İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

OntoHaber 85

15 dünya haberi üzerinden iktidar, öznelik, nedensellik, potansiyel, belirsizlik, temsil ve kolektif varoluşun gizli ontolojik mekanizmaları çözümleniyor.

UUmutcan Demir142 dk okuma58 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

85ONTOHABER
Bölümler15Okumak istediğiniz bölümü seçin.

İstisnanın Zamansal Rejimi

Bir mekâna yöneltilen ikinci saldırı, yalnızca ilk saldırının tekrarı değildir; önceki saldırının ontolojik anlamını geriye dönük olarak yeniden belirleyen bir müdahaledir. Riyad'daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı'nın 11 Ekim'de yeniden hedef alınması, bir kişinin ölmesi ve 11 kişinin yaralanması, önceki gün yaşanan ölümcül saldırıyla birlikte değerlendirildiğinde, şiddetin tekil bir mekânsal gerçekleşmeden süreklilik taşıyan zamansal bir belirlenime dönüşebildiğini gösterir.

İlk saldırı, havalimanının belirli bir anda vurulduğunu bildirirken ikinci saldırı, aynı mekânın yeniden vurulabilirliğini onun mevcut durumunun belirleyici unsurlarından biri haline getirir. Tekrar, olayın sayısal çoğalması değil, olayın gerçekleştiği mekânın varoluş kipinin dönüşmesidir. Artık havalimanı yalnızca geçmişte saldırıya uğramış bir yer değildir; gelecekteki muhtemel saldırıların bugünkü işleyişini belirlediği, tehdidin süreklilik kazandığı bir mekânsal varlıktır.

Buradaki temel ayrım, mekânsal gerçekleşme ile zamansal rejim arasındadır. İlk vuruş, belirli koordinatlarda meydana gelen ve başlangıcıyla sonu birbirinden ayrılabilen bir olaydır. Şiddet, mekânın içerisinde ortaya çıkar; fiziksel tahribat, ölüm ve yaralanmalarla somutlaşır. Ancak saldırının tekrarlanması, olayın zamansal sınırlarını aşındırarak onun etkisini gerçekleştiği andan bağımsızlaştırır. Birinci saldırının son bulması artık tehdidin de sona erdiği anlamına gelmez; ikinci saldırı, iki olay arasındaki zaman aralığının güvenlik açısından tarafsız olmadığını açığa çıkarır. Böylece şiddet, yalnızca meydana geldiği anlarda değil, henüz meydana gelmediği zamanlarda da mekânı düzenleyen bir kuvvete dönüşür. Tehdit, gerçekleşmek zorunda kalmadan etkide bulunabildiği ölçüde zamansal süreklilik kazanır. Havalimanının işleyişini değiştiren yalnızca isabet eden mühimmat değil, yeni bir mühimmatın isabet edebileceğine ilişkin sürekli beklentidir.

İstisna kavramı burada belirleyici bir dönüşüm geçirir. Normal işleyiş içerisinde saldırı, mekânın olağan düzenini kesintiye uğratan istisnai bir hadisedir; güvenlik, sürekliliği temsil ederken şiddet onun geçici ihlalini oluşturur. Ne var ki aynı sivil düğümün tekrar tekrar hedef alınması, güvenlik ile istisna arasındaki zamansal hiyerarşiyi tersine çevirir. Normalde kısa sürmesi beklenen tehdit, süreklilik iddiası kazanırken güvenlik, yeniden tesis edilmesi gereken geçici bir duruma dönüşür. İstisnanın süreklileşmesi, saldırının kesintisiz gerçekleşmesi demek değildir; saldırının gerçekleşmediği zamanların bile onun ihtimali tarafından yönetilmesidir. Böylelikle olağanüstü durum, yalnızca fiziksel şiddetin yaşandığı anı tanımlayan bir kategori olmaktan çıkarak mekânın geleceğini düzenleyen kalıcı bir koşula yaklaşır. İstisna artık normal düzenin dışında bekleyen bir kesinti değil, normal işleyişin kendisini hesaba katmak zorunda olduğu yapısal bir belirlenimdir.

Havalimanının özellikle önemli olması, onun sıradan bir fiziksel konumdan ibaret bulunmamasıdır. Havalimanı, mekânsal uzaklıkları zamansal koordinasyon aracılığıyla birbirine bağlayan bir ulaşım düğümüdür; uçuş çizelgeleri, yolcu hareketliliği, güvenlik prosedürleri ve uluslararası bağlantılar, geleceğin belirli ölçüde öngörülebilir olduğu varsayımı üzerinde işler. Tekrarlanan saldırılar tam da bu öngörülebilirliği aşındırır. Terminalin maddi varlığı korunmuş olsa bile, onun işlevini mümkün kılan güvenilir zaman düzeni bozulabilir. Uçuşun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, yolcunun hangi güzergâhı tercih edeceği, işletmenin faaliyetlerini nasıl sürdüreceği artık yalnızca olağan ulaşım koşullarıyla değil, saldırı ihtimalinin sürekli değerlendirilmesiyle belirlenir. Dolayısıyla şiddet, mekânı fiziksel olarak tahrip etmenin ötesinde, mekânın geleceğe yönelik kullanım imkânlarını daraltarak onun zamansal organizasyonuna müdahale eder. Sivil altyapının hedef alınması, böylece yalnızca mevcut işlevlerin kesintiye uğratılması değil, gelecekteki işlevlerin de belirsizliğe tabi kılınması anlamına gelir.

Daha derindeki ontolojik dönüşüm, olay ile koşul arasındaki sınırda gerçekleşir. Başlangıçta saldırı, havalimanının varoluşundan bağımsız olarak onun başına gelen bir hadisedir. Tekrarın ardından aynı saldırı ihtimali, havalimanındaki faaliyetlerin hangi şartlarda sürdürülebileceğini belirleyen unsurlardan birine dönüşür. Başka bir ifadeyle, önceden mekânın içerisinde gerçekleşen şey, artık mekânın işleyişini düzenleyen koşullardan biridir. Burada şiddetin mutlak veya geri döndürülemez bir statü kazandığı ileri sürülemez; güvenlik koşullarının değişmesiyle söz konusu rejim çözülebilir. Ancak devam ettiği müddetçe tehdit, dışarıdan gelen geçici bir müdahale olmanın ötesine geçerek mekânın kullanılabilirliğini, güvenilirliğini ve toplumsal algılanışını içeriden belirler. Riyad Havalimanı'na yönelen tekrarlı saldırıların özgün niteliği, şiddetin mekânda gerçekleşen bir olay olmaktan çıkıp mekânın zamansal varoluşunu koşullandıran bir rejime dönüşmesidir. Böylece bir yeri sürekli tehdit altında kılmak için onu sürekli vurmak gerekmez; kimi zaman birkaç tekrar, saldırıların arasındaki sessizliği bile tehdidin egemenliğine sokmaya yeter.                                                                                       

Ateşkesin Diyalektiği

Barışın ilan edilmesi ile barışın kurulması arasındaki ontolojik mesafe, siyasal gerçekliğin yalnızca söylemsel iradeyle üretilemeyeceği sınırı görünür kılar. Donald Trump'ın 11 Ekim'de Ukrayna ile Rusya arasında enerji altyapılarına yönelik saldırıları durduracak bir ateşkes ilan etmesi, buna karşılık Zelenskiy'nin anlaşmadan önceden haberdar olmadığını açıklaması ve Moskova'nın ilanı doğrulamaması, siyasal bir varlığın adlandırılmasıyla fiilen kurulmasının birbirinden farklı olduğunu gösterir. Üstelik açıklamanın ardından Ukrayna'daki enerji tesislerine yönelik Rus saldırılarının sürdüğünün bildirilmesi, söylemsel kuruluş ile maddi gerçekleşme arasındaki ayrımı somutlaştırır.

Ateşkes, tekil bir iradenin dünyaya eklediği bağımsız bir nesne değil, karşıt iradelerin birbirlerini bağlayıcı muhataplar olarak tanımasıyla varlık kazanabilen ilişkisel bir siyasal gerçekliktir. Dolayısıyla bir ateşkesin ilan edilmiş olması onun mevcut olduğunu kanıtlamaz; ilan, kurulması amaçlanan gerçekliği temsil edebilir fakat o gerçekliğin kurucu ilişkilerinin yerine geçemez.

Hegelci diyalektik açısından mesele, tanınmanın siyasal varoluştaki kurucu işlevine uzanır. Hegel'in özbilinç çözümlemesinde bilinç, kendi kesinliğini yalnızca kendisine yönelerek tamamlayamaz; kendisini bağımsız bir özbilinç olarak tanıyabilecek başka bir özbilinçle ilişkiye girmek zorundadır. Tanınma, öznenin kendisi hakkında ileri sürdüğü iddianın başka bir bağımsız özne tarafından karşılanmasını gerektirir. Söz konusu yapı devletler arasındaki ateşkese uyarlandığında, taraflardan birinin kendi iradesini yeterli görmesinin neden ilişkisel gerçekliği kuramadığı anlaşılır. Ukrayna'nın saldırıları durdurma iradesi, Rusya'nın karşılık gelen bir yükümlülük üstlenmesinden bağımsız olarak karşılıklı ateşkes oluşturamaz; Rusya için de aynı mantıksal koşul geçerlidir. Taraflar kendi kararlarını tek başlarına verebilirler, ancak kararlarının birbirleri karşısında bağlayıcı bir ortak düzen meydana getirmesi yalnızca karşılıklı irade açıklamalarıyla mümkündür. İlişkisel varlıkların ontolojik özelliği, onları meydana getiren unsurların hiçbirine tek başına indirgenememeleridir. Ateşkes iki ayrı iradenin toplamı değil, bu iradelerin birbirleri karşısında üstlendikleri yükümlülüklerle oluşan yeni bir ilişkidir.

Diyalektiğin özgünlüğü, karşılıklı tanınmayı önceden mevcut bir uzlaşmanın sonucu olarak değil, karşıtlığın kendi içerisinden doğabilecek bir dönüşüm olarak kavramlaştırmasındadır. Ukrayna ile Rusya'nın birbirlerine karşıt askeri hedefler taşıması, ateşkesin mantıksal imkânsızlığını oluşturmaz; tersine, ateşkesi gerekli ve anlamlı kılan koşul doğrudan söz konusu karşıtlıktır. Birbirine saldırmayan iki aktör arasında saldırıların durdurulmasına yönelik aynı türden bir siyasal düzenleme ihtiyacı zaten bulunmaz. Ateşkesin meydana getirdiği diyalektik dönüşüm, karşıtlığın tamamen ortadan kaldırılması değil, karşıt tarafların birbirlerini fiilen sınırlandırabilecek bir ilişkiye girmesidir. Hegelci Aufhebung kavramıyla analojik biçimde ifade edildiğinde, çatışma ilişkisinin belirli bir boyutu askıya alınırken tarafların karşıt konumları ve bağımsızlıkları korunur; ancak ilişkinin işleyiş biçimi yeniden düzenlenir. Ateşkes, karşıtlığın yokluğu değil, karşıtlığın kendi gerçekleşme biçimini karşılıklı olarak sınırlandırmasıdır. Enerji altyapılarının hedef alınmaması yönündeki muhtemel anlaşma, savaşın bütününü ortadan kaldırmaksızın onun belirli bir yıkıcı pratiğini ortak yükümlülüğe tabi kılabilir.

Burada tanınma ile onaylama arasındaki fark da belirleyicidir. Karşılıklı tanınma, tarafların birbirlerinin siyasi amaçlarını meşru kabul etmelerini, aynı değerleri paylaşmalarını veya aralarındaki tarihsel anlaşmazlıkları çözmelerini gerektirmez. Gerekli olan, karşı tarafın kendi iradesinden bağımsız bir karar merkezi olduğunu ve onun kabulü olmadan ortak yükümlülüğün kurulamayacağını tanımaktır. Zelenskiy'nin Ukrayna'nın ateşkesi destekleyeceğini ancak Rusya'nın da buna uyması gerektiğini belirtmesi, söz konusu ilişkisel zorunluluğun somut ifadesidir.

Ukrayna'nın kendi saldırılarını durdurması tek taraflı bir askeri karar olabilir; ancak karşı taraf aynı yükümlülüğü üstlenmediği müddetçe söz konusu karar, karşılıklı ateşkesin bütün koşullarını karşılamaz. Tek taraflı eylem ile karşılıklı kurum arasındaki ontolojik sınır, bir iradenin kendi davranışını belirleyebilmesi fakat ötekinin davranışını aynı yolla ortak yükümlülüğe dönüştürememesidir. Diyalektik ilişki, tarafların özdeşleşmesiyle değil, farklılıklarını korurken birbirlerinin eylem alanını bağlayıcı biçimde tanımlamalarıyla kurulur.

Trump'ın açıklaması, üçüncü tarafın diplomatik otoritesinin sınırlarını da açığa çıkarır. Arabulucu, karşıt iradeler arasında müzakere zemini oluşturabilir, tarafları ikna edebilir, güvence sunabilir veya sahip olduğu siyasal güç aracılığıyla davranışlarını etkileyebilir. Ancak arabulucunun çatışma üzerindeki etkisi ile çatışmanın tarafları adına ortak yükümlülük kurabilmesi aynı şey değildir. Bir devlet başkanının ateşkes ilanı, uluslararası kamuoyunun beklentilerini ve taraflar üzerindeki diplomatik baskıyı değiştirebilir; fakat kendi başına savaşan aktörlerin karşılıklı rızasının işlevsel eşdeğerini oluşturmaz. Burada söylemin gerçekliği etkileme gücü ile söylemin ilan ettiği gerçekliği kurma yeterliliği birbirinden ayrılır. Trump'ın açıklaması diplomatik bakımdan etkisiz bir söz değildir; yeni beklentiler ve siyasal talepler üretebilir. Bununla birlikte etkili bir siyasal sözün, bildirdiği durumun zaten gerçekleştiğini kanıtladığı söylenemez. Bir gerçekliğin kurulmasına katkıda bulunmak ile o gerçekliği tek başına meydana getirmek farklı nedensellik düzeyleridir.

Söz edimlerinin kuruluş koşulları açısından incelendiğinde, meselenin yalnızca Hegelci tanınmayla sınırlı olmadığı anlaşılır. J. L. Austin'in edimsöz kuramında bazı ifadeler mevcut bir durumu betimlemekten ziyade belirli koşullar altında bir işlem gerçekleştirir; ancak bu işlemin geçerliliği, uygun yetkiye, kabul edilmiş usullere ve ilgili bağlamın kurucu şartlarına bağlıdır. Ateşkes ilanı da benzer şekilde yalnızca dilsel biçiminden dolayı bağlayıcı bir uluslararası düzen meydana getirmez. Tarafların kabulü, yükümlülüklerin kapsamı, başlangıç zamanı ve uygulanma usulleri sözün siyasal etkililiğini belirleyen koşullardır. Üstelik karşılıklı kabulün mevcut olması bile yükümlülüklerin sahada eksiksiz yerine getirileceğini garanti etmez. Böylelikle üç ayrı ontolojik düzey belirir: söylemde temsil edilen ateşkes, karşılıklı iradeyle kurulan ateşkes ve fiilî davranışlarda gerçekleşen ateşkes. Bunlar birbirine bağlanabilir fakat birbirinin yerine geçirilemez. İlan edilmiş fakat tanınmamış bir ateşkes ilk düzeyde kalırken, karşılıklı kabul edilmiş fakat ihlal edilen bir ateşkes ikinci düzeyde varlığını sürdürebilir ve üçüncü düzeyde başarısızlığa uğrayabilir.

Rus saldırılarının açıklamanın ardından da sürdüğüne ilişkin bildirimler, bu ayrımın maddi önemini görünür kılar. Enerji altyapısına isabet eden mühimmat, yalnızca diplomatik söylemle sahadaki davranış arasındaki çelişkiyi değil, siyasal gerçekliğin farklı düzeylerde eşzamanlı olarak bulunabileceğini de gösterir. Diplomatik düzeyde saldırıların sona erdiği ilan edilirken operasyonel düzeyde saldırıların sürmesi, aynı durumun iki farklı söylemsel yorumundan ibaret değildir; ilan edilmiş normatif durum ile gözlemlenen fiilî davranış arasında gerçek bir uyumsuzluk söz konusudur. Üstelik savaşın devam ettiği koşullarda bu uyumsuzluk soyut bir meşruiyet tartışması olarak kalmaz. Elektrik üretiminin kesintiye uğraması, sivil yaşamın zarar görmesi ve altyapının tahrip edilmesi, karşılıklı yükümlülüğe dönüşmemiş diplomatik açıklamanın maddi sınırlarını somutlaştırır. Siyasal söylem gelecekteki bir düzeni şimdiki zamanda ilan edebilir; ancak geleceğin gerçekleşeceği iddiası, geleceği kendiliğinden mevcut kılmaz.

Diyalektik açıdan en dikkat çekici gerilim, ateşkesin gerçeklik kazanması için karşıt iradelerin birbirlerini tanımasının zorunlu olması, buna karşılık söz konusu karşıtlığın tanınmayı güçleştiren temel etkenlerden birini oluşturmasıdır. Savaşan taraflar birbirlerini askeri bakımdan sınırlandırmaya çalışırken ateşkes, aynı tarafların kendi askeri eylemlerini karşı tarafın kabulüne bağlı olarak sınırlandırmalarını gerektirir. Çatışmanın mantığı ötekinin iradesini etkisizleştirmeye yönelirken ateşkesin mantığı, ötekinin iradesinin ortak düzenin kuruluşunda belirleyici olduğunu kabul eder. Buradaki dönüşüm ahlaki yakınlaşmadan önce ilişkisel bir yeniden yapılanmadır: karşı taraf artık yalnızca etkisizleştirilecek bir direnç değil, belirli bir siyasal düzenin birlikte kurulabileceği zorunlu muhataptır. Çatışmanın mutlak dışlama eğilimi, karşılıklı yükümlülük üzerinden sınırlanabilir hale gelir.

Ukrayna ile Rusya arasındaki doğrulanmamış enerji ateşkesi ilanının açığa çıkardığı temel ontolojik problem, bir siyasal varlığın söylemsel olarak öne sürülmesiyle ilişkisel olarak kurulmasının birbirine karıştırılmasıdır. Siyasal otorite bir olayı ilan etme gücüne sahip olabilir; fakat ilan edilen olayın gerçeklik koşulları başka bağımsız iradelerin katılımını gerektiriyorsa otoritenin tekilliği, ilişkinin çoğulluğunu ortadan kaldıramaz. Tanınma gerektiren bir varlık, onu ilan eden iradenin gücüyle değil, kurucu karşıtlıkların karşılıklı yükümlülüğe dönüşmesiyle gerçeklik kazanır. Diyalektik burada uzlaşmanın romantik bir açıklaması değil, siyasal gerçekliğin tekil öznelere indirgenemeyen kuruluş mantığıdır: Birbirini ortadan kaldırmaya yönelen iradeler, kimi zaman yeni bir gerçeklik kurabilmek için birbirlerinin bağımsızlığını kabul etmek zorundadır.                                                                              

Potansiyelin Aktüelliği

Bir silahın yıkıcı etkiler üretmesi için mutlaka hedefini vurması gerekmez; kimi koşullarda henüz gerçekleştirilmemiş yıkım kapasitesi, gerçekleşmiş bir saldırının siyasal sonuçlarından bazılarını önceden üretebilir. Kuzey Kore'nin 12 Ekim'de doğu kıyılarındaki denize doğru birden fazla balistik füze fırlatması ve füzelerden en az birinin 900 kilometreden fazla yol katetmesi, askeri gücün yalnızca kullanıldığı anda değil, kullanılabilirliğinin gösterildiği anda da nedensel bir gerçeklik kazandığını ortaya koyar. Güney Kore'nin birkaç gün önce gerçekleştirdiği hipersonik silah denemesini izleyen bu fırlatmalar, iki ülke arasındaki askeri karşılaşmanın doğrudan saldırılardan bağımsız bir güç gösterisi düzleminde de sürdüğünü gösterir.

Modern silah teknolojisinin ontolojik özgünlüğü, potansiyel yıkım kapasitesini fiilî yıkıma dönüştürmeden de siyasal nedenselliğin etkin bir unsuru haline getirebilmesidir. Böylelikle güç, yalnızca gerçekleştirdiği eylemler üzerinden değil, gerçekleştirebileceği eylemlerin başkalarının mevcut davranışlarını nasıl değiştirdiği üzerinden de etkinlik kazanır.

Aristoteles'in dynamis (potansiyel, kuvve) ile energeia (fiil, etkinlik) arasında kurduğu ayrım, söz konusu dönüşümün kavramsal başlangıcını oluşturur. Potansiyel, bir varlığın henüz gerçekleştirmediği fakat gerçekleştirebilme kapasitesine sahip olduğu belirlenimleri ifade ederken aktüellik, söz konusu kapasitenin belirli bir etkinlik veya gerçekleşme biçiminde bulunmasıdır. Ancak potansiyelin henüz gerçekleşmemiş olması, onun gerçek dışı olduğu anlamına gelmez; kapasite de mevcut bir varlığın gerçek belirlenimidir. Kuzey Kore'nin balistik füze kapasitesi bu bakımdan belirli hedeflere ulaşabilme ve yıkım meydana getirebilme imkânını temsil eder. Deneme sırasında füzenin hareketi, menzili ve işleyişi belirli ölçülerde fiilen gerçekleşirken düşman hedefinde yaratabileceği yıkım gerçekleşmemiş olarak kalır. Buna rağmen henüz kullanılmamış yıkıcı kapasite, Güney Kore'nin savunma hazırlıklarını, Japonya'nın güvenlik değerlendirmelerini ve bölgesel askeri planlamayı etkileyebilir. Dolayısıyla potansiyel, kendi nesnel gerçekleşmesini beklerken başka bir düzlemde çoktan fiilî nedensellik üretmeye başlamıştır. Burada potansiyel ile aktüel arasındaki ilişki basit bir önce-sonra sıralaması olmaktan çıkar; bir eylemin potansiyel niteliği, başka eylemlerin aktüel belirleyicisine dönüşür.

Söz konusu kategorik bütünleşmenin merkezinde, potansiyelin birinci düzeyde korunurken ikinci düzeyde aktüelleşmesi bulunur. Füzenin düşman topraklarında yaratabileceği yıkım henüz potansiyeldir; ancak bu ihtimalin karşı tarafta doğurduğu savunma tedbirleri, diplomatik tepkiler, istihbarat faaliyetleri ve askeri hazırlıklar gerçekleşmiş eylemlerdir. Böylece aynı güç kapasitesi iki farklı ontolojik statüde eşzamanlı olarak bulunur: yıkım bakımından potansiyel, siyasal etki bakımından aktüel. Geleneksel ayrımın ortadan kalkması, her potansiyelin kendi içerisinde fiilen gerçekleştiği anlamına gelmez; potansiyel ile aktüel arasındaki sınırın, nedenselliğin farklı düzeyleri arasında geçirgen hale gelmesi anlamına gelir. Bir düzeyde gerçekleşmemiş olan imkân, başka bir düzeyde gerçekleşmiş sonuçlar üretir. Kuzey Kore'nin fırlattığı füzeler belirli bir hedefi imha etmemiş olsa bile, onların gösterdiği kapasiteye karşı alınabilecek önlemler gerçek kaynakların tahsis edilmesini, güvenlik stratejilerinin yeniden değerlendirilmesini ve askeri davranışların değiştirilmesini gerektirebilir. Henüz gerçekleşmemiş yıkım, gerçekleşmiş siyasal eylemlerin nedenlerinden birine dönüşür.

Modern askeri teknolojinin belirleyici katkısı, potansiyelin söz konusu nedensel etkisini teknik olarak ölçülebilir, gösterilebilir ve sınırlar ötesine taşınabilir hale getirmesidir. Balistik füzenin menzili, uçuş karakteristikleri, taşıma kapasitesi ve savunma sistemlerini aşabilme ihtimali, yıkıcı gücün yalnızca soyut bir tehdit olarak ileri sürülmesini değil, belirli teknik göstergeler aracılığıyla temsil edilmesini mümkün kılar. Deneme, henüz gerçekleşmemiş askeri kullanımın bazı koşullarını deneysel olarak doğrulamayı amaçlayan bir işlemdir. Böylece teknik gösteri, potansiyel gücün inanılırlığını artırmaya yönelik epistemik bir müdahale halini alır. Bir devletin füze sahibi olduğunu söylemesi ile söz konusu füzenin yüzlerce kilometre yol aldığının gözlemlenmesi, aynı siyasal etkiyi üretmek zorunda değildir; ikinci durumda kapasite iddiası, maddi bir performansla desteklenir. Bununla birlikte başarılı bir deneme, silahın bütün muharebe koşullarındaki etkinliğini kesin olarak kanıtlamaz. Denemenin işlevi, potansiyeli bütünüyle aktüelleştirmek değil, potansiyelin gelecekte aktüelleşebileceğine ilişkin bilgiyi bugünkü siyasal hesaplamaların belirleyicisi haline getirmektir. Silah teknolojisi böylece yalnızca yıkım üretme aracı değil, yıkım ihtimalinin güvenilirliğini üretme mekanizması olarak işler.

Buradaki nedensellik doğrudan fiziksel etkileşimden farklı bir yapıya sahiptir. Bir füzenin hedefe çarpması, maddi enerjinin aktarımıyla tahribat oluştururken füze denemesinin karşı ülkelerin davranışlarını değiştirmesi, algılama, yorumlama, olasılık değerlendirmesi ve karar alma süreçleri üzerinden gerçekleşir. Gücün kendisi fiziksel bir kapasiteye dayanmasına rağmen siyasal etkisi, diğer aktörlerin söz konusu kapasiteyi kendi gelecekleri bakımından anlamlandırmasıyla meydana gelir. Potansiyel gücün nedensel etkinliği, fiziksel kapasite ile öznelerarası beklenti arasındaki dolayımda kurulur. Bu nedenle aynı füze kapasitesi farklı siyasal koşullarda farklı etkiler doğurabilir: kapasitenin güvenilir bulunması, kullanılma iradesinin mevcut olduğunun düşünülmesi ve karşı tarafın savunma olanakları, tehdidin nasıl karşılanacağını belirler. Potansiyelin fiilî güce dönüşmesi yalnızca silahın teknik özelliklerinden kaynaklanmaz; teknik kapasitenin başka aktörlerin karar mekanizmalarına dahil edilmesiyle tamamlanır. Böylelikle nedensellik, fiziksel etkinin sınırlarını aşarak henüz gerçekleşmemiş olayların bugünkü kararları düzenlediği beklentisel bir biçim kazanır.

Kuzey Kore'nin füze denemelerinin Güney Kore'nin yakın tarihli hipersonik silah testiyle aynı gerilim bağlamında gerçekleşmesi, potansiyel güçlerin karşılıklı olarak birbirlerini aktüelleştirebildiği ikinci bir mekanizmayı açığa çıkarır. Taraflardan birinin askeri kapasitesini görünür kılması, diğerinin kendi güvenlik koşullarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir; bu değerlendirme yeni silah denemelerini, askeri hazırlıkları veya savunma yatırımlarını teşvik edebilir. Uluslararası ilişkiler kuramında güvenlik ikilemi olarak bilinen mekanizma, bir aktörün kendi güvenliğini artırma yönündeki faaliyetlerinin başka bir aktör tarafından tehdit şeklinde yorumlanması ve karşılıklı güvenlik önlemlerinin gerilimi büyütebilmesi üzerine kuruludur. Bu yapıda devletlerin birbirlerine fiilen saldırmaları, karşılıklı askeri hareketliliğin ortaya çıkması için zorunlu değildir. Bir tarafın potansiyel gücünü artırması, diğer tarafın aktüel davranışlarını değiştirebilir; değişen davranışlar ise ilk tarafın yeni potansiyel güçler geliştirmesine neden olabilir. Karşılıklı etkileşim, gerçekleşmiş saldırılardan ziyade gerçekleşmesi mümkün saldırıların değerlendirilmesi üzerinden işler. Böylelikle potansiyeller birbirlerinin fiilî nedenlerine dönüşerek kendilerini sürekli yeniden üreten bir askeri nedensellik döngüsü meydana getirir.

Daha köklü dönüşüm, geleceğin şimdiki zaman üzerindeki belirleyiciliğinde ortaya çıkar. Klasik anlamda nedensellik çoğunlukla gerçekleşmiş bir olayın ardından meydana gelen sonuçlar üzerinden kavranırken stratejik tehdit ilişkilerinde henüz gerçekleşmemiş olayların tasarımları mevcut davranışları şekillendirir. Gelecekte gerçekleşebilecek bir füze saldırısı, bugünkü savunma konuşlanmalarını, askeri ittifakların koordinasyonunu ve diplomatik kararları etkileyebilir. Burada gelecekteki olayın geçmişe doğru fiziksel bir nedensellik uyguladığı ileri sürülemez; nedensel olarak etkin olan, geleceğe ilişkin beklentinin şimdiki zamanda mevcut olmasıdır. Ancak siyasal gerçekliğin örgütlenişi bakımından sonuç son derece belirleyicidir: Henüz gerçekleşmemiş bir olay, gerçekleşme ihtimali aracılığıyla şimdiki zamanın maddi organizasyonuna katılır. Böylece potansiyel, yalnızca geleceğe ait edilgin bir olasılık olarak kalmaz; mevcut eylemleri biçimlendiren zamansal bir düzenleme ilkesine dönüşür. Silahın yıkıcı kullanımının gelecekte bulunması, onun siyasal etkisinin de gelecekte bulunmasını gerektirmez.

Caydırıcılık kavramı söz konusu bütünleşmenin en yoğun ifadesidir. Caydırıcı gücün amacı, belirli koşullarda kullanılabilecek bir kapasiteyi görünür kılarak karşı tarafın bazı eylemleri gerçekleştirmemesini sağlamaktır. Böyle bir mekanizmada silahın başarılı siyasal işlevi, kimi zaman silahın yıkıcı biçimde kullanılmamasında ortaya çıkar. Kullanılmamış güç, karşı tarafın davranışını değiştirmişse fiilen etkide bulunmuş olur. Bununla birlikte herhangi bir saldırının gerçekleşmemiş olması, tek başına caydırıcılığın başarılı olduğunu kanıtlamaz; aynı sonuç diplomasi, karşılıklı çıkarlar veya bağımsız stratejik tercihler nedeniyle de meydana gelmiş olabilir. Ontolojik açıdan önemli olan, nedensel etkinliğin mutlaka maddi yıkımla özdeş olmamasıdır. Bir kapasite, kendi yıkıcı fiilini gerçekleştirmeden başka fiillerin gerçekleşmesini engelleyebilir; böylece kullanılmaması, belirli koşullarda onun etkinliğinin sonucu haline gelir. Söz konusu güç mantığı, potansiyel ile aktüelin birbirinden bütünüyle kopuk kategoriler olarak ele alınamayacağını gösterir. Yıkım kapasitesi gerçekleşmemiş olarak kalırken kapasitenin siyasal işlevi gerçekleşebilir.

Nitekim potansiyel gücün aktüel nedenselliği yalnızca saldırgan bir kapasitenin görünür kılınmasına özgü değildir. Savunma sistemlerinin varlığı, karşı tarafın saldırı planlarını değiştirebilir; askeri ittifakların müdahale taahhütleri, müdahale gerçekleşmeden stratejik hesaplamaları dönüştürebilir; teknolojik üstünlük iddiaları, doğrudan çatışma yaşanmaksızın diplomatik pazarlıkların koşullarını etkileyebilir. Bu örneklerin ortak ontolojik temeli, gerçekleşebilirliğin kendisinin mevcut gerçekliğin kuruluşuna katılmasıdır. Bunun tarihsel olarak bütünüyle yeni olduğu söylenemez; orduların seferber edilmesi ve askeri güç gösterileri modern teknolojiden önce de benzer etkiler yaratmıştır. Modern silah sistemlerinin farkı, söz konusu ilişkiyi menzil, hız, uzaktan erişim, tespit edilebilirlik ve yüksek yıkım kapasitesi aracılığıyla yoğunlaştırmasıdır. Geçmişte bir ordunun fiziksel olarak belirli bir bölgeye yaklaşmasıyla görünür hale gelen tehdit, günümüzde binlerce kilometrelik teknik erişim kapasitesinin sergilenmesiyle aynı anda çok sayıda devletin güvenlik değerlendirmesine dahil olabilir. Potansiyel güç, fiziksel olarak bulunduğu konumun ötesindeki siyasal alanlarda fiilî etkiler yaratabilir.

Kuzey Kore'nin balistik füze denemeleri üzerinden kavranabilecek temel kategorik dönüşüm, potansiyel ile aktüelin basitçe özdeşleşmesi değil, potansiyelin aktüel nedenselliğin içsel bir bileşeni haline gelmesidir. Füzenin gerçekleştirebileceği yıkım ile gerçekleştirdiği siyasi etki birbirinden ayrılabilir; fakat bu ayrım, iki alanın nedensel olarak birbirinden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Aksine gerçekleşmemiş yıkım kapasitesi, gerçekleşmiş askeri ve diplomatik davranışların nedenlerinden biri olarak işlev görebilir. Böylelikle güç, yalnızca ortaya çıkardığı maddi sonuçların toplamıyla değil, başka aktörlerin eylem ufkunu nasıl yeniden yapılandırdığıyla da tanımlanır. Modern askeri güç ilişkilerinde potansiyel, aktüelliğin henüz ulaşılmamış bir ön aşaması olmaktan çıkarak onun kuruluşuna katılan etkin bir belirlenim kazanır. Bir silahın yıkıcı kapasitesi kullanılmadan kalabilir; ancak o kapasitenin varlığı nedeniyle dünya farklı davranmaya başlamışsa potansiyel, kendi fiilini gerçekleştirmeden çoktan başka fiillerin nedeni olmuştur.                                                                                                                      

Doğanın İçkin Öznelliği

Henüz çalmamış bir okul zilinin saatini, henüz başlamamış bir uçuşun güzergâhını ve henüz gerçekleşmemiş bir toplumsal faaliyetin takvimini insan iradesinden bağımsız biçimde değiştirebilen şey, kimi zaman yalnızca atmosferdeki basınç farklılıklarıdır. Meksika'nın Pasifik kıyılarını etkileyen Simon Kasırgası'nın Kategori 3 düzeyindeki şiddeti, meydana getirdiği seller, kıyı yerleşimlerinde başlatılan tahliyeler ve eğitim faaliyetlerinin durdurulması, doğanın beşerî kurumların dışında bulunan edilgin bir çevre olmadığını somutlaştırır. Jalisco eyaletinde derslerin askıya alınması, turistik faaliyetlerin kesintiye uğraması ve yerleşimlerin boşaltılması, meteorolojik bir sürecin kurumsal işleyişin zamansal organizasyonunu doğrudan değiştirmesi anlamına gelir.

Doğal olay, kurumsal zamanın dışından müdahale eden bir kesinti gibi görünürken gerçekte o zamanın kuruluşuna başından beri katılan maddi koşulların etkinliğini açığa çıkarır. Kasırga, toplumsal düzenin karşısına çıkan yabancı bir kuvvet olmaktan ziyade, toplumsal düzenin hiçbir zaman bütünüyle bağımsızlaşamadığı doğanın kendi nedenselliğidir.

Modern kurumsal organizasyon, zamanı büyük ölçüde insanın iradi düzenlemesine tabi kılınabilir bir kategori olarak ele alır. Ders saatleri, uçuş tarifeleri, çalışma takvimleri ve turizm sezonları, toplumsal ihtiyaçlara göre ayrıştırılmış, ölçülmüş ve işlevsel hale getirilmiş zaman aralıklarından meydana gelir. Ancak söz konusu organizasyon, doğanın zamansal süreçlerinden ontolojik olarak bağımsız değildir; yalnızca belirli çevresel koşulların görece istikrarlı kalmasına dayanarak özerk bir düzen görünümü kazanır. Simon Kasırgası'nın eğitim ve ulaşım faaliyetlerini kesintiye uğratması, insan tarafından oluşturulan takvimlerin meteorolojik süreçlere karşı koşulsuz bir egemenliğe sahip olmadığını gösterir. İnsan, dersin hangi saatte başlayacağını belirleyebilir; fakat o saatte ders yapılabilmesinin bütün maddi koşullarını tek başına belirleyemez. Kurumsal zaman, doğanın zamanından koparılmış bağımsız bir süreklilik değil, doğal süreçlerin elverdiği sınırlar içerisinde örgütlenen beşerî bir ritimdir. Kasırga bu ritmi yalnızca bozmaz; ritmin kendi varoluşunu mümkün kılan daha geniş bir nedensel düzene bağımlı olduğunu görünür kılar.

Burada kurumların ontolojik statüsünü yeniden değerlendirmek gerekir. Okul, havalimanı veya turizm işletmesi hukuki ve toplumsal kuruluşları bakımından beşerî yapılardır; ancak varoluşları yalnızca insan iradesinden, normlardan ve karşılıklı kabullerden meydana gelmez. Fiziksel mekân, atmosferik koşullar, enerji akışları, ulaşım olanakları ve insan bedeninin yaşamsal gereksinimleri, kurumsal faaliyetin maddi bileşenleridir. Bir okulun toplumsal işlevi eğitim vermek olabilir, fakat okulun fiilen çalışabilmesi için bedenlerin oraya ulaşabilmesi, binanın kullanılabilir durumda bulunması ve çevresel koşulların faaliyete izin vermesi gerekir. Dolayısıyla kurumların toplumsal anlamı beşerî olsa bile, onların gerçekleşme koşulları doğanın içkin nedenselliğine aittir. Simon Kasırgası karşısında eğitim faaliyetlerinin durdurulması, kurumun doğadan bağımsızlığını geçici olarak kaybetmesi değildir; hiçbir zaman sahip olmadığı mutlak bağımsızlığın açığa çıkmasıdır. Kurumun doğal koşullara bağımlılığı felaket anında başlamaz; felaket, olağan zamanlarda görünmezleşen bağımlılığı belirginleştirir.

