Likidite Üzerine: Geçici Simetri ve Yeni Asimetri

Bankalar arası likidite ilişkileri üzerinden simetri, asimetri ve akış kavramlarını yeniden ele alan bu çalışma; likidite sisteminin neden hiçbir zaman kalıcı dengeye ulaşmadığını, ontolojik kapanışın epistemolojik yeniden kodlama yoluyla nasıl yeni asimetriler ürettiğini açıklayan özgün bir teorik model önermektedir.

1. Bankalar Arası Likiditenin Diyalektik Yapısı

1.1. Teknik Likidite İlişkisinden Sistemsel Dolaşıma

Finans literatüründe bankalar arası likidite ilişkisi çoğunlukla son derece teknik ve dar bir çerçevede ele alınmaktadır. Bu çerçeveye göre bankalar, gün içerisinde gerçekleştirdikleri kredi işlemleri, mevduat hareketleri, ödeme yükümlülükleri ve rezerv gereksinimleri nedeniyle zaman zaman geçici likidite açıkları veya fazlaları üretirler. Gün sonunda bazı bankalar merkez bankasının belirlediği zorunlu rezerv seviyesinin altına inerken, bazıları ihtiyaç duyduklarından daha fazla rezerv bulundurur. İşte bankalar arası para piyasasının temel işlevi, bu geçici dengesizlikleri kısa vadeli borçlanma yoluyla ortadan kaldırmaktır. Likidite fazlasına sahip banka fon sağlar; likidite açığı bulunan banka bu fonu belirli bir faiz karşılığında kullanır; ödeme sistemi kesintiye uğramadan çalışmaya devam eder. Klasik finans teorisi açısından olay bundan ibarettir. Sistem, likiditeyi ihtiyaç duyulan yere yönlendiren teknik bir dağıtım mekanizmasıdır.

Bu açıklama olgusal olarak yanlış değildir; ancak açıklayıcı gücü sınırlıdır. Çünkü burada yalnızca sürecin nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Oysa herhangi bir sistemi gerçekten anlamak, onun yalnızca işleyiş biçimini bilmekle değil, o işleyişi zorunlu kılan yapıyı çözmekle mümkündür. Teknik açıklama, bankaların neden birbirlerine borç verdiklerini söyler; fakat neden tam da bu ilişki biçiminin ortaya çıktığını, neden sürekli yeniden üretildiğini ve neden bütün finansal sistemin bu dolaşıma bağımlı hâle geldiğini açıklamaz. Dolayısıyla inceleme nesnesi yalnızca likidite transferi olarak bırakıldığı sürece, sistemin derin mantığı görünmez kalmaktadır.

Likidite kavramının kendisi de çoğu zaman yalnızca niceliksel bir sermaye değişkeni olarak düşünülmektedir. Sanki likidite, belirli miktarda paranın belirli bir bankada bulunmasından ibaretmiş gibi ele alınır. Oysa dikkatli bakıldığında likiditeyi oluşturan şey para miktarı değil, paranın dolaşabilme kapasitesidir. Aynı miktarda para iki farklı durumda tamamen farklı anlamlar taşıyabilir. Kullanılamayan, hareket edemeyen veya ödeme sistemine katılamayan para teknik olarak varlığını korusa bile likidite üretmez. Buna karşılık daha küçük bir miktar para, yüksek dolaşım kapasitesine sahip olduğunda sistem açısından çok daha büyük likidite değeri oluşturabilir. Demek ki inceleme nesnesi para değil, paranın hareketidir. Hareket ise tek tek nesnelerin özelliği değil, ilişkilerin özelliğidir. Böylece likidite problemi nicelik probleminden çok ilişki problemine dönüşmektedir.

Tam da bu nedenle bankalar arası piyasa, tek tek bankaların bulunduğu bir alan olmaktan önce, bankaları birbirine bağlayan ilişkilerin oluşturduğu dolaşım ağıdır. Bir banka tek başına likidite sistemi değildir. Aynı şekilde merkez bankası da tek başına likidite sistemi değildir. Likidite sistemi ancak aktörler arasında kurulan sürekli dolaşım ilişkisi içerisinde ortaya çıkar. Burada anlam kazanan şey tekil banka değil, bankaların birbirlerine göre konumlarıdır. Açık, fazla, rezerv, kredi, faiz, ödeme, güven ve risk gibi bütün kavramlar ancak bu ilişki ağı içerisinde tanımlanabilir. Dolayısıyla sistemin gerçek nesnesi aktörler değil, aktörleri birbirine bağlayan dolaşımdır.

Bu dolaşımın dikkate değer yanı, yalnızca ekonomik fayda üretmesi değildir. Aynı hareket, birbirinden tamamen farklı birçok sistemi aynı anda yeniden üretmektedir. Bir bankanın diğerine fon sağlaması yalnızca rezerv aktarımı değildir; güven ilişkisinin yeniden kurulmasıdır. Aynı işlem ödeme zincirini devam ettirir. Aynı işlem kredi piyasasını işler hâlde tutar. Aynı işlem faiz mekanizmasını yeniden üretir. Aynı işlem bilanço yapılarını değiştirir. Aynı işlem sistemik risk dağılımını yeniden düzenler. Görünürde tek bir işlem yapılmasına rağmen gerçekte çok katmanlı bir sistem aynı anda yeniden organize edilmektedir. Bu nedenle para transferi, yüzeyde ekonomik bir hareket iken, derinde sistemin kendi bütünlüğünü yeniden üretme biçimidir.

Buradan itibaren bankalar arası ilişki, klasik piyasa teorisinin öngördüğü rekabet modelinden de ayrılmaya başlar. Çünkü rekabet normal şartlarda birbirinden bağımsız aktörler varsayar. Her aktör kendi çıkarını maksimize etmeye çalışır ve diğer aktörler onun rakibidir. Bankalar arası likidite sistemi ise bu tasviri bütünüyle bozacak kadar ilginçtir. Bankalar gerçekten birbirleriyle rekabet ederler; ancak aynı anda birbirlerinin varlık koşullarını da üretirler. Bir bankanın ödeme yapamaması yalnızca o bankanın problemi değildir. Zincirleme ödeme sistemi nedeniyle aynı problem kısa sürede diğer bankaların likidite durumunu da etkiler. Dolayısıyla rakibin tamamen ortadan kalkması, çoğu durumda sistemin de zarar görmesi anlamına gelir. Rekabet eden aktörler aynı zamanda birbirlerinin yaşamasını sağlayan aktörler hâline gelirler.

İlişkinin paradoksal niteliği tam burada ortaya çıkmaktadır. Fazla likiditeye sahip banka ilk bakışta güçlü görünmektedir. Açık yaşayan banka ise zayıf görünmektedir. Fakat güçlü banka da zayıf bankaya ihtiyaç duymaktadır. Çünkü fon sağlayabileceği, faiz geliri elde edebileceği ve dolaşımı sürdürebileceği bir karşı taraf bulunmadığında kendi likidite fazlası sistem içerisinde işlevsiz hâle gelir. Aynı biçimde likidite açığı yaşayan banka da fazlası bulunan bankaya bağımlıdır. Sonuçta iki taraf birbirinin karşıtı olduğu kadar birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdır. Güçlü ile zayıf, fazla ile eksik, alacaklı ile borçlu, rekabet ile ortaklık aynı yapının farklı görünümleri olarak birlikte var olurlar.

Böyle bir yapı artık klasik neden-sonuç ilişkileriyle açıklanabilecek basit bir piyasa değildir. Çünkü burada her aktör yalnızca kendi davranışını üretmez; diğer aktörlerin davranış koşullarını da üretmektedir. Bir bankanın rezerv politikası diğer bankaların borçlanma ihtiyacını etkiler; diğer bankaların borçlanma ihtiyacı faiz oranlarını etkiler; faiz oranları tekrar rezerv yönetimini etkiler. Sebep ile sonuç doğrusal biçimde ilerlemez; sürekli birbirini yeniden üreten döngüsel ilişkiler ortaya çıkar. Sistemin mantığı tek yönlü nedensellikten çok karşılıklı üretim ilişkisine dayanır.

Karşılıklı üretim ilişkisinin bulunduğu yerde artık teknik finans kavramları tek başına yeterli değildir. Çünkü burada incelenen şey yalnızca kredi mekanizması değildir. İncelenen şey, aktörlerin birbirlerini sürekli yeniden üretmeleridir. Bu nedenle bankalar arası likidite sistemi, ekonomik olmaktan önce ontolojik bir problem hâline gelir. Sorulması gereken temel soru artık "hangi banka ne kadar borç aldı?" değildir. Asıl soru, "hangi zorunluluk bu aktörleri sürekli birbirine bağlamaktadır?" sorusudur. İşte bu soru sorulduğu anda teknik finans dili yetersiz kalmaya başlar ve sistem ontolojisi devreye girer.

Dikkat çekici olan nokta, bu zorunluluğun herhangi bir aktör tarafından tek başına kurulmamış olmasıdır. Hiçbir banka tek başına dolaşımı yönetemez. Hiçbir banka tek başına sistemi ayakta tutamaz. Hatta merkez bankası bile doğrudan dolaşımın kendisi değildir; dolaşımı düzenleyen aktörlerden yalnızca biridir. Dolayısıyla sistemin gerçek birliği belirli bir kurumdan değil, bütün kurumların içinde hareket ettiği ortak ilişkiden doğmaktadır. Tam da bu nedenle bankalar arası likidite sistemi, aktörlerin toplamı değil; aktörleri birbirine bağlayan dolaşımın kendisidir. Ekonomik gerçeklik, tek tek bankalarda değil, bankalar arasında gerçekleşmektedir. Bu nedenle analizin merkezine aktörleri değil, ilişkileri; nesneleri değil, dolaşımı; parayı değil, akışı yerleştirmek gerekir. Bu tercih yalnızca kavramsal bir değişiklik değil, sistemin ontolojik düzeyde yeniden tanımlanması anlamına gelir.                                     

1.2. Rekabet Eden Aktörlerin Zorunlu Karşılıklı Bağımlılığı

Ekonomik sistemler çoğu zaman rekabet kavramı üzerinden tanımlanır. Serbest piyasa teorileri de bankaları öncelikle kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan bağımsız ekonomik aktörler olarak ele alır. Bu yaklaşımın belirli ölçüde doğruluk payı bulunsa da, bankalar arası likidite ilişkisi incelendiğinde rekabetin tek başına açıklayıcı olmadığı görülmektedir. Çünkü burada birbirleriyle rekabet eden aktörler, aynı anda birbirlerinin varlık koşullarını da üretmektedir. Bir bankanın faaliyetini sürdürebilmesi yalnızca kendi bilançosuna değil, diğer bankaların faaliyetlerini sürdürebilmesine de bağlıdır. Dolayısıyla ilişki, klasik anlamda bağımsız aktörler arasında gerçekleşen bir piyasa etkileşimi değil; karşılıklı bağımlılığın rekabet biçiminde görünmesidir.

Likidite açığı yaşayan bir bankanın ödeme yükümlülüklerini yerine getirememesi ilk bakışta yalnızca o bankaya ait yerel bir sorun gibi görünür. Gerçekte ise bankalar arasındaki ödeme sistemi zincirsel bir yapıya sahiptir. Bir bankanın yerine getiremediği yükümlülük, diğer bankaların beklediği fon akışını geciktirir; geciken fon akışı yeni likidite açıkları üretir; yeni açıklar başka bankaların rezerv planlamasını bozar; rezerv planlamasının bozulması ise ödeme sisteminin tamamını etkileyebilecek ikinci ve üçüncü dereceden sonuçlar doğurur. Böylece başlangıçta tekil görünen problem kısa süre içerisinde sistemsel bir probleme dönüşür. Bankaların birbirlerine bağımlılığı tam olarak burada ortaya çıkar. Hiçbir banka yalnızca kendi bilançosunun içinde yaşamaz; her banka diğer bankaların sürekliliği üzerinden de varlığını korur.

Benzer biçimde likidite fazlasına sahip banka da ilk bakışta tamamen bağımsız görünmektedir. Elinde kullanılabilir rezerv bulunmaktadır; dolayısıyla sisteme ihtiyaç duymadığı düşünülebilir. Oysa likidite fazlası, ancak aktarılabildiği ölçüde ekonomik anlam taşır. Fonunu değerlendirebileceği bir karşı taraf bulunmadığında rezerv fazlası sistem açısından atıl bir varlığa dönüşür. Faiz geliri elde edebilmesi, fonlarını etkin kullanabilmesi ve bilanço verimliliğini artırabilmesi, karşı tarafta likidite talebinin bulunmasına bağlıdır. Böylece güçlü görünen aktör de zayıf görünen aktöre bağımlı hâle gelir. Güç ve zayıflık burada birbirini dışlayan iki kategori değildir; aynı ilişkinin farklı kutuplarıdır.

İlişkinin dikkat çekici yönü, bağımlılığın tek taraflı olmamasıdır. Likidite açığı yaşayan banka fon sağlayan bankaya ihtiyaç duyarken, fon sağlayan banka da fon talep eden bankaya ihtiyaç duyar. Taraflardan biri ortadan kalktığında diğer tarafın işlevi de eksik kalmaktadır. Böylece ekonomik rekabet, kendi karşıtı olan iş birliğini zorunlu olarak üretmektedir. Görünürde rakip olan aktörler, sistem düzeyinde birbirlerinin tamamlayıcısı hâline gelirler. Bu nedenle bankalar arası piyasa, rakiplerin mücadele ettiği bir alan olmaktan çok, karşıtların birbirini sürekli yeniden ürettiği bir dolaşım ağıdır.

Karşılıklı bağımlılık yalnızca fon alışverişiyle sınırlı değildir. Güven mekanizması da aynı dolaşım içerisinde üretilmektedir. Bir bankanın güvenilirliği yalnızca kendi bilançosundan doğmaz; diğer bankaların onunla işlem yapmaya devam etmesinden de doğar. İşlem hacmi arttıkça güven büyür; güven büyüdükçe borç verme davranışı kolaylaşır; borç verme kolaylaştıkça dolaşım genişler; dolaşım genişledikçe sistem daha karmaşık bir karşılıklı bağımlılık üretir. Böylece güven, bireysel bir özellik olmaktan çıkar; sistem tarafından sürekli yeniden üretilen ilişkisel bir nitelik hâline gelir.

Risk dağılımı da aynı mantık içerisinde çalışmaktadır. Bankalar birbirlerinden yalnızca likidite alıp vermezler; aynı zamanda risk paylaşırlar. Verilen her kredi belirli ölçüde karşı tarafın riskini üstlenmek anlamına gelir. Dolayısıyla sistemdeki her ilişki aynı zamanda risk ağının da yeniden kurulmasıdır. Likidite dolaşımı ile risk dolaşımı birbirinden ayrılmaz. Fon akışı kesildiğinde yalnızca para hareketi durmaz; risk dağılımı da yeniden şekillenir. Bunun sonucu olarak sistemdeki her hareket, birden fazla dolaşım biçimini aynı anda yeniden üretmektedir.

Ekonomik teoriler çoğu zaman aktörlerin birbirlerinden bağımsız karar aldıklarını varsayar. Bankalar arası likidite sistemi ise bu varsayımı ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Bir bankanın kararı, diğer bankaların karar ortamını değiştirir; değişen karar ortamı tekrar ilk bankanın davranışını etkiler. Kararlar doğrusal biçimde ilerlemez; sürekli birbirini geri besleyen döngüler oluşturur. Böylece neden ile sonuç arasındaki klasik ayrım giderek silikleşir. Her sonuç yeni bir neden üretirken, her neden aynı anda başka bir sonucun ürünü hâline gelir. Diyalektik karakter tam olarak bu karşılıklı üretim ilişkisinden doğmaktadır.

Karşılıklı bağımlılığın bulunduğu yerde sistem artık tek tek aktörlerin toplamı değildir. Gerçek bütünlük, aktörlerin üzerinde yükseldiği ilişkiler ağıdır. Bankaların tek tek incelenmesi, sistemin yalnızca parçalarını göstermektedir. Oysa dolaşımı belirleyen şey parçaların kendisi değil, parçalar arasında kurulan zorunlu bağlantılardır. Likidite sistemi bu anlamda bankaların değil, bankalar arasındaki ilişkinin ontolojisidir. İnceleme nesnesini aktörlerden ilişkilere kaydıran bu yaklaşım, finansal sistemi teknik piyasa analizinden çıkararak sistem ontolojisinin konusu hâline getirir.                   

1.3. Diyalektik İlişkinin Koşulu Olarak Ortak Töz

Her diyalektik yapı, karşıt unsurların aynı sistem içerisinde birbirini üretmesiyle karakterize edilir. Fakat karşıtlık tek başına diyalektik oluşturmaz. Birbirinden tamamen kopuk iki karşıt unsur, yalnızca ayrı varlıklar olarak kalır. Diyalektik ilişkinin kurulabilmesi için karşıtları birbirine bağlayan ortak bir zemin, başka bir ifadeyle ortak bir töz bulunmalıdır. Bu töz, karşıt kutupların üzerinde yükseldiği ve onları aynı bütünün parçaları hâline getiren temel varlık koşuludur. Böyle bir ortaklık bulunmadığında karşıtlık yalnızca dışsal bir farklılık olarak kalır; içsel bir birlik oluşturamaz.

Bankalar arası likidite sistemi tam da bu problem üzerinden yeniden okunmalıdır. İlk bakışta birbirine karşıt birçok unsur bulunmaktadır. Likidite açığı ile likidite fazlası, borçlu ile alacaklı, risk ile güven, rekabet ile iş birliği, merkezî konum ile bağımlı konum birbirine zıt kategoriler gibi görünmektedir. Fakat bu karşıtlıkların tamamı aynı sistem içerisinde birbirine dönüşebilmekte ve birbirini sürekli yeniden üretebilmektedir. Böyle bir dönüşümün mümkün olabilmesi, bütün bu karşıtlıkların aynı ontolojik zemin üzerinde bulunmasını gerektirir. Dolayısıyla asıl soru, bankalar arası likidite sisteminin ortak tözünün ne olduğudur.

İlk akla gelen aday paradır. Çünkü sistem para üzerinden işlemektedir. Ancak dikkatli incelendiğinde paranın ortak töz olamayacağı görülür. Para tek başına hareket üretmez; belirli ilişkiler içerisine girdiğinde anlam kazanır. Aynı miktarda para farklı koşullarda tamamen farklı sistemsel etkiler doğurabilir. Para, ilişkinin gerçekleştiği araçtır; ilişkiyi mümkün kılan temel değildir. Dolayısıyla ortak tözü para olarak belirlemek, sistemin taşıyıcısını sistemin kurucu ilkesiyle karıştırmak anlamına gelir.

Benzer biçimde rezervler de ortak töz değildir. Rezervler sistem içerisinde belirli teknik işlevler yerine getirir; ödeme kapasitesini destekler, zorunlu karşılık mekanizmasını oluşturur ve kısa vadeli likidite yönetimini mümkün kılar. Buna rağmen rezervler de yalnızca dolaşımın belirli anlarında ortaya çıkan niceliksel biçimlerdir. Rezerv miktarı değişebilir, artabilir veya azalabilir; fakat sistem rezervlerden önce de, rezervlerden sonra da dolaşım mantığını korumaktadır. Demek ki rezerv de sistemi kuran değil, sistem tarafından kullanılan bir organizasyon biçimidir.

Merkez bankasının ortak töz olduğu iddiası da benzer güçlükler taşır. Merkez bankası birçok durumda likiditeyi düzenleyen en önemli aktördür; ancak sistem onun iradesinden ibaret değildir. Bankalar kendi aralarında merkez bankası doğrudan taraf olmadan da likidite alışverişi yapabilirler. Ayrıca merkez bankasının müdahaleleri bile dolaşımın tamamen dışında gerçekleşmez; tam tersine mevcut dolaşım mantığını düzenleyen özel müdahaleler olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla merkez bankası sistemi kuran töz değil, sistem içerisinde işlev gören kurumlardan biridir.

Karşıtlıkların tamamını aynı zeminde birleştirebilen tek aday, tek tek nesnelerden veya kurumlardan bağımsız olarak varlığını sürdüren dolaşımın kendisidir. Açık ile fazla ancak dolaşım içerisinde anlam kazanır. Borçlu ile alacaklı ancak dolaşım sayesinde ortaya çıkar. Güven, risk, faiz, rezerv, merkez bankası ve bilanço ilişkileri ancak dolaşım devam ettiği sürece sistemsel gerçeklik kazanır. Böylece ortak tözün belirli bir nesne değil, bütün nesneleri birbirine bağlayan akış olduğu anlaşılır. Bankalar değişebilir, rezerv miktarları değişebilir, faiz oranları değişebilir; fakat sistem bütün bu değişimleri aynı akış içerisinde yeniden örgütlemeye devam eder. İşte diyalektik ilişkinin gerçek zemini de tam olarak burada kurulmaktadır.                                                                                                                                      

1.4. Para, Rezerv ve Merkez Bankasının Töz Değil Organizasyon Biçimi Olması

Ortak töz arayışı, doğal olarak sistemi oluşturan en görünür unsurlara yönelir. Bankalar arası likidite denildiğinde akla ilk gelen para, rezervler veya merkez bankasıdır. Çünkü sistemin bütün görünür hareketleri bu unsurlar etrafında gerçekleşmektedir. Fon transferleri para üzerinden yapılmakta, yükümlülükler rezervler aracılığıyla yerine getirilmekte ve merkez bankası bütün bu sürecin düzenleyici kurumu olarak görünmektedir. Dolayısıyla ilk sezgi, sistemi ayakta tutan temel varlığın da bunlardan biri olduğu yönündedir. Fakat görünür olmak ile kurucu olmak aynı şey değildir. Bir yapının en belirgin unsuru, çoğu zaman onun en temel ilkesi değildir. Ontolojik çözümleme tam da bu ayrımı yapabilme becerisidir.

Paranın töz olarak kabul edilmesi ilk bakışta oldukça ikna edici görünmektedir. Sonuçta bütün işlemler para üzerinden gerçekleşmektedir. Bankalar birbirlerine para borç verir, para alırlar, para transfer ederler ve bütün hesaplamalar para cinsinden yapılır. Ne var ki biraz daha dikkatli düşünüldüğünde paranın sistemi açıklamak yerine sistem tarafından açıklanması gereken bir unsur olduğu görülür. Çünkü para kendi başına herhangi bir hareket üretmez. Aynı miktardaki para, tamamen durağan biçimde yıllarca bir hesapta bekleyebilir; aynı para çok kısa süre içerisinde yüzlerce işlem içerisinde dolaşabilir. İki durumda da para miktarı aynıdır; değişen şey paranın kendisi değil, dolaşım ilişkisidir. Demek ki sistemi kuran ilke para değildir; paranın hangi ilişki içerisinde hareket ettiği ve hangi zorunluluk altında dolaştığıdır.

Benzer bir problem rezerv kavramında da karşımıza çıkar. Rezervler teknik anlamda bankacılık sisteminin güvenlik tamponudur. Günlük ödeme sisteminin çalışması, zorunlu karşılıkların korunması ve kısa vadeli yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi bakımından vazgeçilmezdir. Bununla birlikte rezervler de sistemin ontolojik temeli olamaz. Çünkü rezerv, hareketin belirli bir anındaki niceliksel görünümüdür. Artabilir, azalabilir, yeniden dağıtılabilir, hatta merkez bankası politikalarıyla tamamen farklı seviyelere taşınabilir. Bütün bu değişikliklere rağmen sistem aynı dolaşım mantığını koruyabilmektedir. Eğer rezerv gerçekten töz olsaydı, rezerv miktarındaki her değişim sistemin mantığını da değiştirmeliydi. Oysa değişen yalnızca organizasyon biçimidir; dolaşımın kendisi varlığını sürdürmektedir.

Merkez bankası da benzer biçimde çoğu zaman sistemin merkezî ilkesi olarak görülmektedir. Faiz oranlarını belirleyen, son kredi mercii olarak fon sağlayan, rezerv politikasını yöneten ve para politikasını şekillendiren kurum olması nedeniyle merkez bankasının bütün sistemi kurduğu düşünülebilir. Fakat bu düşünce de görünür güç ile ontolojik kuruculuğu birbirine karıştırmaktadır. Merkez bankası, dolaşımı yönlendirebilir; fakat dolaşımın yerine geçemez. Hatta merkez bankasının bütün müdahaleleri, dolaşımın zaten var olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Müdahale edilen şey dolaşım değildir; dolaşımın belirli organizasyon biçimleridir. Başka bir ifadeyle merkez bankası, akışı yaratmaz; akışın yönünü düzenler. Düzenleyen ilke ile düzenlenen ilke aynı şey değildir.

Faiz oranları da benzer şekilde kurucu ilke olarak düşünülebilir. Çünkü bankaların borç verme davranışını doğrudan etkileyen temel araçlardan biri faizdir. Ancak faiz de töz değildir. Faiz, akışın maliyetidir; akışın kendisi değildir. Akış bulunmadan faiz hesaplanamaz. Borç ilişkisi bulunmadan faiz oluşamaz. Hareket ortadan kalktığında faiz kavramı da anlamını kaybeder. Dolayısıyla faiz, akışın ön koşulu değil; akışın türevidir. Türevin töz hâline getirilmesi, sistemi kendi sonucu üzerinden açıklamaya çalışmak anlamına gelir.

Bütün bu örnekler ortak bir sonuca işaret etmektedir. Para, rezerv, faiz ve merkez bankası gibi kavramlar sistemi oluşturan temel ilkeler değil, sistemin farklı organizasyon biçimleridir. Organizasyon biçimi değişebilir; fakat organizasyonun dayandığı ilişki devam ettiği sürece sistem de varlığını sürdürür. Aynı akış farklı rezerv rejimleri altında çalışabilir; farklı faiz politikaları altında devam edebilir; hatta farklı merkez bankası uygulamalarıyla yeniden organize edilebilir. Değişmeyen tek unsur, aktörleri birbirine bağlayan dolaşım zorunluluğudur.

Ontolojik çözümlemenin amacı tam da burada belirginleşmektedir. İncelenen şey artık para miktarı, rezerv seviyesi veya merkez bankası politikası değildir. Bunların tamamını mümkün kılan daha derin ilke araştırılmaktadır. Yüzeyde görülen her unsur, kendisini mümkün kılan başka bir yapının görünüşüdür. Para görünür; rezerv görünür; merkez bankası görünür; fakat bunların tamamı görünmeyen ortak bir hareket biçimi içerisinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle tözün belirli bir ekonomik nesne içerisinde değil, ekonomik nesneleri sürekli ilişkiye sokan ilkenin kendisinde aranması gerekir.

1.5. Deleuzecü Anlamda Töz Olarak Akış

Paranın, rezervin, faizin ve merkez bankasının ortak töz olamayacağı gösterildiğinde geriye tek bir aday kalmaktadır: akış. Burada akıştan kastedilen şey yalnızca paranın fiziksel olarak bir hesaptan diğerine aktarılması değildir. Akış, aktörlerin birbirlerine göre konumlarını sürekli yeniden kuran, sistemi durağan olmaktan çıkaran ve bütün ekonomik ilişkileri aynı dolaşım ağı içerisinde birbirine bağlayan temel ontolojik ilkedir. Bu nedenle akış, gerçekleşmiş işlemlerin toplamı değil; işlemleri mümkün kılan ilişkisellik biçimidir.

Deleuzecü anlamda akış, belirli bir başlangıç ve bitiş noktası bulunan doğrusal hareket değildir. Daha çok sürekli yeniden yön değiştiren, engellerle karşılaşan, yoğunlaşan, seyrekleşen, bölünen ve yeniden birleşen dinamik bir oluş sürecidir. Bankalar arası likidite sistemi tam da böyle çalışmaktadır. Likidite bir bankadan diğerine geçerken yalnızca yer değiştirmez; aynı anda yeni borç ilişkileri kurar, risk dağılımını değiştirir, faiz oluşumunu etkiler, güven üretir, pozisyonları yeniden düzenler ve sistemin tamamını başka bir denge noktasına taşır. Hareket eden şey yalnızca para değildir; hareket eden sistemin kendisidir.

Böyle düşünüldüğünde bankalar artık bağımsız ekonomik varlıklar olmaktan çıkar. Her banka, akışın belirli bir yoğunlaşma noktası hâline gelir. Likidite fazlası bulunan banka, akışın geçici olarak toplandığı düğüm noktalarından biridir. Likidite açığı yaşayan banka ise akışın yöneldiği başka bir düğüm noktasıdır. Aktörlerin kim olduğu ikincil önem taşır; belirleyici olan akışın hangi doğrultuda örgütlendiğidir. Dolayısıyla sistemi anlamanın yolu bankaları incelemekten değil, bankaların içerisinde bulunduğu akış geometrisini çözümlemekten geçmektedir.

Akışın töz olarak kabul edilmesi, sistemin zaman anlayışını da değiştirir. Durağan sistemlerde zaman dışsal bir ölçü birimidir; olaylar zaman içerisinde gerçekleşir. Akış merkezli sistemlerde ise zaman, hareketin kendisi tarafından üretilir. Her yeni dolaşım ilişkisi sistemi başka bir ana taşır; her dengeleme yeni bir zamansallık oluşturur; her likidite transferi sistemin tarihini yeniden yazar. Böylece sistem, zaman içerisinde hareket eden bir yapı olmaktan çok, hareket ederek kendi zamanını üreten bir yapı hâline gelir.

En önemli sonuç ise aktörlerin sistemi yönetmediğinin anlaşılmasıdır. Bankalar akışı üretmez; akış bankaların davranış alanını üretir. Merkez bankası akışı yaratmaz; akış merkez bankasının müdahale gerekçelerini üretir. Faiz akışı belirlemez; akış faizin hangi seviyede oluşacağını belirleyen koşulları meydana getirir. Nedensellik yön değiştirmektedir. Görünürde aktörler sistemi yönetmektedir; ontolojik düzeyde ise sistem, akışın kendi zorunluluğu aracılığıyla aktörlerin davranışlarını belirlemektedir.

Akışın töz olarak kabul edilmesiyle birlikte bankalar arası likidite ilişkisi artık teknik finansın sınırlarını aşmaktadır. İnceleme nesnesi belirli ekonomik araçlar değil, onların üzerinde yükseldiği dolaşım mantığıdır. Sistemin gerçek birliği belirli kurumlarda değil, kurumların tamamını birbirine bağlayan sürekli hareket ilkesinde bulunmaktadır. Böylece bankalar arası likidite sistemi, ekonomik bir piyasadan çok, akışın ontolojik örgütleniş biçimi olarak yeniden tanımlanabilir. Bu tanım, yalnızca bankacılık sistemini açıklamakla kalmaz; hareket, dolaşım ve karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu bütün sistemlerin aynı ontolojik gramer içerisinde okunabileceğini de göstermeye başlar.                                                        

1.6. Rasyonalitenin Öznel Akıldan Akış Zorunluluğuna Kayması

Ekonomi teorisinin en güçlü varsayımlarından biri, sistemlerin rasyonel aktörlerin bilinçli tercihleri üzerinden açıklanabileceğidir. Buna göre bankalar, sahip oldukları bilgiyi değerlendirir, riskleri hesaplar, maliyet-fayda analizi yapar ve en yüksek getiriyi sağlayacak kararları alırlar. Finansal sistem de bu bireysel kararların toplamından oluşur. Böyle bir yaklaşımın açıklayıcı yönleri bulunsa da, bankalar arası likidite ilişkisi daha yakından incelendiğinde rasyonalitenin düşündüğümüz yerde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tek tek bankaların aldığı kararlar, çoğu zaman kendi iradelerinden çok sistemin kendileri üzerinde kurduğu zorunlulukların sonucudur.

Likidite açığı yaşayan bir banka neden borçlanır? İlk cevap, elbette ödeme yükümlülüklerini yerine getirebilmek için olacaktır. Ancak bu cevap yalnızca davranışın görünen nedenini açıklar. Daha derine inildiğinde asıl zorunluluk, bankanın ödeme yapmayı istemesi değil, ödeme yapamadığı takdirde sistem tarafından dışlanacak olmasıdır. Başka bir ifadeyle banka borçlanmayı seçtiği için sistem çalışmaz; sistemin işleyebilmesi için borçlanmak zorunda bırakıldığı ölçüde belirli davranışları sergiler. Kararın kaynağı öznel bilinç değil, sistemsel zorunluluktur.

Likidite fazlasına sahip bankanın davranışı da aynı mantıkla okunmalıdır. Dışarıdan bakıldığında fon sağlaması kendi çıkarını artırmaya yönelik bilinçli bir tercih gibi görünmektedir. Fakat fonunu sürekli sistem dışında tutan bir banka zamanla faiz gelirinden mahrum kalacak, diğer bankalarla kurduğu güven ilişkisini zayıflatacak, piyasa içerisindeki merkezî konumunu kaybedecek ve dolaşım ağının dışında kalmaya başlayacaktır. Görünürde özgür tercih gibi duran davranış, gerçekte sistem içerisinde kalabilmenin zorunlu koşuluna dönüşmektedir. Böylece rasyonalite, bireysel iradeden çok dolaşımın kendi sürekliliğini koruma refleksi hâline gelir.

Burada önemli olan nokta, bankaların bilinçsiz hareket ettiği iddiası değildir. Elbette her banka kendi stratejisini kurar, risk hesaplamaları yapar ve çeşitli alternatifler arasında seçim gerçekleştirir. Tartışılan mesele, bu stratejilerin hangi ontolojik zeminde mümkün hâle geldiğidir. Stratejiler birbirinden farklı olabilir; fakat hepsi aynı dolaşım mantığının içerisinde kurulmaktadır. Sistem değişmediği sürece seçenekler değişebilir, fakat seçeneklerin ait olduğu alan değişmez. Dolayısıyla rasyonel tercih, bağımsız bir başlangıç noktası değil; önceden kurulmuş bir dolaşım mantığının içerisinde gerçekleşen ikincil bir süreçtir.

Ekonomik davranışın çoğu zaman bireysel psikolojiye indirgenmesi de aynı nedenle eksik kalmaktadır. Banka yöneticileri değişebilir, risk algıları farklılaşabilir, piyasa beklentileri dönüşebilir; buna rağmen likidite sistemi işlemeye devam eder. Aynı yapının onlarca yıl boyunca farklı aktörlerle varlığını sürdürebilmesi, sistemin belirli kişilerin iradesine dayanmadığını göstermektedir. Aktörler değişirken dolaşım mantığının korunabilmesi, ontolojik önceliğin aktörlerde değil, ilişkilerin kendisinde bulunduğunu düşündürmektedir.

