yönelen bir saldırıdır. Şiddet, ağacın şimdiki maddi varlığını hedef alırken onun geçmiş emekle ve gelecekteki üretimle kurduğu ilişkileri de etkileyebilir. Burada saldırının anlamı, yalnızca ağacın sembolik olarak geleceği temsil etmesinden kaynaklanmaz; ağacın gerçekten gelecekteki yaşam süreçlerinin maddi koşullarından biri olmasından da kaynaklanır. Geleceğin terörize edilmesi, salt bir sembole saldırılması değil, sembolün taşıdığı gerçek yeniden üretim kapasitesinin zarar görmesi ve bu zararın gelecekte tekrarlanabileceğine ilişkin korkunun üretilmesidir. Sembolik ve maddi düzeyler burada birbirlerinden ayrılabilir, fakat somut olay içerisinde karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirebilir.

Bu nedenle geleceğe yönelen şiddet, yalnızca bedensel korku veya mevcut mülkiyet kaybı üzerinden açıklanamaz. Bir çiftçinin saldırı nedeniyle tarlasına gidememesi, yalnızca belirli bir günün üretiminin kesintiye uğraması değildir; aynı zamanda gelecek yıllarda aynı alanda çalışabilme imkânının güvenilirliğini de sorgulatabilir. Bir ailenin kuşaklar boyunca bakımını sürdürdüğü ağaçların tahrip edilmesi, yalnızca tarımsal kayıp değil, geçmiş emek ile gelecek aidiyet arasındaki maddi bağlantının zayıflaması olarak deneyimlenebilir. Böylece zamansal terörizasyon, geleceğin kendisine fiziksel saldırıda bulunulması değil, geleceği mümkün kılan bugünkü varlıkların ve geleceğe duyulan güvenin eşzamanlı olarak hedef alınabilmesidir. Bu eşzamanlılık, iki farklı düzeyde gerçekleşir: Maddi üretim koşullarının zarar görmesi ve o koşulların güvenle kullanılabileceğine ilişkin beklentinin sarsılması.

Nihayetinde Batı Şeria'daki zeytinlik saldırıları, şiddetin ontolojik kapsamının yalnızca saldırı anında gözlemlenen fiziksel tahribatla belirlenemeyeceğini gösterir. Bir zeytin ağacı, biyolojik organizma olmanın yanında gelecekteki üretimin, kuşaklar arası emeğin, toplumsal belleğin ve aidiyetin maddi taşıyıcısı olabilir. Jung'un arketipsel sembolizmi, ağaç ve çocuk gibi varlıkların yaşamın devamlılığıyla neden ilişkilendirilebildiğini düşünmeye imkân verirken tarihsel ve toplumsal analiz, bu sembollerin belirli topluluklar açısından kazandığı somut anlamları açıklar. Bazı nesneler, kendi mevcut varlıklarından daha geniş bir zamansal sürekliliğin koşullarını taşıdıkları için tahrip edildiklerinde yalnızca şimdiki zamanı değil, gelecekteki yaşamın belirli imkânlarını da etkiler. Bu, geleceğin maddi olarak şimdiden mevcut olduğu anlamına gelmez; gelecekte gerçekleşebilecek süreçlerin koşullarının şimdiki zamanda bulunduğunu gösterir.

Şiddetin zamansal derinliği de burada kavranır. Bir saldırı, mevcut bedene zarar verebilir; mevcut bedenin üretim kapasitesini ortadan kaldırabilir; belirli toplumsal ilişkilerin sürekliliğini kesintiye uğratabilir ve aynı zararın gelecekte tekrarlanacağı beklentisini üreterek sonraki davranışları etkileyebilir. Bu dört etki birbirinden ayrıdır, fakat belirli koşullarda aynı şiddet olayının içerisinde birleşebilir. Şimdiki zamanı hedef alan eylem, geleceğin nedensel koşullarını değiştirdiğinde zamansal olarak genişlemiş bir yıkıma dönüşür; geleceğe ilişkin korkuyu da kalıcılaştırdığında zamansal terörizasyon niteliği kazanabilir. Burada geleceğin terörize edilmesi, henüz doğmamış zamanın doğrudan hedef alınması değil, geleceği taşıyan mevcut varlıkların ve beklentilerin üzerinde kurulan baskıdır.

Son kertede zeytin ağacı, yalnızca toprağa bağlı bir biyolojik nesne değildir; geçmiş emeği, şimdiki yaşamı ve gelecek üretim imkânlarını birbirine bağlayabilen maddi bir süreklilik odağıdır. Onun tahribi, yalnızca mevcut ürünün yokluğu olarak kavrandığında bu ilişkisel ve zamansal boyut eksik kalır. Bazı varlıklar, geleceğin kendisi olmadan geleceğin taşıyıcısı olabilir; onlara yönelen şiddet de gelecekteki varoluş imkânlarını bugünden değiştirebilir. Ağaç, çocuk ve toprak arasındaki ontolojik ortaklık, hepsinin aynı anlamı taşımasında değil, farklı biçimlerde henüz gerçekleşmemiş yaşamın oluş koşullarına katılmalarında bulunur. Bu nedenle yeniden üretimin taşıyıcılarına yönelen saldırılar, yalnızca var olanı azaltmakla kalmayıp var olabilecek olanın koşullarını da zayıflatabilir. Şiddetin en uzun süreli biçimlerinden biri, bugünkü nesneyi yok ederken onun aracılığıyla kurulabilecek yarının imkânlarını da ortadan kaldırmaya çalışmasıdır.                                                                         

Olasılığın İmhası

Bir havalimanına yönelen füze, yalnızca belirli bir anda pistte bulunan uçağı veya terminalde bekleyen yolcuları tehdit etmez; henüz gerçekleşmemiş binlerce hareketin ortak imkân koşulunu da hedef alabilir. Yemen'in Aden Uluslararası Havalimanı'na 16 Ekim'de iki füzenin isabet etmesi, altyapının maddi varlığı ile onun taşıdığı olanaklar alanı arasındaki ontolojik farkı görünür kılmaktadır. Kahire'ye hareket etmeye hazırlanan bir yolcu uçağının yakınlarına düşen füzeler nedeniyle yolcular tahliye edilirken Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, Kızıldeniz üzerinde iki seyir füzesini engellediğini açıklamıştır. Saldırıda can kaybı bildirilmemiş, Yemenli yetkililer saldırıdan Husileri sorumlu tutmuş, Husiler ise hedefin yakındaki askerî tesis olduğunu savunmuştur. Olayın yalnızca fiilî uçuş kesintileri üzerinden değerlendirilmesi, havalimanının daha kapsamlı ontolojik işlevini gözden kaçırabilir. Altyapı, yalnızca gerçekleşen eylemlerin maddi taşıyıcısı değildir; henüz gerçekleşmemiş eylemlerin mümkün olmasını sağlayan ortak koşulların kurumsallaşmış biçimidir. Dolayısıyla altyapıya yönelen şiddet, yalnızca mevcut hareketleri kesintiye uğratmakla kalmayıp gelecekte gerçekleşebilecek çok sayıdaki hareketin olanak alanını da daraltabilir.

Temel ayrım, fiilî hareket ile mümkün hareket arasındadır. Fiilî hareket, belirli bir zamanda gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan maddi yer değiştirmedir. Mümkün hareket ise henüz gerçekleşmemiş olmakla birlikte mevcut teknik, kurumsal ve maddi koşulların izin verdiği potansiyel eylemdir. Bir havalimanında belirli bir anda yalnızca birkaç uçak bulunabilir; ancak aynı altyapı, farklı günlerde çok sayıda uçağın iniş ve kalkışını, yolcuların yer değiştirmesini ve farklı bölgeler arasında ulaşım ilişkilerinin kurulmasını mümkün kılar. Dolayısıyla havalimanının işlevi, belirli bir anda içerisinde bulunan uçakların veya yolcuların toplamına indirgenemez. Altyapının ontolojik kapasitesi, mevcut faaliyetlerinin sayısından daha geniştir; çünkü altyapı, henüz gerçekleşmemiş faaliyetlerin gerçekleşebilme koşullarını da taşır. Bir pistin kullanılabilirliği yalnızca üzerinde şu anda hareket eden bir uçağa ilişkin değildir; daha sonra kullanılabilecek bütün uygun hareketlerin önkoşullarından biridir.

Burada Aristoteles'in imkân (dynamis) ile fiil (energeia) ayrımı açıklayıcı bir başlangıç oluşturur. İmkân, belirli bir varlığın veya düzenin uygun koşullar altında gerçekleştirebileceği faaliyetlere işaret ederken fiil, bu faaliyetlerin gerçekleşmiş durumunu ifade eder. Havalimanı yalnızca mevcut uçuşlardan oluşmaz; belirli uçuşların gerçekleştirilebilmesine izin veren teknik ve kurumsal kapasiteler bütünüdür. Ancak mümkün olan her uçuşun gerçekleşeceği söylenemez. Bir uçağın kalkış yapabilmesi, pistin kullanılabilir olmasına ek olarak yakıt, hava koşulları, personel, güvenlik, izinler ve başka koşulların bir araya gelmesine bağlıdır. Dolayısıyla altyapı, gelecekteki bütün hareketlerin yeterli nedeni değildir; fakat birçok hareket için gerekli koşullardan biridir. Bir imkânın gerçekleşmesini garanti etmemek, o imkânın gerçekleşebilmesi için zorunlu koşullardan biri olmanın ontolojik önemini azaltmaz. Altyapının gücü, belirli sonuçları zorunlu olarak üretmesinde değil, çok sayıda farklı sonucun gerçekleşebileceği maddi alanı açık tutmasında bulunur.

Bu nedenle havalimanı, tekil nesnelerin toplamından daha geniş bir olanaksal örgütlenme olarak kavranmalıdır. Pistler, terminaller, hava trafik kontrol sistemleri, iletişim ağları, güvenlik prosedürleri ve personel belirli işlevleri olan ayrı unsurlardır. Ancak havalimanının ulaşım merkezi niteliği, bu unsurların birbirlerinden bağımsız varlıklarının toplamından doğmaz; belirli bir koordinasyon içerisinde birlikte işleyebilmelerine bağlıdır. Pist kendi başına belirli bir beton yüzey olabilir; hava trafik kontrol sistemi kendi başına bilgi işleyen teknik bir düzenek olabilir; uçak ise belirli bir taşıt olarak varlığını sürdürebilir. Fakat bunların belirli kurallar ve zamanlamalar içerisinde bir araya gelmesi, yolcuların ve malların hava yoluyla yer değiştirmesini mümkün kılan daha kapsamlı bir işlev üretir. Ulaşım, tekil nesnelerin sahip olduğu yalıtılmış özelliklerden değil, nesnelerin birlikte oluşturduğu nedensel ve kurumsal ilişkilerden meydana gelir. Böylece havalimanının asıl ontolojik niteliği, kendi maddi sınırları içerisinde barındırdığı nesneler kadar, farklı nesneleri hareket edebilir hâle getiren bağlantılarda bulunur.

Aden Havalimanı'na yönelik saldırının felsefi önemi, bu bağlantıların kırılganlığını görünür kılmasındadır. Belirli bir yolcu uçağının kalkışa hazırlanması, mevcut ve somut bir harekettir. Ancak aynı havalimanının kullanılamaz hâle gelmesi veya güvenlik gerekçesiyle faaliyetlerinin sınırlandırılması, yalnızca o uçağın hareketini değil, daha sonraki uçuşların gerçekleşme koşullarını da etkileyebilir. Bir hastanın başka bir ülkeye sevk edilmesi, bir ailenin yakınlarına ulaşması, insani yardım personelinin seyahat etmesi veya farklı bölgeler arasında malzeme taşınması, aynı ulaşım altyapısının farklı amaçlarla kullanılmasını gerektirebilir. Tek bir altyapı, amaçları birbirinden bütünüyle farklı çok sayıda eylemin ortak maddi önkoşulu olabilir. Altyapının zarar görmesi, dolayısıyla belirli bir amaçla sınırlı kalmayan çok yönlü bir olanak kaybı yaratabilir. Bunun ne ölçüde gerçekleştiği, saldırının verdiği gerçek hasara ve faaliyetlerin ne kadar süre sınırlandığına bağlıdır; füzelerin havalimanı arazisine düşmesi tek başına bütün gelecekteki uçuşların engellendiğini kanıtlamaz.

Buradan eyleme yönelen şiddet ile imkâna yönelen şiddet arasındaki ayrım geliştirilmelidir. Eyleme yönelen şiddet, belirli bir zamanda gerçekleşen faaliyetin kesintiye uğratılmasına odaklanır. İmkâna yönelen şiddet ise belirli faaliyetlerin gerçekleşebilmesini sağlayan koşulların zarar görmesine yol açar. Bir uçağın hareketinin engellenmesi, tekil eylem üzerinde doğrudan sonuç doğururken havalimanının kullanılamaz hâle gelmesi, birbirinden farklı zamanlarda ve farklı amaçlarla gerçekleştirilebilecek uçuşları da etkileyebilir. İlkinde belirli bir fiil, ikincisinde ise belirli fiillerin gerçekleşme kapasitesi zarar görür. İmkâna yönelen şiddetin özgünlüğü, henüz seçilmemiş ve gerçekleştirilmemiş eylemleri bile kapsayabilen ortak nedensel koşulları etkilemesidir. Bu nedenle altyapı hasarı, yalnızca gerçekleşmiş kayıplar üzerinden değil, zarar gören sistemin hangi faaliyetleri mümkün kıldığı üzerinden de değerlendirilmelidir.

Söz konusu ayrım, birinci dereceden ve ikinci dereceden nedensel müdahale kavramlarıyla daha kesin ifade edilebilir. Birinci dereceden müdahale, belirli bir neden-sonuç zincirinin içerisinde doğrudan yer alan bir eylemi değiştirir. Bir uçağın kalkışının engellenmesi, belirli bir uçuş sürecine müdahaledir. İkinci dereceden müdahale ise birden fazla neden-sonuç zincirinin gerçekleşmesini mümkün kılan ortak koşulu etkiler. Havalimanının işlevselliğinin zarar görmesi, yalnızca tek bir uçuşa değil, farklı uçuşların gerçekleşebileceği ortak kurumsal ve teknik düzene müdahale anlamına gelebilir. Burada ikinci dereceden kavramı, fiziksel nedenselliğin üzerinde bulunan bağımsız bir metafizik güç ifade etmez; birçok farklı nedensel sürecin aynı önkoşula bağımlı olmasından kaynaklanan yapısal konumu belirtir. Böylece tekil müdahale, ortak koşula bağlı farklı süreçlerde etkiler doğurabilir.