Söz konusu ilişki Spinoza'nın töz monizmi aracılığıyla daha köklü biçimde kavranabilir. Spinoza açısından insan, doğanın karşısına yerleştirilmiş bağımsız bir varlık alanına mensup değildir; bütün sonlu varlıklar gibi tek ve sonsuz tözün, yani Tanrı ya da Doğa'nın (Deus sive Natura) belirli kiplerinden biridir. İnsan bedeni, zihni ve toplumsal faaliyetleri doğa düzeninin dışında ortaya çıkmaz; aynı içkin nedensellik içerisinde belirlenir. Bu perspektiften bakıldığında Simon Kasırgası ile Meksika'daki kurumsal düzen, birbirinden ontolojik olarak kopuk iki ayrı gerçekliğin karşılaşması değildir. Her ikisi de doğanın farklı örgütlenme düzeylerinde gerçekleşen süreçlerdir. Elbette kasırgayla okul aynı türden varlıklar değildir; fakat aralarındaki farklılık, birinin doğaya, diğerinin doğaüstü veya doğadan bağımsız bir alana ait olduğu anlamına gelmez. Beşerî kurum, doğaya sonradan eklenmiş yabancı bir düzen değil, doğanın insan etkinliği aracılığıyla kazandığı örgütlenme biçimlerinden biridir. Kasırga ise aynı bütünlüğün başka bir nedensel örgütlenmesinin, insanın kurumsal ritmiyle çatışabilecek ölçüde etkinleşmesidir.

Özne ile çevre arasındaki geleneksel ayrım da söz konusu ontolojik bütünlük içerisinde yeniden anlam kazanır. İnsan, kendi tekil varlığını tanımlarken çoğunlukla kendisini çevresinden ayırır: karar veren, planlayan, düzenleyen ve anlamlandıran özne bir tarafta; üzerinde işlem yaptığı, dönüştürdüğü veya kendisini korumaya çalıştığı doğa diğer tarafta konumlanır. Bu ayrım, pratik bakımdan belirli işlevler taşımasına rağmen ontolojik bir kopuş şeklinde mutlaklaştırıldığında yanıltıcı hale gelir. İnsan, doğayı dışarıdan gözlemleyen bir varlık değil, doğanın içerisinde meydana gelmiş, bedensel ve zihinsel etkinlikleri aynı nedensel bütünlük tarafından koşullandırılan sonlu bir varlıktır. Kasırga sırasında tahliye edilen kişinin bedensel güvenliği, hareket alanı, geleceğe ilişkin beklentileri ve kararları atmosferik bir sürecin etkisiyle yeniden düzenlenir. Ancak burada doğanın dışarıdan müdahale ederek öznenin özerkliğini ilk kez sınırlandırdığı düşünülmemelidir. Çevre, öznenin sonradan ilişkiye girdiği bağımsız bir dışsallık değil, öznenin tekil varoluşunu mümkün kılan ve sürekli belirleyen ilişkiler bütününün parçasıdır. Felaket, özne ile çevre arasındaki ilişkiyi yaratmaz; ilişkinin bastırılmış ontolojik görünürlüğünü geri kazandırır.

Özne-çevre düalitesinin çözülmesi, tekil varlığın bütünüyle çevresinde erimesini de gerektirmez. Aksine tekilliğin hangi koşullarda meydana geldiğini daha doğru biçimde tanımlamayı mümkün kılar. Bir varlığın tekilliği, bütün dışsal ilişkilerden arındırılmış mutlak bir içsellikten değil, çeşitli etkileşimler içerisinde belirli bir örgütlenme biçimini sürdürebilmesinden kaynaklanır. İnsan bedeni dış dünyayla sürekli madde ve enerji alışverişinde bulunur; toplumsal kurumlar çevresel koşulların sağladığı imkânlar aracılığıyla işlev kazanır; bireysel kararlar ise bedensel durumların, karşılaşmaların ve dışsal nedenlerin etkisi altında oluşur. Dolayısıyla tekilliğin sınırı, dışarıyla hiçbir ilişki kurulmadığı nokta değil, dışsal ilişkilerin belirli bir varoluş düzeni içerisinde örgütlendiği düzeydir. Öznenin kendisini tanımlayabilmesi, doğadan ayrılmış mutlak bir töz olduğunu varsaymasına değil, doğanın içerisinde hangi ilişkiler aracılığıyla belirli bir tekillik kazandığını kavramasına bağlıdır. Simon Kasırgası sırasında kurumsal zamanın durması ve gündelik davranışların yeniden düzenlenmesi, bireysel ve toplumsal kimliklerin maddi çevreden yalıtılmış biçimde kurulamayacağını gösterir.

Spinoza'nın conatus kavramı, buradaki gerilimi daha ileri bir düzeye taşır. Conatus, her varlığın kendi varlığını sürdürmeye yönelik içkin çabasını ifade eder; ancak bu çaba, dış dünyadan bütünüyle ayrılmış, değişmez ve kapalı bir özün korunması anlamına gelmez. Sonlu varlıklar, varlıklarını ancak başka varlıklarla kurdukları ilişkiler içerisinde sürdürür ve bu ilişkiler tarafından sürekli etkilenir. Meksika'nın kıyı yerleşimlerinde insanların tahliye edilmesi, kurumların faaliyetlerini durdurması ve güvenlik önlemlerinin artırılması, kendi varlığını sürdürme eğiliminin belirli koşullarda olağan işleyişi terk etmeyi gerektirebildiğini gösterir. Burada paradoksal bir yapı bulunur: Varlığın kendisini koruması, kimi zaman kendisini tanımlayan mevcut düzenin askıya alınmasına bağlıdır. Okul, faaliyetini sürdürerek değil durdurarak öğrencilerin güvenliğini korur; yerleşim sakini, bulunduğu mekânda kalmak yerine oradan ayrılarak bedensel devamlılığını güvence altına almaya çalışır. Conatus böylece mevcut biçimin koşulsuz muhafazası değil, varoluşun devamını mümkün kılacak ilişkisel koşulların yeniden düzenlenmesi olarak belirginleşir.

Conatus ile huzursuzluk arasındaki bağlantı da burada ortaya çıkar. Spinoza açısından varlığını sürdürme çabası özünde bir huzursuzluk durumu değildir; varlığın etkinliğini oluşturan temel eğilimdir. Bununla birlikte dışsal etkenler söz konusu çabayı engellediğinde, öznenin kendi devamlılığını güvence altına alma kapasitesi sınırlanır ve korku, kaygı veya keder gibi edilgin duygulanımlar meydana gelebilir. Simon Kasırgası karşısında insanların yaşadığı belirsizlik, yalnızca meteorolojik tehlikenin büyüklüğünden değil, alışılmış yaşam düzeninin artık güvenilir bir varoluş zemini sağlayamamasından da kaynaklanır. Öznenin kendisini mekânsal, zamansal ve kurumsal süreklilikler içerisinde tanımlama biçimi sarsılır. Ev, okul, çalışma alanı ve ulaşım güzergâhı gibi normal koşullarda istikrar sağlayan çevresel düzenekler, tehlike karşısında geçici olarak işlevlerini değiştirmek zorunda kalır. Conatus'un huzursuzlukla ilişkisi, varlığın sürdürülme çabasının kendisinden değil, varlığın kendi sınırlarının geçirgenliğini ve dışsal nedenlere bağımlılığını tehdit altında deneyimlemesinden doğar. Kendini bağımsız ve kendi kendine yeterli bir bütün olarak kavrayan özne, korunmasının kendisi dışındaki koşullara bağlı olduğunu fark ettiğinde, yalnızca fiziksel güvenliğine yönelik değil, kendi varoluşunu kavrama biçimine yönelik bir sarsıntı da yaşayabilir.

Felaketin yarattığı huzursuzluk, bu nedenle yalnızca mevcut düzenin geçici kaybı değildir; tekil varlığın kendisine ilişkin ontolojik tasarımının çözülmesidir. Öznenin sınırları fiziksel bedenin dış yüzeyiyle, kurumun sınırları ise hukuki tanımıyla özdeşleştirildiğinde çevresel etkiler dışarıdan gelen müdahaleler olarak görünür. Oysa varoluşu mümkün kılan ilişkiler dikkate alındığında sınırların mutlak değil, işlevsel ve ilişkisel olduğu anlaşılır. Kasırga, insan bedeninin atmosferik koşullardan, okulun coğrafi mekândan, ekonomik ve toplumsal yaşamın ekolojik süreçlerden bağımsız olmadığını somutlaştırır. Sınırların flulaşması burada varlıklar arasındaki bütün farklılıkların ortadan kalkması değil, farklılıkların mutlak ayrılığa dayanmadığının anlaşılmasıdır. Tekil varlık, kendisini çevresinden ayırabildiği için değil, çevresiyle ilişkilerinin içerisinde belirli bir örgütlenmeyi sürdürebildiği için tekildir. Dolayısıyla öznenin kendi tekilliğini tanıması, onu meydana getiren doğal ilişkileri reddetmekten değil, söz konusu ilişkileri kendi varoluşunun kurucu bileşenleri olarak kavramaktan geçer.

Simon Kasırgası'nın en belirleyici ontolojik öğretisi, doğanın beşerî kurumlara üstün gelen dışsal bir otorite olması değildir; doğa ile kurum arasındaki mutlak karşıtlığın baştan itibaren yanlış kurulmuş olmasıdır. Atmosferik hareketlerin okulları kapatması, uçuşları durdurması ve yerleşimleri boşaltması, doğanın toplumsal düzene sonradan müdahil olduğunu değil, toplumsal düzenin daima doğal süreçler içerisinde gerçekleştiğini gösterir. İnsanın kendi takvimini oluşturabilmesi, doğanın zamanından özgürleştiği anlamına gelmez; yalnızca doğanın belirli istikrarlarını kullanarak kendisine özgü bir zaman örgütleyebildiğini gösterir. Aynı şekilde kendisini bağımsız bir özne olarak tanımlayabilmesi de doğadan ontolojik olarak ayrıldığını kanıtlamaz. İnsan, doğanın karşısında özerkliğini kuran yabancı bir varlık değil, doğanın içerisinde kendi tekilliğini örgütlemeye çalışan bir kipidir. Conatus'un felaket karşısında huzursuzluğa dönüşebilen deneyimi, bu tekilliğin mutlak kapalılığını kaybetmesinden kaynaklanır; fakat aynı deneyim, varlığın kendisini daha doğru kavrayabilmesinin de koşulunu oluşturur. Çünkü öznenin en köklü yanılgısı doğanın kendisine karşı olması değil, kendisinin doğanın dışında olabileceğini düşünmesidir.                                                                                                                

Engelin Ontolojik İflası

Nehrin sustuğu yerde hareket sona ermez; yalnızca kendi geleceğine doğru birikmeye başlar. Nepal'in Gorkha bölgesinde meydana gelen heyelanın Budhi Gandaki Nehri'nin akışını geçici olarak engellemesi, suyun doğal bir setin gerisinde birikmesine ve ardından setin açılmasıyla yıkıcı bir selin oluşmasına neden oldu. Köprülerin, yerleşimlerin ve hidroelektrik santrali şantiyelerinin zarar gördüğü, beş kişinin kaybolduğu felaket, görünürde hareketin karşıtı olarak işlev gören bir engelin nasıl daha yoğun bir hareketin üretim koşuluna dönüşebildiğini gösterir.

Heyelan başlangıçta nehrin ilerleyişini kesintiye uğratmış, ancak bu kesinti akışı meydana getiren maddi süreçleri ortadan kaldırmamıştır. Su birikmeye devam ederken yükselen su seviyesi, yerçekimsel potansiyel enerjinin artmasına yol açmış; engelin ortadan kalkmasıyla biriken suyun açığa çıkması, aşağı havzadaki yıkımın şiddetini artırmıştır. Engel, hareketi ortadan kaldıran mutlak bir karşıtlık olmaktan çıkarak hareketin ertelenmesini, yoğunlaşmasını ve başka bir biçimde gerçekleşmesini sağlayan nedensel bir düzenek haline gelmiştir. Böylece durdurma olarak görünen şey, belirli koşullarda gelecekteki hareketin maddi hazırlığına dönüşür.

Engel kavramının geleneksel tanımı, hareket ile hareketsizlik arasında kurulan keskin bir karşıtlığa dayanır. Hareket, bir varlığın konumunu veya durumunu değiştirmesi; engel ise söz konusu değişimi sınırlayan, geciktiren veya durduran bir unsur olarak düşünülür. Ancak bu tanım, engellenen hareketin daha geniş bir nedensel sistem içerisindeki dönüşümlerini dikkate almadığında eksik kalır. Budhi Gandaki Nehri'nde heyelan sonrasında gerçekleşen süreç, suyun belirli bir güzergâhtaki ilerleyişinin durdurulmasıyla hidrolojik sistemin bütün etkinliğinin durdurulmasının birbirinden farklı olduğunu gösterir. Suyun nehir yatağındaki hareketi kısıtlanırken birikim, basınç dağılımındaki değişimler, su seviyesinin yükselmesi ve doğal setin yapısal zorlanması devam eder. Görünür yer değiştirme azalırken sistemin sonraki davranışını belirleyen koşullar değişmeye devam etmektedir. Bir hareketin belirli bir gerçekleşme biçiminin engellenmesi, hareketi mümkün kılan nedensel ilişkilerin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Engel, akışın mutlak yokluğu değil, akışın mevcut koşullar altında başka süreçlere dönüşmesidir.

Burada fenomenolojik görünüş ile ontolojik işleyiş arasında belirleyici bir ayrım oluşur. İnsan algısı, hareketi çoğunlukla gözlemlenebilir konum değişiklikleri üzerinden kavradığından, yer değiştirme sona erdiğinde sürecin de sona erdiği izlenimine kapılabilir. Heyelanın önünde biriken su, akışın kesildiği yönünde güçlü bir görsel temsil üretir; nehir artık önceki güzergâhında ilerlememektedir. Ne var ki görünür hareketin yokluğu, sistemin maddi durumunun sabit kaldığını göstermez. Biriken suyun miktarı ve yüksekliği değişirken gelecekteki hareketin koşulları da yeniden şekillenir. Buradaki yanılsama, gözlemin bütünüyle yanlış olmasından değil, doğru gözlemlenen yerel bir durumun sistemin tamamına ilişkin mutlak bir hükme dönüştürülmesinden kaynaklanır. Fenomenal düzeyde hareketsizlik olarak beliren durum, ontolojik düzeyde etkin bir dönüşüm sürecine karşılık gelebilir. Dolayısıyla engelin estetik görünümü, yani durduran, kapatan ve sabitleyen bir biçim olarak algılanması, onun nedensel işlevini bütünüyle temsil etmez. Görünen durgunluk, görünmeyen birikimin üzerini örtebilir.

Süreç ontolojisi açısından varlık, yalnızca belirli bir anda sahip olduğu konum veya biçimle değil, içerisinde bulunduğu dönüşüm ilişkileriyle kavranmalıdır. Bu perspektifte evrensel işleyişin zorunlu olarak doğrusal bir akıştan meydana geldiğini ileri sürmek gerekmez; doğal süreçler döngüsel, kesintili, türbülanslı veya farklı yönlerde gerçekleşebilir. Asıl belirleyici ilke, belirli bir hareketin durmasının sistem içerisindeki bütün dönüşümlerin sona ermesi anlamına gelmemesidir. Budhi Gandaki'deki doğal set, suyun ilerleyişine karşı direnç oluştururken aynı zamanda suyun mekânsal dağılımını ve birikim süresini değiştirmiştir. Engel, böylece akışın karşısında duran ontolojik bir dışsallık olarak değil, akışın gerçekleşme koşullarını dönüştüren sistem içi bir belirlenim olarak kavranabilir. Hareketin engellenmesi, hareketin dışına çıkılması değil, onun belirli bir güzergâhtan başka bir nedensel örgütlenmeye aktarılması olabilir. Bu nedenle mutlak engel kavramı çözülürken işlevsel engel kavramı varlığını korur: Engel gerçekten sınırlar, fakat sınırladığı sürecin bütün etkilerini zorunlu olarak ortadan kaldırmaz.

Söz konusu dönüşümün zamansal boyutu daha derin bir paradoks barındırır. Engel, ilk bakışta mevcut hareketin geleceğe doğru ilerlemesini önleyen bir mekanizma olarak görünür. Oysa Nepal'deki selde durdurulan ilerleyiş, suyun birikmesi aracılığıyla sonraki hareketin koşullarını değiştirmiştir. Böylece engel, yalnızca mekânsal bir karşı kuvvet olmaktan çıkarak hareketin zamansal dağılımını yeniden düzenleyen bir unsur haline gelir. Normal koşullarda zamana yayılarak gerçekleşebilecek su taşınımı, geçici setin arkasında birikir ve setin açılmasıyla daha kısa bir zaman aralığında yoğun bir akış biçiminde ortaya çıkabilir. Burada yeni bir enerjinin yoktan üretildiği düşünülmemelidir; değişen şey, sistemdeki suyun depolanma biçimi, potansiyel enerji dağılımı ve enerjinin açığa çıkma hızıdır. Engelin ontolojik işlevi, kimi koşullarda hareketi yok etmekten ziyade onun gerçekleşme zamanını değiştirmek ve etkilerini belirli bir ana yoğunlaştırmaktır. Bu anlamda durdurma, hareketin mutlak iptali değil, ertelenmiş bir gerçekleşmenin hazırlığı olabilir.

Daha çarpıcı olan, engelin belirli koşullarda engellemeye çalıştığı düşünülen sürecin sonraki şiddetini artırabilmesidir. Heyelanın oluşturduğu doğal set, nehrin olağan ilerleyişini sınırlarken biriken suyun yükselmesine zemin hazırlamış; setin açılması, aşağı havzada daha güçlü bir su baskınına yol açmıştır. Bununla birlikte her engelin mutlaka daha büyük bir yıkım üreteceği iddia edilemez. Bazı engeller enerjiyi dağıtır, bazıları akışı güvenli biçimde düzenler, bazıları ise hareketin etkisini gerçekten azaltır. Dolayısıyla burada evrensel bir zorunluluktan ziyade belirli koşullarda işleyen bir nedensel tersine dönüş söz konusudur. Engelleme eylemi, hedeflediği etkinin karşıtını üretebilecek koşulları kendi içerisinde barındırabilir. Engelin başarısı yalnızca hareketi ilk anda durdurmasıyla ölçüldüğünde, onun sistemde meydana getirdiği uzun vadeli değişimler değerlendirme dışında kalır. Nepal'deki felaketin kavramsal önemi, yerel düzeyde gerçekleşen bir sınırlamanın sistemin sonraki davranışında nasıl farklı ve daha yıkıcı bir sonuçla birleşebildiğini göstermesidir.

Buradan öznenin kendi nedensel gücünü kavrayışına ilişkin epistemolojik problem doğar. İnsan, bir nesnenin veya sürecin görünür hareketini durdurabildiğinde çoğu zaman söz konusu süreç üzerinde egemenlik kurduğu kanaatine ulaşır. Durdurma, öznenin dış dünya karşısındaki etkinliğini somutlaştıran bir başarı biçimi olarak değerlendirilir. Ne var ki bu değerlendirme, müdahalenin yalnızca doğrudan gözlemlenebilen sonucuna odaklandığında kendi nedensel sınırlarını gizler. Bir akışın önüne set çekmek, onun mevcut güzergâhını kapatabilir; fakat suyun birikmesini, basınç koşullarının değişmesini veya setin dayanıklılığının zamanla sınanmasını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Böylece öznenin kontrol ettiğini düşündüğü süreç, müdahalenin ardından da kendi maddi belirlenimleri içerisinde devam eder. Kontrol yanılsaması, etkide bulunma kapasitesinin bütün nedensel sonuçlara egemen olma kapasitesiyle özdeşleştirilmesinden kaynaklanır. Özne gerçekten müdahale edebilir; ancak müdahalesinin gerçekleşmesi, ortaya çıkardığı bütün sonuçları öngörebildiği veya yönetebildiği anlamına gelmez.

Budhi Gandaki'deki engelin doğal bir heyelan sonucu oluşması, söz konusu epistemolojik sorunu daha da belirginleştirir. Burada kendi iradesiyle nehri durdurduğunu düşünen bir insan öznesi bulunmamaktadır; fakat olayın açığa çıkardığı nedensel yapı, insanların doğayı kontrol etmek amacıyla geliştirdikleri müdahaleleri değerlendirmek bakımından da öğreticidir. Doğal set ile mühendislik ürünü bir barajın aynı güvenlik özelliklerine sahip olduğu ileri sürülemez. Planlı yapılar, akışı düzenlemek ve riskleri azaltmak üzere tasarlanabilir. Yine de her iki durumda da temel ontolojik koşul değişmez: Akışa müdahale etmek, akışı meydana getiren doğa yasalarının dışına çıkmak değil, aynı yasalar içerisinde yeni nedensel ilişkiler oluşturmaktır. Özne, doğayı dışarıdan yöneten mutlak bir fail olarak değil, doğanın maddi süreçlerine yine maddi araçlarla katılan sınırlı bir nedensel aktör olarak işlev görür. Bu bakımdan mutlak egemenlik iddiasının çözülmesi, insanın bütün etkide bulunma kapasitesinin reddedilmesini değil, etkide bulunmanın koşullu ve ilişkisel niteliğinin tanınmasını gerektirir.

Epistemik krizin en belirleyici aşaması, öznenin yalnızca dış dünya hakkındaki bilgisini değil, kendi öznelik statüsünü de sorgulamak zorunda kalmasıdır. Özne çoğu zaman kendisini eylemi başlatan, yönlendiren ve sonuçlandıran bağımsız merkez olarak kavrar. Bu tasarımda dış dünya, müdahaleye açık bir nesneler toplamı; özne ise söz konusu nesnelerin davranışlarını belirleyen ayrıcalıklı bir nedensellik kaynağıdır. Oysa kontrol amacıyla gerçekleştirilen müdahalenin öngörülmeyen süreçleri harekete geçirmesi, öznenin eylemlerinin hiçbir zaman yalnızca kendi niyetinden ibaret olmadığını açığa çıkarır. Bir müdahale gerçekleştirildiği andan itibaren, öznenin iradesinden bağımsız çok sayıda maddi ilişkinin parçası haline gelir. Niyet, eylemin başlangıç koşullarından birini oluşturabilir; fakat sonuç, niyetin doğrudan uzantısı olarak belirlenmez. Öznenin kendi tekil etkinliğini mutlak nedensel egemenlik olarak kavraması, eylemin içinde gerçekleştiği ilişkiler bütününü görünmezleştirdiği ölçüde epistemik bir yanılsamaya dönüşür. Böylelikle engel, yalnızca dış dünyadaki hareketin sınırlarını değil, öznenin kendisi hakkında kurduğu kontrol anlatısının sınırlarını da görünür hale getirir.

Söz konusu kriz, nedensellik ile görünürlük arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasını gerektirir. Bir sürecin etkinliği, yalnızca doğrudan gözlemlenebilen hareket miktarıyla ölçülemez; henüz sonuç üretmemiş bir birikim, gelecekteki olayların belirleyici koşullarını hazırlıyor olabilir. Budhi Gandaki'de nehrin geçici olarak tıkanması, akışın sona erdiği yönünde değerlendirilebilecek bir görünüm oluştururken suyun birikmesi, daha sonra gerçekleşecek taşkının maddi koşullarını değiştirmiştir. Burada gözlemin epistemolojik yetersizliği, görünür hareketin yanlış algılanmasından değil, görünür hareketsizliğin bütün sistemin hareketsizliği şeklinde yorumlanmasından kaynaklanır. Bilgi, yalnızca bir olayın mevcut görünümünü saptamakla değil, görünür durumun arkasında devam eden nedensel dönüşümleri ve bunların zamansal sonuçlarını kavramakla mümkün olur. Engel kavramının çözülmesi, dolayısıyla yalnızca ontolojik bir yeniden tanımlama değil, nedenselliği anlamaya yönelik epistemolojik bir yöntem değişikliğidir. Hareketin nerede kesildiği kadar, kesintinin hangi süreçleri sürdürdüğü, hangi birikimleri oluşturduğu ve gelecekteki hangi gerçekleşmeleri mümkün kıldığı da araştırılmalıdır.

Felaketin en dikkat çekici maddi ayrıntılarından biri, taşkının hidroelektrik altyapısına da zarar vermesidir. İnsan, nehrin akışını enerji üretimine dönüştürmek amacıyla teknik sistemler inşa ederken aynı akışın farklı koşullardaki davranışı söz konusu sistemlerin maddi varlığını tehdit edebilir. Bu durum, doğanın insan teknolojisine karşı bilinçli bir tepki verdiği anlamına gelmez; doğayı belirli bir işlev doğrultusunda kullanabilme kapasitesi ile onun bütün gerçekleşme biçimlerine egemen olma iddiasının aynı şey olmadığını gösterir. Hidroelektrik üretim, suyun hareketinden ve yerçekimsel potansiyelinden yararlanarak enerji dönüşümü gerçekleştirir. Ne var ki aynı fiziksel süreçler, kontrolsüz bir taşkın sırasında teknik yapıların dayanıklılık sınırlarını aşabilecek etkiler oluşturabilir. Teknolojik egemenlik, doğal nedenselliğin aşılması değil, doğal nedenselliğin belirli koşullar altında işlevsel biçimde örgütlenmesidir. Dolayısıyla teknik başarı, insanı doğanın dışında konumlandırmaz; onu doğanın süreçlerine daha karmaşık ve karşılıklı bağımlılıklar üreten biçimlerde dahil eder.

Engelin ontolojik iflası, nihayetinde engellemenin gerçek bir işlev taşımadığının kanıtlanması değildir. İflas eden şey, engeli hareketin mutlak yokluğu, kontrolü de nedenselliğin bütünüyle ele geçirilmesi olarak kavrayan düşünsel modeldir. Nepal'deki heyelan, belirli bir akışın gerçekten kesintiye uğrayabildiğini, fakat söz konusu kesintinin daha geniş sistem içerisindeki dönüşümleri ortadan kaldırmadığını göstermiştir. Birikim, gecikme, yoğunlaşma ve ani boşalma, engelleme ile hareket arasındaki ilişkinin birbirini dışlayan iki kategoriye indirgenemeyeceğini açığa çıkarır. Engel, hareketin ontolojik karşıtı değil, onun gerçekleşme koşullarını değiştirebilen bir nedensel belirlenimdir; kimi zaman hareketi zayıflatırken kimi zaman gelecekteki şiddetini artırabilir. Öznenin epistemik krizi ise kendi müdahalesini nedenselliğin son noktası sanmasından doğar. Hareketin görünür biçimini değiştirmek, onu üreten ilişkilerin tümüne hâkim olmak anlamına gelmez. Budhi Gandaki Nehri'nin önünde yükselen doğal setin ardından meydana gelen yıkım, tam da bu nedenle yalnızca suyun bir engele karşı kazandığı fiziksel üstünlüğü değil, engel kavramına yüklenen mutlak durdurma işlevinin sınırlarını gösterir. Bazen durdurulduğu sanılan şey sona ermez; yalnızca bir sonraki gerçekleşmesinin koşullarını, onu durduran engelin içerisinde hazırlamaya devam eder.                                                         

Öznesiz Düzen

Bir kurumun geleceğini ortadan kaldırmak için mevcut üyelerini tasfiye etmek gerekmez; henüz içeri girmemiş olanların geçiş yollarını kapatmak yeterlidir. Singapur Cumhurbaşkanı Tharman Shanmugaratnam'ın Bangkok'taki uluslararası toplantıda yapay zekânın özellikle yeni mezunlara yönelik iş talebini azalttığına dikkat çekmesi, teknolojik dönüşümün istihdam üzerindeki etkisini alışılmış iş kaybı tartışmasının ötesine taşır. Yapay zekâ, yalnızca mevcut çalışanların gerçekleştirdiği görevleri devralmakla kalmayıp çalışma hayatına ilk katılımı sağlayan pozisyonları da daraltabilmektedir.

Böylelikle mesleki düzenin bugünkü üretim kapasitesi korunurken gelecekteki insan kaynağını oluşturma mekanizması zayıflayabilir. Henüz mesleki deneyim kazanmamış bireylerin dışarıda kalması, yalnızca belirli bir kuşağın ekonomik fırsatlarını sınırlandırmaz; kurumların kendi sürekliliklerini hangi özneler aracılığıyla yeniden üreteceklerini de belirsizleştirir. Bir düzenin ontolojik sürekliliği, mevcut üyelerinin varlığından ibaret değildir; yeni üyeleri kendi işleyişine dahil ederek kendisini gelecekte yeniden kurabilme kapasitesini de içerir. Dolayısıyla yapay zekânın giriş pozisyonlarını daraltması, yalnızca istihdam miktarını değil, toplumsal sistemlerin kuşaklar arasındaki yeniden üretim koşullarını dönüştürebilir.

Kurumsal süreklilik ile kurumsal yeniden üretim arasındaki ayrım, söz konusu dönüşümün ilk kavramsal anahtarını oluşturur. Bir kurum, mevcut personeliyle işlevlerini yerine getirmeye devam ettiği müddetçe eşzamanlı olarak varlığını sürdürüyor görünebilir. Ancak süreklilik, yalnızca şimdiki işleyişin korunmasıyla değil, mevcut işleyişi mümkün kılan yetkinliklerin gelecekte başka bireyler tarafından yeniden kazanılmasıyla tamamlanır. Deneyimli çalışanların sahip olduğu bilgi, mesleğe yeni başlayanların gerçekleştirdiği görece basit görevler üzerinden aşamalı biçimde edinilebilir. Başlangıç pozisyonları böylece sadece düşük karmaşıklıktaki işlerin yürütüldüğü ekonomik alanlar değil, deneyimsiz öznenin deneyimli özneye dönüşmesini sağlayan kurumsal geçiş mekanizmalarıdır. Yapay zekâ bu görevleri üstlendiğinde kurumun kısa vadeli üretkenliği artabilir; fakat aynı anda gelecekteki uzmanların yetişmesini mümkün kılan deneyim alanları daralabilir. Sistem kendi mevcut işlevlerini daha verimli gerçekleştirirken o işlevleri gelecekte üstlenebilecek insanları üretme kapasitesini kaybedebilir. Böylece işlevsel devamlılık ile kuşaklar arası devamlılık birbirinden ayrışır; bugün çalışan mekanizma, kendi yarınını hazırlayan insanî süreçleri aşındırabilir.

Mesleğe girişin engellenmesi, üyelik kavramının zamansal niteliğini de açığa çıkarır. Bir meslek yalnızca halihazırda o mesleği gerçekleştiren kişilerden oluşmaz; aynı zamanda o mesleğe yönelen, gerekli yetkinlikleri edinmeye çalışan ve gelecekte mevcut üyelerin yerini alabilecek adayların oluşturduğu bir devamlılık ilişkisine dayanır. Yeni mezun, henüz kurumun deneyimli üyesi olmamasına rağmen onun gelecekteki varoluş imkânlarından biridir. Yapay zekâ tarafından daraltılan başlangıç pozisyonları, bu potansiyel üyeliğin aktüel üyeliğe dönüşmesini sağlayan eşikleri zayıflatır. Böylelikle teknolojik ikame, yalnızca mevcut işlerin devralınması biçiminde değil, henüz gerçekleşmemiş insanî katılımın gerçekleşme koşullarının ortadan kaldırılması biçiminde de işler. Burada tasfiye edilen şey yalnızca bir iş pozisyonu değildir; belirli bir bireyin gelecekte kazanabileceği mesleki kimliğin oluşum güzergâhıdır. Henüz sisteme katılmamış olanlar, sistemin mevcut üretim hesaplamalarında görünmezleşebilir; fakat onların yokluğu ilerleyen yıllarda kurumsal hafızanın ve uzmanlığın yeniden üretiminde belirleyici hale gelebilir.

Daha derindeki dönüşüm, kurumların insan emeğiyle kurduğu ilişkinin niteliğinde ortaya çıkar. Geleneksel mesleki düzende deneyimsiz çalışan, başlangıçta düşük yetkinliğe sahip olsa bile gelişebilen bir varlık olarak değerlendirilir. Kurum, onun mevcut üretkenliğinden yararlanırken gelecekteki yetkinliğine de yatırım yapar. Yapay zekâ sistemleri ise belirli görevleri öğrenme sürecindeki bir insanın mesleki olgunlaşmasına ihtiyaç duymadan gerçekleştirebildiğinde, söz konusu ilişkinin işlevsel gerekçesi zayıflayabilir. Kurum, yeni çalışan yetiştirme maliyetine katlanmak yerine hazır bir hesaplamalı kapasiteyi kullanmayı tercih edebilir. Böylece insanın değerini belirleyen ölçüt, gelecekteki gelişim imkânından mevcut işlevsel çıktıya doğru kayar. Özne, gelişim potansiyeli taşıdığı için kuruma dahil edilen bir varlık olmaktan çıkarak ancak önceden tanımlanmış işlevi yeterince verimli gerçekleştirdiği ölçüde kabul edilen bir unsura indirgenme riskiyle karşılaşır. Yeni mezunların karşılaştığı sorun, yalnızca makinelerle rekabet etmek değil, yetkinleşmelerini mümkün kılacak deneyim alanlarına erişimlerinin de aynı makineler tarafından daraltılmasıdır.

Söz konusu işlevselleşme, totaliter düşüncenin insan öznesiyle kurduğu ilişkiye yönelik beklenmedik bir felsefi bağlantı oluşturur. Tarihsel totaliter rejimlerin bütün amaçlarını mekanik verimlilik arzusuna indirgemek mümkün değildir; ideolojik bütünlük, siyasal iktidarın mutlaklaştırılması, toplumsal denetim ve muhalefetin bastırılması da bu rejimlerin kurucu unsurlarıdır. Ancak totaliter tahakkümün belirgin eğilimlerinden biri, insan davranışını öngörülebilir, denetlenebilir ve ideolojik beklentilere uygun hale getirmeye çalışmasıdır. İnsan burada bağımsız değerlendirme kapasitesine sahip bir özne olarak değil, sistemin önceden belirlediği normları içselleştirmesi gereken bir davranış birimi olarak ele alınır. Totaliter mantığın sınırında, öznenin iradî ve noetik özerkliğinin mümkün olduğunca azaltılarak eylemlerinin dışsal bir düzenin öngörülebilir uzantısına dönüştürülmesi arzusu bulunur. Noetik yapıdan kastedilen, insanın yalnızca verilen uyaranlara tepki veren bir organizma olmayıp kavramlaştırma, anlamlandırma, yargılama, gerekçelendirme ve kendi eylemlerini normatif bakımdan sorgulama kapasitesine sahip olmasıdır. İnsanın bu niteliği, onu yalnızca mekanik davranış kalıplarına indirgemeye yönelik tahakküm girişimleri açısından sürekli bir problem oluşturur.

Robert Jay Lifton'ın düşünce reformu ve ideolojik totalizm üzerine çözümlemeleri, söz konusu problemin psikolojik örgütlenmesini anlamaya imkân verir. Lifton'ın milieu control kavramı, bireyin iletişimsel ve toplumsal çevresinin denetlenmesini; doctrine over person, kişisel deneyimin ideolojik doktrine tabi kılınmasını; loading the language, düşünceyi daraltabilecek kalıplaşmış dilsel yapıların kullanılmasını; sacred science ise doktrinin sorgulanamaz bir hakikat statüsüne yükseltilmesini ifade eder.

Söz konusu mekanizmaların ortak yönü, insanın bağımsız anlam üretme ve değerlendirme süreçlerinin dışsal bir sistem tarafından yeniden düzenlenmeye çalışılmasıdır. Ancak düşünce reformunun insan öznesini hedef alması, tahakkümün yapısal bir gerilimini de açığa çıkarır: Sistem, bireyin kendi doktrinini benimsemesini isterken aynı zamanda bireyin bağımsız değerlendirme kapasitesinden doğabilecek sapmaları ortadan kaldırmaya çalışır. Totaliter düzen, insanın bilinçli bir özne olmasına ihtiyaç duyar; çünkü doktrinin içselleştirilmesi ancak bir özne tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat aynı öznelik, doktrinin sorgulanabilmesinin de koşuludur. Dolayısıyla tahakkümün hedef aldığı noetik kapasite, onun uygulamaya çalıştığı ideolojik dönüşümün de zorunlu taşıyıcısıdır.

Joost Meerloo'nun The Rape of the Mind adlı eserinde geliştirdiği menticide kavramı, bu gerilimi zihinsel özerkliğin sistematik aşındırılması üzerinden derinleştirir. Meerloo, zorlayıcı telkin, korku, koşullandırma, propaganda ve zihinsel baskı aracılığıyla bireyin bağımsız düşünme kapasitesinin zayıflatılmasını incelerken insanın robotlaştırılması tehlikesini özellikle vurgular.

Buradaki robotlaşma, insan bedeninin kelimenin gerçek anlamıyla makineye dönüşmesi değildir; davranışların dışarıdan belirlenen kalıplara giderek daha fazla uyarlanması, bağımsız yargının bastırılması ve eylemin kişisel değerlendirmeden koparılmasıdır. Ancak söz konusu mekanizma, hedef aldığı varlığın insan olmasından kaynaklanan bir sınıra sahiptir. Bireyin düşünceleri değiştirilebilir, davranışları koşullandırılabilir ve özerkliği ciddi biçimde zedelenebilir; fakat insanın bütün zihinsel süreçlerinin mutlak ve geri döndürülemez biçimde kontrol altına alınabileceği, bu yöntemlerden mantıksal olarak çıkmaz. Totaliter tahakküm, insanı mekanik bir işleyişe yaklaştırmaya çalışırken hiçbir zaman salt mekanik bir nesneyle çalışmadığı gerçeğini ortadan kaldıramaz. İnsan öznesinin anlam kurma kapasitesi, tahakkümün hem müdahale alanını hem de kesin sonucunun güvence altına alınamamasını belirler.

Kathleen Taylor'ın Brainwashing: The Science of Thought Control eserinde psikolojik manipülasyonu nörobilimsel ve toplumsal süreçlerle ilişkilendirmesi, bu soruna üçüncü bir boyut kazandırır. Taylor açısından inançların, alışkanlıkların ve değerlendirme biçimlerinin değiştirilebilirliği, insan zihninin deneyim ve etkileşimler aracılığıyla yeniden örgütlenebilmesiyle ilişkilidir.