Rasyonaliteyi akış zorunluluğuna taşıyan ikinci önemli unsur ise geri besleme mekanizmalarıdır. Banka yalnızca kendi kararının sonucuyla karşılaşmaz; diğer bankaların verdiği tepkiler de başlangıçtaki kararı yeniden biçimlendirir. Bir bankanın borçlanma talebi faiz oranlarını etkiler; değişen faiz oranları başka bankaların davranışlarını değiştirir; onların davranışları tekrar ilk bankanın karar ortamını dönüştürür. Böylece başlangıçta öznel görünen karar, kısa süre içerisinde bütün sistemin ortak hareketine dönüşür. Karar artık belirli bir aktöre ait olmaktan çıkar; sistem tarafından yeniden üretilen kolektif bir davranış biçimi hâline gelir.

Rasyonalitenin bu biçimde yeniden tanımlanması önemli bir metodolojik sonuç doğurmaktadır. İnceleme nesnesi artık "banka neden böyle davrandı?" sorusu değildir. Daha temel soru şudur: "Hangi sistemsel zorunluluk bankaları sürekli aynı davranış alanına geri döndürmektedir?" İlk soru psikolojiyi ilgilendirir; ikinci soru ise ontolojiyi ilgilendirir. Bankalar arası likidite sistemini özgün kılan da tam olarak budur. Davranışları açıklayan şey tek tek aktörlerin zihni değil, bütün aktörleri aynı dolaşım mantığına bağlayan ortak zorunluluktur.

Rasyonalite, öznel bilinçten nesnel dolaşıma doğru yer değiştirmektedir. Bankalar sistemi kurmaz; sistem bankaların rasyonellik biçimini kurar. Aktörler akışın nedeni değildir; akış, aktörlerin mümkün davranış alanını belirleyen temel ilkedir. Ekonomik akıl, bireysel hesaplamaların toplamı olmaktan çıkarak akışın kendi kendini sürdürme zorunluluğunun görünür biçimine dönüşür.        

2. Simetri, Asimetri ve Akışın Üretim Mantığı

2.1. Açık/Fazla Farkı Olarak İlk Asimetri

Bankalar arası likidite sisteminin hareket edebilmesi için öncelikle bir farklılığın ortaya çıkması gerekir. Tam anlamıyla eşitlenmiş, bütün bankaların aynı rezerv düzeyine, aynı ödeme yükümlülüğüne ve aynı likidite durumuna sahip olduğu varsayımsal bir sistem düşünüldüğünde herhangi bir borç ilişkisine ihtiyaç kalmayacaktır. Her aktör kendi kaynaklarıyla faaliyetini sürdürebilir; ödeme sistemi dışsal bir desteğe ihtiyaç duymadan çalışabilir. Böyle bir durumda dolaşımın kendisi anlamsız hâle gelir. Hareketi doğuran şey eşitlik değil, eşitsizliktir. Dolayısıyla bankalar arası likidite ilişkisinin başlangıç noktası simetri değil, asimetridir.

Asimetri burada soyut bir dengesizlik kavramını ifade etmez. Son derece somut biçimde bir bankanın ihtiyaç duyduğu rezerv miktarı ile fiilen sahip olduğu rezerv miktarı arasındaki fark olarak ortaya çıkar. Aynı anda başka bir banka ihtiyaç duyduğundan fazla likidite bulunduruyor olabilir. Böylece sistem içerisinde birbirini tamamlayan iki farklı konum oluşur. Bir tarafta eksiklik, diğer tarafta fazlalık vardır. İki durum birbirinden bağımsız değildir; aynı sistem içerisinde birbirlerini tanımlayan karşıt konumlardır. Açık, fazlanın bulunduğu yerde anlam kazanır; fazla da ancak açığın bulunduğu ölçüde ekonomik değer üretir.

İlk asimetrinin yalnızca niceliksel bir fark olarak anlaşılması önemli bir eksiklik doğurur. Çünkü rezerv miktarları arasındaki farklılık, aynı zamanda aktörlerin sistem içerisindeki ilişkilerini de yeniden belirlemektedir. Açık yaşayan banka fon talep eden aktöre dönüşürken, fazla bulunduran banka fon sağlayan aktöre dönüşmektedir. Dolayısıyla niceliksel fark kısa süre içerisinde ilişkisel farka dönüşür. Sayısal eşitsizlik, sistemsel rol farklılaşmasının başlangıç noktası hâline gelir.

Asimetriyi yalnızca sorun olarak görmek de yanıltıcıdır. Geleneksel finans yaklaşımı likidite açığını giderilmesi gereken teknik bir problem olarak değerlendirir. Oysa ontolojik düzeyde bakıldığında asimetri sistemin bozuk tarafı değil, hareket ettirici ilkesidir. Hiçbir farklılık bulunmadığında borç doğmaz; borç bulunmadığında akış oluşmaz; akış bulunmadığında dolaşım gerçekleşmez. Böylece sistemin işleyebilmesi için önce asimetrinin var olması gerekir. Asimetri burada çözülmesi gereken bir hata değil, sistemin çalışmasını mümkün kılan ilk koşuldur.

Bunun sonucu olarak asimetriye ilişkin bakış açısı tamamen değişmektedir. Artık amaç asimetrinin varlığını açıklamak değil, onun üretici karakterini anlamaktır. Açık ile fazla arasındaki fark, yalnızca iki bilanço arasındaki sayısal eşitsizlik değildir; bütün dolaşımın harekete geçmesini sağlayan ilk gerilimdir. Gerilim ortadan kalktığında hareket de ortadan kalkacaktır. Bu nedenle sistemin gerçek başlangıcı rezervler değil, rezervler arasındaki farktır.

Karşıtlıkların üretici niteliği tam da burada belirginleşmektedir. Açık ile fazla birbirini dışlayan iki durum değildir. Her biri diğerinin varlık koşuludur. Fazla bulunmadan açık tanımlanamaz; açık bulunmadan fazlanın ekonomik işlevi ortaya çıkmaz. Böylece sistem iki bağımsız kutuptan değil, birbirini karşılıklı olarak üreten ilişkisel konumlardan oluşmaktadır. Asimetrinin ontolojik önemi de burada yatmaktadır. Hareketi doğuran tek tek aktörler değil, aktörler arasındaki farklılığın kendisidir.

İlk asimetri, bütün sonraki dönüşümlerin başlangıç koşulunu oluşturur. Dengeleme ihtiyacı, borç ilişkisi, akış, geçici simetri ve daha sonra ortaya çıkacak bütün sistemsel yeniden üretimler, başlangıçta kurulan bu fark üzerine inşa edilir. Sistemin geri kalan mantığı, ilk farklılığın hangi mekanizmalar aracılığıyla hareket üreten bir yapıya dönüştüğünün açıklanmasından ibarettir. Burada karşılaşılan asimetri, yalnızca finansal sistemin değil, hareket üzerine kurulu her sistemin ontolojik başlangıç ilkesini temsil etmektedir.                                                                                                                                                        

2.2. Asimetrinin Dengeleme Zorunluluğu Üretmesi

Asimetri ortaya çıktığı anda sistem yalnızca farklılaşmış olmaz; aynı zamanda kendi iç gerilimini de üretmiş olur. Açık ile fazla arasındaki fark, basit bir sayısal eşitsizlik değildir; tarafları belirli bir ilişkiye girmeye zorlayan yapısal bir basınçtır. Bir bankanın likidite açığı yalnızca eksiklik durumunu ifade etmez; ödeme yükümlülüklerini yerine getirememe ihtimalini, güven kaybı riskini, rezerv dengesinin bozulmasını ve sistem dışına itilme tehlikesini de içerir. Aynı anda başka bir bankada bulunan fazla likidite de yalnızca fazlalık olarak kalmaz; değerlendirilmediği sürece atıl duran bir kapasiteye dönüşür. Böylece açık ile fazla, birbirinden bağımsız iki durum değil, birbirini dengeleme yönünde zorlayan iki tamamlayıcı gerilim hâline gelir.

Dengeleme zorunluluğu, asimetrinin dışarıdan dayatılmış bir çözümü değildir. Sistemin kendi içinden doğar. Çünkü açık/fazla farkı devam ettiği sürece sistem tam anlamıyla işlemez. Açık yaşayan banka ödeme zincirinde aksama riski üretir; fazla bulunduran banka ise kullanılabilir fonunu dolaşıma sokmadığı ölçüde sistemsel verimliliği azaltır. Bir tarafta eksik kalan ödeme kapasitesi, diğer tarafta harekete geçmemiş fon kapasitesi vardır. Bu iki konum aynı sistem içinde yan yana durduğu anda, aralarında zorunlu bir dengeleme ilişkisi oluşur. Dengeleme, asimetrinin sonradan eklenen telafisi değil, asimetrinin kendi mantıksal sonucudur.

Bu zorunluluk, bankaların ahlaki dayanışmasından veya dışsal iyi niyetinden doğmaz. Likidite açığı yaşayan bankaya fon sağlanmasının nedeni, yalnızca o bankayı kurtarmak değildir. Daha derin düzeyde mesele, sistemin kendi dolaşım sürekliliğini korumasıdır. Bir ödeme aksaması başka bir ödeme aksamasına, bir güven kırılması başka bir güven kırılmasına, bir likidite sıkışması başka bir likidite sıkışmasına dönüşebilir. Dolayısıyla dengeleme hareketi, tekil aktöre yönelik bir yardım değil; sistemin kendi akışını kesintiye uğratmama refleksidir. Bankalar arası ilişkide dayanışma gibi görünen şey, çoğu zaman dolaşımın kendi zorunluluğunun aldığı biçimdir.

Asimetrinin dengeleme zorunluluğu üretmesi, sistemin durağan bir denge aramadığını da gösterir. Burada hedef, bütün aktörleri kalıcı biçimde eşitlemek değildir. Sistem daha çok, belirli bir anda işleyişi tehdit eden farkı absorbe etmeye çalışır. Açık tamamen ortadan kaldırılmak istenir; fakat bunu yaparken aktörler arasındaki bütün farklılıklar silinmez. Hatta dengeleme çoğu zaman yeni farkların zeminini hazırlar. Yine de ilk hareket açısından bakıldığında asimetri, sistemin kendisini yeniden düzenlemesini zorunlu kılan ilk basınçtır. Dengeleme bu basınca verilen yapısal cevaptır.

Dengeleme zorunluluğunun mantıksal yapısı iki yönlüdür. Bir yandan açık yaşayan banka eksikliğini gidermek zorundadır; diğer yandan fazla bulunduran banka fazlasını işlevsel hâle getirmek zorundadır. Bu nedenle dengeleme yalnızca açık tarafın ihtiyacı değildir. Fazla da kendi başına dengeleme talebi üretir. Dolaşıma girmeyen fazla, ekonomik anlamını tam olarak gerçekleştiremez. Bir rezerv fazlası, ancak başka bir aktörün açığına bağlandığında faiz, ilişki, güven ve pozisyon üretir. Böylece sistemde yalnızca eksiklik değil, fazlalık da harekete geçirilmesi gereken bir gerilimdir.

Bankalar arası likidite ilişkisinde farkın kendisi sürekli bir yön üretir. Açık taraf fona doğru yönelir; fazla taraf talebe doğru yönelir. Bu yönelim, ekonomik işlemin ontolojik ön-koşuludur. İşlem, önce tarafların kararlarıyla değil, taraflar arasındaki farkın ürettiği ilişki ihtimaliyle başlar. Karar, bu ihtimalin kurumsal biçim kazanmış hâlidir. Dolayısıyla asimetrinin dengeleme zorunluluğu üretmesi, sistemin davranışlarını aktörlerin tekil iradesinden önce kuran bir mantıksal alan bulunduğunu gösterir. Bankalar karar alır; fakat kararların ortaya çıktığı alan, asimetrinin ürettiği dengeleme zorunluluğudur.

Dengeleme zorunluluğu aynı zamanda sistemin kriz ile işleyiş arasındaki sınırını belirler. Her asimetri kriz değildir; fakat her kriz belirli bir asimetrinin absorbe edilememesinden doğar. Açık/fazla farkı dengeleme mekanizmasına bağlanabildiği sürece sistem işlemeye devam eder. Fark bağlanamaz hâle geldiğinde, akışın sürekliliği kırılır. Bu nedenle kriz, asimetrinin varlığından değil, asimetrinin dolaşıma sokulamamasından doğar. Böylece dengeleme mekanizması, sistemin yalnızca normal işleyişini değil, krizden kaçınma kapasitesini de belirler.

Burada elde edilen sonuç, sistemin asimetriyi ortadan kaldırarak değil, onu işleyerek var olduğunu göstermektedir. Asimetri doğar; sistem onu dengelemeye yönelir; dengeleme hareketi yeni bir ilişki üretir. Henüz borç ilişkisine geçilmeden bile sistemin temel mantığı belirginleşmiştir: fark, hareket talep eder. Farkın hareket talep etmesi ise akış sistemlerinin en temel ilkelerinden biridir. Bankalar arası likidite bunun en açık finansal biçimlerinden yalnızca biridir; daha derinde görünen şey, her dolaşım sisteminin kendi farklarını dengeleme zorunluluğu üzerinden hareket üretmesidir.

2.3. Dengelemenin Borç İlişkisine, Borç İlişkisinin Akışa Dönüşmesi

Dengeleme zorunluluğu tek başına yeterli değildir; sistemin işleyebilmesi için bu zorunluluğun belirli bir ilişki biçimine dönüşmesi gerekir. Bankalar arası likidite alanında bu ilişki biçimi borçtur. Açık ile fazla arasındaki fark, soyut bir dengeleme ihtiyacı olarak kalmaz; belirli bir vadeye, belirli bir faize, belirli bir karşı tarafa ve belirli bir geri ödeme yükümlülüğüne bağlanarak borç ilişkisi hâline gelir. Böylece asimetri, yalnızca fark olmaktan çıkar; kurumsal olarak tanınabilir, hesaplanabilir ve aktarılabilir bir forma kavuşur. Borç, asimetrinin dolaşıma sokulabilir hâle getirilmesidir.

Borç ilişkisinin önemi, eksik olanın tamamlanmasını sağlayan teknik bir araç olmasından ibaret değildir. Borç, açık ile fazla arasındaki ilişkiyi biçimlendirir. Bir bankanın fazlası, diğer bankanın açığına doğrudan ve çıplak biçimde akmaz; borç formu içerisinden geçerek aktarılır. Bu form, aktarımın koşullarını belirler: kim borç verir, kim borç alır, hangi vadede geri ödenir, hangi faizle fiyatlanır, hangi riskle taşınır, hangi güven ilişkisiyle mümkün olur. Dolayısıyla akış, borç ilişkisinden önce yalnızca potansiyeldir; borç ilişkisi kurulduğunda gerçekleşebilir hareket hâline gelir.

Dengelemenin borç ilişkisine dönüşmesi, asimetrinin ilk defa sistem tarafından tanınabilir bir yapıya sokulması anlamına gelir. Açık/fazla farkı henüz ham bir gerilimdir. Borç ise bu gerilimin hukuki, finansal ve epistemik biçim kazanmasıdır. Sistem ham asimetriyi doğrudan işlemez; onu borç olarak kodladığında işleyebilir hâle getirir. Bu nedenle borç, yalnızca paranın geçici kullanımı değil, sistemin asimetriyi tanıma ve yönetme biçimidir. Açık ancak borç olarak adlandırıldığında kurumsal dolaşıma girebilir.

Borç ilişkisi kurulduğu anda akış doğar. Fazla olan kaynak, eksik olan tarafa yönelir. Fakat gerçekleşen hareket yalnızca miktar aktarımı değildir. Akış, borç ilişkisinin maddi görünüşüdür. Borç formu olmadan akış yalnızca belirsiz bir aktarım ihtimalidir; borç formu içinde ise belirli yön, vade, maliyet ve yükümlülük kazanır. Böylece para hareketi, ilişkisiz bir transfer olmaktan çıkarak sistemsel anlam taşıyan bir dolaşım hâline gelir. Akışın finansal sistem içindeki gerçekliği, onu taşıyan borç formundan ayrı düşünülemez.

Bu dönüşüm sırasında açık/fazla farkı görünüşte çözülür. Likidite açığı yaşayan banka ihtiyaç duyduğu fonu alır; fazla bulunduran banka fonunu değerlendirmiş olur. Sistem geçici bir dengeye yaklaşır. Ancak borç ilişkisi, tam da dengeleme hareketinin içinde yeni bir ayrım üretmeye başlar. Çünkü para aktarımı tamamlandığında taraflar artık eski konumlarında değildir. Biri borçlu, diğeri alacaklıdır. Dengeleme, başlangıçtaki likidite asimetrisini azaltırken yeni bir yükümlülük asimetrisi doğurur. Bu nedenle borç ilişkisi, hem dengelemenin aracı hem de yeni farklılaşmanın ilk formudur.

Akışın borç üzerinden kurulması, sistemin neden sürekli hareket ettiğini anlamak bakımından belirleyicidir. Eğer dengeleme yalnızca doğrudan ve nihai bir aktarım olsaydı, açık kapandığında süreç tamamlanabilirdi. Fakat borç ilişkisi, aktarımı geri ödeme zorunluluğuyla birlikte kurar. Bugünkü akış, yarının yükümlülüğünü doğurur. Eksiklik bugün giderilir; fakat gelecekte karşılanması gereken yeni bir ödeme noktası oluşur. Böylece borç, akışı yalnızca şimdiye ait bir dengeleme hareketi olmaktan çıkarır; geleceğe doğru uzatır. Akış zamansallaşır.

Zamansallaşan akış, sistemin sürekli yeniden üretimini mümkün kılar. Gecelik borç bile yalnızca o güne ait bir hareket değildir; ertesi gün geri ödeme, yeni fonlama, yeni rezerv ayarlaması ve yeni pozisyon alma zorunluluklarını üretir. Her borç ilişkisi, kendi tamamlanma anını geleceğe yerleştirir. Böylece sistem hiçbir zaman saf bir kapanış noktasına ulaşmaz. Her kapanış yeni bir açılış koşulu taşır. Borç ilişkisinin akışa dönüşmesi bu yüzden yalnızca likidite transferi değildir; zaman içerisinde yeni asimetrilerin üretilebileceği alanın kurulmasıdır.

Bankalar arası likidite sisteminin mantıksal formülü burada netleşmeye başlar: asimetri dengeleme zorunluluğu üretir; dengeleme zorunluluğu borç ilişkisine dönüşür; borç ilişkisi akışı doğurur. Bu zincir, sistemin hareketini teknik işlemlerden değil, ilişkisel zorunluluklardan türetir. Akış son halka gibi görünse de aslında yeni halkaların başlangıcıdır. Çünkü akışın borç formu içerisinde gerçekleşmesi, her dengelemenin kendi içinde yeni ayrışma ihtimalleri taşıdığı anlamına gelir. Bankalar arası likidite sistemi, bu nedenle yalnızca açıkların kapatıldığı bir piyasa değil, açıkların borç formu aracılığıyla dolaşıma sokulduğu ve yeniden üretildiği bir ilişkiler sistemidir.                                                                   

2.4. Akış Yoğunluğunun Asimetri Derecesinin Göstergesi Olması

Akışın ortaya çıkması, sistemdeki asimetrinin yalnızca var olduğunu değil, belirli bir yoğunluk düzeyine ulaştığını da gösterir. Açık ile fazla arasındaki fark ne kadar büyürse, dengeleme ihtiyacı o kadar artar; dengeleme ihtiyacı arttıkça borç ilişkileri çoğalır; borç ilişkileri çoğaldıkça akış yoğunluğu yükselir. Bu nedenle bankalar arası likidite akışı, yalnızca fon transferlerinin toplamı olarak değil, sistemdeki görünmeyen asimetri derecesinin yüzeye çıkmış hareket biçimi olarak okunmalıdır. Akışın arttığı yerde, sistem yalnızca daha fazla para dolaştırmıyor olabilir; daha derinde, daha fazla asimetriyi absorbe etmeye çalışıyor olabilir.

Akış yoğunluğu bu anlamda basit bir işlem hacmi göstergesi değildir. İşlem hacmi yalnızca ne kadar fonun el değiştirdiğini söyler; fakat akış yoğunluğunu ontolojik olarak okumak, bu el değiştirmenin hangi gerilimden doğduğunu sormayı gerektirir. Aynı miktardaki likidite transferi iki farklı durumda tamamen farklı anlamlar taşıyabilir. Bir durumda olağan ödeme döngüsünün doğal sonucu olabilir; başka bir durumda sistemin belirli bir bölgesinde biriken yoğun basıncın telafisi olabilir. Niceliksel ölçüm, hareketin büyüklüğünü verir; fakat hareketin neyi dengelemeye çalıştığını tek başına açıklamaz.

Asimetri derecesi arttığında sistem daha fazla hareket üretmek zorunda kalır. Çünkü fark büyüdükçe dengelemenin maliyeti, aciliyeti ve sistemsel önemi artar. Küçük açıklar yerel işlemlerle giderilebilir; daha büyük açıklar daha geniş bir fonlama ağına ihtiyaç duyar; daha yaygın açıklar ise yalnızca bankalar arası piyasanın değil, merkez bankası müdahalesinin de gündeme gelmesine neden olabilir. Böylece akış yoğunluğu, sistemin kendi dengesizliklerini ne ölçüde taşıyabildiğinin dolaylı göstergesi hâline gelir. Hareketin artması, her zaman sağlıklı canlılık anlamına gelmez; bazen sistemin kendi iç gerilimlerini daha yoğun biçimde yönetmeye çalıştığını gösterir.

Dolaşımın yoğunlaşması, asimetrinin sistem içinde lokal kalmadığını da gösterebilir. Bir bankanın geçici açığı, yalnızca bir karşı tarafla kapatılabiliyorsa asimetri sınırlı kalmıştır. Fakat aynı açık çok sayıda karşı taraf, farklı vade, farklı teminat ve değişen faiz koşulları üzerinden yönetilmeye başlanıyorsa, asimetri artık daha geniş bir dolaşım alanına yayılmış demektir. Akış yoğunluğu tam da burada asimetrinin topografyasını verir. Hangi noktadan hangi noktaya fon aktığı, hangi aktörlerin sürekli talep tarafında kaldığı, hangi aktörlerin sürekli sağlayıcı konumuna yerleştiği, sistemdeki görünmeyen gerilimin haritasını çıkarır.

Akışın asimetri göstergesi olarak okunması, piyasa hareketlerinin yüzeysel yorumunu da değiştirir. Geleneksel bakışta yüksek likidite akışı, piyasanın canlılığı veya işlem kapasitesi olarak değerlendirilebilir. Oysa daha derin bir çözümleme, akışın yoğunlaştığı her yerde dengeleme ihtiyacının da yoğunlaştığını varsayar. Canlılık ile stres aynı hareket içerisinde birlikte bulunabilir. Fazla akış, yalnızca sistemin güçlü olduğunu değil, aynı zamanda sistemin sürekli dengelemek zorunda kaldığı farkların arttığını da gösterebilir. Bu nedenle akışı olumlu veya olumsuz bir belirti olarak değil, asimetriyi görünür kılan hareket formu olarak okumak gerekir.

Akış yoğunluğu azaldığında ise tersi bir sorun doğar. Düşük akış ilk bakışta sistemde sakinlik bulunduğunu düşündürebilir. Gerçekten de asimetrilerin azaldığı, açık/fazla farklarının daraldığı ve dengeleme ihtiyacının düştüğü dönemlerde akış yoğunluğu azalabilir. Fakat düşük akış her zaman simetri anlamına gelmez. Bazen piyasadaki güven kırılması nedeniyle aktörler birbirlerine fon sağlamaktan kaçınır; akış azalır, fakat asimetri çözülmeden kalır. Böyle durumlarda düşük akış, simetriyi değil, donmuş asimetriyi gösterir. Bu ayrım önemlidir: sağlıklı düşük akış, düşük asimetriye; sağlıksız düşük akış ise bloke olmuş dengeleme mekanizmasına işaret eder.

Dolayısıyla akış yoğunluğunu okuyabilmek için yalnızca miktara değil, hareketin bağlamına bakmak gerekir. Kimden kime aktığı, hangi vadede gerçekleştiği, hangi faizle fiyatlandığı, hangi teminatla desteklendiği, hangi aktörleri merkezîleştirdiği ve hangi bilançolarda iz bıraktığı hesaba katılmalıdır. Akışın anlamı, kendi niceliğinde değil, ürettiği ve absorbe ettiği asimetriyle kurduğu ilişkidedir. Aynı akış, bir durumda dengeleyici, başka bir durumda kırılganlık büyütücü olabilir. Bu nedenle akış, ancak asimetri haritasıyla birlikte okunduğunda gerçek anlamını kazanır.

Bankalar arası likidite sisteminde akış yoğunluğu, bu yüzden yalnızca finansal veri değil, ontolojik bir işarettir. Sistemin hangi noktada simetriye yaklaştığını, hangi noktada asimetriyi absorbe etmeye çalıştığını, hangi noktada yeni kırılganlıklar ürettiğini gösterir. Akışın yükseldiği yerlerde sistem konuşmaktadır; fakat söylediği şey yalnızca “para hareket ediyor” değildir. Daha derinde söylediği şey şudur: “Burada fark var, burada dengeleme ihtiyacı var, burada yeni bir ilişki zorunlu hâle geliyor.” Bu okuma biçimi, likidite analizini işlem hacmi ölçümünden çıkararak sistemin gerilim yapısını çözümleme yöntemine dönüştürür.

2.5. Simetrinin Akışın Nedeni Değil Sonucu Olması

Simetri çoğu zaman sistemlerin aradığı nihai düzen durumu olarak düşünülür. Denge, istikrar, uyum ve kapanış kavramları simetriyle birlikte anılır. Bankalar arası likidite sistemi de yüzeyde böyle çalışıyor gibi görünür: açık kapatılır, fazla aktarılır, ödeme yapılır ve sistem dengelenir. Fakat daha dikkatli bakıldığında simetrinin başlangıç noktası değil, akışın geçici ürünü olduğu görülür. Akış simetri bulunduğu için oluşmaz; simetri, akışın belirli bir asimetriyi geçici olarak dengelemesinden sonra ortaya çıkar. Dolayısıyla simetri, sistemin nedeni değil, sistemin geçici sonucudur.

Başlangıçta sistem simetrik olsaydı, hiçbir fon transferine ihtiyaç kalmazdı. Bütün bankalar aynı anda aynı ödeme kapasitesine, aynı rezerv yeterliliğine ve aynı fonlama imkânına sahip olsaydı, borç ilişkisi doğmazdı. Akışın gerçekleşebilmesi için önce bir farkın ortaya çıkması gerekir. Fark bulunmadığında hareket gerekçesizleşir. Bu nedenle simetri, akışın arkasındaki üretici güç olamaz. Üretici güç, simetrinin bozulmasıdır. Hareket, dengenin varlığından değil, dengenin eksikliğinden doğar.

Simetrinin sonuç olması, onun tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmez. Sistem gerçekten de simetriye yönelir; fakat bu yönelim onu başlangıç noktası hâline getirmez. Bir açık kapatıldığında sistem belirli bir denge görüntüsü üretir. Ödeme zinciri korunur, rezerv açığı giderilir, ilgili bankanın kısa vadeli sıkışması hafifletilir. Yüzeyde simetri kurulmuştur. Ancak bu simetri, daha önce var olan asimetrinin işlenmiş sonucudur. Onu doğuran şey kendi varlığı değil, kendisinden önceki farktır.

Böyle bir ters çevirme, sistemin nasıl okunacağı konusunda belirleyici sonuçlar doğurur. Eğer simetri neden olarak kabul edilirse, analiz dengenin korunması üzerine kurulur. Oysa simetri sonuç olarak düşünüldüğünde, asıl analiz konusu dengenin nasıl üretildiği hâline gelir. Denge artık doğal bir durum değil, sistemin belirli işlemler aracılığıyla geçici olarak kurduğu bir yüzeydir. Bu durumda soru “sistem dengede mi?” değil, “hangi asimetri hangi akışla hangi tür simetri görüntüsüne çevrildi?” olur. Bu soru, yüzeysel istikrarın altında çalışan üretim mantığını açığa çıkarır.

Simetrinin sonuç olması aynı zamanda onun geçiciliğini de açıklar. Bir sonuç olarak simetri, kendisini doğuran işlem tamamlandığı sürece vardır. Fakat sistemin içinde yeni ödemeler, yeni yükümlülükler, yeni vade farkları ve yeni pozisyon değişimleri oluşmaya devam ettikçe simetri kalıcılaşamaz. Her dengeleme belirli bir an için geçerlidir. Sistem zamanı ilerlettiği anda yeni farklar belirir. Dolayısıyla simetri, akış sistemlerinde sabit bir durum değil, belirli bir işlemin bıraktığı kısa süreli düzen görüntüsüdür.

Buradaki kritik nokta, simetrinin asimetriden bağımsız bir ontolojik gerçeklik olarak var olamamasıdır. Simetri, ancak bir farkın giderilmesiyle anlam kazanır. Fark bulunmadığında simetri kavramı da işlemez hâle gelir. Açık/fazla ilişkisi yoksa dengeleme yoktur; dengeleme yoksa simetri kurulmaz. Demek ki simetri, kendi başına pozitif bir varlık değil, asimetrinin geçici olarak düzenlenmiş biçimidir. Bu nedenle simetriyi sistemin özü gibi görmek, sistemi kendi yüzey etkisiyle karıştırmak anlamına gelir.

Bankalar arası likidite ilişkilerinde simetrinin sonuç olması, piyasa sakinliğinin de yeniden yorumlanmasını gerektirir. Sakin görünen dönemler, derin bir ontolojik dengeyi değil, belirli asimetrilerin geçici olarak başarılı biçimde işlenmiş olduğunu gösterebilir. Sistem sessizleştiğinde çelişkiler yok olmuş değildir; yalnızca belirli bir anda dolaşım tarafından absorbe edilmiştir. Bu nedenle simetri görüntüsüne fazla güvenmek yanıltıcıdır. Çünkü sistemin gerçek mantığı simetrinin görünür yüzeyinde değil, o simetriyi üretmiş olan önceki asimetrilerde ve o simetrinin altında kalmaya devam eden izlerdedir.

Sonuç olarak bankalar arası likidite sisteminde simetri bir başlangıç ilkesi değil, dengeleme hareketinin geçici ürünüdür. Akışı başlatan simetri değil, asimetridir. Simetri, yalnızca asimetrinin belirli bir akış aracılığıyla işlenmesinden sonra ortaya çıkan düzen görüntüsüdür. Bu nedenle sistemi anlamak için simetrinin kendisine değil, simetriyi zorunlu kılan farklara ve bu farkların hangi akışlarla geçici olarak bastırıldığına bakmak gerekir. Akış sisteminin gerçekliği, simetrinin dinginliğinde değil, simetriyi durmadan üretip bozan asimetrik hareketindedir.                                                                                          

2.6. Asimetrinin Akışın Sonucu Değil Nedeni Olması

Asimetriyi akışın sonucu olarak görmek, bankalar arası likidite sisteminin mantığını tersinden okumak anlamına gelir. Elbette her akış yeni izler, yeni yükümlülükler ve yeni pozisyon farkları bırakır; fakat ilk hareket açısından bakıldığında akışı doğuran şey asimetridir. Bir yerde açık, başka bir yerde fazla oluşmadan dengeleme ihtiyacı doğmaz. Dengeleme ihtiyacı doğmadan borç ilişkisi kurulmaz. Borç ilişkisi kurulmadan likidite hareketi gerçekleşmez. Bu nedenle akışın başlangıç koşulu, sistemde önceden oluşmuş bir farktır. Hareket, kendi kendine başlayan nötr bir dolaşım değildir; belirli bir asimetrinin işlenme zorunluluğudur.

Asimetrinin neden olarak belirlenmesi, sistemin bütün açıklama yönünü değiştirir. Eğer akış başlangıç noktası kabul edilirse, bankalar arası işlemler yalnızca hareketlerin toplamı gibi görünür. Oysa asimetri başlangıç noktası olarak alındığında her hareketin arkasında belirli bir fark, belirli bir gerilim ve belirli bir dengeleme zorunluluğu aranır. Artık soru “ne kadar likidite aktı?” olmaktan çıkar; “hangi fark bu akışı zorunlu kıldı?” sorusuna dönüşür. Bu ikinci soru daha derindir, çünkü hareketi sonuç olarak değil, bir zorunluluğun görünür biçimi olarak ele alır.

Bankalar arası likidite ilişkilerinde asimetri, çoğu zaman yalnızca giderilmesi gereken geçici bir piyasa aksaklığı gibi düşünülür. Böyle okunduğunda sistemin amacı asimetriyi azaltmak, mümkün olduğunca simetriye yaklaşmak ve dengeyi korumaktır. Fakat asimetri akışın nedeni olarak kavrandığında daha farklı bir mantık görünür hâle gelir. Sistem asimetriyi yalnızca ortadan kaldırmaya çalışmaz; aynı zamanda onu işleyerek kendi hareketini üretir. Başlangıçtaki fark olmasaydı sistemin dolaşım üretme gerekçesi de olmazdı. Dolayısıyla asimetri, yalnızca sistemin bozulma biçimi değil, sistemin çalışma biçimidir.

Bu ayrım, finansal sistemdeki hareketliliği yorumlama biçimini de değiştirir. Yüksek işlem hacmi veya yoğun bankalar arası borçlanma, ilk bakışta aktif ve sağlıklı bir piyasa göstergesi olarak okunabilir. Fakat asimetrinin neden olarak belirlendiği bir modelde yoğun akış, daha derinde yoğun asimetriye işaret edebilir. Sistem ne kadar çok hareket ediyorsa, o kadar çok farkı işlemek zorunda kalıyor olabilir. Hareketin kendisi, altta yatan gerilimlerin kaybolduğunu değil, dolaşıma sokulduğunu gösterir. Böylece finansal canlılık ile sistemsel gerilim aynı olayın iki farklı yüzü hâline gelir.

