Likidite Üzerine: Geçici Simetri ve Yeni Asimetri
Bankalar arası likidite ilişkileri üzerinden simetri, asimetri ve akış kavramlarını yeniden ele alan bu çalışma; likidite sisteminin neden hiçbir zaman kalıcı dengeye ulaşmadığını, ontolojik kapanışın epistemolojik yeniden kodlama yoluyla nasıl yeni asimetriler ürettiğini açıklayan özgün bir teorik model önermektedir.
1. Bankalar Arası Likiditenin Diyalektik Yapısı
1.1. Teknik Likidite İlişkisinden Sistemsel Dolaşıma
Finans literatüründe bankalar arası likidite ilişkisi çoğunlukla son derece teknik ve dar bir çerçevede ele alınmaktadır. Bu çerçeveye göre bankalar, gün içerisinde gerçekleştirdikleri kredi işlemleri, mevduat hareketleri, ödeme yükümlülükleri ve rezerv gereksinimleri nedeniyle zaman zaman geçici likidite açıkları veya fazlaları üretirler. Gün sonunda bazı bankalar merkez bankasının belirlediği zorunlu rezerv seviyesinin altına inerken, bazıları ihtiyaç duyduklarından daha fazla rezerv bulundurur. İşte bankalar arası para piyasasının temel işlevi, bu geçici dengesizlikleri kısa vadeli borçlanma yoluyla ortadan kaldırmaktır. Likidite fazlasına sahip banka fon sağlar; likidite açığı bulunan banka bu fonu belirli bir faiz karşılığında kullanır; ödeme sistemi kesintiye uğramadan çalışmaya devam eder. Klasik finans teorisi açısından olay bundan ibarettir. Sistem, likiditeyi ihtiyaç duyulan yere yönlendiren teknik bir dağıtım mekanizmasıdır.
Bu açıklama olgusal olarak yanlış değildir; ancak açıklayıcı gücü sınırlıdır. Çünkü burada yalnızca sürecin nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Oysa herhangi bir sistemi gerçekten anlamak, onun yalnızca işleyiş biçimini bilmekle değil, o işleyişi zorunlu kılan yapıyı çözmekle mümkündür. Teknik açıklama, bankaların neden birbirlerine borç verdiklerini söyler; fakat neden tam da bu ilişki biçiminin ortaya çıktığını, neden sürekli yeniden üretildiğini ve neden bütün finansal sistemin bu dolaşıma bağımlı hâle geldiğini açıklamaz. Dolayısıyla inceleme nesnesi yalnızca likidite transferi olarak bırakıldığı sürece, sistemin derin mantığı görünmez kalmaktadır.
Likidite kavramının kendisi de çoğu zaman yalnızca niceliksel bir sermaye değişkeni olarak düşünülmektedir. Sanki likidite, belirli miktarda paranın belirli bir bankada bulunmasından ibaretmiş gibi ele alınır. Oysa dikkatli bakıldığında likiditeyi oluşturan şey para miktarı değil, paranın dolaşabilme kapasitesidir. Aynı miktarda para iki farklı durumda tamamen farklı anlamlar taşıyabilir. Kullanılamayan, hareket edemeyen veya ödeme sistemine katılamayan para teknik olarak varlığını korusa bile likidite üretmez. Buna karşılık daha küçük bir miktar para, yüksek dolaşım kapasitesine sahip olduğunda sistem açısından çok daha büyük likidite değeri oluşturabilir. Demek ki inceleme nesnesi para değil, paranın hareketidir. Hareket ise tek tek nesnelerin özelliği değil, ilişkilerin özelliğidir. Böylece likidite problemi nicelik probleminden çok ilişki problemine dönüşmektedir.
Tam da bu nedenle bankalar arası piyasa, tek tek bankaların bulunduğu bir alan olmaktan önce, bankaları birbirine bağlayan ilişkilerin oluşturduğu dolaşım ağıdır. Bir banka tek başına likidite sistemi değildir. Aynı şekilde merkez bankası da tek başına likidite sistemi değildir. Likidite sistemi ancak aktörler arasında kurulan sürekli dolaşım ilişkisi içerisinde ortaya çıkar. Burada anlam kazanan şey tekil banka değil, bankaların birbirlerine göre konumlarıdır. Açık, fazla, rezerv, kredi, faiz, ödeme, güven ve risk gibi bütün kavramlar ancak bu ilişki ağı içerisinde tanımlanabilir. Dolayısıyla sistemin gerçek nesnesi aktörler değil, aktörleri birbirine bağlayan dolaşımdır.