Bu yapının daha genel ontolojik sonucu, olasılık havuzunun maddi koşullara bağımlılığıdır. Olasılık havuzu, gerçekleşebilecek bütün eylemlerin soyut ve sınırsız toplamı değildir; belirli bir durumda mevcut kaynakların, kurumların, teknik kapasitenin ve fiziksel koşulların izin verdiği eylemler alanıdır. Havalimanı çalışır durumda olduğunda belirli uçuşlar mümkün olabilir; güvenlik koşulları ağır biçimde bozulduğunda bu uçuşların bir bölümü ertelenebilir, başka güzergâhlara aktarılabilir veya tamamen gerçekleştirilemeyebilir. Dolayısıyla olasılık havuzu, maddi gerçekliğin dışında bulunan bağımsız bir depo değildir. Olasılıklar alanı, mevcut gerçekliğin hangi eylemleri hangi koşullarda gerçekleştirebilme kapasitesine sahip olduğunun ilişkisel ifadesidir. Bu nedenle maddi altyapının değişmesi, eylemlerin gerçekleşebilirlik koşullarını da değiştirir.

Burada mantıksal imkân ile pratik imkân arasında önemli bir ayrım bulunur. Bir insanın Aden'den başka bir ülkeye seyahat etmesi mantıksal bakımdan çelişkisiz bir tasarımdır. Ancak bu seyahatin belirli bir zamanda fiilen gerçekleştirilebilmesi, uygun ulaşım araçlarının ve güzergâhların bulunmasına bağlıdır. Havalimanının güvenlik nedeniyle kapanması, seyahatin mantıksal olarak imkânsız hâle geldiğini göstermez; belirli koşullarda pratik olarak gerçekleştirilebilir olmaktan çıkmasına yol açabilir. Aynı hedef başka yollarla hâlâ mümkün olabilir, ancak bu yollar daha uzun, maliyetli veya tehlikeli olabilir. Altyapıya yönelen yıkım, mantıksal mümkünlüğü değil, mümkün olanın fiilen gerçekleştirilebilirliğini hedef alır. Olasılık havuzunun daralması da burada kesinlik kazanır: Zihinde tasarlanabilecek eylemler değişmeyebilir, fakat maddi dünyada uygulanabilecek eylemlerin kapsamı ve erişilebilirliği değişir.

İmkânın yalnızca var veya yok biçiminde değerlendirilmesi de yeterli değildir. Belirli bir uçuş gerçekleştirilebilir olabilir, ancak artan güvenlik riski nedeniyle gerçekleşme ihtimali azalabilir. Başka bir uçuş teknik olarak mümkün kaldığı hâlde gerekli hazırlıkların maliyeti artabilir. Bir başka yolculuk ise alternatif güzergâhlar bulunduğu için farklı bir biçimde gerçekleştirilebilir. Böylece pratik imkân yalnızca ikili bir statüyle değil, farklı erişilebilirlik ve gerçekleşebilirlik dereceleriyle de incelenebilir. Olasılık havuzuna yönelen müdahale, bazı eylemleri bütünüyle imkânsızlaştırabilirken başka eylemlerin yalnızca gerçekleştirilme koşullarını ağırlaştırabilir. Bu nedenle altyapı hasarının etkisi, engellenen faaliyet sayısından daha karmaşık bir dağılım oluşturur. Kaybedilen olanakların niteliği, birbirlerinin yerine geçebilirliği ve toplumsal önemi de belirleyicidir.

Bu noktada altyapının olanaksal yoğunluğu kavramı geliştirilebilir. Olanaksal yoğunluk, belirli bir altyapının farklı zamanlarda ve farklı amaçlarla kaç tür eylemin gerçekleşmesine katkıda bulunduğunu ifade eder. Bir havalimanı, yalnızca ulaşım sağlamaz; sağlık hizmetlerine erişim, insani yardım, diplomatik temaslar, aile ilişkileri ve başka toplumsal süreçler için de hareket imkânı yaratabilir. Ancak bütün bu işlevler aynı yoğunlukta ve aynı ölçüde havalimanına bağımlı değildir. Bazıları alternatif yollarla sürdürülebilirken bazıları için alternatiflerin bulunması güç olabilir. Altyapının toplumsal önemi, yalnızca doğrudan gerçekleştirdiği işlemlerin sayısıyla değil, kendisine bağımlı farklı yaşam süreçlerinin çeşitliliği ve ikame edilebilirliğiyle de belirlenir. Bu açıdan altyapı, çok sayıda toplumsal sürecin ortak koşulunu taşıyan yoğunlaşmış bir nedensel bağlantı noktasıdır.

Böylece altyapısal merkezilik ile nedensel yayılım arasındaki ilişki belirginleşir. Bir altyapı birçok farklı sistemin ortak bağlantı noktası olduğunda, o altyapının işleyişindeki değişiklikler birbirinden farklı alanlara yayılabilir. Ulaşım kapasitesinin azalması, yalnızca yolcuların hareketini değil, belirli malzemelerin ulaştırılmasını ve uzak bölgeler arasındaki temasların sürdürülmesini de etkileyebilir. Ancak yayılımın kapsamı, gerçek bağlantıların yapısına bağlıdır. Her uçuşun durması bütün toplumsal faaliyetlerin durması anlamına gelmez; bazı işlevler başka sistemler aracılığıyla sürdürülebilir. Buna karşılık alternatiflerin sınırlı olduğu koşullarda aynı altyapı hasarı daha geniş sonuçlar doğurabilir. Bir altyapı ne kadar çok bağımsız faaliyet için ortak önkoşul oluşturuyorsa, o altyapının işlev kaybı o kadar farklı nedensel zinciri etkileyebilme potansiyeline sahip olur. Burada belirleyici olan fiziksel büyüklük değil, ilişkisel merkeziliktir.

Aden örneğinin daha geniş bağlamı, savaş koşullarında altyapıların neden özel bir kırılganlık taşıdığını açıklamaya yardımcı olur. Havalimanları, limanlar, yollar, elektrik sistemleri ve su şebekeleri farklı toplumsal faaliyetlerin ortak koşullarını oluşturur. Bu sistemlerde meydana gelen işlev kayıpları, belirli bir anda gözlemlenen fiziksel hasarın ötesinde sonuçlar doğurabilir. Örneğin bir elektrik şebekesinin kesintiye uğraması, yalnızca belirli cihazların çalışmasını engellemez; elektrik kullanan çok sayıda faaliyetin yeniden düzenlenmesini gerektirebilir. Bir su şebekesinin zarar görmesi, yalnızca suyun belirli bir noktaya ulaşmasını değil, aynı kaynağa bağlı sağlık ve hijyen süreçlerini de etkileyebilir. Bir köprünün kullanılamaz hâle gelmesi, yalnızca köprü üzerinde bulunan araçları değil, ileride o güzergâhı kullanabilecek kişilerin ve hizmetlerin hareket seçeneklerini de değiştirebilir. Altyapı, tekil faaliyetlerin toplamından daha geniş bir nedensel ortaklık taşıdığı için altyapısal hasar, farklı yaşam süreçlerine aynı anda yayılabilen sonuçlar üretir.

Ancak burada bir saldırının altyapıyı hedef almasının askerî bakımdan etkili sayılması ile hukuki ve ahlaki bakımdan meşru sayılması kesin biçimde ayrılmalıdır. Bir altyapının çok sayıda sivil hareket için ortak koşul oluşturması, o altyapıya saldırılmasını kendiliğinden haklı kılmaz; tam tersine sivil yaşam üzerindeki olası etkilerin ayrıca değerlendirilmesini gerektirir. Uluslararası insancıl hukukta askerî hedeflerin belirlenmesi, ayrım gözetme, orantılılık ve saldırıda önlem alma gibi ilkeler önem taşır. Sivil havalimanlarının belirli askerî amaçlarla kullanıldığına ilişkin iddialar, bütün sivil işlevlerin hukuki korumasının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aden'deki olayda Yemenli yetkililer sivil havalimanının hedef alındığını bildirirken Husiler yakındaki askerî tesisi hedeflediklerini savunmuştur. Olasılık alanına yönelik müdahalenin nedensel kapsamı, eylemin hukukiliğini veya meşruiyetini belirleyen tek ölçüt değildir. Nedensel etkinlik ile normatif meşruiyet, ayrı açıklama düzeylerinde değerlendirilmelidir.

Olasılık havuzunun zarar görmesi, yalnızca gelecekteki eylemlerin fiziksel olarak imkânsızlaşması biçiminde gerçekleşmez; belirli altyapıların güvenilirliğine duyulan inancın değişmesiyle de ortaya çıkabilir. Bir havalimanına füze düşmesi, altyapının bütün bileşenlerini kullanılamaz hâle getirmese bile yolcuların, işletmecilerin ve güvenlik kurumlarının risk değerlendirmelerini değiştirebilir. Böylece fiilî hasar sınırlı kalırken beklenen tehlikenin etkisiyle faaliyetler azaltılabilir veya ertelenebilir. Burada maddi işlev kaybıyla epistemik erişilebilirlik kaybı arasında ayrım bulunur. Maddi işlev kaybı, altyapının belirli faaliyetleri fiziksel veya teknik olarak gerçekleştirememesidir. Epistemik erişilebilirlik kaybı ise altyapının belirli faaliyetleri gerçekleştirebilme kapasitesi korunmasına rağmen güvenlik ve öngörülebilirlik hakkındaki değerlendirmelerin kullanım kararlarını değiştirmesidir. Bir imkânın teknik olarak mevcut kalması, o imkânın insanlar tarafından güvenle kullanılabilir kabul edileceğini garanti etmez.

Böylece altyapıya yönelen şiddetin etkisi iki farklı yoldan genişleyebilir. İlkinde doğrudan hasar, teknik kapasiteyi sınırlandırır. İkincisinde tehlikenin tekrarlanabileceğine ilişkin beklenti, teknik kapasite korunmuş olsa bile insanların ve kurumların davranışlarını değiştirebilir. Bu iki mekanizma birbirini güçlendirebilir, ancak aynı şey değildir. Bir havalimanı ağır hasar gördüğü için faaliyetlerini durdurabilir; başka bir durumda ise sınırlı fiziksel hasara rağmen güvenlik değerlendirmesi nedeniyle belirli uçuşlar askıya alınabilir. Olasılıklar alanının daralması, yalnızca maddi taşıyıcıların yok edilmesinden değil, mevcut taşıyıcıların kullanılabilirliğine ilişkin güvenin zayıflamasından da doğabilir. Bu nedenle altyapının işlevselliği, maddi bütünlük ile kurumsal ve toplumsal güvenilirliğin birlikte değerlendirilmesini gerektirir.

Burada olasılığın terörize edilmesi olarak adlandırılabilecek bir mekanizma ortaya çıkar. Terörizasyon, belirli bir şiddet eyleminin yalnızca doğrudan hedef aldığı kişilerde değil, gelecekte benzer koşullarla karşılaşabilecek daha geniş bir toplulukta korku ve davranış değişikliği üretmesidir. Bir ulaşım altyapısına yönelik saldırı, henüz seyahate çıkmamış kişilerin de hareket kararlarını etkileyebilir. İnsanlar belirli bir uçuşun iptal edildiğini öğrenmekle kalmaz; daha sonraki uçuşların güvenli olup olmadığını da sorgulayabilir. Böylece mevcut saldırı, gelecekteki hareketlerin değerlendirilme koşullarına dahil olur. Ancak her altyapı saldırısının terör amacı taşıdığı varsayılamaz; bu nitelendirme saldırının amacı, bağlamı ve hedef seçimi bakımından ayrıca incelenmelidir. Felsefi açıdan incelenebilecek mekanizma, şiddetin yalnızca mevcut eylemi kesintiye uğratmayıp gelecekteki eylemlerin güvenilirliğine ilişkin beklentiyi de değiştirebilmesidir. Böylece korku, henüz gerçekleşmemiş hareketlerin seçim koşullarına katılabilir.

Bu durum olanaksal şiddetin zamansal genişlemesini ortaya çıkarır. Belirli bir füzenin patlaması, zamansal açıdan sınırlı bir fiziksel olaydır. Ancak saldırı sonucunda altyapının zarar görmesi veya kullanım güveninin azalması, gelecekteki farklı faaliyetlerin gerçekleşmesini etkileyebilir. Böylece tekil saldırının süresi ile saldırının değiştirebildiği eylemler alanının zamansal kapsamı birbirinden ayrılır. Bir eylemin gerçekleşme anı tekil olabilir; fakat değiştirdiği imkân koşulları çok sayıda gelecek zamana yayılabilir. Burada gelecek olaylar fiziksel olarak şimdiki zamanda yok edilmez; bu olayların gerçekleşebilmesini sağlayan mevcut koşullar değiştirilir. Dolayısıyla saldırının zamansal etkisi, yalnızca gerçekleşmiş hareketlerin kaybıyla değil, gerçekleşmesi artık güçleşen veya engellenen gelecek hareketlerin karşı-olgusal değerlendirilmesiyle de anlaşılabilir.