Asimetrinin neden olması, durağan denge düşüncesini de zayıflatır. Klasik denge anlayışı, sistemin doğal olarak simetriye yöneldiğini ve asimetrilerin geçici sapmalar olduğunu varsayar. Burada ise durum farklıdır. Asimetri geçici bir sapma değil, hareketin üretici koşuludur. Sistem, asimetriden kurtulduğu için değil, asimetriyi sürekli işlediği için çalışır. Dolayısıyla denge, sistemin doğal zemini değil, asimetrinin belirli bir anda yönetilebilir hâle getirilmiş görünümüdür. Bu yüzden asimetriyi ikincil görmek, sistemi kendi hareket kaynağından koparmak demektir.

Akışın nedeni olarak asimetri, bankalar arası ilişkide tarafların rollerini de yeniden tanımlar. Borç alan banka yalnızca zayıf aktör, borç veren banka yalnızca güçlü aktör değildir. İkisi de aynı asimetrinin iki kutbudur. Birinin açığı, diğerinin fazlasıyla anlam kazanır; birinin talebi, diğerinin arzını işlevsel kılar. Bu nedenle tarafları tek tek değil, aralarındaki farkı başlangıç noktası olarak almak gerekir. Aktörler, farkın taşıyıcılarıdır; hareketi doğuran şey aktörlerin öznel özellikleri değil, aralarındaki ilişkisel eşitsizliktir.

Buradan önemli bir metodolojik sonuç çıkar. Sistemi anlamak isteyen bir analiz, öncelikle akışları değil, akışları zorunlu kılan asimetrileri aramalıdır. Para hareketi görünürdür; asimetri çoğu zaman daha derinde kalır. İşlem kayıtları, faiz oranları, fonlama hacimleri ve bilanço verileri, ancak hangi asimetrinin izleri olarak okunursa gerçek açıklayıcı güce kavuşur. Aksi takdirde analiz, yüzey hareketlerini kaydetmekle sınırlı kalır. Asimetrinin neden olarak belirlenmesi, finansal veriyi ontolojik bir gerilim haritasına dönüştürür.

Asimetriyi neden olarak almak, akışı değersizleştirmez; tam tersine akışın anlamını güçlendirir. Akış artık başıboş bir dolaşım değil, belirli bir farkın işlenme biçimidir. Her likidite hareketi, kendisini önceleyen bir gerilimin cevabıdır. Fark hareketi doğurur; hareket geçici düzen üretir; düzen yeni izler bırakır. Böylece sistemin işleyişi yalnızca olayların ardışıklığı değil, asimetrinin farklı formlarda dolaşıma sokulması olarak kavranır. Bankalar arası likidite ilişkisinin gerçek mantığı, bu nedenle akıştan önce farkı, hareketten önce gerilimi, işlemden önce asimetriyi düşünmeyi gerektirir.

2.7. Tam Simetrinin Akışı Durdurması, Tam Asimetrinin Sistemi Çözmesi

Bankalar arası likidite sisteminin çalışabilmesi için belirli bir asimetriye ihtiyaç vardır; fakat her asimetri sistem için üretici değildir. Asimetrinin tamamen ortadan kalktığı varsayımsal bir durumda akış gereksiz hâle gelirken, asimetrinin sınırsız biçimde büyüdüğü bir durumda ise akış artık dengeleme işlevini yerine getiremez. Sistem, bu iki uç arasında var olur. Ne mutlak simetri ne de mutlak asimetri finansal dolaşım için sürdürülebilir bir zemin sunar. Hareket, yalnızca farkın bulunduğu ama henüz sistemi parçalayacak kadar büyümediği ara bölgede mümkündür.

Tam simetri, ilk anda ideal bir denge durumu gibi görünebilir. Bütün bankaların rezervleri yeterli, ödeme yükümlülükleri karşılanmış, fonlama ihtiyaçları giderilmiş ve karşılıklı bağımlılıkları minimum düzeye inmiş olsun. Böyle bir durumda bankalar arası borçlanma ihtiyacı ortadan kalkar. Açık bulunmadığı için fazla işlevsizleşir; talep olmadığı için arz hareket etmez; dengeleme gerekmediği için borç ilişkisi kurulmaz. Dolaşımın nedeni kaybolur. Akış, ancak bir eksiklik veya fazlalık farkı bulunduğunda anlam kazandığından, tam simetri bankalar arası likidite hareketini durdurur.

Simetrinin akışı durdurması, sistemin neden kalıcı denge üzerinde yaşayamayacağını gösterir. Denge tamamlandığı anda hareket gereksizleşir. Hareket gereksizleştiğinde sistemin bankalar arası dolaşım boyutu sönümlenir. Oysa finansal sistemin varlığı, sürekli fonlama ihtiyacı, ödeme ilişkisi, risk dağılımı ve vade farklılıkları üzerinden hareket eder. Tam simetri, bu hareket nedenlerini ortadan kaldıracağı için sistemin dinamik yapısıyla uyumsuzdur. Bankalar arası piyasa, mutlak denge alanı değil, dengesizliklerin yönetilebilir biçimde dolaşıma sokulduğu alandır.

Diğer uçta tam asimetri bulunur. Burada sistemdeki fark o kadar büyümüştür ki dengeleme mekanizması artık çalışamaz. Bazı bankalar sürekli açıkta kalır, bazıları fon sağlamaktan kaçınır, güven ilişkisi kırılır, borç verme kanalları kapanır ve ödeme zinciri tıkanır. Asimetri hareket üretmek yerine hareketi imkânsız hâle getirir. Çünkü dengeleme ilişkisi kurulamayan fark, artık sistemsel dolaşımın malzemesi değil, sistemin çözülme nedenidir. Akış, yönetilebilir asimetri ister; yönetilemeyen asimetri akışı keser.

Tam asimetri ile kriz arasındaki ilişki burada açığa çıkar. Kriz, asimetrinin varlığından doğmaz; asimetrinin işlenemez hâle gelmesinden doğar. Açık/fazla farkı borç ilişkisine bağlanabiliyorsa sistem çalışır. Fark, güven kaybı, teminat yetersizliği veya geri ödeme kuşkusu nedeniyle borç ilişkisine bağlanamıyorsa sistem sıkışır. Bir bankanın açığı artık başka bir bankanın fazlasıyla dengelenemediğinde, asimetri akış üretici niteliğini kaybederek çözülme kuvvetine dönüşür. Krizin ontolojik tanımı tam olarak budur: farkın dolaşıma sokulamaması.

Sistemin varlık alanı böylece iki imkânsızlık arasında belirir. Tam simetri hareketi gereksizleştirir; tam asimetri hareketi imkânsızlaştırır. Birincisi sistemi dondurur, ikincisi sistemi parçalar. Bankalar arası likidite sistemi, ne donmuş denge ne de dağılan fark üzerinde çalışabilir. Çalışabileceği alan, asimetrinin mevcut olduğu fakat hâlâ dengeleme mekanizmalarına bağlanabildiği ara bölgedir. Bu ara bölge, sistemin gerçek yaşam alanıdır.

Burada önemli olan, sistemin simetriye yönelmesine rağmen simetride yaşamamasıdır. Her dengeleme simetri üretmeye çalışır; fakat tam simetri gerçekleşirse dolaşım sönümlenir. Dolayısıyla sistem, kendi hedefini bütünüyle gerçekleştirdiğinde kendi hareket nedenini kaybeder. Aynı şekilde asimetri olmadan çalışamaz; fakat asimetrinin aşırı büyümesi de sistemi çözer. Bu paradoks, bankalar arası likidite sisteminin diyalektik karakterini daha belirgin hâle getirir. Sistem, ihtiyaç duyduğu şeyi sınırsızlaştırdığında yıkılır; yöneldiği şeyi tamamladığında durur.

Finansal sistemin sürekliliği, bu nedenle kalıcı dengeye ulaşmaktan değil, dengesizliği yönetilebilir düzeyde tutmaktan doğar. Asimetri sürekli bulunmalıdır; fakat borç ilişkisine çevrilebilir kalmalıdır. Simetri sürekli hedeflenmelidir; fakat tamamlanıp dolaşımı ortadan kaldırmamalıdır. Böylece sistem, ne tam düzen ne de tam düzensizlik içinde yaşar. Yaşam alanı, düzen ile düzensizlik arasındaki kontrollü gerilimdir. Bankalar arası likidite ilişkisi bu kontrollü gerilimin finansal biçimidir.

Bu mantık, sistemin neden sürekli hareket ettiğini daha derinden açıklar. Akış, yalnızca bir açığı kapatmak için değil, sistemi bu iki imkânsız uçtan uzak tutmak için işler. Fazla simetri donukluk üretir; fazla asimetri çözülme üretir. Akış, ikisi arasında bir geçiş rejimi kurar. Dengeye yaklaşır ama orada kalmaz; farkı işler ama farkın sistemi parçalamasına izin vermez. Böylece bankalar arası likidite sistemi, mutlak simetri ile mutlak asimetri arasındaki sürekli salınımın kurumsallaşmış biçimi olarak okunabilir.                                                                                                                                                        

2.8. Sistemin Simetriye Yönelen Fakat Ona Ulaşamayan Asimetri Üzerinde Çalışması

Şimdiye kadar ulaşılan sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, bankalar arası likidite sisteminin durağan bir denge mekanizması olmadığı açıkça görülmektedir. Sistemin amacı ilk bakışta simetri üretmek gibi görünse de, bu yalnızca yüzeyde gözlenen harekettir. Daha derinde işleyen mantık farklıdır. Sistem simetriyi nihai hedef olarak değil, dolaşımın kesintisiz devam edebilmesi için sürekli yeniden üretilmesi gereken geçici bir durum olarak kullanır. Asimetri tamamen ortadan kalktığında hareketin gerekçesi kaybolur; asimetri yönetilemeyecek ölçüde büyüdüğünde ise hareketin imkânı ortadan kalkar. Dolayısıyla sistem ne simetrinin içinde yaşar ne de asimetrinin dışında var olabilir. Varlığını mümkün kılan şey, simetriye yönelen fakat hiçbir zaman tam olarak ona ulaşamayan asimetridir.

Böyle bir yapı, klasik denge teorilerinden köklü biçimde ayrılır. Geleneksel yaklaşımda denge, sistemin ulaşmaya çalıştığı doğal son durumdur. Sapmalar geçicidir; denge ise kalıcı referans noktasıdır. Bankalar arası likidite ilişkisi ise tam tersine, kalıcı dengeyi sistemin sonu olarak işaret eder. Çünkü tam denge gerçekleştiği anda borç ilişkisi ortadan kalkacak, borç ortadan kalktığında akış duracak, akış durduğunda ise bankalar arası piyasanın temel işlevi sona erecektir. Böylece denge, sistemin amacı olmaktan çok, sistemi sona erdirecek teorik sınır hâline gelir. Sistemin gerçek yaşam alanı denge değil, dengeye doğru yönelmiş fakat hiçbir zaman tamamlanmamış harekettir.

Asimetrinin sürekli yeniden ortaya çıkması bu nedenle rastlantısal değildir. Her ödeme yeni ödeme yükümlülükleri üretir. Her borç geri ödeme zorunluluğu oluşturur. Her geri ödeme yeni rezerv farklılıkları meydana getirir. Her rezerv farklılığı yeni fonlama ihtiyacı doğurur. Sistem kendi hareketini dışarıdan gelen sürekli şoklar sayesinde değil, kendi içerisinde ürettiği ilişki biçimleri sayesinde yeniden üretmektedir. Böylece asimetri, sistemin dışında meydana gelen bozulmaların adı olmaktan çıkar; sistemin kendi dolaşım mantığının zorunlu ürünü hâline gelir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, sistemin asimetriyi sevdiği veya asimetriyi bilinçli olarak ürettiği değildir. Söylenmek istenen daha derindir. Sistem, yalnızca asimetri bulunduğu sürece hareket edebilir. Hareket edebildiği sürece de kendi işleyişini sürdürür. Bu nedenle sistem ile asimetri arasındaki ilişki amaç-sonuç ilişkisi değildir; varlık koşulu ilişkisidir. Asimetri sistemi beslediği için korunmaz; sistem yalnızca asimetri bulunan koşullarda var olabildiği için asimetri hiçbir zaman tamamen ortadan kalkamaz.

Sürekli simetriye yönelme hareketi, finansal sistemin zamansallığını da belirlemektedir. Her an, bir önceki anda oluşmuş farkın giderilmeye çalışıldığı bir süreçtir. Hiçbir dengeleme nihai değildir; her dengeleme yalnızca belirli bir zaman kesitine aittir. Zaman ilerledikçe yeni ödemeler, yeni yükümlülükler, yeni kredi talepleri ve yeni rezerv dağılımları ortaya çıkar. Böylece sistem geçmişte ürettiği simetriyi gelecekte yeniden kaybetmeye başlar. Zaman, burada dışsal bir ölçü değildir; asimetrinin sürekli yeniden üretildiği ontolojik süreçtir.

Simetriye ulaşamayan asimetri düşüncesi, sistemin neden sürekli devinim hâlinde olduğunu da açıklar. Hareket eden şey yalnızca likidite değildir; hareket eden aynı zamanda sistemin kendi dengesidir. Denge hiçbir zaman tamamlanmış bir durum olarak korunmaz; her an yeniden kurulmak zorunda kalır. Böylece denge, statik bir yapı olmaktan çıkarak dinamik bir faaliyet hâline dönüşür. Bankalar arası likidite sistemi, dengeyi koruyan değil; dengeyi sürekli yeniden kurmak zorunda kalan bir organizasyon biçimidir.

Asimetrinin bu karakteri, sistemi doğrusal nedensellikten de uzaklaştırmaktadır. Hareket yalnızca geçmişte oluşmuş bir farkın giderilmesi değildir; aynı zamanda gelecekte oluşacak farkların da koşulunu hazırlar. Her dengeleme kendi sonucunu üretirken, aynı anda yeni başlangıçların altyapısını da oluşturur. Başlangıç ile sonuç arasındaki ayrım giderek silikleşir. Sonuç başlangıcın devamı olduğu kadar, yeni başlangıcın da üreticisidir. Sistem doğrusal değil, kendi üzerine sürekli geri dönen dairesel bir mantık içerisinde çalışmaktadır.

Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde bankalar arası likidite ilişkisinin temel ilkesi daha açık hâle gelmektedir. Sistem ne simetriyi gerçekleştirmek için vardır ne de asimetriyi çoğaltmak için. Sistemin ontolojik karakteri, simetriyi sürekli hedefleyen fakat ona hiçbir zaman tam olarak ulaşamayan asimetrik hareketten oluşur. Akışın sürekliliği de tam olarak buradan doğar. Simetri hareketi durduracak kadar tamamlanamaz; asimetri ise hareketi çökertecek kadar büyüyemez. Yaşam alanı, bu iki sınır arasında sürekli yeniden kurulan dolaşımın kendisidir.

3. Geçici Simetri ve Asimetrinin Derin İzleri

3.1. Simetrinin Ontolojik Tamamlanma Değil Yüzeysel Denge Görüntüsü Olması

Şimdiye kadar kurulan mantık zinciri, simetrinin sistem içerisindeki konumunu yeniden değerlendirmeyi zorunlu hâle getirmektedir. Açık ile fazla arasındaki fark dengeleme ihtiyacı üretmekte, dengeleme borç ilişkisine dönüşmekte, borç ilişkisi akışı doğurmakta ve akış sonunda görünürde bir denge oluşmaktadır. Klasik açıklama tam bu noktada sona erer. Açık kapanmış, ödeme gerçekleşmiş, sistem yeniden dengelenmiştir. Oysa tam da burada temel teorik problem ortaya çıkar. Eğer simetri gerçekten ontolojik anlamda tamamlanmış bir durum olsaydı, sistemin burada durması gerekirdi. Hareketi zorunlu kılan asimetri ortadan kalktığına göre dolaşımın da sona ermesi beklenirdi. Gerçek sistem ise böyle işlemez.

Simetri gerçekleşmesine rağmen bankalar arası likidite ilişkisi sona ermez. Tam tersine, simetrinin kurulduğu anda yeni borç ilişkileri, yeni ödeme yükümlülükleri, yeni vade farklılıkları ve yeni rezerv dağılımları oluşmaya başlar. Görünürde tamamlanan süreç, derinde yeniden hareket üretmektedir. Burada ilk kez önemli bir ayrım yapılması gerekir. Simetri gerçekten vardır; fakat bu simetri ontolojik bir kapanış değil, belirli bir anda oluşmuş yüzeysel denge görünümüdür. Derindeki ilişki ağı hareket etmeye devam ettiği için simetri kalıcılaşamaz. Sürekli yeniden kurulması gereken bir yüzey hâline gelir.

Yüzey kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü sistem gerçekten de belirli anlarda dengelenmektedir. Açık yaşayan banka fonunu alır, ödeme zinciri korunur, rezerv yükümlülüğü yerine getirilir ve teknik problem çözülür. Bütün bunlar gerçektir. Yanıltıcı olan, bu gerçekliğin sistemin tamamını temsil ettiğinin düşünülmesidir. Aslında dengelenen şey yalnızca görünür ilişkidir. Görünmeyen ilişkiler aynı anda farklı biçimlerde yeniden örgütlenmektedir. Böylece simetri, derindeki dönüşümlerin üzerini örten geçici bir istikrar katmanı hâline gelir.

Tamamlanma ile görünüş arasındaki fark burada belirginleşmektedir. Ontolojik tamamlanma, ilişkinin gerçekten sona ermesi anlamına gelir. Görünüşteki simetri ise yalnızca başlangıçtaki likidite farkının giderildiğini ifade eder. Oysa sistem, yalnızca likidite farkından ibaret değildir. Borç ilişkileri, geri ödeme yükümlülükleri, faiz maliyetleri, güven dereceleri, pozisyon değişimleri ve bilanço kayıtları işlemeye devam etmektedir. Dolayısıyla başlangıçtaki asimetri çözülmüş olsa bile sistem başka düzlemlerde yeni farklılaşmalar üretmektedir. Simetri bu nedenle son durum değil, yalnızca belirli bir düzeyde kurulmuş geçici dengedir.

Sistemin neden sürekli hareket ettiğine ilişkin en önemli ipuçlarından biri tam burada ortaya çıkmaktadır. Eğer simetri gerçekten ontolojik kapanış olsaydı, her dengeleme sistemi biraz daha durağanlaştırmalıydı. Fakat tam tersi gerçekleşmektedir. Her dengeleme yeni hareketlerin başlangıcı hâline gelmektedir. Demek ki hareketi sürdüren şey, simetrinin eksik kurulması değildir; simetrinin yalnızca belirli bir düzlemde kurulmasıdır. Görünürde kapanan süreç, başka bir ontolojik katmanda yeniden açılmaktadır.

Geçici simetri kavramı aynı zamanda sistemin neden sürekli dengeleniyor gibi göründüğünü de açıklar. Dışarıdan bakıldığında finansal sistem her gün yüzlerce dengeleme işlemi gerçekleştirmektedir. Açıklar kapanmakta, ödemeler yapılmakta, fonlar yeniden dağılmaktadır. Buna rağmen ertesi gün aynı işlemler tekrar başlamaktadır. Eğer önceki dengeleme gerçekten nihai olsaydı, sonraki gün aynı ihtiyaçların ortaya çıkmaması gerekirdi. Dengeleme hareketinin sürekliliği, aslında simetrinin yüzeysel karakterinin dolaylı kanıtıdır. Sistem her gün simetri üretmektedir; çünkü her gün yeniden asimetrikleşmektedir.

Bu noktada simetriyi yeniden tanımlamak gerekir. Simetri artık sistemin doğal durumu değil, belirli bir asimetrinin geçici olarak görünmez hâle getirilmiş biçimidir. Asimetri gerçekten ortadan kalkmamaktadır; yalnızca ilk görünümünü kaybetmektedir. Dolayısıyla simetri, asimetrinin yokluğu değil, dönüştürülmüş görünüşüdür. Bu tanım, bankalar arası likidite sisteminin daha sonraki bütün teorik açılımlarının da temelini oluşturmaktadır. Çünkü yeni problem artık "asimetri neden yeniden doğuyor?" sorusu değil; "gerçekten hiç ortadan kalktı mı?" sorusudur. Bu soru sorulduğu anda sistemin görünen dengesinin altında çalışan daha derin bir hareket alanı açığa çıkmaya başlamaktadır.                     

3.2. Asimetrinin Yok Olmaması, Biçim Değiştirmesi

Simetrinin ontolojik bir tamamlanma değil, yüzeysel bir denge görünümü olduğu kabul edildiğinde doğal olarak yeni bir soru ortaya çıkar: Eğer başlangıçtaki asimetri gerçekten ortadan kalkmadıysa, tam olarak ne oldu? Klasik açıklama, asimetrinin giderildiğini ve sistemin yeniden dengeye kavuştuğunu söyler. Fakat bankalar arası likidite ilişkisi daha yakından incelendiğinde bunun tam anlamıyla doğru olmadığı görülmektedir. Gerçekte ortadan kalkan şey asimetrinin kendisi değil, yalnızca ilk görünüş biçimidir. Açık/fazla ilişkisi çözülmektedir; fakat bu çözülme, asimetrinin yok edilmesi değil, başka bir forma dönüştürülmesidir. Dolayısıyla sistem, asimetriyi ortadan kaldırarak değil, onu sürekli yeniden biçimlendirerek işlemektedir.

Başlangıç anında karşılaşılan asimetri son derece somuttur. Bir banka ihtiyaç duyduğu likiditenin altındadır; başka bir banka ise ihtiyaç duyduğundan fazla likidite bulundurmaktadır. Dengeleme hareketi başladığında bu ilk farklılık gerçekten de kapanır. Açık yaşayan banka fonunu alır, fazla bulunduran banka fonunu aktarır ve başlangıçtaki rezerv eşitsizliği giderilmiş olur. Yalnızca bu ana bakıldığında sistem tamamlanmış görünmektedir. Fakat aynı anda fark edilmeden ikinci bir farklılaşma oluşmaya başlamaktadır. Önceden açık ve fazla olarak tanımlanan ilişki, şimdi borçlu ve alacaklı biçiminde yeniden kurulmaktadır. İlk asimetri görünüşten çekilirken, ikinci asimetri onun yerini almaktadır.

Tam da bu nedenle sistemin hareketi doğrusal değildir. İlk fark ortadan kalkar, ardından yeni bir fark doğar; sonra o fark başka bir farklılaşmaya dönüşür. Süreç hiçbir zaman mutlak sıfır noktasına ulaşmaz. Asimetrinin biçim değiştirmesi, sistemin kendi sürekliliğini sağlayan en temel mekanizmalardan biridir. Eğer ilk farklılık gerçekten tamamen yok olsaydı, sistemin yeniden hareket etmesini sağlayacak hiçbir gerilim kalmayacaktı. Hareketin devam edebilmesi, farklılığın korunmasına değil; farklılığın sürekli başka formlara çevrilmesine bağlıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, biçim değiştiren şeyin yalnızca hukuki statü olmadığıdır. Dönüşüm, sistemin bütün ilişkisel yapısını etkiler. Açık yaşayan banka fon aldıktan sonra artık rezerv açığı taşıyan aktör değildir; fakat geri ödeme yükümlülüğü taşıyan aktördür. Fazla bulunduran banka rezerv fazlasını kaybetmiştir; fakat şimdi alacak hakkına sahiptir. Dolayısıyla başlangıçtaki ekonomik konum sona ererken, yeni sistemsel konumlar doğmaktadır. Hareket eden yalnızca para değil, aktörlerin sistem içerisindeki ontolojik yeridir.

Asimetrinin biçim değiştirmesi, sistemin kendi tarihini de üretmektedir. Her dengeleme geçmişteki farkı kapatırken geleceğe ait yeni yükümlülükler bırakır. Bugün çözülen açık, yarının geri ödeme baskısına dönüşür. Bugünkü fazla, yarının alacak beklentisini oluşturur. Sistem hiçbir zaman yalnızca şimdiyle çalışmaz; her işlem kendi geleceğini de beraberinde üretir. Böylece asimetri zamansal olarak da biçim değiştirir. Bugünün rezerv farkı, yarının borç ilişkisi; yarının borç ilişkisi ise daha sonraki dönemin yeni rezerv dağılımı hâline gelir.

Biçim değişiminin en önemli sonucu, sistemin görünürde sürekli aynı işi yapıyor olmasına rağmen gerçekte sürekli farklı ilişkiler üretmesidir. Dışarıdan bakıldığında her gün benzer likidite transferleri gerçekleşmektedir. Oysa her transfer, geçmişten devraldığı farklılığı yeni bir ilişki ağına dönüştürmektedir. Hiçbir işlem, bir önceki işlemin aynısı değildir; çünkü her biri farklı bir tarihsel yük, farklı bir borç yapısı, farklı bir güven düzeyi ve farklı bir bilanço izi üzerinde gerçekleşmektedir. Dolaşımın sürekliliği, aslında asimetrinin tarihsel sürekliliğidir.

Asimetrinin ortadan kalkmaması aynı zamanda sistemin neden sürekli yeniden hesaplama yapmak zorunda olduğunu da açıklar. Bankalar her gün yalnızca mevcut rezervlerini değil, geçmişten gelen yükümlülüklerini, devam eden borç ilişkilerini, yaklaşan vadeleri ve oluşmuş riskleri de hesaba katmaktadır. Başlangıçtaki likidite açığı kapandığı hâlde hesaplamaların bitmemesi, asimetrinin gerçekten sona ermediğinin pratik göstergesidir. Hesaplamalar devam ediyorsa, farklılık da devam ediyor demektir; yalnızca görünüşü değişmiştir.

Bütün bu nedenlerle bankalar arası likidite sisteminde asimetri hiçbir zaman mutlak anlamda yok olmaz. Yok olan, yalnızca onun ilk biçimidir. Sistemin yaptığı şey, farkı silmek değil; bir ilişkiden başka bir ilişkiye taşımaktır. Açık, borca dönüşür; borç pozisyona dönüşür; pozisyon bilançoya dönüşür; bilanço yeni farklılaşmaların başlangıç noktası hâline gelir. Böylece asimetri sürekli dolaşım içerisinde kalır. Hareketin sürekliliği de tam olarak bu dönüşüm zincirinden doğar.                                                    

3.3. Borç Bakiyesi ve Yük Devri: Likidite Asimetrisinden Borçlu/Alacaklı Asimetrisine Geçiş

Asimetrinin biçim değiştirerek varlığını sürdürdüğü kabul edildiğinde ilk incelenmesi gereken dönüşüm, likidite farkının borç ilişkisine çevrilmesidir. Çünkü sistemde gerçekleşen ilk büyük dönüşüm tam olarak burada ortaya çıkar. Başlangıçta problem rezerv eksikliğidir; dengeleme sonrasında ise problem artık rezerv değil, borçtur. Görünürde eksiklik giderilmiş olsa da sistem yeni bir yük üretmiştir. Böylece ilk asimetri kapanırken ikinci asimetri doğmaktadır.

Likidite açığı yaşayan banka fonu aldığı anda teknik anlamda dengelenmiş görünür. Rezerv seviyesi yükselmiş, ödeme yükümlülüğü yerine getirilmiş ve başlangıçtaki sorun çözülmüştür. Aynı anda başka bir süreç işlemektedir. Aktarılan fon artık yalnızca alınmış para değildir; belirli tarihte geri ödenmesi gereken bir borçtur. Böylece başlangıçta eksiklik olarak görülen fark, zaman içerisinde taşınacak yeni bir yük hâline gelir. Dengeleme hareketi, asimetrinin ortadan kaldırılması değil, geleceğe devredilmesidir.

Borç bakiyesi kavramı tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü sistem, başlangıçtaki farkı silmez; onu kayıt altına alınabilir, hesaplanabilir ve taşınabilir bir biçime dönüştürür. Önceden rezerv eksikliği olarak bulunan farklılık, şimdi borç bakiyesi olarak yaşamaya devam eder. Yüzeyde farklı nesneler söz konusudur; derinde ise aynı gerilim başka bir form kazanmıştır. Rezerv açığı bugüne ait bir eksiklikti; borç bakiyesi ise aynı eksikliğin geleceğe taşınmış biçimidir.

Yük devri düşüncesi burada yalnızca muhasebesel bir olgu değildir. Gerçekte sistem, bugünkü problemi yarına taşımaktadır. Açık kapanmıştır; fakat kapanma aynı anda yeni yükümlülük üretmiştir. Böylece sistem hiçbir zaman sıfır yük durumuna ulaşamaz. Her çözüm kendi yükünü oluşturur. Her dengeleme kendi maliyetini geleceğe aktarır. Borç ilişkisi tam da bu nedenle yalnızca finansal araç değil, sistemin zamansal sürekliliğini sağlayan temel mekanizmalardan biridir.

Likidite asimetrisinin borçlu/alacaklı asimetrisine dönüşmesi, tarafların sistem içerisindeki anlamını da değiştirir. Başlangıçta taraflar yalnızca eksik ve fazla konumundaydı. Dengeleme sonrasında ise biri borçlu, diğeri alacaklı olarak yeniden tanımlanır. Bu yeni tanımlar yalnızca isim değişikliği değildir. Aktörlerin hakları, yükümlülükleri, riskleri ve gelecekteki hareket alanları bütünüyle yeniden şekillenir. Dolayısıyla sistem yalnızca kaynak dağıtmamış, aynı zamanda yeni toplumsal ve finansal konumlar da üretmiştir.

Borçlu ile alacaklı arasındaki ilişki, ilk rezerv farkından daha uzun ömürlüdür. Rezerv açığı saatler içerisinde kapanabilir; fakat borç ilişkisi günler, haftalar veya daha uzun vadeler boyunca devam edebilir. Böylece başlangıçtaki kısa süreli asimetri, daha uzun süre taşınan yeni bir ilişkiye dönüşmektedir. Sistem, anlık farkı zamansal süreklilik kazanan yeni bir yapı içerisine yerleştirir. Hareketin tarih üretmesi tam olarak bu mekanizma sayesinde mümkün olmaktadır.

Yük devri aynı zamanda sistemin neden hiçbir zaman başlangıç noktasına geri dönemediğini de açıklar. Likidite transferi tamamlandıktan sonra aktörler artık eski aktörler değildir. Bilançolar değişmiştir, yükümlülükler değişmiştir, beklentiler değişmiştir, risk dağılımı değişmiştir. Sistem geçmişteki durumuna geri dönmez; her işlem sonrasında yeni bir tarihsel katman kazanır. Bu nedenle bankalar arası likidite ilişkisi döngüsel görünmesine rağmen gerçekte spiral bir hareket üretmektedir. Her dönüş aynı noktaya değil, yeni bir ilişki düzeyine ulaşmaktadır.

Borç bakiyesi, bu yüzden yalnızca teknik muhasebe kalemi olarak görülemez. O, başlangıçtaki asimetrinin sistem içerisinde yaşamaya devam eden ilk maddi izidir. Açık görünmez olur; fakat yük görünür hâle gelir. İlk fark kaybolur; fakat onun tarihsel devamlılığı borç biçiminde korunur. Böylece bankalar arası likidite sistemi, asimetrileri ortadan kaldıran değil, onları farklı maddi biçimlerde muhafaza ederek sürekli dolaşıma sokan ontolojik bir yapı olarak anlaşılmaya başlanır.                             

3.4. Pozisyon Farkı: Borç Alan/Borç Veren Ayrımının Sistemsel Konum Üretmesi

Likidite asimetrisinin borç bakiyesi biçiminde geleceğe taşınması, dönüşümün yalnızca ilk katmanını açıklamaktadır. Aynı hareket, eşzamanlı olarak ikinci ve daha derin bir dönüşüm daha üretmektedir. Başlangıçta birbirinden yalnızca rezerv miktarı bakımından ayrılan iki banka, işlem tamamlandıktan sonra artık farklı sistemsel konumlara yerleşmektedir. Önceden yalnızca likidite açığı ve likidite fazlası bulunan iki aktör varken, dengeleme sonrasında biri borç alan, diğeri borç veren aktör hâline gelir. Böylece niceliksel farklılık kapanırken ilişkisel farklılık ortaya çıkar. Sistemin ürettiği yeni asimetri artık miktar üzerinde değil, konum üzerindedir.

Bu ayrım son derece kritiktir. Çünkü sistem yalnızca para dağıtmaz; aynı zamanda roller dağıtır. Para aktarımı tamamlandığında bankaların rezerv düzeyi belirli ölçüde dengelenmiş olabilir; ancak sistem içerisindeki işlevleri artık aynı değildir. Bir banka likidite sağlayan taraf, diğeri ise likiditeye ihtiyaç duyan taraf olarak yeniden tanımlanır. Dolayısıyla simetri yalnızca nicelik düzeyinde kurulmuştur. İlişkisel düzeyde ise tamamen yeni bir farklılaşma doğmuştur. Hareket sona ererken sistem aynı anda yeni bir hiyerarşi üretmiştir.

Pozisyon farkı, yalnızca o ana ait geçici statü değişikliği değildir. Aktörlerin gelecekteki davranış alanını belirleyen yeni sistemsel koordinatların kurulmasıdır. Borç veren banka bundan sonra alacağını tahsil etmeyi bekleyen, karşı tarafın ödeme kapasitesini izleyen ve risk hesaplayan konumdadır. Borç alan banka ise geri ödeme planı yapmak, yeni fon bulmak, rezerv dengesini yeniden oluşturmak ve yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır. Aynı para transferi, iki aktörü birbirinden tamamen farklı gelecek doğrultularına yerleştirmiştir. İlk asimetri yalnızca bugünü etkilerken, pozisyon farkı geleceğin davranış alanını da üretmektedir.

İlişkisel konum değişimi, sistem içerisindeki güç dağılımını da yeniden düzenler. Burada güç, ahlaki veya siyasal anlamda üstünlük değil; hareket alanının genişliği anlamına gelir. Likidite sağlayan banka, fonunu hangi koşullarda kullandıracağına ilişkin daha geniş karar kapasitesine sahiptir. Faiz oranı, vade, teminat ve karşı taraf seçimi gibi konularda daha belirleyici konuma geçebilir. Likidite talep eden banka ise seçenekleri daralmış aktördür. Pazarlık gücü azalır, bağımlılığı artar ve sistem içerisindeki esnekliği sınırlanır. Böylece ilk rezerv farkı ortadan kalkarken ikinci düzeyde yeni bir güç geometrisi kurulmaktadır.