Bununla birlikte zihinsel esneklik, yalnızca dışsal etkinin insan üzerinde değişim oluşturmasını değil, bireyin yeni bilgileri değerlendirerek önceki inançlarını sorgulayabilmesini de mümkün kılar. Noetik özerklik mutlak dokunulmazlık anlamına gelmez; insanlar yönlendirilebilir, baskı altında kendi değerlendirmelerine aykırı davranabilir ve kimi zaman kendilerine dayatılan düşünceleri içselleştirebilirler. Fakat zihinsel dönüşümün mevcut olması, bu dönüşümün dışsal bir otorite tarafından her koşulda tamamen programlanabileceğini kanıtlamaz. İnsanın değiştirilebilirliği ile bütünüyle programlanabilirliği arasında ontolojik bir ayrım bulunur. Totaliter kontrol, değiştirilebilirliği programlanabilirlikle özdeşleştirdiği ölçüde insanın noetik yapısını eksik kavrar.

Yapay zekânın çalışma hayatındaki ilerleyişi, burada tahakkümün hedefindeki özneyi dönüştürmek yerine işlevini başka bir taşıyıcıya aktarma imkânını gündeme getirir. İnsan işçinin belirli görevleri yerine getirirken sahip olduğu iradî bağımsızlık, kişisel deneyim, ahlaki değerlendirme ve kuralları sorgulama kapasitesi, salt görev çıktısı açısından bakıldığında işlevsel öngörülebilirliği sınırlayabilecek unsurlardır. Buna karşılık otomatik sistem, tasarlandığı belirli işlem alanında performansını insanın mesleki iradesine başvurmadan üretebilir. Böylece insanı mekanikleştirme amacıyla benzerlik taşıyan işlevsel standartlaşma, insanın iç dünyasını dönüştürmek yerine insanın belirli görevlerden çıkarılması aracılığıyla elde edilebilir. İnsanı robotlaştırmaya yönelik idealin işlevsel karşılığı, artık insanı robotlaştırmak değil, insanın yerine doğrudan robotik veya algoritmik bir düzenek yerleştirmek olabilir. Burada amaçların tarihsel olarak aynı olduğu ileri sürülmez; dikkat çekici olan, öznel özerklikten bağımsız işleyen bir düzen arzusunun iki farklı mekanizma aracılığıyla gerçekleştirilebilmesidir. İlkinde özne dönüştürülmeye çalışılırken ikincisinde öznenin belirli işlevlere katılması gereksizleştirilir.

Bu ayrım, totaliter mantığın teknolojik ikameyle kazandığı olası yeni biçimi kavramak için belirleyicidir. Tarihsel düşünce reformu, öznenin zihinsel yapısına müdahale ederek davranışı kontrol etmeyi amaçlar; algoritmik ikame ise aynı davranışsal çıktının bir insan öznesine ihtiyaç duyulmadan üretilmesini mümkün kılar. Birincisi insanın iradî bağımsızlığını dönüştürmeye, ikincisi belirli işlevlerde insan iradesine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaya yönelir. Öznenin disipline edilmesinden öznenin işlevsel olarak ikame edilmesine geçiş, kontrolün artık her durumda insanın iç dünyasına nüfuz etmek zorunda olmadığı bir örgütlenme biçimini mümkün kılar. İşlevsel çıktı ile insanın kendi anlam dünyası arasındaki bağ koparıldığında sistem, belirli görevler bakımından bireyin düşüncelerini değiştirmeden de onun katılımından vazgeçebilir. Ancak bu durum otomasyonun kendiliğinden totaliter olduğu anlamına gelmez. Yapay zekâ demokratik kurumlar, çalışanların haklarını koruyan düzenlemeler ve insan denetimi altında da kullanılabilir. Totaliterlikle kurulan ilişki, teknolojinin zorunlu siyasi niteliğine değil, insan özerkliğini sistem açısından gereksiz gören bir örgütlenme mantığıyla taşıyabileceği yapısal benzerliğe dayanır.

Daha derinde, totaliter tamamlanma arzusunun kendi içerisinde bir paradoks barındırdığı görülür. Tahakküm, bağımsız öznenin iradesini bütünüyle kendi düzenine tabi kılmak istediğinde, aslında kendisinden farklı bir iradenin varlığını önvarsayar. İtaatin anlamlı olabilmesi için itaat etmeme imkânının en azından kavramsal olarak mevcut olması gerekir. Oysa aynı işlev, kendi ahlaki yargısına veya mesleki kimliğine sahip olmayan bir makine tarafından gerçekleştirildiğinde artık bastırılması gereken bir insan iradesi bulunmaz. Makinenin komutlara uygun çalışması, insanın siyasal otoriteye itaat etmesiyle ontolojik olarak aynı değildir. İnsanı mutlak biçimde denetleme idealinin mekanik sistemler aracılığıyla işlevsel olarak tamamlanması, paradoksal biçimde tahakküm ilişkisinin hedefindeki insan öznesinin ortadan kaldırılmasına dayanır. Dolayısıyla robot, totaliter tahakkümün kusursuz biçimde itaat ettirilmiş öznesi değildir; öznenin belirli işlevlerde artık gerekli görülmediği başka bir düzenin unsurudur. Kontrolün işlevsel kusursuzluğu artabilirken siyasal tahakküm ilişkisinin özneye yönelik niteliği değişir.

Singapur Cumhurbaşkanı'nın yeni mezun istihdamına ilişkin uyarısı, söz konusu paradoksu yalnızca teorik bir olasılık olmaktan çıkarıp toplumsal yeniden üretim sorunuyla ilişkilendirir. Başlangıç pozisyonlarının yapay zekâ tarafından üstlenilmesi, kurumun insan çalışanları daha yoğun biçimde disipline etmesini gerektirmez; kurum, belirli işlevlerde yeni insan çalışan istihdam etmekten vazgeçebilir. Böylelikle insan davranışını mevcut işleyişe uyarlama zorunluluğu, insanın sisteme girişini azaltarak hafifletilebilir. Mesleğe yeni başlayanların sahip olduğu deneyimsizlik, farklı düşünme biçimleri ve henüz kurumsal normlara tam olarak uyarlanmamış değerlendirme alışkanlıkları, eğitim süreçleri içerisinde dönüştürülmesi gereken özellikler olmaktan çıkar; kurum, belirli görevleri doğrudan otomatikleştirerek bu dönüşüm sürecine daha az ihtiyaç duyabilir. Sistem, yeni özneleri kendisine benzetmek yerine yeni öznelerin katılımını sınırlayarak işlevsel devamlılığını sağlayabilir. Burada insanın totaliter yöntemlerle zorlandığı sonucuna ulaşılamaz; ancak standartlaştırılmış çıktının özne yetiştirmeye tercih edilmesi, mekanik düzen arzusuyla kurulan kavramsal benzerliği belirginleştirir.

Ne var ki işlevsel ikame ile kurumsal yeniden üretim arasındaki gerilim burada yeniden ortaya çıkar. Yapay zekâ belirli görevleri insanlardan daha hızlı gerçekleştirse bile, bu görevlerin hangi amaçlara hizmet edeceğinin belirlenmesi, sonuçlarının değerlendirilmesi, beklenmeyen koşullarda yeniden yorumlanması ve toplumsal meşruiyetinin kurulması farklı düzeylerde insan katılımını gerektirebilir. İnsanların mesleğe girişini sağlayan alanların daralması, uzun vadede bu üst düzey değerlendirme kapasitelerinin yetiştirilmesini de zorlaştırabilir. Çünkü mesleki muhakeme yalnızca soyut kuralları bilmekten değil, belirli pratiklerle karşılaşmak, hata yapmak, sonuçları yorumlamak ve deneyim aracılığıyla değerlendirme yetkinliği geliştirmekten doğar. Otomasyon, başlangıç düzeyindeki faaliyetleri üstlenirken gelecekteki uzmanların yetişmesi için gerekli pratik karşılaşmaları azaltırsa kurum kendi insanî denetim kapasitesinin yeniden üretimini de zayıflatabilir. İnsanı işlevsel bakımdan gereksizleştiren sistem, ilerleyen aşamalarda kendi işlevlerini değerlendirebilecek insanların oluşum koşullarını aşındırabilir. Böylece kısa vadeli mekanik verimlilik ile uzun vadeli noetik süreklilik arasında yapısal bir gerilim belirir.

Ayrıca kurumlara yeni üyelerin katılması yalnızca mevcut bilgilerin aktarılmasını sağlamaz; kurumların kendi normlarının sorgulanabilmesini de mümkün kılar. Yeni kuşaklar, yerleşik pratikleri henüz bütünüyle içselleştirmedikleri için onları farklı biçimlerde değerlendirebilir, yeniden yorumlayabilir veya değiştirmeye çalışabilirler. Bu özellik kurumsal istikrar bakımından zaman zaman belirsizlik yaratsa da düşünsel yenilenmenin kaynaklarından biridir. Lifton'ın doctrine over person kavramıyla tanımladığı ideolojik mantık, bireysel deneyimin mevcut doktrine tabi kılınmasını gerektirirken, açık bir toplumsal düzenin gelişimi mevcut normların yeni deneyimler tarafından sorgulanabilmesine de bağlıdır. Yapay zekânın giriş pozisyonlarını daraltması bu açıdan yalnızca mesleki bilgi aktarımını değil, kuruma yeni yorumlayıcı öznelerin dahil olma imkânını da etkileyebilir. Bir kurumun geleceği, kendisini aynı biçimde tekrar edebilmesinden ibaret değildir; henüz kendisine ait olmayan düşünce biçimlerini içeri alarak dönüşebilme kapasitesine de dayanır. Yeni üyelerin azalması, kurumsal istikrarı kısa vadede güçlendirebilirken kurumsal yenilenmenin toplumsal kaynaklarını daraltabilir.

Yapay zekânın tarihsel totaliterlik araştırmalarıyla ilişkilendirilmesinin esas felsefi değeri, makinelerin totaliter rejimler gibi davrandığını iddia etmekte değil, mekanik öngörülebilirlik ile insan özneliliği arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasındadır. Lifton, ideolojik doktrinin insan deneyimini nasıl kendisine tabi kılmaya çalıştığını; Meerloo, zihinsel özerkliğin sistematik baskı altında nasıl aşındırılabileceğini; Taylor ise inanç ve davranışların dönüşümünün bilişsel mekanizmalarını incelemiştir. Bu çalışmalar, farklı yollarla insan zihninin dışsal etkiler tarafından biçimlendirilebilirliğini ortaya koyarken aynı zamanda söz konusu biçimlendirme girişiminin neden yalnızca mekanik programlamaya indirgenemeyeceğini kavramak için temel sağlar. Yapay zekâ ise belirli işlevlerde bu problemi başka bir düzleme taşır: İnsan öznesinin bütün özelliklerini denetlemek yerine onun yerine farklı bir işlem taşıyıcısı koyabilir. Totaliter tamamlanma arzusuyla kurulan özgün benzerlik, insanın zihinsel bütünlüğünün ele geçirilmesinde değil, zihinsel bütünlüğün işlevsel üretim açısından zorunlu olmaktan çıkarılmasındadır. Bu nedenle mesele, makinenin insanın yerine geçmesinden daha karmaşıktır; insanın kurumsal varoluşunun hangi boyutlarının vazgeçilmez kabul edildiği yeniden belirlenmektedir.

Söz konusu gelişmenin nihai sınırı, işlev ile özne arasındaki ontolojik ayrımda bulunur. Bir sistemin insan tarafından gerçekleştirilen belirli görevleri yerine getirebilmesi, o görevin toplumsal anlamını taşıyan insanî ilişkilerin tamamını devraldığı anlamına gelmez. Mesleki pratik, yalnızca hesaplanabilir çıktılardan değil, sorumluluk, tanınma, deneyim, karşılıklı güven ve normatif değerlendirme ilişkilerinden de meydana gelir. Bu ilişkilerin bir kısmı teknolojik araçlarla yeniden düzenlenebilir; fakat teknik işlemin başarıyla gerçekleştirilmesi, bütün ilişkisel koşulların aynı biçimde yeniden üretildiğini kanıtlamaz. Makine bir işlevi ikame edebilir; ancak işlevin toplumsal varoluştaki yerini değiştirmeden yalnızca çıktısını ikame ettiği varsayılamaz. Yeni mezunların mesleki sisteme erişiminin daralması da bu nedenle sıradan bir üretkenlik değişkeni değildir. Teknik düzeyde gerçekleştirilen bir ikame, insanın mesleki kimlik kazanma, toplumsal tanınma elde etme ve gelecekte kurumsal sorumluluk üstlenme olanaklarını etkileyebilir.

Tharman Shanmugaratnam'ın uyarısında yoğunlaşan temel ontolojik problem, teknolojik ilerlemenin mevcut düzeni güçlendirirken o düzenin insanî geleceğini daraltabilme ihtimalidir. Yeni mezunların giriş kanallarını kaybetmesi, kurumların yalnızca çalışan sayısını değil, gelecekte kendilerini hangi özneler aracılığıyla sürdüreceklerini de yeniden düşünmelerini gerektirir. Totaliter kontrolün insanı mekanik davranışlara indirgeme eğilimiyle otomasyon arasında kurulabilecek bağlantı ise daha radikal bir paradoksu açığa çıkarır: İnsanı bütünüyle mekanikleştiremeyen bir düzen, belirli işlevlerde insanı mekanikleştirmek yerine mekanik sistemleri insanın yerine koyarak aynı işlevsel öngörülebilirliğe ulaşabilir. Fakat bu gerçekleştiğinde öznenin bütünüyle kontrol edilmesi başarılmış olmaz; öznenin katılımına duyulan ihtiyaç belirli alanlarda ortadan kaldırılmış olur. İnsanın noetik bağımsızlığını aşma girişimi, böylece insanın kendisini dönüştürmekten onun sistemdeki yerini değiştirmeye kayar. En derindeki çelişki de burada belirir: İnsan özerkliğini sistem açısından gereksizleştirerek mekanik işleyişini güçlendiren kurum, aynı anda kendi geleceğini yeniden kurabilecek insan öznelerin oluşum koşullarını zayıflatabilir. Kendi devamlılığını sağlayan insanî geçişleri kapatan bir düzen, bugünkü işlevlerinde kusursuzlaşırken gelecekte kendisini yenileme kapasitesini kaybedebilir; mekanik tamamlanma, toplumsal yeniden üretimin eksilmesi pahasına gerçekleşebilir.                                               

İlişkisel Ölüm

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin binası yerinde durabilir, yargıçları görevlerini sürdürebilir ve kuruluşunu sağlayan hukuki metinler geçerliliğini koruyabilir; buna rağmen mahkemenin yargılama kapasitesi, kendisine doğrudan fiziksel müdahalede bulunulmadan aşındırılabilir. ABD'nin 9 Ekim 2026'da Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kurumsal düzeyde yaptırım kapsamına alması, mahkemenin finansal hizmetlere, teknoloji sağlayıcılarına ve diğer kurumsal ortaklarına erişimini sınırlandırabilecek bir mekanizma oluşturdu. Japonya Hükümet Sözcüsü Minoru Kihara'nın 11 Ekim'de yaptırımlara ilişkin derin endişelerini açıklaması ve Japonya'nın uluslararası hukuk kurumlarına desteğini sürdüreceğini belirtmesi, meselenin yalnızca iki aktör arasındaki diplomatik anlaşmazlıktan ibaret olmadığını gösterdi.

Bir kurumun varlığını ortadan kaldırmadan, o varlığın kendisini gerçekleştirmesini sağlayan ilişkileri sınırlandırmak mümkündür; çünkü kurumsal kapasite, yalnızca kurumun kendi içerisinde sahip olduğu özelliklerden değil, diğer aktörlerle sürdürebildiği etkileşimlerden meydana gelir. Böylelikle yıkım, doğrudan varlığın maddi bütünlüğüne yönelmek zorunda kalmaz; varlığı etkin kılan ilişkiler ağına müdahale ederek onun işlevlerini azaltabilir.

Geleneksel varlık anlayışının belirli yorumlarında bir nesnenin mevcudiyeti, onun kendi sınırları içerisinde taşıdığı özellikler üzerinden tanımlanır. Nesne fiziksel bütünlüğünü koruduğu müddetçe varlığını sürdürüyor kabul edilir; dışsal ilişkiler ise söz konusu varlığın sonradan katıldığı etkileşimler olarak değerlendirilir. Ne var ki hukuki ve siyasal kurumlar aynı mantıkla bütünüyle açıklanamaz. Bir mahkemenin varlığı, yalnızca binasından, çalışanlarından veya kuruluş belgesinden oluşmaz. Mahkeme; tarafların başvuruları, delillerin toplanması, yargısal kararların verilmesi, devletlerin işbirliği, finansal kaynaklar ve teknik hizmetler aracılığıyla etkinlik kazanan karmaşık bir ilişkiler düzenidir. Kurumsal varlık, kendi içerisinde tamamlanmış bir nesnenin dış dünyayla ilişkiye girmesinden ziyade, belirli ilişkilerin örgütlenmesi sayesinde süreklilik kazanan işlevsel bir bütünlük olarak kavranabilir. Bu nedenle kurumu oluşturan fiziksel ve hukuki unsurlar yerinde kaldığı halde ilişkilerinin zayıflaması, onun dünyada gerçekleştirebildiği faaliyetleri daraltabilir.

Burada etkileşim ontolojisi, varlığın yalnızca kendi içsel nitelikleriyle değil, başka varlıklarla kurduğu nedensel ve işlevsel bağlantılarla da tanımlandığı bir açıklama düzeyi sunar. Hukuki bir kurumun yetkisi, normatif olarak tanımlanmış olabilir; ancak bu yetkinin uygulanabilirliği farklı aktörlerin davranışlarına bağlıdır. Uluslararası Ceza Mahkemesi, belirli suçlar hakkında soruşturma yürütebilir ve yargısal kararlar verebilir; fakat şüphelilerin yakalanması, delillerin elde edilmesi, tanıkların korunması ve kararların uygulanması gibi faaliyetlerde devletlerin ve diğer kuruluşların işbirliğine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla mahkemenin hukuki yetkisiyle söz konusu yetkinin fiilen gerçekleştirilebilmesi birbirinden ayrılabilir. Normatif kapasitenin varlığı, onun etkinlik kazanmasını sağlayan ilişkisel koşulların da mevcut olduğunu garanti etmez. ABD yaptırımlarının ontolojik önemi, kurumun hukuki yetkisini doğrudan ortadan kaldırmaksızın bu yetkinin gerçekleştirildiği bağlantılara müdahale edebilmesidir.

Bu ayrışma, varlığın iki farklı düzeyde bulunabileceğini gösterir: biçimsel mevcudiyet ve işlevsel etkinlik. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Roma Statüsü'ne dayanan uluslararası bir kurum olarak hukuki varlığını sürdürürken bazı temel hizmetlere erişiminin daralması nedeniyle operasyonel güçlüklerle karşılaşabilir. Kuruluş statüsünün geçerliliği, bankacılık işlemlerinin gerçekleştirilebilmesini veya teknoloji hizmetlerinin kesintisiz sağlanmasını kendiliğinden güvence altına almaz. Aynı şekilde belirli hizmetlerin kaybedilmesi de mahkemenin hukuki kişiliğini otomatik olarak sona erdirmez. Bir varlığın mevcut olmasıyla kendi varoluş amacını gerçekleştirebilmesi aynı ontolojik statüye ait değildir. Kurum biçimsel olarak yaşamaya devam ederken işlevsel kapasitesinin bir bölümünü kaybedebilir. Burada alegorik ölüm kavramı anlam kazanır: Ölüm, kurumun bütün bileşenlerinin maddi olarak ortadan kaldırılması değil, onu etkin bir kurum haline getiren ilişkilerin kritik ölçüde çözülmesidir.

İlişkisel ölümün özgünlüğü, yok etme eyleminin hedef aldığı nesneyi doğrudan parçalamak zorunda olmamasıdır. Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yönelik yaptırımlar, finansal işlemleri, teknik hizmetleri ve kurumsal işbirliklerini etkileyebilecek sınırlamalar içerir. Bu tedbirler yalnızca ABD merkezli aktörleri değil, Amerikan finans sistemiyle ilişkilerini korumak isteyen başka ülkelerdeki özel kuruluşların kararlarını da dolaylı olarak etkileyebilir.

Böylelikle yaptırım uygulayan aktör, hedef kurumun kendi bünyesine müdahale etmeden onunla ilişki kuran üçüncü tarafların davranışlarını değiştirebilir. İlişkisel bir varlığı zayıflatmanın en etkili yollarından biri, varlığın kendisini değil, onunla etkileşime giren çevresel aktörlerin davranış koşullarını dönüştürmektir. Mahkemenin bir hizmet sağlayıcıya ulaşamaması, yalnızca mahkeme ile yaptırım uygulayan devlet arasındaki doğrudan ilişkinin sonucu değildir; çok sayıda üçüncü aktörün hukuki risk, ekonomik bağımlılık ve kurumsal güvenlik değerlendirmeleri üzerinden meydana gelen dolaylı bir nedenselliktir.

Bu mekanizma, siyasal iktidarın neden yalnızca doğrudan zor kullanma kapasitesiyle açıklanamayacağını da ortaya koyar. Fiziksel şiddet, bir nesnenin maddi bütünlüğünü ortadan kaldırabilir; ancak kurumsal yaptırım, nesnenin başka aktörlerle ilişkiye girebilme kapasitesini sınırlandırarak benzer derecede ciddi işlevsel sonuçlara yol açabilir. Bir mahkeme binasının yıkılması, yargısal faaliyetin fiziksel altyapısını doğrudan ortadan kaldırırken hizmet sağlayıcılarının, ödeme sistemlerinin ve işbirliği ortaklarının devreden çıkarılması, aynı faaliyetin örgütsel koşullarını aşındırabilir. Şiddetin veya zorlayıcı iktidarın etkisi, yalnızca varlığa doğrudan uygulanan kuvvet üzerinden değil, varlığın yaşamını sürdürmesini sağlayan ilişkilerin yeniden düzenlenmesi üzerinden de ortaya çıkabilir. Bununla birlikte yaptırım ile fiziksel şiddet aynı olay değildir; aralarında hukuki, ahlaki ve maddi bakımdan önemli farklar bulunur. Buradaki eşdeğerlik, müdahalenin biçiminde değil, belirli koşullarda ortaya çıkabilecek işlev kaybının ağırlığındadır.

Bruno Latour'un aktör-ağ kuramı, kurumsal varlığın söz konusu ilişkisel kuruluşunu açıklamak için güçlü bir kavramsal araç sağlar. Latour açısından toplumsal gerçeklik yalnızca bağımsız insan öznelerinin iradelerinden oluşmaz; teknik nesneler, belgeler, kurumlar, maddi altyapılar ve insanlar arasındaki bağlantılar aracılığıyla meydana gelir. Bu perspektiften bakıldığında Uluslararası Ceza Mahkemesi, yalnızca yargıçların karar verdiği bir merkez değil, çok sayıda insanî ve insan dışı unsurun koordinasyonuyla işleyen bir ağdır. Dijital veri sistemleri, iletişim altyapısı, arşivler, finansal kanallar, soruşturma ekipleri ve devletler arası işbirliği mekanizmaları, yargısal faaliyetin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Kurumun etkinliği, tek bir merkezde depolanmış bağımsız bir güç değil, ağ içerisindeki bağlantıların sürdürülebilirliğinden doğan ilişkisel bir kapasitedir. Yaptırımın ağdaki kritik bağlantılara yönelmesi, bütün düğümlerin ortadan kaldırılmasını gerektirmeden genel işleyişi zayıflatabilir. Böylelikle iktidarın hedefi kurumun merkezi olmaktan çıkarak merkezi etkin kılan bağlantılar haline gelebilir.

Daha radikal bir düzeyde, Niklas Luhmann'ın toplumsal sistemler kuramı, kurumların ilişkisel ölümünü iletişimin yeniden üretimi üzerinden düşünmeyi mümkün kılar. Luhmann açısından toplumsal sistemlerin temel işlemleri insan bedenleri değil, birbirine bağlanarak yeni iletişimler üreten iletişimsel süreçlerdir. Hukuk sistemi de kendi normatif ayrımları ve işlemleri aracılığıyla süreklilik kazanır. Bu yaklaşım Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne uyarlandığında, kurumun yalnızca çalışanlarının toplamından ibaret olmadığı; başvuruların, soruşturmaların, delillerin, kararların ve hukuki değerlendirmelerin birbirini izleyen operasyonlarla yeniden üretildiği anlaşılır. Kurumsal devamlılık, aynı maddi bileşenlerin korunmasından çok, kurumu meydana getiren işlemlerin birbirine bağlanarak sürdürülebilmesine dayanır. Dışsal yaptırımlar söz konusu işlemlerin devamı için gerekli kaynaklara erişimi sınırlandırdığında kurumun kendi işleyişini yeniden üretme kapasitesi zorlanabilir. Böylelikle kurumsal ölüm, tekil bir kapanma kararından ziyade işlemlerin devamlılığını sağlayan bağlantıların giderek işlevsizleşmesi biçiminde kavranabilir.

Ancak etkileşim ontolojisini bütün kurumsal ilişkilerin eşit derecede vazgeçilmez olduğu şeklinde yorumlamak yanıltıcı olur. Bir mahkemenin belirli bir hizmet sağlayıcıyla ilişkisinin kesilmesi, alternatif bir hizmet aracılığıyla telafi edilebilir. Bazı bağlantılar ikame edilebilirken bazıları sistemin işleyişi açısından kritik öneme sahip olabilir. Bu nedenle kurumsal kapasite kaybı, yalnızca koparılan ilişkilerin sayısına bağlı değildir; ilişkilerin sistem içerisindeki işlevsel konumuna, ikame edilebilirliğine ve diğer bağlantılar üzerindeki etkisine de bağlıdır. İlişkisel ölüm, bütün etkileşimlerin sona ermesini değil, varlığın kendi özgül işlevini yeniden üretebilmesini sağlayan kritik ilişkilerin sürdürülemez hale gelmesini ifade eder. Bu ayrım, tek bir yaptırımın kurumun ölümüne eşitlenmesini engeller. ABD'nin yaptırımları ciddi bir işlev kaybı riski oluşturabilir; ancak mahkemenin hukuki ve operasyonel varlığının sona erdiği sonucunu kendiliğinden doğurmaz.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yaptırımlar karşısında faaliyetlerini sürdürme kararlılığını açıklaması, söz konusu ayrımı somutlaştırır. Mahkeme, devletlerden çalışmalarının devamlılığını güvence altına alacak destek talep ederken yaptırımların soruşturma ve yargılama görevini engellemeye yönelik olduğunu belirtmiştir.

Dolayısıyla mevcut durum, tamamlanmış bir kurumsal ölümden çok, ilişkisel kapasitenin sınırlandırılmasına karşı verilen bir devamlılık mücadelesidir. Burada varlık ile çevre arasındaki ilişki de yeniden belirginleşir. Kurumun devam edebilmesi, yalnızca kendi içerisinde direnç göstermesine değil, destekleyen devletlerin ve kuruluşların farklı işbirliği kanallarını sürdürebilmesine bağlıdır. Varlığını ilişkiler aracılığıyla gerçekleştiren bir kurumun dayanıklılığı, yalnızca kendi içsel gücüyle değil, zarar gören ilişkileri onarabilme veya alternatif bağlantılar kurabilme kapasitesiyle de belirlenir. Böylelikle yaşamsal devamlılık, ilişkisel esneklik üzerinden yeni bir anlam kazanır.

Yaptırımların mağdurlara yönelik faaliyetler üzerindeki muhtemel etkisi, etkileşim ontolojisinin yalnızca kurum merkezli olmadığını gösterir. Uluslararası Ceza Mahkemesi bünyesindeki Mağdurlar için Güven Fonu, finansal kanalların, hizmetlerin ve ortaklıkların kesintiye uğramasının onarım ve yardım programlarını etkileyebileceği uyarısında bulunmuştur.

Bu durumda mahkemenin kapasitesinin azaltılması, yalnızca soyut bir uluslararası kurumun işleyişinin sınırlandırılması değildir; kurum aracılığıyla destek alan insanların belirli yardım ve adalete erişim imkânlarının da daralması riskini taşır. İlişkisel bir kurumun kapasite kaybı, onunla bağlantılı diğer varlıkların imkân alanlarına yayılarak çok katmanlı sonuçlar oluşturabilir. Mahkemenin hizmet sağlayıcılarla ilişkisi zayıfladığında yargısal faaliyetler etkilenebilir; yargısal faaliyetler ve destek programları sınırlandığında mağdurların kurumsal mekanizmalardan yararlanabilme kapasitesi de etkilenebilir. Böylelikle tek bir bağlantının kopması, ilişkiler ağı içerisinde farklı aktörlere ulaşan bir nedensellik zinciri oluşturabilir.

Japonya'nın yaptırımlara yönelik itirazı, bu noktada yalnızca normatif bir açıklama değil, ilişkisel varoluşun devamını destekleyebilecek diplomatik bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin başkanı Tomoko Akane'nin Japon olması, Tokyo'nun kuruma verdiği desteğin kişisel bir boyutunu da görünür kılsa da Japon hükümetinin resmî gerekçesi uluslararası hukuk düzeninin ve yargı kurumlarının desteklenmesine dayanmaktadır. Japonya Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi'nin mahkeme başkanıyla iletişimini sürdürmesi ve ABD ile diplomatik görüşmeler yürütmesi, yaptırımlarla daraltılabilecek ilişkisel alanın başka aktörler tarafından korunmaya çalışıldığını gösterir.

Bir kurumun dışsal ilişkilerinin sınırlandırılmasına karşı geliştirilen diplomatik destek, yalnızca kurumun meşruiyetini sözlü olarak savunmaz; kurumun faaliyet göstermesini sağlayan uluslararası bağlantıların sürekliliğine de katkıda bulunabilir. Ancak diplomatik destek açıklaması, kısıtlanan finansal veya teknik hizmetlerin kendiliğinden yeniden sağlandığı anlamına gelmez. İlişkisel koruma, ancak somut işbirliği mekanizmalarına dönüşebildiği ölçüde operasyonel kapasiteyi güçlendirebilir.

ABD ile Japonya arasındaki farklı tutumlar, uluslararası hukuki düzenin tek merkezli bir egemenlik yapısından meydana gelmediğini de açığa çıkarır. ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olmayan bir devlet olarak mahkemenin belirli soruşturmalarına ve yetki kullanımına itiraz ederken Japonya, Roma Statüsü'ne taraf bir devlet olarak mahkemenin uluslararası hukukun üstünlüğü bakımından önemini vurgulamaktadır. Böylelikle aynı kurum, farklı devletlerin hukuk ve egemenlik anlayışları içerisinde farklı normatif statüler kazanır. Uluslararası hukuki kurumun varlığı, bütün devletler tarafından aynı ölçüde tanınmasına bağlı olmasa da fiilî kapasitesi, devletlerin ve diğer aktörlerin onunla kurmayı kabul ettikleri ilişkilerin kapsamından etkilenir. Dolayısıyla normatif evrensellik iddiası ile fiilî uluslararası işbirliği arasında gerilim oluşabilir. Bir kurum belirli uluslararası suçlara ilişkin yargısal yetki taşıyabilir; fakat bu yetkinin uygulanması, farklı egemenlik alanlarının ve siyasi tercihlerin oluşturduğu ilişkisel koşullarla sınırlandırılabilir.

Burada hukuki düzlem ile siyasal düzlem arasındaki ayrımın korunması özellikle önemlidir. Hukuki düzlem, mahkemenin kuruluşunu, yetkilerini, kararlarını ve taraf devletlerin yükümlülüklerini normatif olarak tanımlar. Siyasal düzlem ise devletlerin güç ilişkilerini, diplomatik tercihlerinin etkilerini ve kurumsal işbirliği koşullarını içerir. İki düzlem birbirinden bağımsız değildir; fakat aynı belirlenimlere de indirgenemez. ABD'nin uyguladığı yaptırımlar siyasal bir karar olarak uluslararası mahkemenin operasyonel koşullarını etkileyebilir; ancak söz konusu karar Roma Statüsü'nü kendiliğinden yürürlükten kaldırmaz. Aynı şekilde Japonya'nın diplomatik desteği, mahkemenin meşruiyetine ilişkin siyasal ve hukuki konumunu güçlendirebilir; fakat her operasyonel sorunu doğrudan çözmez. Etkileşim ontolojisi, hukuki geçerlilik ile siyasal uygulanabilirliği birbirine özdeşleştirmeden, bu iki düzeyin kurumsal etkinliği birlikte koşullandırdığını gösterir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin ilişkisel varlığı, yalnızca hukuki metinlerin veya siyasal güç ilişkilerinin herhangi birinde değil, bunların birbirleriyle kurduğu karmaşık bağlantılarda gerçekleşir.

Ölüm kavramının alegorik olarak kullanılmasını mümkün kılan asıl yapı, yaşamın ve kurumsal işleyişin ilişkisel niteliğidir. Biyolojik bir organizma, çevresiyle gerekli madde ve enerji alışverişini sürdüremediğinde yaşamsal bütünlüğünü koruyamaz. Ancak kurumların biyolojik organizmalarla tam anlamıyla özdeş olduğu ileri sürülemez; kurumun metabolizması biyokimyasal değil, hukuki, teknik, iletişimsel ve örgütsel işlemlerden meydana gelir. Buna rağmen iki düzey arasında yapısal bir benzerlik kurulabilir: Bir varlığın devamlılığı, belirli dışsal ilişkilerin kesintisiz veya yeniden kurulabilir biçimde sürdürülmesine bağlıysa, söz konusu ilişkilerin kritik düzeyde kopması varlığın işlevsel devamlılığını sona erdirebilir. Bu nedenle ilişkisel ölüm, varlığın bütün maddi parçalarının yok olmasını gerektirmez. Kurumun adı, binası ve kuruluş belgesi varlığını sürdürürken kurumsal işlevleri gerçekleştiren süreçler durabilir. Ancak ölümün burada bir metafor olduğu unutulmamalıdır; kurumsal işlevlerin gerilemesi, geçici olarak askıya alınması veya belirli bağlantıların kaybedilmesi, tamamlanmış işlevsel ölümle aynı şey değildir.

Bu bakımdan yaptırım, yalnızca dışlama eylemi olarak değil, etkileşimden mahrum bırakma yoluyla kapasiteyi dönüştürme mekanizması olarak kavranabilir. Bir aktörün kuruma erişiminin engellenmesi, iki taraf arasındaki ilişkiyi sınırlandırırken o ilişkinin mümkün kıldığı faaliyetleri de etkileyebilir. Banka işlemlerinin gerçekleştirilememesi, yalnızca finansal bir ilişkinin yokluğu değildir; ödemelerin yapılmasını gerektiren başka kurumsal faaliyetleri de zorlaştırabilir. Teknoloji sağlayıcılarının hizmet vermekten kaçınması, yalnızca teknik bir anlaşmanın sona ermesi değildir; bilgi işleme, saklama ve iletişim faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini etkileyebilir. Böylelikle ilişkinin ortadan kaldırılması, yalnızca iki aktör arasındaki bağın kaybı değil, bağ aracılığıyla gerçekleştirilen bütün işlevlerin yeniden örgütlenmesini gerektiren bir olaydır. Yaptırımın doğrudan görünmeyen gücü de buradan kaynaklanır: Müdahale belirli bir bağlantıya yönelirken sonuçları söz konusu bağlantının taşıdığı geniş faaliyetler alanına yayılabilir.

İlişkisel ölüm düşüncesinin en radikal sonucu, varlığın kendi sınırlarıyla bütünüyle tanımlanamayacağının açığa çıkmasıdır. Bir kurumun nerede başladığı ve nerede sona erdiği, yalnızca fiziksel yapısının sınırları üzerinden belirlenemez. Mahkemenin binası Lahey'de bulunabilir; ancak yargısal etkinliği farklı ülkelerdeki devlet kurumlarına, tanıklara, delillere, hizmet sağlayıcılarına ve işbirliği ağlarına uzanır. Bu nedenle kurumun işlevsel sınırları, coğrafi sınırlarından çok daha geniştir. Varlığın maddi merkezi ile nedensel etki alanı birbirinden ayrıldığında, kurumsal bütünlük kapalı bir mekânsal nesne olmaktan çıkarak farklı coğrafyalara dağılmış ilişkilerin örgütlenmesi haline gelir. ABD yaptırımlarının mahkemeyi doğrudan fiziksel olarak hedef almadan etkileyebilmesi, tam da bu dağılmış ilişkisel kuruluşun sonucudur. Kurumun işleyişini değiştirmek için merkezine ulaşmak gerekmez; merkezle bağlantılı kritik etkileşim kanallarına müdahale etmek yeterli olabilir.

Bu ontolojik yapı, iktidarın nesneye karşı değil, nesnenin ilişkilerine karşı kullanılabildiği daha genel bir mekanizmayı görünür kılar. Bir varlığın kapasitesi yalnızca kendi içerisinde depolanmış bağımsız bir özellik olsaydı, onu etkisizleştirmek için doğrudan kendisine müdahale etmek gerekirdi. Oysa kapasite, farklı unsurların koordinasyonu aracılığıyla gerçekleştiğinde müdahalenin hedefi de koordinasyonu mümkün kılan bağlantılar haline gelebilir. Bu anlamda iktidarın ilişkisel biçimi, varlığı parçalamadan varlığın dünyayla kurduğu bağlantıları parçalayarak onun etkinliğini azaltabilmesidir. Kurumun kendisi ayakta kalabilir; ancak kararlarının uygulanmasını, bilgiye ulaşmasını veya hizmetlerini sürdürmesini sağlayan ilişkiler zayıflatıldığında varlık giderek kendi amacını gerçekleştiremeyen bir biçimselliğe dönüşebilir. Böylelikle maddi varoluş ile işlevsel yok oluşun belirli koşullarda eşzamanlı bulunabilmesi mümkün hale gelir.