Bu dolaşımın dikkate değer yanı, yalnızca ekonomik fayda üretmesi değildir. Aynı hareket, birbirinden tamamen farklı birçok sistemi aynı anda yeniden üretmektedir. Bir bankanın diğerine fon sağlaması yalnızca rezerv aktarımı değildir; güven ilişkisinin yeniden kurulmasıdır. Aynı işlem ödeme zincirini devam ettirir. Aynı işlem kredi piyasasını işler hâlde tutar. Aynı işlem faiz mekanizmasını yeniden üretir. Aynı işlem bilanço yapılarını değiştirir. Aynı işlem sistemik risk dağılımını yeniden düzenler. Görünürde tek bir işlem yapılmasına rağmen gerçekte çok katmanlı bir sistem aynı anda yeniden organize edilmektedir. Bu nedenle para transferi, yüzeyde ekonomik bir hareket iken, derinde sistemin kendi bütünlüğünü yeniden üretme biçimidir.
Buradan itibaren bankalar arası ilişki, klasik piyasa teorisinin öngördüğü rekabet modelinden de ayrılmaya başlar. Çünkü rekabet normal şartlarda birbirinden bağımsız aktörler varsayar. Her aktör kendi çıkarını maksimize etmeye çalışır ve diğer aktörler onun rakibidir. Bankalar arası likidite sistemi ise bu tasviri bütünüyle bozacak kadar ilginçtir. Bankalar gerçekten birbirleriyle rekabet ederler; ancak aynı anda birbirlerinin varlık koşullarını da üretirler. Bir bankanın ödeme yapamaması yalnızca o bankanın problemi değildir. Zincirleme ödeme sistemi nedeniyle aynı problem kısa sürede diğer bankaların likidite durumunu da etkiler. Dolayısıyla rakibin tamamen ortadan kalkması, çoğu durumda sistemin de zarar görmesi anlamına gelir. Rekabet eden aktörler aynı zamanda birbirlerinin yaşamasını sağlayan aktörler hâline gelirler.
İlişkinin paradoksal niteliği tam burada ortaya çıkmaktadır. Fazla likiditeye sahip banka ilk bakışta güçlü görünmektedir. Açık yaşayan banka ise zayıf görünmektedir. Fakat güçlü banka da zayıf bankaya ihtiyaç duymaktadır. Çünkü fon sağlayabileceği, faiz geliri elde edebileceği ve dolaşımı sürdürebileceği bir karşı taraf bulunmadığında kendi likidite fazlası sistem içerisinde işlevsiz hâle gelir. Aynı biçimde likidite açığı yaşayan banka da fazlası bulunan bankaya bağımlıdır. Sonuçta iki taraf birbirinin karşıtı olduğu kadar birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdır. Güçlü ile zayıf, fazla ile eksik, alacaklı ile borçlu, rekabet ile ortaklık aynı yapının farklı görünümleri olarak birlikte var olurlar.
Böyle bir yapı artık klasik neden-sonuç ilişkileriyle açıklanabilecek basit bir piyasa değildir. Çünkü burada her aktör yalnızca kendi davranışını üretmez; diğer aktörlerin davranış koşullarını da üretmektedir. Bir bankanın rezerv politikası diğer bankaların borçlanma ihtiyacını etkiler; diğer bankaların borçlanma ihtiyacı faiz oranlarını etkiler; faiz oranları tekrar rezerv yönetimini etkiler. Sebep ile sonuç doğrusal biçimde ilerlemez; sürekli birbirini yeniden üreten döngüsel ilişkiler ortaya çıkar. Sistemin mantığı tek yönlü nedensellikten çok karşılıklı üretim ilişkisine dayanır.
Karşılıklı üretim ilişkisinin bulunduğu yerde artık teknik finans kavramları tek başına yeterli değildir. Çünkü burada incelenen şey yalnızca kredi mekanizması değildir. İncelenen şey, aktörlerin birbirlerini sürekli yeniden üretmeleridir. Bu nedenle bankalar arası likidite sistemi, ekonomik olmaktan önce ontolojik bir problem hâline gelir. Sorulması gereken temel soru artık "hangi banka ne kadar borç aldı?" değildir. Asıl soru, "hangi zorunluluk bu aktörleri sürekli birbirine bağlamaktadır?" sorusudur. İşte bu soru sorulduğu anda teknik finans dili yetersiz kalmaya başlar ve sistem ontolojisi devreye girer.