Pozisyon farkının en önemli özelliği, tek bir işlemle sınırlı kalmamasıdır. Aynı banka sürekli fon sağlayıcı konumunda kalıyorsa zaman içerisinde sistemin merkezî düğüm noktalarından birine dönüşebilir. Benzer biçimde sürekli fon talep eden banka giderek çevresel ve bağımlı bir aktör hâline gelebilir. Böylece tek tek işlemler zamanla kurumsal karakter üretmeye başlar. Güvenilir banka, güçlü banka, kırılgan banka veya sistemik banka gibi nitelendirmeler çoğu zaman sermaye büyüklüğünden önce tekrar eden pozisyonların tarihsel birikiminden doğmaktadır.

Pozisyon farklılaşması aynı zamanda sistemin neden sürekli merkez ve çevre ürettiğini de açıklar. Merkez yalnızca büyük sermayeye sahip olduğu için merkez değildir; dolaşım içerisindeki yönlendirici konumu nedeniyle merkezdir. Çevre de yalnızca küçük olduğu için çevre değildir; sürekli talep tarafında bulunduğu için çevredir. Böylece bankalar arası likidite sistemi yalnızca para dolaşımını değil, sistem içerisindeki mekânsal hiyerarşiyi de yeniden üretmektedir. Aktörler yalnızca kaynak bakımından değil, dolaşım içerisindeki yer bakımından da farklılaşmaktadır.

İlişkisel konumların sürekli yeniden kurulması, sistemin neden hiçbir zaman başlangıç durumuna dönemediğini de göstermektedir. Para geri ödense bile işlem sırasında oluşmuş ilişkisel hafıza tamamen silinmez. Taraflar birbirlerini artık farklı biçimde değerlendirir. Güven düzeyi değişmiştir, risk algısı değişmiştir, gelecekte kurulacak ilişkilerin zemini değişmiştir. Hareket sona erdiği hâlde konumların bıraktığı etki yaşamaya devam etmektedir. Bu nedenle sistem yalnızca ekonomik işlem üretmez; aynı zamanda aktörlerin birbirlerine göre yerini sürekli yeniden tanımlar.

Pozisyon farkı böylece yeni asimetrinin ikinci maddi çekirdeği hâline gelir. İlk çekirdek borç bakiyesiydi; burada ise ilişkisel hiyerarşi ortaya çıkmaktadır. Asimetri yalnızca geleceğe taşınmamakta, aynı zamanda sistemin topolojisine de işlenmektedir. Dengeleme hareketi, görünürde eşitleme üretirken derinde yeni merkezler, yeni çevreler ve yeni bağımlılık biçimleri meydana getirmektedir. Dolayısıyla bankalar arası likidite sistemi niceliksel simetri üretirken, aynı anda ilişkisel asimetriyi sürekli yeniden kuran bir organizasyon olarak işlemektedir.

3.5. Bilanço İzi: Borç, Alacak, Faiz, Vade, Teminat ve Riskin Kayıt Formu

Borç bakiyesi zaman içerisindeki yük devrini, pozisyon farkı ise aktörler arasındaki ilişkisel yeniden yapılanmayı açıklamaktadır. Fakat her iki mekanizma da daha kapsayıcı bir yapının parçalarıdır. Çünkü gerçekleşen hiçbir işlem sistem içerisinde iz bırakmadan kaybolmaz. Likidite transferi tamamlanır, para yer değiştirir ve teknik işlem sona erer; buna rağmen sistem başlangıçtaki sistem değildir. Yapılan her hareket, borç, alacak, faiz, vade, teminat ve risk biçiminde kurumsal hafızaya yazılır. İşte bilanço izi, tamamlanmış akışın sistem içerisinde bıraktığı bu maddi kayıt biçimidir.

Bilanço burada dar muhasebe anlamıyla kullanılmamaktadır. Kastedilen şey, sistemin bütün geçmiş hareketlerini geleceğe taşıyan kayıt düzlemidir. Gerçekleşen her borçlanma, her geri ödeme, her faiz tahakkuku, her teminat ilişkisi ve her risk değerlendirmesi bu düzleme işlenir. Akış fiziksel olarak sona erse bile onun sonuçları sistem hafızasında yaşamaya devam eder. Dolayısıyla bilanço, yalnızca finansal raporlama aracı değil; sistemin kendi tarihini muhafaza ettiği ontolojik arşivdir.

Bilanço izinin en önemli özelliği, geçmiş hareketi geleceğin başlangıç koşuluna dönüştürmesidir. Geçmişte oluşmuş borç kaydı gelecekteki kredi kararlarını etkiler. Önceki ödeme performansı yeni faiz oranlarını belirleyebilir. Teminat yapısı ileride kurulacak ilişkilerin kapsamını değiştirebilir. Risk geçmişi yeni fonlama maliyetlerini doğrudan etkileyebilir. Böylece geçmiş hiçbir zaman geçmiş olarak kalmaz; sürekli bugünün içerisine taşınır. Hareket tamamlanmıştır; fakat hareketin izi hâlâ üretici güç olarak çalışmaktadır.

Borç, alacak, faiz, vade, teminat ve risk birbirinden bağımsız kayıtlar değildir. Aynı işlemin farklı yüzleridir. Borç kaydı alacak kaydını zorunlu olarak üretir. Faiz, bu ilişkinin zamansal maliyetidir. Vade, ilişkinin zaman eksenidir. Teminat, ilişkinin güvenlik biçimidir. Risk ise bütün bu yapının geleceğe ilişkin belirsizlik katsayısıdır. Dolayısıyla bilanço izi tek bir veri değil; aynı ontolojik olayın farklı kayıt biçimlerinden oluşan bütüncül yapıdır.

Bu nedenle bilanço yalnızca olmuş olanı kaydetmez; olacak olanı da biçimlendirir. Kayıt sistemi pasif değildir. Sistemin gelecekte nasıl davranacağını belirleyen temel referanslardan biridir. Bankalar karar alırken yalnızca mevcut rezerv durumuna bakmaz; geçmiş kayıtları da değerlendirir. Hangi bankayla daha önce nasıl çalışıldığı, hangi borçların nasıl ödendiği, hangi teminatların ne ölçüde güvenilir olduğu hep bu kayıtlar üzerinden okunur. Böylece sistem geçmişini sürekli bugünün içerisine katmaktadır.

Bilanço izinin ontolojik önemi tam da burada ortaya çıkar. Sistem yalnızca hareket eden yapı değildir; aynı zamanda hareketlerini kalıcılaştıran yapıdır. Eğer her işlem tamamlandıktan sonra bütün izleriyle birlikte silinseydi, her yeni ilişki sıfırdan kurulmak zorunda kalacaktı. Oysa finansal sistem tam tersine işler. Her yeni ilişki geçmiş ilişkilerin bıraktığı kayıt zemini üzerinde yükselir. Böylece sistem yalnızca akış üretmez; akışlarını tarih hâline getirir.

Borç bakiyesi ve pozisyon farkı da aslında bu kayıt sistemi içerisinde kalıcılaşmaktadır. Borç bakiyesi bilançoya yazıldığı için geleceğe taşınabilir. Pozisyon farkı geçmiş işlemler aracılığıyla kurumsal hafızaya işlendiği için uzun süre etkisini sürdürebilir. Dolayısıyla bilanço izi önceki iki mekanizmayı kapsayan daha üst düzey bir organizasyondur. Zamansal yük, ilişkisel konum ve tarihsel kayıt aynı yapı içerisinde birleşmektedir.

Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde bilanço izi, yeni asimetrinin üçüncü maddi çekirdeği olarak belirginleşmektedir. İlk çekirdek yük devriydi, ikinci çekirdek pozisyon farkıydı; üçüncü çekirdek ise bütün bunların sistem hafızasında kayıt altına alınmasıdır. Böylece asimetri yalnızca geleceğe taşınmamakta ve yalnızca ilişkileri dönüştürmemekte; aynı zamanda sistemin maddi hafızasına da kazınmaktadır. İşte bu kayıt karakteri, daha sonra geliştirilecek "iz" kavramının teorik temelini oluşturmaktadır.                                                                                                                                                

3.6. İz Kavramının Borç Bakiyesi, Pozisyon Farkı ve Bilanço İzini Birleştirmesi

Buraya kadar geliştirilen üç mekanizma ilk bakışta birbirinden bağımsız görünmektedir. İlki asimetrinin borç bakiyesi olarak geleceğe taşınmasını, ikincisi aktörlerin sistem içerisindeki konumlarının yeniden üretilmesini, üçüncüsü ise bütün bu dönüşümlerin kurumsal hafızaya kaydedilmesini açıklamaktadır. Daha dikkatli bakıldığında ise bunların aynı olayın farklı görünüm biçimleri olduğu anlaşılır. Asimetri tek bir dönüşüm yaşamaz; aynı anda zamansal, ilişkisel ve tarihsel üç farklı hatta ayrılarak sistem içerisinde varlığını sürdürür. İşte "iz" kavramı, bu üç ayrı mekanizmayı tek bir ontolojik çatı altında birleştiren üst düzey kavramdır.

İz, geride kalmış pasif bir kalıntı değildir. Hareket tamamlandıktan sonra sistem içerisinde yaşamaya devam eden üretici etkidir. Borç bakiyesi bu etkinin zamansal görünümüdür. Pozisyon farkı ilişkisel görünümüdür. Bilanço ise aynı etkinin kurumsal hafızaya yazılmış biçimidir. Dolayısıyla üç mekanizma birbirinden farklı süreçler değildir; aynı izin farklı düzlemlerde aldığı biçimlerdir. Kavramsal sadeleşme tam da burada gerçekleşmektedir. Birden fazla açıklama yerine tek bir açıklayıcı ilkeye ulaşılmaktadır.

İz kavramının en önemli avantajı, asimetrinin gerçekten ortadan kalkmadığını çok daha açık biçimde göstermesidir. Önceki bölümlerde açıklandığı gibi likidite farkı görünürde çözülmektedir. Ancak çözülme, yok olma anlamına gelmemektedir. Asimetri sistemi terk etmez; yalnızca iz hâline dönüşerek yeni biçimler altında dolaşmaya devam eder. Böylece ilk farklılık görünmez olur; fakat etkisi görünmez olmaz. Tam tersine sistemin sonraki bütün hareketlerini belirleyen temel unsur hâline gelir.

Bu nedenle iz, geçmişin kalıntısı değil; geleceğin başlangıç koşuludur. Gerçekleşmiş her işlem kendi izini bırakır. O iz daha sonra yeni kararların, yeni borç ilişkilerinin, yeni risk hesaplarının ve yeni pozisyon farklılaşmalarının başlangıç noktası olur. Hareket sona ermiştir; fakat hareketin izi hareket etmeye devam etmektedir. Sistemin sürekliliği de tam olarak buradan doğmaktadır. Dolaşım yalnızca para üzerinden değil, para hareketlerinin bıraktığı izler üzerinden de ilerlemektedir.

İz kavramı aynı zamanda sistemin tarih üretme biçimini de açıklar. Eğer her işlem yalnızca gerçekleşip kaybolsaydı, sistem tarihsel birikim oluşturamazdı. Oysa finansal sistem katman katman büyüyen ilişkiler ağıdır. Her yeni işlem, önceki işlemlerin bıraktığı izler üzerine eklenmektedir. Böylece geçmiş silinmez; sürekli bugünün içerisinde yaşamaya devam eder. Sistem doğrusal zaman içerisinde ilerlemez; kendi geçmişini sürekli bugüne taşıyan katmanlı zamansallık üretir. İz, bu katmanlılığın maddi taşıyıcısıdır.

Borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izi arasındaki ilişki böylece daha net görünmektedir. Borç bakiyesi izin zaman içerisinde taşınmasını sağlar. Pozisyon farkı izin aktörler arasındaki dağılımını oluşturur. Bilanço ise izin kurumsal hafızada korunmasını mümkün kılar. Üçü birlikte düşünüldüğünde sistem yalnızca para hareketlerinden oluşan mekanizma olmaktan çıkar; kendi izlerini sürekli yeniden üreten tarihsel organizasyona dönüşür. Her dolaşım aynı zamanda yeni iz üretimidir.

İz kavramının teorik gücü, farklı görünen süreçleri ortak mantık altında toplayabilmesidir. Artık borç, pozisyon ve bilanço birbirinden bağımsız açıklamalar değildir. Aynı ontolojik dönüşümün farklı yoğunlaşma noktalarıdır. Böylece analiz parçalı olmaktan kurtulur. Asimetrinin neden sürekli geri döndüğünü açıklamak için her defasında yeni mekanizma aramaya gerek kalmaz. Tek bir kavram, bütün dönüşüm zincirini açıklayabilir hâle gelir.

Dolayısıyla iz, bankalar arası likidite sisteminde asimetrinin görünmez sürekliliğini temsil eden temel ontolojik ilkedir. Akış tamamlanır, simetri oluşur ve hareket sona ermiş gibi görünür; fakat iz yaşamaya devam eder. Yaşadığı ölçüde de yeni ilişkiler üretir, yeni farklılaşmalar doğurur ve sistemi yeniden harekete geçirir. Böylece sistemi gerçekten taşıyan şey yalnızca dolaşan para değil, dolaşımın geride bıraktığı izlerin sürekli yeniden üretimidir.

3.7. Yeni Asimetrinin Maddi Çekirdeği Olarak İz

Artık başlangıçta çözülemeyen temel problem yeniden ele alınabilir. Simetri gerçekten oluşmaktadır. Açık kapanmakta, para yer değiştirmekte ve başlangıçtaki likidite farkı giderilmektedir. Eğer süreç yalnızca bundan ibaret olsaydı sistemin burada tamamlanması gerekirdi. Buna rağmen gerçek sistem durmaz; yeni asimetriler üretmeye devam eder. Şimdiye kadar geliştirilen bütün çözümleme tek bir noktaya işaret etmektedir: Yeni asimetri boşluktan doğmamaktadır. Aynı şekilde akışın kendi içinden de doğmamaktadır. Yeni asimetrinin maddi çekirdeği, akışın geride bıraktığı izdir.

Burada "maddi çekirdek" ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü yeni asimetri soyut bir varsayım değildir. Borç bakiyesi biçiminde geleceğe taşınan yük gerçekten vardır. Pozisyon farkı biçiminde oluşan ilişkisel yeniden yapılanma gerçekten vardır. Bilanço kayıtları biçiminde korunan tarihsel hafıza gerçekten vardır. Bunların tamamı sistem içerisinde somut etkiler üretmektedir. Dolayısıyla iz yalnızca felsefi metafor değildir; sistemin üzerinde çalıştığı gerçek maddi zemindir.

İlk asimetri ile ikinci asimetri arasındaki bağlantıyı kuran unsur da tam olarak budur. Başlangıçtaki likidite farkı görünüşünü kaybeder; fakat izini bırakır. Daha sonra yeni asimetri o iz üzerinden oluşur. Böylece ikinci asimetri ilkinden tamamen bağımsız değildir. İlk farklılığın dönüştürülmüş devamıdır. Sistem eski farkı silmez; onu başka biçimde yeniden dolaşıma sokar. Sürekliliğin mantığı da burada yatmaktadır. Hareket aynı farklılığı tekrar üretmez; aynı farklılığın izini yeniden işler.

Bu nedenle iz yalnızca geçmişe ait değildir. Aynı anda geleceğe yönelmiş üretim ilkesidir. Sistem hangi bankanın daha güvenilir olduğunu, hangi ilişkinin daha riskli olduğunu, hangi aktörün daha güçlü konumda bulunduğunu ve hangi işlemin hangi koşullarda gerçekleşeceğini büyük ölçüde geçmişten kalan izler üzerinden belirlemektedir. Dolayısıyla gelecek, geçmişin kendisi tarafından değil; geçmişten kalan izlerin bugünde yeniden işlenmesiyle kurulmaktadır.

Yeni asimetrinin maddi çekirdeği olarak iz kavramı, aynı zamanda sistemin neden hiçbir zaman başlangıç durumuna geri dönemediğini de açıklar. Her işlem sisteme yeni katman ekler. Yeni katman yeni iz bırakır. Yeni iz yeni asimetri üretir. Yeni asimetri yeni akış üretir. Böylece sistem sürekli ileri doğru hareket eder. Döngü varmış gibi görünmesine rağmen aynı noktaya dönmez. Her tur, önceki turun bıraktığı iz üzerine inşa edildiği için sistem tarihsel olarak derinleşir.                                                     

4. X Problemi: Yeni Asimetrinin Üretici Mekanizması

4.1. Geçici Simetriden Yeni Asimetriye Geçiş Sorunu

Şimdiye kadar ulaşılan bütün sonuçlar tek bir teorik düğüm noktasında birleşmektedir. Bankalar arası likidite sistemi asimetriyle başlamakta, dengeleme hareketiyle devam etmekte, borç ilişkisi üzerinden akışı üretmekte ve sonunda geçici simetriye ulaşmaktadır. Sürecin bu kısmı artık açıklanmıştır. Aynı şekilde geçici simetrinin ardından sistemde borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izi biçiminde yeni maddi izler kaldığı da gösterilmiştir. Buna rağmen hâlâ cevaplanmamış temel bir soru bulunmaktadır. İz gerçekten vardır; fakat iz nasıl yeniden asimetriye dönüşmektedir? Başka bir ifadeyle, sistem geçici simetriden tekrar hareket üretmeyi hangi ilke sayesinde başarmaktadır?

Aslında bütün teorik problem tam olarak burada başlamaktadır. Çünkü simetrinin gerçekten oluştuğu kabul edilmektedir. Açık kapanmıştır. Para aktarılmıştır. Başlangıçtaki likidite farkı giderilmiştir. İlk hareket tamamlanmıştır. Eğer sistem yalnızca bu ontolojik süreçten oluşsaydı, artık yeni hareket üretmemesi gerekirdi. Hareketi zorunlu kılan başlangıç koşulu ortadan kalkmıştır. Buna rağmen gerçek finansal sistem hiçbir zaman burada durmamaktadır. Simetri yalnızca kısa süreli görünmekte, ardından yeni asimetriler ortaya çıkmaktadır. İşte açıklanması gereken asıl olgu budur.

Sorunun güçlüğü, ikinci asimetrinin ilk asimetriden farklı karakter taşımasından kaynaklanmaktadır. İlk asimetri doğrudan gözlemlenebilir niteliktedir. Bir bankada rezerv açığı, diğerinde rezerv fazlası vardır. İkinci asimetri ise aynı açıklıkta görünmez. Sistem teknik olarak dengelenmiştir. Açık ortadan kalkmıştır. Buna rağmen hareket yeniden başlamaktadır. Dolayısıyla ikinci asimetri, ilkindeki gibi doğrudan rezerv farkından oluşuyor olamaz. Aranan mekanizma daha derinde çalışmaktadır.

Şimdiye kadar geliştirilen "iz" kavramı bu problemin yalnızca ilk kısmını çözmektedir. Çünkü iz, ilk asimetrinin tamamen kaybolmadığını; dönüştürülmüş biçimde sistem içerisinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Fakat izin var olması tek başına yeterli değildir. İz pasif de kalabilir. Eğer sistem yalnızca iz biriktirseydi fakat onları yeniden üretici sürece dönüştürmeseydi, dolaşım belirli bir noktadan sonra yine duracaktı. Demek ki izi yeniden etkin hâle getiren ikinci bir mekanizma bulunmaktadır. Aranan X, tam olarak bu mekanizmanın adıdır.

Burada yapılması gereken en önemli metodolojik ayrım, yeni asimetriyi doğrudan iz ile özdeşleştirmemektir. İz, yeni asimetrinin maddi çekirdeğidir; fakat henüz üretici ilkesi değildir. Nasıl ki tohum ile büyüme aynı şey değilse, iz ile yeni asimetri de aynı şey değildir. İz potansiyeli taşır; fakat o potansiyelin hangi süreç sayesinde yeniden harekete geçtiği ayrıca açıklanmalıdır. Makalenin geri kalan kısmı tam olarak bu ayrımı açacaktır. X, izin kendisi değil; izi yeniden hareket ettiren üretim mantığıdır.

Problemin önemi yalnızca finans teorisi açısından da değildir. Eğer geçici simetriden yeni asimetriye geçiş mekanizması çözülebilirse, yalnızca bankalar arası likidite sistemi değil, bütün akış sistemlerinin neden hiçbir zaman kalıcı dengeye ulaşamadığı da açıklanabilir. Çünkü burada aranan ilke tekil ekonomik olaya ait değildir. Simetri oluşmasına rağmen neden hareket devam etmektedir? Tamamlanmış süreç neden yeniden açılmaktadır? Denge neden sürekli geçici kalmaktadır? X problemi, aslında bu genel soruların ortak formudur.

4.2. X'in Akışın Kendisi Olamaması

X problemini çözebilmek için önce yanlış adayların elenmesi gerekir. İlk bakışta en güçlü aday akışın kendisi gibi görünmektedir. Sonuçta sistem sürekli hareket etmektedir; yeni ilişkiler kurulmaktadır; para dolaşmaktadır. Hareket yeniden hareket doğuruyor gibi görünmektedir. Bu nedenle yeni asimetrinin kaynağının akış olduğu düşünülebilir. Fakat daha dikkatli incelendiğinde bu açıklamanın kendi içerisinde ciddi bir çelişki taşıdığı görülmektedir. Çünkü akış kendi mantığı içerisinde zaten tamamlanmaktadır.

Akışın temel işlevi başlangıçtaki likidite farkını ortadan kaldırmaktır. Açık vardır, dengeleme gerekir, para hareket eder ve simetri oluşur. Hareketin amacı budur. Hareket bu amacı gerçekleştirdiği anda görevini tamamlamaktadır. Dolayısıyla aynı akışın hem simetriyi üretmesi hem de simetriyi bozması mantıksal olarak mümkün değildir. Akış kendi sonucunu sürekli ortadan kaldırıyorsa, hiçbir zaman gerçek anlamda dengeleme üretemezdi. Oysa finansal sistem gerçekten de geçici simetri üretmektedir. Demek ki simetriyi bozan ilke, akışın kendisi değildir.

Akışın X olamayacağını gösteren ikinci neden, hareketin yönüyle ilgilidir. Akış daima mevcut asimetriye tepki olarak ortaya çıkar. Başlangıçta açık olmasaydı hareket başlamazdı. Dolayısıyla akış neden değil, sonuçtur. Var olan farklılığa verilen sistemsel cevaptır. O hâlde akışın kendisinin yeni asimetriyi üretici ilke olması mümkün değildir. Çünkü kendisi zaten başka bir asimetrinin ürünüdür. Sonuç, kendi kendisinin nedeni olamaz. Hareket, açıklanması gereken olgunun kendisi değil; açıklanması gereken olgunun sonucudur.

Üçüncü gerekçe daha derindir. Akış ontolojik karakter taşımaktadır. Para gerçekten hareket etmektedir. Rezerv gerçekten yer değiştirmektedir. Dolayısıyla akış somut olaydır. Oysa şimdiye kadar ulaşılan sonuçlar, ikinci asimetrinin doğrudan ontolojik süreçten çıkmadığını göstermektedir. İlk asimetri çözülmektedir. Hareket tamamlanmaktadır. Yeni asimetri ise tamamlanmış hareketten sonra ortaya çıkmaktadır. Böylece ikinci üretim mekanizmasının ilk hareketten farklı düzeyde çalıştığı anlaşılmaktadır. Aynı ontolojik süreç hem kapanışı hem yeniden açılışı açıklayamaz.

Akışın X olamayacağını gösteren başka bir işaret de zaman ilişkisidir. Hareket belirli süre içerisinde gerçekleşir ve biter. Yeni asimetri ise hareket bittikten sonra da yaşamaya devam eder. Borç ilişkisi sürer. Pozisyon farkı sürer. Bilanço izi sürer. Hareket sona ermiştir; fakat etkileri devam etmektedir. Eğer X gerçekten akış olsaydı, hareket bittiği anda yeni asimetrilerin de sona ermesi gerekirdi. Gerçek sistem ise tam tersini göstermektedir. Asıl üretim, hareket tamamlandıktan sonra başlamaktadır.

İz kavramı da bu sonucu desteklemektedir. İz, akışın kendisi değildir; akışın bıraktığı şeydir. Eğer yeni asimetri doğrudan akıştan kaynaklansaydı, izin teorik olarak hiçbir anlamı kalmazdı. Oysa önceki bölümde gösterildiği gibi bütün sistem tam da izler üzerinde yükselmektedir. Dolayısıyla akış yalnızca izin oluşmasını sağlamaktadır. İzi yeniden etkin hâle getiren başka bir mekanizma bulunmalıdır. Aranan X, akıştan sonra devreye giren ikinci üretim katmanında aranmalıdır.

Buradan önemli bir metodolojik sonuç ortaya çıkmaktadır. X'i bulabilmek için dikkatimizi hareketten hareket sonrasına çevirmek zorundayız. Sorulması gereken soru artık "Para nasıl hareket ediyor?" değildir. Asıl soru, "Hareket tamamlandıktan sonra sistemi yeniden açan şey nedir?" olmalıdır. Çünkü yeni asimetri hareket sırasında değil, hareket tamamlandıktan sonra doğmaktadır. Dolayısıyla üretici ilke akışın içinde değil, akışın sonrasında kurulmuş başka düzeyde çalışmaktadır.

İlk büyük eleme tamamlanmaktadır. X, akış değildir. Akış yeni asimetrinin ön koşuludur; fakat nedeni değildir. İlk farklılığı çözer, simetriyi üretir ve görevini tamamlar. Buna rağmen sistem yeniden hareket ediyorsa, ikinci hareketin kaynağı akışın dışında aranmalıdır.                                                    

4.3. X'in İlk Formülü: Dönüştürülmüş Asimetri İzi

Akışın X olamayacağı gösterildikten sonra araştırma alanı önemli ölçüde daralmaktadır. Yeni asimetrinin kaynağı artık hareketin içerisinde değil, hareket tamamlandıktan sonra sistemde kalan yapılar arasında aranmalıdır. Önceki bölümde geliştirilen analiz, bu yapıların ortak özelliğinin "iz" olduğunu göstermiştir. Borç bakiyesi bir izdir. Pozisyon farkı bir izdir. Bilanço kaydı da aynı izin kurumsallaşmış biçimidir. Dolayısıyla X'in ilk formülüne ulaşabilmek için iz kavramı yeniden değerlendirilmelidir. Fakat burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. X doğrudan izin kendisi değildir; dönüştürülmüş asimetri izidir.

"Dönüştürülmüş" ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü başlangıçtaki asimetri olduğu gibi yaşamaya devam etmez. Açık kapanmıştır. Fazla ortadan kalkmıştır. İlk farklılık kendi ilk görünümünü kaybetmiştir. Buna rağmen sistemde tamamen yok olmamıştır. Başlangıçtaki farklılık başka biçimlere çevrilerek varlığını sürdürmektedir. Borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço kaydı tam da bu dönüşümün ürünüdür. Dolayısıyla sistem ilk asimetriyi korumaz; onu dönüştürerek korur. X'in ilk formülü de tam burada ortaya çıkmaktadır: yeni asimetri, ilk asimetrinin dönüştürülmüş izinden doğmaktadır.

Bu formül, önceki bölümlerde birbirinden bağımsız görünen bütün sonuçları tek bir mantık altında toplamaktadır. Başlangıçtaki rezerv açığı geleceğe borç yükü olarak aktarılır. Aynı anda aktörler yeni sistemsel konumlar kazanır. Ardından bütün süreç bilanço kayıtlarına işlenir. İlk bakışta üç farklı mekanizma gibi görünen bu süreçlerin tamamı aslında aynı dönüşümün farklı ifadeleridir. İlk asimetri biçim değiştirerek iz üretmiştir. İz de yeni asimetrinin maddi zemini hâline gelmiştir. Böylece sistem farklılığı silmemekte, farklılığı işlenebilir forma çevirmektedir.

Burada "iz" kavramının sıradan kalıntı anlamına gelmediğini tekrar vurgulamak gerekir. İz, geçmişin pasif tortusu değildir. Geleceğin üretim kapasitesini kendi içerisinde taşıyan aktif yapıdır. Bir bankanın bilançosunda duran borç kaydı yalnızca geçmişte gerçekleşmiş işlemin hatırlatıcısı değildir. Aynı zamanda gelecekte kurulacak yeni ilişkilerin belirleyicisidir. Aynı şekilde pozisyon farkı yalnızca mevcut konumu göstermez; gelecekte hangi aktörün hangi koşullarda hareket edeceğini de etkiler. Dolayısıyla iz, geçmiş ile gelecek arasında çalışan üretici bağlantıdır.

X'in ilk formülü bu nedenle oldukça yalın görünmesine rağmen önemli teorik sonuçlar doğurmaktadır. Eğer yeni asimetri doğrudan ilk asimetriden çıksaydı, sistem sürekli aynı farklılığı tekrar ederdi. Eğer tamamen yeni farklılıklar üretilseydi, sistemin tarihsel sürekliliği açıklanamazdı. Oysa dönüştürülmüş asimetri izi her iki problemi aynı anda çözmektedir. İlk farklılık korunmaktadır; fakat ilk biçimiyle değil. Tarihsellik korunmaktadır; fakat mekanik tekrar biçiminde değil. Süreklilik ile dönüşüm aynı kavram içerisinde birleşmektedir.

Bu yaklaşım aynı zamanda sistemin neden giderek karmaşıklaştığını da açıklar. Her yeni akış yeni iz üretmektedir. Her yeni iz yeni asimetri üretmektedir. Yeni asimetri tekrar yeni akış başlatmaktadır. Böylece sistem yalnızca hareket üretmez; her hareketle birlikte yeni dönüşmüş iz katmanları oluşturur. Finansal yapı bu nedenle yalnızca işlem hacmi bakımından değil, tarihsel yoğunluk bakımından da büyür. Hareket arttıkça yalnızca para dolaşımı değil, iz birikimi de artmaktadır.

Yine de X problemi henüz tamamen çözülmüş değildir. Çünkü dönüştürülmüş asimetri izi yeni asimetrinin maddi temelini açıklamaktadır; fakat bu temelin nasıl yeniden etkin hâle geldiğini henüz açıklamamaktadır. İz bulunmaktadır, fakat izi yeniden üretici kuvvete dönüştüren süreç henüz belirlenmemiştir. Dolayısıyla ulaşılan formül güçlü olmakla birlikte ara formüldür. Daha derinde çalışan ikinci mekanizma hâlâ araştırılmayı beklemektedir.

4.4. Dengelemenin Asimetriyi Yok Etmeyip Forma Çevirmesi

Finans teorisinin büyük bölümü dengelemeyi asimetriyi ortadan kaldıran süreç olarak ele alır. Likidite açığı vardır; fon aktarılır; açık kapanır ve sistem yeniden dengeye kavuşur. İlk bakışta gözlenen olay gerçekten budur. Ancak önceki bölümlerde geliştirilen çözümleme daha farklı bir sonuca işaret etmektedir. Dengeleme, asimetriyi yok etmez; yalnızca onun görünüş biçimini değiştirir. İlk farklılık çözülür; fakat çözülür çözülmez başka bir forma dönüşerek yaşamaya devam eder.

Bu ayrım son derece belirleyicidir. Çünkü "ortadan kaldırmak" ile "dönüştürmek" aynı işlem değildir. Bir şey gerçekten ortadan kaldırıldığında ondan geriye hiçbir üretici unsur kalmaz. Dönüştürüldüğünde ise ilk biçimi kaybolur, fakat etkisi yeni biçim altında yaşamaya devam eder. Bankalar arası likidite sistemi ikinci modele uymaktadır. Açık kapanmaktadır; fakat borç doğmaktadır. Borç ilişkisi sona erse bile pozisyon farkı kalmaktadır. Pozisyon değişse bile bilanço izi yaşamaktadır. Dolayısıyla dengeleme hiçbir aşamada farklılığı mutlak anlamda ortadan kaldırmamaktadır.

Dengelemenin dönüşüm üretmesi, sistemin neden sürekli hareket ettiğini de açıklamaktadır. Eğer her dengeleme gerçekten sıfır noktasına ulaştırsaydı, her işlem sonrasında sistem biraz daha durağanlaşırdı. Gerçek sistem bunun tam tersini göstermektedir. Her dengeleme yeni ilişkiler doğurmaktadır. Her çözüm yeni başlangıç üretmektedir. Böylece dengeleme, hareketi sonlandıran süreç değil; hareketin yeni biçimini hazırlayan süreç hâline gelmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dönüşümün rastgele gerçekleşmediğidir. İlk asimetri tamamen başka bir şeye dönüşmemektedir. Belirli süreklilik korunmaktadır. Başlangıçtaki rezerv farkı doğrudan borç ilişkisine bağlanmaktadır. Borç ilişkisi pozisyon farkına dönüşmektedir. Pozisyon farkı bilanço izine yazılmaktadır. Her aşama kendinden önceki aşamanın dönüştürülmüş devamıdır. Böylece sistem hem değişmekte hem aynı kalmaktadır. Tarihsellik tam da bu dönüşüm zinciri sayesinde mümkün olmaktadır.

Dengelemenin forma çevirmesi, aynı zamanda "simetri" kavramını da yeniden tanımlamayı gerektirir. Simetri artık farklılığın yokluğu değildir. Farklılığın görünür biçiminin ortadan kalkmasıdır. Derinde ise aynı farklılık yeni biçim altında yaşamaya devam etmektedir. Dolayısıyla simetri mutlak eşitlik değil, dönüştürülmüş asimetrinin yüzeyde oluşturduğu geçici denge görüntüsüdür. İlk bakışta kapanış gibi görünen şey, gerçekte biçim değiştirmenin ara evresidir.

Bu yaklaşım, iz kavramını da daha anlaşılır hâle getirmektedir. Çünkü iz tam olarak bu dönüşümün sonucudur. Eğer dengeleme gerçekten yok etseydi iz oluşmazdı. İz oluşuyorsa, dengeleme aslında dönüştürüyor demektir. Başlangıçtaki asimetri ilk formunu kaybetmekte, fakat yeni biçimde sistem içerisinde kalmaktadır. Böylece iz, dengelemenin başarısızlığının değil; dengelemenin gerçek karakterinin göstergesi hâline gelmektedir.