Japonya'nın Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yönelik desteği ile ABD'nin yaptırımları arasındaki gerilimin asıl felsefi anlamı, uluslararası kurumların varlığının yalnızca hukuki kuruluş anında tamamlanmadığını göstermesidir. Kurumun kurulması, onun sürekli olarak yeniden işleyebilmesinin bütün koşullarını garanti etmez. Her soruşturma, her yargılama ve her uluslararası işbirliği, kurumun hukuki varlığını yeni ilişkiler içerisinde fiilen gerçekleştirmesini gerektirir. Bu nedenle uluslararası hukuk kurumlarının devamlılığı, yalnızca geçmişte kabul edilmiş normatif taahhütlere değil, mevcut zamanda sürdürülebilen uygulama ve işbirliği süreçlerine de bağlıdır. Kurumsal varlık, kuruluş anında tamamlanmış bir nesne değil, ilişkileri aracılığıyla kendisini sürekli yeniden gerçekleştirmek zorunda olan tarihsel bir düzenektir. Yaptırım, söz konusu yeniden gerçekleşme sürecinin bazı koşullarını daraltırken diplomatik destek, bu koşulların korunmasına veya yeniden kurulmasına katkıda bulunabilir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yönelik yaptırımların açığa çıkardığı temel ontolojik problem, varlığın sürmesiyle kapasitenin sürmesinin birbirinden ayrılabilmesidir. Mahkeme hukuki varlığını korurken finansal, teknik ve diplomatik ilişkilerinin sınırlandırılması nedeniyle belirli faaliyetleri gerçekleştirmekte güçlük çekebilir. Buradan hareketle etkileşim ontolojisinde kapasitenin kaybı, varlığın kendisini gerçekleştirdiği ilişkilerden kısmen veya bütünüyle koparılması olarak kavranabilir; ilişkisel ölüm ise bu kopuşun kurucu işlevlerin yeniden üretimini sürdürülemez hale getirdiği sınır durumu ifade eder. Böylece ölüm, yalnızca varlığın fiziksel bütünlüğünün ortadan kaldırılması olarak değil, varlığı etkin kılan ilişkilerin çözülmesi aracılığıyla işlevsel gerçekliğinin sona ermesi olarak yeniden yorumlanır. Ancak söz konusu ölümün gerçekleşmiş olduğu değil, yaptırımların böyle bir kapasite aşınması riski yarattığı söylenebilir.

En köklü felsefi kırılma, bir kurumu ortadan kaldırmanın onun varlığına doğrudan son vermeyi zorunlu kılmadığının anlaşılmasıdır. Hukuki kişilik korunabilir, yargıçlar görevlerinde kalabilir, kuruluş metinleri geçerliliğini sürdürebilir; fakat kurumu kurum yapan faaliyetlerin gerçekleşme koşulları kritik ölçüde ortadan kaldırılırsa söz konusu varlık yalnızca biçimsel bir devamlılığa indirgenebilir. İlişkisel ontolojide varlığın ölümünü belirleyen şey, her zaman kendi sınırlarının fiziksel olarak parçalanması değildir; kimi zaman varlığın kendisini dünyada gerçekleştirebilmesini sağlayan bağlantıların kesilmesidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi örneği, siyasal ve hukuki düzeylerin kesişiminde bu mekanizmayı açığa çıkarır: İktidar, kurumu doğrudan yok etmek yerine onun etkileşim imkânlarını daraltarak kapasitesini azaltmaya çalışabilir. Dolayısıyla ilişkisel ölümün en keskin tanımı, varlığın ortadan kaldırılması değil, var olduğu halde artık kendi varoluş işlevini gerçekleştiremez hale getirilmesidir.

Öznenin Hiçliği

Bir lise öğrencisi, henüz oy kullanamadığı bir siyasal düzenin geleceğini değiştirebilir; hatta kendisini seçmen olarak tanımayan kurumları, seçmenliğin sınırlarını yeniden tartışmaya zorlayabilir. Fransa'da eğitim koşullarına, öğretmen eksikliklerine ve fırsat eşitsizliklerine karşı büyüyen lise protestoları, siyasal öznelik ile hukuki statü arasındaki bu gerilimi görünür hale getirdi. Jean-Luc Mélenchon'un öğrenci hareketlerine destek vererek oy kullanma yaşının 16'ya indirilmesini önermesi, aynı dönemde Raphaël Glucksmann'ın merkez solun cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesi, siyasal temsilin kurumsal mekanizmalarıyla toplumsal hareketlerin fiilî etkisini aynı gündemde buluşturdu.

Henüz seçim yoluyla siyasal karar alma yetkisine sahip olmayan bireyler, kolektif eylemleri aracılığıyla seçim siyasetinin tartışma konularını değiştirebilmektedir. Hukuki öznelik ile fiilî siyasal failiyetin eşzamanlı doğmak zorunda olmaması, öznenin sabit bir varlık statüsü değil, farklı kurumsal ve ilişkisel düzeylerde kurulan değişken bir belirlenim olduğunu açığa çıkarır. Bir bireyin siyasal özne sayılmasını sağlayan hukuki kategoriyle siyasal sonuçlar üretebilmesini sağlayan toplumsal etkinlik birbirinden ayrıldığında, öznenin kendi kimliğini hangi ontolojik temele dayandırdığı sorusu da kaçınılmaz hale gelir.

Hukuki öznelik, belirli hakların, yükümlülüklerin ve yetkilerin normatif olarak tanınmasına dayanırken siyasal failiyet, bireyin veya kolektifin siyasal ilişkiler içerisinde sonuç doğurabilme kapasitesini ifade eder. Fransa'da henüz genel seçimlerde oy kullanma yaşına ulaşmamış lise öğrencileri, oy verme yetkisinden yoksun oldukları için bütünüyle siyasal alanın dışında bulunmazlar. Protesto düzenleyebilir, kamusal tartışmaları etkileyebilir, siyasal partilerin gündemini değiştirebilir ve seçmenlerin değerlendirmelerine dolaylı biçimde müdahale edebilirler. Dolayısıyla hukuki bakımdan belirli bir siyasal yetkinin bulunmaması, siyasal nedenselliğin bütünüyle yokluğu anlamına gelmez. Hukuk öznenin hangi işlemleri meşru biçimde gerçekleştirebileceğini tanımlarken siyasal failiyet, öznenin toplumsal ilişkiler içerisinde fiilen hangi etkileri meydana getirebildiğiyle belirlenir. Genç protestocuların siyasal gündemi etkileyebilmesi, hukukun tanımadığı bir öznenin birdenbire varlık kazanması değil, hukukun henüz belirli bir yetkiyle donatmadığı bireylerin başka ilişkiler üzerinden zaten etkin olabildiklerinin görünür hale gelmesidir.

Söz konusu ayrışmanın ontolojik önemi, öznelik kategorisinin tek ve bütünlüklü bir belirlenim olarak kavranmasını güçleştirmesidir. Bir birey aynı anda yurttaş, öğrenci, protestocu, gelecekteki seçmen ve mevcut siyasal kararların muhatabı olabilir; fakat bu statülerin her biri farklı tanınma ve etkinlik koşullarına dayanır. Yurttaşlık hukuki aidiyetle, öğrencilik kurumsal katılımla, protestoculuk kolektif eylemle, seçmenlik ise belirli normatif yeterliliklerle kurulur. Kişinin bu roller arasındaki geçişi, öznenin kendisinin değişmez bir özden hareketle bütün durumlara aynı biçimde katıldığını göstermediği gibi, rollerin her birinin bütünüyle bağımsız varlıklar olduğu anlamına da gelmez. Daha köklü problem, öznenin tekil bir varlık olarak deneyimlediği kendilik ile toplumsal sistemlerin ona yüklediği çoğul statüler arasındaki ontolojik uyumsuzluktur. Genç birey kendisini siyasal irade sahibi olarak deneyimlerken seçim hukuku ona henüz oy verme yetkisi tanımaz; buna rağmen gerçekleştirdiği protesto, hukuki statüsünün ötesinde etkiler doğurabilir. Böylece öznelik, tek bir tanım altında tamamlanamayan ilişkisel bir yapı olarak belirginleşir.

Erving Goffman'ın dramaturjik sosyolojisi, söz konusu parçalanmanın toplumsal kuruluşunu kavramak bakımından güçlü bir zemin sağlar. Goffman'ın Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu eserinde geliştirdiği yaklaşımda birey, toplumsal karşılaşmalarda kendisini farklı izleyicilere belirli roller aracılığıyla sunar. Ön bölge (frontstage), performansın izleyiciler karşısında düzenlendiği alanı; arka bölge (backstage) ise bireyin mevcut performansın beklentilerinden uzaklaşabildiği, hazırlık yapabildiği veya farklı davranışlar sergileyebildiği bağlamı ifade eder.

Ancak arka bölgenin bulunması, orada bütün toplumsal rollerinden arınmış mutlak ve saf bir benliğe ulaşıldığını göstermez. Bir sahnenin arka bölgesi, başka bir etkileşim bağlamında yeni bir sahneye dönüşebilir. Öğretmen karşısında öğrenci rolünü gerçekleştiren birey, arkadaşlarıyla birlikteyken farklı bir kendilik sunumu oluşturabilir; protesto sırasında ise kamusal talepler ileri süren siyasal aktör olarak görünür. Arka plan, toplumsal belirlenimlerden arındırılmış özün zorunlu mekânı değildir; yalnızca belirli bir performansın görünürlük rejiminin askıya alındığı ilişkisel bir konumdur. Böylece öznenin rollerinden geriye kalan mutlak bir çekirdeğe ulaşma girişimi, başka bir rol düzeniyle karşılaşabilir.

Fransız lise öğrencilerinin protestoları, Goffman'ın performans kuramındaki bu ilişkisel değişkenliği siyasal bir gerilime dönüştürür. Eğitim kurumunun içerisinde öğrenci, belirli kurallara tabi olan ve kurumsal hiyerarşi içerisinde konumlandırılan bir aktördür. Protesto sırasında ise aynı birey, eğitim kurumunun işleyişini ve siyasal otoritenin kararlarını eleştiren kamusal bir özneye dönüşebilir. Beden, biyografik süreklilik ve kişisel hafıza korunurken toplumsal performansın anlamı değişir. Üstelik burada yalnızca mevcut rolün terk edilmesi değil, roller arasında siyasal bakımdan belirleyici bir karşılaşma gerçekleşir: Öğrenci kimliğinin içerisinde oluşturulmuş deneyim, protestocu kimliği aracılığıyla öğrencilik statüsünü düzenleyen siyasal kurumlara karşı etkinlik kazanır. Eğitim sisteminin içerisinde konumlandırılan birey, aynı sistemin işleyişini kamusal tartışmanın nesnesine dönüştürür. Böylelikle kurumsal rol, kendisini tanımlayan normların eleştirisini üretebilen bir faillik biçimine dönüşebilir.

Mélenchon'un oy verme yaşını 16'ya indirme önerisi, bu dönüşümün ikinci bir aşamasını temsil eder. Henüz oy kullanma yetkisine sahip olmayan bireylerin fiilî siyasal faaliyetleri, mevcut seçmenlik statüsünün sınırlarının yeniden değerlendirilmesine gerekçe oluşturabilir. Burada hukuki tanınma ile siyasal etkinlik arasındaki ilişki tek yönlü olmaktan çıkar. Hukuk belirli yetkileri tanıyarak siyasal katılımın kurumsal biçimlerini belirlerken, mevcut yetkilerin dışında gerçekleşen siyasal faaliyetler de hukuki kategorilerin değiştirilmesine yönelik talepler üretebilir. Dolayısıyla siyasal öznelik yalnızca hukuki tanınmanın sonucu değildir; fiilî siyasal etkinlik, kendisini tanımlayan hukuki statünün gelecekteki kuruluşuna da müdahale edebilir. Bununla birlikte söz konusu etkinin oy kullanma hakkıyla özdeşleştirilmesi doğru değildir. Protesto, seçimde oy vermenin hukuki karşılığı değildir; fakat seçim hukukunun hangi ölçütlerle düzenlenmesi gerektiğine ilişkin tartışmaları etkileyebilir. Öznenin farklı belirlenimleri birbirlerinin yerini almak zorunda olmaksızın birbirlerinin koşullarını değiştirebilir.

Raphaël Glucksmann'ın merkez solun cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesi, aynı siyasal gündem içerisinde öznelik üretiminin başka bir kurumsal mekanizmasını görünür kılar. Adaylık, belirli usuller ve örgütsel tanınma aracılığıyla siyasal temsil yetkisinin kazanılmasına yönelik kurumsal bir statüdür. Lise protestocularının siyasal etkisi ise aynı türden bir adaylık veya seçim prosedürüne dayanmaz. Böylelikle siyasal alan, bir yandan resmî aday belirleme mekanizmalarıyla yetkilendirilmiş aktörler üretirken diğer yandan herhangi bir seçim yetkisine sahip olmayan bireylerin kolektif faaliyetlerinden etkilenebilir. Siyasal düzenin işleyişi, yalnızca kurumların resmen yetkilendirdiği öznelerin eylemlerinden meydana gelmez; henüz belirli kurumsal yetkiler kazanmamış aktörlerin müdahaleleri de kurumların gelecekteki biçimlenişine katılabilir. Fransa'daki eşzamanlı gelişmeler, siyasal temsilin biçimsel kuruluşuyla siyasal etkinin toplumsal kuruluşunun aynı ontolojik düzleme indirgenemeyeceğini gösterir.

Goffmancı açıdan daha radikal problem, söz konusu rol değişimlerinin arkasında nihai olarak hangi öznenin bulunduğudur. Bireyin öğrenci, protestocu, yurttaş veya seçmen olarak tanımlanması farklı toplumsal bağlamlarda mümkünse, bunların tümünden bağımsız ve değişmeden kalan bir toplumsal benlik bulunduğu hangi gerekçeyle ileri sürülebilir? Roller arasında süreklilik taşıyan biyolojik organizmanın varlığı tartışmalı değildir; ancak biyolojik süreklilik, bütün toplumsal kimliklerin arkasında değişmez bir toplumsal öz bulunduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Toplumsal kimlikler, başkalarının beklentileri, kurumsal sınıflandırmalar, karşılıklı tanınma ve bireyin kendisini sunma biçimleri aracılığıyla meydana gelir. Arka bölgeye geçildiğinde de bu ilişkilerin tamamından zorunlu olarak kurtulunmaz; yalnızca farklı bir ilişkisel örgütlenmeye geçilebilir. Öznenin toplumsal yüzeyleri kaldırıldığında geriye mutlak bir toplumsal kimlik çıkacağı varsayımı, her yeni bağlamın başka bir kendilik sunumunu mümkün kılması nedeniyle epistemolojik bir belirsizliğe dönüşür. Fakat Goffman'ın dramaturjik çözümlemesi tek başına metafizik anlamda hiçbir benliğin bulunmadığını kanıtlamaz. Onun açığa çıkardığı şey, toplumsal benliğin sabit bir içsel öz olarak açıklanmasının yetersizliğidir.

Thomas Metzinger'in Being No One adlı eserinde geliştirdiği fenomenal benlik modeli kuramı, söz konusu belirsizliği toplumsal etkileşim düzeyinden bilinç felsefesine taşır. Metzinger'e göre dünyada deneyimlerden bağımsız, kalıcı ve tözsel bir benlik bulunmaz; özne olarak deneyimlenen şey, organizmanın kendisine ilişkin oluşturduğu dinamik fenomenal benlik modelinin içeriğidir. Söz konusu modelin şeffaflığı (transparency), bireyin kendi kendilik deneyimini bir temsil olarak değil, doğrudan kendisi olarak yaşamasına yol açar.

Dolayısıyla insanın kendisini bütün deneyimlerin arkasında duran sabit bir özne olarak hissetmesi, böyle bir tözsel öznenin gerçekten mevcut olduğunu göstermeyebilir. Benlik deneyiminin gerçek olması, deneyimlenen benliğin bağımsız bir varlık olarak mevcut olmasını gerektirmez. Metzinger'in yaklaşımında hiçlik, bilincin, organizmanın veya deneyimin yokluğu anlamına gelmez; kendilik deneyiminin arkasında ayrıca bulunması gerektiği varsayılan tözsel benliğin reddidir.

Goffman ile Metzinger'in düşünceleri tam da burada eklektik bir senteze imkân tanır. Goffman toplumsal benliğin farklı etkileşim bağlamlarında nasıl sunulduğunu ve tanındığını açıklarken Metzinger, benlik olarak deneyimlenen bütünlüğün bilişsel düzeyde nasıl kurulabileceğini araştırır. Birincisi sosyolojik performansın, ikincisi fenomenal öznelik deneyiminin oluşum koşullarını inceler; dolayısıyla iki kuramın açıkladığı düzeyler özdeş değildir. Ancak birlikte değerlendirildiklerinde öznenin hem başkalarına sunduğu toplumsal kimliğin hem de kendisine dolaysız olarak verilmiş görünen benlik deneyiminin kurucu süreçlere bağımlı olduğu düşüncesini güçlendirirler. Birey kendisini öğrenci, protestocu veya yurttaş olarak tanımladığında toplumsal tanınmanın belirli kategorilerine başvurur; bütün bu rollerin taşıyıcısı olan değişmez bir benlik bulunduğunu düşündüğünde ise kendi kendilik deneyiminin oluşturduğu bütünlüğü bağımsız bir töz olarak yorumlayabilir. Böylelikle toplumsal rolün nesnelleştirilmesiyle fenomenal kendilik modelinin tözselleştirilmesi, farklı düzeylerde işleyen ancak birbirini pekiştirebilen iki kimlik sabitleme mekanizması olarak kavranabilir.

Fransa'daki lise protestolarının ürettiği epistemik gerilim, söz konusu sabitleme mekanizmalarının birbirleriyle uyumsuz hale gelmesinde yoğunlaşır. Hukuki düzen bireyi henüz oy kullanma yetkisine sahip olmayan bir konumda tanımlarken onun fiilî siyasal etkinliği, kamuoyunun ve siyasi aktörlerin davranışlarını değiştirebilir. Bireyin kendisini siyasal özne olarak deneyimlemesi, belirli bir hukuki kategorinin sınırlarıyla örtüşmez. Goffmancı bakımdan farklı sahnelerde gerçekleştirilen roller arasındaki tutarsızlık; Metzingerci bakımdan ise öznelik deneyiminin ardında tek ve değişmez bir benlik bulunduğu varsayımının sorgulanması burada bir araya gelir. Epistemik kriz, bireyin gerçekten özne olup olmadığından önce, özne olduğunu hangi belirlenime dayanarak bildiği sorusunun istikrarsızlaşmasıdır. Hukuki statü mü, fiilî eylem kapasitesi mi, başkalarının tanıması mı, yoksa kişinin kendi kendilik deneyimi mi özneyi tanımlamaktadır? Her ölçüt farklı bir belirlenim üretir; hiçbirinin diğerlerini bütün koşullarda eksiksiz temsil etmesi zorunlu değildir.

Söz konusu kriz, öznenin birbiriyle çelişen roller yaşamasından daha derin bir kavramsal ayrışma içerir. Birey, farklı rollerin aynı özneye ait olduğunu düşünerek sürekliliğini korumaya çalışabilir; ancak rollerden bağımsız öznenin kendisi sorgulandığında bu açıklama yeterli olmaktan çıkar. Öğrencilik, protestoculuk ve seçmenlik statüleri arasındaki farkların ötesinde, onları tek ve değişmez bir kimliğe bağlayan özsel taşıyıcının bulunup bulunmadığı sorunu ortaya çıkar. Öznenin hiçliği, bireyin toplumsal olarak etkisiz olması değil, etkili olan bireyin bütün statülerinden bağımsız ve tözsel bir benlik olarak tanımlanamayabileceğidir. Böylelikle hiçlik ile failiyet birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. Birey, değişmez bir özne tözüne sahip olmasa da eylemde bulunabilir, başkalarını etkileyebilir ve toplumsal kurumların dönüşümüne katılabilir. Fiilî siyasal etkinlik, tözsel benliğin varlığını kanıtlamadığı gibi onun reddi de siyasal etkinliği geçersizleştirmez.

Bu noktada siyasal temsilin kendisi de farklı bir anlam kazanır. Temsil, önceden tamamlanmış bir öznenin iradesinin kurumsal düzeye basitçe aktarılması değildir; belirli bireylerin hangi niteliklerle, hangi yetkilerle ve hangi sınırlar içerisinde siyasal aktör sayılacağını tanımlayan kurucu bir mekanizmadır. Oy kullanma yaşının belirlenmesi, yalnızca biyolojik yaşa dayalı teknik bir eşik koymakla kalmaz; belirli bir yaş grubunun seçim yoluyla siyasal karar alma kapasitesine hangi anda sahip olacağını normatif olarak düzenler. Ancak söz konusu sınıflandırma, aynı bireylerin başka yollarla siyasal gerçeklik üzerinde etkide bulunmasını imkânsız hale getirmez. Temsilin kurumsal sınırları ile siyasal nedenselliğin fiilî sınırları hiçbir zaman zorunlu olarak çakışmaz. Bu nedenle siyasal özneliğin yalnızca seçim hukukuyla tanımlanması, kamusal alanın farklı etkinlik biçimlerini eksik açıklarken öznelik deneyiminin yalnızca bireysel bilinç üzerinden tanımlanması da siyasal tanınmanın kurumsal koşullarını gözden kaçırır.

Daha köklü bir sonuç, öznenin hiçbir zaman tamamlanmış bir statü halinde bulunmak zorunda olmamasıdır. Hukuki tanınma belirli yetkiler bakımından kesin olabilir; ancak kişinin toplumsal konumu ve siyasal etkisi farklı ilişkiler içerisinde değişmeye devam eder. Öğrenci protestolarına katılan bir birey, eğitim kurumunun mensubu olmayı sürdürürken o kurumu eleştirebilir; seçimlerde oy kullanamamasına rağmen seçim siyasetinin tartışma alanını etkileyebilir; siyasal faaliyetleri sonucunda kendisine henüz tanınmayan bir hakkın genişletilmesi yönündeki tartışmaya katkıda bulunabilir. Öznelik burada tek bir statünün edinilmesiyle tamamlanan bir süreç değil, farklı tanınma biçimleriyle eylem kapasitelerinin sürekli karşılaştığı bir ilişkiler örgütlenmesidir. Özne, bütün rollerin arkasında değişmeden duran bir merkez olarak değil, farklı belirlenimlerin kesişiminde süreklilik kazanan fakat hiçbir belirlenime bütünüyle indirgenemeyen bir varoluş olarak kavranabilir. Böyle bir yaklaşım, öznenin hiçliğini edilginlik olarak değil, tözsel sabitliğin yokluğu ile fiilî etkinliğin birlikte bulunabilmesi olarak yeniden yorumlar.

Metzinger'in hiçlik düşüncesiyle Goffman'ın dramaturjik çözümlemesi arasındaki bağlantının en verimli noktası, öznenin ortadan kaldırılması değil, öznelik hakkındaki yanlış kesinliğin çözülmesidir. Goffman'ın analizinde toplumsal kimlik, bağlamdan bağımsız bir öz olarak değil, etkileşim içerisinde sürdürülen bir performans düzeni olarak görünür. Metzinger'de ise kişinin kendisini özne olarak deneyimlemesi, deneyimin arkasında kalıcı bir benlik tözü bulunduğunu kanıtlamaz. Fransa'daki öğrenci protestoları, söz konusu iki teorik hattı hukuki öznelik ile siyasal failiyet arasındaki uyumsuzluk aracılığıyla somutlaştırır. Öğrenciler, henüz seçmen olarak tanınmadıkları halde siyasal sonuçlar doğurabilmekte; böylece resmî statünün özneyi bütünüyle tanımlamadığı açığa çıkmaktadır. Buradan öznenin bütün hukuki ve toplumsal rollerden arındırıldığında zorunlu olarak hiçbir şey kalmadığı sonucuna doğrudan ulaşılamaz; ancak rollerin ve öznelik deneyiminin arkasında kendiliğinden verilmiş, değişmez bir kimlik bulunduğu varsayımının temelsizliği sorgulanabilir hale gelir.

Nihayetinde Fransız lise protestolarının açığa çıkardığı problem, gençlerin siyasal katılımının yalnızca seçmenlik yaşına ilişkin bir tartışma oluşturmasından ibaret değildir. Daha derinde, siyasal öznenin varlığını hukuki tanınma, toplumsal performans, fiilî etkinlik ve fenomenal kendilik deneyimi gibi birbirinden farklı düzeylerde kurabilmesi bulunmaktadır. Hukuk belirli bir rolü henüz tanımazken toplumsal eylem o rolün ötesinde etkiler üretebilir; özne bu etkileri kendi bütünlüklü kimliğinin göstergesi olarak yorumlarken söz konusu bütünlüğün kendisi de kuramsal olarak sorgulanabilir. Öznenin epistemik krizi, farklı rollere sahip olduğunu fark etmesinden değil, bütün rollerini taşıdığına inandığı değişmez benliğin herhangi bir rolden bağımsız olarak gösterilememesinden doğar. Siyasal failiyetin hukuki öznelikten önce veya onun dışında gerçekleşebilmesi, öznenin tek bir statüye indirgenemeyeceğini gösterirken Goffman ve Metzinger üzerinden kurulan sentez, söz konusu çoğulluğun arkasında zorunlu bir tözsel birlik aramanın neden sorunlu olduğunu açıklar. Böylelikle en radikal ontolojik sonuç, siyasal alanda etkili olabilmek için değişmez bir özne tözüne sahip olmanın gerekmemesidir: Özne, tözsel anlamda hiç kimse olmak zorunda kalmadan toplumsal ilişkiler içerisinde birileri olarak davranabilir; hatta henüz kendisine tanınmamış bir siyasal kimliğin kuruluş koşullarını değiştirebilir.                                                                                                                                                   

İradenin Sayılabilirliği

Sandık, kendisine ulaşmasına izin verilmeyen iradeleri sayamaz; dolayısıyla seçim sonucunun kuruluşu, oyların sayılmasından önce hangi öznelerin sayılabilir kabul edildiğiyle başlar. Hindistan'da seçmen listelerinin yeniden düzenlenmesine karşı büyüyen gençlik protestoları, siyasal iradenin yalnızca oy kullanma anında ortaya çıktığına ilişkin yaygın varsayımı sorgulamaya açtı. Yaklaşık 130 milyon kaydın listelerden çıkarıldığı geniş kapsamlı inceleme, muhalefet ve protestocular tarafından seçmenlerin siyasal katılımını sınırlandırabileceği gerekçesiyle eleştirilirken hükümet ve Seçim Komisyonu, işlemlerin geçersiz kayıtları temizlemeyi amaçladığını belirterek manipülasyon suçlamalarını reddetti. Gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan gençlik hareketi liderlerinin protestoları sürdürme kararı, siyasal mücadelenin seçim sonuçlarından seçimlerin kurucu koşullarına doğru genişlediğini gösterdi.

Seçmen listesi yalnızca mevcut siyasal özneleri kaydeden edilgin bir belge değildir; hukuken tanınmış seçme hakkının hangi bireyler bakımından fiilen kullanılabilir hale geleceğini belirleyen kurumsal bir eşiktir. Dolayısıyla irade, seçim anında doğmaz; fakat seçim mekanizması içerisinde sonuç üretebilir bir statü kazanması, seçimden önce gerçekleştirilen tanımlama, doğrulama ve kayıt işlemlerine bağlıdır.

Siyasal iradenin varlığı ile iradenin kurumsal olarak tanınması arasındaki ayrım, meselenin ilk ontolojik katmanını oluşturur. Bir birey, seçmen listesinde bulunmasa da siyasal kanaatlere, tercihlere, taleplere ve eylem kapasitesine sahip olabilir. İradenin kendisi idari kayıt tarafından meydana getirilmez; ancak söz konusu iradenin seçim sonucuna katılabilmesi için belirli hukuki ve prosedürel koşulları karşılaması gerekir. Burada seçmen listesi, öznenin siyasal varlığını bütün boyutlarıyla yaratan bir mekanizma değil, onun iradesini belirli bir kurumsal hesaplamaya dahil eden tanınma aracıdır. Hukuki öznenin varlığı, seçimsel öznenin fiilî etkinliğiyle özdeş değildir; seçmen kaydı, bu iki düzey arasında işleyen kurumsal bir dönüştürme mekanizmasıdır. İnsan siyasal olarak mevcut olabilir, fakat seçim prosedürünün dışında bırakıldığında iradesi oyların toplamında karşılık bulamayabilir. Böylelikle siyasal varoluş ile seçimsel görünürlük arasındaki mesafe, idari bir ayrıntı olmaktan çıkarak demokratik temsilin ontolojik koşullarından birine dönüşür.

Seçimlerin yalnızca sandık başında gerçekleştirilen bireysel tercihlerden oluştuğu varsayımı, siyasal nedenselliğin zamansal yapısını eksik kavrar. Oy verme anı, kendisinden önce tamamlanmış çok sayıda kurumsal işlemin üzerinde yükselir: seçmen yeterliliğinin belirlenmesi, kimliklerin doğrulanması, kayıtların hazırlanması, itirazların değerlendirilmesi ve oy kullanma imkânlarının düzenlenmesi. Bunların herhangi birindeki değişiklik, seçim günü ifade edilebilecek tercihlerin kapsamını etkileyebilir. Dolayısıyla sandık, siyasal sürecin mutlak başlangıcı değil, önceden kurulmuş katılım koşullarının belirli bir anda etkinleştiği aşamadır. İradenin seçimde görünür hale gelmesi, seçimden önce onun hangi koşullarda görünür olabileceğinin belirlenmesine bağlıdır. Bu nedenle demokratik meşruiyetin yalnızca oyların doğru sayılmasına indirgenmesi yeterli değildir; kimlerin oy kullanabildiği ve hak sahibi bireylerin kayıt sistemine erişip erişemediği de aynı meşruiyet probleminin parçalarıdır. Hindistan'daki protestoların seçmen listelerine yönelmesi, siyasal tartışmanın tam da bu önkoşullar düzeyinde gerçekleştiğini gösterir.

Burada temsilin daha derin bir paradoksu ortaya çıkar. Seçim sistemi, siyasal topluluğun iradesini ölçtüğü iddiasını taşırken ölçüme dahil edilecek birimlerin tanımı, ölçümün kendisinden önce belirlenir. Seçmen listesi, bu anlamda yalnızca bilgiyi depolamaz; ölçülebilir siyasal katılım alanının sınırlarını somutlaştırır. Matematiksel olarak kusursuz bir oy sayımı bile, hak sahibi bireylerin katılımını haksız biçimde dışlayan bir kayıt düzeninin sonuçlarını kendiliğinden düzeltemez. Tersine, usulüne uygun tutulmayan kayıtların temizlenmesi de meşru seçmenlerin haklarını korumak bakımından gerekli olabilir. Belirleyici ayrım, kayıt işleminin varlığında değil, hangi ölçütlerle yürütüldüğünde ve yanlışlıkların ne ölçüde düzeltilebilir olduğunda bulunur. Temsilin doğruluğu, yalnızca temsil edilen tercihlerin doğru hesaplanmasını değil, temsil edilebilecek öznelerin meşru biçimde belirlenmesini de gerektirir. Bu bakımdan seçmen listesi, siyasal iradenin teknik olarak düzenlendiği bir araç olmanın ötesinde, temsilin kapsamını belirleyen kurumsal altyapıdır.

Hindistan'daki gençlik hareketinin dikkat çekici özelliği, protestocuların seçim prosedürünü yalnızca kullanılacak bir araç olarak değil, siyasal tartışmanın doğrudan konusu olarak ele almalarıdır. Normal seçim rekabetinde farklı siyasal aktörler, mevcut prosedürler içerisinde seçmenlerin desteğini kazanmaya çalışır. Seçmen kayıtlarının meşruiyetine yöneltilen itirazlar ise rekabetin gerçekleştiği zemini sorgular. Böylelikle siyasal eylem, sunulan seçenekler arasında tercihte bulunmanın ötesine geçerek tercih hakkının kurumsal sınırlarının nasıl belirlendiğini araştırır. Birinci düzey siyasal tercih, mevcut seçenekler arasında seçim yapmaktır; ikinci düzey siyasal müdahale ise kimin seçebileceğini ve seçimin hangi koşullarda gerçekleşeceğini belirleyen kuralları tartışmaya açmaktır. Protestoların siyasal önemi, seçim sonuçlarından önce seçimsel katılımın koşullarına yönelmelerinde yoğunlaşır. Bu, protestocuların ileri sürdüğü manipülasyon iddialarının kendiliğinden doğrulandığı anlamına gelmez; fakat demokratik işleyişin tartışmalı hale gelen boyutunun oyların sayımı değil, oy kullanma yetkisinin idari olarak nasıl uygulandığı olduğunu gösterir.

Janja Lalich'in Bounded Choice (Sınırlandırılmış Seçim) kuramı, seçim ile özgür irade arasındaki ilişkinin kendiliğinden özdeş olmadığını anlamak için önemli bir kavramsal araç sunar. Lalich, kapalı ve yüksek denetimli grupları incelerken bireylerin görünüşte kendi kararlarını verebildikleri, fakat kararların üretildiği anlam dünyasının ve seçeneklerin sistem tarafından derinlemesine sınırlandırıldığı bir yapı tanımlar. Kuramın temelinde karizmatik otorite, aşkın inanç sistemi, kontrol mekanizmaları ve etki mekanizmalarının karşılıklı olarak birbirini güçlendirmesi bulunur. Bu unsurların oluşturduğu self-sealing system, yani kendisini dışarıdan gelen karşıt kanıtlara karşı kapatabilen sistem, bireyin kendi kararlarını özgürce verdiğine inanırken düşünsel alternatiflerinin önceden sınırlandırılabilmesini açıklar.

Seçim yapabilme kapasitesi ile seçimin gerçekleştiği imkânlar alanını belirleyebilme kapasitesi birbirinden ayrıldığında, biçimsel tercih özgürlüğünün daha geniş bir kurumsal sınırlanmışlık içerisinde gerçekleşebileceği anlaşılır. Birey, kendisine sunulan seçeneklerden birini iradi olarak seçebilir; ancak bu durum, seçeneklerin nasıl meydana getirildiği veya kimlerin seçim yapma hakkına dahil edildiği üzerinde aynı derecede etkili olduğunu göstermez.

Lalich'in kuramının doğrudan demokratik seçim sistemlerine uygulanması, tarihsel ve kavramsal bir ayrımı gerektirir. Bounded choice, başlangıçta kapalı ve yoğun denetimli gruplardaki psikososyal bağlılığı açıklamak için geliştirilmiştir; dolayısıyla Hindistan'daki seçmen kaydı tartışmaları, tek başına böyle bir sistemin varlığını kanıtlamaz. Bununla birlikte kuramın tercihin özgürlüğü ile tercih alanının kuruluşu arasındaki ayrımı, seçimsel öznelik bakımından yeniden yorumlanabilir. Karizmatik otorite, belirli bir liderin sorgulanamaz meşruiyet kaynağı haline gelmesiyle; aşkın inanç sistemi, kurumsal düzenlemelerin tartışılmaz bir ideolojik hakikat şeklinde sunulmasıyla; kontrol mekanizmaları, davranış ve katılım sınırlarının düzenlenmesiyle; etki mekanizmaları ise bireylerin hangi kararları doğal ve meşru gördüklerini şekillendiren toplumsal ilişkilerle bağlantılıdır. Söz konusu dört mekanizmanın Hindistan'daki olayda birlikte mevcut olduğu ileri sürülemez. Ancak Lalich'in kavramsal katkısı, özgürlük deneyiminin yalnızca bireyin karar verme anına bakılarak değerlendirilemeyeceğini; kararın üretildiği ilişkisel ve kurumsal çevrenin de incelenmesi gerektiğini göstermesidir.

Seçmen listeleri bağlamında bu düşünce daha somut bir belirlenim kazanır. Bir seçmen, sandık başında karşısına çıkan adaylar arasında tercihte bulunabilir; fakat seçmen statüsünün tanınması ve oyunu kullanabilmesi, kendi bireysel iradesinden bağımsız idari süreçlere bağlıdır. Bu süreçlerin şeffaf, denetlenebilir ve hukuka uygun biçimde yürütülmesi, seçme hakkının korunmasını sağlayabilir. Buna karşılık kayıt sisteminin keyfî biçimde işletilmesi veya meşru itirazların etkisiz bırakılması durumunda, bireyin seçme özgürlüğü sandığa ulaşamadan sınırlandırılmış olur. Lalich'in kendisini kapatan sistem kavramıyla kurulabilecek analojik ilişki burada belirir: Bir kurum, kendi işlemlerine yöneltilen itirazları yine yalnızca kendi tartışılmaz otoritesine başvurarak geçersiz sayıyorsa, kurumsal doğrulama ile kurumsal kendini onaylama arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Kendisini denetleyen mekanizmaların da kendi otoritesine bağımlı hale geldiği bir düzende, prosedürel uygunluk iddiası tek başına maddi adaletin kanıtı olamaz. Hindistan Seçim Komisyonu'nun kayıtların yeniden incelenebileceğini ve yanlışlıkların düzeltilebileceğini belirtmesi, bu nedenle yalnızca idari bir açıklama değil, kayıt düzeninin dışarıdan gelen itirazlara ne ölçüde açık olduğunun değerlendirilmesinde belirleyici bir meseledir.

Herbert Marcuse'ün Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde geliştirdiği eleştiri, sorunu bireysel kararların sınırlarından toplumsal alternatiflerin kuruluşuna taşır. Marcuse'e göre gelişmiş endüstriyel toplum, bireylerin ihtiyaçlarını, düşünme biçimlerini ve davranışlarını mevcut düzenin işleyişine uyarlayabilecek araçlara sahiptir. Teknolojik rasyonalite, tüketim düzeni, yönetim mekanizmaları ve toplumsal bütünleşme süreçleri, mevcut gerçekliğe yöneltilebilecek köklü eleştirilerin etkisini azaltabilir. Tek boyutluluk, insanın farklı düşünceler taşıyamaması değil, mevcut toplumsal düzenin ötesindeki alternatifleri düşünebilme ve gerçekleştirebilme kapasitesinin sistematik olarak daralmasıdır. Marcuse'ün sahte ihtiyaçlar ve baskıcı yüceltimsizleştirme gibi kavramları da bireyin kendisini tatmin olmuş veya özgür deneyimlediği koşulların toplumsal denetimle bağdaşabileceğini ortaya koymaya yöneliktir.

Özgürlüğün yalnızca mevcut alternatifler arasında tercih yapabilme kapasitesiyle tanımlanması, alternatiflerin hangi toplumsal düzen tarafından üretildiği ve hangilerinin baştan dışarıda bırakıldığı sorusunu görünmezleştirebilir. Böylece birey, sistem içerisinde farklı seçeneklere sahip olmasına rağmen sistemin kendi sınırlarını belirleyen koşulları değiştirme bakımından daha sınırlı bir konumda bulunabilir.