Dikkat çekici olan nokta, bu zorunluluğun herhangi bir aktör tarafından tek başına kurulmamış olmasıdır. Hiçbir banka tek başına dolaşımı yönetemez. Hiçbir banka tek başına sistemi ayakta tutamaz. Hatta merkez bankası bile doğrudan dolaşımın kendisi değildir; dolaşımı düzenleyen aktörlerden yalnızca biridir. Dolayısıyla sistemin gerçek birliği belirli bir kurumdan değil, bütün kurumların içinde hareket ettiği ortak ilişkiden doğmaktadır. Tam da bu nedenle bankalar arası likidite sistemi, aktörlerin toplamı değil; aktörleri birbirine bağlayan dolaşımın kendisidir. Ekonomik gerçeklik, tek tek bankalarda değil, bankalar arasında gerçekleşmektedir. Bu nedenle analizin merkezine aktörleri değil, ilişkileri; nesneleri değil, dolaşımı; parayı değil, akışı yerleştirmek gerekir. Bu tercih yalnızca kavramsal bir değişiklik değil, sistemin ontolojik düzeyde yeniden tanımlanması anlamına gelir.
1.2. Rekabet Eden Aktörlerin Zorunlu Karşılıklı Bağımlılığı
Ekonomik sistemler çoğu zaman rekabet kavramı üzerinden tanımlanır. Serbest piyasa teorileri de bankaları öncelikle kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan bağımsız ekonomik aktörler olarak ele alır. Bu yaklaşımın belirli ölçüde doğruluk payı bulunsa da, bankalar arası likidite ilişkisi incelendiğinde rekabetin tek başına açıklayıcı olmadığı görülmektedir. Çünkü burada birbirleriyle rekabet eden aktörler, aynı anda birbirlerinin varlık koşullarını da üretmektedir. Bir bankanın faaliyetini sürdürebilmesi yalnızca kendi bilançosuna değil, diğer bankaların faaliyetlerini sürdürebilmesine de bağlıdır. Dolayısıyla ilişki, klasik anlamda bağımsız aktörler arasında gerçekleşen bir piyasa etkileşimi değil; karşılıklı bağımlılığın rekabet biçiminde görünmesidir.
Likidite açığı yaşayan bir bankanın ödeme yükümlülüklerini yerine getirememesi ilk bakışta yalnızca o bankaya ait yerel bir sorun gibi görünür. Gerçekte ise bankalar arasındaki ödeme sistemi zincirsel bir yapıya sahiptir. Bir bankanın yerine getiremediği yükümlülük, diğer bankaların beklediği fon akışını geciktirir; geciken fon akışı yeni likidite açıkları üretir; yeni açıklar başka bankaların rezerv planlamasını bozar; rezerv planlamasının bozulması ise ödeme sisteminin tamamını etkileyebilecek ikinci ve üçüncü dereceden sonuçlar doğurur. Böylece başlangıçta tekil görünen problem kısa süre içerisinde sistemsel bir probleme dönüşür. Bankaların birbirlerine bağımlılığı tam olarak burada ortaya çıkar. Hiçbir banka yalnızca kendi bilançosunun içinde yaşamaz; her banka diğer bankaların sürekliliği üzerinden de varlığını korur.
Benzer biçimde likidite fazlasına sahip banka da ilk bakışta tamamen bağımsız görünmektedir. Elinde kullanılabilir rezerv bulunmaktadır; dolayısıyla sisteme ihtiyaç duymadığı düşünülebilir. Oysa likidite fazlası, ancak aktarılabildiği ölçüde ekonomik anlam taşır. Fonunu değerlendirebileceği bir karşı taraf bulunmadığında rezerv fazlası sistem açısından atıl bir varlığa dönüşür. Faiz geliri elde edebilmesi, fonlarını etkin kullanabilmesi ve bilanço verimliliğini artırabilmesi, karşı tarafta likidite talebinin bulunmasına bağlıdır. Böylece güçlü görünen aktör de zayıf görünen aktöre bağımlı hâle gelir. Güç ve zayıflık burada birbirini dışlayan iki kategori değildir; aynı ilişkinin farklı kutuplarıdır.
İlişkinin dikkat çekici yönü, bağımlılığın tek taraflı olmamasıdır. Likidite açığı yaşayan banka fon sağlayan bankaya ihtiyaç duyarken, fon sağlayan banka da fon talep eden bankaya ihtiyaç duyar. Taraflardan biri ortadan kalktığında diğer tarafın işlevi de eksik kalmaktadır. Böylece ekonomik rekabet, kendi karşıtı olan iş birliğini zorunlu olarak üretmektedir. Görünürde rakip olan aktörler, sistem düzeyinde birbirlerinin tamamlayıcısı hâline gelirler. Bu nedenle bankalar arası piyasa, rakiplerin mücadele ettiği bir alan olmaktan çok, karşıtların birbirini sürekli yeniden ürettiği bir dolaşım ağıdır.