Buradan önemli metodolojik sonuç çıkar. Finansal sistem analiz edilirken yalnızca hangi asimetrilerin çözüldüğüne bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda çözülen asimetrinin hangi forma dönüştüğü de incelenmelidir. Çünkü gelecekteki hareketler çoğu zaman ortadan kalktığı düşünülen ilk farklılıktan değil, onun dönüştürülmüş biçiminden doğmaktadır. Sistemin geleceğini anlamak isteyen analiz, görünürde kapanan farklılıklardan çok onların geride bıraktığı dönüşmüş formları takip etmek zorundadır.

X problemi açısından bakıldığında ise önemli bir eşik daha aşılmış olmaktadır. Artık yeni asimetrinin boşluktan doğmadığı, ilk asimetrinin dönüştürülmüş izinden beslendiği ve dengelemenin de bu dönüşümün üretici mekanizması olduğu gösterilmiştir. Buna rağmen en derindeki soru hâlâ cevap beklemektedir. Dönüştürülmüş iz yeniden nasıl etkinleşmektedir? Başka bir ifadeyle, hangi ilke dönüştürülmüş asimetri izini yeniden üretici asimetriye çevirmektedir?                                                         

4.5. Borç Bakiyesi, Pozisyon Farkı ve Bilanço İzinin X'i Bulmadaki Rolü

Şimdiye kadar geliştirilen üç mekanizma, ilk bakışta X'in kendisi gibi görünebilir. Çünkü yeni asimetriyle doğrudan ilişkilidirler; sistemde kalıcılık üretirler ve gelecekteki hareketlerin temelini oluştururlar. Buna rağmen daha dikkatli incelendiğinde bunların X olmadığı, X'e ulaşmayı mümkün kılan göstergeler olduğu anlaşılır. Başka bir ifadeyle borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izi üretici mekanizmanın kendisi değil; üretici mekanizmanın çalıştığı maddi yüzeylerdir. Aranan ilke, bu üç yapının arkasında ortak olarak işlemektedir.

Borç bakiyesi tek başına X değildir. Çünkü borç bakiyesi, ilk asimetrinin zamansal olarak taşınmış biçimidir. Geçmişte oluşmuş fark geleceğe aktarılmıştır; fakat bu aktarım kendi başına yeni asimetri üretmez. Borç kaydı yıllarca bilançoda durabilir. Eğer onu yeniden üretici sürece bağlayan ikinci mekanizma bulunmasa, yalnızca geçmişe ait kayıt olarak kalırdı. Dolayısıyla borç bakiyesi hareketin nedeni değil, hareketin üzerinde çalışacağı maddi zemindir.

Aynı durum pozisyon farkı için de geçerlidir. Borç alan ile borç veren arasındaki ilişkisel ayrım sistemde yeni hiyerarşiler üretmektedir; ancak bu ayrım da tek başına açıklayıcı değildir. Çünkü pozisyonlar yalnızca mevcut ilişkiyi tarif eder. Asıl açıklanması gereken, bu pozisyonların neden sürekli yeni ilişkiler doğurduğudur. Pozisyon farklılığı vardır; fakat onu sürekli yeniden etkin hâle getiren ilke henüz bulunmamıştır. Demek ki pozisyon farkı da X'in kendisi değil, X'in görünür etkilerinden biridir.

Bilanço izi de aynı mantıkla değerlendirilmelidir. Gerçekleşen her hareket sisteme yazılmaktadır. Borçlar, alacaklar, faizler, teminatlar ve risk kayıtları kurumsal hafızada korunmaktadır. Buna rağmen kayıt tek başına hareket üretmez. Bir deftere yazılmış bilgi kendi başına dolaşım oluşturamaz. Onu etkin hâle getiren, belirli karar süreçlerine bağlayan ve yeniden akış üreten başka mekanizma bulunmalıdır. Dolayısıyla bilanço izi de üretici neden değil, üretici nedenin maddi taşıyıcısıdır.

Bu üç yapının ortak özelliği, ilk asimetrinin tamamen kaybolmadığını göstermeleridir. Her biri aynı olgunun farklı düzlemdeki kanıtıdır. Borç bakiyesi zaman eksenindeki izi gösterir. Pozisyon farkı ilişkisel izi gösterir. Bilanço ise tarihsel izi gösterir. Böylece üçü birlikte ilk asimetrinin dönüştürülerek korunduğunu ispatlamaktadır. Ancak ispat ile açıklama aynı şey değildir. İlk asimetrinin korunduğu gösterilmiştir; şimdi bu korunmuş yapının neden yeniden üretici hâle geldiği açıklanmalıdır.

Tam da burada üç mekanizmanın metodolojik değeri ortaya çıkmaktadır. X'i doğrudan vermemektedirler; fakat X'in nerede aranacağını göstermektedirler. Araştırma artık akış üzerinde değil, dönüştürülmüş iz üzerinde yoğunlaşmalıdır. Çünkü üç farklı mekanizma aynı noktayı işaret etmektedir. Hareket sona erdikten sonra sistemde kalan ortak unsur izdir. Demek ki üretici ilke de izin bulunduğu düzlemde çalışmaktadır. Böylece problem önemli ölçüde daralmaktadır.

Borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izi aynı zamanda X'in tek boyutlu olamayacağını da göstermektedir. Eğer X yalnızca ekonomik olsaydı pozisyon farklılığını açıklayamazdı. Yalnızca ilişkisel olsaydı bilanço hafızasını açıklayamazdı. Yalnızca muhasebesel olsaydı borç yükünün geleceğe taşınmasını açıklayamazdı. Oysa aynı ilke üç farklı düzlemde aynı anda işlemektedir. Demek ki X'in kendisi de bu düzlemlerin üzerinde bulunan daha üst düzey ontolojik mekanizma olmalıdır..

4.6. X'in Daha Derin Formülü: Ontolojik Simetrinin Epistemolojik Asimetri Olarak Yeniden Kodlanması

Şimdiye kadar geliştirilen analiz, X'in ilk formülünü ortaya koymuştur. Yeni asimetri, dönüştürülmüş asimetri izinden doğmaktadır. Fakat bu formül hâlâ eksiktir. Çünkü dönüştürülmüş iz, yeni asimetrinin maddi temelini açıklamakta; fakat onu yeniden etkin hâle getiren üretim mantığını tam olarak açıklayamamaktadır. Daha derine inildiğinde görülmektedir ki asıl dönüşüm izin kendisinde değil, izin yeniden nasıl yorumlandığında gerçekleşmektedir. İşte X'in daha derin formülü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır: Ontolojik simetri, epistemolojik asimetri olarak yeniden kodlanmaktadır.

"Yeniden kodlama" kavramı burada belirleyicidir. Çünkü ontolojik düzeyde sistem gerçekten kapanmaktadır. Para hareket etmiştir. Açık kapanmıştır. Simetri kurulmuştur. Hareket tamamlanmıştır. Ontolojik gerçeklik açısından süreç sona ermiştir. Buna rağmen aynı tamamlanmış ilişki, ikinci kez farklı anlam sistemi içerisine yerleştirilmektedir. Artık mesele para transferi değildir; borç ilişkisi, alacak hakkı, risk derecesi, güven düzeyi ve yükümlülük statüsüdür. Böylece ontolojik olarak kapanmış simetri, epistemolojik olarak yeniden asimetrik yapıya dönüştürülmektedir.

Bu formül, önceki bütün problemlerin neden çözülemediğini de açıklamaktadır. Çünkü şimdiye kadar dikkat sürekli akış üzerinde yoğunlaşmıştır. Oysa yeniden üretim akış sırasında gerçekleşmemektedir. Akış sona erdikten sonra, tamamlanmış ontolojik ilişki farklı kavramsal düzleme aktarılmaktadır. İlk farklılık artık rezerv farkı değildir; epistemolojik statü farkıdır. Borçlu ve alacaklı olmak, ontolojik değil; yeniden kodlanmış ilişkisel konumlardır. Yeni asimetri tam olarak burada doğmaktadır.

Yeniden kodlama süreci ilk bakışta yalnızca isim değiştirmek gibi görünebilir. Oysa gerçekte isim değişikliği değildir; sistemin çalışma düzlemini değiştirmektedir. Başlangıçta sistem fiziksel para hareketi üzerinden işlemektedir. Daha sonra aynı ilişki kavramsal kategoriler üzerinden işlemeye başlar. Ontolojik ilişki tamamlanmıştır; fakat epistemolojik ilişki yeni başlamaktadır. Hareket böylece aynı düzlemde değil, farklı düzleme taşınarak süreklilik kazanmaktadır. Sürekliliğin sırrı, fiziksel hareketin değil; düzlem değiştirmenin içerisinde yatmaktadır.

Bu nedenle ikinci asimetri ilkinden nitelik bakımından farklıdır. İlk asimetri rezerv dağılımı üzerindedir. İkinci asimetri ise kavramsal statüler üzerindedir. İlkinde açık ve fazla vardır. İkincisinde borçlu ve alacaklı vardır. İlkinde fiziksel hareket zorunludur. İkincisinde kavramsal yeniden örgütlenme zorunludur. Böylece sistem aynı farklılığı tekrar etmez; farklılığı yeni ontolojik düzleme taşıyarak yeniden üretir.

Yeniden kodlama düşüncesi aynı zamanda "iz" kavramını da tamamlamaktadır. İz kendi başına pasif değildir; fakat aktif hâle gelmesi yeniden kodlanmasına bağlıdır. Aynı iz farklı biçimde okunursa farklı sistemsel sonuçlar doğurabilir. Demek ki üretici güç yalnızca izin varlığı değildir. İzin hangi kavramsal yapı içerisinde yeniden anlam kazandığıdır. Böylece X'in ilk formülü daha derin açıklamaya kavuşmaktadır. Dönüştürülmüş asimetri izi, epistemolojik yeniden kodlama sayesinde tekrar üretici asimetriye dönüşmektedir.                            

4.7. Sistemin Ontolojik Olarak Kapanıp Epistemolojik Olarak Yeniden Açılması

X probleminin ulaştığı son eşik, artık tek tek mekanizmaların değil, sistemin bütün işleyiş ilkesinin açıklanmasını gerektirmektedir. İlk asimetri çözülmekte, akış gerçekleşmekte ve simetri oluşmaktadır. Dönüştürülmüş asimetri izi sistemde korunmakta, ardından epistemolojik yeniden kodlama devreye girmektedir. Bütün bu aşamalar birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan sonuç son derece açıktır: Sistem ontolojik olarak gerçekten kapanmaktadır; fakat epistemolojik olarak yeniden açılmaktadır. Sürekliliğin kaynağı, ontolojik sürecin eksik kalması değildir. Tam tersine, ontolojik sürecin tamamlanmış olmasıdır. Hareketi yeniden mümkün kılan şey ise bu tamamlanmış yapının ikinci kez kavramsal üretime konu edilmesidir.

Bu önerme, şimdiye kadar geliştirilen bütün mantık zincirini tek cümlede toplamaktadır. Açık gerçekten kapanmaktadır. Para gerçekten yer değiştirmektedir. İlk asimetri gerçekten çözülmektedir. Dolayısıyla ontolojik düzeyde herhangi bir eksiklik kalmamaktadır. Eğer sistem burada durmuyor ve yeniden hareket ediyorsa, bunun nedeni ontolojik sürecin başarısızlığı değildir. Nedeni, ontolojik başarı üzerine kurulan epistemolojik ikinci üretim katmanıdır. Hareket, çözülememiş çelişkiden değil; çözülmüş ilişkinin yeniden anlamlandırılmasından doğmaktadır.

Buradaki ayrım son derece hassastır. Pek çok teori sistemi kendi içerisinde çözülemeyen gerilimler üzerinden açıklamaya çalışır. Oysa burada önerilen model farklıdır. Gerilim gerçekten çözülmektedir. İlk çelişki ortadan kalkmaktadır. Sorun çözülmeden kalmamaktadır. Buna rağmen sistem durmamaktadır. Çünkü çözülen ilişki, yeni kavramsal örgütlenmenin başlangıç noktası hâline getirilmektedir. Böylece ikinci hareket, ilk hareketin başarısızlığından değil; ilk hareketin başarısından doğmaktadır. Sistem tam da başarılı olduğu için yeniden çalışmaya başlamaktadır.

Bu nedenle ontolojik kapanış ile epistemolojik açılış birbirine zıt süreçler değildir. Aynı olayın iki farklı düzlemde gerçekleşmesidir. Ontolojik düzlem fiziksel hareketi tamamlar. Epistemolojik düzlem aynı hareketi yeni ilişki ağı içerisine yerleştirir. Birisi olmadan diğeri kurulamaz. Ontolojik kapanış bulunmadan yeniden kodlanacak içerik oluşamaz. Epistemolojik açılış bulunmadan da ontolojik kapanış süreklilik üretemez. İki süreç birbirinin alternatifi değil, zorunlu tamamlayıcısıdır.

Bu ilişki aynı zamanda sistemin neden doğrusal biçimde değil, katmanlı biçimde ilerlediğini de açıklar. Dışarıdan bakıldığında aynı işlemler tekrar ediyor gibi görünmektedir. Borç verilmektedir, geri ödenmektedir, yeniden borç alınmaktadır. Gerçekte ise her yeni döngü iki farklı düzlem arasında gerçekleşmektedir. İlk düzlem hareketi tamamlar; ikinci düzlem hareketi yeniden üretilebilir hâle getirir. Böylece sistem aynı çizgi üzerinde ilerlemez; sürekli düzlem değiştirerek kendi hareket alanını genişletir.

Ontolojik kapanışın epistemolojik açılışa dönüşmesi, finansal sistemin neden yalnızca ekonomik süreç olarak açıklanamayacağını da göstermektedir. Para hareketi tek başına incelendiğinde sistem belirli noktada sona ermektedir. Kavramsal organizasyon tek başına incelendiğinde ise üzerinde çalışacağı maddi zemin bulunmamaktadır. Gerçek sistem, bu iki düzlemin kesintisiz etkileşiminden oluşmaktadır. Ekonomi yalnızca maddi dolaşımı değil, o dolaşımın yeniden anlamlandırılmasını da içermektedir. Süreklilik tam olarak bu çift katmanlı yapının ürünüdür.

Artık X probleminin teorik çözümü tamamlanmaktadır. İlk formül, dönüştürülmüş asimetri iziydi. Daha derin formül, ontolojik simetrinin epistemolojik asimetri olarak yeniden kodlanmasıydı. Nihai formül ise bütün bunları daha kapsayıcı ilkeye bağlamaktadır: Sistem ontolojik olarak kapanır, epistemolojik olarak yeniden açılır. Böylece X tek bir nesne, tek bir süreç veya tek bir kurum olmaktan çıkar; sistemin kendi sürekliliğini üretme biçiminin adı hâline gelir.

Bu sonuca ulaşıldığında araştırmanın yönü de değişmektedir. Artık temel soru "X nedir?" olmaktan çıkmıştır. X'in nasıl çalıştığı gösterilmiştir.

5. Ontolojik Akış ve Epistemolojik Müdahale

5.1. Ontolojik Düzeyde Somut Para Hareketi ve Simetri

X probleminin çözülmesiyle birlikte artık sistemin iki katmanlı yapısı doğrudan incelenebilir. İlk katman bütünüyle ontolojiktir. Burada bulunan tek gerçeklik, somut para hareketidir. Bir bankada rezerv açığı oluşur, başka bir bankada rezerv fazlası bulunur ve bu farklılık belirli likidite transferiyle giderilir. Gerçekleşen olay bundan ibarettir. Para fiziksel olarak yer değiştirir, ödeme zinciri korunur ve başlangıçta hareketi zorunlu kılan eksiklik ortadan kaldırılır. Ontolojik düzey, herhangi bir kavramsal yorumdan bağımsız olarak kendi içerisinde tamamlanan maddi süreçtir.

Ontolojik akışın temel özelliği, kendi mantığı bakımından sonlu olmasıdır. Hareket belirli nedenle başlar ve aynı nedenle sona erer. Açık bulunduğu için akış gerçekleşir; açık ortadan kalktığı anda akışın gerekçesi de ortadan kalkar. Dolayısıyla ontolojik süreç kendi içerisinde sonsuz hareket üretmez. Başlangıç ile bitiş arasında kapanan tam bir çevrim oluşturur. Hareketin amacı farklılığı gidermektir; amaç gerçekleştiğinde süreç de doğal olarak tamamlanır.

Bu nedenle ontolojik akışın mantığında "borçlu", "alacaklı", "riskli banka" veya "yüksek kredi notu" gibi kategoriler bulunmaz. Ontolojik düzey yalnızca gerçekten meydana gelen olayı içerir. Para vardır. Transfer vardır. Rezerv değişimi vardır. Bunların dışında kalan bütün tanımlar hareket tamamlandıktan sonra kurulan ikinci düzleme aittir. Dolayısıyla ontolojik analiz, sistemi mümkün olduğunca kavramsal yüklerden arındırarak yalnızca gerçekleşen maddi ilişkiyi incelemektedir.

Somut para hareketinin en önemli özelliği, simetri üretmesidir. Başlangıçta bulunan rezerv eşitsizliği transfer sonrasında kapanmaktadır. Hareketin bütün anlamı da burada yatmaktadır. Eğer simetri oluşmayacak olsaydı, akış başarısız olurdu. Dolayısıyla ontolojik düzlem açısından simetri istisna değil; hareketin zorunlu sonucudur. Her başarılı akış kendi sonunda belirli ölçüde denge üretmektedir. Bu nedenle simetri ontolojik düzlemde gerçekten vardır; yalnızca yüzeysel yanılsama değildir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, simetrinin yalnızca ontolojik düzleme ait olmasıdır. Para gerçekten dengelenmektedir. Açık gerçekten kapanmaktadır. Rezerv gerçekten eşitlenmektedir. Bu nedenle ontolojik simetriyi inkâr etmek doğru değildir. Yapılması gereken şey, simetrinin hangi düzlemde geçerli olduğunu doğru belirlemektir. Simetri maddi hareket açısından gerçektir. Tartışma, bu simetrinin neden sistemi durduramadığı noktasında başlamaktadır.

Ontolojik düzlem kendi başına düşünüldüğünde son derece tutarlı görünmektedir. Hareket başlamaktadır, görevini yerine getirmektedir ve tamamlanmaktadır. Burada hiçbir çelişki bulunmamaktadır. Çelişki ancak ikinci katman sisteme eklendiğinde ortaya çıkmaktadır. Çünkü ontolojik süreç tamamlanmasına rağmen sistem hareket etmeye devam etmektedir. Dolayısıyla problem ontolojik akışın içerisinde değildir. Problem, ontolojik akış tamamlandıktan sonra başlayan ikinci üretim alanındadır.

Bu nedenle ontolojik akış, makalenin bütün teorik yapısı açısından vazgeçilmez başlangıç noktasıdır. Çünkü gerçekten kapanan bir süreç bulunmadan yeniden açılan süreç de kurulamaz. İlk hareket tamamlanmalıdır ki ikinci hareket mümkün olsun. Sistemin gerçek karmaşıklığı da tam olarak bu ardışıklıkta ortaya çıkmaktadır. Önce ontolojik tamamlama gerçekleşmekte, ardından epistemolojik yeniden üretim başlamaktadır. Bankalar arası likidite ilişkisinin bütün diyalektik karakteri, bu iki katmanın birbirine eklemlenme biçiminde ortaya çıkmaktadır.                                                                      

5.2. Akış Tamamlandığında Sistemin Kapanması Gerekliliği

Ontolojik düzeyde somut para hareketinin gerçekten simetri ürettiği kabul edildiğinde, bundan kaçınılmaz olarak ikinci bir sonuç çıkar. Akış tamamlandığı anda sistemin de kapanması gerekir. Çünkü başlangıçta hareketi zorunlu kılan neden artık ortadan kalkmıştır. Rezerv açığı giderilmiş, ödeme yükümlülüğü yerine getirilmiş ve başlangıçtaki asimetrik dağılım dengelenmiştir. Hareketin amacı gerçekleşmiştir. Böyle bir durumda aynı ontolojik süreç içerisinde yeni hareket üretilemez. Üretilecek her yeni hareket, artık başka bir ilkeye dayanmak zorundadır.

Bu sonuç yalnızca mantıksal değil, ontolojik zorunluluktur. Bir eksiklik giderildiğinde aynı eksiklik aynı anda var olmaya devam edemez. Açık kapanmışsa artık açık değildir. Fazla aktarılmışsa artık başlangıçtaki fazla değildir. Para yer değiştirmişse hareket tamamlanmıştır. Dolayısıyla ontolojik süreç kendi içinde gerçekten kapanmaktadır. Burada eksik kalan, yarım bırakılan veya çözülemeyen herhangi bir ilişki yoktur. Hareket kendi mantığı açısından kusursuz biçimde tamamlanmaktadır.

Tam da bu nedenle sistemin devam ediyor olması teorik problem hâline gelmektedir. Eğer ontolojik süreç eksik kalsaydı, yeni hareket kolayca açıklanabilirdi. Açık tam kapanmamıştır, dengeleme başarısız olmuştur veya rezerv farkı sürmektedir denebilirdi. Fakat gerçek sistem böyle değildir. Simetri gerçekten kurulmaktadır. Hareket gerçekten sona ermektedir. Buna rağmen dolaşım devam etmektedir. Demek ki ikinci hareketin nedeni, ilk hareketin eksikliği değildir. Tam tersine ilk hareketin tamamlanmış olmasıdır.

Burada çoğu finans teorisinin fark etmediği kritik ayrım bulunmaktadır. Genellikle sistem sürekli hareket ettiği için ilk hareketin de hiç bitmediği varsayılır. Oysa dikkatli bakıldığında ilk hareket bitmektedir. Bitmeyen şey hareket değil, hareket üzerine kurulan ikinci organizasyondur. Dolayısıyla sürekli olan akış değil, akışın yeniden üretimidir. Hareket ile hareketin yeniden üretilmesi birbirine karıştırıldığı anda sistemin gerçek çalışma mantığı görünmez hâle gelir.

Ontolojik kapanış düşüncesi aynı zamanda simetrinin neden gerçek olduğunu da göstermektedir. Simetri yalnızca algısal görüntü değildir. Gerçekten kurulmaktadır. Eğer kurulmasaydı sistem zaten işlemeyecek, ödeme zinciri çökecek ve finansal dolaşım sürdürülemeyecekti. Dolayısıyla simetriyi tamamen yanılsama olarak görmek de doğru değildir. Yapılması gereken ayrım, simetrinin hangi düzlemde gerçek olduğudur. Ontolojik düzeyde simetri tam anlamıyla gerçektir. Kalıcı olmaması, gerçek olmadığı anlamına gelmez.

Akışın doğal olarak kapanması, hareketin kendi içerisinde sonsuzluk taşımadığını da göstermektedir. Ontolojik süreç sürekli kendi üzerine dönerek kendisini yeniden üreten yapı değildir. Belirli başlangıcı, belirli amacı ve belirli sonu vardır. Bu nedenle süreklilik başka yerde aranmalıdır. Eğer ontolojik akış kendi başına sonsuz olsaydı, ikinci düzleme ihtiyaç kalmazdı. Oysa sistem ikinci düzlem olmadan açıklanamamaktadır. Bu da ontolojik kapanış tezini daha da güçlendirmektedir.

Buradan ulaşılan sonuç oldukça nettir. Bankalar arası likidite sistemi ontolojik düzeyde kendi kendisini sürekli yeniden üreten yapı değildir. Her hareket belirli noktada tamamlanmaktadır. Sistemin sürekliliği bu tamamlanmış hareketlerin üzerine kurulan ikinci organizasyondan doğmaktadır. Dolayısıyla ontolojik kapanış, teorinin zayıf noktası değil; tam tersine bütün teorik yapının zorunlu başlangıç ilkesidir. Çünkü gerçekten kapanan süreç bulunmadan gerçekten yeniden açılan süreç de kurulamaz.

5.3. Borçlu, Alacaklı, Vadeli, Teminatlı ve Riskli Kategorilerinin Epistemik Meta-Tanımlar Olması

Ontolojik akış tamamlandıktan sonra sistemin yeniden çalışabilmesi için ilk olarak yeni kavramsal yapıların kurulması gerekir. Çünkü ontolojik düzlem kendi görevini bitirmiştir. Para aktarılmış, simetri oluşmuş ve hareket sona ermiştir. Bundan sonra devreye giren unsurlar artık fiziksel hareketin parçaları değildir. Borçlu olmak, alacaklı olmak, belirli vadeye sahip olmak, teminat göstermek veya risk taşımak gibi nitelendirmelerin hiçbiri para transferinin ontolojik içeriğinde bulunmaz. Bunların tamamı tamamlanmış ilişkiye sonradan eklenen epistemik meta-tanımlardır.

"Meta-tanım" kavramı burada sıradan isimlendirmeden çok daha güçlü anlam taşımaktadır. Çünkü bu kategoriler yalnızca olmuş olanı tarif etmez; olmuş olanı yeniden organize eder. Para hareketi gerçekleşmiştir. Buna "borç" denildiği anda hareket farklı ilişki alanına taşınır. Aynı harekete "alacak" denildiğinde başka yükümlülükler doğar. "Vadeli ilişki" denildiğinde zaman devreye girer. "Teminatlı ilişki" denildiğinde güvenlik mekanizması eklenir. "Riskli ilişki" denildiğinde geleceğe ilişkin olasılık hesapları başlar. Görüldüğü gibi meta-tanımlar yalnızca açıklama üretmez; tamamlanmış ilişkiye yeni işleyiş katmanı ekler.

Borçlu kavramı bunun en açık örneğidir. Ontolojik düzeyde gerçekleşen olay, belirli miktardaki paranın bir bankadan diğerine aktarılmasıdır. Hareket bundan ibarettir. "Borçlu banka" ifadesi ise bu hareketin fiziksel parçası değildir. Para gösterilebilir; fakat borçluluk gösterilemez. Çünkü borçluluk, gerçekleşmiş hareketin belirli kurallar çerçevesinde yorumlanmasından doğan kavramsal statüdür. Aynı durum alacaklı kavramı için de geçerlidir. Alacaklılık, fiziksel nesne değil; ilişkiyi belirli biçimde okuyan epistemik konumdur.

Vadeli olma niteliği de benzer karakter taşır. Para transferi şimdi gerçekleşmiştir. Vade ise geleceğe ilişkin kavramsal organizasyondur. Ontolojik olay bugünde tamamlanmıştır; vade ise tamamlanmış olayı zaman ekseninde yeniden açmaktadır. Böylece fiziksel olarak sona ermiş hareket, kavramsal olarak geleceğe taşınmaktadır. Aynı şekilde teminat kavramı da gerçekleşmiş hareketin ontolojik unsuru değildir. Teminat, hareketin gelecekteki güvenliğini garanti altına almak amacıyla oluşturulan ikinci katmandır. Hareket bittikten sonra anlam kazanmaktadır.

Risk kategorisi bu yapının en belirgin örneklerinden biridir. Ontolojik düzeyde yalnızca gerçekleşmiş transfer vardır. Risk ise gerçekleşmemiş geleceğe ilişkindir. Henüz olmamış ihtimaller hesaplanmaktadır. Demek ki risk, fiziksel olayın değil; fiziksel olay üzerine kurulan epistemik modelin parçasıdır. Aynı para transferi farklı risk modelleri içerisinde farklı biçimlerde değerlendirilebilir. Değişen ontolojik olay değildir; değişen onu okuyan kavramsal çerçevedir.

Bu meta-tanımların ortak özelliği, tamamlanmış hareketi yeniden işlenebilir hâle getirmeleridir. Ontolojik süreç burada sona ermiştir; epistemik süreç ise tam burada başlamaktadır. Hareket artık yalnızca olmuş olay değildir. Aynı zamanda geri ödeme planıdır, güven ilişkisidir, risk analizidir, kredi değerlendirmesidir ve gelecekte kurulacak yeni hareketlerin referans noktasıdır. Böylece fiziksel olarak kapanmış süreç, kavramsal olarak yeniden açılır.

Meta-tanımların sistem açısından vazgeçilmez olması, onların ontolojik olduğu anlamına gelmez. Tam tersine sistem tam da epistemik oldukları için onları sürekli yeniden düzenleyebilir, yeniden yorumlayabilir ve yeniden işletebilir. Eğer gerçekten ontolojik olsalardı, değiştirilemez doğal gerçeklikler hâline gelirlerdi. Oysa risk modelleri değişebilir, kredi derecelendirme sistemleri değişebilir, teminat rejimleri değişebilir ve borç ilişkileri farklı hukuk sistemlerinde farklı biçimlerde tanımlanabilir. Değişebilen şey ontolojik olamaz; değişen, onu yorumlayan epistemik organizasyondur.   

5.4. Tamamlanmış Akışın Meta-Kategorilerle Yeniden Açılması

Borçlu, alacaklı, vadeli, teminatlı ve riskli gibi epistemik meta-tanımların niteliği açıklandıktan sonra artık temel mekanizma doğrudan görülebilir hâle gelmektedir. Ontolojik düzeyde tamamlanmış akış kendi içerisinde gerçekten sona ermektedir. Para aktarılmış, simetri kurulmuş ve başlangıçtaki likidite farkı giderilmiştir. Buna rağmen sistem aynı ilişkiyi ikinci kez işlemeye başlamaktadır. Bunun nedeni ontolojik hareketin eksikliği değil, tamamlanmış hareketin meta-kategoriler aracılığıyla yeniden organize edilmesidir. Başka bir ifadeyle sistem, bitmiş olan olayı yeniden gerçekleşmiş olay olarak değil, yeniden işlenecek ilişki olarak ele almaktadır.

Tamamlanmış akışın yeniden açılması fiziksel anlamda ikinci kez para hareket etmesi değildir. Yeniden açılan şey hareketin kendisi değil, hareketin üzerine kurulan ilişki ağıdır. Para transferi sona ermiştir; fakat borç ilişkisi başlamıştır. Borç ilişkisi kurulduğu anda geri ödeme zorunluluğu doğar. Geri ödeme planı yeni likidite ihtiyacı oluşturabilir. Yeni likidite ihtiyacı yeni fon arayışına dönüşebilir. Böylece ontolojik olarak kapanmış hareket, epistemolojik organizasyon sayesinde yeni ontolojik hareketlerin başlangıç noktası hâline gelir. Süreklilik tam da bu geçişte doğmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, meta-kategorilerin geçmişi geleceğe taşıması değildir; geçmişi geleceğin üretim koşuluna dönüştürmesidir. Borç yalnızca geçmişte alınmış parayı göstermez. Aynı zamanda gelecekte yapılacak ödemelerin başlangıç noktasıdır. Risk yalnızca mevcut ilişkiyi tarif etmez. Henüz gerçekleşmemiş davranışları önceden biçimlendirir. Teminat yalnızca güvence değildir. Gelecekte kurulacak yeni ilişkilerin sınırlarını belirleyen epistemik araçtır. Böylece tamamlanmış hareket, kavramsal olarak geleceğe doğru sürekli genişletilmektedir.

Akışın yeniden açılması aynı zamanda sistemin zaman anlayışını da değiştirmektedir. Ontolojik süreç çizgisel zaman içerisinde gerçekleşir. Başlangıcı vardır, gelişimi vardır ve sonu vardır. Epistemolojik süreç ise çizgisel değildir. Geçmiş işlem bugünün içerisine taşınır, bugünden geleceğe aktarılır ve gelecekte yeniden bugünü etkiler. Böylece sistem yalnızca zaman içerisinde hareket etmez; zamanı kendi içerisinde katmanlaştırır. Her yeni ilişki geçmiş hareketlerin epistemik yükünü de beraberinde taşımaktadır.

Meta-kategoriler bu nedenle yalnızca açıklayıcı kavramlar değildir. Sistemin çalışma motorunun ikinci yarısını oluştururlar. Ontolojik akış fiziksel hareketi gerçekleştirirken, epistemolojik organizasyon hareketi yeniden üretilebilir hâle getirir. Eğer meta-kategoriler bulunmasaydı her para transferi tamamlandıktan sonra sistem gerçekten sıfırlanırdı. Her yeni ilişki başlangıçtan kurulmak zorunda kalırdı. Oysa gerçek sistem hiçbir zaman sıfırdan başlamaz. Daima önceki ilişkilerin bıraktığı kavramsal yapı üzerinde yükselir.

Bu yeniden açılış mekanizması aynı zamanda ilk bakışta görünmezdir. Çünkü sistem meta-kategorileri doğal gerçeklik gibi sunmaktadır. İnsanlar çoğu zaman borç ilişkisini para transferinin doğal devamı sanırlar. Oysa yapılan çözümleme bunun doğru olmadığını göstermektedir. Para transferi tamamlanmıştır. Borç ilişkisi ise tamamlanmış harekete sonradan eklenmiş epistemik organizasyondur. İki süreç zaman bakımından birbirini izlese de ontolojik statü bakımından aynı değildir.

Dolayısıyla tamamlanmış akışın yeniden açılması, sistemin kendi üzerine kapanmasını engelleyen temel mekanizmadır. Hareketi ikinci kez mümkün kılan şey yeni rezerv açığı değildir. Tamamlanmış ilişkinin yeni kavramsal bağlam içerisine yerleştirilmesidir. Böylece sistem her kapanıştan sonra yeni başlangıç üretebilmektedir. Süreklilik, eksik kalan hareketten değil; tamamlanmış hareketin yeniden yorumlanmasından doğmaktadır.

Araştırmanın ulaştığı bu nokta, yeni asimetrinin gerçek kaynağına oldukça yaklaşmaktadır. Meta-kategorilerin kapanmış sistemi yeniden açtığı gösterilmiştir. Fakat hâlâ cevaplanması gereken son bir soru bulunmaktadır. Yeni asimetri gerçekten bu meta-kategorilerin kendisinden mi doğmaktadır, yoksa onların gerçekleştirdiği daha derin yeniden kodlama sürecinden mi? 

5.5. Yeni Asimetrinin Akıştan Değil Epistemolojik Yeniden Kodlamadan Doğması

Artık teorik çerçeve yeterince olgunlaşmıştır. İlk asimetri ontolojik karakter taşımaktadır. Akış bu asimetriyi çözer. Simetri oluşur. Ardından epistemik meta-kategoriler tamamlanmış ilişkiyi yeniden işler. Bütün bu zincir birlikte değerlendirildiğinde temel sonuç açık biçimde ortaya çıkmaktadır: Yeni asimetri akışın kendisinden doğmamaktadır. Akış kendi görevini tamamlamıştır. Yeni asimetri, tamamlanmış ontolojik simetrinin epistemolojik olarak yeniden kodlanmasının ürünüdür.