Marcuse'ün düşüncesi Hindistan'daki seçmen listesi tartışmalarıyla birleştirildiğinde, seçimsel katılımın iki ayrı sınırlanma biçimi ayırt edilebilir. Birincisi, seçmen olarak tanınan bireylerin önlerine gelen siyasal alternatiflerin toplumsal olarak nasıl biçimlendirildiğidir. İkincisi ise söz konusu alternatifler arasında tercih yapabilecek bireylerin hangi kurumsal ölçütlerle belirlendiğidir. Marcuse daha çok düşünsel ve toplumsal alternatiflerin mevcut düzen içerisinde nasıl daraltılabildiğini açıklarken Hindistan'daki protestolar, seçimsel katılımın idari sınırlarının da siyasal mücadele konusu olabileceğini gösterir. Bir düzen yalnızca bireyin neyi seçebileceğini belirleyerek değil, hangi bireylerin seçim yapma işlemine dahil edileceğini düzenleyerek de siyasal sonuçların kuruluşunu etkileyebilir. Dolayısıyla tek boyutluluk, burada yalnızca seçeneklerin daralması bakımından değil, seçenekler alanına erişimin kurumsal koşulları bakımından da genişletilerek düşünülebilir. Bunun gerçekleşmiş bir manipülasyonun kanıtı değil, belirli bir kurumsal yetkinin sahip olduğu olası etkiyi açıklayan teorik bir çerçeve olduğu önemlidir.

Lalich ile Marcuse arasında kurulabilecek eklektik sentezin merkezinde, özgür tercihin kendi kuruluş koşullarını zorunlu olarak özgürleştirmemesi bulunur. Lalich, bireyin kararlarının kapalı bir sistemin psikolojik ve ilişkisel sınırları içerisinde nasıl üretilebileceğini gösterirken Marcuse, toplumsal düzenin alternatifleri biçimlendirerek muhalefeti kendi işleyişine nasıl dahil edebileceğini araştırır. İlk yaklaşım tercih öznesinin karar alanının sınırlandırılmasına, ikincisi tercih edilebilir gerçekliğin toplumsal olarak düzenlenmesine odaklanır. Hindistan'daki seçmen kaydı meselesi ise bunlara üçüncü bir boyut ekler: tercih öznesinin seçimsel hesaplamaya dahil edilip edilmeyeceğini belirleyen idari eşik. Böylelikle siyasal iradenin gerçekleşmesi, birbirinden ayrılabilen üç koşula dayanır: bireyin karar verebilmesi, anlamlı alternatiflere erişebilmesi ve verdiği kararın kurumsal sonuç üretme mekanizmasına dahil edilebilmesi. Bu koşullardan birinin zayıflaması, diğerlerinin biçimsel olarak mevcut olmasına rağmen özgürlüğün siyasal etkinliğini azaltabilir. İrade, yalnızca içsel karar verme kapasitesiyle değil, söz konusu kararın toplumsal gerçeklikte karşılık bulmasını sağlayan ilişkilerle birlikte değerlendirilmelidir.

Daha derindeki epistemolojik problem, toplumun seçim işlemiyle siyasal iradeyi birbirine özdeş kılma eğiliminde ortaya çıkar. Seçimler, bireylerin tercihlerini belirli prosedürlerle ifade etmelerini sağlar; ancak siyasal iradenin bütün varoluşunu tüketmez. Bir bireyin oy verme iradesi seçmen kaydından önce oluşabilir, seçim dışında kolektif eylemlerle ifade edilebilir ve seçimden sonra farklı siyasal pratiklerle devam edebilir. Buna rağmen siyasal meşruiyetin yalnızca sandıkta sayılan tercihlerin toplamına indirgenmesi, iradenin kurumsal olarak tanınmayan biçimlerini ikincilleştirebilir. Seçim, iradenin kendisi değil, iradenin belirli kurallara göre sayılabilir bir siyasal sonuca dönüştürülmesini sağlayan mekanizmalardan biridir. Dolayısıyla seçmen listesi üzerinde ortaya çıkan bir ihtilaf, sadece teknik kayıtların doğruluğuna ilişkin değildir; siyasal iradenin hangi aşamada ve hangi koşullarda kurumsal geçerlilik kazandığı sorusunu da açığa çıkarır. Sandıkta sayılmayan iradenin yok olduğu varsayımı, siyasal öznelikle seçimsel görünürlüğün birbirine karıştırılmasından doğan kategorik bir hatadır.

Hindistan'daki protestoların seçim gününü beklemeden seçmen kayıtlarını siyasal tartışmanın merkezine taşıması, söz konusu hatanın en azından hareketin katılımcıları açısından sorgulandığını gösterir. Gençlik hareketi, yalnızca hangi siyasal aktörün seçimi kazanacağına ilişkin bir tercihi ifade etmekle kalmaz; seçmenlerin kurumsal olarak tanınmasının nasıl düzenlendiğini de tartışmaya açar. Böylelikle olağan seçimsel davranıştan farklı bir siyasal bilgi biçimi ortaya çıkar. Birey, yalnızca seçim sisteminin kullanıcısı olarak değil, sistemin kendisini inceleyen ve onun kurucu koşullarını eleştirebilen bir aktör olarak davranır. Siyasal özne, kendisine sunulan seçenekler arasında karar vermekle yetinmediği ve seçenekler alanının nasıl meydana getirildiğini sorguladığı anda, birinci düzey tercihten ikinci düzey kurumsal eleştiriye geçer. Burada eleştirinin meşruiyeti, ileri sürülen her suçlamanın doğru kabul edilmesine bağlı değildir; seçim süreçlerinin bağımsız değerlendirme, kamusal denetim ve itiraz mekanizmalarına açık tutulmasının siyasal öneminden kaynaklanır.

Seçmen listesinin görünürdeki sıradanlığı, onun siyasal nedenselliğini kolaylıkla gizleyebilir. Bir kaydın eklenmesi, silinmesi veya düzeltilmesi idari bir işlem olarak değerlendirilir; ancak söz konusu işlemin sonucu, belirli bir bireyin seçimsel etkinliğinin mümkün olup olmamasını etkileyebilir. Burada bürokratik sınıflandırma, siyasal katılımın önkoşullarından birini oluşturur. Devlet, bireyi belirli bir kayıt içerisinde tanımlarken onun bütün siyasal varlığını üretmez; ancak kayıt sisteminin işleyişi, bireyin mevcut siyasal hakkını kullanabilmesinde belirleyici olabilir. Dolayısıyla idari işlem ile siyasal sonuç arasında mutlak bir ayrım kurulamaz. Siyasal güç yalnızca kararların açıkça verildiği makamlarda değil, hangi bireylerin karar süreçlerine dahil edileceğini belirleyen sınıflandırma mekanizmalarında da bulunabilir. Hindistan'da milyonlarca kaydı kapsayan incelemenin böylesine geniş bir tartışma yaratması, bürokratik işlemlerin temsilin kapsamını etkileyebilecek sonuçlarından ayrı düşünülemeyeceğini gösterir.

Seçmen listelerinin oluşturduğu tanınma ilişkisi, siyasal görünmezliğin kendine özgü bir biçimini de mümkün kılar. Bir bireyin oyu belirli bir adayın toplamına eklendiğinde siyasal iradesi nicel bir karşılık kazanır. Buna karşılık oy kullanma hakkı bulunduğu halde hatalı bir kayıt nedeniyle oy veremeyen bireyin tercihi, sonuçların içerisinde reddedilmiş bir oy olarak bile bulunmayabilir. Böyle bir durumda siyasal iradenin yokluğu değil, kurumsal hesaplamaya aktarılmasının engellenmesi söz konusudur. Sayılmayan irade ile mevcut olmayan irade aynı ontolojik kategoriye ait değildir. Birincisi, mevcut olduğu halde belirli bir ölçüm düzeninde temsil edilemeyen etkinliği; ikincisi ise söz konusu etkinliğin bulunmamasını ifade eder. İkisi birbirine karıştırıldığında seçim sonucu, kendi kuruluş koşullarının dışında bıraktığı tercihleri görünür kılamayan kapalı bir temsil olarak yorumlanabilir. Seçim sonuçlarının gerçek siyasal katılımı yansıtıp yansıtmadığının değerlendirilebilmesi, bu nedenle yalnızca sayılan oyların doğruluğuna değil, meşru seçmenlerin oy kullanma imkânlarının korunup korunmadığına da bağlıdır.

Lalich'in kendisini kapatan sistem kavramı ile Marcuse'ün tek boyutluluk eleştirisi, tam da bu görünmezlik sorununda birbirini tamamlayabilir. Kendisini kapatan bir düzen, dışarıdan yöneltilen eleştirileri kendi doğrulama ölçütlerine tabi kılarak etkisizleştirebilir; tek boyutlu bir düzen ise mevcut işleyişin dışında kalan alternatifleri düşünülemez veya uygulanamaz gösterebilir. Seçimsel katılım bakımından bu iki eğilimin birleştiği varsayımsal bir durumda, dışarıda bırakılan bireyin itirazı hem kurumsal olarak karşılıksız kalabilir hem de mevcut düzenin meşruiyetini sorgulayan bir siyasal bilgi olarak görünmezleşebilir. Buna karşılık etkili itiraz mekanizmaları, bağımsız denetim ve kayıtların düzeltilebilirliği, böyle bir kapanmayı sınırlandıran koşullardır. Demokratik bir kurumun açıklığı, yalnızca kendi kurallarıyla işlem yapmasında değil, kendi işlemlerinin hatalı olabileceğini kabul ederek bu hataların bağımsız biçimde sorgulanmasına imkân vermesinde de bulunur. Bu yüzden Hindistan'daki tartışmanın olgusal çözümü, protestocuların iddialarının ve seçim otoritesinin açıklamalarının somut kanıtlarla değerlendirilmesini gerektirir; kuramsal benzerlikler tek başına herhangi bir manipülasyon hükmü oluşturamaz.

Olayın en önemli ontolojik sonucu, siyasal iradenin tek bir anda gerçekleşen kapalı bir eylem olarak kavranamayacağını göstermesidir. İrade, bireyin düşünsel ve normatif kapasitesinde oluşabilir; toplumsal ilişkiler içerisinde ifade edilebilir; hukuki tanınma aracılığıyla belirli yetkiler kazanabilir ve kurumsal prosedürler içerisinde sayılabilir bir sonuca dönüşebilir. Bu aşamaların birbirinden ayrılması, seçimsel işlemin siyasal öznelikle özdeşleştirilmesini engeller. Lalich'in sınırlandırılmış seçim kuramı, tercihin gerçekleştiği alanın önceden biçimlendirilebileceğini; Marcuse'ün tek boyutlu insan eleştirisi, alternatiflerin toplumsal düzen tarafından sınırlandırılabileceğini; Hindistan'daki seçmen listesi protestoları ise bütün bunlardan önce katılımın kendisinin hangi idari koşullarla tanındığının siyasal mücadele konusu haline gelebileceğini gösterir. Siyasal iradenin özgürlüğü, yalnızca oy verme anındaki tercihin serbestliğine değil, tercih alanına erişimin ve tercihin sonuca dönüşmesinin koşullarına da bağlıdır.

Hindistan'daki gençlik hareketinin açığa çıkardığı temel felsefi ayrım, seçme hakkının varlığıyla bu hakkın kurumsal olarak kullanılabilmesinin birbirinden farklı olmasıdır. Kayıt sisteminin işlevi yalnızca mevcut bireyleri listelemek değil, hukuken tanınan seçimsel yetkinin belirli kişiler bakımından fiilen kullanılabilir olmasını sağlamaktır. Söz konusu işlevin tartışmalı hale gelmesi, siyasal eleştiriyi oy verme anından önceki kurucu işlemlere yöneltir. Bu durum, seçimin iradeyi bütünüyle üretmediğini; iradenin ancak belirli kurumsal dolayım mekanizmaları aracılığıyla seçim sonucuna dönüştüğünü görünür kılar. En köklü yanılgı, özgürlüğün yalnızca seçenekler arasında karar verme anında bulunduğunu sanmaktır; oysa özgürlüğün siyasal etkinliği, kararın mümkün olduğu alanın nasıl kurulduğundan ayrı düşünülemez. Seçmen listelerine yönelik itirazların felsefi önemi de burada yoğunlaşır: Sandık iradeleri sayabilir, fakat hangi iradelerin sandığa ulaşabileceği sorusu sandıktan önce yanıtlanır. İktidarın seçim üzerindeki en temel etkilerinden biri, verilen oyları değiştirmek değil, hangi meşru oyların verilebilir hale geleceğini belirleyen koşulları yönetebilmesidir.                                            

Mekânın Normatif İktidarı

Mekelle'nin coğrafi koordinatları değişmedi; fakat aynı koordinatlarda kimin emir verebildiği, hangi kurumların çalışabildiği ve hangi siyasal otoritenin geleceğe ilişkin kararlar alabildiği değişmeye başladı. Etiyopya'nın Tigray bölgesinde hükümet yanlısı güçlerin bölge başkenti Mekelle'nin kontrolünü yeniden ele geçirmesinin ardından yeni bir geçici yönetim oluşturulacağının ve idari düzenlemelere gidileceğinin açıklanması, mekânsal hâkimiyetin yalnızca askeri bir üstünlükten ibaret olmadığını gösterir. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin (TPLF) kentten çekilmesiyle federal hükümetin idari yeniden yapılanma için hareket alanı kazanması, 2022 Pretoria Barış Anlaşması'nın uygulama koşullarını da yeniden tartışmalı hale getirdi.

Toprak üzerindeki fiilî hâkimiyet, yalnızca belirli bir fiziksel alanı denetleme kapasitesi değil, o alanda hangi kuralların uygulanacağını ve hangi otoritenin kararlarının sonuç doğuracağını belirleyebilme imkânıdır. Böylelikle mekân, siyasal eylemlerin içerisinde gerçekleştiği edilgin bir zemin olmaktan çıkarak normatif gerçekliğin kuruluşuna katılan etkin bir koşul haline gelir.

Mekânsal egemenliğin ilk ontolojik özelliği, fiziksel kontrol ile normatif düzen arasındaki geçişi mümkün kılmasıdır. Askeri güçler bir kenti ele geçirdiklerinde öncelikle yolları, kamu binalarını, ulaşım merkezlerini ve stratejik noktaları denetleyebilirler. Ancak bu fiziksel hâkimiyetin sonuçları yalnızca askerlerin nerede bulunabileceğiyle sınırlı kalmaz. Kamu hizmetlerinin hangi otoritenin gözetiminde sürdürüleceği, güvenlik tedbirlerinin nasıl uygulanacağı, idari görevlendirmelerin kim tarafından yapılacağı ve mevcut kuralların nasıl işletileceği gibi meseleler de yeni güç ilişkilerinden etkilenir. Mekelle'de kontrol değişikliğinin ardından sokağa çıkma yasağının uygulanması ve kamu hizmetlerinde kesintiler yaşanması, mekânsal hâkimiyetin gündelik hayatın normatif organizasyonuyla nasıl birleşebildiğini somutlaştırır.

Bir mekânı kontrol etmek, o mekânın içerisindeki davranışların mümkünlük koşullarını da belirli ölçüde kontrol edebilmektir. Toprağın askeri bakımdan elde tutulması, dolayısıyla yalnızca maddi bir sahiplenme değil, belirli emirlerin uygulanabilirliğini artıran ve kurumsal kararların etkisini değiştiren bir güç ilişkisidir.

Ancak fiziksel hâkimiyet ile hukuki meşruiyetin birbirinden ayrılması gerekir. Bir silahlı gücün belirli bir bölgeyi fiilen kontrol etmesi, aldığı bütün kararların hukuken geçerli veya ahlaken meşru olduğu anlamına gelmez. Fiilî yönetim kapasitesi, normatif geçerlilik ve siyasal meşruiyet farklı düzeylerde oluşur. Buna rağmen mekânsal kontrolün normatif sonuçlar doğurabilmesi, söz konusu düzeylerin birbirinden bütünüyle bağımsız olmadığını gösterir. Bir otoritenin yürürlükte olduğunu ileri sürdüğü kurallar, onları uygulayabilecek kurumsal ve maddi kapasiteden yoksun olduğunda fiilî etkilerini kaybedebilir; tersine, fiziksel kontrol sağlayan bir aktör, hukuki meşruiyeti tartışmalı olsa bile insanların davranışlarını düzenleyen kararlar alabilir. Normun geçerliliği ile normun uygulanabilirliği özdeş değildir; fakat mekânsal hâkimiyet, geçerlilik iddiasındaki normun toplumsal gerçeklik kazanmasını sağlayan maddi koşullardan biridir. Tigray'daki yönetim değişikliği, hukukun yalnızca soyut metinlerden oluşmadığını, belirli kurumlar, görevliler ve uygulama olanakları aracılığıyla gerçekleştiğini açığa çıkarır.

Bu noktada Immanuel Kant'ın mekân anlayışıyla kurulabilecek karşılaştırma, sorunun felsefi derinliğini belirginleştirir. Kant'ın transandantal estetiğinde mekân, dış duyunun saf a priori formudur; nesnelerin dışsal olarak deneyimlenmesini mümkün kılan, deneyimden türetilmeyen biçimsel bir koşuldur. Mekân, deneyimlenen nesnelerin sahip olduğu toplumsal veya siyasal içeriklerle özdeş değildir; nesnelerin birbirleri dışında ve belirli konum ilişkileri içerisinde temsil edilebilmesini mümkün kılar. Kant'ın sentetik a priori yargılar tartışması da mekânsal ilişkilerin deneyimden bağımsız zorunluluk koşullarına ilişkin açıklamasıyla bağlantılıdır. Ancak Mekelle'deki siyasal dönüşüm, mekânın yalnızca dışsal sezginin biçimsel koşulu olarak değil, tarihsel ve toplumsal ilişkiler içerisinde üretilen normatif bir gerçeklik olarak da incelenmesini gerektirir. Burada çözülen şey Kant'ın transandantal mekân kategorisi değil, mekânın siyasal bakımdan nötr, içeriksiz ve yalnızca olayları barındıran edilgin bir kap olduğu yönündeki ontolojik tasavvurdur. Kantçı düzeyde mekân, dışsal deneyimin biçimsel koşulu olmaya devam ederken siyasal ontoloji düzeyinde mekânsal hâkimiyet, yeni kurumsal gerçekliklerin meydana gelmesine katkıda bulunan tarihsel bir belirlenim kazanır.

Bu ayrım, biçimsel mekân ile siyasal mekânın aynı kavram altında düşünülmesinden doğan kategorik gerilimi açığa çıkarır. Geometrik bakımdan aynı şehir, aynı binaları, yolları ve coğrafi sınırları koruyabilir; fakat bu yapıların toplumsal anlamı, yönetim ilişkileri değiştiğinde farklılaşabilir. Bir kamu binası önceki otoritenin idari merkeziyken kontrol değişikliğinin ardından başka bir yönetim tarafından kullanılabilir. Bir yol, fiziksel niteliğini korurken geçiş izinleri veya güvenlik uygulamaları nedeniyle farklı bir erişim rejimine bağlanabilir. Bir havalimanı aynı pistlere sahip olduğu halde hangi uçuşların gerçekleştirilebildiği ve güvenlik düzenlemelerinin nasıl uygulandığı yeni koşullara göre değişebilir. Dolayısıyla mekânın fiziksel sürekliliği, onun siyasal anlamının sürekliliğini garanti etmez. Maddi olarak aynı kalan bir mekân, normatif ilişkilerin yeniden örgütlenmesiyle siyasal bakımdan başka bir mekâna dönüşebilir. Bu dönüşüm, mekânın fiziksel özelliklerinin ortadan kalkmasını değil, aynı maddi taşıyıcının farklı kurumsal işlevler ve yetki ilişkileriyle yeniden belirlenmesini ifade eder.

Henri Lefebvre'in Mekânın Üretimi adlı eserinde geliştirdiği yaklaşım, söz konusu ilişkiyi daha da ileri taşır. Lefebvre açısından mekân, toplumsal ilişkilerin içerisinde gerçekleştiği bağımsız ve nötr bir kap değildir; toplumsal pratikler, temsiller ve yaşantılar aracılığıyla üretilir. Mekânsal pratik, mekânın gündelik kullanımını ve maddi örgütlenmesini; mekân temsilleri, planlama ve uzmanlık sistemleri tarafından kavramsallaştırılan düzeni; temsil mekânları ise yaşanan, simgesel anlamlarla yüklü mekânsal deneyimi ifade eder. Mekelle'nin kontrolünün değişmesi, söz konusu düzeylerin aynı anda dönüşebilmesine imkân verir. Askeri ve idari faaliyetler mekânsal pratikleri değiştirirken yeni yönetim planları mekânın kurumsal temsilini yeniden düzenleyebilir; savaş, geri çekilme ve yönetim değişikliği ise kent sakinlerinin yaşadıkları çevreye yükledikleri anlamları etkileyebilir. Mekân, siyasal iktidarın üzerine yerleştirildiği hazır bir yüzey değil, iktidar ilişkilerinin gerçekleştirilmesiyle sürekli yeniden üretilen toplumsal bir gerçekliktir. Böylece askeri kontrol ile idari dönüşüm birbirini izleyen tamamen bağımsız olaylar olmaktan çıkarak aynı mekânsal yeniden üretim sürecinin farklı boyutları olarak kavranabilir.

Mekelle'nin sıradan bir yerleşim yeri değil, Tigray'ın bölge başkenti olması, mekânsal hâkimiyetin normatif etkisini daha da yoğunlaştırır. Başkent, yalnızca nüfusun ve binaların belirli bir coğrafyada toplandığı bir merkez değildir; kamu kurumlarının, idari yetkilerin, siyasal temsilin ve yönetim kararlarının mekânsal olarak yoğunlaştığı bir düğümdür. Dolayısıyla başkentin kontrolü, geniş bir bölgenin yönetim mekanizmalarına erişim açısından stratejik sonuçlar doğurabilir. Mekelle'nin hükümet yanlısı güçlerin eline geçmesinin ardından geçici bölgesel yönetim kurulmasına ilişkin açıklamaların yapılması, askeri hâkimiyetin idari düzenlemeler için nasıl bir imkân oluşturduğunu gösterir. Ancak başkentin ele geçirilmesi bölgenin tamamında etkili yönetimin otomatik olarak sağlandığını kanıtlamaz; yerel direniş, kurumsal kapasite ve toplumsal kabul gibi koşullar belirleyici olmaya devam eder. Başkent üzerindeki kontrolün özgünlüğü, fiziksel alanın büyüklüğünden değil, o alanda yoğunlaşmış karar mekanizmaları aracılığıyla daha geniş bir coğrafyanın işleyişini etkileyebilme kapasitesinden kaynaklanır. Mekânsal hâkimiyet burada coğrafi ölçülerinin ötesinde kurumsal bir etki alanı kazanır.

Söz konusu mekanizma, norm üretiminin yalnızca yasa koyma faaliyetinden ibaret olmadığını da gösterir. Bir düzenin normatif yapısı, yazılı kuralların yanında bu kuralların hangi makamlar tarafından yorumlandığı, kimlere uygulandığı ve hangi maddi araçlarla yürürlüğe konulduğuyla belirlenir. Askeri kontrol değiştiğinde bütün hukuk kurallarının otomatik olarak değişmesi gerekmez; ancak aynı kuralların uygulanma biçimi ve uygulama yetkisini kullanan aktörler değişebilir. Böylelikle normatif dönüşüm bazen yeni kuralların yazılmasından önce, mevcut kuralların hangi otorite tarafından işletileceğinin değişmesiyle başlar. Normatif iktidar, yalnızca kuralların içeriğini belirleme yetkisi değil, kuralları toplumsal gerçeklik içerisinde işler kılan uygulama koşullarını yönetme kapasitesidir. Mekelle'deki idari yeniden yapılanma ihtimali, fiziksel denetimin bu uygulama koşullarını değiştirebilme gücünü açığa çıkarır. Yerel yönetim birimlerinin yeniden düzenlenmesi, kamu görevlilerinin yetkilendirilmesi ve hizmetlerin yeniden örgütlenmesi gibi işlemler, toprağın kontrolünün kurumsal düzen üzerindeki etkisinin farklı biçimleridir.

Daha derinde, mekânsal hâkimiyetin zamansal bir belirlenim ürettiği görülür. Bir bölgenin kontrolünün değişmesi, yalnızca o anda kimin yönetim yetkisini kullanabildiğini etkilemez; gelecekte hangi kurumların oluşturulacağına, hangi seçimlerin düzenlenebileceğine ve hangi siyasal aktörlerin yönetim süreçlerine dahil edileceğine ilişkin imkânları da değiştirebilir. Mekelle'nin ele geçirilmesinin ardından geçici yönetim ve bölgesel seçim planlarının gündeme gelmesi, mekânsal kontrolün geleceğe yönelik kurumsal tasarıları nasıl etkileyebildiğini gösterir. Mekâna hâkim olmak, belirli koşullarda geleceğin normatif organizasyonuna müdahale edebilmek anlamına gelir. Bu nedenle toprak üzerindeki güç ilişkisi yalnızca coğrafi sahiplenmenin şimdiki zamanıyla sınırlı değildir; hangi yönetim düzeninin gelecekte mümkün olacağını belirleyen süreçlerin de parçası haline gelir. Mekânsal egemenlik, böylece zamansal bir kuruculuk kapasitesi kazanır: Bir yerin bugün kim tarafından kontrol edildiği, yarın hangi idari düzenin işletilebileceğine ilişkin koşulları değiştirebilir.

2022 Pretoria Barış Anlaşması'nın yeniden sınanması, bu kuruculuğun diplomatik düzeydeki karşılığını oluşturur. Barış anlaşmaları, belirli taraflar arasında yükümlülükler, güvenlik düzenlemeleri ve siyasal geçiş mekanizmaları oluşturan normatif çerçevelerdir. Ancak anlaşmaların uygulanabilirliği, tarafların fiilî kontrol alanlarından ve kurumsal kapasitelerinden bütünüyle bağımsız değildir. Mekelle'nin kontrolünün değişmesi, anlaşmanın uygulanması için varsayılan bazı siyasal ve idari koşulları etkileyebilir. Bu durum, askeri kontrol değişikliğinin anlaşmayı kendiliğinden hukuken ortadan kaldırdığı anlamına gelmez; fakat anlaşmanın öngördüğü düzen ile sahada oluşan güç ilişkileri arasında yeni uyumsuzluklar meydana getirebilir. Diplomatik gerçeklik yalnızca imzalanmış metinlerin normatif içeriğinden değil, bu metinlerin uygulanacağı mekânsal ilişkilerin fiilî durumundan da etkilenir. Barışın hukukî çerçevesi varlığını sürdürürken onu gerçekleştirmesi beklenen aktörlerin mekânsal konumları değişebilir; böylece normatif süreklilik ile maddi uygulama koşulları arasında gerilim oluşur.

Burada mekânın diplomatik olarak gerçeklik üretmesi, coğrafi alanın bağımsız bir irade veya norm koyucu özneye dönüştüğü anlamına gelmez. Normları oluşturan, yorumlayan ve uygulayan aktörler yine insan toplulukları, siyasal kurumlar ve devletlerdir. Ancak onların kararlarının uygulanabilirliği mekânsal koşullardan bağımsız gerçekleşmez. Bir yönetimin belirli bir bölge üzerindeki otoritesini ileri sürmesi ile o bölgede kararlarını fiilen uygulatabilmesi farklı durumlardır. Dolayısıyla diplomatik tanınma, hukuki yetki ve maddi kontrol birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte zorunlu olarak örtüşmez. Mekânın normatif kuruculuğu, toprağın kendi başına yasa üretmesinde değil, norm üretebilen aktörlerin yetkilerini gerçekleştirebilecekleri alanın maddi koşullarını belirlemesinde bulunur. Mekelle'nin kontrolünün değişmesi, bu nedenle diplomatik müzakerelerin yalnızca tarafların söylemleriyle değil, tarafların hangi bölgelerde hangi kararları uygulayabildikleriyle de bağlantılı olduğunu gösterir. Mekân, diplomasinin dışında bulunan nötr bir arka plan değil, diplomatik taahhütlerin gerçekleşebilirliğini etkileyen kurucu koşullardan biridir.

Bu ilişki, Carl Schmitt'in nomos kavramıyla da farklı bir açıdan düşünülebilir. Schmitt'in mekânsal düzen ve hukuk arasındaki çözümlemesinde toprak üzerindeki yerleşme, sahiplenme ve bölüşüm biçimleri, belirli hukuki ve siyasal düzenlerin kuruluşuyla ilişkilendirilir. Buradaki kavramsal katkı, normatif düzenin bütünüyle mekânsız ve yalnızca soyut kurallardan oluşan bir yapı olarak açıklanamayacağı düşüncesidir. Ancak fiilî toprak ediniminin hukuk üretme kapasitesini vurgulamak, zor yoluyla gerçekleştirilen her mekânsal kontrol değişikliğine meşruiyet tanındığı anlamına gelmemelidir. Bir fiilî durumun yeni idari ilişkileri mümkün kılması, söz konusu durumun normatif olarak haklı olduğunu kanıtlamaz. Mekânsal güç, hukukun toplumsal uygulanma koşullarını değiştirebilir; fakat fiilî güç ile hukuki haklılık arasındaki ayrımı kendiliğinden ortadan kaldıramaz. Tigray'daki gelişmenin ontolojik önemi de bu ayrımın korunmasında bulunur. Askeri kontrolün kurumsal etkisi gerçek olabilir; buna rağmen yönetimin meşruiyeti, hukuki yükümlülükler, sivil haklar ve toplumsal tanınma ayrıca değerlendirilmek zorundadır.

Mekânsal hâkimiyet ile toplumsal kabul arasındaki ilişki, normatif iktidarın bir başka sınırını oluşturur. Silahlı bir gücün kent merkezini kontrol edebilmesi, bütün sakinlerin yeni yönetimi meşru kabul edeceği veya idari kararların sorunsuz uygulanacağı anlamına gelmez. Kurumsal düzenin sürdürülebilmesi yalnızca zorlayıcı kapasiteye değil, kamu görevlilerinin işleyişine, altyapının kullanılabilirliğine, yerel topluluklarla kurulan ilişkilere ve belirli ölçülerde işbirliğine de bağlıdır. Dolayısıyla mekânsal hâkimiyet, normatif gerçekliğin kuruluşunu mümkün kılan güçlü bir koşul olmasına rağmen bütün kurucu koşulları tek başına içermez. Toprağı tutmak, kuralları uygulama kapasitesi kazandırabilir; ancak kuralların toplumsal meşruiyetini ve kalıcı kabulünü otomatik olarak üretmez. Bu ayrım, mekânın siyasal etkinliğini azaltmaz; tersine onun hangi ilişkiler aracılığıyla etkinlik kazandığını daha kesin biçimde belirler. Toprak, yönetimin maddi zeminidir; fakat yönetimin bütün toplumsal ilişkilerinin yerine geçmez.

Nihayetinde Mekelle'deki kontrol değişikliğinin açığa çıkardığı temel ontolojik dönüşüm, fiziksel mekânın siyasal kurumlarla ilişkisinin yalnızca dışsal bir yerleştirme ilişkisi olarak kavranamayacağıdır. Mekân, kurumların içerisinde bulunduğu coğrafi alan olmanın ötesinde onların yetkilerini gerçekleştirmesini, kurallarını uygulamasını ve gelecekteki düzenlerini tasarlamasını mümkün kılan maddi ilişkiler bütününe katılır. Kant'ın transandantal düzeyde açıkladığı mekânın biçimsel koşul oluşu, tarihsel ve siyasal düzeyde mekânın normatif içerik kazanmasıyla mantıksal olarak çürütülmez; fakat mekânı bütünüyle nötr ve edilgin kabul eden siyasal ontoloji yetersiz hale gelir. Lefebvre'in toplumsal olarak üretilen mekânı ile Schmitt'in mekânsal düzen ve hukuk arasındaki bağı, bu yetersizliği farklı yönlerden açığa çıkarır. Mekânsal hâkimiyet, fiziksel kontrolün kurumsal uygulanabilirliğe, kurumsal uygulanabilirliğin normatif düzene, normatif düzenin ise diplomatik ilişkilerin fiilî koşullarına dönüşebildiği bir nedensellik zinciri oluşturur. Mekelle'nin el değiştirmesi, bu zincirin somut bir örneğidir: Coğrafya değişmeden yönetim ilişkileri değişebilir; yönetim ilişkileri değiştiğinde aynı coğrafyanın siyasal gerçekliği de yeniden kurulabilir.

Tigray'daki çatışmanın 2022 barış düzenini yeniden sınaması, mekânın söz konusu kurucu niteliğini en keskin biçimde görünür kılar. Bir anlaşma barışı normatif olarak tesis etmeyi amaçlayabilir; ancak barışın gerçekleştirilmesi, tarafların güvenlik ve yönetim ilişkilerinin belirli mekânlarda sürdürülebilir hale gelmesini gerektirir. Askeri hâkimiyetin değişmesi, bu ilişkilerin uygulanma koşullarını dönüştürerek diplomatik düzenin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılabilir. Böylece mekânın siyasal gerçekliği, yalnızca sınırların nereden geçtiğiyle değil, sınırların içerisinde hangi otoritenin hangi kararları hangi ölçüde gerçekleştirebildiğiyle belirlenir. Mekân, normatif düzenin üzerine sonradan yerleştirildiği içeriksiz bir yüzey değildir; normların hangi koşullarda gerçeklik kazanacağını belirleyen maddi ve ilişkisel bir kurucu unsurdur. Mekelle'nin kontrolünü ele geçiren güçler yalnızca belirli koordinatlarda askeri üstünlük sağlamamış, aynı zamanda bu koordinatlarda hangi kurumsal düzenin kurulabileceğine ilişkin koşulları değiştirmiştir. En derindeki felsefi kırılma burada gerçekleşir: Toprağı kontrol etmek yalnızca mekânı elde tutmak değildir; o mekânda geçerli kılınabilecek kuralların, uygulanabilecek kararların ve kurulabilecek siyasal geleceğin imkânları üzerinde güç kazanmaktır. Mekânın nötrlüğü çözüldüğünde coğrafya, yalnızca tarihin gerçekleştiği yer olmaktan çıkar; tarihin hangi kurallarla gerçekleşebileceğini belirleyen koşullardan birine dönüşür.                                                

Niceliğin Mekânsallaşması

Seçim sandığı milyonlarca iradeyi sayısal bir sonuca dönüştürmeden önce, aynı iradelerin bir bölümü sokakları doldurarak kendilerine geçici bir beden kazandırır. Brezilya'da 25 Ekim'de gerçekleştirilecek cumhurbaşkanlığı ikinci turu öncesinde Luiz Inácio Lula da Silva'nın São Paulo'daki Paulista Bulvarı'nda geniş katılımlı bir miting düzenlemesi, rakibi Flávio Bolsonaro'nun ise belediye başkanları ve yerel yöneticilerle ittifaklarını güçlendirmeye yönelmesi, siyasal gücün henüz nihai seçim sonucuna dönüşmeden farklı biçimlerde somutlaştırılabildiğini gösterir. 11 Ekim'deki gösteri sırasında Paulista Bulvarı'nın geniş bir bölümü destekçiler tarafından doldurulurken Bolsonaro'nun yerel yöneticilerle gerçekleştirdiği görüşmeler, seçim rekabetinin örgütsel boyutunu görünür kıldı.

Miting ve siyasal ittifak, henüz seçimsel ölçümle kesinleştirilmemiş kolektif desteği gözlemlenebilir bir varoluş biçimine dönüştüren iki farklı somutlaştırma operatörüdür. Birincisi dağınık siyasal eğilimleri fiziksel olarak yoğunlaştırırken ikincisi aynı eğilimlerin kurumsal ve örgütsel bağlantılar aracılığıyla etkinlik kazanabileceği bir yapı oluşturur. Böylece siyasal nicelik, yalnızca gelecekte ortaya çıkacak oy toplamının soyut bir imkânı olarak kalmaz; mevcut zamanda bedenler, mekânlar ve ilişkiler üzerinden fiilî bir görünürlük kazanır.

Nicelik ile somutluk arasındaki ilişkinin belirleyici noktası, sayısal büyüklüğün kendiliğinden duyusal olarak bütünlüklü bir varlık meydana getirmemesidir. Bir siyasal hareketin milyonlarca destekçiye sahip olması mümkündür; ancak söz konusu destekçiler farklı şehirlerde, evlerde, işyerlerinde ve gündelik faaliyetler içerisinde dağıldıkları müddetçe tek bir kolektif varlık olarak doğrudan gözlemlenemezler. Destek miktarı anketlerle ölçülebilir, önceki seçim sonuçlarıyla karşılaştırılabilir veya istatistiksel olarak temsil edilebilir; fakat bu işlemler niceliğin kendisini ortak bir fiziksel mevcudiyete dönüştürmez. Miting, dağınık bireylerin belirli bir zamanda aynı mekânda toplanmasını sağlayarak bu ayrımı geçici olarak aşar. Paulista Bulvarı'nda bir araya gelen bedenler, birbirinden bağımsız bireysel destekleri ortak bir mekânsal yoğunluk biçiminde görünür kılmıştır. Mitingin ontolojik işlevi, siyasal niceliği üretmekten önce, mevcut fakat dağınık durumdaki siyasal eğilimlerin belirli bir bölümünü ortak bir mekânsal varoluş altında yoğunlaştırmaktır. Böylece nicelik, yalnızca hesaplanabilen bir büyüklük olmaktan çıkarak görülebilen, işitilebilen ve fiziksel olarak deneyimlenebilen bir toplumsal olgu haline gelir.

Burada soyuttan somuta geçiş, basit bir temsil değişikliğinin ötesinde gerçekleşir. Siyasal destek, bireylerin farklı konumlarda taşıdığı bir eğilim olarak düşünüldüğünde ilişkisel bakımdan mevcut, fakat kolektif görünürlük açısından dağınıktır. Miting sırasında aynı eğilim, karşılıklı fiziksel yakınlık aracılığıyla yeni özellikler kazanır: bireyler birbirlerinin varlığını doğrudan algılar, ortak sloganlara katılabilir, kendi tercihlerinin başkaları tarafından paylaşıldığını deneyimleyebilir ve kolektif bir hareketin parçası olduklarını hissedebilirler. Dolayısıyla miting, önceden var olan desteği yalnızca sergilemez; destekçiler arasındaki ilişki biçimini de değiştirebilir. Mekânsal yoğunlaşma, niceliğin görünürlüğünü artırırken görünür kıldığı niceliğin kendi içsel örgütlenmesine de müdahale eder. Dağınık bireyler birbirlerini hesaba katmayan destekçiler olarak bulunabilirken aynı meydanda karşılaştıklarında karşılıklı farkındalık taşıyan bir topluluğa dönüşebilirler. Soyut desteğin mekânsal somutlaşması, böylelikle yalnızca epistemolojik bir görünürlük değil, belirli koşullarda yeni toplumsal ilişkiler üreten ontolojik bir dönüşümdür.