Karşılıklı bağımlılık yalnızca fon alışverişiyle sınırlı değildir. Güven mekanizması da aynı dolaşım içerisinde üretilmektedir. Bir bankanın güvenilirliği yalnızca kendi bilançosundan doğmaz; diğer bankaların onunla işlem yapmaya devam etmesinden de doğar. İşlem hacmi arttıkça güven büyür; güven büyüdükçe borç verme davranışı kolaylaşır; borç verme kolaylaştıkça dolaşım genişler; dolaşım genişledikçe sistem daha karmaşık bir karşılıklı bağımlılık üretir. Böylece güven, bireysel bir özellik olmaktan çıkar; sistem tarafından sürekli yeniden üretilen ilişkisel bir nitelik hâline gelir.
Risk dağılımı da aynı mantık içerisinde çalışmaktadır. Bankalar birbirlerinden yalnızca likidite alıp vermezler; aynı zamanda risk paylaşırlar. Verilen her kredi belirli ölçüde karşı tarafın riskini üstlenmek anlamına gelir. Dolayısıyla sistemdeki her ilişki aynı zamanda risk ağının da yeniden kurulmasıdır. Likidite dolaşımı ile risk dolaşımı birbirinden ayrılmaz. Fon akışı kesildiğinde yalnızca para hareketi durmaz; risk dağılımı da yeniden şekillenir. Bunun sonucu olarak sistemdeki her hareket, birden fazla dolaşım biçimini aynı anda yeniden üretmektedir.
Ekonomik teoriler çoğu zaman aktörlerin birbirlerinden bağımsız karar aldıklarını varsayar. Bankalar arası likidite sistemi ise bu varsayımı ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Bir bankanın kararı, diğer bankaların karar ortamını değiştirir; değişen karar ortamı tekrar ilk bankanın davranışını etkiler. Kararlar doğrusal biçimde ilerlemez; sürekli birbirini geri besleyen döngüler oluşturur. Böylece neden ile sonuç arasındaki klasik ayrım giderek silikleşir. Her sonuç yeni bir neden üretirken, her neden aynı anda başka bir sonucun ürünü hâline gelir. Diyalektik karakter tam olarak bu karşılıklı üretim ilişkisinden doğmaktadır.
Karşılıklı bağımlılığın bulunduğu yerde sistem artık tek tek aktörlerin toplamı değildir. Gerçek bütünlük, aktörlerin üzerinde yükseldiği ilişkiler ağıdır. Bankaların tek tek incelenmesi, sistemin yalnızca parçalarını göstermektedir. Oysa dolaşımı belirleyen şey parçaların kendisi değil, parçalar arasında kurulan zorunlu bağlantılardır. Likidite sistemi bu anlamda bankaların değil, bankalar arasındaki ilişkinin ontolojisidir. İnceleme nesnesini aktörlerden ilişkilere kaydıran bu yaklaşım, finansal sistemi teknik piyasa analizinden çıkararak sistem ontolojisinin konusu hâline getirir.
1.3. Diyalektik İlişkinin Koşulu Olarak Ortak Töz
Her diyalektik yapı, karşıt unsurların aynı sistem içerisinde birbirini üretmesiyle karakterize edilir. Fakat karşıtlık tek başına diyalektik oluşturmaz. Birbirinden tamamen kopuk iki karşıt unsur, yalnızca ayrı varlıklar olarak kalır. Diyalektik ilişkinin kurulabilmesi için karşıtları birbirine bağlayan ortak bir zemin, başka bir ifadeyle ortak bir töz bulunmalıdır. Bu töz, karşıt kutupların üzerinde yükseldiği ve onları aynı bütünün parçaları hâline getiren temel varlık koşuludur. Böyle bir ortaklık bulunmadığında karşıtlık yalnızca dışsal bir farklılık olarak kalır; içsel bir birlik oluşturamaz.
Bankalar arası likidite sistemi tam da bu problem üzerinden yeniden okunmalıdır. İlk bakışta birbirine karşıt birçok unsur bulunmaktadır. Likidite açığı ile likidite fazlası, borçlu ile alacaklı, risk ile güven, rekabet ile iş birliği, merkezî konum ile bağımlı konum birbirine zıt kategoriler gibi görünmektedir. Fakat bu karşıtlıkların tamamı aynı sistem içerisinde birbirine dönüşebilmekte ve birbirini sürekli yeniden üretebilmektedir. Böyle bir dönüşümün mümkün olabilmesi, bütün bu karşıtlıkların aynı ontolojik zemin üzerinde bulunmasını gerektirir. Dolayısıyla asıl soru, bankalar arası likidite sisteminin ortak tözünün ne olduğudur.
İlk akla gelen aday paradır. Çünkü sistem para üzerinden işlemektedir. Ancak dikkatli incelendiğinde paranın ortak töz olamayacağı görülür. Para tek başına hareket üretmez; belirli ilişkiler içerisine girdiğinde anlam kazanır. Aynı miktarda para farklı koşullarda tamamen farklı sistemsel etkiler doğurabilir. Para, ilişkinin gerçekleştiği araçtır; ilişkiyi mümkün kılan temel değildir. Dolayısıyla ortak tözü para olarak belirlemek, sistemin taşıyıcısını sistemin kurucu ilkesiyle karıştırmak anlamına gelir.
Benzer biçimde rezervler de ortak töz değildir. Rezervler sistem içerisinde belirli teknik işlevler yerine getirir; ödeme kapasitesini destekler, zorunlu karşılık mekanizmasını oluşturur ve kısa vadeli likidite yönetimini mümkün kılar. Buna rağmen rezervler de yalnızca dolaşımın belirli anlarında ortaya çıkan niceliksel biçimlerdir. Rezerv miktarı değişebilir, artabilir veya azalabilir; fakat sistem rezervlerden önce de, rezervlerden sonra da dolaşım mantığını korumaktadır. Demek ki rezerv de sistemi kuran değil, sistem tarafından kullanılan bir organizasyon biçimidir.
Merkez bankasının ortak töz olduğu iddiası da benzer güçlükler taşır. Merkez bankası birçok durumda likiditeyi düzenleyen en önemli aktördür; ancak sistem onun iradesinden ibaret değildir. Bankalar kendi aralarında merkez bankası doğrudan taraf olmadan da likidite alışverişi yapabilirler. Ayrıca merkez bankasının müdahaleleri bile dolaşımın tamamen dışında gerçekleşmez; tam tersine mevcut dolaşım mantığını düzenleyen özel müdahaleler olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla merkez bankası sistemi kuran töz değil, sistem içerisinde işlev gören kurumlardan biridir.
Karşıtlıkların tamamını aynı zeminde birleştirebilen tek aday, tek tek nesnelerden veya kurumlardan bağımsız olarak varlığını sürdüren dolaşımın kendisidir. Açık ile fazla ancak dolaşım içerisinde anlam kazanır. Borçlu ile alacaklı ancak dolaşım sayesinde ortaya çıkar. Güven, risk, faiz, rezerv, merkez bankası ve bilanço ilişkileri ancak dolaşım devam ettiği sürece sistemsel gerçeklik kazanır. Böylece ortak tözün belirli bir nesne değil, bütün nesneleri birbirine bağlayan akış olduğu anlaşılır. Bankalar değişebilir, rezerv miktarları değişebilir, faiz oranları değişebilir; fakat sistem bütün bu değişimleri aynı akış içerisinde yeniden örgütlemeye devam eder. İşte diyalektik ilişkinin gerçek zemini de tam olarak burada kurulmaktadır.
1.4. Para, Rezerv ve Merkez Bankasının Töz Değil Organizasyon Biçimi Olması
Ortak töz arayışı, doğal olarak sistemi oluşturan en görünür unsurlara yönelir. Bankalar arası likidite denildiğinde akla ilk gelen para, rezervler veya merkez bankasıdır. Çünkü sistemin bütün görünür hareketleri bu unsurlar etrafında gerçekleşmektedir. Fon transferleri para üzerinden yapılmakta, yükümlülükler rezervler aracılığıyla yerine getirilmekte ve merkez bankası bütün bu sürecin düzenleyici kurumu olarak görünmektedir. Dolayısıyla ilk sezgi, sistemi ayakta tutan temel varlığın da bunlardan biri olduğu yönündedir. Fakat görünür olmak ile kurucu olmak aynı şey değildir. Bir yapının en belirgin unsuru, çoğu zaman onun en temel ilkesi değildir. Ontolojik çözümleme tam da bu ayrımı yapabilme becerisidir.
Paranın töz olarak kabul edilmesi ilk bakışta oldukça ikna edici görünmektedir. Sonuçta bütün işlemler para üzerinden gerçekleşmektedir. Bankalar birbirlerine para borç verir, para alırlar, para transfer ederler ve bütün hesaplamalar para cinsinden yapılır. Ne var ki biraz daha dikkatli düşünüldüğünde paranın sistemi açıklamak yerine sistem tarafından açıklanması gereken bir unsur olduğu görülür. Çünkü para kendi başına herhangi bir hareket üretmez. Aynı miktardaki para, tamamen durağan biçimde yıllarca bir hesapta bekleyebilir; aynı para çok kısa süre içerisinde yüzlerce işlem içerisinde dolaşabilir. İki durumda da para miktarı aynıdır; değişen şey paranın kendisi değil, dolaşım ilişkisidir. Demek ki sistemi kuran ilke para değildir; paranın hangi ilişki içerisinde hareket ettiği ve hangi zorunluluk altında dolaştığıdır.
Benzer bir problem rezerv kavramında da karşımıza çıkar. Rezervler teknik anlamda bankacılık sisteminin güvenlik tamponudur. Günlük ödeme sisteminin çalışması, zorunlu karşılıkların korunması ve kısa vadeli yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi bakımından vazgeçilmezdir. Bununla birlikte rezervler de sistemin ontolojik temeli olamaz. Çünkü rezerv, hareketin belirli bir anındaki niceliksel görünümüdür. Artabilir, azalabilir, yeniden dağıtılabilir, hatta merkez bankası politikalarıyla tamamen farklı seviyelere taşınabilir. Bütün bu değişikliklere rağmen sistem aynı dolaşım mantığını koruyabilmektedir. Eğer rezerv gerçekten töz olsaydı, rezerv miktarındaki her değişim sistemin mantığını da değiştirmeliydi. Oysa değişen yalnızca organizasyon biçimidir; dolaşımın kendisi varlığını sürdürmektedir.
Merkez bankası da benzer biçimde çoğu zaman sistemin merkezî ilkesi olarak görülmektedir. Faiz oranlarını belirleyen, son kredi mercii olarak fon sağlayan, rezerv politikasını yöneten ve para politikasını şekillendiren kurum olması nedeniyle merkez bankasının bütün sistemi kurduğu düşünülebilir. Fakat bu düşünce de görünür güç ile ontolojik kuruculuğu birbirine karıştırmaktadır. Merkez bankası, dolaşımı yönlendirebilir; fakat dolaşımın yerine geçemez. Hatta merkez bankasının bütün müdahaleleri, dolaşımın zaten var olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Müdahale edilen şey dolaşım değildir; dolaşımın belirli organizasyon biçimleridir. Başka bir ifadeyle merkez bankası, akışı yaratmaz; akışın yönünü düzenler. Düzenleyen ilke ile düzenlenen ilke aynı şey değildir.
Faiz oranları da benzer şekilde kurucu ilke olarak düşünülebilir. Çünkü bankaların borç verme davranışını doğrudan etkileyen temel araçlardan biri faizdir. Ancak faiz de töz değildir. Faiz, akışın maliyetidir; akışın kendisi değildir. Akış bulunmadan faiz hesaplanamaz. Borç ilişkisi bulunmadan faiz oluşamaz. Hareket ortadan kalktığında faiz kavramı da anlamını kaybeder. Dolayısıyla faiz, akışın ön koşulu değil; akışın türevidir. Türevin töz hâline getirilmesi, sistemi kendi sonucu üzerinden açıklamaya çalışmak anlamına gelir.
Bütün bu örnekler ortak bir sonuca işaret etmektedir. Para, rezerv, faiz ve merkez bankası gibi kavramlar sistemi oluşturan temel ilkeler değil, sistemin farklı organizasyon biçimleridir. Organizasyon biçimi değişebilir; fakat organizasyonun dayandığı ilişki devam ettiği sürece sistem de varlığını sürdürür. Aynı akış farklı rezerv rejimleri altında çalışabilir; farklı faiz politikaları altında devam edebilir; hatta farklı merkez bankası uygulamalarıyla yeniden organize edilebilir. Değişmeyen tek unsur, aktörleri birbirine bağlayan dolaşım zorunluluğudur.
Ontolojik çözümlemenin amacı tam da burada belirginleşmektedir. İncelenen şey artık para miktarı, rezerv seviyesi veya merkez bankası politikası değildir. Bunların tamamını mümkün kılan daha derin ilke araştırılmaktadır. Yüzeyde görülen her unsur, kendisini mümkün kılan başka bir yapının görünüşüdür. Para görünür; rezerv görünür; merkez bankası görünür; fakat bunların tamamı görünmeyen ortak bir hareket biçimi içerisinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle tözün belirli bir ekonomik nesne içerisinde değil, ekonomik nesneleri sürekli ilişkiye sokan ilkenin kendisinde aranması gerekir.
1.5. Deleuzecü Anlamda Töz Olarak Akış
Paranın, rezervin, faizin ve merkez bankasının ortak töz olamayacağı gösterildiğinde geriye tek bir aday kalmaktadır: akış. Burada akıştan kastedilen şey yalnızca paranın fiziksel olarak bir hesaptan diğerine aktarılması değildir. Akış, aktörlerin birbirlerine göre konumlarını sürekli yeniden kuran, sistemi durağan olmaktan çıkaran ve bütün ekonomik ilişkileri aynı dolaşım ağı içerisinde birbirine bağlayan temel ontolojik ilkedir. Bu nedenle akış, gerçekleşmiş işlemlerin toplamı değil; işlemleri mümkün kılan ilişkisellik biçimidir.
Deleuzecü anlamda akış, belirli bir başlangıç ve bitiş noktası bulunan doğrusal hareket değildir. Daha çok sürekli yeniden yön değiştiren, engellerle karşılaşan, yoğunlaşan, seyrekleşen, bölünen ve yeniden birleşen dinamik bir oluş sürecidir. Bankalar arası likidite sistemi tam da böyle çalışmaktadır. Likidite bir bankadan diğerine geçerken yalnızca yer değiştirmez; aynı anda yeni borç ilişkileri kurar, risk dağılımını değiştirir, faiz oluşumunu etkiler, güven üretir, pozisyonları yeniden düzenler ve sistemin tamamını başka bir denge noktasına taşır. Hareket eden şey yalnızca para değildir; hareket eden sistemin kendisidir.
Böyle düşünüldüğünde bankalar artık bağımsız ekonomik varlıklar olmaktan çıkar. Her banka, akışın belirli bir yoğunlaşma noktası hâline gelir. Likidite fazlası bulunan banka, akışın geçici olarak toplandığı düğüm noktalarından biridir. Likidite açığı yaşayan banka ise akışın yöneldiği başka bir düğüm noktasıdır. Aktörlerin kim olduğu ikincil önem taşır; belirleyici olan akışın hangi doğrultuda örgütlendiğidir. Dolayısıyla sistemi anlamanın yolu bankaları incelemekten değil, bankaların içerisinde bulunduğu akış geometrisini çözümlemekten geçmektedir.
Akışın töz olarak kabul edilmesi, sistemin zaman anlayışını da değiştirir. Durağan sistemlerde zaman dışsal bir ölçü birimidir; olaylar zaman içerisinde gerçekleşir. Akış merkezli sistemlerde ise zaman, hareketin kendisi tarafından üretilir. Her yeni dolaşım ilişkisi sistemi başka bir ana taşır; her dengeleme yeni bir zamansallık oluşturur; her likidite transferi sistemin tarihini yeniden yazar. Böylece sistem, zaman içerisinde hareket eden bir yapı olmaktan çok, hareket ederek kendi zamanını üreten bir yapı hâline gelir.
En önemli sonuç ise aktörlerin sistemi yönetmediğinin anlaşılmasıdır. Bankalar akışı üretmez; akış bankaların davranış alanını üretir. Merkez bankası akışı yaratmaz; akış merkez bankasının müdahale gerekçelerini üretir. Faiz akışı belirlemez; akış faizin hangi seviyede oluşacağını belirleyen koşulları meydana getirir. Nedensellik yön değiştirmektedir. Görünürde aktörler sistemi yönetmektedir; ontolojik düzeyde ise sistem, akışın kendi zorunluluğu aracılığıyla aktörlerin davranışlarını belirlemektedir.
Akışın töz olarak kabul edilmesiyle birlikte bankalar arası likidite ilişkisi artık teknik finansın sınırlarını aşmaktadır. İnceleme nesnesi belirli ekonomik araçlar değil, onların üzerinde yükseldiği dolaşım mantığıdır. Sistemin gerçek birliği belirli kurumlarda değil, kurumların tamamını birbirine bağlayan sürekli hareket ilkesinde bulunmaktadır. Böylece bankalar arası likidite sistemi, ekonomik bir piyasadan çok, akışın ontolojik örgütleniş biçimi olarak yeniden tanımlanabilir. Bu tanım, yalnızca bankacılık sistemini açıklamakla kalmaz; hareket, dolaşım ve karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu bütün sistemlerin aynı ontolojik gramer içerisinde okunabileceğini de göstermeye başlar.
1.6. Rasyonalitenin Öznel Akıldan Akış Zorunluluğuna Kayması
Ekonomi teorisinin en güçlü varsayımlarından biri, sistemlerin rasyonel aktörlerin bilinçli tercihleri üzerinden açıklanabileceğidir. Buna göre bankalar, sahip oldukları bilgiyi değerlendirir, riskleri hesaplar, maliyet-fayda analizi yapar ve en yüksek getiriyi sağlayacak kararları alırlar. Finansal sistem de bu bireysel kararların toplamından oluşur. Böyle bir yaklaşımın açıklayıcı yönleri bulunsa da, bankalar arası likidite ilişkisi daha yakından incelendiğinde rasyonalitenin düşündüğümüz yerde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tek tek bankaların aldığı kararlar, çoğu zaman kendi iradelerinden çok sistemin kendileri üzerinde kurduğu zorunlulukların sonucudur.
Likidite açığı yaşayan bir banka neden borçlanır? İlk cevap, elbette ödeme yükümlülüklerini yerine getirebilmek için olacaktır. Ancak bu cevap yalnızca davranışın görünen nedenini açıklar. Daha derine inildiğinde asıl zorunluluk, bankanın ödeme yapmayı istemesi değil, ödeme yapamadığı takdirde sistem tarafından dışlanacak olmasıdır. Başka bir ifadeyle banka borçlanmayı seçtiği için sistem çalışmaz; sistemin işleyebilmesi için borçlanmak zorunda bırakıldığı ölçüde belirli davranışları sergiler. Kararın kaynağı öznel bilinç değil, sistemsel zorunluluktur.
Likidite fazlasına sahip bankanın davranışı da aynı mantıkla okunmalıdır. Dışarıdan bakıldığında fon sağlaması kendi çıkarını artırmaya yönelik bilinçli bir tercih gibi görünmektedir. Fakat fonunu sürekli sistem dışında tutan bir banka zamanla faiz gelirinden mahrum kalacak, diğer bankalarla kurduğu güven ilişkisini zayıflatacak, piyasa içerisindeki merkezî konumunu kaybedecek ve dolaşım ağının dışında kalmaya başlayacaktır. Görünürde özgür tercih gibi duran davranış, gerçekte sistem içerisinde kalabilmenin zorunlu koşuluna dönüşmektedir. Böylece rasyonalite, bireysel iradeden çok dolaşımın kendi sürekliliğini koruma refleksi hâline gelir.
Burada önemli olan nokta, bankaların bilinçsiz hareket ettiği iddiası değildir. Elbette her banka kendi stratejisini kurar, risk hesaplamaları yapar ve çeşitli alternatifler arasında seçim gerçekleştirir. Tartışılan mesele, bu stratejilerin hangi ontolojik zeminde mümkün hâle geldiğidir. Stratejiler birbirinden farklı olabilir; fakat hepsi aynı dolaşım mantığının içerisinde kurulmaktadır. Sistem değişmediği sürece seçenekler değişebilir, fakat seçeneklerin ait olduğu alan değişmez. Dolayısıyla rasyonel tercih, bağımsız bir başlangıç noktası değil; önceden kurulmuş bir dolaşım mantığının içerisinde gerçekleşen ikincil bir süreçtir.
Ekonomik davranışın çoğu zaman bireysel psikolojiye indirgenmesi de aynı nedenle eksik kalmaktadır. Banka yöneticileri değişebilir, risk algıları farklılaşabilir, piyasa beklentileri dönüşebilir; buna rağmen likidite sistemi işlemeye devam eder. Aynı yapının onlarca yıl boyunca farklı aktörlerle varlığını sürdürebilmesi, sistemin belirli kişilerin iradesine dayanmadığını göstermektedir. Aktörler değişirken dolaşım mantığının korunabilmesi, ontolojik önceliğin aktörlerde değil, ilişkilerin kendisinde bulunduğunu düşündürmektedir.
Rasyonaliteyi akış zorunluluğuna taşıyan ikinci önemli unsur ise geri besleme mekanizmalarıdır. Banka yalnızca kendi kararının sonucuyla karşılaşmaz; diğer bankaların verdiği tepkiler de başlangıçtaki kararı yeniden biçimlendirir. Bir bankanın borçlanma talebi faiz oranlarını etkiler; değişen faiz oranları başka bankaların davranışlarını değiştirir; onların davranışları tekrar ilk bankanın karar ortamını dönüştürür. Böylece başlangıçta öznel görünen karar, kısa süre içerisinde bütün sistemin ortak hareketine dönüşür. Karar artık belirli bir aktöre ait olmaktan çıkar; sistem tarafından yeniden üretilen kolektif bir davranış biçimi hâline gelir.
Rasyonalitenin bu biçimde yeniden tanımlanması önemli bir metodolojik sonuç doğurmaktadır. İnceleme nesnesi artık "banka neden böyle davrandı?" sorusu değildir. Daha temel soru şudur: "Hangi sistemsel zorunluluk bankaları sürekli aynı davranış alanına geri döndürmektedir?" İlk soru psikolojiyi ilgilendirir; ikinci soru ise ontolojiyi ilgilendirir. Bankalar arası likidite sistemini özgün kılan da tam olarak budur. Davranışları açıklayan şey tek tek aktörlerin zihni değil, bütün aktörleri aynı dolaşım mantığına bağlayan ortak zorunluluktur.
Rasyonalite, öznel bilinçten nesnel dolaşıma doğru yer değiştirmektedir. Bankalar sistemi kurmaz; sistem bankaların rasyonellik biçimini kurar. Aktörler akışın nedeni değildir; akış, aktörlerin mümkün davranış alanını belirleyen temel ilkedir. Ekonomik akıl, bireysel hesaplamaların toplamı olmaktan çıkarak akışın kendi kendini sürdürme zorunluluğunun görünür biçimine dönüşür.
Tepkiniz Nedir?