Bu ayrım ilk bakışta ince görünse de teorinin bütün ağırlığı burada toplanmaktadır. Eğer yeni asimetri akıştan doğuyor olsaydı, akış kendi kendisini sürekli bozan süreç olurdu. Böyle bir durumda gerçek anlamda simetri hiçbir zaman kurulamazdı. Oysa önceki bölümlerde gösterildiği gibi simetri gerçekten kurulmaktadır. Dolayısıyla yeni asimetrinin kaynağı aynı ontolojik süreç olamaz. Simetriyi kuran mekanizma ile simetriyi bozan mekanizma farklı düzlemlerde çalışmaktadır.

Epistemolojik yeniden kodlama tam da bu noktada devreye girer. Ontolojik düzeyde eşitlenen iki taraf, epistemolojik düzeyde yeniden farklılaştırılır. Artık taraflardan biri borçludur, diğeri alacaklıdır. Birinin belirli risk profili vardır, diğerinin farklı güven düzeyi vardır. Aynı hareket yeni kavramsal statüler altında yeniden düzenlenmiştir. Böylece ontolojik olarak çözülmüş farklılık, epistemolojik olarak yeniden kurulmaktadır. Yeni asimetri, fiziksel dünyanın değil; kavramsal organizasyonun ürünüdür.

Yeniden kodlama süreci yalnızca isim değişikliği değildir. Gerçekliğin işlenme biçimini değiştirmektedir. Aynı para transferi farklı epistemolojik kategori içerisine yerleştirildiği anda sistem artık farklı kurallarla işlemeye başlar. Borç geri ödeme zorunluluğu doğurur. Risk yeni değerlendirme süreçleri oluşturur. Teminat yeni güven ilişkileri kurar. Dolayısıyla yeniden kodlama yalnızca hareketi açıklamaz; hareketin gelecekte hangi doğrultuda gelişeceğini de belirler. Kavramsal organizasyon üretici güce dönüşmektedir.

Bu nedenle yeni asimetriyi anlamak isteyen analiz, doğrudan para hareketine odaklanamaz. Hareket tamamlandıktan sonra hangi epistemolojik kodların üretildiğine bakmak zorundadır. Çünkü gelecekteki davranışlar çoğu zaman fiziksel hareketten değil, fiziksel harekete yüklenen anlam sisteminden doğmaktadır. Aynı ontolojik olay, farklı epistemolojik kodlama altında bambaşka sistemsel sonuçlar üretebilir. Üretici mekanizma tam olarak bu yeniden kodlama sürecidir.

Buradan metodolojik olarak da önemli sonuç çıkmaktadır. Finansal analiz yalnızca rezerv dağılımını ölçmekle sınırlı kaldığında gelecekte oluşacak yeni asimetrileri açıklayamaz. Buna karşılık epistemolojik yeniden kodlama süreçleri takip edildiğinde sistemin hangi doğrultuda farklılaşacağı daha görünür hâle gelir. Çünkü hareketten sonra kurulan kavramsal statüler, gelecekteki hareketlerin yönünü önceden belirlemeye başlamaktadır. Asıl belirleyici değişken, fiziksel akış değil; fiziksel akışın epistemolojik olarak nasıl yeniden düzenlendiğidir.

Bu yaklaşım aynı zamanda X probleminin neden yalnızca finans teorisi içerisinde çözülemeyeceğini de göstermektedir. Aranan ilke ekonomik olduğu kadar epistemolojiktir. Hareket ile anlam, ontoloji ile kategori, maddi ilişki ile kavramsal organizasyon aynı model içerisinde birlikte düşünülmektedir. Dolayısıyla X, tek bir disiplinin kavramlarıyla açıklanabilecek dar teknik mekanizma değildir. Sistemin kendi gerçekliğini üretme tarzıdır.

Araştırma böylece son büyük eşiğe ulaşmaktadır. Yeni asimetrinin kaynağının akış olmadığı, epistemolojik yeniden kodlama olduğu gösterilmiştir. Şimdi geriye yalnızca bu yeniden kodlamanın daha genel sistem mantığı içerisindeki yerini açıklamak kalmaktadır.                                                            

5.6. Likidite İlişkisinin Ontolojik Akış ile Epistemolojik Kategori İnşası Arasındaki Diyalektik Olması

Buraya kadar geliştirilen bütün çözümlemeler tek bir noktaya doğru ilerlemektedir. Bankalar arası likidite sistemi yalnızca para dolaşımından oluşan teknik finansal mekanizma değildir. Aynı zamanda tamamlanmış ontolojik hareketleri sürekli yeniden anlamlandıran epistemolojik üretim sistemidir. Dolayısıyla burada iki ayrı süreç değil, birbirini karşılıklı olarak üreten iki farklı düzlem bulunmaktadır. Bir tarafta gerçek para hareketi vardır; diğer tarafta bu hareket üzerine inşa edilen kavramsal kategoriler yer almaktadır. Sistemin gerçek sürekliliği de bu iki düzlemin kesintisiz diyalektiğinden doğmaktadır.

Ontolojik akış kendi başına düşünüldüğünde son derece yalın mantıkla işlemektedir. Likidite açığı oluşur, dengeleme gerçekleştirilir, para aktarılır ve simetri kurulur. Hareket kendi amacı doğrultusunda tamamlanır. Epistemolojik düzlem ise bambaşka işleve sahiptir. Aynı hareketi borç ilişkisine dönüştürür, alacak hakkı üretir, risk dereceleri oluşturur, güven kategorileri kurar ve tamamlanmış olayı yeniden sistem içerisine yerleştirir. Böylece ontoloji hareketi üretirken, epistemoloji hareketin tarihsel devamlılığını üretmektedir.

Buradaki ilişki doğrusal nedensellik değildir. Ontoloji önce gelir, epistemoloji sonra gelir demek yeterli değildir. Çünkü epistemolojik organizasyon da daha sonraki ontolojik hareketlerin koşullarını oluşturmaktadır. Bugün oluşturulan risk kategorisi yarının para hareketini belirler. Bugün kurulan güven ilişkisi sonraki likidite akışını yönlendirir. Önceki borç ilişkisi gelecekteki fonlama maliyetini değiştirir. Böylece epistemoloji yalnızca ontolojinin sonucu olmaktan çıkar; sonraki ontolojinin nedeni hâline gelir. Nedensellik tek yönlü olmaktan çıkarak karşılıklı üretim ilişkisine dönüşür.

Tam da bu nedenle bankalar arası likidite sistemi kendi kendisini yeniden üreten organizasyon olarak görülmelidir. Ontolojik akış epistemolojik kategorileri mümkün kılar. Epistemolojik kategoriler yeni ontolojik akışları mümkün kılar. Yeni akışlar yeni kategoriler üretir. Yeni kategoriler tekrar yeni akışlar oluşturur. Böylece sistem dışarıdan sürekli müdahale gerektirmeden kendi üretim döngüsünü sürdürebilir. Hareket yalnızca dolaşım sayesinde değil, dolaşım ile anlam üretiminin karşılıklı beslenmesi sayesinde kalıcı hâle gelir.

Bu diyalektik yapı, sistemin neden hiçbir zaman mutlak dengeye ulaşamadığını da açıklamaktadır. Denge gerçekten kurulmaktadır; fakat yalnızca ontolojik düzlemde kurulmaktadır. Aynı anda epistemolojik düzlem yeni farklılaşmalar üretmektedir. Böylece bir düzlemde tamamlanan süreç, diğer düzlemde yeniden başlamaktadır. Hareket ile durağanlık aynı anda farklı katmanlarda var olmaktadır. Görünürde çelişki gibi duran durum, aslında iki farklı ontolojik düzlemin eşzamanlı işlemesinden kaynaklanmaktadır.

Diyalektiğin en dikkat çekici yönü, tarafların birbirini ortadan kaldırmamasıdır. Ontolojik akış epistemolojiyi gereksiz kılmaz. Epistemolojik organizasyon da ontolojiyi ikame etmez. Her biri diğerinin zorunlu koşuludur. Ontolojik hareket olmadan kavramsal üretim boş kalır. Kavramsal üretim olmadan ise ontolojik hareket tarihsel süreklilik kazanamaz. Dolayısıyla sistem, iki farklı üretim alanının birbirini sürekli yeniden mümkün kıldığı kapalı diyalektik organizasyon olarak işlemektedir.

Buradan ulaşılan sonuç, makalenin başlangıcındaki ortak töz tartışmasını da tamamlamaktadır. İlk bölümde ortak tözün merkez bankası, rezerv veya para olmadığı; akışın kendisi olduğu gösterilmişti. Şimdi ise bu önerme daha derin boyut kazanmaktadır. Ortak töz yalnızca fiziksel akış değildir. Akışın ontolojik karakteri ile onun üzerine kurulan epistemolojik kategori üretimi birlikte ortak tözü oluşturmaktadır. Sistemi gerçekten taşıyan şey, yalnızca dolaşan para değil; dolaşan para ile onun sürekli yeniden kodlanmasının diyalektik bütünlüğüdür.

Dolayısıyla bankalar arası likidite ilişkisi artık teknik finansal süreç olarak tanımlanamaz. Karşımızda duran yapı, ontolojik akış ile epistemolojik kategori inşasının birbirini karşılıklı ürettiği çok katmanlı sistemdir. Sistemin sürekliliği de tam olarak bu diyalektik birlikten doğmaktadır. Hareket sona ererken yeniden başlamaktadır; çünkü ontolojik kapanış ile epistemolojik açılış aynı üretim çevriminin ayrılmaz iki yüzünü oluşturmaktadır.

5.7. Sistemin Epistemik Kategorileri Ontolojik Gerçeklik Gibi İşletmesi

Ontolojik akış ile epistemolojik kategori üretimi arasındaki diyalektik kurulduktan sonra sistemin neden bu kadar güçlü çalışabildiği daha açık hâle gelmektedir. Tek başına epistemolojik kategori üretmek yeterli değildir. Bu kategorilerin sistem içerisindeki aktörler tarafından gerçekliğin kendisi gibi kabul edilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle epistemolojik olanın ontolojik görünmesi gerekir. Sistemin en büyük başarısı da tam olarak burada ortaya çıkar. Kendi oluşturduğu kavramsal yapıları, sanki doğanın değişmez gerçeklikleriymiş gibi işletmeyi başarır.

Borçlu olmak buna verilebilecek en açık örnektir. Ontolojik düzeyde gerçekleşen olay para transferidir. Buna rağmen sistem içerisinde insanlar çoğu zaman para transferini değil, borçluluğu gerçek kabul ederler. Aynı şekilde alacak hakkı, kredi notu, risk düzeyi veya güven derecesi de fiziksel nesneler değildir. Bunlar belirli kurumsal yorumlama biçimleridir. Buna rağmen sistem bu kategorileri öylesine doğal işletir ki, zamanla gerçek para kadar somut algılanmaya başlarlar. Kavram ile gerçeklik arasındaki ayrım giderek silinir.

Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Çünkü epistemolojik kategorilerin üretici güç kazanabilmesi için ontolojik gerçeklik gibi algılanmaları gerekir. Eğer borç yalnızca soyut tanım olarak görülseydi, davranış üretme kapasitesi de sınırlı kalırdı. İnsanlar geri ödeme planlarını, kredi politikalarını veya risk yönetimlerini bu ölçüde ciddiye almazlardı. Sistem tam tersini yapmaktadır. Kategorileri yalnızca tanımlamakla kalmamakta, onları davranışların zorunlu belirleyicileri hâline getirmektedir. Böylece epistemoloji fiilen ontolojik etki üretmeye başlamaktadır.

İşte burada son derece önemli tersine dönüş gerçekleşmektedir. Başlangıçta ontolojik hareket epistemolojik kategorileri üretmişti. Şimdi ise epistemolojik kategoriler yeni ontolojik hareketler üretmektedir. Kavram davranışı belirlemektedir. Davranış yeni para hareketleri doğurmaktadır. Yeni para hareketleri tekrar yeni kavramlar oluşturmaktadır. Böylece başlangıçta yalnızca yorum olan şey zamanla maddi gerçekliğin üretici unsuruna dönüşmektedir. Epistemoloji artık yalnızca açıklayan değil, gerçeklik üreten güç hâline gelmektedir.

Bu süreç aynı zamanda sistemin görünmezlik mekanizmasını da oluşturmaktadır. Çünkü insanlar çoğu zaman içinde yaşadıkları kavramsal düzeni tarihsel inşa olarak değil, doğal gerçeklik olarak algılarlar. Borç ilişkisi sorgulanmaz; çünkü doğal kabul edilir. Risk puanlaması sorgulanmaz; çünkü nesnel gerçeklik gibi sunulur. Güven derecelendirmesi tartışılmaz; çünkü sistem onu ölçülebilir doğa olgusu gibi işletmektedir. Böylece epistemolojik üretim kendi tarihsel karakterini gizleyerek ontolojik görünüm kazanmaktadır.

Bu görünmezlik sistem açısından zorunludur. Eğer epistemolojik kategorilerin kurmaca, tarihsel ve değiştirilebilir karakteri sürekli görünür olsaydı, sistem aynı istikrarı sağlayamazdı. Çünkü davranışların önemli bölümü bu kategorilerin doğal kabul edilmesine dayanmaktadır. Dolayısıyla sistem yalnızca kavram üretmez; kavramların gerçeklik statüsünü de üretir. Epistemoloji burada yalnızca bilgi alanı değildir; otorite üretim mekanizmasıdır.

Makalenin temel önermelerinden biri de tam olarak budur. Bankalar arası likidite sistemi yalnızca para dolaşımını yönetmez; gerçekliğin nasıl algılanacağını da yönetir. Ontolojik olay ile epistemolojik yorum arasındaki sınır görünmez hâle getirildiği ölçüde sistem daha güçlü çalışır. İnsanlar kavramlarla değil, gerçeklikle karşı karşıya olduklarını düşündükleri için davranışlarını da buna göre düzenlerler. Sistem böylece kendi kavramsal organizasyonunu doğal dünyanın zorunlu parçası gibi işletmeyi başarır.             

5.8. Otoritenin Borç, Alacak ve Yükümlülüğü Gerçeklik Gibi Hissettirmesi

Epistemolojik kategorilerin ontolojik gerçeklik gibi işletilmesi yalnızca kavramsal başarı değildir. Aynı zamanda sistemin otorite üretme mekanizmasıdır. Çünkü herhangi bir düzenin sürekliliği, yalnızca kurallar koyabilmesine değil, koyduğu kuralların gerçekliğin kendisi gibi hissedilmesine bağlıdır. Bankalar arası likidite sistemi de tam olarak bu mantıkla çalışmaktadır. Borç, alacak, yükümlülük, temerrüt, kredi notu ve benzeri kategoriler tarihsel olarak inşa edilmiş epistemik yapılardır; fakat sistem bunları sanki doğanın zorunlu yasalarıymış gibi yaşatmaktadır. Otoritenin gerçek gücü, tam da bu dönüşümden doğmaktadır.

Borç kavramı buna en açık örnektir. Ontolojik düzeyde gerçekleşen olay belirli miktardaki paranın aktarılmasıdır. Hareket tamamlanmıştır. Buna rağmen borç ilişkisi tamamlanmış hareketin çok ötesine uzanır. Borçlu aktör yalnızca geçmişte para almış kişi değildir; davranışlarını, kararlarını ve gelecekteki hareketlerini bu kavramsal statüye göre yeniden düzenlemek zorunda kalan aktördür. Böylece fiziksel olarak sona ermiş olay, psikolojik, hukuki ve kurumsal düzeylerde yaşamaya devam eder. Borcun gerçek gücü para transferinde değil, para transferine yüklenen epistemolojik zorunlulukta bulunmaktadır.

Alacak kavramı da aynı şekilde çalışmaktadır. Ontolojik düzlemde aktarılmış para artık karşı taraftadır. Buna rağmen alacaklılık statüsü geleceğe doğru uzanan beklenti üretmektedir. Tahsilat hakkı, gecikme faizi, hukuki takip, teminatın işletilmesi ve benzeri süreçler tamamlanmış hareketi sürekli canlı tutmaktadır. Böylece geçmiş olay kapanmaz; epistemolojik organizasyon aracılığıyla sürekli bugünün içerisine taşınır. Alacaklılık, ontolojik olayın devamı değil; ontolojik olayın epistemolojik yeniden üretimidir.

Yükümlülük kavramı ise bu yapının en genel biçimini temsil etmektedir. Yükümlülük fiziksel nesne değildir. Ölçülebilen para gibi maddi varlığa sahip değildir. Buna rağmen sistem içerisindeki davranışların büyük bölümü yükümlülük duygusu üzerinden şekillenmektedir. Bankalar rezerv yönetimlerini, kredi politikalarını ve likidite stratejilerini büyük ölçüde bu epistemolojik kategoriye göre oluştururlar. Demek ki yükümlülük yalnızca hukuki kavram değildir. Ontolojik gerçeklik kadar etkili çalışan epistemolojik organizasyondur.

Otoritenin başarısı tam da burada görünür hâle gelir. Sistem insanları yalnızca yaptırımlarla yönetmez. Daha derinde, oluşturduğu kategorilerin doğal ve kaçınılmaz olduğuna ikna ederek yönetir. Borcun ödenmesi gerektiği düşüncesi yalnızca hukuki zorlamadan kaynaklanmaz. Borçluluğun gerçek durum olduğu inancından kaynaklanır. Aynı şekilde alacağın tahsil edilmesi, riskin hesaplanması veya yükümlülüğün yerine getirilmesi de yalnızca kurumsal kurallar değildir. Gerçekliğin doğal uzantıları gibi hissedilir. İşte epistemolojik üretimin ontolojik görünmeye başlaması tam olarak budur.

Bu nedenle otorite yalnızca dışsal baskı değildir. Daha çok gerçekliğin hangi kavramlarla algılanacağını belirleyen üretim kapasitesidir. Sistem belirli kategorileri oluşturur, ardından bu kategorileri gerçekliğin ayrılmaz parçası gibi işletir. Aktörler de davranışlarını bu kategorilere göre düzenledikleri ölçüde sistem yeniden üretilmiş olur. Böylece otorite, zor kullanmaktan önce gerçekliği tanımlama gücü hâline gelir. Tanımı kabul edilen kavramlar, fiilen davranış üretmeye başlar.

Burada ulaşılan sonuç yalnızca finansal sistem için geçerli değildir. Genel anlamda her kurumsal yapı benzer mekanizmayla çalışmaktadır. Önce belirli epistemolojik kategoriler oluşturulur, ardından bu kategoriler ontolojik gerçeklik gibi işletilir ve sonunda davranışlar bu görünürde doğal düzen doğrultusunda şekillenir. Bankalar arası likidite sistemi bu mekanizmanın yalnızca en görünür örneklerinden biridir. Dolayısıyla borç, alacak ve yükümlülük kavramları ekonomik araç olmanın ötesinde, epistemolojik otoritenin işleyiş biçimini de görünür kılmaktadır.

Böylece teorinin merkezindeki diyalektik tamamlanmaktadır. Ontolojik akış gerçek simetriyi üretmektedir. Epistemolojik organizasyon bu simetriyi yeniden asimetriye çevirmektedir. Ardından oluşturduğu kategorileri ontolojik gerçeklik gibi işleterek yeni davranış alanları meydana getirmektedir. Sistem yalnızca para dolaştırmaz; gerçeklik algısını da dolaştırır. Otoritenin en derin biçimi, tam da bu kavramsal dolaşımın doğal dünyanın zorunlu uzantısı gibi yaşanmasını sağlayabilmesidir.

6. Modelin Metodolojik ve Disiplinler Arası Sonuçları

6.1. Modelin Sıradan Finansal İndikatörden Ayrılması

Buraya kadar geliştirilen model yalnızca bankalar arası likidite sistemine ilişkin yeni yorum sunmamaktadır. Aynı zamanda finansal analizin metodolojik sınırlarını da yeniden tanımlamaktadır. Çünkü klasik finansal indikatörlerin büyük bölümü mevcut durumu ölçmeye odaklanır. Likidite oranları, faiz eğrileri, kaldıraç seviyeleri, temerrüt olasılıkları veya risk göstergeleri sistemin belirli andaki görünümünü betimler. İncelenen model ise görünürdeki belirtileri ölçmekten çok, bu belirtileri sürekli yeniden üreten ontolojik ve epistemolojik mekanizmayı açıklamaya yönelmektedir. Dolayısıyla önerilen yaklaşım, gösterge üretmekten önce göstergeyi mümkün kılan ilkeyi araştırmaktadır.

Bu ayrım yalnızca yöntem farklılığı değildir. Geleneksel indikatörler çoğunlukla sonuçları okur. Rezerv azalmıştır, faiz yükselmiştir, risk artmıştır veya borç oranı değişmiştir. Analiz bu değişimleri ölçer ve yorumlar. Burada geliştirilen model ise sonuçlardan önce dönüşüm mantığını incelemektedir. Asıl soru, riskin ne kadar arttığı değildir. Riski yeniden üreten epistemolojik mekanizma nedir sorusudur. Aynı şekilde önemli olan borcun miktarı değildir. Borç ilişkisini sürekli yeniden üretilebilir hâle getiren ontolojik–epistemolojik diyalektiktir.

Bu nedenle model statik veri analizine dayanmaz. Süreç analizi yapar. Her göstergeyi kendi tarihsel oluşumu içerisinde değerlendirir. Bir borç kaydı yalnızca bilanço kalemi değildir; geçmiş asimetrinin dönüştürülmüş izidir. Bir risk puanı yalnızca olasılık hesabı değildir; tamamlanmış ontolojik hareketin epistemolojik yeniden kodlanmış biçimidir. Böylece veriler tek başına anlam taşıyan nesneler olmaktan çıkar, üretim zincirinin belirli halkaları olarak okunmaya başlanır.

Sıradan finansal indikatörler belirli değişkenler arasındaki korelasyonu ölçebilir. Faiz artışıyla likidite daralması arasındaki ilişkiyi, kredi hacmiyle büyüme oranı arasındaki bağlantıyı veya rezerv miktarıyla ödeme kapasitesi arasındaki etkileşimi gösterebilirler. Buna karşılık burada geliştirilen model korelasyon değil, üretim mantığı araştırmaktadır. İki değişkenin birlikte hareket etmesi yeterli değildir. O değişkenleri sürekli yeniden üreten ortak ilke bulunmaya çalışılmaktadır. Analizin ağırlık merkezi de tam olarak burada değişmektedir.

Modelin bir diğer ayırt edici yönü, görünürde kapanmış süreçleri incelemesidir. Geleneksel yaklaşım çoğunlukla aktif hareketlere odaklanır. Likidite akmaktadır, faiz değişmektedir veya piyasa dalgalanmaktadır. Burada ise tam tersine, kapanmış olduğu düşünülen süreçler analiz edilmektedir. Çünkü asıl üretim hareket sırasında değil, hareket tamamlandıktan sonra başlamaktadır. Denge kurulmuş olsa bile epistemolojik yeniden kodlama devam etmektedir. Böylece görünürde durağan olan alan, gerçekte sistemin en üretken bölgesine dönüşmektedir.

Önerilen metodoloji bu nedenle yalnızca finansal ölçüm tekniği değildir. Aynı zamanda ontolojik analiz yöntemidir. Belirtilerin kendisini değil, belirtilerin hangi dönüşüm mantığından çıktığını araştırır. Hareketi değil, hareketi yeniden mümkün kılan yapıyı inceler. Simetriyi değil, simetrinin neden geçici kaldığını sorgular. Dolayısıyla model mevcut finansal araçların alternatifi olmaktan çok, onların üzerinde çalışabileceği daha temel teorik çerçeve sunmaktadır.

Bu yaklaşımın en önemli sonucu, analizin geleceğe dönük karakter kazanmasıdır. Çünkü üretim mekanizması çözüldüğünde yalnızca mevcut durum açıklanmaz; gelecekte hangi dönüşümlerin ortaya çıkabileceği de öngörülebilir hâle gelir. Dönüştürülmüş asimetri izleri okunabildiği ölçüde, henüz görünür hâle gelmemiş yeni asimetrilerin hangi doğrultuda oluşabileceği de anlaşılabilir.                            

6.2. Belirtiyi Ölçmek Yerine Belirtinin Üretici Asimetri İzini Okumak

Önerilen modelin klasik finansal analizden ayrıldığı ikinci temel nokta, analizin nesnesini değiştirmesidir. Geleneksel yöntemler çoğunlukle görünen belirtileri ölçmeye çalışır. Likidite oranı düşmüştür, risk primi yükselmiştir, kredi hacmi daralmıştır veya faiz eğrisi değişmiştir. Ölçülen şey, sistemin o andaki görünür durumudur. Burada geliştirilen metodoloji ise görünürdeki belirtiyi son nokta olarak değil, daha derindeki üretim sürecinin yüzeye yansıması olarak ele almaktadır. Dolayısıyla analiz belirtide durmaz; belirtiyi üreten dönüştürülmüş asimetri izini araştırır.

Bu ayrım epistemolojik olduğu kadar metodolojiktir. Çünkü belirti daima sonuçtur. Sonuç ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve karşılaştırılabilir; ancak sonucu üretmiş mekanizma açıklanmadığı sürece analiz betimleyici olmaktan ileri gidemez. Oysa dönüştürülmüş asimetri izi, sonucun hangi tarihsel dönüşüm zincirinden çıktığını gösterir. Böylece veri yalnızca mevcut durumu temsil etmez; aynı zamanda geçmiş hareketlerin bugünde nasıl yaşamaya devam ettiğini de açığa çıkarır. Analizin yönü görünenden görünmeyene doğru çevrilmiş olur.

Örneğin yükselen risk primi doğrudan analiz edildiğinde yalnızca finansal belirsizlik ölçülmüş olur. Aynı olgu dönüştürülmüş asimetri izi perspektifiyle incelendiğinde ise soru değişir. Risk neden yükseldi sorusundan önce, bugünkü riski mümkün kılan hangi geçmiş asimetri dönüştürülerek bugüne taşındı sorusu sorulur. Böylece risk tek başına ekonomik değişken olmaktan çıkar; tarihsel olarak birikmiş izlerin güncel görünümüne dönüşür. Belirti artık açıklamanın sonu değil, başlangıcıdır.

Aynı mantık borç ilişkileri için de geçerlidir. Borç miktarı tek başına önemli değildir. Daha önemli olan, o borcun hangi dönüştürülmüş asimetrinin izi olduğu ve gelecekte hangi yeni asimetrileri üretme potansiyeli taşıdığıdır. Çünkü iki borç nicelik olarak eşit olabilir; buna rağmen taşıdıkları tarihsel iz tamamen farklı olabilir. Birisi sistemi yeni dengeye taşıyabilir, diğeri yeni kırılmanın çekirdeğini oluşturabilir. Farkı belirleyen nicelik değil, izin üretim mantığıdır.

Belirtiyi iz üzerinden okumak, zaman anlayışını da değiştirmektedir. Klasik analiz bugünü bugünün verileriyle açıklamaya yönelir. Burada ise bugünün görünümü geçmişte dönüştürülmüş asimetrilerin bugüne ulaşmış biçimi olarak değerlendirilmektedir. Aynı şekilde bugünkü izler de gelecekte ortaya çıkacak yeni belirtilerin maddi zemini olacaktır. Böylece geçmiş, şimdi ve gelecek doğrusal sıra olmaktan çıkar; aynı üretim zincirinin farklı halkalarına dönüşür. Analiz de yalnızca anlık fotoğraf çekmekten kurtularak tarihsel sürekliliği okuyabilir hâle gelir.

Bu yaklaşım veri analizinin anlamını da yeniden tanımlamaktadır. Veri artık yalnızca ölçülecek nesne değildir. Hangi asimetrinin hangi dönüşümlerden geçerek bugüne ulaştığını gösteren tarihsel kayıt hâline gelir. Dolayısıyla aynı veri seti, klasik yöntemle yalnızca mevcut durumu gösterebilirken; önerilen model içerisinde geleceğin üretim potansiyelini de gösterebilir. Çünkü veri, geçmiş hareketlerin donmuş izi olarak okunmaktadır.

Modelin burada sunduğu metodolojik avantaj oldukça açıktır. Belirtiler her zaman geç ortaya çıkar. Çoğu zaman sistemdeki dönüşüm çoktan gerçekleşmiştir; belirti yalnızca son aşamada görünür hâle gelir. Buna karşılık dönüştürülmüş asimetri izleri daha erken oluşmaktadır. Başka bir ifadeyle iz, belirtiden önce vardır. Dolayısıyla izi okuyabilen analiz, belirtiyi beklemek zorunda kalmaz. Hareket henüz yüzeye çıkmadan önce dönüşüm doğrultusunu görebilir.

Bu nedenle önerilen yöntem tahmin üretmeye çalışan sıradan öngörü modeli değildir. Daha temel düzeyde, üretim mekanizmasını okuyarak gelecekte hangi belirtilerin ortaya çıkabileceğini anlamaya çalışmaktadır. Analiz nesnesi sonuçlar değil, sonuçları mümkün kılan tarihsel izlerdir. Böylece metodoloji belirtileri takip eden pasif gözlemden çıkar, belirtileri üreten dönüşüm mantığını inceleyen aktif araştırma modeline dönüşür.

6.3. Akıştan Mevcut Asimetriye, İzden Gelecek Asimetriye Geçiş

Önceki bölümde belirtinin dönüştürülmüş asimetri izi üzerinden okunması gerektiği gösterildi. Bunun doğal sonucu, analizin yönünün de değişmesidir. Akış mevcut asimetriyi açıklar; iz ise gelecekte oluşacak asimetrinin imkânını gösterir. Başka bir ifadeyle akış bugünü anlamaya yararken, iz geleceği anlamaya yarar. Modelin en özgün metodolojik katkılarından biri tam olarak bu iki analiz düzlemini birbirinden ayırabilmesidir.

Akış incelendiğinde sistemin o anda hangi eksikliği gidermeye çalıştığı görülebilir. Hangi banka fon talep etmektedir, hangi banka fon sağlamaktadır, hangi rezerv hareket etmektedir ve hangi dengeleme mekanizması çalışmaktadır sorularının tamamı mevcut ontolojik durumu açıklamaktadır. Dolayısıyla akış analizi bugünün fotoğrafını verir. Hareketin yönü, yoğunluğu ve işlevi bu düzlemde anlaşılabilir. Ancak akışın kendisi geleceğin hangi doğrultuda şekilleneceğini tek başına açıklayamaz.

İz analizi ise tam tersine henüz görünmeyen dönüşümleri araştırır. Çünkü iz, tamamlanmış hareketin sistemde bıraktığı üretici potansiyeldir. Borç bakiyesi gelecekte hangi yeni yükleri oluşturacaktır? Pozisyon farkı hangi yeni güç ilişkilerini doğuracaktır? Bilanço hafızası hangi yeni risk sınıflandırmalarını mümkün kılacaktır? Bu soruların tamamı geleceğe yöneliktir. Dolayısıyla iz mevcut durumu değil, mevcut durumdan hangi yeni asimetrilerin türeyebileceğini göstermektedir.

Bu ayrım, zaman içerisinde çalışan iki farklı analiz metodunu ortaya çıkarmaktadır. Birinci metod akışı izler. İkinci metod izi izler. Birincisi sistemin bugününü açıklar. İkincisi sistemin yarınını okumaya çalışır. Böylece finansal analiz yalnızca mevcut dengeyi değerlendiren araç olmaktan çıkar; dönüşüm yönünü çözümleyen tarihsel modele dönüşür. Akış ile iz birbirinin alternatifi değildir. Aynı üretim sürecinin iki farklı zaman kesitini temsil ederler.

Modelin teorik gücü tam da bu çift yönlü okumadan kaynaklanmaktadır. Akış olmadan iz oluşamaz. İz olmadan da gelecekte yeni akış oluşamaz. Dolayısıyla analiz yalnızca mevcut dolaşımı incelemekle yetinemez. Dolaşımın hangi izleri bıraktığını ve bu izlerin hangi yeni dolaşımları doğuracağını birlikte değerlendirmek zorundadır. Sistem böylece yalnızca hareket eden yapı değil, kendi geleceğini kendi izleri üzerinden hazırlayan organizasyon olarak görünmeye başlar.

Bu yaklaşım klasik öngörü modellerinden de ayrılmaktadır. Çünkü burada amaç geleceği olasılık hesaplarıyla tahmin etmek değildir. Amaç, geleceğin hangi ontolojik ve epistemolojik dönüşüm zinciri üzerinden üretildiğini anlamaktır. Böylece öngörü, istatistiksel kestirim olmaktan çıkar; üretim mekanizmasının mantıksal sonucuna dönüşür. Eğer dönüştürülmüş asimetri izleri doğru okunabilirse, hangi yeni asimetrilerin ortaya çıkabileceği de teorik olarak görünür hâle gelir.

Dolayısıyla akış ile iz arasındaki ayrım yalnızca kavramsal değildir. Modelin bütün metodolojik yapısını belirleyen temel ilkedir. Akış mevcut gerçekliği açıklar. İz gelecekteki gerçekliğin hangi doğrultuda oluşacağını gösterir. Birisi olmadan diğeri eksik kalır. Birlikte ele alındıklarında ise sistem yalnızca bugünkü görünümüyle değil, kendi tarihsel üretim mantığıyla birlikte okunabilir hâle gelir. Bu da önerilen modeli sıradan finansal analizden ayıran en önemli metodolojik üstünlüklerden birini oluşturmaktadır.                                                                                                                                               

6.4. Kırılma Noktalarını İz Üzerinden Okuma İmkânı

Şimdiye kadar geliştirilen metodoloji, sistemi yalnızca açıklayan değil, aynı zamanda dönüşüm eşiklerini görünür hâle getiren analitik çerçeveye dönüşmektedir. Çünkü her sistem belirli kırılma noktaları üretir. Kimi zaman bu kırılmalar ekonomik kriz olarak görünür, kimi zaman güven kaybı, likidite sıkışması, borç sarmalı veya kurumsal çözülme biçiminde ortaya çıkar. Geleneksel analiz bu kırılmaları çoğunlukla gerçekleşmeye başladıktan sonra tespit eder. Önerilen model ise kırılmanın kendisini değil, kırılmayı mümkün kılan dönüştürülmüş asimetri izlerini inceleyerek çok daha erken aşamada üretim mantığını görünür kılmayı hedeflemektedir.