Hannah Arendt'in görünüş alanı (space of appearance) kavramı, söz konusu dönüşümün siyasal mahiyetini anlamak için uygun bir zemin oluşturur. Arendt açısından siyasal alan, yalnızca devlet kurumlarının fiziksel olarak yerleştiği mekânlardan meydana gelmez; insanların eylem ve söz aracılığıyla birbirlerine görünür oldukları ilişkisel bir alandır. Ortak kamusal eylem, bireylerin başkalarıyla birlikte davranabildiklerini ve belirli bir siyasal gerçekliği kolektif olarak ortaya koyabildiklerini gösterir. Paulista Bulvarı'ndaki miting de bu bakımdan yalnızca önceden belirlenmiş bir siyasal kimliğin sergilendiği sahne değildir; destekçilerin bir araya gelerek kamusal görünürlük ürettikleri bir karşılaşma alanıdır. Ancak burada Arendtçi anlamda siyasal eylemin bütün boyutlarını seçim kampanyasına indirgemek de doğru olmaz. Her kolektif gösteri, özgür ve çoğulcu siyasal eylemi aynı ölçüde gerçekleştirmek zorunda değildir. Yine de meydan, siyasal varlığın sonradan yerleştirildiği nötr bir yüzey olmaktan çıkarak, kolektif eylem aracılığıyla siyasal görünürlüğün üretildiği geçici bir kurucu mekâna dönüşebilir. Böylelikle siyasal nicelik yalnızca sayılar arasında değil, bedenlerin birbirleriyle kurduğu kamusal ilişkiler içerisinde de gerçeklik kazanır.

Bununla birlikte kalabalığın fiziksel büyüklüğü ile temsil ettiği siyasal toplam birbirine özdeş değildir. Paulista Bulvarı'nı dolduran binlerce insan, belirli bir siyasal desteğin gözlemlenebilir biçimidir; fakat orada bulunmayan seçmenlerin tercihleri hakkında tek başına kesin bir sonuç vermez. Bir mitinge katılmak, oy kullanmaktan farklı maliyetler, motivasyonlar ve örgütsel koşullar gerektirir. Destekçiler arasındaki katılım isteği, ulaşım olanakları, gösterinin düzenlendiği yer ve örgütlenme kapasitesi, kalabalığın büyüklüğünü etkileyebilir. Dolayısıyla miting, siyasal niceliğin bütünü değil, siyasal niceliğin belirli koşullarda mekânsallaştırılabilen bölümüdür. Buradaki ontolojik ayrım son derece önemlidir: Somutlaşma, temsil edilen bütünlüğün eksiksiz gerçekleşmesi anlamına gelmez. Kalabalık, kendisinden daha geniş bir siyasal topluluğun göstergesi olarak işlev görebilir; ancak gösterge ile gösterilen arasındaki ilişki hiçbir zaman zorunlu bir sayısal özdeşlik oluşturmaz. Mitingin siyasal etkisi de kısmen bu temsil ilişkisinden kaynaklanır. Belirli sayıda insanın fiziksel mevcudiyeti, çok daha geniş bir toplumsal gücün görünür ifadesi olarak algılanabilir.

Elias Canetti'nin Kitle ve İktidar eserinde çözümlediği kitlesel deneyim, niceliğin mekânsal yoğunlaşmayla kazandığı niteliksel dönüşümü daha ileri taşır. Canetti'nin kitle çözümlemesinde bireyler arasındaki olağan mesafelerin aşılması, ortak yönelim, büyüme eğilimi ve özellikle deşarj (Entladung) olarak tanımlanan eşitlenme deneyimi belirleyicidir. Birbirlerinden toplumsal konum, deneyim ve gündelik ilişkiler bakımından farklı olan bireyler, kalabalığın içerisinde belirli bir ortaklığa katılarak farklılıklarını geçici olarak arka plana itebilirler. Seçim mitinginde bireylerin ortak sloganlar etrafında birleşmesi, bu deneyimin siyasal bir biçimi olarak düşünülebilir. Kitlenin özgünlüğü, çok sayıda bireyin yan yana bulunmasından değil, yan yana bulunmanın bireyler arasındaki ilişkiyi değiştirerek yeni bir kolektif deneyim üretmesinden kaynaklanır. Böylelikle siyasal nicelik belirli bir eşiğin ardından yalnızca sayısal büyüklük olarak algılanmaz; birlikte hareket edebilme kapasitesinin görünür ifadesine dönüşür. Ancak kolektif coşkunun geçici eşitliği, bireyler arasındaki kalıcı toplumsal eşitsizlikleri veya siyasal farklılıkları ortadan kaldırmaz. Kalabalığın oluşturduğu birlik, toplumsal bütünlüğün tamamlanması değil, belirli bir anda gerçekleşen ortak deneyimdir.

Mitingin başka bir belirleyici işlevi, siyasal geleceğin henüz gerçekleşmemiş bir niceliğini şimdiki zamanın duyusal gerçekliğine taşımasıdır. İkinci turda kullanılacak oyların toplamı henüz bilinmezken mevcut destekçiler, kendi tercihlerini gelecekteki seçim sonucundan bağımsız olarak kamusal alanda görünür kılabilirler. Böylece miting, seçim sonucunu önceden gerçekleştirmez; fakat gelecekte gerçekleşmesi istenen siyasal topluluğun şimdiki zamanda kısmi bir temsiline imkân verir. Miting, geleceğe ait seçimsel niceliğin belirli bir bölümünü şimdiki zamanda mekânsal olarak sahneleyen zamansal bir operatördür. Burada geleceğin maddi olarak önceden meydana geldiği ileri sürülemez; gerçekleşen şey, geleceğe ilişkin siyasal beklentinin mevcut bedenler ve eylemler aracılığıyla somutlaştırılmasıdır. Katılımcılar yalnızca hangi sonucu istediklerini ifade etmez; istedikleri sonucun arkasında mevcut bir toplumsal güç bulunduğunu göstermeye çalışırlar. Bu nedenle seçim mitingi, oy verme işleminin basit bir provası değildir. Oy verme, bireysel tercihleri kurumsal olarak sayılabilir hale getirirken miting, tercihlerin bir bölümünü kolektif mevcudiyet üzerinden gözlemlenebilir kılar.

Siyasal görünürlüğün nedensel etkisi, kamusal algı ile kolektif davranış arasında kurduğu geri besleme ilişkisinde belirginleşir. Bireyler bir siyasal harekete katılmadan önce kendileriyle benzer görüşleri paylaşan başkalarının varlığını, örgütlenme kapasitesini ve etkinliğini değerlendirebilirler. Kalabalık bir miting, söz konusu değerlendirmeyi etkileyebilecek görsel ve toplumsal bilgi üretir. Daha önce dağınık ve birbirinden habersiz bulunan destekçiler, ortak bir gücün parçası olduklarını görebilir; dışarıdan gözlemleyenler de hareketin kamusal mobilizasyon kapasitesine ilişkin yeni değerlendirmeler yapabilir. Burada nicelik, yalnızca önceden oluşmuş siyasal desteğin sonucu olarak kalmaz; gelecekteki siyasal davranışları etkileyebilecek nedenlerden birine dönüşebilir. Siyasal niceliğin görünür kılınması, niceliğe ilişkin toplumsal beklentileri değiştirebilir; değişen beklentiler ise yeni katılım biçimlerini etkileyebilir. Dolayısıyla miting, mevcut desteği pasif biçimde kaydeden bir ölçüm aracı değildir. Destek hakkındaki kamusal bilgiyi dönüştürerek kendi temsil ettiği siyasal gerçekliğin sonraki oluşumuna katılabilir. Bununla birlikte görünürlüğün artması, aynı yönde daha fazla seçmen desteği oluşacağını garanti etmez; karşıt mobilizasyonu da teşvik edebilir.

Mekânsal somutlaşmanın etkisi, Paulista Bulvarı'ndaki gösteri sırasında ulaşım düzeninin geçici olarak değiştirilmesinde maddi bir karşılık buldu. Kalabalık nedeniyle Trianon-Masp metro istasyonunun kapatılması ve yolcu akışının alternatif istasyonlara yönlendirilmesi, siyasal bir toplantının şehir altyapısının işleyişini değiştirebildiğini gösterdi.

Burada siyasal nicelik artık yalnızca gözlemlenen bir büyüklük değildir; şehir içerisinde hareket eden başka insanların güzergâhlarını, ulaşım kararlarını ve kamusal mekânın kullanım biçimlerini etkileyen fiziksel bir belirlenimdir. Kalabalığın mekânsal yoğunluğu, altyapının olağan düzenini yeniden örgütlemeyi gerektirmiştir. Soyut siyasal desteğin somutlaşması, yalnızca desteğin görünür hale gelmesiyle sınırlı kalmaz; görünürlüğün gerçekleştiği mekânın işleyişini de değiştirebildiği ölçüde maddi nedensellik kazanır. Seçim gününde oy toplamına dönüşecek iradelerin belirli bir bölümü, seçimden önce şehir yaşamının fiziksel koşullarını değiştirebilecek bir kolektif varlık olarak bulunur. Bu durum mitingin kurucu gücünü yalnızca simgesel temsil üzerinden değil, gündelik hayatın maddi organizasyonu üzerinden de açıklamayı mümkün kılar.

Flávio Bolsonaro'nun yerel yöneticilerle gerçekleştirdiği görüşmeler ise siyasal somutlaştırmanın kalabalık yoğunluğundan farklı bir mekanizmasını temsil eder. Paulista Bulvarı'ndaki miting, bireyleri ortak bir fiziksel alanda birleştirerek görünürlük üretirken belediye başkanları, meclis üyeleri ve bölgesel yöneticilerle kurulan ittifaklar, farklı yerleşimlerde bulunan siyasal ve örgütsel kapasiteleri birbirine bağlamayı amaçlar. Burada güç, aynı anda aynı yerde bulunan bedenlerin toplamıyla değil, birbirinden uzak aktörlerin ortak hareket edebilme potansiyeliyle belirlenir. Bir belediye başkanının belirli bir adayla ittifak kurması, yönettiği bölgedeki seçmenlerin tamamının aynı adayı desteklediği anlamına gelmez; ancak yerel örgütlenme, kamusal tanınırlık ve siyasal iletişim ağları üzerinden yeni faaliyet imkânları sağlayabilir. İttifak, dağınık siyasal kapasiteyi tek bir mekâna yığmadan ortak bir ilişkisel yapıda birleştiren somutlaştırma operatörüdür. Böylece mitingin fiziksel yoğunlaştırmasına karşılık ittifakın kurumsal bağlantılandırması bulunur. İkisi de soyut siyasal destek iddialarına gözlemlenebilir biçimler kazandırır; fakat biri bedensel mevcudiyeti, diğeri örgütsel ilişkiyi temel alır.

Bu iki mekanizma arasındaki fark, siyasal mekânın yalnızca fiziksel yakınlık üzerinden kavranamayacağını da gösterir. Miting, belirli bir yerde toplanmış kalabalık aracılığıyla mekânsal yoğunluk üretirken ittifak, farklı coğrafyalardaki siyasal aktörler arasında kurulmuş bağlantılar üzerinden bir etki ağı meydana getirebilir. İlkinde siyasal gücün görünürlüğü aynı yerde bulunma koşuluna dayanır; ikincisinde siyasal gücün örgütlenmesi, farklı yerlerde bulunanların birbirleriyle ilişkili hale gelmesine bağlıdır. Siyasal gücün iki ayrı mekânsal topolojisi bulunur: yoğunlaşma ve bağlantılanma. Yoğunlaşma, mevcut aktörleri sınırlı bir alanda bir araya getirerek kolektif mevcudiyet oluşturur; bağlantılanma ise fiziksel olarak dağılmış aktörlerin farklı mekânlarda ortak siyasal faaliyetler yürütebilmesine imkân tanır. Brezilya'daki iki kampanya etkinliğinin ontolojik bakımdan karşılaştırılabilir olması, tarafların aynı siyasi yöntemi izlemesinden değil, farklı yöntemlerle siyasal kapasiteyi somut ilişkilere dönüştürmelerinden kaynaklanır.

Pierre Bourdieu'nün simgesel sermaye ve siyasal temsil üzerine geliştirdiği kavramlar, bu farklılığı daha derin bir düzeye taşır. Siyasal temsilci, yalnızca kendi bireysel varlığını kamusal alanda sunmaz; kendisini destekleyen bir topluluğun adına konuşma yetkisi de ileri sürer. Ancak topluluğun temsil edilmesi ile temsilcinin topluluğun tamamını fiilen kontrol etmesi birbirinden ayrıdır. Mitingde lider, fiziksel olarak bulunan destekçiler aracılığıyla kendi temsil iddiasına görünür bir dayanak kazandırabilir. İttifakta ise farklı kurumlarda yetki sahibi aktörler, ortak siyasal yönelimlerini açıklayarak birbirlerinin örgütsel konumlarına dayanan temsil ilişkileri kurabilirler. Simgesel sermayenin siyasal işlevi, belirli bir desteğin yalnızca var olması değil, başkaları tarafından tanınabilir ve hesaba katılabilir bir güç olarak algılanabilmesidir. Mitingin kalabalığı ve ittifakın kurumsal niteliği, farklı yollarla bu tanınabilirliği artırabilir. Siyasal güç böylelikle yalnızca sahip olunan niceliksel kaynaklardan değil, söz konusu kaynakların hangi biçimde temsil edildiğinden de etkilenir.

Ancak görünürlüğün artırılmasıyla siyasal gerçekliğin nesnel olarak büyümesi arasındaki ayrım korunmalıdır. Bir siyasal hareket, sahip olduğu destek miktarını değiştirmeden bu desteğin kamusal görünürlüğünü artırabilir. Aynı şekilde yeni bir ittifak, mevcut siyasal aktörler arasındaki ilişkileri değiştirse bile seçmenlerin tamamının tercihlerini değiştirmek zorunda değildir. Burada birbirinden ayrılabilen üç düzey bulunur: siyasal desteğin mevcut büyüklüğü, söz konusu desteğin kamusal temsil biçimi ve temsilin yeni siyasal davranışlar üretme kapasitesi. Miting, ikinci düzeyde güçlü bir görünürlük yaratabilir; ittifak ise üçüncü düzeyde örgütsel etkinlik için imkân sağlayabilir. Fakat hiçbirinin seçimsel karşılığı önceden kesin olarak belirlenmiş değildir. Bu ayrım, siyasal gösteriyi sandığın yerine koyan düşünsel yanılgıyı da sınırlar. Meydan, orada bulunanların varlığını kanıtlar; ancak bulunmayanların siyasal tercihini aynı kesinlikle temsil edemez. Örgütsel ittifak da belirli yöneticilerin işbirliğini gösterebilir; fakat onların ilişkili olduğu bütün seçmenlerin iradesini kendiliğinden devralamaz.

Siyasal somutlaştırmanın asıl paradoksu, görünür hale getirdiği niceliği hiçbir zaman bütünüyle tüketememesidir. Kalabalık, temsil etmeye çalıştığı daha geniş siyasal topluluğun yalnızca belirli bir bölümünü içerirken ittifak ağı da ilişki kurduğu bölgelerdeki bütün siyasal eğilimleri kendi içerisinde toplayamaz. Dolayısıyla somutlaştırma, temsil edilen siyasal gerçekliğin eksiksiz kopyalanması değil, onun belirli özelliklerinin seçilerek görünür hale getirilmesidir. Her siyasal somutlaştırma, görünür kıldığı gücün yanı sıra temsil edemediği bir fazlalık da bırakır. Mitingin dışında kalan destekçiler, ittifakların dışında bulunan aktörler ve henüz karar vermemiş seçmenler, gösterilen siyasal gerçekliğin sınırlarını aşmaya devam eder. Bu nedenle meydandaki kalabalığın veya örgütsel ittifakların siyasal varlığın tamamını temsil ettiği varsayımı, somutlaştırma operatörünün işlevini mutlaklaştırmaktan kaynaklanır. Operatör, soyut ilişkilere gözlemlenebilir biçim kazandırır; fakat onların bütün içeriğini tek bir mekânsal veya kurumsal biçime indirgemez.

Burada niceliğin niteliksel dönüşümü, yalnızca daha fazla insanın görünür hale gelmesinde değil, görünürlüğün yeni bir toplumsal ilişki üretmesinde bulunur. Bir siyasal hareketin destekçilerinin birbirlerinden habersiz bulunmasıyla aynı destekçilerin kamusal bir gösteride ortak hareket edebilmesi arasında yalnızca fiziksel konum farkı yoktur. Ortak eylem, koordinasyon, karşılıklı farkındalık ve örgütlenme kapasitesi gibi yeni ilişkisel özellikler meydana getirir. Benzer biçimde birbirinden bağımsız çalışan yerel yöneticilerin siyasal ittifak kurması, mevcut ilişkilerin toplamına indirgenemeyen yeni koordinasyon olanakları oluşturabilir. Niceliğin mekânsal veya kurumsal örgütlenmesi, niceliğe önceden sahip olmadığı belirli niteliksel işlevler kazandırabilir. Ancak bu dönüşüm her durumda doğrusal biçimde gerçekleşmez. Büyük bir kalabalık zayıf örgütlenmeye sahip olabilir; sınırlı sayıda kurumsal aktör ise geniş bir koordinasyon ağı oluşturabilir. Dolayısıyla siyasal gücün belirleyici unsuru yalnızca aktör sayısı değil, aktörlerin hangi ilişkiler içerisinde bir araya geldiğidir.

Brezilya'daki seçim rekabetinin aynı şehirde iki farklı somutlaştırma mekanizması üzerinden ilerlemesi, siyasal varlığın ontolojik çoğulluğunu görünür kılar. Lula'nın Paulista Bulvarı'ndaki mitingi, kolektif desteğin fiziksel mevcudiyetini öne çıkarırken Flávio Bolsonaro'nun yerel yöneticilerle görüşmeleri, mevcut siyasal kapasitenin örgütsel ilişkiler içerisinde nasıl birleştirilebileceğine odaklanmıştır. Bu farklılık, hangi yöntemin seçim açısından daha etkili olacağını kendiliğinden belirlemez; fakat siyasal etkinliğin tek bir görünürlük biçimine indirgenemeyeceğini gösterir. Siyasal güç, aynı yerde bulunan bedenlerin yoğunluğunda da farklı yerlerde bulunan kurumların bağlantılarında da somutlaşabilir. Her iki durumda da soyut destek iddiaları, başkalarının gözlemleyebileceği ve değerlendirebileceği ilişkisel yapılara dönüştürülür. Seçim rekabetinin kamusal niteliği, yalnızca adayların söylediklerinden değil, söz konusu adayların hangi toplumsal ilişkileri görünür kılabildiklerinden de oluşur.

Nihayetinde miting, siyasal niceliğin mekânsal bir varlığa dönüşmesinin en belirgin örneklerinden biridir; fakat onu yalnızca kalabalığın büyüklüğüyle açıklamak, gerçekleştirdiği ontolojik işlemi eksik bırakır. Miting, dağınık destekçileri belirli bir zamanda yoğunlaştırır, ortak görünürlük oluşturur, katılımcıların birbirlerini algılama biçimini değiştirebilir, kamusal beklentileri etkileyebilir ve fiziksel mekânın işleyişine doğrudan müdahalede bulunabilir. İttifak ise farklı coğrafyalara dağılmış kurumsal aktörlerin ilişki ağlarını yeniden düzenleyerek siyasal kapasiteye başka bir somutluk kazandırır. Her iki durumda da siyasal nicelik, seçim sonucundan önce toplumsal gerçeklik içerisinde belirli etkiler üretmeye başlar. Soyut siyasal destek, kendisini temsil eden bedenler ve kurumlar aracılığıyla nedensel etkinlik kazandığında yalnızca bilinen bir büyüklük olmaktan çıkar; başkalarının davranışlarını etkileyebilen ilişkisel bir güce dönüşür.

Brezilya'daki gelişmenin temel felsefi sonucu, siyasal niceliğin varlığı ile onun somutlaşma biçimlerinin birbirinden ayrılabilmesi, fakat birbirinden bütünüyle bağımsız olmamasıdır. Sandık, dağınık bireysel tercihleri seçimsel bir toplam halinde birleştirir; miting, aynı tercihlerin bir bölümünü fiziksel yakınlık aracılığıyla görünür hale getirir; ittifak, farklı kurumsal konumlardaki siyasal kapasiteleri ortak bir bağlantı düzeninde örgütler. Sandık niceliği hesaplar, miting niceliği mekânsallaştırır, ittifak niceliğin örgütsel etkinliğini yapılandırır. Bunların hiçbiri siyasal iradenin bütün varoluşunu tek başına tüketmez; ancak her biri söz konusu iradenin farklı bir gerçeklik düzeyinde sonuç üretmesine imkân verir. Paulista Bulvarı'nı dolduran kalabalığın ontolojik önemi de yalnızca kaç kişinin orada bulunmasında değil, bireysel olarak dağılmış siyasal eğilimlerin geçici bir kolektif mevcudiyete dönüşmesindedir. Miting, siyasal varlığı yaratmak zorunda olmadan ona beden kazandırır; ittifak ise o bedeni tek bir yerde toplamadan siyasal kapasiteye ilişkisel bir örgütlenme kazandırabilir. Böylece henüz sandıkta tamamlanmamış nicelik, kamusal alanda çoktan somut bir gerçeklik olarak etkide bulunmaya başlamıştır.                                                                                                                                                       

Mümkünlüğün İktidarı

Pervaneleri dönmeyen, kamerası kayıt almayan ve bir çekmecede hareketsiz duran drone, nasıl olur da henüz gerçekleştirmediği bir eylem nedeniyle siyasal denetimin konusu haline gelir? Pekin'de 15 Kasım 2026'da yürürlüğe girecek düzenleme, bu soruyu somut bir hukuki gerçekliğe dönüştürüyor. Çin'in başkentinde insansız hava araçlarının yalnızca uçurulması değil, bulundurulması, depolanması ve temel bileşenlerinin belirli istisnalar dışında kent içerisinde tutulması da yasaklanıyor. Düzenleme öncesinde cihaz sahiplerinin dronlarını başka bölgelere taşıması, satması veya yetkili geri alım merkezlerine teslim etmesi öngörülüyor.

Böylelikle kamusal güvenliğin konusu, gerçekleştirilmiş bir uçuş faaliyetinden uçuşu mümkün kılan maddi kapasitenin kendisine doğru genişliyor. İktidar, yalnızca fiilleri sınırlandırmakla yetinmeyip fiillerin gerçekleşmesini mümkün kılan nesnel koşulları da denetleyebildiğinde, davranış üzerindeki egemenlik mümkünlük üzerindeki egemenliğe dönüşür. Hukuki müdahalenin hedefinde artık yalnızca yapılmış olan değil, belirli bir nesnenin mevcudiyeti sayesinde ileride yapılabilecek olan da bulunmaktadır.

Fiil ile fiilin mümkünlük koşulları arasındaki ayrım, bu dönüşümün ontolojik temelidir. Bir droneun uçurulması, belirli bir zamanda gerçekleştirilen gözlemlenebilir eylemdir; droneun bulundurulması ise söz konusu eylemi gerçekleştirebilme kapasitesinin maddi taşıyıcısına erişim anlamına gelir. İki durum aynı nedensel zincire ait olmakla birlikte aynı ontolojik statüye sahip değildir. Kullanım, kapasitenin belirli bir etkinlik biçiminde gerçekleşmesini; bulundurma ise kapasitenin henüz gerçekleşmemiş kullanım biçimlerinden bağımsız olarak erişilebilir olmasını ifade eder. Pekin'deki düzenlemenin dikkat çekici özelliği, hukuki müdahaleyi bu ikinci düzeye taşımasıdır. Devlet, belirli bir hava sahasında izinsiz uçuş yapılmasını engellemeye çalışmakla sınırlı kalmaz; uçuşa elverişli aracın yetkisiz kişiler tarafından aynı coğrafyada bulundurulmasını da önlemeye yönelir. Fiilin yasaklanması davranışı sınırlandırırken fiilin maddi imkânının yasaklanması, davranışın ortaya çıkabileceği nedensel altyapıyı hedef alır. Böylece hukuki denetim, olayın gerçekleştiği andan önceki kapasite durumuna doğru genişler.

Aristotelesçi dynamis ve energeia ayrımı, buradaki kategorik kaymayı açıklamak için elverişli bir başlangıç oluşturur. Potansiyel, belirli bir etkinliğin henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen gerçekleştirilebilirliğini ifade ederken aktüellik, ilgili kapasitenin belirli bir gerçekleşme biçiminde bulunmasıdır. Kullanılmayan bir drone, uçuş bakımından potansiyel bir kapasite taşır; fakat bu kapasiteyi taşıyan teknik düzenek mevcut olduğundan bütünüyle gerçek dışı değildir. Pekin'deki yasak, tam da bu ayrımı hukuki düzeyde yeniden örgütler. Uçuş henüz aktüelleşmemişken uçuş kapasitesinin bulundurulması bağımsız bir düzenleme konusu haline gelir. Potansiyel, kendi fiiline dönüşmeden hukuki sonuç üretmeye başladığı anda, aktüelleşmemiş olmak onu iktidarın müdahale alanının dışında tutmaya yetmez. Bununla birlikte potansiyel ile aktüelin metafizik bakımdan özdeşleştiği ileri sürülemez. Gerçekleşmemiş uçuş yine gerçekleşmemiştir; hukuken düzenlenen güncel davranış ise cihazın bulundurulmasıdır. Yenilik, henüz icra edilmemiş bir eylemin maddi mümkünlüğünün, kendi başına şimdiki zamanda normatif değerlendirmeye tabi kılınmasıdır.

Mümkünlüğün yönetilmesi, iktidarın zamansal yönelimini de dönüştürür. Gerçekleşmiş bir fiile yönelen hukuki müdahale, geçmişte meydana gelen davranışı değerlendirir ve onun sonuçlarına karşılık verir. Önleyici düzenleme ise gelecekte ortaya çıkabilecek olayları hesaba katarak henüz gerçekleşmemiş ihtimallerin bugünkü maddi koşullarına müdahale eder. Pekin'deki drone yasağının uygulanması için herhangi bir cihazın izinsiz uçuş yapmış olması gerekmeyecek; mevzuattaki istisnalar dışında cihazın veya temel bileşenlerinin bulundurulması, yürürlük tarihinden itibaren başlı başına yasak kapsamında bulunacaktır. Gelecekte gerçekleşebilecek bir eylem, bugünkü nesnelerin hukuki statüsünü belirleyen nedenlerden birine dönüşür. Burada geleceğin geçmişe doğru fiziksel nedensellik uyguladığı söylenemez; etkili olan, geleceğe ilişkin risk değerlendirmesinin şimdiki zamanda kurumsal bir karar haline gelmesidir. Böylelikle siyasal iktidar, olayları gerçekleştikten sonra düzenleyen bir otorite olmanın yanında, olayların meydana gelebileceği koşulları önceden biçimlendiren bir mümkünlük yöneticisi olarak belirginleşir.

Michel Foucault'nun iktidar çözümlemeleri, söz konusu mekanizmanın bireysel davranış denetiminden daha geniş bir düzeneğe nasıl dönüştüğünü kavramayı mümkün kılar. Disipliner iktidar, bedenlerin hareketlerini, konumlarını ve davranışlarını düzenleyerek belirli normlara uygun özne ve faaliyetler üretirken güvenlik düzenekleri, olayların gerçekleşme ihtimallerini ve bu ihtimallerin içinde bulunduğu çevresel koşulları yönetmeye yönelir. Foucault'nun dispositif kavramıyla ifade ettiği iktidar düzeneği, yalnızca yasaklayıcı kurallardan değil, kurumların, teknik araçların, sınıflandırmaların, bilgi biçimlerinin ve uygulama pratiklerinin oluşturduğu ilişkiler bütününden meydana gelir. Pekin'deki drone düzenlemesi bu bakımdan yalnızca belirli bir davranışı hukuken yasaklamaz; cihazların satışını, taşınmasını, depolanmasını, geri alınmasını ve izinli kullanımını düzenleyen daha geniş bir mekanizma kurar. İktidarın etkinliği, tek tek fiilleri durdurabilme kapasitesinin ötesine geçerek fiilleri mümkün kılan maddi çevrenin nasıl örgütleneceğini belirleme kapasitesine dayanır. Denetlenen şey yalnızca gökyüzündeki hareket değil, söz konusu hareketin gelecekte ortaya çıkmasını sağlayabilecek teknik nesnelerin toplumsal dağılımıdır.

Düzenlemenin temel bileşenleri de kapsaması, mümkünlük altyapısına yönelen müdahalenin ne kadar geriye doğru genişleyebileceğini gösterir. Tamamlanmış bir drone belirli bir uçuş kapasitesinin maddi taşıyıcısıdır; motor, kontrol sistemi veya diğer temel parçalar ise bir araya getirildiklerinde söz konusu kapasitenin oluşturulmasına katkıda bulunabilir. Hukuki denetimin bu parçalara kadar uzanması, yalnızca tamamlanmış teknik aracın değil, aracın meydana getirilebilirliğinin de düzenleme konusu haline gelmesi demektir. Böylece müdahale, eylemden araca, araçtan aracın kurucu bileşenlerine doğru ilerler. İktidar, fiilin mümkünlük koşullarını denetlemeye başladığında, söz konusu koşulların kendi mümkünlük koşullarına kadar uzanan bir müdahale zinciri oluşturabilir. Uçuşu yasaklamak yeterli görülmediğinde uçuş aracının bulundurulması; aracın bulundurulmasını sınırlamak yeterli görülmediğinde ise aracın oluşturulmasını mümkün kılan parçaların dolaşımı da denetim altına alınabilir. Hukuki müdahalenin hedefi artık yalnızca tamamlanmış bir işlev değil, işlevin maddi olarak kurulabilirliğidir.

Nesnenin ontolojik statüsünde meydana gelen değişim, bu denetim biçiminin daha az görünür fakat belirleyici bir sonucudur. Gündelik yaşamda drone, fotoğraf çekme, görüntü kaydetme, keşif yapma veya belirli alanları havadan gözlemleme imkânı sağlayan teknolojik bir araç olarak bulunabilir. Ancak güvenlik düzeni açısından aynı cihaz, gelecekte izinsiz hava sahası kullanımına veya başka riskli faaliyetlere imkân verebilen bir kapasite taşıyıcısı olarak değerlendirilebilir. Nesnenin fiziksel yapısı değişmediği halde hukuki sınıflandırmasının dayandığı ölçüt değişmektedir. Teknik nesne, yalnızca gerçekleştirdiği mevcut işlevler üzerinden değil, gerçekleştirebileceği muhtemel işlevler üzerinden de normatif bir statü kazanır. Böylece nesnenin geleceğe dönük kapasiteleri, onun şimdiki zamandaki hukuki konumuna dahil edilir. Aynı drone, teknik bakımdan aynı donanıma sahip olmasına rağmen farklı hukuki ve coğrafi koşullarda farklı davranışların konusu olabilir. Nesnenin maddi özdeşliği korunurken ilişkisel statüsü değişir.

Bu değişim, teknolojik nesnelerin bütünüyle nötr olduğu varsayımını da sorunlu hale getirir. Bir araç, yalnızca kullanıcısının iradesinden ibaret değildir; maddi özellikleri aracılığıyla belirli eylemleri mümkün kılar, bazı eylemleri kolaylaştırır ve başka eylemleri sınırlandırır. Teknoloji felsefesinde affordance, yani eylem olanağı kavramıyla ilişkili biçimde düşünüldüğünde drone, insan bedeninin doğrudan gerçekleştiremediği belirli hareketleri teknik dolayım aracılığıyla mümkün kılar. Kullanıcı, kendi bedeniyle ulaşamadığı bir yüksekliğe cihaz aracılığıyla erişebilir; belirli mesafelerde gözlem yapabilir ve fiziksel konumunu değiştirmeden başka mekânlardan bilgi elde edebilir. Dolayısıyla droneun bulundurulması, kullanıcının mevcut hareketinden bağımsız olarak gelecekteki eylem repertuvarını genişletir. Teknolojik nesne, yalnızca fiilin edilgin aracı değil, öznenin gerçekleştirebileceği fiiller alanını genişleten maddi bir mümkünlük operatörüdür. Pekin'deki yasağın söz konusu nesneyi doğrudan hedef almasının ontolojik gerekçesi, tam da bu kapasite genişletici niteliğinde bulunur. Cihazın bulundurulmasının düzenlenmesi, kullanıcının henüz gerçekleştirmediği belirli eylemlere erişiminin önceden sınırlandırılması anlamına gelir.

Ancak bir eylemi gerçekleştirebilme kapasitesine sahip olmakla o eylemi gerçekleştirmeye niyetli olmak aynı şey değildir. Bir drone sahibi, cihazını yalnızca kişisel fotoğrafçılık amacıyla kullanmak isteyebilir; başka biri profesyonel araştırma yapmak için bulundurabilir. Her iki durumda da nesnenin teknik imkânları belirli ölçüde benzer olabilirken kullanıcıların niyetleri birbirinden farklıdır. Bulundurmayı esas alan genel düzenleme, tek tek bireylerin henüz oluşmamış veya açıklanmamış niyetlerini değerlendirmek yerine belirli teknik kapasitenin belirli bir mekânda bulunmasını sınırlamayı tercih eder. Potansiyel tehlike ile bireysel tehlikelilik arasındaki ayrım burada belirleyicidir: Tehlikeli bir kullanımın mümkün olması, cihazı bulunduran her bireyin tehlikeli bir eylem gerçekleştirme niyetinde olduğunu kanıtlamaz. Dolayısıyla bu tür bir önleyici müdahale, gelecekteki davranışların kesin olarak bilindiği iddiasına değil, belirli risklerin maddi koşullarına erişimin önceden sınırlandırılması tercihine dayanır. Kamu güvenliği bakımından bu yaklaşımın gerekliliği ve orantılılığı ise ayrı bir siyasal ve hukuki değerlendirme gerektirir.

Pekin'in idari sınırları, mümkünlüğün nasıl coğrafi olarak yeniden dağıtıldığını da gösterir. Düzenleme öncesinde drone sahiplerine cihazlarını başkent dışına çıkarma, geri alım programlarına katılma veya yetkili yöntemlerle elden çıkarma seçenekleri sunulması, teknik kapasitenin bütünüyle ortadan kaldırılmasının zorunlu olmadığını ortaya koyar. Cihazın Pekin dışına taşınması, onun fiziksel özelliklerini değiştirmez; ancak belirli bir coğrafyada bulundurulmasına ilişkin yasağın kapsamı dışına çıkmasını sağlayabilir. Aynı teknik mümkünlük, coğrafi konumu değiştiğinde farklı bir hukuki gerçeklik kazanabilir. Böylece mekân yalnızca teknolojik eylemin gerçekleşeceği yüzey değil, teknolojik kapasitenin erişilebilirliğini belirleyen normatif bir koşul haline gelir. İktidar, cihazın ne yapabileceği kadar nerede bulunabileceğini de düzenleyerek belirli eylemlerin coğrafi mümkünlüğünü yeniden dağıtır. Bir kentin sınırı, böylelikle yalnızca idari yetkinin bittiği çizgi değil, belirli teknik kapasitelerin hangi koşullarda bulundurulabileceğini ayıran hukuki bir eşik işlevi görür.

Düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce insanların cihazlarını elden çıkarmaya başlaması, gelecekteki hukuki normun şimdiki davranışları nasıl dönüştürebildiğini gösteren başka bir katmandır. Yasak henüz uygulanmaya başlanmamış olsa bile yürürlük tarihi, bireylerin mevcut mülkiyet ve kullanım kararlarını etkileyebilir. Drone sahibi, gelecekte bulundurulması yasaklanacak bir cihazı bugün satarak veya başka bölgeye taşıyarak yaklaşan hukuki değişime uyum sağlayabilir. Burada norm, yürürlüğe girmeden önce de beklenti aracılığıyla davranışlar üzerinde nedensel etkide bulunur. Gelecekte uygulanacak bir yasak, mevcut zamanda oluşturduğu uyum beklentisi sayesinde kendi maddi koşullarını yürürlük tarihinden önce değiştirmeye başlayabilir. Böylelikle hukukun zamansal etkinliği, yalnızca resmen uygulanmaya başladığı andan ibaret kalmaz; duyurulmasıyla oluşturduğu beklentiler, yasağın gelecekte düzenleyeceği nesnelerin bugünkü dağılımını değiştirebilir. İktidarın mümkünlük üzerindeki müdahalesi, bu anlamda yalnızca gelecekteki fiilleri değil, gelecekteki düzenlemeye hazırlık amacıyla bugünden gerçekleştirilen fiilleri de etkiler.

Mülkiyet ile kullanım hakkı arasındaki ilişki de söz konusu dönüşüm içerisinde farklılaşır. Bir nesneye sahip olmak, o nesnenin bütün teknik kapasitelerini her yerde ve her koşulda kullanabilme yetkisini zorunlu olarak içermez. Hukuk, mülkiyetin farklı yetkilerini birbirinden ayırabilir; bulundurma, kullanma, taşıma ve devretme imkânlarını farklı biçimlerde düzenleyebilir. Pekin'deki yasak, özellikle fiziksel bulundurma ve depolama üzerinde yoğunlaştığı için mülkiyetin maddi kullanım koşullarını doğrudan etkiler. Birey cihazın sahibi olmayı hukuken belirli koşullarda sürdürebilse bile onu başkent içerisinde bulunduramayabilir. Mülkiyetin hukuki tanınması ile mülkiyetin nesne üzerinde sağladığı fiilî tasarruf kapasitesi aynı ontolojik düzey değildir. Böylelikle teknolojik nesnenin sahipliği, onun fiziksel mevcudiyetine ve kullanım imkânlarına ilişkin kamusal düzenlemelerden bağımsız mutlak bir yetki olarak işlemez. Mülkiyet, nesne ile sahibi arasında kurulmuş basit bir ikili ilişkiden ziyade farklı hukuki ve mekânsal koşullarla sınırlandırılabilen ilişkisel bir statü olarak belirginleşir.