Karşı-olgusal analiz, bu düşüncenin epistemolojik temelidir. Bir havalimanına saldırı gerçekleşmeseydi hangi uçuşlar yapılabilecek, hangi insanlar yer değiştirebilecek ve hangi hizmetler sürdürülebilecekti? Saldırı sonrasında hangi faaliyetler ertelendi, iptal edildi veya başka güzergâhlara yönlendirildi? Bu sorular, yalnızca gerçekleşmiş olayları değil, farklı koşullarda gerçekleşebilecek olayları da incelemeyi gerektirir. Ancak karşı-olgusal sonuçlar doğrudan gözlemlenmiş gerçekler değildir; mevcut veriler, ulaşım planları ve nedensel modeller üzerinden değerlendirilmelidir. Olasılık havuzunun zararını belirlemek, yalnızca neyin gerçekleşmediğini saymakla değil, gerçekleşmeyen olayların hangilerinin saldırı nedeniyle gerçekleşmediğini araştırmakla mümkündür. Çünkü her yapılmamış uçuş, her ertelenmiş yolculuk veya her gerçekleşmemiş hareket saldırının sonucu değildir. Nedensel atıf, yalnızca olasılığın bulunmasına değil, ilgili imkânın hangi koşul yüzünden kaybedildiğinin gösterilmesine dayanmalıdır.

Böylece gerçekleşmemiş kayıp kavramı belirginleşir. Klasik kayıp değerlendirmesi, çoğu zaman önceden mevcut olan bir varlığın ortadan kalkmasına odaklanır. Bir uçak zarar görür, bir bina yıkılır veya belirli bir malzeme yok olur. Oysa altyapı hasarında kayıp, bazı durumlarda henüz mevcut olmayan eylemlerin gerçekleşme imkânını da kapsar. İptal edilen bir yolculuk, gerçekleşmiş bir hareketin geriye alınması değildir; yapılabilecek bir hareketin fiilî dünyaya geçememesidir. Gerçekleşmemiş kayıp, geçmişte mevcut olmuş bir nesnenin yokluğu değil, belirli koşullar altında gerçekleşmesi mümkün bir sürecin artık aynı biçimde gerçekleşememesidir. Bu kayıp, bütün mümkün geleceklerin eşit değerde olduğu anlamına gelmez; ancak zararın yalnızca maddi nesnelerin mevcut miktarına bakılarak değerlendirilemeyeceğini gösterir.

Daha genel ontolojik düzeyde altyapı, geleceğin maddi taşıyıcısı olarak düşünülebilir. Gelecek henüz fiilen gerçekleşmemiştir; ancak gelecekteki birçok eylemin gerçekleşebilmesi için gerekli bazı koşullar şimdiki zamanda bulunmaktadır. Havalimanının pistleri, kontrol sistemleri ve ulaşım bağlantıları, ileride gerçekleşebilecek hareketlerin mevcut maddi önkoşullarıdır. Bu nedenle altyapı yalnızca geçmişte yapılmış yatırımların sonucu veya bugünkü faaliyetlerin aracı değildir; henüz gerçekleşmemiş toplumsal süreçlerin mümkünlük alanını taşıyan zamansal bir yapıdır. Altyapı, geçmişte inşa edilmiş maddi koşulların gelecekteki eylemlere açıklığını kurumsallaştırır. Bir havaalanının işleyişi, bu bakımdan geçmiş emek ile gelecek hareket arasında sürekli yeniden kurulan bağlantıdan oluşur. Saldırı, yalnızca mevcut beton ve metal yüzeylere zarar vermekle kalmayıp geçmişte oluşturulmuş kapasitenin gelecekte kullanılabilme koşullarını da değiştirebilir.

Bu ilişki, tekillik ile çoğulluk arasındaki nedensel asimetri üzerinden daha da derinleştirilebilir. Tekil bir altyapı, çok sayıda farklı eylemin ortak önkoşulu olabilir. Dolayısıyla tek bir maddi nesnenin işlev kaybı, birbirinden bağımsız çok sayıda faaliyet üzerinde sonuç doğurabilir. Burada nedenin tekilliği ile etkilerin çoğulluğu arasında dikkat çekici bir yapı bulunur. Ancak bu, her altyapı hasarının mutlaka geniş çaplı sonuç üreteceği anlamına gelmez; sonucun kapsamı altyapının hangi faaliyetler için gerekli olduğuna ve alternatiflerin bulunup bulunmadığına bağlıdır. Tekil bir nedensel düğümün çok sayıda mümkün eylemle bağlantılı olması, o düğümdeki değişimin farklı sonuçlar üzerinde eşzamanlı veya ardışık etkiler doğurmasını mümkün kılar. Böylece bir nesnenin ontolojik önemi, kendi fiziksel boyutundan daha geniş bir ilişkisel alan içerisinde ortaya çıkar.

Burada saldırının niteliğine ilişkin son derece önemli bir ayrım gerekir: Tekil bir altyapıya saldırılması ile bilinçli biçimde bütün olasılıklar alanının hedeflenmesi aynı şey değildir. Bir saldırının altyapının gelecekteki kullanım kapasitesini etkileyebilmesi, saldırganların bütün bu etkileri amaçladığını otomatik olarak göstermez. Amaçlanan hedef, iddia edilen askerî kullanım veya başka bir gerekçe olabilir; meydana gelen sivil ve toplumsal sonuçlar ise amaçlanmamış veya dolaylı etkiler olarak ortaya çıkabilir. Bu nedenle olasılık havuzuna yönelen saldırı kavramı, öncelikle eylemin nedensel nesnesini ve sonuçlarının kapsamını açıklayan ontolojik bir model olarak kullanılmalıdır. Bir failin özellikle gelecekteki sivil hareket kapasitesini yok etmeyi amaçladığı sonucuna ulaşmak ise ayrıca kanıt gerektirir. Böylece felsefi çözümleme, eylemin etkilerinden failin niyetine doğrudan geçme hatasına düşmeden geliştirilebilir.

Yine de bu ontolojik yapı, altyapıya yönelen şiddetin neden tekil faaliyetlere yönelen şiddetten farklı sonuçlar doğurabildiğini açıklamaktadır. Belirli bir uçuşun engellenmesi, tekil bir hareket zincirine müdahale eder. Havalimanının işleyiş kapasitesinin zarar görmesi ise farklı zamanlarda gerçekleşebilecek çok sayıda hareketin ortak önkoşulunu etkileyebilir. Dolayısıyla ikincisinde müdahalenin maddi nesnesi sınırlı olsa da etkilerin kapsamı daha geniş olabilir. Olasılık havuzuna yönelen yıkım, gelecekte hangi eylemin seçileceğini belirlemek yerine farklı eylemlerin gerçekleştirilebileceği koşulları daraltması bakımından özgünleşir. Böylece mesele yalnızca bir rakibin mevcut hareketini engellemek değil, rakip olsun veya olmasın belirli bir altyapıya bağımlı olan çok sayıda öznenin hareket imkânlarının değişmesi hâline gelebilir.

Daha dikkat çekici sonuç, altyapının eylemden önce gelen eylemsellik taşımasıdır. Havalimanı kendi başına yolculuk yapmaz; fakat yolculuk yapabilme kapasitesini mümkün kılar. Yol, kendi başına hareket etmez; hareketin güzergâhını oluşturur. Elektrik şebekesi tek başına hastane hizmeti sunmaz; ancak belirli hastane faaliyetlerinin gerçekleşmesi için gerekli enerjiyi sağlayabilir. Dolayısıyla altyapı, doğrudan gerçekleştirmediği eylemlerin nedensel önkoşullarını taşıyarak toplumsal yaşamda etkili olur. Altyapının etkinliği, kendisinin fiilen gerçekleştirdiği hareketlerde değil, başkalarının gerçekleştirebileceği hareketlerin koşullarını üretmesindedir. Böylece eylemsellik yalnızca hareket eden özneye değil, hareketin gerçekleşebilirliğini mümkün kılan maddi düzeneklere ilişkin olarak da incelenebilir.

Bu noktada olasılık havuzuna yönelen müdahale, eylem seçiminin önkoşullarına müdahale olarak tanımlanabilir. Bir kişinin hangi yolculuğu yapacağını seçebilmesi için belirli yolculukların pratik olarak mümkün olması gerekir. Seçim özgürlüğünün kullanılması, yalnızca zihinsel tercih kapasitesine değil, tercih edilebilecek eylemlerin gerçek dünyada gerçekleştirilebilir olmasına da bağlıdır. Altyapının zarar görmesi, bazı seçenekleri uygulanamaz hâle getirebilir veya onlara erişimi güçleştirebilir. Böylece kişinin amaçları ve tercihleri değişmemiş olsa bile tercihlerini gerçekleştirme kapasitesi azalabilir. Bir öznenin iradesine doğrudan müdahale edilmeden, iradesinin gerçekleştirebileceği seçeneklerin maddi koşulları değiştirilebilir. Bu, altyapısal yıkımın yalnızca hareket üzerinde değil, hareket imkânları üzerinden kullanılan pratik özgürlük üzerinde de etkili olabileceğini gösterir.

Buradan özgürlüğün olanaksal ontolojisi çıkar. Özgürlük yalnızca farklı seçenekleri zihinsel olarak tasarlayabilme veya belirli seçeneklerden birini isteme kapasitesi değildir; en azından pratik düzeyde, belirli eylemleri gerçekleştirebilecek maddi ve kurumsal koşullara erişimle de ilişkilidir. Bir kişi seyahat etmek isteyebilir, ancak ulaşım altyapısı kullanılamıyorsa bu isteği fiilen gerçekleştiremeyebilir. Bu durumda tercih ortadan kalkmamış, fakat tercihin eyleme dönüşmesini sağlayan koşullar sınırlandırılmıştır. Pratik özgürlüğün kapsamı, öznenin isteyebileceği şeylerin toplamından değil, belirli koşullarda gerçekleştirebileceği eylemlerin alanından da etkilenir. Dolayısıyla altyapıya verilen zarar, kişilerin doğrudan kararlarını belirlemeksizin kararlarını gerçekleştirebilme koşullarını sınırlayabilir.

Yemen'deki uzun süreli savaş koşulları açısından bu ayrım, sivil yaşamın neden yalnızca doğrudan saldırılarla değil, altyapısal kesintilerle de ağır biçimde etkilenebildiğini açıklar. Ulaşımın sınırlanması, yalnızca belirli yolcuların hareketini değil, sağlık hizmetlerine erişim, insani yardım ve gündelik yaşamın yeniden üretimi gibi alanları da etkileyebilir. Ancak Aden Havalimanı'na 16 Ekim'de düzenlenen saldırının bu alanlarda hangi somut sonuçları yarattığını belirlemek için uçuş kayıtları, hasar tespitleri ve sonraki faaliyetler hakkında ayrıca kanıt gerekir. Ontolojik model, mümkün etkilerin yapısını açıklar; belirli etkilerin fiilen gerçekleştiği sonucunu tek başına vermez. Olasılıklar alanının kavramsal genişliği, gerçek zararın ampirik kapsamıyla karıştırılmamalıdır. Bu ayrım korunmadığında, bir altyapının teorik olarak mümkün kıldığı bütün faaliyetlerin saldırı sonucunda gerçekten engellendiği gibi temelsiz bir çıkarım yapılabilir.

Nihayetinde Aden Havalimanı saldırısı, maddi varlık ile olanaksal varlık arasındaki ilişkinin siyasal şiddet bağlamında neden önem taşıdığını gösterir. Altyapı, yalnızca bugün gerçekleşen faaliyetleri taşımaz; gelecekteki faaliyetlerin gerçekleştirilmesini mümkün kılan nedensel koşulları da barındırır. Bir pistin veya terminalin işlevselliği, belirli anda mevcut olan uçuşlardan daha geniş bir hareket kapasitesine katkıda bulunur. Dolayısıyla altyapıya yönelen zarar, mevcut nesnelerin tahribatına ek olarak henüz gerçekleşmemiş eylemlerin imkânlarını da etkileyebilir. Olasılık havuzuna yönelen şiddetin ontolojik özgünlüğü, tekil sonuçlar üretmek yerine çok sayıda farklı sonucun gerçekleşebilmesini sağlayan ortak koşulları değiştirebilmesidir. Bu yapı, saldırının faili veya gerekçesi hakkındaki tartışmalardan bağımsız olarak nedensel düzeyde incelenebilir; fakat hukuki sorumluluk ve kasıt değerlendirmeleri somut kanıtlarla ayrıca yapılmalıdır.

En derin sonuç ise yıkımın nesnesi ile yıkımın etkilediği varlıklar alanının özdeş olmamasıdır. Füzenin doğrudan etkilediği maddi alan sınırlı olabilir; fakat zarar gören altyapının işlevi çok sayıda başka faaliyetle ilişkiliyse sonuçların kapsamı daha geniş bir alana yayılabilir. Bir altyapının kaybı, tekil nesnenin yokluğundan ziyade o nesne aracılığıyla kurulabilecek ilişkilerin eksilmesi olarak da anlaşılmalıdır. Böylece şiddet, yalnızca gerçekleşmiş dünyaya müdahale eden fiziksel bir güç değil, gerçekleşebilecek dünyanın koşullarını değiştiren bir nedensel olay hâline gelebilir. Bir eylemi engellemek, belirli bir hareketin gerçekleşmesini durdurmaktır; eylemin imkân koşullarını tahrip etmek ise henüz seçilmemiş çok sayıda hareketin gerçekleştirilebilirliğini değiştirmektir. Havalimanının ontolojik önemi, taşıdığı uçakların sayısında değil, farklı zamanlarda ve farklı amaçlarla gerçekleşebilecek hareketlere açık olan nedensel yapısında bulunur. Altyapıya yönelen yıkımın en geniş etkisi, henüz gerçekleşmemiş eylemleri doğrudan yok etmesi değil, onların bir gün gerçekleşebilmesini sağlayan bugünkü dünyayı daraltabilmesidir.                                                           

Çoğunluğun Meşruiyet Krizi

Bir kararın arkasındaki desteğin büyümesi, o kararın kurumsal olarak geçerli hâle geleceğini zorunlu olarak göstermez; çünkü siyasal iktidar yalnızca tercihlerin niceliksel dağılımıyla değil, tercihlerin hangi yetki düzeni içerisinde bağlayıcı kararlara dönüştürüldüğüyle de belirlenir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için yürütülen seçim sürecinde Kosta Rikalı Rebeca Grynspan'ın 16 Ekim'de Güvenlik Konseyi üyeleri arasında yapılan altıncı gayriresmî oylamada dokuz destek oyu alarak rakiplerinin önünde bulunmasına rağmen beş olumsuz oyla karşılaşması, bunlardan ikisinin veto yetkisine sahip daimi üyelerden gelmesi, bu ayrımı somutlaştırmaktadır. Diğer adayların da benzer kurumsal engellerle karşılaşması, en fazla desteğe sahip olmanın neden tek başına seçilmek anlamına gelmediğini göstermektedir. Jean-Jacques Rousseau'nun toplum sözleşmesi, genel irade ve egemenlik anlayışı üzerinden düşünüldüğünde burada daha derin bir problem belirir: Kolektif tercihin niceliksel üstünlüğü ile bu tercihin kurumsal iradeye dönüşebilmesi farklı siyasal varoluş düzeyleridir. Birinci düzeyde çoğunluğun ne istediği, ikinci düzeyde ise çoğunluğun tercihinin hangi koşullarda bağlayıcı karar sayılacağı belirlenir. İkisi arasındaki kopuş, meşruiyetin yalnızca tercih üretmekten değil, tercihleri ortak karar düzenine dönüştürebilmekten de kaynaklandığını gösterir.