Kırılma hiçbir zaman aniden ortaya çıkan olay değildir. Görünürde ani görünmesine rağmen uzun süre biriken dönüşümlerin belirli eşiği aşmasıyla gerçekleşir. Her yeni borç ilişkisi, her yeni pozisyon değişimi ve her yeni bilanço kaydı sisteme yeni iz eklemektedir. Bu izler tek başına kriz üretmeyebilir; ancak belirli yoğunluğa ulaştıklarında sistemin mevcut simetri görüntüsünü taşıyamayacak seviyeye gelirler. Başka bir ifadeyle kırılma, görünürdeki olay değil; görünmeyen iz birikiminin kritik yoğunluğa ulaşmasıdır.

Bu nedenle kırılma noktası doğrudan olay üzerinde aranmaz. Olay yalnızca görünür sonuçtur. Asıl araştırılması gereken, hangi izlerin hangi yoğunlukta üst üste biriktiği ve bu birikimin sistemin taşıma kapasitesini nasıl değiştirdiğidir. Bir bankanın iflası tek başına açıklanacak olgu değildir. Daha önemli olan, o iflası mümkün kılan dönüştürülmüş asimetri zincirinin hangi aşamalardan geçerek bugüne ulaştığıdır. Böylece analiz olay merkezli olmaktan çıkar, üretim süreci merkezli hâle gelir.

İzlerin okunması aynı zamanda kırılmaların doğrusal gelişmediğini de göstermektedir. Sistem uzun süre istikrarlı görünebilir. Simetri korunuyor gibi algılanabilir. Buna rağmen derinde iz yoğunluğu sürekli artıyor olabilir. Çünkü simetri ontolojik düzlemde gerçekten vardır; fakat epistemolojik düzlemde asimetri üretimi kesintisiz sürmektedir. Belirli noktaya kadar bu iki düzlem birlikte taşınabilir. Ancak iz yoğunluğu belirli eşiği geçtiğinde epistemolojik gerilim ontolojik simetriyi taşıyamaz hâle gelir ve kırılma görünür olur. Dolayısıyla kriz, o anda doğmaz; o anda görünür hâle gelir.

Buradaki metodolojik avantaj oldukça belirgindir. Eğer analiz yalnızca mevcut göstergeleri inceliyorsa kırılma ancak belirtiler belirginleştiğinde fark edilir. İz analizi ise belirtilerin öncesine ulaşabilir. Çünkü belirtileri doğuracak üretim mantığı, çoğu zaman çok daha erken aşamada sistem içerisine yerleşmiştir. Böylece araştırmacı henüz görünürde hiçbir olağanüstü gelişme yokken bile sistemin hangi yönde gerilim biriktirdiğini okuyabilir. Kırılma tahmin edilmez; kırılmanın üretim süreci okunur.

İzin yoğunluğu kadar dağılımı da önemlidir. Aynı miktardaki dönüştürülmüş asimetri farklı sistemlerde farklı sonuçlar doğurabilir. Çünkü önemli olan yalnızca ne kadar iz bulunduğu değildir; bu izlerin hangi düğüm noktalarında yoğunlaştığıdır. Bazı aktörler sistem içerisinde merkezî konuma sahip oldukları için üzerlerinde biriken küçük dönüşümler bile geniş ölçekli kırılmalar üretebilir. Bazı bölgelerde ise çok daha büyük iz birikimi sınırlı etki doğurabilir. Demek ki analiz niceliğin yanında topolojik dağılımı da dikkate almak zorundadır.

Bu bakımdan önerilen model yalnızca zamanı değil, sistemi oluşturan ilişkiler ağını da birlikte okumaktadır. İz hangi aktörde birikmektedir, hangi ilişkiler üzerinden yayılmaktadır, hangi düğüm noktalarında yoğunlaşmaktadır ve hangi alanlarda yeni asimetri üretmektedir soruları birlikte değerlendirildiğinde kırılmanın yönü çok daha görünür hâle gelir. Böylece analiz yalnızca "ne oldu" sorusunu değil, "nerede yoğunlaşıyor" sorusunu da cevaplayabilir.

Sonuç olarak kırılma noktaları olayların içerisinde değil, olayları hazırlayan dönüştürülmüş asimetri izlerinin örgütlenmesinde aranmalıdır. Sistemin geleceği, bugünkü görünürdeki simetriden çok, derinde biriken izlerin yapısı tarafından belirlenmektedir. Önerilen metodoloji tam da bu nedenle yalnızca finansal açıklama modeli değildir. Aynı zamanda sistemlerin henüz görünür olmayan dönüşüm eşiklerini okuyabilecek analitik çerçeve sunmaktadır.

6.5. Bankaların İlk Laboratuvar Olarak Konumlanması

Buraya kadar geliştirilen teorik model ilk olarak bankalar arası likidite sistemi üzerinde kurulmuştur. Bunun nedeni bankacılık sektörünün diğer alanlardan daha önemli olması değildir. Asıl neden, ontolojik akış ile epistemolojik yeniden kodlama ilişkisinin burada son derece açık biçimde gözlemlenebilmesidir. Bankalar, teorinin konusu olmaktan çok teorinin ilk laboratuvarıdır. Model burada geliştirilmekte; doğrulanması ve sınanması için en uygun deney alanı burada bulunmaktadır.

Bankalar bu açıdan yüksek görünürlük sağlayan sistemlerdir. Para hareketi somuttur. Borç ilişkileri kayıt altındadır. Pozisyon farklılaşmaları izlenebilir durumdadır. Bilanço hafızası kurumsal olarak korunmaktadır. Dolayısıyla dönüştürülmüş asimetri izleri diğer birçok toplumsal sistemden daha net biçimde takip edilebilir. Teorinin ilk uygulama alanı olarak bankacılığın seçilmesi bu nedenle metodolojik tercihtir; ontolojik ayrıcalık değildir.

Likidite sistemi aynı zamanda modelin bütün aşamalarını eksiksiz biçimde göstermektedir. İlk asimetri açık biçimde gözlenebilir. Dengeleme hareketi izlenebilir. Geçici simetri kolaylıkla tespit edilebilir. Borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izi kurumsal kayıtlar üzerinden takip edilebilir. Sonrasında epistemolojik yeniden kodlama süreçleri de aynı sistem içerisinde görülebilir. Başka birçok alanda bu aşamalar birbirinden ayrıştırılması güç biçimde iç içe geçmektedir. Bankacılık sistemi ise teorik çözümlemeyi berraklaştırmaktadır.

Laboratuvar kavramı burada özellikle önemlidir. Çünkü laboratuvar, teorinin yalnızca doğrulandığı yer değildir; geliştirildiği ve sınandığı yerdir. Model ilk olarak bankalar üzerinde çalıştırılır. Dönüştürülmüş asimetri izlerinin gerçekten yeni asimetri üretip üretmediği burada incelenir. Ontolojik kapanış ile epistemolojik yeniden açılış ilişkisinin pratik karşılığı burada araştırılır. Başarılı olduğu ölçüde aynı mantık başka sistemlere taşınabilir. Dolayısıyla bankalar son durak değil, başlangıç noktasıdır.

Bankaların seçilmesi aynı zamanda modelin ampirik yönünü de güçlendirmektedir. Burada önerilen yapı yalnızca soyut felsefi kurgu değildir. Borç kayıtları, likidite hareketleri, bilanço değişimleri ve pozisyon ilişkileri gözlemlenebilir veriler üretmektedir. Böylece teorik kavramlar gerçek sistem üzerinde sınanabilir hâle gelir. Ontolojik akış, epistemolojik yeniden kodlama ve dönüştürülmüş asimetri izi yalnızca kavramsal önerme olarak kalmaz; somut finansal hareketlerle ilişkilendirilebilir.

Bu laboratuvar mantığı modelin genişletilebilirliğini de mümkün kılmaktadır. Eğer aynı üretim mekanizması bankalar üzerinde başarılı biçimde gösterilebilirse, daha sonra enerji ağları, lojistik zincirleri, devlet bürokrasisi, dijital platformlar veya suç organizasyonları gibi farklı akış sistemleri üzerinde de araştırılabilir. Böylece bankacılık özel örnek olmaktan çıkar; daha genel ontolojik modelin ilk doğrulama alanı hâline gelir.

Dolayısıyla bankalar arası likidite sistemi teorinin hedefi değil, metodolojik çıkış noktasıdır. Burada geliştirilen analiz, finansal sistemi açıklamakla sınırlı değildir. Finansal sistem aracılığıyla daha genel sistem mantığını görünür hâle getirmektedir. Bankalar yalnızca ilk laboratuvardır; teorinin gerçek iddiası ise akış üzerine kurulu bütün sistemlerin aynı ontolojik ve epistemolojik üretim mantığıyla çalıştığını gösterebilmektir.               

6.6. Devlet, Enerji ve Lojistik Sistemlerine Uygulanabilirlik

Bankalar arası likidite sistemi üzerinde kurulan modelin en önemli iddiası, yalnızca finansal dolaşıma ait olmamasıdır. Eğer gerçekten sistemin sürekliliğini sağlayan ilke ontolojik akış ile epistemolojik yeniden kodlamanın diyalektiğiyse, aynı mantığın akış üzerine kurulu bütün organizasyonlarda belirli ölçülerde gözlenebilmesi gerekir. Bu nedenle bankacılık teorinin son durağı değil, ilk doğrulama alanıdır. Modelin gerçek gücü, farklı disiplinlerde de aynı üretim mantığını görünür kılabildiği ölçüde ortaya çıkacaktır.

Devlet bunun ilk örneklerinden biridir. Devlet yalnızca karar alan siyasal organizasyon değildir; sürekli akış yöneten yapıdır. Vergi akışı, bütçe akışı, bilgi akışı, hukuki süreç akışı, bürokratik işlem akışı ve güvenlik akışı aynı sistem içerisinde birlikte çalışmaktadır. Her akış belirli ontolojik ihtiyacı karşılamak üzere oluşur. İşlem tamamlanır, karar uygulanır ve süreç görünürde sona erer. Buna rağmen devlet hiçbir zaman tamamlanmış işlemler üzerinde durmaz. Her işlem yeniden dosyaya, sicile, statüye, yetkiye ve yükümlülüğe dönüştürülerek epistemolojik düzlemde yaşamaya devam eder. Böylece devlet de ontolojik akış ile epistemolojik yeniden kodlamanın birlikte işlediği organizasyona dönüşmektedir.

Enerji sistemleri benzer mantıkla okunabilir. İlk bakışta enerji üretimi ve dağıtımı fiziksel süreç gibi görünmektedir. Elektrik üretilir, iletilir ve tüketiciye ulaşır. Ontolojik düzeyde hareket burada tamamlanmaktadır. Fakat sistem bununla sınırlı değildir. Üretim kapasitesi, şebeke güvenliği, kritik altyapı statüsü, arz güvenliği, stratejik rezerv ve risk değerlendirmeleri gibi ikinci katman sürekli devrededir. Enerji yalnızca taşınmaz; aynı zamanda yeniden sınıflandırılır, önceliklendirilir ve stratejik anlam yüklenir. Böylece fiziksel akış epistemolojik organizasyonla birleşerek yeni karar süreçleri üretir. Hareket sona erse bile onun üzerine kurulan kavramsal yapı çalışmaya devam eder.

Lojistik sistemleri de aynı üretim mantığını farklı biçimde göstermektedir. Bir yük belirli noktadan başka noktaya taşınır. Ontolojik hareket tamamlanmıştır. Buna rağmen taşıma ilişkisi burada sona ermez. Takip numarası oluşur, teslim statüsü belirlenir, öncelik derecesi atanır, güvenlik protokolleri işletilir, tedarik zinciri yeniden planlanır. Dolayısıyla taşınan yalnızca fiziksel yük değildir. Aynı hareket sürekli yeni bilgi katmanları üreterek sistem içerisinde yeniden dolaşıma sokulur. Fiziksel hareket ile epistemolojik organizasyon birbirini karşılıklı olarak beslemektedir.

Bu benzerlik tesadüf değildir. Çünkü ortak olan unsur sektör değil, akıştır. Para, enerji, bilgi, mal veya hukuki karar değişebilir. Buna rağmen akış tamamlandıktan sonra onun üzerine yeni kavramsal organizasyon kuruluyorsa aynı diyalektik mantık çalışmaktadır. Böylece teorinin temel değişkeni ekonomi olmaktan çıkar. Belirleyici olan, ontolojik akışın ardından epistemolojik yeniden üretimin kurulup kurulmadığıdır.

Bu yaklaşım disiplinler arası araştırma açısından da önemli sonuç doğurmaktadır. Farklı sistemler ilk bakışta birbirinden tamamen bağımsız görünmektedir. Bankacılık finansa, enerji mühendisliğe, devlet siyasete, lojistik ulaştırmaya ait alanlar olarak değerlendirilmektedir. Oysa önerilen model bunların üzerinde çalışan ortak üretim ilkesini araştırmaktadır. Akış tamamlanır, simetri oluşur, iz kalır, epistemolojik yeniden kodlama başlar ve sistem yeniden hareket üretir. Aynı mantık farklı içerikler altında tekrar etmektedir.

Model böylece disiplinleri birbirine indirgememektedir. Devleti banka, bankayı enerji sistemi veya lojistiği finans modeli olarak açıklamamaktadır. Yapılan şey daha üst düzey ortak ontolojik formu göstermektir. Her sistem kendi özgül içeriğini korurken aynı üretim mantığını paylaşabilir. Ortaklık içerikte değil, üretim mekanizmasındadır. Böylece teori tek tek disiplinleri açıklayan dar model olmaktan çıkar; akış temelli sistemleri birlikte okuyabilecek üst düzey metodolojiye dönüşür.

Bankalar arası likidite sistemi yalnızca başlangıç örneğidir. Burada geliştirilen ontolojik model, yeterli ampirik çalışma yapıldığı takdirde çok daha geniş sistem ailesine uygulanabilir. Böylece araştırmanın amacı yalnızca finans teorisine katkı sunmak değil; akış üzerine kurulu organizasyonların ortak çalışma yasasını görünür hâle getirmektir.

6.7. Suç Ontolojisiyle Bağlantı: Legal/Illegal Ayrımının Epistemik Karakteri

Modelin en dikkat çekici sonuçlarından biri, daha önce geliştirilen suç ontolojisiyle kurduğu doğrudan ilişkidir. Çünkü bankalar arası likidite sistemi üzerinde ulaşılan temel önerme şudur: Ontolojik süreç tamamlandıktan sonra sistem epistemolojik kategoriler üretmekte ve bu kategorileri ontolojik gerçeklik gibi işletmektedir. Aynı mantık suç alanına taşındığında legal ve illegal ayrımının da ilk bakışta düşünüldüğü kadar ontolojik olmadığı görülmektedir. Büyük ölçüde epistemolojik yeniden kodlamanın ürünüdür.

Ontolojik düzeyde gerçekleşen olay çoğu zaman son derece yalındır. Bir nesne yer değiştirir, para aktarılır, belge düzenlenir, bilgi paylaşılır veya fiziksel eylem gerçekleşir. Hareketin kendisi vardır. Legal ya da illegal olma niteliği ise hareketin içerisinde bulunan ontolojik özellik değildir. Hareket tamamlandıktan sonra belirli hukuk sistemi, belirli kurumsal düzen veya belirli otorite tarafından yeniden kodlanmaktadır. Böylece aynı ontolojik olay farklı epistemolojik kategori içerisine yerleştirilmektedir.

Bu nedenle legal ve illegal kavramları mutlak ontolojik ayrımlar değildir. Aynı fiziksel hareket farklı hukuk sistemlerinde farklı statüler kazanabilir. Bir ülkede suç olan davranış başka ülkede tamamen meşru olabilir. Bir dönemde yasak olan işlem başka dönemde serbest bırakılabilir. Değişen ontolojik olay değildir. Değişen, olaya yüklenen epistemolojik kategoridir. Bu durum legal–illegal ayrımının ontolojik değil, büyük ölçüde epistemik karakter taşıdığını göstermektedir.

Buradaki önerme, hukukun önemsiz olduğunu iddia etmemektedir. Tam tersine hukukun gerçek gücünün nerede bulunduğunu göstermektedir. Hukuk ontolojik gerçeklik üretmez. Ontolojik gerçekliği belirli kategoriler altında yeniden düzenler. Böylece davranış alanlarını yönetilebilir hâle getirir. Aynı mekanizma finansal sistemde borç ve alacak kavramlarıyla çalışırken, suç sisteminde legal ve illegal kavramlarıyla çalışmaktadır. Ortak olan şey içerik değil, yeniden kodlama mantığıdır.

Bu bağlantı suç ontolojisinin temel önermesini de güçlendirmektedir. Eğer sistemler ontolojik hareketlerden çok epistemolojik kategoriler üzerinden çalışıyorsa, suç analizinin de yalnızca görünürdeki yasa ihlallerine odaklanması yeterli değildir. Daha önemli olan, hangi epistemolojik yeniden kodlamaların belirli hareketleri illegal statüye taşıdığıdır. Böylece analiz suçtan önce suçun üretim mekanizmasını araştırmaya başlar. Suç görünür sonuçtur; yeniden kodlama ise üretici ilkedir.

Bankalar arası likidite sistemi ile suç ontolojisi arasındaki ortak nokta tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Birinde borçlu ve alacaklı kategorileri oluşturulmaktadır; diğerinde legal ve illegal kategorileri kurulmaktadır. Her iki durumda da ontolojik hareket tamamlandıktan sonra epistemolojik organizasyon devreye girmektedir. Ardından bu kategoriler gerçekliğin doğal parçaları gibi işletilmektedir. Böylece sistem yalnızca hareketleri değil, hareketlerin hangi anlam altında okunacağını da yönetmektedir.

Finans teorisi ile suç ontolojisi arasındaki ilişki yüzeysel benzerlik değildir. Aynı üst düzey ontolojik mekanizmanın iki farklı uygulama alanıdır. Birinde para akışı, diğerinde davranış akışı bulunmaktadır. Buna rağmen her iki sistem de ontolojik kapanışın ardından epistemolojik yeniden açılış mantığıyla işlemektedir. Bu ortaklık, önerilen modelin yalnızca finansa ait teknik açıklama olmadığını; çok daha geniş ontolojik çerçeve sunduğunu göstermektedir.                                                                                         

6.8. Evrakta Sahtecilik ve Epistemik Simetrinin Ontolojik Farkı Maskelemesi

Suç ontolojisiyle kurulan bağlantının en görünür örneklerinden biri evrakta sahteciliktir. Çünkü burada geliştirilen teorinin neredeyse bütün bileşenleri aynı olay içerisinde gözlemlenebilir. Ontolojik düzeyde gerçek ile sahte arasında açık bir farklılık bulunmaktadır. Üretilme biçimi farklıdır, tarihsel kökeni farklıdır, nedensel zinciri farklıdır. Buna rağmen sistem çoğu zaman bu ontolojik farklılığı doğrudan okuyamaz. Kararını, epistemolojik simetri üzerinden verir. Başka bir ifadeyle sistem, gerçeğin kendisini değil; gerçeğin tanınabilir biçimini işlemektedir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Bir belgenin gerçek olması ile gerçek gibi görünmesi aynı şey değildir. Ontolojik gerçeklik ilkinde bulunur. Epistemolojik simetri ise ikincisinde ortaya çıkar. Eğer sahte belge, sistemin tanıdığı bütün biçimsel kategorileri yeterince başarıyla yeniden üretirse, ontolojik farklılık görünmez hâle gelir. Çünkü sistem gerçekliği doğrudan değil, belirli epistemolojik göstergeler aracılığıyla okumaktadır. Dolayısıyla karar veren şey ontolojik öz değil, epistemolojik uyumluluktur.

Evrakta sahtecilik tam da bu nedenle yalnızca teknik suç değildir. Ontoloji ile epistemoloji arasındaki ayrımın pratik sonucudur. Sahte belge ontolojik olarak farklıdır; fakat epistemolojik olarak simetrik görünmektedir. Sistem de kararını ontolojik köken üzerinden değil, epistemolojik benzerlik üzerinden verdiği için iki farklı ontolojik nesneyi aynı kategori içerisinde değerlendirebilmektedir. Böylece epistemik simetri, ontolojik farkı maskeleyen üretici mekanizma hâline gelir.

Buradaki mantık bankalar arası likidite sistemiyle doğrudan örtüşmektedir. Finansal sistem de para hareketini tamamladıktan sonra oluşturduğu epistemolojik kategorileri ontolojik gerçeklik gibi işletmektedir. Evrakta sahtecilikte ise bunun ters yönlü kullanımı görülmektedir. Sahte olan şey, sistemin epistemolojik kategorilerine yeterince uyum sağladığında ontolojik olarak farklı olmasına rağmen gerçek kabul edilmektedir. Birinde epistemoloji gerçeklik üretmektedir; diğerinde gerçekliği maskelemektedir. Her iki durumda da belirleyici olan ontolojik öz değil, epistemolojik kodlamadır.

Bu nedenle sahteciliğin başarısı fiziksel benzerlikten çok epistemolojik benzerliğe bağlıdır. Kâğıdın aynı olması tek başına yeterli değildir. İmzanın, mührün, biçimin, kayıt sisteminin ve doğrulama mekanizmalarının sistem tarafından tanınan kategoriye mümkün olduğunca yaklaşması gerekir. Başarı, ontolojik dönüşümde değil; epistemolojik simetrinin kusursuz kurulabilmesindedir. Sistem, kendi tanıma mekanizmasını aşan ontolojik sezgiye sahip değildir. Çalıştığı şey, oluşturduğu epistemolojik filtrelerdir.

Buradan daha genel sonuca ulaşmak mümkündür. Her sistem belirli epistemolojik eşikler üretmektedir. Kararlarını bu eşikler üzerinden verir. Dolayısıyla sistemi yönlendirmek isteyen herhangi bir aktör doğrudan ontolojik yapıyı değiştirmek zorunda değildir. Çoğu durumda epistemolojik simetriyi yeniden üretmesi yeterlidir. Böylece ontolojik farklılık korunurken sistem farklılığı algılayamaz. Çünkü değerlendirme mekanizması ontolojik öz üzerine değil, epistemolojik tanıma kriterleri üzerine kuruludur.

Model açısından bakıldığında evrakta sahtecilik yalnızca ceza hukukunun konusu değildir. Aynı zamanda önerilen teorinin deneysel doğrulamalarından biridir. Sistemlerin büyük bölümü doğrudan ontolojik gerçekliği işlemez. Ontolojik gerçekliğin epistemolojik temsilini işler. Temsil yeterince simetrik kurulduğunda ontolojik farklılık görünmez hâle gelebilir. Böylece epistemolojik organizasyonun sistem üzerindeki belirleyici rolü yalnızca finans alanında değil, hukuk alanında da açık biçimde doğrulanmaktadır.

Evrakta sahtecilik, legal ve illegal ayrımının neden epistemik karakter taşıdığını gösteren güçlü örneklerden biridir. Gerçek ile sahte arasındaki mücadele çoğu zaman ontolojik düzlemde değil, epistemolojik temsil düzleminde gerçekleşmektedir. Bu durum da önerilen modelin temel önermesini yeniden doğrulamaktadır: Sistemler çoğu zaman gerçekliği değil, gerçekliğin kendilerine sunulan epistemolojik biçimini işlemektedir.

6.9. Sistemlerin Ontolojik Hakikati Değil İşlenebilir Simetri Görüntüsünü Tanıması

Evrakta sahtecilik örneği yalnızca tekil hukuk problemi değildir; çok daha genel sistem ilkesini görünür hâle getirmektedir. Şimdiye kadar geliştirilen bütün çözümlemeler aynı sonuca işaret etmektedir. Sistemler ontolojik hakikati doğrudan tanımazlar. Çünkü ontolojik hakikat kendi başına işlenebilir veri değildir. Sistemlerin üzerinde çalıştığı şey, belirli epistemolojik kurallar içerisinde yeniden düzenlenmiş ve tanınabilir hâle getirilmiş simetri görüntüsüdür. Başka bir ifadeyle sistemler hakikati değil, işlenebilirliği yönetmektedir.

Bu önerme ilk bakışta oldukça güçlü görünmektedir; ancak bankalar arası likidite sistemi düşünüldüğünde son derece tutarlıdır. Para gerçekten hareket etmektedir. Ontolojik olay budur. Sistem ise hareketin ardından borç, alacak, risk ve güven gibi kategoriler üretmektedir. Daha sonra bütün kararlarını bu kategoriler üzerinden vermektedir. Böylece doğrudan ontolojik olaya değil, ontolojik olayın epistemolojik temsil biçimine tepki vermektedir. İşlediği şey para hareketi değil; para hareketinin yeniden kodlanmış biçimidir.

Aynı mantık hukukta belge, devlette vatandaşlık statüsü, enerjide güvenlik sınıflandırması, lojistikte takip numarası ve dijital sistemlerde kimlik doğrulama mekanizmaları için de geçerlidir. Gerçeklik doğrudan işlenmez. Önce belirli kategoriye dönüştürülür. Ardından sistem o kategoriyi işler. Böylece karar veren mekanizma hiçbir zaman ontolojik özle doğrudan temas kurmaz. Temsil üzerinden hareket eder. Temsil yeterince simetrik olduğu sürece sistem onu gerçekliğin yerine koyabilir.

İşlenebilir simetri görüntüsü kavramı tam da bu nedenle önemlidir. Simetri burada ontolojik eşitlik anlamına gelmemektedir. Sistem tarafından tanınabilir biçim anlamına gelmektedir. Bir belge biçimsel olarak uygunsa işlenebilir simetri üretmiştir. Bir banka risk kriterlerini karşılıyorsa işlenebilir simetri üretmiştir. Bir işlem kurumsal protokollere uyuyorsa yine aynı durum ortaya çıkar. Dolayısıyla sistem açısından belirleyici olan şey gerçek olmak değil, sistem tarafından gerçek olarak işlenebilir olmaktır.

Bu ayrım modelin kapsamını önemli ölçüde genişletmektedir. Çünkü artık epistemolojik yeniden kodlama yalnızca yeni asimetri üretme mekanizması değildir. Aynı zamanda sistemlerin karar verme biçiminin temelidir. Sistemler, gerçekliğin bütününü işleyemezler. İşleyebildikleri şey yalnızca belirli epistemolojik filtrelerden geçmiş, standartlaştırılmış ve simetrik hâle getirilmiş temsil biçimleridir. Böylece epistemoloji yalnızca bilgi üretmez; sistemin algı sınırlarını da belirler.

Buradan hareketle sistemlerin neden belirli durumlarda yanılabildiği de açıklanabilir. Yanılgı çoğu zaman ontolojik gerçekliğin yanlış olmasından kaynaklanmaz. Epistemolojik temsil ile ontolojik gerçeklik arasındaki ayrışmanın büyümesinden kaynaklanır. Temsil gerçekliği yeterince yansıtmadığında sistem yine temsil üzerinden karar vermeye devam eder. Çünkü erişebildiği tek alan odur. Böylece hata ontolojik düzeyde değil, epistemolojik düzeyde üretilmiş olur.

Önerilen model bu nedenle sistem analizini tamamen farklı noktaya taşımaktadır. Artık temel soru "Sistem gerçeği görüyor mu?" değildir. Asıl soru, "Sistem hangi epistemolojik simetriyi gerçek olarak işliyor?" olmalıdır. Çünkü davranışları belirleyen şey doğrudan hakikat değil; hakikatin hangi temsil biçimi altında sisteme sunulduğudur. Analizin ağırlık merkezi de böylece ontolojik özden epistemolojik işlenebilirliğe kaymaktadır.                                                                                                                            

6.10. Akış Sistemlerinde Temel Metod: Dönüştürülmüş Asimetri İzlerini Okumak

Buraya kadar geliştirilen bütün çözümlemeler tek bir metodolojik ilkeye doğru ilerlemektedir. Akış üzerine kurulu sistemler yalnızca mevcut hareket incelenerek anlaşılamaz. Çünkü hareket, üretim sürecinin yalnızca görünen bölümüdür. Daha derinde, tamamlanmış hareketlerin bıraktığı dönüştürülmüş asimetri izleri bulunmaktadır. Bu izler okunmadığı sürece sistemin neden belirli doğrultuda geliştiği, neden bazı kırılmalar ürettiği ve neden görünürde dengede olmasına rağmen sürekli yeni hareketler oluşturduğu tam olarak açıklanamaz. Dolayısıyla önerilen modelin temel yöntemi, akışı izlemekten önce akışın geride bıraktığı dönüştürülmüş asimetri izlerini okumaktır.

Bu yöntem klasik neden–sonuç analizinden belirgin biçimde ayrılmaktadır. Geleneksel yaklaşım mevcut olaya bakar ve onu doğuran önceki olayı araştırır. Burada ise araştırma farklı yönde ilerlemektedir. Önce sistemde bulunan izler belirlenir. Ardından bu izlerin hangi ontolojik kapanışlardan ve hangi epistemolojik yeniden kodlamalardan üretildiği incelenir. Böylece analiz doğrusal zincir yerine katmanlı üretim mekanizmasını çözmeye başlar. Olaylar tek başına değil, birbirlerini mümkün kılan izler ağı içerisinde değerlendirilir.

Dönüştürülmüş asimetri izlerini okumak aynı zamanda sistemin görünürde durağan olan alanlarını yeniden düşünmeyi gerektirir. Kapanmış ilişki gerçekten bitmiş ilişki değildir. Tam tersine, çoğu zaman gelecekte kurulacak hareketlerin en yoğun üretim alanıdır. Borç kapanmış gibi görünür; fakat yeni borç ilişkilerinin başlangıç koşullarını oluşturur. Risk hesaplanmış gibi görünür; fakat gelecekteki davranışları şekillendirmeye devam eder. Güven kurulmuş gibi görünür; fakat sonraki akışların yönünü belirler. Böylece geçmiş, sistem içerisinde pasif tortu olarak değil, aktif üretim alanı olarak yaşamayı sürdürür.

Bu metodun temel varsayımı şudur: Hiçbir akış gerçekten iz bırakmadan sona ermez. Ontolojik hareket tamamlanabilir; ancak tamamlanan her hareket aynı zamanda epistemolojik yeniden üretimin malzemesine dönüşür. Dolayısıyla araştırmacının görevi yalnızca hareketi gözlemlemek değildir. Hareketin hangi izleri ürettiğini, bu izlerin hangi kategoriler altında yeniden kodlandığını ve hangi yeni asimetrilere zemin hazırladığını birlikte çözümlemektir. Analiz böylece tek boyutlu olmaktan çıkar, çok katmanlı üretim haritasına dönüşür.

İz okuma yöntemi aynı zamanda farklı disiplinleri ortak analitik çerçevede değerlendirme imkânı da sunmaktadır. Finansal sistemde borç bakiyesi okunur. Devlet sisteminde yetki ve statü izleri okunur. Enerji sisteminde güvenlik ve arz izleri okunur. Lojistikte tedarik zinciri hafızası okunur. Suç ontolojisinde ise legal ve illegal yeniden kodlamaların bıraktığı epistemolojik izler okunur. Değişen şey akışın içeriğidir; değişmeyen ise akışın geride bıraktığı dönüştürülmüş asimetri izlerinin yeni hareketleri üretme kapasitesidir.

Bu yaklaşım sayesinde sistem analizi yalnızca açıklayıcı değil, üretici hâle gelir. Çünkü izler gelecekte hangi doğrultuda yeni asimetrilerin ortaya çıkabileceğine ilişkin yapısal bilgi taşırlar. Araştırmacı artık yalnızca geçmişi açıklamaz. Geleceğin hangi üretim mantığı üzerinden şekilleneceğini de okuyabilir. Burada amaç kesin tahmin yapmak değildir. Amaç, geleceğin hangi dönüşüm eksenleri boyunca oluşabileceğini teorik olarak görünür kılmaktır. Böylece analiz reaktif olmaktan çıkar, proaktif karakter kazanır.

Önerilen metodoloji aynı zamanda veri kavramını da yeniden tanımlamaktadır. Veri yalnızca ölçülecek nicelik değildir. Geçmiş ontolojik hareketlerin bugünde bıraktığı epistemolojik yoğunlaşmanın maddi göstergesidir. Bu nedenle veri kümeleri yalnızca istatistiksel anlam taşımaz. Aynı zamanda tarihsel üretim zincirlerinin donmuş biçimleridir. Veri analizi de böylece sayıların yorumlanması olmaktan çıkar; dönüştürülmüş asimetri izlerinin çözümlenmesine dönüşür.

Makalenin metodolojik katkısı tam da burada tamamlanmaktadır. Akış sistemlerini anlamanın temel yolu, yalnızca hareketi incelemek değildir. Hareketin ardından kalan izleri, bu izlerin yeniden kodlanma biçimlerini ve bunların gelecekte hangi yeni asimetrileri üretebileceğini birlikte okumaktır. Dönüştürülmüş asimetri izi böylece yalnızca teorik kavram olmaktan çıkar; sistem çözümlemesinin temel yöntemi hâline gelir.

7. Nihai Formül ve Teorik Sonuç

7.1. Diyalektik İlişki → Ortak Töz

Makalenin başlangıcında ortaya konulan temel soru artık yeniden değerlendirilebilir. Bankalar arası likidite ilişkisi neden yalnızca teknik finansal süreç değildir? Bu sorunun cevabı, diyalektik ilişkinin yapısında saklıdır. Diyalektik ilişki, birbirine karşıt görünen unsurların aynı düzlem içerisinde karşılıklı üretim ilişkisi kurmasını gerektirir. Böyle bir ilişkinin kurulabilmesi için ise tarafların üzerinde birleşebileceği ortak töz bulunmalıdır. Ortak töz olmadan karşıtlık yalnızca dışsal temas olarak kalır; üretici diyalektik oluşturamaz.