Devletin belirli kullanım türleri için istisnai izin mekanizmaları oluşturması, mümkünlük yönetiminin ikinci yüzünü açığa çıkarır. Pekin'deki düzenleme; afet müdahalesi, güvenlik faaliyetleri, bilimsel araştırma, eğitim, üretim ve bazı tarımsal uygulamalar bakımından güvenlik değerlendirmesine bağlı özel kullanım olanakları öngörmektedir.

Bu durumda teknolojiye erişim bütün aktörler için aynı ölçüde ortadan kaldırılmaz; belirli kurumlar ve faaliyetler, özel yetkilendirme aracılığıyla yasak kapsamından ayrılabilir. İktidarın mümkünlük üzerindeki egemenliği, yalnızca neyin imkânsızlaştırılacağına değil, aynı kapasitenin kimler için yeniden mümkün kılınacağına karar verebilmesinde de bulunur. Genel sınırlama ile özel yetkilendirme birbirine karşıt uygulamalar gibi görünmesine rağmen aynı normatif mekanizmanın iki yönünü oluşturur. Birincisi belirli kapasitenin genel erişilebilirliğini daraltırken ikincisi bu kapasiteyi belirli aktörlere veya amaçlara bağlı olarak yeniden dağıtır. Böylece teknik mümkünlük, yalnızca nesnenin fiziksel özelliklerine değil, onu kullanacak öznenin kurumsal olarak nasıl tanındığına da bağlı hale gelir.

Burada güvenlik ile özgürlük arasındaki tartışma, yalnızca bir faaliyetin yasaklanıp yasaklanmaması meselesini aşar. Belirli riskleri azaltmak amacıyla tehlikeli kullanımın engellenmesi, kamu güvenliğinin olağan bir gereği olabilir. Buna karşılık risk azaltma adına söz konusu faaliyeti mümkün kılan nesnelerin geniş ölçekte sınırlandırılması, henüz sakıncalı davranışta bulunmamış bireylerin meşru kullanım olanaklarını da etkileyebilir. Önleyici müdahalenin özgün gerilimi, bazı olası zararların gerçekleşmesini engellemeye çalışırken aynı teknik kapasiteden doğabilecek zararsız veya toplumsal bakımdan yararlı faaliyetlerin imkânlarını da daraltabilmesidir. Mümkünlüğü kontrol etmek, yalnızca istenmeyen gelecekleri sınırlamak değildir; aynı maddi koşullardan doğabilecek farklı geleceklerin bir bölümünü de sınırlandırma riskini taşır. Bu nedenle düzenlemenin değerlendirilmesinde yalnızca hedeflenen güvenlik sonucu değil, etkilenen kullanım türleri, istisnaların kapsamı, uygulamanın orantılılığı ve daha az sınırlayıcı alternatiflerin bulunup bulunmadığı da önem kazanır.

En derindeki ontolojik dönüşüm, iktidarın nesnenin mevcut davranışını değil, nesnenin geleceğe dönük kapasitesini siyasal bir belirlenime dönüştürebilmesidir. Hareketsiz bir drone, herhangi bir izinsiz uçuş gerçekleştirmediği halde belirli eylemlerin mümkünlük koşullarını taşıdığı için düzenleme konusu olabilir. Bu durumda iktidarın müdahalesi, gerçekleşmiş davranışın ardından gelen bir tepki olmakla sınırlı kalmaz; davranışın henüz ortaya çıkmadığı aşamada onun maddi imkânlarına yönelir. Ancak burada potansiyelin fiile dönüşmeden suç olarak kabul edildiği gibi genel bir hükme ulaşmak doğru değildir; hukuka aykırı hale getirilen güncel davranış, ilgili istisnalar dışında cihazın bulundurulmasıdır. Fiilin mümkünlüğünün düzenlenmesi ile henüz işlenmemiş bir fiilin işlenmiş sayılması birbirinden farklıdır. Pekin örneğinin kavramsal önemi, bu ayrımın korunmasıyla daha açık hale gelir: Gelecekteki risklere müdahale etmek amacıyla bugünkü maddi erişimin hukuki statüsü yeniden tanımlanır.

Son kertede Pekin'deki drone yasağı, siyasal denetimin yalnızca davranışların sonuçlarıyla ilgilenen bir mekanizma olarak kavranamayacağını gösterir. İktidar, davranışları mümkün kılan araçların dolaşımını, depolanmasını, erişilebilirliğini ve kurumsal yetkilendirilmesini düzenleyerek fiillerin ortaya çıkabileceği alanı önceden biçimlendirebilir. Söz konusu mekanizma, doğrudan eylem üzerinde uygulanan denetimden daha geniştir; çünkü henüz gerçekleştirilmemiş çok sayıda eylemin ortak maddi koşuluna müdahale eder. Fiili denetleyen iktidar, gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan davranışla karşılaşır; mümkünlüğü denetleyen iktidar ise davranışın ortaya çıkabileceği koşulları kendi normatif düzeninin konusu haline getirir. Böylece egemenlik, yalnızca insanların ne yaptığını belirleyen kurallar aracılığıyla değil, insanların hangi araçlara sahip olabileceğini ve hangi eylemleri gerçekleştirme kapasitesini koruyabileceğini belirleyen koşullar aracılığıyla da işler.

Pekin'de henüz havalanmamış bir droneun hukuki müdahalenin konusu haline gelmesi, bu nedenle basit bir teknoloji kısıtlamasından daha derin bir siyasal ontoloji problemine işaret eder. Artık belirleyici soru yalnızca hangi eylemlerin yasaklandığı değildir; hangi eylemlerin mümkün kalmasına izin verildiği de siyasal düzenin kuruluşuna dahil olur. İktidarın fiilden onun mümkünlük altyapısına doğru genişlemesi, hukuki müdahalenin zamanını, nesnesini ve kapsamını değiştirir. Eylemden araca, araçtan bileşenlerine, mevcut kullanımdan gelecekteki kapasiteye uzanan söz konusu düzenleme mantığı, normatif iktidarın en temel özelliklerinden birini açığa çıkarır: Bir eylemi engellemenin en köklü yollarından biri, o eylem gerçekleştiğinde müdahale etmek değil, onun gerçekleşebilir olduğu maddi dünyayı önceden yeniden düzenlemektir.                                                                                                                                                

Belirsizliğin Nedenselliği

Bir aşının henüz bilimsel olarak kesinleşmemiş ikinci bir etkisi, o aşının uygulanacağı kliniklerde şimdiden yeni randevular oluşturabiliyorsa, doğruluk ile gerçeklik arasındaki ilişki alışılmış sırasını kaybetmiş demektir. İngiltere'de zona aşısının demans riskini azaltabileceğine ilişkin araştırmaların ardından aşıya yönelik talebin artması, bu ayrışmanın somut bir örneğini oluşturuyor. Bazı eczane zincirlerinde randevu sayısının bir önceki yıla göre iki katına çıkması, henüz kesinleşmemiş bir bilimsel ilişkinin insanların sağlık kararlarını değiştirebildiğini gösteriyor. Galler'de yürütülen geniş kapsamlı bir doğal deney, zona aşısıyla daha düşük demans riski arasında nedensel bir ilişki lehine bulgular sunarken başka araştırmalar farklı sonuçlara ulaşmış durumda; dolayısıyla demanstan korunma etkisinin kapsamı ve mekanizması henüz kesinleşmiş değil.

Buna rağmen insanların davranışları değişebiliyor. Bilginin doğruluk statüsünün tamamlanmamış olması, onun nedensel etkinlik kazanmasını engellemiyor; henüz doğrulanma sürecindeki bir ihtimal, mevcut toplumsal gerçekliğin fiilî nedenlerinden birine dönüşebiliyor. Böylelikle epistemolojik belirsizlik ile ontolojik etkililik aynı anda var olabiliyor: Bir önermenin doğru olup olmadığı henüz kesin olarak bilinmezken, o önermeye duyulan inanç gerçek davranışlar üretebiliyor.

Buradaki temel ayrım, önermenin doğruluk değeri ile önermenin toplumsal nedenselliği arasındadır. Zona aşısının demans riskini azaltıp azaltmadığı, araştırmalar aracılığıyla belirlenmesi gereken biyomedikal bir sorudur. Buna karşılık insanların aşının demansa karşı koruyucu olabileceğini düşünerek randevu almaları, önermenin kesin doğruluğundan bağımsız olarak gerçekleşebilen psikolojik ve toplumsal bir süreçtir. İki düzeyin birbirine karıştırılması, bilgi ile gerçeklik arasında zorunlu bir doğrulama sırası bulunduğu yanılsamasını oluşturur: Önce bilgi kesinleşecek, ardından davranış meydana gelecektir. Oysa insan eylemleri her zaman bu sırayı izlemez. Bireyler geleceğe ilişkin beklentiler, kısmi kanıtlar ve olasılık değerlendirmeleri aracılığıyla da karar alabilirler. Bir önermenin nesnel doğruluğu, onun nedensel etkinliğinin zorunlu önkoşulu değildir; önermenin doğru kabul edilmesi veya yeterince mümkün görülmesi, davranış üretmek için belirli koşullarda yeterli olabilir. Böylece bilgi, yalnızca dış dünyayı temsil eden edilgin bir içerik olmaktan çıkarak dış dünyadaki eylemlerin oluşumuna katılan etkin bir unsur haline gelir.

Bu ayrım, rasyonalizmin kesinlik idealiyle olumsal dünyanın işleyişi arasındaki gerilimi belirginleştirir. Özellikle Kartezyen gelenekte bilgi, kuşkuya dayanabilecek sağlam temellere ulaştırılmaya çalışılır; açık ve seçik kavrayış, güvenilir bilginin belirleyici ölçütlerinden biridir. Bununla birlikte klasik rasyonalizmin bütün biçimlerinin yalnızca kesin bilgiyle ilgilendiği veya olasılığa dayalı pratik kararları reddettiği söylenemez. Asıl karşıtlık, kesin bilginin ideal normatif statüsü ile belirsizlik altında gerçekleşen eylemin fiilî zorunluluğu arasında bulunur. Bilgi teorisi bir önermenin hangi gerekçelerle kabul edilebileceğini araştırırken toplumsal yaşam, bütün gerekçeler tamamlanmadan da karar verilmesini gerektirebilir. İngiltere'deki aşı talebi, tam da bu iki zamanın birbirinden ayrılabildiğini gösterir. Bilimsel araştırma belirli bir nedensel ilişkinin doğruluğunu incelemeye devam ederken bireyler aynı ilişkinin mümkünlüğünü bugünkü kararlarına dahil edebilir. Epistemik kesinliğe ulaşma süreci ile pratik eylemin gerçekleşme zamanı eşzamanlı olmak zorunda değildir. Olumsal dünyada bilgi çoğu zaman tamamlanmadan davranış meydana gelir; çünkü kararın ertelenmesi de gelecekteki sonuçları etkileyebilen bir tercihtir.

Rasyonel bilginin kesinlik arayışıyla dünyanın olumsallığı arasındaki gerilim, yalnızca insanların yeterince bilgi sahibi olmamasından kaynaklanmaz. Geleceğe yönelik kararlar, henüz gerçekleşmemiş olayları konu edindiği ölçüde mevcut bilginin sınırlarıyla karşılaşır. Demansın ilerleyen yıllarda gelişip gelişmeyeceği, aşının belirli bireyler üzerindeki olası etkisi ve araştırmaların gelecekte hangi sonuçlara ulaşacağı, bugünkü karar anında bütünüyle bilinemeyen süreçlerdir. Dolayısıyla birey yalnızca mevcut gerçekliği değil, gerçekleşmesi mümkün farklı gelecekleri de hesaba katmak zorundadır. Olumsallık, gerçekliğin eksik bir kopyası değildir; aynı koşullar altında birden fazla sonucun mümkün olabildiği nedensel düzenlerin özelliğidir. Bilimsel belirsizlik ise bu düzenlerin hangi sonuçları hangi koşullarda üreteceğine ilişkin bilgimizin sınırlarını ifade eder. İkisinin birbirinden ayrılması önemlidir: Bir olay hakkında kesin bilgiye sahip olmamak, olayın kendisinin belirlenimsiz olduğunu kanıtlamaz. Ancak toplumsal eylem bakımından her iki durum da kararın kesin bir gelecek bilgisine dayandırılamamasına yol açabilir.

Söz konusu ayrışmanın en çarpıcı yönü, bilginin gelecekte doğrulanacak içeriği ile şimdiden gerçekleştirdiği etkinin farklı ontolojik zamanlarda bulunmasıdır. Zona aşısının demans üzerindeki koruyucu etkisini değerlendirmek için uzun süreli gözlemler, karşılaştırmalar ve klinik araştırmalar gerekirken aşının böyle bir etkiye sahip olabileceğine ilişkin haberin davranışsal etkisi çok daha kısa sürede ortaya çıkabilir. Bilimsel doğrulama, zaman içerisinde biriken kanıtların değerlendirilmesini gerektirir; toplumsal tepki ise aynı kanıtların henüz tamamlanmamış yorumuna dayanarak gerçekleşebilir. Böylelikle gelecekte kesinleşebilecek bir bilgi, kesinleşmesinden önce mevcut gerçeklikte maddi sonuçlar üretir. Bu durum gelecekteki doğruluğun bugüne doğru nedensellik uygulaması anlamına gelmez; mevcut zamanda oluşan beklentinin, geleceğe ilişkin bilgi ihtimalini bugünkü davranışın gerekçesine dönüştürmesi anlamına gelir. Epistemik bakımdan tamamlanmamış bir süreç, pratik bakımdan çoktan başlamış olabilir.

Bulanık mantık (fuzzy logic), söz konusu gerilimi açıklamak bakımından verimli fakat sınırları belirgin bir kavramsal araçtır. Klasik iki değerli mantıkta bir önerme doğru veya yanlış olarak değerlendirilirken bulanık mantık, belirli yüklemlerin farklı derecelerde karşılanabildiği durumları biçimselleştirir. Örneğin bir sıcaklığın yüksek sayılması veya bir kişinin yaşlı kabul edilmesi, keskin eşikler yerine dereceli üyelik ilişkileriyle modellenebilir. Lotfi Zadeh'in geliştirdiği yaklaşım, gerçek dünyanın birçok sınıflandırmasının mutlak sınırlarla açıklanamayacağını göstererek kesin kategorilerin dışında daha esnek bir temsil alanı oluşturur. Ancak zona aşısının demans üzerindeki etkisine ilişkin belirsizlik, doğrudan bulanık mantığın çözmeye çalıştığı problemle özdeş değildir. Bir önermenin hangi derecede doğru olduğu ile önermenin doğru olup olmadığından ne ölçüde emin olunduğu farklı epistemolojik sorunlardır. Birincisi dereceli doğruluk veya üyelik ilişkisine, ikincisi ise kanıt ve belirsizlik altında inancın gerekçelendirilmesine ilişkindir. Dolayısıyla bulanık mantık katı kategorilerin sınırlarını esnetebilir; fakat henüz doğrulanmamış bir nedensel ilişkinin gelecekte hangi kanıtlarla destekleneceğini tek başına belirleyemez.

Bu noktada bulanık mantığın sınırı, rasyonel biçimselleştirmenin genel sınırını görünür kılar. Belirsiz bir olgu matematiksel olarak derecelendirilmiş olsa bile, olgunun bütün nedensel koşulları bu işlemle kendiliğinden açıklığa kavuşmaz. Bir önermeye 0 ile 1 arasında bir üyelik değeri atamak, ilgili ilişkinin gerçekten mevcut olup olmadığını belirlemekle aynı şey değildir; ayrıca bulanık doğruluk derecesi, doğrudan istatistiksel gerçekleşme olasılığı olarak yorumlanamaz. Olasılık kuramı ve Bayesçi çıkarım, kanıtlar ışığında bir hipoteze duyulan güvenin nasıl güncellenebileceğine ilişkin daha uygun araçlar sunabilir. Ancak bu yöntemler de kullanılan modellerin, başlangıç varsayımlarının ve verilerin niteliğinden bağımsız değildir. Belirsizliğin nicelleştirilmesi, belirsizliğin ortadan kaldırılması değildir; yalnızca belirsizliğin belirli bir biçimsel düzen içerisinde temsil edilebilir hale getirilmesidir. Bu nedenle dünyanın olumsallığı, daha karmaşık mantıksal sistemler aracılığıyla bütünüyle ortadan kaldırılamaz. Matematiksel kesinlik, belirli varsayımlar altında gerçekleştirilen çıkarımların tutarlılığını sağlayabilir; fakat varsayımların gerçeklikle eksiksiz örtüştüğünü kendiliğinden garanti etmez.

Burada rasyonalizmin eleştirilebilir eğilimi, akıl yürütmenin kendisinde değil, biçimsel kesinliğin gerçekliğin bütününe taşınabileceği varsayımında bulunur. Özellikle kesinlik merkezli bir epistemoloji, mevcut anda yeterli gerekçelere sahip olmayan önermeyi hükme bağlamaktan kaçınabilir. Fakat toplumsal eylem, hükmün ertelenmesiyle birlikte durdurulamaz. İngiltere'deki aşı talebinin artması, bu bakımdan olumsal dünyanın kendisine özgü bir zamansal zorunluluğunu gösterir: Birey, bilimsel doğrulama tamamlanmadan karar vermek durumunda kalabilir. Rasyonel kesinlik idealinin sınırı, gerçeğin ilkesel olarak bilinememesi değil, gerçekliğe ilişkin bilginin tamamlanma zamanıyla eylemin gerçekleşme zamanının birbirinden farklı olmasıdır. Bu anlamda sorun aklın yetersizliği kadar, bilgi ile eylem arasındaki zamansal uyumsuzluktur. Akıl, belirsizlik altında karar vermeyi bütünüyle terk etmek zorunda değildir; tersine, eksik bilgiyle hareket etmenin hangi koşullarda gerekçelendirilebileceğini araştırmak zorundadır. Kesinliğin bulunmadığı yerde rasyonelliğin de bulunamayacağını varsaymak, rasyonelliği insan yaşamının önemli bir bölümünden dışlamak anlamına gelir.

Karar kuramı, söz konusu uyumsuzluğun nasıl yönetilebileceğine ilişkin farklı bir açıklama sunar. İnsanlar bir eylemi değerlendirirken yalnızca belirli bir sonucun gerçekleşme ihtimalini değil, o sonucun kendileri bakımından taşıdığı değeri, eylemin maliyetini ve alternatif seçeneklerin sonuçlarını da hesaba katabilirler. Demans gibi uzun vadeli ve ciddi sonuçlar doğurabilen bir hastalık söz konusu olduğunda, koruyucu etkinin kesinleşmemiş olması bazı bireylerin olası yararı dikkate almasını engellemeyebilir. Ancak buradan aşıya demanstan korunma amacıyla başvurmanın herkes için rasyonel veya tıbben uygun olduğu sonucu çıkmaz; aşının onaylı kullanım amacı, bireysel uygunluk, riskler, maliyetler ve kanıtın gücü ayrıca değerlendirilmelidir. Ontolojik açıdan belirleyici olan, bir ihtimalin davranış üretmesi için kesin bilgiye dönüşmesinin zorunlu olmamasıdır; ihtimalin beklenen sonuçları ve öznenin ona yüklediği değer, kararın oluşumuna katılabilir. Böylece olasılık, yalnızca gelecekte meydana gelebilecek bir olayın soyut temsili olmaktan çıkarak mevcut eylemin gerekçelerinden biri haline gelir.

Daha derinde, karar veren öznenin belirsizlikle kurduğu ilişki yalnızca mantıksal değildir; duygusal ve zamansal bir yapı da taşır. Gelecekte hastalanabilme ihtimali, bugünkü fiziksel durumda herhangi bir değişiklik meydana getirmediği halde kişinin kendi geleceğini değerlendirme biçimini dönüştürebilir. Yaşlanma, bilişsel kapasitenin kaybedilmesi veya bağımsız yaşamın sınırlandırılması gibi olasılıklar, henüz gerçekleşmemiş durumlar olmalarına rağmen öznenin mevcut kaygılarına dahil olabilir. Birey, bu olasılıkları kendi geleceğine ilişkin anlamlı tehditler olarak değerlendirdiğinde davranışlarını yeniden düzenleyebilir. Henüz gerçekleşmemiş bir durumun öznel gerçekliği, o durumun gerçekleşmiş olmasından değil, öznenin mevcut yaşamını düzenleyen beklenti yapısına dahil edilmesinden kaynaklanır. Böylelikle gelecek, şimdiki zamanın dışında bekleyen edilgin bir alan olmaktan çıkar; geleceğe ilişkin tasarımlar, şimdiki zamanın psikolojik ve pratik organizasyonuna katılır. İngiltere'deki aşı talebi, bilimsel bir ihtimalin insanların kendi gelecekleriyle kurdukları ilişkiyi nasıl değiştirebildiğini gösteren somut bir örnektir.

Söz konusu mekanizma, bilginin toplumsal dolaşıma girdiğinde yalnızca epistemik bir içerik olarak kalmadığını da ortaya koyar. Bilimsel araştırma, kendi yöntemi içerisinde bir hipotezi sınar; ancak araştırmanın bulguları kamuoyuna ulaştığında farklı toplumsal anlamlar kazanabilir. Araştırmacı için henüz sınanması gereken bir nedensel ilişki olan önerme, birey için korunma ihtimali, sağlık kuruluşu için artan talep, kamu yönetimi için ise kaynak planlaması gerektiren bir gelişme haline gelebilir. Böylece aynı epistemik içerik, farklı toplumsal sistemlerde farklı işlevler üstlenir. Bilgi, bilimsel doğrulama alanından toplumsal dolaşım alanına geçtiğinde yalnızca temsil ettiği gerçeklik üzerinden değil, farklı aktörlerin onu nasıl yorumladıkları üzerinden de nedensellik üretir. Bir bilimsel hipotezin sağlık hizmetlerine yönelik talebi değiştirmesi, onun biyomedikal doğruluğunun kanıtı değildir; fakat hipotezin toplumsal etkililiğinin gerçekleşmiş olmasıdır. Böylelikle bilimsel bilgi ile toplumsal bilgi arasında yalnızca güvenilirlik bakımından değil, nedensel işlev bakımından da ayrım oluşur.

Burada dikkat çekici bir ikinci dereceden nedensellik meydana gelir. İlk düzeyde araştırılan ilişki, zona aşısının demans riskini etkileyip etkilemediğidir. İkinci düzeyde ise söz konusu ilişkinin mümkün olduğuna yönelik bilginin aşı talebini etkileyip etkilemediği bulunur. Birinci ilişki henüz kesinleşmemiş olsa bile ikinci ilişkinin gerçekleşmesi mümkündür. Dolayısıyla nedensel bir ilişkinin varlığına ilişkin inanç, o ilişkinin kendisinden bağımsız başka bir nedensel ilişki oluşturabilir. Bu, bilginin doğruluk statüsü ile etkisinin ontolojik olarak neden birbirinden ayrılabildiğini gösterir. Bir hipotez gelecekte yanlışlanabilir; ancak hipoteze dayanarak gerçekleştirilmiş davranışların geçmişte meydana gelmiş olduğu gerçeği ortadan kalkmaz. Bilginin içeriği daha sonra geçersiz hale gelse bile o içeriğin önceki toplumsal etkileri tarihsel gerçekliğin parçası olarak kalır. Böylelikle epistemolojik düzeltme, önceden gerçekleşmiş nedenselliği geriye dönük olarak yok edemez.

Bilginin bu zamansal asimetrisi, kesinlik merkezli epistemolojinin pratik dünyayı açıklamakta neden tek başına yeterli olmadığını gösterir. Bir önerme, mevcut kanıtlarla makul biçimde desteklenebilir, ilerleyen araştırmalarla güçlenebilir veya yanlışlanabilir. Buna karşılık o önermeye dayanarak gerçekleştirilen davranışlar, gerçekleşme anlarında tarihsel sürecin parçası haline gelir. Bilginin doğruluk statüsü yeni kanıtlarla değişirken geçmişteki eylemlerin gerçekleşmiş olması değişmez. Epistemik statü revize edilebilir; fakat revizyona konu olan bilginin daha önce ürettiği fiilî sonuçlar, geçmişte gerçekleşmiş olmaları bakımından geri alınamaz. İngiltere'de demans ihtimali nedeniyle alınan aşı randevuları, gelecekteki araştırmaların sonucundan bağımsız olarak bugünün sağlık hizmetleri üzerindeki talebi etkileyebilir. Burada kesinleşmemiş bilgi, kendi doğrulanma sürecinden daha erken bir zamanda toplumsal gerçekliğe dahil olmuş olur.

Belirsizliğin nedenselliği, bununla birlikte bütün ihtimallerin eşit derecede ciddiye alınması gerektiği anlamına gelmez. Bilimsel olarak güçlü biçimde desteklenen bir hipotezle hiçbir güvenilir kanıta dayanmayan iddia aynı epistemik statüye sahip değildir. Bir önermenin davranış oluşturabilmesi, onun rasyonel olarak gerekçelendirilmiş olduğunu kendiliğinden göstermez. Tam tersine, davranış üzerindeki etkisi arttıkça önermenin dayandığı kanıtların güvenilirliğini değerlendirmek daha önemli hale gelir. Olasılığın fiilî neden olabilmesi, doğruluk ile yanlışlık arasındaki normatif ayrımı ortadan kaldırmaz; yalnızca bu ayrım kesinleşmeden de nedensel süreçlerin işleyebildiğini gösterir. Bu nedenle bilimsel belirsizliğin kabul edilmesiyle bütün iddiaların eşdeğer sayılması birbirinden tamamen farklı tutumlardır. Akıl, olumsallık karşısında kesinlik talebini bütünüyle dayatmak yerine kanıtın gücünü, belirsizliğin türünü ve kararın sonuçlarını birbirinden ayırarak işlev görür.

Bulanık mantık, olasılık kuramı ve rasyonel karar modelleri, söz konusu dünyayı daha incelikli biçimde kavramaya yönelik girişimler olarak değerlendirilebilir. Ancak hiçbirinin tek başına tamamlayamayacağı şey, geleceğin bütün içeriğinin şimdiki zamanda kesin bilgiye dönüştürülmesidir. Olumsal dünya, yalnızca kategorilerin belirsiz sınırlarından meydana gelmez; yeni verilerin ortaya çıktığı, nedenlerin karmaşık biçimde etkileştiği ve insanların mevcut bilgileri aracılığıyla davranarak incelenen gerçekliği de değiştirdikleri süreçlerden oluşur. Biçimsel akıl, belirsizliği temsil edebilir ve bazı sonuçları hesaplayabilir; fakat temsil ettiği dünyanın gelecekteki bütün gerçekleşmelerini kendi mevcut kavramsal sınırları içerisinde tamamlamak zorunda değildir. Buradaki sınır, rasyonalitenin terk edilmesini değil, rasyonalitenin kendi bilgi koşullarını tanımasını gerektirir. Kesinlik, mümkün olduğunda güçlü bir epistemik kazanımdır; ancak kesinliğin bulunmadığı her durumda eylemi irrasyonel kabul etmek, kararın gerçekleştiği dünyayı yanlış kavramaktır.

Zona aşısına yönelik artan talebin açığa çıkardığı temel ontolojik problem, bilginin doğru olmasından kaynaklanan temsil gücüyle doğru kabul edilmesinden veya mümkün görülmesinden kaynaklanan nedensel gücün farklı şeyler olmasıdır. Bilimsel araştırmalar demans üzerindeki olası etkiyi açıklığa kavuşturmaya çalışırken söz konusu ihtimal, insanların mevcut kararlarında zaten etkinlik kazanmış durumdadır. Böylece kesinliğe ulaşma süreciyle davranışın gerçekleşme süreci birbirinden ayrılır; doğruluk henüz belirlenmemişken toplumsal sonuç meydana gelebilir. Rasyonalizmin kesinlik idealiyle olumsal dünyanın belirsizliği arasındaki gerilim de burada en açık biçimini bulur: Gerçekliğin bütün koşullarını kesin biçimde bilmek, gerçeklik içerisinde etkide bulunmanın zorunlu önkoşulu değildir. Bulanık mantık katı sınıflandırmaları derecelendirebilir, olasılık kuramı belirsiz inançları biçimselleştirebilir, karar kuramı eksik bilgi altında eylemin gerekçelerini değerlendirebilir; fakat hiçbir işlem geleceği bütünüyle şimdiki zamanın tamamlanmış bilgisine indirgeyemez.

İngiltere'deki aşı talebi, böylelikle bilimsel belirsizliğin toplumsal etkinliği ortadan kaldırmadığını, tersine belirli koşullarda etkinliğin bizzat belirsizlik üzerinden kurulabildiğini gösterir. Bireyler yalnızca bildikleri gerçekliklere değil, gerçekleşmesini mümkün gördükleri geleceklere göre de hareket ederler. Söz konusu hareketler, gelecekteki bilimsel sonuçlar henüz bilinmese bile mevcut dünyanın maddi ve kurumsal ilişkilerini değiştirebilir. Bilginin doğruluk statüsü tamamlanmadan nedensel statüsü kurulabilir; çünkü olasılığın gerçekliği, yalnızca ihtimalin gerçekleşmesinde değil, ihtimal olarak kabul edilmesinin meydana getirdiği fiilî sonuçlarda da bulunur. Kesinliğin sınırı burada epistemolojik bir başarısızlığa değil, varoluşun zamansal niteliğine işaret eder: İnsan, henüz tamamlanmamış bir dünyanın içerisinde, henüz tamamlanmamış bilgiyle, geri alınamayacak eylemler gerçekleştirmek zorundadır.                                                                                                                                                      

Varlığın Simgesel Devleşmesi

On bir buçuk metre yüksekliğinde iki kakadu, Avustralya'nın Moora kasabasında gökyüzüne yükseliyor; ancak onları devasa kılan şey biyolojik büyümeleri değil, temsil ettikleri canlıların giderek daha kırılgan hale gelen varoluşudur. Batı Avustralya'da nesli tehlike altında bulunan Carnaby kakadularını betimleyen iki büyük heykelin yedi yıllık hazırlığın ardından açılması, biyolojik varoluş ile kamusal görünürlük arasındaki ilişkinin zorunlu olarak aynı yönde ilerlemediğini gösterir. Türün doğal yaşamdaki mevcudiyeti tehdit altındayken onun simgesel bedeni olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Heykellerin amacı turizmi canlandırmak ve canlı türünün korunmasına yönelik toplumsal farkındalık oluşturmak olsa da burada daha köklü bir ontolojik ayrışma bulunmaktadır: Bir varlığın gerçek dünyadaki mevcudiyeti azalırken temsil dünyasındaki büyüklüğü artabilir; biyolojik ölçek ile kamusal görünürlük ölçeği birbirinden bağımsız, hatta birbirine karşıt yönlerde gelişebilir. Canlıların sayısal azalması, tekil bedenlerinin fiziksel olarak küçüldüğü anlamına gelmez; küçülen, türün ekolojik dünyadaki toplam mevcudiyeti ve devamlılık güvencesidir. Buna karşılık büyüyen, aynı türün insan algısı içerisinde kapladığı simgesel alandır.

Varlığın büyüklüğü ile görünürlüğü arasındaki özdeşlik, gündelik algının ürettiği temel yanılsamalardan biridir. İnsan, büyük olanı kolayca fark eder; dikkatini yoğunlaştıran nesnelere daha fazla önem atfetme eğilimindedir. Ancak bir varlığın algısal büyüklüğü, onun dünyadaki gerçek yaygınlığını veya varlığını sürdürme kapasitesini doğrudan yansıtmaz. Moora'daki heykeller, tam da bu iki ölçünün birbirinden koparılabileceğini somutlaştırır. Doğal yaşam alanlarında giderek daha fazla korunmaya ihtiyaç duyan kakadular, kentsel mekânda olağanüstü büyütülmüş temsil nesnelerine dönüşür. Görünürlük, varlığın nicel bolluğundan değil, yokluğunun veya kaybolma ihtimalinin yarattığı simgesel gereksinimden üretilebilir. Böylece nadirlik ile görünürlük arasında ters yönlü bir ilişki kurulabilir: Azalan şey, tam da azalması nedeniyle daha büyük ölçekte temsil edilmeye başlanır. Heykelin devleşmesi, canlı türünün gücünün değil, onun korunmasına duyulan ihtiyacın maddi ifadesi haline gelir.

Burada temsil, yalnızca mevcut bir varlığı taklit etme işlevi taşımaz; varlığın toplumsal gerçeklik içerisindeki konumunu yeniden düzenleyen bir operatöre dönüşür. Carnaby kakaduları kendi doğal çevrelerinde belirli ekolojik ilişkiler aracılığıyla varlıklarını sürdürürken insanlar tarafından inşa edilen heykeller, türü farklı bir varoluş düzlemine taşır. Ormanlık alanlarda, yuvalarda ve beslenme bölgelerinde dağılarak bulunan canlılar, kamusal alanda yoğunlaştırılmış tek bir görsel odak aracılığıyla temsil edilir. Ekolojik olarak dağılmış bir varlık, simgesel olarak merkezileştirilir. Böylelikle türün doğal mevcudiyeti ile toplumsal görünürlüğü farklı mekânsal organizasyonlara sahip olur. Canlı kakaduların varlığı belirli habitat koşullarına bağlıyken onların kamusal temsili, insanların kolayca erişebileceği bir alanda sürekli sergilenebilir. Heykel, canlı türünün kendi ekolojik mekânından bağımsızlaşmış bir görünürlük biçimi kazanmasını sağlar.

Bu dönüşüm göstergebilimsel açıdan temsil eden ile temsil edilen arasındaki mesafenin genişlemesi olarak kavranabilir. Heykel, Carnaby kakadusunun fiziksel biçimini yeniden üretir; ancak kuşun canlılığını, metabolizmasını, üreme kapasitesini veya çevresiyle kurduğu karşılıklı ilişkileri taşımaz. Bir türün dış görünüşü, kendi yaşamsal süreçlerinden ayrılarak başka bir maddi taşıyıcı üzerinde yeniden kurulmuştur. Böylelikle kuşun görüntüsü, kuşun biyolojik varlığından bağımsız bir devamlılık kazanır. Temsilin ontolojik özgünlüğü, temsil ettiği varlığa benzeyebilmesine rağmen onun varoluş koşullarına tabi olmak zorunda olmamasıdır. Gerçek kuşlar yaşlanır, beslenir, ürer, hastalanır ve ölebilir; heykeller ise malzemelerinin fiziksel dayanıklılığı ölçüsünde türün yaşamsal süreçlerinden bağımsız olarak varlıklarını sürdürebilir. Temsil, bu anlamda canlı varlığın bazı biçimsel özelliklerini korurken onun biyolojik kırılganlığından farklı bir süreklilik rejimi oluşturur.

Daha radikal paradoks, simgesel devamlılığın biyolojik devamlılıktan uzun sürebilme ihtimalinde ortaya çıkar. Bir canlı türünün heykeli, türün doğal ortamda ortadan kalkmasından sonra bile varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla temsil, temsil ettiği varlığın yok oluşundan bağımsız bir gelecek kazanabilir. Moora'daki heykeller henüz mevcut olan, fakat geleceği tehdit altında bulunan kuşları tasvir ettiği için sıradan bir anıttan farklı bir zamansal işleve sahiptir. Geleneksel anıt çoğu zaman geçmişte gerçekleşmiş bir olayın veya artık yaşamayan bir varlığın hatırasını korurken burada anıtsallaştırılan şey, henüz ortadan kalkmamış bir türün kaybolma ihtimalidir. Anıt, gerçekleşmiş yokluğun hatırası olmaktan çıkarak henüz gerçekleşmemiş yokluğun önceden maddileştirilmesine dönüşür. Türün gelecekteki muhtemel kaybı, bugünkü kamusal alanda devasa bir nesnenin inşa edilmesine neden olur. Böylece geleceğin belirsizliği, mevcut zamanın simgesel mimarisine katılır.

Buradaki zamansal tersine dönüş, koruma faaliyetinin kendine özgü ontolojik yapısını da açığa çıkarır. Bir varlığın hatırasını korumak, onun geçmişteki mevcudiyetini temsil etmeye yönelirken nesli tehlikedeki bir türü korumak, gelecekteki mevcudiyetini sürdürmeyi amaçlar. Heykel ise bu iki zaman arasında konumlanır: Hatırlama biçimlerini kullanarak henüz tamamlanmamış bir yok oluş ihtimaline müdahale etmeye çalışır. Gelecekte yok olabilecek bir varlık, bugünden geçmişe aitmiş gibi anıtsallaştırılır; ancak bu anıtsallaştırmanın amacı, temsil edilenin gerçekten geçmişe dönüşmesini engellemektir. Dolayısıyla heykelin varlığı, türün kaybının kaçınılmaz olduğunu bildiren bir mezar taşı değildir. Tersine, henüz değiştirilme imkânı bulunan bir geleceğin toplumsal olarak görünür hale getirilmesidir. Temsilin geleceğe yönelik uyarıcı işlevi, onun anıtsal niteliğini sıradan tarihsel hafızadan ayırır.

Jacques Rancière'in duyulurun paylaşımı kavramı, söz konusu görünürlük üretiminin toplumsal ve siyasal boyutunu kavramaya imkân verir. Rancière açısından kamusal düzen, yalnızca hangi görüşlerin ifade edilebileceğiyle değil, hangi varlıkların, deneyimlerin ve sorunların algılanabilir bir gerçeklik olarak kabul edileceğiyle de ilişkilidir. Belirli bir varlığın kamusal alanda görünür kılınması, ona yönelik dikkat ve değerlendirme biçimlerini değiştirebilir. Moora'daki Carnaby heykelleri, doğal yaşam alanlarında bulunmayan insanların da bu türle karşılaşabilmesini sağlayan yeni bir algısal düzen oluşturur. Heykel, kuşların biyolojik varlığını büyütmez; insanların algısal dünyasında kuşların kapladığı alanı büyütür. Bu bakımdan korumaya yönelik müdahale, doğrudan ekolojik koşulları değiştirmeden önce toplumsal dikkatin dağılımını yeniden düzenlemeye çalışır. Daha önce gündelik yaşamın arka planında kalan bir canlı, kamusal mekânın merkezine yerleştirilerek fark edilmesi beklenen bir varlığa dönüşür.

Ancak görünürlük üretimi ile varoluşu koruma birbirine özdeş değildir. Bir türün heykelinin büyümesi, doğal yaşam alanlarının genişlediğini, üreme başarısının arttığını veya nüfusunun toparlandığını kendiliğinden göstermez. Simgesel ölçekte gerçekleşen artış, biyolojik ölçekteki kaybı telafi eden doğrudan bir ekolojik neden değildir. Temsilin büyüklüğü ile temsil edilenin varoluşsal güvenliği arasındaki ilişki zorunlu değil, dolaylı ve koşulludur. Heykel insanların ilgisini artırabilir, koruma faaliyetlerine katılımı teşvik edebilir ve türün karşılaştığı tehditleri görünür kılabilir; fakat bu sonuçların gerçekleşmesi, üretilen dikkatin maddi koruma faaliyetlerine dönüşmesine bağlıdır. Aksi takdirde kamusal görünürlük artarken canlı türünün ekolojik kırılganlığı aynı biçimde devam edebilir. Temsilin ontolojik başarısı ile korumanın biyolojik başarısı, birbirinden farklı ölçütlerle değerlendirilmek zorundadır.

Guy Debord'un Gösteri Toplumu eleştirisi, söz konusu ayrışmanın taşıdığı olası tehlikeyi daha keskin biçimde açıklamaya yardımcı olur. Debord açısından gösteri, yalnızca görüntülerin çoğalması değil, toplumsal ilişkilerin görüntüler aracılığıyla dolayımlanmasıdır. Gerçeklikle kurulan ilişkinin giderek temsiller üzerinden gerçekleşmesi, görüntünün kendi başına yeterli bir deneyim olarak kabul edilmesine yol açabilir. Carnaby kakadularının devasa heykellerini görmek, canlı türün ekolojik koşullarını anlamak veya korunmasına katkıda bulunmakla karıştırıldığında benzer bir temsil sorunu ortaya çıkar. Bir varlığı görünür kılmak amacıyla oluşturulan simgesel düzen, belirli koşullarda o varlıkla doğrudan ilişki kurmanın yerine geçebilir. İnsanlar türün heykelini ziyaret ederek, fotoğraflayarak ve kamusal simge olarak benimseyerek onunla ilişki kurduklarını düşünebilir; fakat canlıların yaşam koşulları söz konusu deneyimden bağımsız biçimde kötüleşmeye devam edebilir. Bu, Moora'daki projenin zorunlu sonucu değildir; simgesel koruma girişimlerinin karşılaşabileceği yapısal bir tehlikedir.

Jean Baudrillard'ın simülakr düşüncesi, temsilin kendi başına yeterli hale gelmesi ihtimalini farklı bir yönden açar. Simülakr, belirli koşullarda temsilin gönderme yaptığı gerçeklikten uzaklaşarak kendi bağımsız anlam ve dolaşım düzenini oluşturabilmesiyle ilişkilidir. Moora'daki heykellerin turistik bir cazibe merkezine dönüşmesi, Carnaby kakadularının kamusal kimliğine yeni bir işlev kazandırır: Canlı türü, ekolojik varoluşunun yanında yerel turizmin ve bölgesel tanıtımın simgesine dönüşür. Böylelikle kuşlar yalnızca korunması gereken canlılar olarak değil, ziyaretçi çeken görsel bir kimlik olarak da temsil edilir. Ekolojik varlığın simgesel değeri ile biyolojik varlığının sürdürülmesi için gereken maddi koşullar birbirinden ayrıldığında, temsil kendi toplumsal başarısını canlı türün durumundan bağımsız olarak sürdürebilir. Heykelin turistik başarısı artarken doğal popülasyonun durumunun ayrıca izlenmesi gerekir. Görüntünün dolaşımındaki artış, gönderme yapılan canlının güvence altına alındığının kanıtı değildir.

Burada temsilin canlı varlığın yerine geçme ihtimali ile temsil aracılığıyla canlı varlığın korunmasını sağlama imkânı arasında belirleyici bir karşıtlık bulunur. Aynı heykel, belirli koşullarda yüzeysel bir turistik deneyimin nesnesine dönüşebileceği gibi insanların koruma faaliyetlerine katılmasını sağlayan bir başlangıç noktası da olabilir. Dolayısıyla temsilin kendisi, biyolojik varoluşun düşmanı veya koruyucusu olarak önceden tanımlanamaz. Belirleyici olan, simgesel görünürlüğün hangi toplumsal ilişkiler aracılığıyla ekolojik nedenselliğe dönüştürülebildiğidir. Kamusal dikkat, koruma kuruluşlarının desteklenmesine, habitatların iyileştirilmesine, yuvalama alanlarının oluşturulmasına veya türün ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunduğunda temsil, biyolojik devamlılığın dolaylı koşullarından biri haline gelebilir. Böyle bir dönüşüm gerçekleşmediğinde ise görünürlük, kendi sınırları içerisinde tamamlanan simgesel bir başarı olarak kalır.

Moora'daki projenin kökeni, bu ayrımı somutlaştıran önemli bir özelliğe sahiptir. Heykellerin ortaya çıkmasına katkıda bulunan yerel koruma çalışmaları, yalnızca kuşların temsil edilmesine odaklanmamıştır. Bölgedeki korumacı Wally Kerkhoff'un onlarca yıl boyunca Carnaby kakaduları için yuvalama boşlukları oluşturması, türün biyolojik devamlılığını doğrudan desteklemeye yönelik bir müdahaledir. Heykellerin inşası da büyük ölçüde yerel topluluğun bağışlarıyla gerçekleştirilmiş, koruma çabasına daha geniş kamusal görünürlük kazandırılması amaçlanmıştır. Burada iki ayrı varoluş düzeyi birbirine bağlanır: Yuvalama alanı, türün üremesini mümkün kılan ekolojik koşullara müdahale ederken heykel, söz konusu koşulların korunmasına yönelik toplumsal iradenin oluşumuna müdahale eder. Birincisi canlının maddi varoluşuna, ikincisi ise canlının geleceğini etkileyebilecek insanî ilişkilerin örgütlenmesine yönelir. İki müdahale birbirinin eşdeğeri değildir; fakat birbirini tamamlayabilecek farklı nedensellik düzeylerini temsil eder.

Daha derindeki ontolojik ayrım, türün yalnızca görünür bedenlerden oluşmamasıdır. Carnaby kakadusu, dış görünüşüyle tanımlanabilen bir kuş olmakla birlikte varlığını sürdürmesi, bireylerin toplamını aşan karmaşık ekolojik ilişkilere bağlıdır. Beslenme kaynakları, üreme alanları, uygun ağaçlar, çevresel süreklilik ve kuşların birbirleriyle kurduğu biyolojik ilişkiler, türün devamlılık koşullarını oluşturur. Heykel ise bu ilişkiler bütününden belirli bir görünür biçimi seçerek onu büyütür. Bir türün biçimsel temsilinin kusursuzlaşması, o türü meydana getiren ilişkisel varoluşun yeniden üretilmesi anlamına gelmez. Canlı beden, yalnızca dış görünüşünden ibaret değildir; yaşamsal süreçlerini sürdürebilen, çevresiyle etkileşime giren ve kendi devamlılığını biyolojik olarak yeniden üretebilen bir varlıktır. Heykelin devleşmesi, söz konusu etkinliklerin hiçbirini kendi başına gerçekleştirmez. Bu nedenle simgesel büyütme, varlığın görünen biçimini genişletirken onun yaşamsal kuruluşunu bütünüyle temsil edemeyen zorunlu bir eksiltme de içerir.

Söz konusu eksiltme, ölçek kavramının kendisini yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Fiziksel boyut, popülasyon büyüklüğü, ekolojik yaygınlık ve toplumsal görünürlük, aynı varlığın birbirinden farklı ölçeklerde değerlendirilebilen özellikleridir. Bunlardan birinin artması, diğerlerinin de aynı yönde değişmesini gerektirmez. Moora'daki heykellerin on bir buçuk metre yüksekliğe ulaşması, temsilin fiziksel ölçeğini büyütür; turistik ilginin artması, kamusal görünürlüğü genişletebilir; ancak türün nüfusu ve ekolojik sürdürülebilirliği bunlardan bağımsız göstergeler aracılığıyla değerlendirilmek zorundadır. Varlığın tek bir büyüklüğü yoktur; her varlık, farklı ilişkiler içerisinde farklı ölçeklerde mevcudiyet kazanır. Dolayısıyla görünürlük ölçeğinin genişlemesiyle biyolojik mevcudiyetin daralması mantıksal bir çelişki değildir. Çelişki, bu ölçeklerin birbirinin yerine geçirilmesiyle ortaya çıkar. Devasa bir temsilin varlığı, temsil ettiği canlının da güçlü bir varoluş içerisinde bulunduğu izlenimini ürettiğinde algısal büyüklük ile ekolojik gerçeklik birbirine karıştırılmış olur.

Türün simgesel devleşmesi aynı zamanda insan merkezli bir değer üretim mekanizmasını da açığa çıkarır. Doğal çevrede yaşayan kuşların varlığı, insan tarafından fark edilmelerinden bağımsız olarak ekolojik ilişkiler içerisinde anlam taşır. Ancak kamusal koruma faaliyetlerinde söz konusu varlığın insan toplulukları açısından görünür, anlaşılabilir ve önemsenebilir hale getirilmesi gerekebilir. Heykel, kuşun kendi biyolojik ölçeğini insanların dikkatini çekecek ölçüde değiştirerek onu insan algısının merkezine taşır. Böylelikle canlı türünün korunmasına yönelik toplumsal dikkat, türün kendi yaşamsal biçimine değil, o biçimin insan algısına uygun olarak büyütülmüş temsiline dayanabilir. İnsan, korunmaya değer bulduğu varlığı kendi dikkat rejimine yerleştirebilmek için kimi zaman onu olduğundan büyük göstermek zorunda kalır. Bu durum, canlının değerinin insan tarafından yaratıldığı anlamına gelmez; değerin kamusal olarak tanınabilir hale getirilmesinde insan algısının koşullarının belirleyici olabildiğini gösterir.

Burada önemli bir başka paradoks ortaya çıkar: Canlı türün korunabilmesi için önce onun gerçek görünürlüğünden farklı bir görünürlük oluşturulması gerekebilir. Doğal çevrede belirli alanlarda bulunan, insanların gündelik yaşamında sürekli karşılaşmadıkları kuşlar, kamusal meydanda devasa bir temsil aracılığıyla sürekli algılanabilir hale getirilir. Böylece biyolojik varlığın kendi ölçeğinde yeterince görünür olmaması, simgesel düzeyde ölçüsüz bir büyütmeyle telafi edilmeye çalışılır. Ancak telafi edilen şey canlının kendisi değil, onun toplumsal algı içerisindeki eksikliğidir. Temsil, doğal yaşamın kaybını doğrudan ortadan kaldırmaz; canlı türün insanlar tarafından fark edilmemesinden kaynaklanan ilgisizliği azaltmaya çalışabilir. Bu nedenle simgesel büyümenin başarısı, büyüklüğün kendisiyle değil, canlı varlığın korunmasına yönelik hangi yeni ilişkileri mümkün kıldığıyla değerlendirilmelidir.

Moora'daki devasa kakadu heykelleri, nihayetinde varlık ile temsil arasındaki ilişkinin tek yönlü bir benzerlik ilişkisi olmadığını gösterir. Temsil, varlığın biçimini yeniden üretirken onun toplumsal görünürlüğünü değiştirebilir; görünürlük, kolektif ilgiyi harekete geçirebilir; kolektif ilgi ise uygun kurumlar ve faaliyetler aracılığıyla ekolojik korumaya katkıda bulunabilir. Ancak bu zincirin hiçbir aşaması bir sonraki sonucu zorunlu olarak garanti etmez. Temsilin ontolojik büyümesi ile temsil edilenin biyolojik devamlılığı arasında kurulması gereken ilişki, benzerlik değil nedensel dönüşümdür. Heykelin kuşa benzemesi, kuşu korumaya yetmez; heykelin yarattığı toplumsal etkinin kuşun yaşam koşullarını iyileştirmeye dönüştürülebilmesi gerekir. Aksi halde simgesel varlık, biyolojik varlıktan bağımsız biçimde büyümeye devam edebilir.

Avustralya'daki gelişmenin açığa çıkardığı temel felsefi problem, bir varlığın ekolojik dünyadaki küçülüşünün kamusal temsil dünyasında devleşmeyle eşzamanlı gerçekleşebilmesidir. Biyolojik devamlılık ile simgesel görünürlük aynı ontolojik düzleme ait değildir; biri canlılığın maddi yeniden üretimine, diğeri canlılığın toplumsal olarak algılanma ve anlamlandırılma biçimine dayanır. Türün fiziksel mevcudiyetinin azalması, onun kamusal görünürlüğünün de azalmasını gerektirmez; hatta yok oluş ihtimali, temsilin büyütülmesinin doğrudan gerekçesine dönüşebilir. Bu bakımdan Moora'daki kakadu heykelleri, yalnızca nesli tehlikedeki kuşları temsil eden turistik yapılar değildir; yok olma tehlikesiyle karşılaşan bir varlığın simgesel alanda nasıl orantısız ölçüde büyütülebildiğini gösteren maddi örneklerdir.

En köklü paradoks, temsilin kendi varlığını sürdürmek için canlı türün hayatta kalmasına ihtiyaç duymaması, buna karşılık koruma amacıyla inşa edilmiş olmasının anlamını canlı türün geleceğinden almasıdır. Heykel, kuşlar yok olsa da ayakta kalabilir; ancak böyle bir durumda simgesel kalıcılık, biyolojik kaybın telafisi değil, onun kalıcı tanığı haline gelir. Temsilin en anlamlı başarısı, kendi devasa varlığının korunması değil, temsil ettiği canlıların ekolojik dünyada varlıklarını sürdürebilmelerine katkıda bulunmasıdır. On bir buçuk metrelik heykelin ontolojik büyüklüğü, ancak kendisinden çok daha küçük canlı bedenlerin varoluşunu destekleyen ilişkiler üretebildiği ölçüde koruyucu bir işlev kazanır. Çünkü bir türün dünyadaki gerçek büyüklüğü, heykelinin kaç metreye ulaştığında değil, yaşamını sürdürebilecek koşulların ne ölçüde korunduğunda belirir. Temsilin devleşmesi biyolojik küçülmeyi görünür kılabilir; fakat onu ortadan kaldırabilecek olan, devasa görüntünün kendisi değil, görüntünün harekete geçirebildiği maddi koruma süreçleridir.                                                                       

Riskin Ortak Bedeni

Üç yüz beş insanın birbirinden farklı hayatları, denizin ortasında tek bir teknenin yüzebilme kapasitesine bağlandığı anda, bireysel varoluşlarının koşullarında köklü bir dönüşüm gerçekleşir. Cibuti'den Yemen'e ulaşmaya çalışan göçmenleri taşıyan teknenin 8–9 Ekim gecesi Guhere yakınlarında alabora olması, 139 kişinin hayatını kaybetmesi ve 84 kişinin kaybolması, ortak bir maddi taşıyıcının yüzlerce bağımsız yaşamı nasıl aynı felaketin kapsamına dahil edebildiğini gösterir. Uluslararası Göç Örgütü'nün açıkladığı verilere göre yalnızca 82 kişi kurtulabilmiştir. Birbirinden farklı geçmişlere, beklentilere, ailelere ve geleceklere sahip bireyler, aynı deniz yolculuğuna katıldıkları andan itibaren ortak bir fiziksel kırılganlığın koşullarına tabi olmuşlardır. Ortak taşıyıcı, bağımsız varlıkları ontolojik olarak özdeşleştirmeden onların varoluş koşullarını birbirine bağlayan, böylece tekil kaderlerden geçici bir kolektif kader üreten maddi bir operatördür. Tekne yalnızca insanları bir yerden başka bir yere ulaştıran araç değildir; kendisine bağlanan bütün bireysel yaşamların devamlılığını belirli bir süre için ortak bir nedensel koşula bağımlı hale getiren ilişkisel bir düzeneğe dönüşür.

Tekil varlık ile ortak varlık arasındaki geleneksel ayrım, çoğunlukla kimlik ve aidiyet üzerinden kurulur. İnsanlar aynı aileye, topluluğa, millete veya kuruma mensup olduklarında ortak bir bütünün parçaları olarak değerlendirilebilirler. Ancak Cibuti'deki faciada meydana gelen birlik, önceden paylaşılmış bir kolektif kimliğe veya ortak bir siyasal iradeye dayanmak zorunda değildir. Yolcuların birbirlerini tanımaları, aynı düşüncelere sahip olmaları veya birbirlerinin yaşam amaçlarını benimsemeleri gerekmez. Aynı tekneye binmeleri, onların hayatta kalma imkânlarını ortak bir maddi koşula bağlamak için yeterli olmuştur. Ortaklık, yalnızca özdeş kimliklerin veya karşılıklı kabullerin sonucu değildir; farklı varlıkların devamlılığının aynı nedensel koşula bağlanmasıyla da meydana gelebilir. Böylelikle kolektif varoluş, bireyler arasındaki benzerliklerden değil, farklı bireylerin maruz kaldığı bağımlılıkların kesişmesinden doğabilir. Tekne, birbirine yabancı hayatları ortak bir kimliğe dönüştürmez; fakat hayatların sürdürülmesini aynı taşıyıcının işleyişine bağlayarak onların arasında yeni bir varoluş ilişkisi oluşturur.

Buradaki dönüşümü kavramak için ortak riskin ontolojik birleştirme işlevi üzerinde durmak gerekir. Normal koşullarda her birey kendi bedensel bütünlüğünü, yaşam süresini ve geleceğe yönelik imkânlarını tekil koşullar altında sürdürür. Bir kişinin karşılaştığı tehlike, başka bir kişinin yaşamını zorunlu olarak etkilemeyebilir. Ancak yüzlerce insan aynı taşıyıcının içerisinde bulunduğunda, taşıyıcının maddi durumundaki değişiklik bütün yolcuların imkân alanına yayılabilir. Teknenin dengesini kaybetmesi, su alması veya batması, ayrı ayrı meydana gelen yüzlerce bağımsız tehlike değildir; tek bir fiziksel olayın çok sayıda bireysel varoluş üzerinde eşzamanlı etki üretmesidir. Risk, tekil varlıkları ortak bir bütünlüğe dönüştürdüğünde bunu kimlikleri birleştirerek değil, varoluşlarının kırılganlık koşullarını ortaklaştırarak gerçekleştirir. Böylece kolektif varlık, insanların kendi bireyselliklerinden vazgeçmesiyle değil, bireyselliklerinin sürdürülmesinin aynı maddi sisteme bağımlı hale gelmesiyle ortaya çıkar.

Taşıyıcının ontolojik statüsü de bu dönüşüm içerisinde değişir. Tekne, kendi başına değerlendirildiğinde belirli bir teknik işleve sahip maddi nesnedir: Su üzerinde kalmak, yük taşımak ve hareket etmek. Ancak içine üç yüz beş insan yerleştirildiğinde aynı teknik nesne, kendi fiziksel bütünlüğünün ötesine geçen bir yaşamsal işleve sahip olur. Gövdesinin dayanıklılığı, taşıma kapasitesi, dengesi ve deniz koşullarına karşı direnci, artık yalnızca nesnenin teknik başarısını değil, içerisindeki insanların yaşamlarının devamlılığını da belirler. Maddi taşıyıcı, başka varlıkların varoluş koşullarını üstlendiği ölçüde salt araç olmaktan çıkarak ilişkisel bir yaşam altyapısına dönüşür. Burada teknenin bilinç, irade veya öznelik kazandığı ileri sürülmez; onun nedensel konumu değişir. Aynı teknik arıza, boş bir teknede maddi kayıp olarak kalabilecekken yüzlerce insanın bulunduğu teknede kitlesel bir insanlık felaketine dönüşebilir. Dolayısıyla nesnenin ontolojik ağırlığı yalnızca kendi fiziksel özelliklerinden değil, kendisine bağlanmış varlıkların sayısından ve niteliğinden de etkilenir.

Söz konusu ağırlık, taşıyıcının kırılganlığıyla daha belirgin hale gelir. Bir teknenin kapasitesini aşacak şekilde doldurulması, maddi taşıma koşullarıyla taşınan yaşamların sayısı arasında tehlikeli bir uyumsuzluk meydana getirebilir. Cibuti'deki faciada teknenin aşırı kalabalık olması, batma olayının belirleyici risk etkenlerinden biri olarak bildirildi. Buradaki paradoks, aynı araç üzerinden daha fazla insanı taşımaya çalışmanın, belirli bir sınırdan sonra taşınan insanların tamamının güvenliğini azaltabilmesidir. Taşıyıcının kapsama kapasitesini genişletmek, taşıyıcının maddi dayanıklılığı aynı ölçüde genişlemiyorsa ortak kırılganlığı yoğunlaştırabilir. Böylelikle niceliksel artış yalnızca daha fazla bireyin aynı mekâna yerleştirilmesi değildir; taşıyıcı ile taşınanlar arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirebilen bir müdahaledir. Yüzlerce bağımsız yaşamın aynı fiziksel sisteme bağlanması, o sistemdeki tekil bir arızanın etkisini genişletir. Ortaklık büyürken riskin yayılabileceği varlık alanı da büyüyebilir.

Bu mekanizma, kolektif varoluşun zorunlu olarak bilinçli bir dayanışmadan doğmadığını gösterir. Birbirini tanımayan yolcular, karşılıklı yardımlaşma veya ortak karar alma ilişkileri geliştirmeden önce bile aynı taşıyıcının kırılganlığı üzerinden birbirlerine bağlanmışlardır. Teknenin dengesini kaybetmesi, her yolcunun kendi bedensel davranışıyla bütünüyle bağımsız biçimde aşabileceği bir tehlike değildir. Ortak maddi koşul, bireysel kontrolün sınırlarını belirler. Kolektif varlık, kimi durumlarda kolektif iradeden önce meydana gelir; bireyler birlikte hareket etmeye karar vermeden önce zaten birlikte etkilenebilir hale gelmiş olabilirler. Böylece ortaklığın kuruluş sırası tersine döner. Önce ortak bir kimliğin veya iradenin oluşması, ardından bireylerin aynı kadere bağlanması gerekmez. Bazen ortak kaderin maddi koşulları, bireylerin birbirleriyle herhangi bir anlamlı toplumsal bağ kurmasından önce ortaya çıkar.

Martin Heidegger'in Mitsein, yani birlikte-varolma kavramı, insan varoluşunun bütünüyle yalıtılmış bir bireysellik olarak kavranamayacağını göstermesi bakımından burada önem kazanır. Heidegger açısından başkalarıyla birlikte olmak, insanın sonradan edindiği tesadüfi bir özellik değil, dünyada-varoluşunun temel yapılarından biridir. Ancak Cibuti'deki olayın ortaya koyduğu ortaklık, yalnızca insanlar arasındaki toplumsal yakınlıktan kaynaklanmaz; birlikte bulunmanın maddi koşullarının ortak bir risk altında yoğunlaşmasıyla belirginleşir. Birlikte-varolma, belirli durumlarda birlikte-tehlikede-olma biçimini alarak bireylerin varoluş imkânlarını aynı maddi nedenselliğe bağlar. Burada ortaklık, bireylerin bütün farklılıklarını ortadan kaldıran bir özdeşlik değildir. Her yolcu kendi yaşamını sürdürmeye çalışırken aynı teknenin geleceği, onların bireysel geleceklerinin ortak koşullarından biri haline gelmiştir. Dolayısıyla birlikte-varolmanın maddi boyutu, yalnızca aynı dünyayı paylaşmak değil, kimi zaman aynı kırılganlığın sonuçlarına maruz kalmaktır.

Jean-Luc Nancy'nin tekil-çoğul varlık (être singulier pluriel) düşüncesi, bu ilişkiyi daha ileri bir düzeye taşır. Nancy açısından varoluş, önce kendi içerisinde tamamlanmış yalıtık varlıkların daha sonra birbirleriyle ilişki kurmasından ibaret değildir; tekillik başkalarıyla birlikte bulunma ilişkileri içerisinde açığa çıkar. Buradaki çoğulluk, tekil varlıkların ortadan kalkarak tek bir üst varlığa dönüşmesi anlamına gelmez. Cibuti'deki yolcular bu açıdan birbirinden bağımsız yaşam öykülerine sahip tekil bireyler olarak kalırken ortak bir maddi tehlike altında çoğul bir bütünlük oluşturmuşlardır. Riskin ürettiği kolektiflik, tekilliğin silinmesi değil, tekil varoluşların devamlılığının ilişkisel olarak birbirine bağlanmasıdır. Dolayısıyla yüzlerce insanın aynı tekne içerisinde bulunması, onları metafizik anlamda tek bir özneye dönüştürmez; ancak tek bir olayın etki alanına birlikte dahil olan ilişkisel bir varoluş meydana getirir. Ortak risk, çoğulluğu ortadan kaldırmadan ortak bir kader koşulu kurabilir.

Bu noktada tek bir risk nesnesi kavramını daha kesin biçimde tanımlamak gerekir. Teknenin batması bütün yolcuları aynı olayın kapsamına dahil etmiş olsa da bu, her bireyin aynı sonucu yaşadığı anlamına gelmez. Bazıları hayatını kaybetmiş, bazıları kaybolmuş, bazıları ise kurtulmuştur. Bedenlerin konumu, yüzme kapasitesi, yardım olanaklarına erişim ve olay sırasında ortaya çıkan koşullar, bireysel sonuçları farklılaştırabilir. Dolayısıyla ortak risk ile eşit risk veya özdeş sonuç birbirinden ayrılmalıdır. Ortak taşıyıcı, bireyleri aynı tehlikenin kapsamına dahil eder; ancak tehlikenin her birey üzerindeki gerçekleşme biçimini zorunlu olarak eşitlemez. Ortak varlık, burada tek bir kader sonucunun paylaşılması değil, farklı sonuçların aynı kurucu olaydan doğmasıdır. Teknenin alabora olması kolektif bir nedensel kırılma oluştururken bu kırılmanın bireysel yaşamlarda aldığı biçimler farklılaşmıştır. Böylelikle kolektif ontoloji, bireysel farklılıkları ortadan kaldırmadan kurulabilir.

Ulrich Beck'in Risk Toplumu yaklaşımı, ortak kırılganlığın daha geniş toplumsal koşullarını düşünmeyi mümkün kılar. Beck'in çözümlemesinde modern toplum, yalnızca zenginliğin ve kaynakların dağılımıyla değil, teknolojik ve kurumsal süreçlerin ürettiği risklerin dağılımıyla da şekillenir. Cibuti'deki tekne faciası, Beck'in özellikle modernleşmenin ürettiği büyük ölçekli risklere ilişkin analizleriyle bütünüyle özdeş değildir; burada göç, ulaşım güvenliği ve bölgesel eşitsizliklerin oluşturduğu farklı bir risk yapısı bulunmaktadır. Ancak riskin paylaşılması ile riskin adil dağıtılması arasındaki ayrım, bu olayda da belirleyicidir. Göçmenlerin aynı teknede bulunmaları onları ortak bir tehlikeye bağlamıştır; fakat neden böyle bir ulaşım biçimine yöneldikleri, hangi güvenli seçeneklerden yoksun kaldıkları ve hangi ekonomik veya siyasal koşullarla karşılaştıkları başka bir ilişkiler düzeyine aittir. Ortak tehlike, tehlikeye maruz kalma koşullarının toplumsal olarak eşit biçimde oluştuğunu göstermez.

Nitekim Cibuti'den Yemen'e uzanan Doğu Göç Rotası, insanların yalnızca bireysel seyahat tercihleriyle açıklanamayacak kadar karmaşık ilişkiler içerir. Afrika Boynuzu'ndaki çatışmalar, güvensizlik, ekonomik koşullar ve geçim imkânlarının sınırlılığı, birçok insanı Körfez ülkelerine ulaşma umuduyla tehlikeli yolculuklara yöneltebilir. Yemen'deki çatışmalar ve güzergâh üzerindeki insan kaçakçılığı ağları da bu hareketliliğin koşullarını etkiler. Dolayısıyla tekneye binme anında oluşan ortak risk, daha önce gerçekleşmiş farklı toplumsal zorunlulukların aynı taşıyıcı üzerinde yoğunlaşmasıdır. Ortak taşıyıcı, yalnızca bedenleri değil, birbirinden farklı nedenlerle meydana gelmiş hareketlilikleri de tek bir maddi kırılganlık içerisinde toplar. Kişilerin yolculuğa çıkma gerekçeleri farklı olabilir; ancak güvenli ulaşım seçeneklerinin kısıtlılığı, bu farklı gerekçeleri aynı riskli güzergâhta bir araya getirebilir. Böylelikle tekne, bireysel kararların toplamından daha geniş bir siyasal ve ekonomik ilişkiler ağının maddi düğümü haline gelir.

Bruno Latour'un aktör-ağ kuramından hareketle teknenin rolü, edilgin taşıyıcıdan nedensel aracılığa doğru yeniden düşünülebilir. Latour açısından maddi nesneler, toplumsal faaliyetlerin yalnızca üzerinde gerçekleştiği tarafsız araçlar değildir; sahip oldukları özellikler aracılığıyla eylemlerin nasıl gerçekleşeceğini değiştirebilen aracılardır. Tekne de insanların daha önce belirlemiş olduğu yolculuk amaçlarını yalnızca bir kıyıdan diğerine aktaran nötr bir nesne olarak kalmaz. Fiziksel kapasitesi, yapısal dayanıklılığı ve deniz koşullarıyla etkileşimi, yolculuğun hangi sonuçlara açık olacağını etkiler. Taşıyıcı, taşınan varlıkların amaçlarını değiştirmeden onların amaçlarına ulaşabilme koşullarını kökten dönüştürebilir. Yolcular Yemen'e ulaşmayı hedeflerken aynı aracın kırılganlığı, onların bütün bireysel tasarılarını ortak bir felaketin içerisinde kesintiye uğratmıştır. Böylece maddi nesne, irade sahibi olmadan da çok sayıda iradenin gerçekleşme sınırlarını belirleyen ilişkisel bir aktör konumu kazanır.

Ortak riskin zamansal yapısı da dikkate değerdir. Yolcular tekneye binmeden önce birbirlerinden bağımsız gelecek tasarılarına sahip olabilirler; farklı işlere ulaşmak, ailelerine destek olmak veya daha güvenli yaşam koşulları kurmak isteyebilirler. Ancak yolculuk başladığında bütün bu farklı geleceklerin belirli bir aşaması, teknenin güvenli biçimde yol almasına bağlanır. Böylece bireysel zamanların çoğulluğu, geçici bir ortak zaman koşulu altında örgütlenir. Teknenin batma anı ise birbirinden farklı yaşam sürekliliklerinde eşzamanlı bir kırılma meydana getirir. Ortak taşıyıcı, yalnızca mekânsal yakınlık üretmez; farklı gelecekleri belirli bir süre boyunca aynı olayın gerçekleşip gerçekleşmemesine bağımlı hale getirerek zamansal bir birlik de kurar. Bu birlik, bütün yolcuların aynı geleceğe sahip olması anlamına gelmez. Aksine birbirinden farklı geleceklerin belirli bir maddi geçiş koşulunda kesişmesidir. Teknenin çöküşü, geleceğe yönelen çok sayıda bağımsız yaşam tasarısının aynı anda tehdit altına girmesine neden olur.

Burada öznenin kendi kaderi üzerindeki egemenliğine ilişkin daha derin bir ontolojik gerilim meydana gelir. Birey, yaşamını kendi kararlarının, amaçlarının ve eylemlerinin sürekliliği içerisinde kavrayabilir. Ancak tekneye bindiği andan itibaren kendi geleceğinin belirli bir bölümünü, tek başına yönetemediği ortak maddi sisteme bağlamış olur. Bir yolcunun dikkatli davranması, diğer yolcuların davranışlarını, teknenin yapısal durumunu veya deniz koşullarını bütünüyle kontrol edebildiği anlamına gelmez. Öznenin tekil iradesi ile varoluşunun devamlılığını belirleyen nedensel koşullar arasında tam bir örtüşme bulunmaz. Ortak taşıyıcı, söz konusu uyumsuzluğu yoğunlaştırır; kişi kendi hayatını yaşamaya devam ederken yaşamının kritik koşullarından biri, başkalarıyla paylaştığı ve üzerinde sınırlı kontrol sahibi olduğu bir yapıya dönüşür. Dolayısıyla tekil varlığın özerkliği, varlığın bütün maddi devamlılık koşullarından bağımsız olması anlamına gelemez.

Bu ilişki, conatus kavramı aracılığıyla da değerlendirilebilir. Spinoza'nın her varlığın kendi varlığını sürdürmeye yönelik içkin çabasını tanımlayan conatus anlayışında, birey kendi devamlılığını korumaya yönelirken dışsal nedenlerle sürekli karşılaşır. Sonlu varlığın korunması, yalnızca kendi içsel gücüne değil, çevresindeki başka varlıklarla kurduğu ilişkilerin niteliğine de bağlıdır. Cibuti'deki yolcuların her biri, farklı amaçlarla da olsa yaşamlarını sürdürmeye ve gelecekteki imkânlarını genişletmeye yönelik bir hareket içerisindeydi. Ancak bu bireysel devamlılık çabaları, aynı maddi taşıyıcının sınırlarında birbirine bağlanmıştır. Tekil conatusların ortak bir taşıyıcıya bağımlı hale gelmesi, bireysel varlığını sürdürme çabasının geçici olarak ortak bir maddi koşulun devamlılığına bağlanmasıdır. Buradaki birlik, bütün bireysel çabaların tek bir iradeye dönüşmesini gerektirmez. Her kişi kendi varlığını sürdürmeye çalışırken ortak taşıyıcının ayakta kalması, bütün bu ayrı çabaların gerçekleşmesini etkileyen müşterek koşullardan biri haline gelir.

Facianın ölüm bilançosu, söz konusu ontolojik bütünlüğün ahlaki sınırını da görünür kılar. Yüz otuz dokuz kişinin ölümü, tek bir olayın sonucudur; fakat kaybedilen hayatlar birbirinin yerine geçebilen yüz otuz dokuz eşdeğer birim değildir. Her bireyin yaşamı kendisine özgü ilişkiler, deneyimler ve gerçekleşmemiş geleceklerden meydana gelir. Ortak riskin tekil varlıkları ilişkisel olarak birleştirmesi, onların etik bakımdan ayrı ayrı taşıdığı değeri ortadan kaldırmaz. Kolektif felaketin birliği ile kaybın bireysel çoğulluğu birbirine indirgenemez. Teknenin batması tek bir fiziksel olay olabilir, fakat o olayın meydana getirdiği insani kayıp her bireyin yaşamında ayrı bir sona eriş anlamına gelir. Bu nedenle ortak risk nesnesi kavramı, insanları tek bir nesnenin parçalarına indirgemek için değil, bağımsız hayatların aynı nedensel kırılganlık altında nasıl birlikte etkilenebilir hale geldiğini açıklamak için kullanılmalıdır.

Kurtulanlar, kaybolanlar ve hayatını kaybedenler arasındaki ayrım, ortaklığın geçici niteliğini de açığa çıkarır. Teknenin içerisinde kurulan kolektif risk bütünlüğü, felaketin ardından farklı sonuçlara ayrılmıştır. Bazı bireylerin yaşamı devam ederken bazıları hayatını kaybetmiş, bazıları hakkında ise kesin bilgiye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla ortak taşıyıcının meydana getirdiği varlık, sürekli ve değişmez bir kolektif kimlik değildir; belirli maddi koşullar altında oluşan ve bu koşullar değiştiğinde yeniden parçalanabilen ilişkisel bir bütünlüktür. Ortak risk, tekil hayatları geçici olarak ortaklaştırırken felaketin sonuçları aynı hayatları yeniden farklı varoluş durumlarına ayırabilir. Bu nedenle ortaklık, bireyselliğin ortadan kaldırıldığı kalıcı bir özdeşlik olarak değil, farklılıkların aynı maddi nedenselliğe bağlandığı geçici bir birlik olarak kavranmalıdır.

Cibuti'deki tekne faciasının açığa çıkardığı temel ontolojik mekanizma, ortak taşıyıcının tekil varlıkları kimlik üzerinden değil, kırılganlık üzerinden birleştirmesidir. Birbirinden bağımsız insanlar, aynı araca bağlandıklarında yalnızca ortak mekânı paylaşmaz; hayatlarının devamlılığını mümkün kılan belirli koşulları da paylaşmaya başlarlar. Taşıyıcının dayanıklılığı ortak bir yaşamsal imkâna, kırılganlığı ise ortak bir tehlikeye dönüşür. Böylelikle nesnenin fiziksel bütünlüğü ile bireylerin varoluşsal devamlılığı arasında tekil hayatları aşan bir nedensel bağlantı meydana gelir. Bu bağlantı, ortak bir irade veya kimlik bulunmadan da kolektif bir varlık koşulu üretebilir.

En köklü felsefi sonuç, ortak varlığın yalnızca birlikte yaşamaktan değil, birlikte yok olabilme ihtimalinden de doğabilmesidir. Tekne, yüzlerce insanı tek bir özneye dönüştürmemiştir; ancak onların birbirinden ayrı geleceklerini aynı kırılgan maddi koşula bağlamıştır. Riskin ontolojik birleştirici işlevi burada ortaya çıkar: Bireyler birbirlerinin hayatlarını bilmeden, birbirlerinin amaçlarını paylaşmadan ve birbirleriyle ortak bir kimlik kurmadan da aynı varoluşsal bağımlılığın üyeleri haline gelebilirler. Ortak taşıyıcının çöküşü, tekil varlıkların mutlak bağımsızlığının sınırlarını açığa çıkarır; çünkü birbirinden ayrı hayatlar, kendi devamlılıklarını aynı maddi ilişkinin içerisinde sürdürdüklerinde artık bütünüyle ayrı kaderlere sahip değildir. Cibuti açıklarında batan tekne, bu nedenle yalnızca üç yüz beş insanı taşıyan bir ulaşım aracı değil, üç yüz beş farklı yaşamın belirli bir süre boyunca aynı kırılganlığa bağlandığı geçici bir varoluş bütünlüğüydü. Onu ortak varlığa dönüştüren şey yolcuların birbirine benzemesi değil, aynı taşıyıcının ayakta kalmasına birlikte bağımlı olmalarıydı.         

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

OntoHaber 85

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    183

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.