Rousseau'nun siyasal felsefesine başvurulduğunda öncelikle genel irade (volonté générale) ile herkesin iradesi (volonté de tous) arasındaki ayrım korunmalıdır. Herkesin iradesi, bireylerin kendi özel çıkarları doğrultusunda oluşturdukları tercihlerin toplamıdır. Genel irade ise tek tek bireysel çıkarların aritmetik birleşiminden farklı olarak siyasal topluluğun ortak yararına yönelen iradeyi ifade eder. Dolayısıyla çoğunluğun tercihinin genel iradeyle otomatik biçimde özdeşleştirilmesi Rousseau'nun sistemini basitleştirir. Belirli bir karar çok sayıda kişi tarafından desteklenebilir; fakat yalnızca bu niceliksel destek, kararın ortak yarara yöneldiğini kanıtlamaz. Bununla birlikte Rousseau açısından uygun siyasal koşullarda yapılan oylama, genel iradenin belirlenmesi için başvurulabilecek yöntemlerden biridir. Niceliksel çoğunluk, genel iradenin kendisi değil; belirli normatif ve kurumsal koşullar altında genel iradenin belirlenmesine aracılık edebilecek bir karar biçimidir. Böylece sayı ile meşruiyet arasındaki ilişki ne bütünüyle özdeşlik ne de mutlak kopukluk üzerinden kurulmalıdır.

Buradan siyasal kararın üç ayrı katmanı ortaya çıkar: tercih, ortak yarara ilişkin gerekçelendirme ve kurumsal geçerlilik. Tercih, belirli aktörlerin hangi seçeneği desteklediğini gösterir. Ortak yarara ilişkin gerekçelendirme, bu seçeneğin yalnızca belirli kişilerin veya devletlerin çıkarlarını değil, ilgili siyasal bütünün ortak amaçlarını hangi ölçüde karşıladığını sorgular. Kurumsal geçerlilik ise kararın önceden belirlenmiş usuller aracılığıyla bağlayıcı statü kazanmasını ifade eder. Bu katmanlar birbirini etkileyebilir, ancak birbirine indirgenemez. Bir karar çok sayıda aktörün desteğine sahip olabilir fakat ortak yarara uygunluğu tartışmalı kalabilir; ortak yarara uygun olduğu ileri sürülen bir karar ise geçerli usuller tamamlanmadığı için hukuken yürürlüğe giremeyebilir. Siyasal iradenin toplumsal olarak oluşması, normatif olarak gerekçelendirilmesi ve kurumsal olarak geçerlilik kazanması farklı işlemlerdir. Siyasal kriz, bu işlemler arasında kalıcı ve çözülemeyen uyumsuzluklar oluştuğunda derinleşebilir.

Birleşmiş Milletler'in Genel Sekreter seçimi, bu ayrımı özellikle açık biçimde göstermektedir. Güvenlik Konseyi'nin on beş üyesi arasında yapılan gayriresmî oylamalar, adayların ne kadar destek gördüğünü ve hangi itirazlarla karşılaştığını anlamaya yönelik ön değerlendirmelerdir. Ancak bu oylamalar, tek başına resmî atama kararı oluşturmaz. Bir adayın Genel Kurul'a önerilebilmesi için Güvenlik Konseyi'nin gerekli oy sayısına ulaşması ve daimi üyelerin veto engeliyle karşılaşmaması gerekir. Son aşamada Genel Kurul, Güvenlik Konseyi'nin tavsiyesi üzerine atamayı gerçekleştirir. Dolayısıyla dokuz olumlu oy alınması, diğer gerekli koşullar sağlanmadığında otomatik bir kurumsal yetkilendirme doğurmaz. Niceliksel destek, kararın oluşumu için gerekli unsurlardan biri olabilir; fakat kurumsal geçerlilik, yalnızca destek miktarına değil, karar üretme usulünün bütün koşullarının karşılanmasına bağlıdır. Grynspan'ın durumu, tam olarak bu ayrımın işleyişini görünür kılar.

Biçimsel mantık açısından değerlendirildiğinde burada önemli bir fark bulunur. Bir adayın diğerlerinden fazla destek alması, onun çoğunluk tarafından tercih edildiğini gösteren karşılaştırmalı bir önermedir. Aynı adayın seçilebilmesi ise yalnızca karşılaştırmalı üstünlüğe değil, kurumsal yetkilendirme için gerekli koşulların yerine getirilmesine bağlıdır. Birinci önerme doğru olduğu hâlde ikinci önerme yanlış olabilir; bunda mantıksal çelişki bulunmaz. Çünkü en çok desteklenen olmak ile seçilmeye yeterli koşulları karşılamak aynı yüklem değildir. Buna karşılık siyasal gerilim, bu iki yüklemin toplumun veya karar sürecine katılan aktörlerin meşruiyet beklentileri içerisinde birbirine yakın kabul edilmesinden doğabilir. Çoğunluk desteğinin kurumsal karara dönüşmesi beklenirken belirli yetki mekanizmalarının bu dönüşümü sınırlandırması, sayıların ifade ettiği siyasal eğilim ile kurumların ürettiği hukuki sonuç arasında bir mesafe meydana getirir.

Burada çoğunluğun epistemik statüsü ile çoğunluğun normatif statüsü birbirinden ayrılmalıdır. Epistemik düzeyde oylama, belirli aktörlerin tercih dağılımı hakkında bilgi üretir. Dokuz üyenin bir adayı desteklemesi, söz konusu adayın on beş üyeli konsey içerisindeki destek düzeyine ilişkin bir olgudur. Normatif düzeyde ise bu destek miktarının hangi hakları, yetkileri veya bağlayıcı sonuçları doğuracağı sorulur. Bir kurum, belirli kararlar için basit çoğunluk, nitelikli çoğunluk, oybirliği veya özel onay koşulları öngörebilir. Böylece aynı tercih dağılımı, farklı kurumsal yapılarda farklı sonuçlar üretebilir. Sayı, tercihin dağılımını bildirir; kurum ise bu dağılımın hangi koşullarda siyasal yetkiye dönüşeceğini belirler. Dolayısıyla niceliksel üstünlük, kurumsal geçerliliğin kendiliğinden üreticisi değildir; geçerlilik, sayısal desteğin normatif usuller içerisinde işlenmesiyle oluşur.

Ancak Rousseau açısından kurumsal usulün mevcut olması da onun kendiliğinden meşru olduğu anlamına gelmez. Toplum Sözleşmesi'nde siyasal meşruiyet, yalnızca mevcut kurallara uygun hareket edilmesine değil, egemen iradenin ortak yarara yönelmesi ve siyasal topluluğun kendi kendisine yasa koyabilmesi problemine dayanır. Bu nedenle bir usulün hukuken geçerli olması ile o usulün siyasal meşruiyetinin yeterli olması farklı sorulardır. Bir kurum kendi kurallarına bütünüyle uygun karar verebilir; buna rağmen kuralların hangi çıkarları koruduğu, kimlere ayrıcalıklı yetki tanıdığı ve ortak yararın belirlenmesini nasıl etkilediği tartışılabilir. Hukuki geçerlilik, belirli bir kararın mevcut normatif düzene uygunluğunu; siyasal meşruiyet ise normatif düzenin kendisinin hangi haklılaştırıcı temele dayandığını sorgular. Birleşmiş Milletler'deki veto mekanizması bu ayrımın incelenebileceği örneklerden biridir.

Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerine tanınan veto yetkisi, bütün üyelerin oylarının aynı sonuç üretme gücüne sahip olmadığını gösterir. Her üyenin oyu belirli bir tercih bildirir; ancak bazı üyelerin olumsuz oyları, diğer üyelerin destekleriyle oluşturulmuş karar ihtimalini tek başına engelleyebilir. Böylece oyların sayısal eşitliği ile oyların kurumsal etkisi birbirinden ayrışır. Bir oy, tercih bildirme bakımından diğer oylarla aynı niceliksel birime karşılık gelebilirken kararın geçerliliği üzerindeki etkisi bakımından farklı normatif ağırlığa sahip olabilir. Bu yapı, çoğunluğun sayısal üstünlüğü ile kurumsal karar gücü arasındaki asimetrinin temelini oluşturur. Bununla birlikte veto yetkisi, Birleşmiş Milletler Şartı'nın kurucu düzeninin parçasıdır ve büyük güçlerin örgüt içerisinde tutulması, barış ve güvenlik kararlarının uygulanabilirliği gibi tarihsel gerekçelerle savunulmuştur. Dolayısıyla veto mekanizmasının varlığı, tek başına hukuki tutarsızlık oluşturmaz; ancak kolektif karar alma ve kurumsal eşitlik arasındaki gerilimin incelenmesini gerektirir.

Rousseau'nun genel irade anlayışı, bu gerilimi daha karmaşık hâle getirir. Rousseau'da egemenlik, belirli bir kişinin veya ayrıcalıklı zümrenin özel iradesine indirgenemez; genel irade, siyasal bütünün ortak yararını hedeflediği ölçüde meşru kabul edilir. Bir kişinin veya grubun iradesi, yalnızca güçlü olması nedeniyle genel iradenin yerine geçemez. Ancak Birleşmiş Milletler, Rousseau'nun tasarladığı anlamda tek bir halkın oluşturduğu egemen siyasal topluluk değildir. Üye devletler farklı egemenlik iddialarına, anayasal yapılara ve ulusal çıkarlara sahiptir; Güvenlik Konseyi de doğrudan dünya halkının genel iradesini temsil eden bir parlamento olarak kurulmamıştır. Bu nedenle Rousseau'nun genel irade kavramı, Güvenlik Konseyi çoğunluğuyla doğrudan özdeşleştirilemez. Kurulabilecek felsefi ilişki, çoğunluğun doğrudan genel irade olduğunu ilan etmek değil, ortak karar üretme iddiası taşıyan bir kurumun belirli iradeleri nasıl ortak geçerliliğe dönüştürdüğünü incelemektir. Böylece tarihsel kurumun özgün yapısı korunurken Rousseau'nun siyasal meşruiyet problemi analize dahil edilebilir.

Bu karşılaştırmadan kurumsallaşamayan ortak yönelim kavramı çıkarılabilir. Belirli bir karar organında çok sayıda aktör aynı seçeneğe yönelebilir; ancak kararın bağlayıcılığı için gerekli diğer koşullar karşılanmadığında ortaklaşan tercih kurumsal sonuç üretemeyebilir. Burada ortak yönelim, henüz Rousseaucu anlamda genel irade değildir; fakat farklı aktörlerin aynı karar seçeneğinde buluştuğunu gösteren kolektif bir eğilimdir. Bu eğilim karar üretme mekanizması tarafından bağlayıcı sonuca dönüştürülemediğinde, siyasal destek ile kurumsal etkinlik arasında bir kopukluk oluşur. Kurumsallaşamayan ortak yönelim, kolektif tercihin mevcut olmasına rağmen mevcut usuller içerisinde bağlayıcı irade statüsü kazanamamasıdır. Böylece siyasal destek bir olgu olarak varlığını sürdürürken onun kurumsal karşılığı askıda kalabilir.

Bu durumun ontolojik önemi, iradenin varlığı ile iradenin etkinliği arasındaki ayrımda bulunur. Belirli bir grubun ortak tercihe sahip olması, söz konusu tercihin toplumsal gerçeklik içerisinde mevcut olduğunu gösterir. Ancak tercihin bağlayıcı karara dönüşmesi, ilgili kurumun yetkilendirme mekanizmasına bağlıdır. Böylece bir irade mevcut olduğu hâlde kendi istediği sonucu kurumsal düzeyde gerçekleştiremeyebilir. Bu, iradenin mutlak anlamda etkisiz olduğu anlamına gelmez; tercih, diplomatik görüşmeleri, müzakereleri ve sonraki karar süreçlerini etkileyebilir. Fakat belirli bir kararın resmen yürürlüğe girmesi bakımından yetersiz kalabilir. Siyasal iradenin ontolojik mevcudiyeti, kurumsal performatif gücüyle özdeş değildir. Bir irade ifade edilebilir, tanınabilir ve çok sayıda aktör tarafından paylaşılabilir; buna rağmen ilgili hukuki sonucu doğuracak yetkiye sahip olmayabilir.

Burada siyasal performativite problemi belirir. Kurumsal karar, yalnızca mevcut bir tercihin betimlenmesi değildir; belirli koşullar sağlandığında yeni bir hukuki veya idari gerçeklik meydana getiren işlemdir. Bir adayın desteklenmesi, onun tercih edildiğini ifade eder. Adayın yetkili usulle atanması ise onun yeni bir kurumsal statü kazanmasına neden olur. Dolayısıyla destek bildirimi ile atama, aynı siyasal sürecin farklı performatif düzeyleridir. Birincisi tercihi görünür kılar; ikincisi yetki statüsünü değiştirir. Siyasal kararın kurucu gücü, yalnızca ifade edilen iradenin içeriğinden değil, o iradeyi hukuki gerçekliğe dönüştürebilen yetkilendirme koşullarından doğar. Böylece kurumsal geçerlilik, niceliksel desteğin üzerine eklenen basit bir onay değil, desteğin belirli bir hukuki sonuç üretmesini sağlayan ayrı bir işlemdir.

Birleşmiş Milletler örneğinde Grynspan'ın dokuz olumlu oy alması ile genel sekreter olarak atanması arasındaki fark, bu performatif ayrımın somut ifadesidir. Gayriresmî oylama adayın destek dağılımına ilişkin bilgi üretirken Güvenlik Konseyi'nin resmî tavsiyesi ve Genel Kurul'un atama işlemi farklı yetki aşamalarını oluşturur. Daimi üyelerden gelen itirazlar, adayın mevcut desteğini ortadan kaldırmaz; ancak desteğin resmî tavsiye kararına dönüşmesini engelleyebilecek kurumsal koşulları görünür kılar. Böylece siyasal destek ile hukuki yetkilendirme arasındaki geçiş, oylamanın teknik bir ayrıntısı olmaktan çıkarak siyasal iradenin hangi koşullarda kurum tarafından tanındığına ilişkin bir problem hâline gelir. Kurumsal yapı belirli tercihleri geçerli kılarken başka tercihleri yeterli saymayabilir; bu ayrım, tercihlerin niceliksel büyüklüğünden bağımsız olarak işleyebilir.

Daha derin düzeyde burada iki farklı rasyonalite karşılaşır. Birincisi, tercihlerin dağılımı üzerinden sonuç üreten çoğunluk rasyonalitesidir. Belirli bir seçenek diğerlerinden fazla destekleniyorsa, bu rasyonalite onun kolektif tercihler içerisindeki üstünlüğünü saptar. İkincisi ise kararın belirli usuller aracılığıyla geçerlilik kazanmasını sağlayan kurumsal rasyonalitedir. Bu ikinci rasyonalite, yalnızca kaç kişinin aynı seçeneği desteklediğine değil, hangi aktörlerin hangi yetkilerle karara katıldığına da bakar. İki rasyonalite aynı sonucu üretebilir; ancak zorunlu olarak örtüşmez. Çoğunluk rasyonalitesi niceliksel destek ilişkilerinin düzenini, kurumsal rasyonalite ise destek ilişkilerinin bağlayıcı karara dönüşme koşullarını belirler. Kriz potansiyeli, bu iki düzenin farklı sonuçlar üretmesi ve aralarındaki farklılığın ortak karar alma sürecine duyulan güveni etkilemesiyle oluşur.

Bu noktada kurumsal temsil açığı kavramı geliştirilebilir. Temsil açığı, belirli bir kolektif yönelimin var olmasına rağmen kurumun karar yapısında bu yönelimin beklenen karşılığı bulamamasıdır. Ancak her temsil açığı otomatik olarak adaletsizlik veya gayrimeşruluk anlamına gelmez; bazı kurumlar bilinçli olarak azınlık haklarını, kurucu anlaşmaları veya farklı çıkarlar arasında uzlaşmayı korumak amacıyla çoğunluk kararını sınırlandırabilir. Dolayısıyla temsil açığının siyasal niteliği, yalnızca çoğunluğun engellenmesine değil, engellemenin hangi normatif amaçla düzenlendiğine ve bu amacın nasıl gerekçelendirildiğine bağlıdır. Niceliksel çoğunluğun kurumsal karara dönüşememesi tek başına meşruiyet krizinin kanıtı değildir; fakat bu durumun açıklanabilirliği ve kabul edilebilirliği konusunda kalıcı anlaşmazlık oluşması, meşruiyet krizinin koşullarından biri olabilir. Bu nedenle kurumsal geçerlilik ile toplumsal kabul arasındaki ilişki ayrıca incelenmelidir.

Buradan meşruiyetin çift yönlü bağımlılığı ortaya çıkar. Bir kurumun etkili biçimde karar alabilmesi, belirli kuralların tanınmasını ve uygulanmasını gerektirir. Ancak kuralların uzun süre kabul görmesi, yalnızca hukuken mevcut olmalarına bağlı değildir; onları uygulayan aktörlerin ve sonuçlarından etkilenen toplulukların bu kuralları belirli ölçüde haklı veya işlevsel bulmaları da önem taşıyabilir. Dolayısıyla kurumsal meşruiyet, yalnızca mevcut kuralların uygulanmasıyla veya yalnızca çoğunluğun anlık tercihinin izlenmesiyle açıklanamaz. İlk durumda toplumsal kabulden kopmuş biçimsel bir düzen, ikinci durumda ise ortak kararın istikrarını sağlayan usullerden yoksun bir tercih çoğunluğu oluşabilir. Meşruiyet, kolektif iradenin üretimi ile bu iradenin hangi kurallar aracılığıyla geçerli hâle geleceğinin kabulü arasındaki ilişkide yeniden üretilir. Siyasal düzenin sürekliliği, bu iki boyutun her durumda tam olarak örtüşmesini değil, aralarındaki gerilimin yönetilebilir kalmasını gerektirir.

Rousseaucu açıdan bu ilişki, egemenliğin iradesi ile yönetimin işlemleri arasındaki ayrımı hatırlatır. Rousseau'da egemenlik, genel iradenin kaynağı olarak halka aittir; hükümet ise yasaların uygulanmasına yönelik ayrı bir işlev üstlenir. Genel irade, belirli yöneticilerin özel iradelerine indirgenemez. Ancak Birleşmiş Milletler'in kurumsal düzeni, egemen bir halk ile onun yürütme organı arasında kurulmuş Rousseaucu modelle aynı değildir. Yine de analojik olarak bir soru geliştirilebilir: Ortak amaçlar doğrultusunda hareket ettiğini ileri süren bir kurumun karar mekanizması, kurumun daha geniş ortak yarar iddiasıyla hangi ilişkide bulunur? Birleşmiş Milletler'in uluslararası barış, güvenlik ve işbirliği amaçlarıyla Güvenlik Konseyi'nin özel yetki düzeni arasındaki ilişki, bu sorunun kurumsal karşılığıdır. Ortak amaçların ilan edilmesi ile bu amaçların karar usullerinde nasıl temsil edildiği aynı siyasal işlem değildir. Bu nedenle kurumun kendi normatif amaçlarıyla karar üretme yapısı arasındaki tutarlılık, siyasal felsefenin bağımsız bir inceleme alanıdır.

Bu ilişkiyi daha kesin biçimde açıklamak için normatif bütünlük ile kurumsal parçalanma arasında ayrım kurulabilir. Birleşmiş Milletler, belirli ortak amaçlar etrafında örgütlenmiş uluslararası bir kurumdur; ancak bu amaçların gerçekleştirilmesi, farklı yetkilere sahip organlar ve devletler aracılığıyla yürütülür. Dolayısıyla kurumun bütünsel normatif kimliği ile karar alma yetkilerinin dağılımı özdeş değildir. Bir yanda bütün örgüte atfedilen amaçlar, diğer yanda bu amaçlara ilişkin kararları belirli usullerle alan farklı organlar bulunur. Bu yapının varlığı kendi başına çelişki oluşturmaz; karmaşık kurumlarda işlevsel farklılaşma kaçınılmaz olabilir. Ancak belirli karar yetkilerinin kullanımı ortak amaçların gerçekleştirilmesiyle kalıcı biçimde uyumsuz hâle geldiğinde normatif bütünlük ile kurumsal işleyiş arasında gerilim doğabilir. Kurumsal meşruiyet problemi, yalnızca çoğunluğun ne istediğiyle değil, karar yetkilerinin dağılımının kurumun ortak amaçlarını hangi ölçüde gerçekleştirebildiğiyle de ilgilidir.

Grynspan'ın adaylığı etrafındaki çıkmaz, özellikle çoğunluk desteğinin karar gücüne dönüşemediği eşik açısından anlamlıdır. Bir adayın destek düzeyi artarken gerekli veto koşulları karşılanmıyorsa, niceliksel artış hukuki sonucu değiştirmeyebilir. Böylece belirli bir eşikten sonra daha fazla destek kazanmak, kurumsal engel devam ettiği sürece seçilmek bakımından yeterli olmayabilir. Burada niceliksel artış ile kurumsal sonuç arasında doğrusal olmayan bir ilişki bulunur. Destek miktarının büyümesi, gerekli karar koşullarından bağımsız olarak geçerlilik üretemez; çünkü kurumsal yetkilendirme bazı durumlarda yalnızca niceliksel değil, niteliksel eşiklere de bağlıdır. Veto yetkisi, bu niteliksel koşullardan biridir. Böylece siyasal iradenin niceliksel genişlemesi ile kurumsal gücünün genişlemesi arasında zorunlu bir orantı bulunmadığı görülür.

Bu durum niceliksel birikimin niteliksel dönüşüme ulaşamaması olarak da düşünülebilir. Belirli sayıda desteğin birikmesi, normalde kolektif tercih içerisinde belirgin bir üstünlük oluşturur. Ancak kararın hukuki statü kazanması için başka koşulların tamamlanması gerekiyorsa destek birikimi tek başına yeni bir kurumsal gerçeklik üretmeyebilir. Nicelik değişmiş, fakat kararın statüsü değişmemiştir. Böylece aynı süreç içerisinde iki farklı değişim mantığı ortaya çıkar: Tercih dağılımı dereceli biçimde değişirken kurumsal yetkilendirme belirli koşullar tamamlandığında gerçekleşen kategorik bir statü dönüşümüdür. Siyasal niceliğin artışı ile hukuki niteliğin değişimi aynı süreklilik içerisinde zorunlu olarak birbirini izlemez. Bu nedenle bir adayın desteği ölçülebilir biçimde artarken seçilme statüsü aynı kalabilir.

Buradan siyasal beklenti ile kurumsal sonuç arasındaki epistemik kriz doğabilir. Aktörler, en çok destek alan adayın seçilmesi gerektiğini düşündüklerinde sayısal desteği meşruiyetin temel göstergesi olarak kabul etmiş olurlar. Kurum ise farklı bir ilkeye dayanarak belirli özel onay koşullarının da sağlanmasını gerektirebilir. Böylece aynı karar süreci iki farklı beklenti rejimi içerisinde değerlendirilir. Birinde çoğunluk üstünlüğü, diğerinde kurucu usulün tamamlanması belirleyicidir. Her iki taraf aynı olgusal verileri kabul ettiği hâlde farklı sonuçlara ulaşabilir; çünkü kararın hangi ölçüte göre geçerli sayılması gerektiği konusunda ayrışmaktadır. Epistemik kriz, her zaman olaylara ilişkin bilginin eksikliğinden değil, aynı bilginin hangi normatif karar ölçütüne göre işleneceği konusundaki anlaşmazlıktan da kaynaklanabilir. Böylece sorun, yalnızca adayın kaç oy aldığı değil, alınan oyların hangi siyasal anlamı taşıması gerektiğidir.

Rousseau'nun genel irade kuramı, tam da bu noktada nicel üstünlük ile meşruiyet arasındaki ilişkiyi yeniden sınamaya zorlar. Çoğunluk, sırf çoğunluk olduğu için ortak yararın yanılmaz taşıyıcısı değildir. Rousseau'nun kendi sistemi de genel iradenin belirlenmesinin uygun yurttaşlık koşulları, kamusal yönelim ve özel çıkarların siyasal süreci nasıl etkilediği gibi sorunlardan bağımsız olmadığını kabul eder. Dolayısıyla sayısal üstünlüğün kurumsal geçerlilik kazanamaması, zorunlu olarak genel iradenin engellenmesi anlamına gelmez. Ancak kurumsal usullerin belirli özel iradeleri ortak kararın üzerinde sürekli ayrıcalıklı konuma yerleştirdiği düşünülüyorsa Rousseaucu bir eleştiri alanı açılır. Genel irade açısından temel problem, çoğunluğun her durumda kazanması değil; siyasal bütünün ortak yararının belirli özel iradelerin ayrıcalıklı gücüyle hangi ölçüde sınırlandırılabildiğidir. Böylece tartışma basit bir çoğunluk-veto karşıtlığından ortak yararın kurumsal olarak nasıl tanımlandığı ve korunduğu sorununa genişler.

Bu noktada kurumsal meşruiyet açığı ile kurumsal işlevsizlik birbirinden ayrılmalıdır. Bir kurumun karar alamaması, geçici diplomatik anlaşmazlık veya uzlaşma arayışının sonucu olabilir. Bu tür bir gecikme, tek başına kurumun bütün meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Buna karşılık belirli usuller sürekli biçimde karar üretimini engelliyorsa kurumun işlevselliğine ilişkin sorular ortaya çıkabilir. İşlevsizlik ise hukuki meşruiyetsizlikle aynı şey değildir; bir kurum mevcut kurallara uygun davranırken karar üretmekte zorlanabilir. Meşruiyet, kuralların haklılaştırılabilirliğine; işlevsellik ise kurumun amaçlarına uygun sonuçları hangi ölçüde üretebildiğine ilişkin farklı değerlendirme düzeyleridir. Ancak karar üretme güçlüğünün uzun süre devam etmesi, kurumun ortak amaçlarını gerçekleştirebildiğine ilişkin güveni etkileyerek bu iki düzeyi birbirine bağlayabilir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yarışındaki mevcut çıkmaz, bu olasılığı tartışmaya açar; fakat tek bir seçim turundan hareketle daha geniş bir kurumsal krizin kaçınılmaz olduğu söylenemez. Daimi üyelerin itirazları sonraki müzakerelerde değişebilir, adaylar yeni destekler kazanabilir veya yeni isimler gündeme gelebilir. Dolayısıyla gözlenen durum, tamamlanmış bir kurumsal çöküşten çok, belirli bir karar için henüz gerekli uzlaşmanın oluşmadığı aşamadır. Felsefi açıdan belirleyici olan, bu aşamada görünür hâle gelen yapısal ilkedir: Kolektif tercihin oluşumu ile kolektif kararın hukuki geçerlilik kazanması, birbirine bağlı fakat özdeş olmayan süreçlerdir. Siyasal düzenin bu iki süreci nasıl ilişkilendirdiği, ortak iradenin kurumsal biçim kazanabilmesinin sınırlarını belirler.

Daha genel düzeyde kurumsallaşma, toplumsal veya siyasal iradenin belirli kurallar aracılığıyla tekrar edilebilir karar gücüne dönüştürülmesidir. Bir topluluk belirli bir tercihi paylaşabilir; ancak bu tercihin bağlayıcı olması için hangi aktörlerin yetkili olduğu, kararın hangi usulle alınacağı ve sonucun nasıl uygulanacağı belirlenmelidir. Kurumsallaşma, iradeyi yalnızca kaydetmez; ona belirli bir hukuki etki kazandırır. Buna karşılık iradenin kurumsallaşma sürecinde farklı eşiklere, yetki hiyerarşilerine ve sınırlamalara tabi tutulması, kolektif desteğin doğrudan karar gücüne dönüşmesini engelleyebilir. Kurumsallaşmanın paradoksu, ortak iradeyi etkili kılmak için oluşturulan mekanizmaların, belirli koşullarda aynı iradenin bağlayıcı sonuç üretmesini sınırlandırabilmesidir. Bu paradoks zorunlu olarak kurumsal başarısızlık değildir; ancak kurumun kendi meşruiyet gerekçeleriyle sürekli ilişki içerisinde değerlendirilmesini gerektirir.

Bu açıdan çoğunluk ile kurum arasındaki ilişkinin sağlıklı işlemesi, ikisinin mutlak biçimde özdeş olmasını değil, aralarındaki farkın belirli bir normatif gerekçeye dayanmasını gerektirir. Kurumlar, çoğunluğun anlık tercihlerine karşı belirli sınırlamalar koyabilir; bu sınırlamalar azınlık hakları, hukuki istikrar veya kurucu uzlaşma gibi amaçlarla gerekçelendirilebilir. Ancak sınırlamaların varlığı ile sınırlamaların her somut kullanımının haklılığı aynı şey değildir. Rousseaucu soru burada yeniden ortaya çıkar: Kurumsal sınırlama gerçekten ortak yararın korunmasına mı hizmet etmektedir, yoksa belirli özel iradelerin ortak karar üzerindeki etkisini mi artırmaktadır? Bu sorunun cevabı tek bir oy sayısından çıkarılamaz; kurumun kuruluş amacı, yetki dağılımı, kararların sonuçları ve ilgili aktörlerin gerekçeleri birlikte incelenmelidir. Niceliksel üstünlük meşruiyetin yeterli koşulu olmadığı gibi kurumsal geçerlilik de meşruiyetin bütün içeriğini tüketmez. Siyasal düzen, bu iki eksik ölçütün birbirini tamamlayabileceği bir normatif ilişki kurmak zorundadır.

Burada en derin ontolojik ayrım, kolektif iradenin varlığı ile kolektif iradenin siyasal gerçeklik üretebilme kapasitesi arasındadır. Bir irade, çok sayıda aktör tarafından paylaşılması bakımından mevcuttur; ancak aynı irade belirli bir kurumsal düzen içerisinde bağlayıcı karar meydana getiremediğinde kendi varlığını fiilî yetkiye dönüştüremeyebilir. Böylece siyasal irade, gerçek olmasına rağmen belirli bir sonuca ulaşma bakımından etkisiz kalabilir. Bu, niceliksel desteğin anlamsız olduğunu göstermez; onun kendi başına yeterli bir kurumsal nedensellik oluşturmadığını gösterir. Çoğunluk, bir tercihin ne kadar yaygın olduğunu; kurum ise bu yaygınlığın hangi koşullarda siyasal gerçeklik meydana getirebileceğini belirler. Dolayısıyla siyasal iradenin gücü, yalnızca onu paylaşanların sayısından değil, bu paylaşımın karar üretme düzeni içerisinde sahip olduğu yetkiden de kaynaklanır.

Nihayetinde Rebeca Grynspan'ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yarışında en fazla desteği almasına rağmen veto engelleriyle karşılaşması, niceliksel üstünlük ile kurumsal geçerlilik arasındaki ilişkiyi somutlaştırmaktadır. Rousseau'nun genel irade anlayışı, sayısal çoğunluğun kendiliğinden ortak akıl veya ortak yarar sayılmasını engellerken aynı zamanda siyasal kurumların belirli özel iradeleri hangi gerekçeyle ayrıcalıklı konuma yerleştirdiği sorusunu gündeme getirir. Asıl meşruiyet problemi, çoğunluğun her durumda kazanıp kazanmaması değil, kolektif tercih ile bağlayıcı karar arasındaki dönüşümün hangi normatif temele dayandığıdır. Bu dönüşümün koşulları geniş ölçüde kabul gördüğünde kurumsal düzen, karar üretimini meşru biçimde sürdürebilir. Koşulların ortak yararla ilişkisi sürekli tartışmalı hâle geldiğinde ise hukuki geçerlilik korunmasına rağmen siyasal meşruiyet hakkındaki anlaşmazlık derinleşebilir.

Nicel üstünlük, kolektif yönelimin varlığını; kurumsal geçerlilik ise bu yönelimin siyasal yetkiye dönüşmesini ifade eder. İkisi arasındaki ayrım, basit bir oylama tekniği meselesi değildir; siyasal iradenin nasıl var olduğu, nasıl tanındığı ve hangi koşullarda bağlayıcı gerçeklik ürettiği sorularına uzanır. Bir kurum, çoğunluğun tercihine rağmen belirli bir kararı engelleyebilir; ancak bu engellemenin siyasal anlamı, yalnızca engellemenin gerçekleşmiş olmasından değil, hangi ortak amaç ve yetki düzeni içerisinde gerçekleştiğinden anlaşılabilir. Rousseaucu çerçevenin özgün katkısı, çoğunluğun sayısal üstünlüğünü mutlaklaştırmadan kurumsal kararın ortak yararla ilişkisini sorgulamaktır. Siyasal iradenin krizi, yalnızca çoğunluğun kararının engellenmesi değil; ortak kararın meşru sayılmasını sağlayan ölçütler üzerinde uzlaşmanın zayıflamasıdır. Bir kurumun hukuki düzeni işlemeye devam ederken o düzenin ortak iradeyi yeterince temsil edip etmediği tartışmalı hâle gelebilir. En derin kurumsal gerilim, kararın hangi kurala göre geçerli olduğunu bilmemek değil, geçerli kılan kuralın hangi ortak iradeyi temsil ettiğinden artık emin olamamaktır.                                                      

Hakikatin Entropisi

Bir bilginin doğru olması, onun gerçeklik üzerinde etkili olabilmesi için yeterli değildir; çünkü hakikatin mantıksal geçerliliği ile hakikatin nedensel etkinliği aynı varoluş düzeyinde gerçekleşmez. Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) Addis Ababa'da düzenlenen 65. oturumunun 16 Ekim'de, yedinci büyük iklim değerlendirmesinin yayımlanma takviminde uzlaşma sağlanamadan askıya alınması, bu ayrımın somut bir örneğidir. Ülkeler arasında yaklaşık üç yıldır devam eden takvim anlaşmazlığı, bilimsel değerlendirmenin Kasım 2028'de gerçekleştirilecek uluslararası iklim müzakerelerine zamanında yetişip yetişemeyeceği sorununu derinleştirmektedir. Bazı ülkeler bilimsel sonuçların karar süreçlerine zamanında dahil edilmesini savunurken diğerleri, özellikle kaynakları sınırlı ülkelerden araştırmacıların katılımını güçlendirebilmek için daha geniş bir hazırlık süresine ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. Buradaki temel mesele yalnızca bilimsel raporun ne zaman yayımlanacağı değildir. Hakikatin kendisi ile hakikatin dünyayı değiştirebilme kapasitesi farklı zamansal koşullara bağlıdır; bir bilgi doğruluğunu korurken eylem üretme fırsatını kaybedebilir. Böylece bilgi, mantıksal içeriği bakımından zamandan bağımsız değerlendirilebilse bile toplumsal ve maddi etkinliği bakımından zamanın geri döndürülemez akışına dahil olur.

İlk ayrım, önermesel doğruluk ile pragmatik etkinlik arasındadır. Önermesel doğruluk, belirli bir ifadenin ileri sürdüğü şeyin gerçeklikle hangi koşullarda uyuştuğunu ifade eder. Pragmatik etkinlik ise söz konusu bilginin davranışları, kararları veya maddi süreçleri değiştirebilme kapasitesiyle ilgilidir. Bir bilimsel önerme belirli koşullar altında doğru olabilir; ancak bu önermenin ilgili kararı verecek kurumlara ulaşmaması, yanlış anlaşılması veya karar alma süreci tamamlandıktan sonra açıklanması, onun pratik etkisini sınırlandırabilir. Burada hakikatin kendisi ile hakikatin kullanım koşulları birbirinden ayrılır. Bir önermenin doğru olması, onun belirli bir zamanda belirli bir eylemi meydana getirecek nedensel ilişkilerin içerisine gireceğini garanti etmez. Dolayısıyla bilimsel bilginin toplumsal gücü, doğruluğuna ek olarak erişilebilirliğine, anlaşılabilirliğine, kurumsal olarak tanınmasına ve zamanında kullanılabilmesine bağlıdır.

Bu ayrım, bilginin ontolojik statüsüne ilişkin önemli bir problemi gündeme getirir. Bilgi, yalnızca maddi nesneler gibi belirli bir yerde bulunan ve fiziksel olarak aşınan bir varlık değildir. Özellikle mantıksal veya matematiksel doğruluklar, belirli bir tarihsel anda geçerli oldukları için doğru kabul edilmezler. Örneğin geçerli bir matematiksel ilişkinin doğruluğu, insanların o ilişkiyi hangi tarihte keşfettiğine veya hangi yılda kullandığına bağlı değildir. Ancak bilimsel bilginin tamamı bu tür zamansız önermelerden oluşmaz. İklim sistemine ilişkin ölçümler, belirli dönemlerde gerçekleşmiş fiziksel olayları ve değişen koşulları konu edinir. Belirli bir sıcaklık dağılımı, atmosferik yoğunlaşma veya emisyon düzeyi hakkındaki önerme, doğruluk koşullarını tarihsel ve fiziksel bağlamından alabilir. Mantıksal doğruluğun zamandan bağımsızlığı ile ampirik bilginin zamansal referansı birbirine karıştırılmamalıdır. Bir önerme, belirli bir geçmiş duruma ilişkin doğru kalırken aynı önermenin bugünkü koşulları açıklama kapasitesi yetersizleşebilir.

Buradan hakikatin değişmezliği ile bilginin güncelliği arasındaki fark ortaya çıkar. Belirli bir yıldaki atmosferik koşulları doğru biçimde açıklayan bilimsel bilgi, yıllar sonra da aynı geçmiş koşullara ilişkin doğru olabilir. Ancak iklim sistemi değişmeye devam ettiğinden daha sonraki kararlar için yeni ölçümlere, güncellenmiş modellere ve değişen risk değerlendirmelerine ihtiyaç duyulabilir. Böylece eski bilginin güncel karar açısından yetersizleşmesi, onun geçmişe ilişkin doğruluğunu zorunlu olarak ortadan kaldırmaz. Bilgi, yanlış hâle gelmeden eskimiş olabilir; çünkü eskime, her zaman doğruluğun kaybı değil, bilginin belirli bir karar bağlamındaki yeterliliğinin azalmasıdır. Bu nedenle epistemik geçerlilik ile zamansal uygunluk farklı ölçütlerdir. Bir bilgi doğru, güvenilir ve bilimsel olarak anlamlı olmaya devam ederken belirli bir siyasal karar için artık en güncel veya en yararlı bilgi olmayabilir.

IPCC'nin yedinci değerlendirme raporuna ilişkin takvim tartışması, bu ayrımı kurumsal düzeyde görünür kılar. Bilimsel çalışma, araştırmaların toplanması, sonuçların karşılaştırılması, belirsizliklerin değerlendirilmesi ve kapsamlı inceleme süreçleri aracılığıyla oluşturulur. Bu süreçlerin belirli bir zaman gerektirmesi, bilimsel güvenilirliğin koşullarından biridir. Buna karşılık raporun uluslararası karar alma süreçlerinde kullanılabilmesi, ilgili siyasal takvime yetişmesini gerektirebilir. Böylece bilimsel üretimin kendi zamanı ile siyasal kararın zamanı birbirinden ayrışır. Bilginin güvenilir biçimde üretilmesi için gereken süre ile bilginin etkili olabilmesi için mevcut olan süre aynı değildir. Birincisi epistemik yeterliliğin, ikincisi nedensel ve kurumsal etkinliğin koşuludur. İki süre arasında uyumsuzluk oluştuğunda bilimsel bilgi henüz tamamlanmamış olabilir veya tamamlandığında belirli karar fırsatları geride kalmış olabilir.

Bu yapı epistemik zaman ile karar zamanı arasındaki asimetri olarak tanımlanabilir. Epistemik zaman, bir bilgi iddiasının oluşturulması, incelenmesi, sınanması ve gerekçelendirilmesi için gereken süreçtir. Karar zamanı ise belirli bir eylemin veya politikanın uygulanabilir olduğu zamansal aralıktır. Bilgi üretimi tamamlanmadan karar zamanı sona ererse karar, o bilginin sağladığı katkıdan yararlanamayabilir. Buna karşılık kararın ertelenmesi de her zaman mümkün değildir; özellikle fiziksel süreçlerin devam ettiği durumlarda eylemsizlik kendi sonuçlarını üretir. Bilgi üretimi ile eylem fırsatı farklı hızlarda ilerlediğinde, epistemik doğruluk ile pratik müdahale kapasitesi arasında zamansal bir uyumsuzluk oluşur. Böylece hakikatin etkisi, yalnızca ne kadar iyi gerekçelendirildiğinden değil, hangi karar aralığında kullanılabildiğinden de etkilenir.

Bu noktada bilginin nedensel penceresi kavramı geliştirilebilir. Nedensel pencere, belirli bir bilginin belirli bir sonucu etkilemek bakımından kullanılabileceği zaman aralığını ifade eder. Örneğin yaklaşan bir afetin önceden tahmin edilmesi, insanların tahliye edilebileceği süre içerisinde açıklanırsa koruyucu davranışlara katkıda bulunabilir. Aynı tahmin, afet meydana geldikten sonra açıklanırsa bilimsel olarak doğru olsa bile önceden gerçekleşebilecek tahliyeye artık neden olamaz. Bilgi yanlışlaşmamıştır; fakat belirli bir eylemi mümkün kılan zamansal koşullar ortadan kalkmıştır. Hakikatin nedensel gücü, yalnızca gerçeklikle kurduğu doğru ilişkiye değil, bu doğru ilişkinin henüz değiştirilebilir bir süreçle zamanında bağlantı kurabilmesine bağlıdır. Böylece bilgi ile eylem arasındaki ilişki, doğruluğun üzerine eklenen zamansal bir uygunluk koşulu gerektirir.

Burada daha ileri bir ayrım gerekir: Bilginin nedensel gücünün azalması ile bilginin bütün değerini kaybetmesi aynı şey değildir. Belirli bir karar için geç kalan bilimsel sonuçlar, daha sonraki araştırmalarda, başka politikalarda, hukuki değerlendirmelerde veya tarihsel açıklamalarda kullanılabilir. Dolayısıyla nedensel pencere, bilginin bütün zamanlardaki etkinliğini değil, belirli bir hedef üzerindeki müdahale kapasitesini sınırlar. Bir rapor 2028'deki belirli müzakere aşamasına yetişmezse o müzakere üzerindeki etkisi azalabilir; ancak sonraki uluslararası karar süreçleri açısından önemini koruyabilir. Bilginin zamansal etkisizleşmesi, mutlak bir ontolojik yok oluş değil, belirli bir nedensel ilişkiye katılabilme imkânının ortadan kalkmasıdır. Böylece bilgi, bir bağlamda geç kalırken başka bir bağlamda hâlâ etkili olabilir.

Bu farklılık, hakikatin çoklu nedensel yaşamı olarak anlaşılabilir. Aynı bilimsel sonuç, farklı kurumlarda, farklı tarihlerde ve farklı amaçlarla kullanılabilir. Bir araştırma belirli bir siyasal toplantıya yetişmeyebilir; ancak daha sonra ulusal uyum planlarına, bilimsel modellere veya hukuki değerlendirmelere katkıda bulunabilir. Dolayısıyla bir bilginin yalnızca tek bir etkisi veya tek bir kullanım zamanı bulunmaz. Bununla birlikte bütün etkiler birbirinin yerine geçemez. Belirli bir karar zamanında kullanılmayan bilgi, daha sonra başka bir karar üzerinde etkili olsa bile kaçırılmış ilk fırsatı bütünüyle geri getiremeyebilir. Bilginin farklı zamanlarda yeniden kullanılabilir olması, her nedensel fırsatın tekrar edilebilir olduğu anlamına gelmez. Burada bilgi içeriğinin sürekliliği ile karar fırsatlarının geri döndürülemezliği arasında temel bir ontolojik gerilim bulunur.

Bu gerilim, termodinamikteki entropi kavramıyla dikkat çekici bir analoji içerisinde değerlendirilebilir. Entropi, termodinamik sistemlerde enerjinin dağılımı ve mikroskobik durumların istatistiksel yapısıyla ilişkili fiziksel bir büyüklüktür. Kapalı sistemlerde entropinin artma eğilimi, makroskobik süreçlerin neden belirli bir zaman yönüne sahip olduğunu anlamada temel rol oynar. Bu nedenle entropi, gündelik anlamdaki düzensizlik veya bozulmayla bütünüyle özdeş değildir. Bilgi de fiziksel bir madde olmadığı için salt doğru bir önermenin zaman geçtikçe termodinamik anlamda entropiye uğradığı söylenemez. Ancak bilginin maddi dünyada kullanılabilmesi, geri döndürülemez fiziksel ve kurumsal süreçlere bağlı olduğu için bilgi, kendi doğruluğu bozulmadan zamanın entropik yönünden dolaylı olarak etkilenebilir. Buradaki ilişki, entropinin mantıksal önermeyi aşındırması değil, önermenin uygulanabileceği maddi koşulların zaman içerisinde değişmesidir.

Bu ayrım, semantik korunma ile nedensel kullanılabilirlik arasındaki ilişkiyi açıklamaya yardımcı olur. Bir bilginin semantik içeriği, farklı zamanlarda aynı anlamı koruyabilir. Ancak o bilginin kullanılabileceği maddi sistem değişmişse bilgi artık aynı sonucu üretmeyebilir. Örneğin belirli bir ekosistemi korumaya yönelik bilimsel bilgi, ekosistem henüz ciddi biçimde zarar görmeden uygulandığında bazı kayıpları önlemeye katkıda bulunabilir. Aynı bilgi, geri döndürülemez kayıplar meydana geldikten sonra uygulanırsa önceki durumu bütünüyle yeniden kurmaya yetmeyebilir. Bilgi içerik bakımından korunurken bilginin etkide bulunacağı nesnenin maddi koşulları değişebilir. Böylece nedensel etkinliğin azalması, bilginin kendi içeriğindeki bozulmadan değil, bilgi ile müdahale nesnesi arasındaki ilişkinin zamansal olarak değişmesinden kaynaklanır.

Buradan epistemik entropi kavramı, dikkatle sınırlandırılmış bir felsefi terim olarak geliştirilebilir. Burada epistemik entropi, Shannon'ın bilgi entropisiyle veya termodinamiğin fiziksel entropisiyle özdeş bir ölçü değildir. Kavram, belirli bir bilginin doğruluğunu korumasına rağmen zaman içerisinde bazı müdahale fırsatlarını kaybetmesiyle ortaya çıkan nedensel kullanılabilirlik aşınmasını ifade eder. Böylece aşınan şey hakikatin mantıksal değeri değil, hakikatin belirli bir bağlamda gerçekliği değiştirme kapasitesidir. Bilgi kendi başına eskiyerek yanlışlaşmak zorunda değildir; ancak onu etkili kılacak koşullar zamanla ortadan kalkabilir. Epistemik entropi, hakikatin bozulması değil, hakikatin belirli eylemlere dönüşebileceği fırsat alanının daralması olarak düşünülebilir. Böylece bilgi ile entropi arasında doğrudan fiziksel özdeşlik kurulmadan zamansal bir ontolojik ilişki oluşturulur.

Ancak bu kavramın da doğrusal ve evrensel bir yasa olarak kullanılmaması gerekir. Her bilgi zaman geçtikçe daha az etkili olmaz. Bazı bilimsel sonuçlar, yeni teknolojilerin gelişmesi veya yeni kurumsal imkânların ortaya çıkması sayesinde ilerleyen yıllarda daha geniş uygulama alanları kazanabilir. Belirli bir matematiksel yöntem, keşfedildiği tarihte sınırlı uygulamaya sahipken daha sonra yeni bilimsel alanlarda merkezi konuma gelebilir. Dolayısıyla bilgiye ilişkin nedensel kullanılabilirlik her zaman tek yönlü biçimde azalmaz. Entropik analojinin geçerli olduğu durum, bilgiye bağlı belirli müdahale fırsatlarının geri döndürülemez süreçler nedeniyle daralmasıdır; bilginin bütün tarih boyunca zorunlu olarak değer kaybetmesi değildir. Böylece epistemik entropi, evrensel bilgi yasası değil, zamana duyarlı karar ve müdahale ilişkilerini açıklayan bağlamsal bir kavram olarak korunur.

İklim biliminin bu açıdan özel önemi, bilginin konu edindiği gerçekliğin kendisinin sürekli değişmesidir. Atmosferik sera gazı birikimi, sıcaklık değişimleri, buzulların kütle kaybı ve ekosistemlerin dönüşümü, birbirleriyle ilişkili fiziksel süreçler içerisinde gelişir. Bu süreçlerin bazı sonuçları uzun zaman ölçeklerinde geri çevrilmesi güç değişiklikler yaratabilir. Dolayısıyla bilimsel bilginin belirli bir zamanda kullanılmaması, her zaman yalnızca kararın daha sonraki tarihe ertelenmesi anlamına gelmez. Karar ertelenirken kararın etkilemeye çalıştığı sistem değişmeye devam edebilir. Müdahalenin nesnesi beklemediği için bilginin gecikmesi, aynı bilginin daha sonra farklı bir gerçekliğe uygulanmasını gerektirebilir. Böylece karar verme sürecindeki gecikme, fiziksel dünyanın kendi zamansal gelişiminden bağımsız değildir.

Burada bilginin zamansal nesne kayması olarak adlandırılabilecek bir problem ortaya çıkar. Bir bilimsel değerlendirme, belirli verilerden hareketle mevcut ve gelecekteki koşulları inceler. Ancak raporun hazırlanması ve karar süreçlerine aktarılması zaman alırken araştırmanın konusu olan sistem değişebilir. Bu nedenle raporun bilimsel olarak doğru olması, onun yayımlandığı anda bütün koşulların ilk değerlendirildiği biçimde kaldığını garanti etmez. Söz konusu durum bilimsel raporların değersizleşmesi anlamına gelmez; bilimsel modeller zaten değişim ve belirsizlikleri değerlendirmek amacıyla geliştirilir. Ancak kararların hangi zamanda alınacağı, modellerin hangi koşullarda uygulanacağı açısından önem taşır. Bilgi nesnesi zamansal olarak değişen bir süreç olduğunda epistemik üretimin süresi ile nesnenin değişim hızı arasında yeni bir uyum problemi ortaya çıkar. Bilimsel bilgi, bu değişimi hesaba katabildiği ölçüde güncel kararlarla daha güçlü ilişkiler kurabilir.

Bu yapı, bilimsel doğruluk ile siyasal zamanlama arasındaki gerilimi daha da derinleştirir. Bilimsel kurumlar, sonuçların güvenilirliğini sağlamak için değerlendirme, eleştiri ve uzlaşma süreçlerine ihtiyaç duyar. Siyasal kurumlar ise belirli tarihlerde karar almak, bütçe belirlemek, hedefler oluşturmak ve uluslararası anlaşmaları uygulamak zorundadır. Bilimsel üretimin hızlandırılması, bazı koşullarda araştırmacıların katkı sunma imkânlarını sınırlandırabilir; takvimin uzatılması ise bilimsel sonuçların belirli karar aşamalarına yetişmesini güçleştirebilir. Dolayısıyla sorun, yalnızca hız ile yavaşlık arasındaki basit bir tercih değildir. Bilginin epistemik güvenilirliğini artırma amacı ile bilginin zamansal etkinliğini koruma amacı, belirli koşullarda birbirleriyle gerilim içerisinde bulunabilir. Kurumsal karar, bu iki gerekliliği birlikte değerlendirmek zorundadır.

Addis Ababa toplantısındaki anlaşmazlık tam olarak bu çok katmanlı sorunu yansıtır. Bazı devletler, raporların 2028'deki küresel değerlendirme sürecine yetişmesinin önemini vurgularken Hindistan, Kenya, Suudi Arabistan, Rusya ve Çin gibi ülkeler, daha uzun takvimin kaynakları sınırlı araştırmacıların katılımını güçlendirebileceğini savunmaktadır. Bu ikinci gerekçe, yalnızca gecikme isteği olarak değerlendirilmemelidir; bilgi üretiminin hangi toplulukların katkılarıyla gerçekleştirildiği de bilimsel temsil ve kurumsal adalet açısından önem taşır. Buna karşılık daha kapsayıcı katılımın hedeflenmesi, raporların belirli karar süreçlerine yetişememesinin yaratabileceği sonuçları ortadan kaldırmaz. Bilginin üretiminde kapsayıcılık ile bilginin kullanımında zamanlılık, birbirinden farklı fakat meşru biçimde tartışılabilecek kurumsal gerekliliklerdir. Buradaki çatışma, yalnızca bilim ile siyasetin karşı karşıya gelmesi değil, bilimsel bilginin hangi koşullarda üretilip hangi zamanda etkili olabileceğine ilişkin farklı önceliklerin kesişmesidir.

Bu noktada hakikatin kurumsal aracılığı belirleyici hâle gelir. Bilimsel bilgi, doğruluğu nedeniyle kendiliğinden siyasal karar oluşturmaz. Araştırma sonuçlarının yayımlanması, ilgili kurumlar tarafından değerlendirilmesi, politika seçeneklerine dönüştürülmesi ve uygulanması gerekir. Bu aşamaların her biri zaman alır ve farklı karar mekanizmalarına bağlıdır. Dolayısıyla bilimsel hakikatin toplumsal etkisi, bilginin kendisinden kararın uygulanmasına uzanan ilişkiler zinciri içerisinde gerçekleşir. Hakikat, doğruluğunu kurumlardan almaz; fakat belirli kurumsal sonuçları meydana getirebilmesi, kurumlar aracılığıyla işlenmesine bağlı olabilir. Böylece bilginin ontolojik geçerliliği ile kurumsal performatif gücü birbirinden ayrılır. Bir bilimsel sonuç, karar mekanizmalarından bağımsız olarak doğru olabilir; ancak siyasal eyleme dönüşebilmesi, ilgili mekanizmaların onu hangi koşullarda değerlendirdiğine bağlıdır.

Buradan hakikatin nedensel gecikmesi kavramı çıkar. Nedensel gecikme, belirli bir bilginin üretilmesi veya kullanılabilir hâle gelmesiyle bu bilginin gerçek dünyada etkili olacak eylemlere dönüştürülmesi arasındaki zamansal mesafedir. Bu mesafe her durumda olumsuz değildir; dikkatli değerlendirme ve hazırlık için belirli bir süre gerekli olabilir. Ancak gecikme, müdahalenin etkili olabileceği süreyi aştığında belirli fırsatların kaybedilmesine yol açabilir. Hakikatin nedensel gecikmesi, bilginin doğruluğunun değişmediği hâlde bilgi ile eylem arasındaki zamansal uyumsuzluğun büyümesidir. Böylece doğruluğun korunması ile etkinliğin korunması birbirinden ayrılır. Bilgi üretimi tamamlanmış olabilir, ancak aynı bilgi artık belirli bir geçmiş kararın nedeni hâline getirilemez; çünkü kararın gerçekleştirilebileceği zaman sona ermiştir.

Bu durum epistemik geri döndürülemezlik olarak adlandırılabilecek ikinci bir problem üretir. Bir bilginin belirli bir zamanda kullanılmamış olması, daha sonra aynı bilginin kullanılmasını bütünüyle engellemez. Ancak geçmişteki karar fırsatı, sonradan geri getirilemeyebilir. 2028'de gerçekleştirilen belirli bir müzakere, daha sonra aynı tarihsel koşullarla yeniden gerçekleştirilemez; çünkü sonraki toplantılar farklı bilgiler, farklı siyasal koşullar ve değişmiş bir maddi dünya içerisinde yapılacaktır. Bilgi tekrar kullanılabilir; fakat bilginin belirli bir tarihsel anda kullanılmasıyla doğabilecek nedensel fırsat her zaman tekrar üretilemez. Bu nedenle bilgi kaybından farklı olarak fırsat kaybı, zamanın geri döndürülemezliğine bağlıdır. Burada entropik analojinin en güçlü karşılığı ortaya çıkar: Hakikat korunurken hakikatin belirli bir dünyaya belirli bir zamanda müdahale edebilme imkânı geri dönülmez biçimde sona erebilir.

Ancak bu tür bir kaybı değerlendirmek için karşı-olgusal nedensellik gerekir. Bir rapor zamanında yayımlansaydı hangi kararlar farklı alınabilecekti? Belirli bilimsel sonuçlar mevcut olsaydı hangi politika seçenekleri tercih edilebilirdi? Raporun gecikmesi gerçekten belirli eylemleri engelledi mi, yoksa aynı kararlar başka bilgi kaynaklarına dayanarak yine alınabilecek miydi? Bu sorular yalnızca takvim farkından hareketle yanıtlanamaz. Çünkü bilimsel bilgi mevcut olduğunda bile siyasal kararları zorunlu olarak belirlemez; farklı çıkarlar, hukuki koşullar ve başka bilgi kaynakları kararların oluşumuna katılır. Bilginin geç kalması belirli bir nedensel fırsatın kaybı olabilir, fakat bu kaybın gerçek kapsamı, bilgi zamanında mevcut olsaydı hangi sonuçların makul biçimde değişebileceğinin araştırılmasını gerektirir. Dolayısıyla gecikmenin olası etkisi ile kanıtlanmış etkisi birbirinden ayrılmalıdır.

Daha genel bir epistemolojik ayrım, bilginin temsil gücü ile müdahale gücü arasında belirir. Temsil gücü, bilginin gerçekliği ne ölçüde doğru açıkladığıyla ilgilidir. Müdahale gücü ise bilginin kullanılması aracılığıyla gerçek dünyadaki süreçlerin ne ölçüde değiştirilebileceğini ifade eder. Bir bilimsel model, geçmişte gerçekleşmiş bir süreci yüksek doğrulukla açıklayabilir; fakat geçmişteki fiziksel olayları geriye dönük olarak değiştiremez. Aynı model, gelecekte gerçekleşebilecek benzer süreçler için koruyucu önlemler geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Dolayısıyla temsil gücü yüksek olan bilginin müdahale gücü, belirli bir zaman ve amaç bakımından düşük olabilir. Hakikatin açıklayıcı kapasitesi ile dönüştürücü kapasitesi zorunlu olarak aynı büyüklükte değildir. Böylece bilginin değeri, tek bir doğruluk ölçüsüne indirgenmeden farklı işlevleri açısından incelenebilir.

Bu ilişki, bilginin entropiyle bağlantısını daha da özgün hâle getirir. Fiziksel sistemlerde zaman ilerledikçe belirli durumlara geri dönmek güçleşebilir veya belirli süreçler pratik olarak geri döndürülemez hâle gelebilir. Bilgi ise bu fiziksel süreçlerin dışında bulunan mutlak bir etkinlik değildir; bilgiyi üreten, saklayan, ileten ve kullanan insanlar da maddi dünyanın parçasıdır. Bilimsel raporlar fiziksel ortamlarda üretilir, iletişim ağlarında dolaşır ve kurumların belirli tarihsel karar süreçlerinde değerlendirilir. Dolayısıyla bilginin semantik doğruluğu termodinamik entropiye doğrudan tabi olmasa da bilginin gerçekleştirilmesi ve kullanılması maddi dünyanın zamansal koşullarına bağımlıdır. Bilgi içeriğinin soyutluğu, bilginin etkisinin maddi koşullardan bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Buradan soyut hakikatin maddi bağımlılığı kavramı geliştirilebilir. Bir önerme, mantıksal yapısı bakımından belirli bir fiziksel taşıyıcıya indirgenemeyebilir; aynı önerme kâğıtta, dijital ortamda veya insan belleğinde temsil edilebilir. Ancak önermenin toplumsal etki yaratabilmesi, belirli maddi taşıyıcılar ve iletişim ilişkileri aracılığıyla gerçekleşir. İklim raporu doğru olabilir, fakat raporun siyasal karar üzerinde etkide bulunması için karar vericilere ulaşması, anlaşılması ve uygulanabilecek politikalara bağlanması gerekir. Hakikatin doğruluğu soyut düzeyde değerlendirilirken nedensel gücü maddi taşıyıcılar ve tarihsel ilişkiler aracılığıyla gerçekleşir. Böylece bilgi hem soyut anlam taşıyan hem de maddi dünyada belirli işlemler aracılığıyla etkili olabilen çift yönlü bir ontolojik konum kazanır.

Bu çift yönlülük, bilgi ile zaman arasındaki ilişkinin neden tek boyutlu olmadığını açıklar. Bir yanda bilginin doğruluk koşulları, diğer yanda bilginin üretim zamanı, üçüncü düzeyde bilginin ilgili olduğu gerçekliğin değişim zamanı ve dördüncü düzeyde bilginin kullanılacağı karar zamanı bulunur. Bu zamanlar birbirleriyle ilişkili olsa da aynı hızda ilerlemez. Bilgi üretimi yavaş olabilir, doğal süreç hızlı değişebilir, kurumsal karar belirli bir tarihte alınabilir ve bilgi daha sonraki bir dönemde yeniden kullanılabilir. Epistemolojik etkinlik, farklı zamansal düzenlerin belirli bir nedensel ilişki içerisinde birbirleriyle uyumlu hâle gelmesini gerektirir. Buradaki kriz, yalnızca bir tarihin ertelenmesinden değil, farklı süreçlerin zamansal uyumunun bozulmasından kaynaklanabilir.

IPCC örneğinde bilimsel bilginin üretimi ile uluslararası iklim politikalarının takvimi arasında oluşan anlaşmazlık, bu çoklu zamansallığı somutlaştırır. Bilimsel raporun hazırlanması için gereken değerlendirme süreçleri, ülkelerin katılım koşulları ve 2028'deki küresel değerlendirme takvimi birbirinden farklı gereklilikler oluşturur. Bir takvim kararı, yalnızca raporun ne zaman tamamlanacağını değil, raporun hangi karar süreçlerine doğrudan katılabileceğini de etkileyebilir. Bilginin yayımlanma zamanı, onun bilimsel doğruluğunu belirleyen tek unsur değildir; fakat bilginin hangi tarihsel kararların nedeni veya gerekçesi olabileceğini sınırlandıran koşullardan biridir. Böylece takvim, bilginin dışındaki önemsiz bir idari ayrıntı olmaktan çıkarak bilginin kurumsal etki alanını belirleyen yapısal bir değişkene dönüşür.

Buradan hakikatin zamansal performativitesi olarak adlandırılabilecek daha kapsamlı bir ilke çıkar. Performativite, belirli bir ifadenin veya işlemin yalnızca bir durumu açıklamakla kalmayıp uygun koşullarda yeni bir toplumsal gerçeklik meydana getirebilmesiyle ilişkilidir. Bilimsel bilgi doğrudan bir emir veya hukuki karar değildir; ancak kararların gerekçelendirilmesine ve davranışların düzenlenmesine katkıda bulunarak belirli sonuçların oluşumunda etkili olabilir. Bu etki, bilginin doğru olmasının yanında belirli zamanda kullanılabilmesini gerektirir. Hakikatin zamansal performativitesi, doğru bilginin uygun kurumsal ve maddi koşullarda eylem üretici bir nedensel unsura dönüşebilmesidir. Bilgi bu koşullara zamanında dahil edilmediğinde doğruluğunu korurken belirli performatif imkânlarını kaybedebilir.

Daha ileri düzeyde burada epistemik kapasite ile tarihsel fırsat arasındaki asimetri belirginleşir. İnsanlık belirli bir fiziksel süreç hakkında giderek daha kapsamlı bilgi edinebilir; ancak bu bilginin etkili biçimde kullanılabileceği bazı müdahale fırsatları aynı dönemde azalabilir. Bilimsel açıklama kapasitesi artarken belirli zararların önlenebilirliği düşebilir. Böylece bilginin niceliksel ve niteliksel ilerlemesi, dünyanın belirli koşullarını değiştirme kapasitesinin aynı oranda artacağını garanti etmez. Daha fazla bilmek, her zaman daha fazla değiştirebilmek anlamına gelmez; çünkü bilgi birikirken müdahale edilebilecek koşullar geri döndürülemez biçimde değişebilir. Burada modern ilerleme anlayışının örtük bir varsayımı sorgulanır: Bilginin sürekli büyümesi, onun pratik gücünün de kesintisiz biçimde büyüyeceğini zorunlu olarak göstermez.

Bu durum özellikle iklim değişikliğinde önemlidir; çünkü bilgi üretimiyle fiziksel dönüşüm aynı tarihsel süreç içerisinde gerçekleşir. İnsanlar iklim sisteminin işleyişine ilişkin daha ayrıntılı açıklamalar geliştirebilirken belirli çevresel kayıplar meydana gelmeye devam edebilir. Bilimsel gelişme, daha doğru modeller ve daha etkili müdahale seçenekleri sunabilir; ancak geçmişte gerçekleşmiş bütün fiziksel değişiklikleri geriye dönük olarak ortadan kaldıramaz. Bilginin ilerlemesi ile bilginin etki edeceği dünyanın değişmesi birbirinden bağımsız süreçler değildir; bilgi arttıkça dünya da değişmeye devam eder. Bu nedenle bilimsel doğruluk, kendi maddi nesnesinin zamansal dönüşümünü hesaba katmak zorundadır.

Burada bilginin gecikmiş zaferi olarak tanımlanabilecek paradoksal bir durum düşünülebilir. Bir bilimsel açıklama, uzun araştırmalar sonunda güçlü biçimde doğrulanabilir; ancak açıklamanın konu edindiği belirli zararın önlenmesi için gerekli zaman geçmiş olabilir. Bilgi epistemik açıdan başarıya ulaşmışken belirli bir müdahale amacı bakımından geç kalmış olabilir. Böylece aynı süreç, farklı değerlendirme düzeylerinde farklı sonuçlar üretir. Bilimsel başarı ile pratik başarı aynı şey değildir; bir bilgi doğru biçimde tamamlandığında onun önleyebileceği bazı sonuçlar çoktan gerçekleşmiş olabilir. Bu paradoks, bilimin değersizliğini değil, bilimsel bilginin etkinliğinin zamanında karar alma ve uygulama süreçleriyle ilişkili olduğunu gösterir.

Nihayetinde Addis Ababa'daki IPCC toplantısının askıya alınması, hakikatin yalnızca doğruluk bakımından değil, zamansal kullanılabilirlik bakımından da düşünülmesi gerektiğini ortaya koyar. Bilimsel bir raporun güvenilirliği, belirli araştırma ve değerlendirme süreçlerine dayanırken aynı raporun uluslararası kararlar üzerindeki etkisi, ilgili karar zamanına yetişmesine bağlı olabilir. Birinci düzeyde hakikatin gerekçelendirilmesi, ikinci düzeyde hakikatin kurumsal olarak iletilmesi, üçüncü düzeyde ise hakikatin maddi sonuçlar üretebilecek eylemlere dönüştürülmesi bulunur. Bilginin doğruluğu ile bilginin dünyayı değiştirebilmesi arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur; bu iki düzeyi birbirine bağlayan zamansal ve kurumsal koşullar gerekir.

Entropiyle kurulabilecek ontolojik korelasyon, tam olarak bu ayrımın içerisinde bulunur. Hakikat, belirli mantıksal veya tarihsel doğruluk koşullarını koruyabilir; ancak onun etkide bulunacağı dünya zaman içerisinde değişmeye devam eder. Bu değişim bazı müdahale fırsatlarını ortadan kaldırabilir, bazılarını güçleştirebilir ve bazı yeni imkânlar ortaya çıkarabilir. Dolayısıyla bilgi, kendi semantik içeriği bakımından bozulmadan maddi ve kurumsal etkinliği bakımından zamanın geri döndürülemezliğinden etkilenebilir. Entropiye maruz kalan, hakikatin doğruluk değeri değil; hakikatin belirli sonuçlar üretmesine izin veren maddi ve zamansal koşullar olabilir. Böylece epistemik entropi, bilginin yanlışlaşmasıyla değil, belirli nedensel fırsatların kaybedilmesiyle ilişkilendirilebilir.

Hakikatin ontolojik geçerliliği ile hakikatin tarihsel gücü farklıdır. Bir bilgi doğru kalırken geçerli olduğu dünyanın koşulları değişebilir; bilgi korunurken onu kullanacak kurumlar kararlarını tamamlayabilir; bilimsel açıklama güçlenirken belirli önleyici müdahalelerin süresi sona erebilir. Bu nedenle hakikat, yalnızca neyin doğru olduğunu gösteren soyut bir içerik olarak değil, belirli zamanlarda belirli eylemlerle ilişki kurabildiği ölçüde nedensel sonuçlar doğuran bir yapı olarak da incelenmelidir. Bilgi zamanın dışında doğru olabilir; fakat zamanın içerisinde etkili olmak zorundadır. En derin epistemolojik paradoks burada belirir: Hakikat eskimeden, hakikatin dünyayı değiştirebilme fırsatı eskiyebilir.

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

OntoHaber 90

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    400
  2. 2
  3. 3
  4. 4

    OntoHaber 81

    188
  5. 5

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.