Bankalar ilk bakışta birbirleriyle rekabet eden kurumlardır. Her biri kendi bilançosunu, kendi likiditesini ve kendi çıkarını korumaya çalışmaktadır. Buna rağmen aynı sistem içerisinde birbirlerinden tamamen bağımsız hareket edemezler. Bir bankanın likidite fazlası diğerinin açığını kapatabilir. Bir bankanın ödeme güçlüğü başka bankaların risk yapısını değiştirebilir. Böylece rekabet ile bağımlılık aynı anda var olmaktadır. Bu durum, ilişkinin yüzeyde ekonomik olmasına rağmen derinde diyalektik karakter taşıdığını göstermektedir.

Diyalektiğin kurulabilmesi için ortak tözün doğru belirlenmesi gerekir. İlk bakışta bu tözün merkez bankası, rezerv, para veya finansal kurumlar olduğu düşünülebilir. Ancak bu açıklamalar yeterli değildir. Çünkü bunların tamamı akışın içerisinde yer alan belirli unsurlardır. Oysa ortak töz, taraflardan herhangi biriyle özdeşleşemez. Hepsini aynı anda birbirine bağlayan daha temel ilke olmak zorundadır. Aksi hâlde ilişki belirli aktöre indirgenmiş olur ve diyalektik karakterini kaybeder.

Makale boyunca geliştirilen çözümleme bu nedenle ortak tözün akış olduğunu göstermektedir. Bankaları birbirine bağlayan şey belirli miktardaki para değildir. Paranın sürekli dolaşabilmesidir. Rezerv değildir. Rezervin hareket edebilmesidir. Kurum değildir. Kurumlar arasında kesintisiz ilişki kuran dolaşım mantığıdır. Dolayısıyla ortak töz maddi nesne değil, hareketin kendisidir. Akış bulunmadığı anda karşılıklı bağımlılık da ortadan kalkar.

Ancak araştırmanın ilerleyen bölümlerinde görüldüğü gibi akış da tek başına yeterli değildir. Ontolojik akış tamamlanmakta ve kendi içerisinde kapanmaktadır. Sürekliliği sağlayan ise bu ontolojik akışın ardından kurulan epistemolojik yeniden kodlamadır. Böylece ortak töz yalnızca fiziksel dolaşım olmaktan çıkar. Ontolojik akış ile epistemolojik yeniden üretimin birlikte oluşturduğu diyalektik organizasyona dönüşür. Akış artık yalnızca hareket değil, hareketin kendi sürekliliğini yeniden üretme biçimidir.

Bu nedenle diyalektik ilişki statik karşıtlık değildir. Sürekli birbirini üreten iki farklı düzlemin ortak hareketidir. Ontolojik akış epistemolojik organizasyonu mümkün kılar. Epistemolojik organizasyon yeni ontolojik akışları mümkün kılar. Ortak töz de tam olarak bu karşılıklı üretim sürecidir. Böylece başlangıçta sorulan ortak töz problemi, makalenin sonunda çok daha derin ontolojik içerik kazanmış olur.

Buradan ulaşılan sonuç yalnızca bankalar arası likidite sistemi için değil, bütün akış sistemleri için geçerlidir. Gerçek diyalektik ilişki, ortak tözün belirli nesnede değil, üretim mantığında aranmasıyla kurulabilir. Akışın ontolojik ve epistemolojik katmanları birlikte düşünüldüğünde, sistemlerin neden sürekli hareket üretebildiği ve neden hiçbir zaman mutlak durağanlığa ulaşmadığı da açıklığa kavuşmaktadır.                                                                                                                                                

7.2. Ortak Töz → Akış

Ortak tözün ne olmadığı gösterildikten sonra artık ne olduğu açık biçimde formüle edilebilir. Ortak töz belirli kurum değildir. Belirli aktör değildir. Belirli nesne de değildir. Çünkü bunların tamamı sistem içerisinde yer alan öğelerdir. Oysa ortak töz, sistemi oluşturan öğelerin üzerinde çalışan daha temel ilkedir. Bankaları birbirine bağlayan şey herhangi bir bankanın kendisi olamaz. Aynı şekilde merkez bankası da olamaz; çünkü merkez bankası da sistem içerisindeki aktörlerden biridir. Ortak töz, bütün aktörleri aynı hareket alanına bağlayan üretim mantığıdır. Bu nedenle ortak tözün en uygun adı akıştır.

Akış burada yalnızca paranın dolaşımı anlamına gelmemektedir. Daha genel ontolojik karakter taşımaktadır. Akış, farklılıkların birbirine bağlanabilmesini sağlayan ortak hareket alanıdır. Likidite fazlası ile likidite açığı aynı akış içerisinde ilişki kurabilir. Borç veren ile borç alan aynı akış içerisinde karşılıklı bağımlılık oluşturabilir. Rekabet ile dayanışma aynı anda aynı sistem içerisinde var olabilir. Çünkü bunların tamamı ortak akış alanı tarafından birbirine bağlanmaktadır. Akış bulunmadığında taraflar yalnızca birbirinden kopuk varlıklar olarak kalırlar.

Bu nedenle akış yalnızca hareket değildir. İlişkinin ontolojik zemini hâline gelmektedir. Hareket eden para değildir yalnızca; ilişki de hareket etmektedir. Güven hareket etmektedir. Risk hareket etmektedir. Yükümlülük hareket etmektedir. Bilgi hareket etmektedir. Dolayısıyla akış tek tek nesnelerin değil, ilişkilerin dolaşımıdır. Ortak töz olabilmesinin nedeni de tam olarak budur. Nesneleri değil, nesneler arasındaki üretici bağı taşımaktadır.

Akışın ortak töz olması, aynı zamanda neden diyalektik karakter taşıdığını da açıklamaktadır. Diyalektik ilişki karşıtların birbirini ortadan kaldırması değildir. Karşıtların aynı üretim zemini üzerinde birbirlerini mümkün kılmasıdır. Likidite açığı fazlayı anlamlı kılar. Fazla açığı anlamlı kılar. Borç veren borç alanı mümkün kılar. Borç alan borç vereni mümkün kılar. Karşıtlıklar birbirlerinin dışı değildir; aynı akışın farklı yönleridir. Akış da bu nedenle yalnızca hareket değil, karşıtlıkların ortak ontolojik taşıyıcısıdır.

Araştırmanın ilerleyen aşamalarında ulaşılan sonuç ise bu öneriyi daha da derinleştirmiştir. Akış kendi başına yeterli değildir. Çünkü ontolojik akış belirli noktada gerçekten tamamlanmaktadır. Eğer ortak töz yalnızca akış olsaydı sistem her başarılı dengelemeden sonra kapanırdı. Süreklilik açıklanamazdı. Demek ki ortak töz yalnızca hareket eden akış değildir. Kendi tamamlanışını sürekli yeniden aşabilen akıştır. Ontolojik olarak kapanırken epistemolojik olarak yeniden açılabilen akıştır. Akışın gerçek karakteri tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla ortak töz statik yapı değildir. Sürekli kendisini yeniden üreten dinamik ilkedir. Ontolojik akış simetriyi kurar. Epistemolojik yeniden kodlama aynı simetriyi yeniden üretim alanına dönüştürür. Ardından yeni akış başlar ve aynı süreç tekrar eder. Böylece akış yalnızca dolaşım değil, dolaşımın kendi sürekliliğini üretme biçimi hâline gelir. Ortak tözün gerçek anlamı da budur.

Buradan ulaşılan sonuç başlangıçta sorulan soruyu kesin biçimde cevaplamaktadır. Bankalar arasındaki ilişkiyi kuran şey belirli nesne değildir. Aynı hareket mantığını paylaşmalarıdır. Sistemi taşıyan şey para miktarı değildir. Paranın sürekli yeniden dolaşıma sokulabilmesidir. Ortak tözün akış olması, bu nedenle metafor değil; sistemin ontolojik çalışma ilkesidir. Çünkü akış ortadan kaldırıldığında yalnızca dolaşım değil, ilişki de ortadan kalkmaktadır.

Böylece ortak töz problemi tamamlanmaktadır. Ortak töz akıştır. Ancak artık akışın ne olduğu da ilk bölüme göre çok daha derin biçimde anlaşılmaktadır. Akış yalnızca fiziksel hareket değildir; ontolojik kapanışı ve epistemolojik yeniden açılışı aynı anda içeren üretim organizasyonudur.

7.3. Asimetri → Dengeleme → Borç → Akış

Makale boyunca geliştirilen bütün çözümlemeler belirli hareket dizisi etrafında örgütlenmektedir. Sistemin başlangıç noktası asimetridir. Likidite fazlası ile likidite açığı arasındaki farklılık, hareketi zorunlu kılan ilk koşuldur. Eğer başlangıçta asimetri bulunmasaydı dengeleme ihtiyacı da ortaya çıkmazdı. Dolayısıyla sistemin ilk hareket ettirici ilkesi simetri değil, asimetridir. Hareket eksiklikten doğmaktadır. Başlangıç koşulu budur.

Asimetri tek başına yeterli değildir. Farklılık bulunduğu anda sistem onu belirli mekanizma aracılığıyla gidermeye yönelir. İşte bu ikinci halka dengelemedir. Dengeleme, başlangıçtaki farklılığı ortadan kaldırmaya çalışan ontolojik harekettir. Para aktarılır, rezerv dağılımı yeniden düzenlenir ve sistem simetri üretmeye yönelir. Dengeleme olmasaydı asimetri yalnızca durağan farklılık olarak kalırdı. Hareketi mümkün kılan şey, farklılığın giderilmeye çalışılmasıdır.

Dengeleme doğrudan akış üretmez. Önce borç ilişkisini üretir. Çünkü likidite aktarımı yalnızca rezerv değişimi değildir; aynı zamanda borç veren ile borç alan arasındaki ilişkinin kurulmasıdır. Böylece ontolojik hareket tamamlanırken epistemolojik yeniden üretimin ilk zemini de oluşur. Borç burada yalnızca ekonomik araç değildir. Ontolojik kapanış ile epistemolojik açılış arasındaki geçiş halkasıdır. Hareketi geleceğe taşıyan ilk kavramsal yapı borç ilişkisidir.

Borç ilişkisi kurulduğu anda akış süreklilik kazanır. Çünkü artık yalnızca mevcut rezerv hareketi değil, geri ödeme, yeni fon ihtiyacı, güven ilişkisi ve gelecekte kurulacak yeni dolaşımlar da sistem içerisine dâhil olur. Böylece akış başlangıçtaki para transferini aşarak çok daha geniş ilişki ağına dönüşür. Hareket artık tek işlem değildir. Kendi geleceğini kendi içerisinde hazırlayan üretim sürecidir.

Bu zincirin önemi yalnızca aşamaları göstermesi değildir. Her halka kendinden sonrakini zorunlu olarak üretmektedir. Asimetri dengelemeyi doğurur. Dengeleme borç ilişkisini doğurur. Borç akışı sürekli hâle getirir. Böylece sistem rastlantısal biçimde değil, belirli ontolojik mantık doğrultusunda ilerlemektedir. Hareketlerin sıralanışı keyfî değildir. Her biri öncekinin zorunlu sonucudur.

Ancak burada ulaşılan zincir henüz tamamlanmış değildir. Çünkü akışın ardından simetri oluşmaktadır. Simetrinin ardından iz oluşmaktadır. İz yeniden asimetri üretmektedir. Dolayısıyla şimdiye kadar kurulan formül hareketin yalnızca ilk yarısını açıklamaktadır. İkinci yarı eklendiğinde sistem doğrusal süreç olmaktan çıkıp kendi üzerine kapanan ve yeniden açılan çevrime dönüşecektir.

Dolayısıyla Asimetri → Dengeleme → Borç → Akış formülü, teorinin ilk büyük hareket zincirini oluşturmaktadır. Bu zincir ontolojik üretimi açıklamaktadır. Bir sonraki formül ise epistemolojik yeniden üretimi ekleyerek bütün teoriyi tek çevrim içerisinde tamamlayacaktır. Böylece sistem yalnızca hareket eden yapı olarak değil, kendi hareketini sürekli yeniden üreten ontolojik organizasyon olarak görünür hâle gelecektir.                                                                                                                                   

7.4. Akış → Geçici Simetri → İz → Yeni Asimetri

İlk formül sistemin ontolojik hareketini açıklıyordu. Asimetri hareketi başlatıyor, dengeleme gerçekleşiyor, borç ilişkisi kuruluyor ve akış ortaya çıkıyordu. Ancak teorinin asıl katkısı tam da bu noktadan sonra başlamaktadır. Çünkü klasik finans teorileri çoğunlukla burada durmaktadır. Akış gerçekleşmiş, sistem dengelenmiş ve süreç tamamlanmıştır. Oysa burada geliştirilen model bunun yalnızca ilk çevrim olduğunu göstermektedir. Gerçek sistem, akıştan sonra ikinci üretim çevrimine geçmektedir. İşte teorinin ayırt edici formülü tam olarak burada kurulmaktadır: Akış → Geçici Simetri → İz → Yeni Asimetri.

Akış tamamlandığında ilk zorunlu sonuç simetridir. Bu simetri varsayımsal değildir; ontolojik olarak gerçektir. Para gerçekten yer değiştirmiştir. Rezerv farkı gerçekten kapanmıştır. Başlangıçta hareketi zorunlu kılan eksiklik ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla simetriyi yalnızca yanılsama olarak görmek doğru değildir. Simetri gerçekten kurulmaktadır. Tam da bu nedenle sistemin neden durmadığı sorusu anlam kazanmaktadır. Eğer simetri hiç oluşmamış olsaydı teorik problem de ortadan kalkardı.

Simetrinin geçici olmasının nedeni ontolojik başarısızlık değildir. Tam tersine ontolojik başarının ardından epistemolojik yeniden üretimin başlamasıdır. Akış görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Ancak tamamlanan hareket aynı anda sistem içerisinde iz bırakmaktadır. Borç bakiyesi oluşmaktadır. Pozisyon farkı oluşmaktadır. Bilanço hafızası oluşmaktadır. Hareket sona ererken aynı anda kendi tarihsel tortusunu üretmektedir. Dolayısıyla simetrinin ardından gelen ilk halka doğrudan yeni asimetri değildir; önce iz oluşmaktadır.

İzin teorik önemi burada açık biçimde görülmektedir. Çünkü iz, ilk asimetrinin tamamen ortadan kalkmadığını; dönüştürülmüş biçimde sistem içerisinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Hareket kapanmıştır; fakat hareketin üretim kapasitesi kapanmamıştır. İz geçmişin kalıntısı değildir. Geleceğin üretim maddesidir. Bu nedenle iz pasif hafıza değil, aktif potansiyeldir. Sistemin sonraki hareketleri tam da bu potansiyel üzerinde yükselmektedir.

Ancak iz tek başına yeterli değildir. Makale boyunca gösterildiği gibi iz epistemolojik yeniden kodlama sayesinde yeniden üretici güce dönüşmektedir. Borç yalnızca kayıt değildir; yeniden yükümlülük üretmektedir. Pozisyon yalnızca statü değildir; yeni güç ilişkileri üretmektedir. Bilanço yalnızca geçmişin muhasebesi değildir; geleceğin karar mekanizmalarını belirlemektedir. Böylece iz yeniden asimetriye dönüşmektedir. Yeni hareket, ilk hareketin tekrarı değildir; ilk hareketin epistemolojik olarak yeniden örgütlenmiş devamıdır.

Formülün gücü tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Klasik modeller akış ile simetri arasında dururken, burada geliştirilen model simetrinin ardından çalışan ikinci üretim katmanını görünür hâle getirmektedir. Sistemin gerçek sürekliliği akışta değil, akışın ardından başlayan iz üretiminde bulunmaktadır. Böylece hareket doğrusal çizgi olmaktan çıkar. Kendi sonucunu yeni başlangıca dönüştüren çevrimsel organizasyona dönüşür.

Bu nedenle Akış → Geçici Simetri → İz → Yeni Asimetri formülü yalnızca finansal süreç açıklaması değildir. Akış sistemlerinin genel çalışma yasasını ifade etmektedir. Her başarılı akış kendi simetrisini üretir. Her simetri kendi izini bırakır. Her iz epistemolojik yeniden kodlama aracılığıyla yeni asimetri üretir. Böylece sistem kendi sürekliliğini dışsal müdahale olmadan kendi içerisinden üretmeye devam eder.

Bu ikinci formül eklendiğinde teorinin çevrimsel yapısı tamamlanmaktadır. İlk formül ontolojik hareketi açıklamıştı. İkinci formül epistemolojik yeniden üretimi açıklamaktadır. 

7.5. X = Dönüştürülmüş Asimetri İzi

Makalenin merkezindeki X problemi artık çözülebilecek noktaya ulaşmıştır. Araştırmanın başlangıcında sorulan temel soru şuydu: Simetri gerçekten kurulmasına rağmen sistem neden yeniden hareket etmektedir? Bu soruya verilen ilk cevap, akışın ardından sistemde dönüştürülmüş asimetri izlerinin kaldığı yönündeydi. Araştırma ilerledikçe görüldü ki borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço hafızası aynı ortak yapının farklı görünümleridir. Böylece X'in ilk kesin formülü kurulabilir hâle gelmiştir: X = Dönüştürülmüş Asimetri İzi.

Bu formül dikkatli okunmalıdır. X ilk asimetri değildir. Çünkü ilk asimetri ontolojik olarak çözülmektedir. X doğrudan yeni asimetri de değildir. Çünkü yeni asimetri henüz üretilmemiştir. X, ilk asimetri ile yeni asimetri arasındaki üretici ara yapıdır. İlk farklılığın dönüştürülerek sistem içerisinde korunmuş biçimidir. Böylece X ne başlangıçtır ne sonuçtur. Başlangıç ile sonucu birbirine bağlayan tarihsel üretim katmanıdır.

"Dönüştürülmüş" ifadesi formülün en kritik bölümünü oluşturmaktadır. Çünkü sistem hiçbir zaman ilk farklılığı olduğu gibi muhafaza etmez. Rezerv açığı rezerv açığı olarak yaşamaya devam etmez. Borç ilişkisine dönüşür. Pozisyon farklılığına dönüşür. Bilanço hafızasına dönüşür. İlk asimetri biçimini kaybeder; fakat üretim kapasitesini kaybetmez. X tam olarak bu dönüşmüş üretim kapasitesinin adıdır. Böylece sistem geçmişi korumaz; geçmişin üretici gücünü korur.

Bu yaklaşım aynı zamanda önceki bölümlerde geliştirilen üç mekanizmayı tek ilke altında toplamaktadır. Borç bakiyesi X değildir; X'in görünümüdür. Pozisyon farkı X değildir; X'in ilişkisel biçimidir. Bilanço izi X değildir; X'in kurumsal kaydıdır. Ortak olan, bunların tamamının ilk asimetrinin dönüştürülmüş izi olmasıdır. Böylece üç farklı kavram tek teorik merkez etrafında birleşmektedir.

X'in dönüştürülmüş asimetri izi olarak tanımlanması, metodolojik açıdan da önemli sonuç doğurmaktadır. Çünkü analiz artık doğrudan mevcut olaya değil, olayın arkasındaki izlere yönelmektedir. Araştırmacı sistemdeki mevcut simetriye bakarak yanıltılabilir. Buna karşılık dönüştürülmüş asimetri izlerini okuyabiliyorsa gelecekte hangi yeni asimetrilerin oluşabileceğini çok daha erken görebilir. Böylece X yalnızca teorik kavram değil, analitik yöntem hâline gelir.

Bununla birlikte araştırma burada sonlanmamaktadır. Çünkü dönüştürülmüş asimetri izi yeni asimetrinin maddi temelini açıklasa da onun neden sürekli yeniden üretildiğini tek başına açıklamaz. İz bulunmaktadır; fakat izi sürekli yeniden etkinleştiren daha derin mekanizma hâlâ bulunmaktadır. Makale boyunca geliştirilen ontoloji–epistemoloji ayrımı tam da bu noktada ikinci ve daha güçlü formülü mümkün kılmaktadır.

X = Dönüştürülmüş Asimetri İzi teorinin ilk nihai sonucudur; fakat son sonucu değildir.                          

7.6. Daha Derin X = Ontolojik Simetrinin Epistemolojik Asimetri Olarak Yeniden Kodlanması

Dönüştürülmüş asimetri izi, X probleminin ilk çözümünü sunmaktadır. Buna rağmen araştırmanın ulaştığı en derin nokta henüz bu değildir. Çünkü iz tek başına açıklayıcı değildir. İz, ilk asimetrinin maddi devamlılığını göstermektedir; fakat bu devamlılığın neden sürekli yeni hareketler üretebildiğini tam olarak açıklamamaktadır. Makale boyunca geliştirilen ontoloji–epistemoloji ayrımı, X'in daha kapsamlı biçimde yeniden tanımlanmasını mümkün kılmaktadır. Böylece X yalnızca dönüştürülmüş asimetri izi olmaktan çıkar; ontolojik simetrinin epistemolojik asimetri olarak yeniden kodlanma sürecine dönüşür.

Bu yeni formül, araştırmanın bütün halkalarını tek ilke altında toplamaktadır. Ontolojik düzeyde gerçekten simetri kurulmaktadır. Para hareket eder, rezerv açığı kapanır ve sistem ilk görevini tamamlar. Bu aşamada yeni asimetri yoktur. Fakat tamamlanan ontolojik ilişki aynı anda epistemolojik yeniden kodlamaya tabi tutulur. Borçlu ve alacaklı statüleri oluşturulur. Risk dereceleri belirlenir. Güven ilişkileri tanımlanır. Yükümlülük alanları kurulur. Böylece ontolojik olarak çözülmüş simetri, epistemolojik düzlemde yeniden farklılaştırılır. X'in gerçek üretim gücü tam olarak bu yeniden kodlamadan doğmaktadır.

Bu nedenle X artık belirli nesne değildir. Belirli kayıt değildir. Belirli bilanço kalemi de değildir. X, ontolojik kapanışın epistemolojik yeniden açılışa dönüştüğü üretim mantığıdır. İlk formülde X'in maddi taşıyıcısı gösterilmişti. İkinci formülde ise taşıyıcıyı sürekli etkin tutan ilke gösterilmektedir. Böylece X statik yapı olmaktan çıkar, dinamik dönüşüm mekanizması hâline gelir. Hareketi mümkün kılan şey artık yalnızca iz değil, izin sürekli yeniden anlamlandırılmasıdır.

Bu ayrım teorinin kapsamını önemli ölçüde genişletmektedir. Eğer X yalnızca iz olsaydı model büyük ölçüde finansal kayıt sistemine indirgenebilirdi. Oysa yeniden kodlama ilkesi yalnızca finansal alanla sınırlı değildir. Devlette statüler aynı mantıkla kurulmaktadır. Hukukta legal ve illegal ayrımı aynı mantıkla üretilmektedir. Enerji sisteminde güvenlik kategorileri aynı süreçten geçmektedir. Suç ontolojisinde epistemolojik simetri ontolojik farkı aynı mekanizma üzerinden maskelemektedir. Böylece X belirli sektöre ait teknik değişken olmaktan çıkar; akış sistemlerinin ortak ontolojik yasasına dönüşür.

Daha derin formül aynı zamanda simetrinin neden hiçbir zaman kalıcı olamadığını da kesin biçimde açıklamaktadır. Simetri ontolojik olarak gerçekten kalıcı olabilecek yapıdadır. Onu geçici yapan ontolojik eksiklik değildir. Epistemolojik yeniden kodlamadır. Simetri bozulmamaktadır; simetri yeniden yorumlanmaktadır. Yeniden yorumlanan simetri de yeni asimetri üretmektedir. Böylece hareket, başarısız dengelemeden değil; başarılı dengelemenin yeniden örgütlenmesinden doğmaktadır. Bu önerme makalenin en ayırt edici teorik katkılarından biridir.

X'in bu biçimde tanımlanması metodolojik sonucu da değiştirmektedir. Araştırmacının görevi artık yalnızca izleri tespit etmek değildir. Hangi ontolojik simetrilerin hangi epistemolojik mekanizmalar aracılığıyla yeniden asimetriye çevrildiğini çözümlemektir. Aynı ontolojik olay farklı epistemolojik kodlama altında bambaşka sistemsel sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla belirleyici olan fiziksel hareket değil, fiziksel hareketin yeniden üretildiği kavramsal organizasyondur. Analizin ağırlık merkezi de kesin biçimde burada toplanmaktadır.

Makalenin başında sorulan X sorusu böylece iki katmanlı cevap kazanmıştır. İlk katmanda X, dönüştürülmüş asimetri izidir. İkinci ve daha derin katmanda ise X, ontolojik simetrinin epistemolojik asimetri olarak yeniden kodlanmasıdır. İlk tanım maddi taşıyıcıyı göstermektedir. İkinci tanım ise taşıyıcının neden sürekli üretken kaldığını açıklamaktadır. Birlikte düşünüldüklerinde teorinin hem ontolojik hem metodolojik ekseni tamamlanmış olmaktadır.

7.7. Sistem = Ontolojik Kapanışın Epistemolojik Yeniden Açılışı

Makalenin başlangıcından itibaren geliştirilen bütün çözümlemeler artık tek cümlede birleştirilebilir. Bankalar arası likidite sistemi yalnızca para dolaştıran ekonomik mekanizma değildir. Aynı zamanda tamamlanmış ontolojik hareketleri sürekli epistemolojik yeniden üretime dönüştüren organizasyondur. Dolayısıyla sistemi tanımlayan temel ilke artık açık biçimde ifade edilebilir: Sistem = Ontolojik Kapanışın Epistemolojik Yeniden Açılışıdır.

Bu tanım, önceki bütün formüllerin ortak sonucudur. Asimetri dengelemeyi doğurur. Dengeleme akışı üretir. Akış simetriyi kurar. Simetri iz bırakır. İz yeniden kodlanır. Yeni asimetri oluşur. Zincirin her halkası aynı ilkeye bağlanmaktadır. Ontolojik düzlem kendi görevini tamamlamakta, epistemolojik düzlem ise tamamlanan görevi yeni üretim çevriminin başlangıcı hâline getirmektedir. Sistem tam da bu iki hareketin birbirini kesintisiz biçimde izlemesi sayesinde süreklilik kazanmaktadır.

Bu nedenle sistem ne yalnızca ontolojik harekettir ne de yalnızca epistemolojik organizasyondur. Ontolojik hareket tek başına düşünüldüğünde belirli noktada sona ermektedir. Epistemolojik organizasyon tek başına düşünüldüğünde üzerinde çalışacağı maddi zemin bulamamaktadır. Gerçek sistem, ikisinin karşılıklı üretim ilişkisinden oluşmaktadır. Ontolojik kapanış epistemolojik yeniden açılışı mümkün kılar. Epistemolojik yeniden açılış da sonraki ontolojik kapanışın koşullarını üretir. Süreklilik doğrusal hareketten değil, bu karşılıklı üretim döngüsünden doğmaktadır.

Bu tanım aynı zamanda sistem kavramını da yeniden yorumlamaktadır. Sistem artık belirli kurumlar topluluğu değildir. Belirli kurallar bütünü de değildir. Daha çok kendi kapanışını sürekli yeni başlangıca dönüştürebilen organizasyondur. Bir sistem ancak tamamlanmış hareketleri yeniden üretim alanına çevirebildiği ölçüde sistem olabilmektedir. Aksi durumda her başarılı hareket kendi sonunu üretir ve süreç belirli noktada durur. Sistem olmanın ölçütü, kapanışı yeniden açılışa dönüştürebilme kapasitesidir.

Buradaki önerme finansal sistemi de aşmaktadır. Devlet aynı mantıkla işlemektedir. Hukuk aynı mantıkla işlemektedir. Enerji ağları, lojistik organizasyonları ve suç ontolojisi de aynı üretim ilkesini paylaşmaktadır. Her biri ontolojik hareketleri tamamlamakta, ardından bu hareketleri epistemolojik kategoriler altında yeniden dolaşıma sokmaktadır. Böylece makale boyunca geliştirilen model, tek sektör teorisi olmaktan çıkarak akış sistemlerinin genel ontolojik açıklamasına dönüşmektedir.

Bu tanım metodolojik açıdan da son derece belirleyicidir. Sistemleri anlamak isteyen araştırmacı yalnızca mevcut hareketlere bakamaz. Aynı zamanda tamamlanmış hareketlerin hangi epistemolojik organizasyonlar aracılığıyla yeniden dolaşıma sokulduğunu da incelemek zorundadır. Çünkü geleceği belirleyen şey mevcut akış değil, mevcut akışın yeniden üretildiği ikinci katmandır. Analizin gerçek ağırlık merkezi artık kesin biçimde burada bulunmaktadır.

Böylece teorik yapı tamamlanmış görünmektedir. Ortak töz belirlenmiştir. Akışın ontolojik karakteri gösterilmiştir. Simetrinin neden geçici olduğu açıklanmıştır. X iki farklı düzlemde tanımlanmıştır. Sistemin sürekliliği ontolojik kapanış ile epistemolojik yeniden açılış arasındaki diyalektik üzerinden kurulmuştur. Geriye yalnızca bütün araştırmanın tek cümlede yoğunlaştırıldığı nihai sonuç kalmaktadır.    

7.8. Nihai Cümle: Sistem Ontolojik Olarak Kapanır, Epistemolojik Olarak Yeniden Açılır

Araştırmanın başlangıcında oldukça basit görünen bir problem ortaya konulmuştu. Bankalar arası likidite sistemi neden hiçbir zaman gerçekten durmamaktadır? Likidite açığı oluşmakta, dengeleme gerçekleşmekte, para hareket etmekte ve simetri kurulmaktadır. Mantıksal olarak sistemin burada tamamlanması gerekirdi. Hareketi zorunlu kılan neden ortadan kalktığında, aynı hareketin devam etmesi için artık gerekçe kalmaması beklenirdi. Buna rağmen finansal sistem hiçbir zaman kalıcı dengeye ulaşmamakta, her simetrinin ardından yeni asimetriler üretmeye devam etmektedir. Makalenin bütün teorik çabası, tam olarak bu paradoksu çözmeye yönelmiştir.

Araştırmanın ilk sonucu, ortak töz problemini yeniden tanımlamak olmuştur. Bankaları birbirine bağlayan unsurun belirli kurum, belirli rezerv veya belirli para miktarı olmadığı; akışın kendisi olduğu gösterilmiştir. Böylece finansal ilişki, teknik alışveriş olmaktan çıkarak aynı ortak hareket alanı içerisinde birbirini karşılıklı üreten diyalektik organizasyon olarak okunmuştur. Ancak akışın tek başına yeterli olmadığı da görülmüştür. Çünkü ontolojik akış gerçekten tamamlanmaktadır. Eğer sistem yalnızca akıştan oluşsaydı, sürekliliğin açıklanması mümkün olmayacaktı.

İkinci aşamada simetrinin niteliği yeniden değerlendirilmiştir. Simetrinin yalnızca yüzeysel yanılsama olduğu değil, ontolojik düzeyde gerçekten kurulduğu gösterilmiştir. Para gerçekten hareket etmektedir. Rezerv farkı gerçekten kapanmaktadır. Dolayısıyla simetri inkâr edilmemektedir. Geçici olmasının nedeni de başarısız dengeleme değildir. Başarılı dengelemenin ardından çalışan ikinci üretim katmanıdır. Böylece araştırmanın ağırlık merkezi ontolojik hareketten epistemolojik yeniden üretime kaymıştır.

Bu geçiş, X problemini de açıklığa kavuşturmuştur. İlk olarak borç bakiyesi, pozisyon farkı ve bilanço izinin ortak karakteri ortaya konulmuş; bunların ilk asimetrinin dönüştürülmüş izleri olduğu gösterilmiştir. Ardından daha derin analizle yeni asimetrinin doğrudan bu izlerden değil, ontolojik simetrinin epistemolojik asimetri olarak yeniden kodlanmasından üretildiği açıklanmıştır. Böylece X belirli nesne olmaktan çıkmış, sistemin kendi sürekliliğini üretme mantığının adı hâline gelmiştir.

Araştırmanın ulaştığı sonuç yalnızca finansal teoriye ait değildir. Çünkü aynı ontolojik yapı devlet organizasyonunda, enerji sistemlerinde, lojistik ağlarında ve suç ontolojisinde de farklı içerikler altında yeniden görünmektedir. Her yerde ortak mekanizma aynıdır. Ontolojik hareket tamamlanmakta, ardından epistemolojik kategoriler kurulmakta, bu kategoriler ontolojik gerçeklik gibi işletilmekte ve böylece yeni hareketlerin koşulları yeniden üretilmektedir. Dolayısıyla model belirli sektörü açıklayan teknik önerme değil; akış sistemlerinin genel ontolojik yasasını ifade etmektedir.

Bu yaklaşım aynı zamanda metodolojik dönüşüm de önermektedir. Analiz yalnızca mevcut belirtileri ölçmemelidir. Belirtilerin arkasında bulunan dönüştürülmüş asimetri izlerini okumalıdır. Hareketi değil, hareketin bıraktığı tarihsel yoğunlaşmayı incelemelidir. Görünürde kurulmuş simetriye değil, o simetrinin hangi epistemolojik yeniden kodlamalar aracılığıyla yeniden asimetriye dönüştürüldüğüne odaklanmalıdır. Çünkü sistemlerin geleceği çoğu zaman mevcut hareketten değil, mevcut hareketin geride bıraktığı üretici izlerden doğmaktadır.

Makalenin en temel katkısı da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sürekliliğin nedeni eksik kalan ontolojik hareket değildir. Tamamlanmış ontolojik hareketin epistemolojik olarak yeniden üretime açılmasıdır. Hareket başarısız olduğu için değil, başarılı olduğu için yeniden başlamaktadır. Simetri kurulamadığı için değil, kurulduktan sonra yeniden kodlandığı için geçici kalmaktadır. Sistem kendi kapanışını kendi başlangıcına dönüştürebildiği ölçüde sistem olarak varlığını sürdürebilmektedir.

Araştırmanın sonunda ulaşılan sonuç yalnızca makalenin son cümlesi değildir; bütün teorinin en yoğun formülüdür. İlk asimetriden son yeniden kodlamaya kadar geliştirilen bütün çözümlemeler tek ilke altında birleşmektedir. Sistem ontolojik olarak kapanır; epistemolojik olarak yeniden açılır. Bu cümle yalnızca bankalar arası likidite ilişkisini değil, akış üzerine kurulu bütün sistemlerin kendi sürekliliğini hangi ontolojik mekanizma üzerinden ürettiğini açıklayan genel ilke olarak önerilmektedir.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow