Kanalizasyon
Kentin temizliği, atığın yokluğuna değil, onun gözden uzak tutulan sürekli dolaşımına dayanır. Kristeva’nın abject kavramıyla düşünüldüğünde atık, yalnızca dışarı atılmış bir madde değildir: Temiz, düzenli ve kendine ait bir içerisi kurabilmek için dışlanması gereken, fakat tam da dışlanma işlemiyle o içerisinin sınırını belirleyen şeydir. Kimlik, özümsediklerinden olduğu kadar kendisinden uzaklaştırdıklarıyla da biçimlenir; Schmitt’in siyasal topluluğun sınırını öteki üzerinden kurmasına benzer biçimde, kent de kendisini atığa karşı tanımlar. Ne var ki atık hiçbir zaman bütünüyle dışarıda değildir: Her gün yeniden üretilir, evlerin altından geçer ve düzenin sürmesi için kesintisiz biçimde taşınmalıdır. Kanalizasyon, bu yakınlığı uzaklık gibi yaşatan maddi bir bastırma düzeneğidir; atığı görünmez kılarak onunla kurulan bağı da görünmez kılar. Lacancı anlamda bastırılanın geri dönüşüyle ilişkilendirilebilecek kanalizasyon taşması, dışarı atıldığı sanılan şeyin hâlâ içeride işlediğini açığa çıkarır. Žižek’in semptom okumasıyla söylersek taşma, düzenin dışından gelen yabancı bir arıza değil, düzenin kendi işleyişine bağımlı olduğu artığın görünür hâle gelmesidir. Kentin yüzeyi ancak altında durmadan akan şey sayesinde temiz kalır; kanalizasyon, kentin kendisinden attığı maddeyle kurduğu bağı saklama biçimidir.
Ceket
Ceket giyildiğinde bedenin sınırı değişmez; bedenin dünyaya sunduğu yüzey değişir. Özne çevresiyle yalnızca teni üzerinden karşılaşmak yerine, seçip üzerinde taşıdığı ikinci bir yüzey aracılığıyla görünür olur. Beden, kişinin en doğrudan yaşadığı ve kendisine ait saydığı varoluş alanıdır; ceket ise tarz, statü, aidiyet veya ideoloji gibi toplumsal anlamları bu alana bitiştirir. Bir kıyafetin anlamı onu giyenin niyetinden ibaret değildir: Aynı ceket başkaları tarafından saygınlık, başkaldırı ya da belirli bir gruba yakınlık işareti olarak okunabilir. Yine de özne bu yorumların karşısında bütünüyle edilgin kalmaz; toplumda dolaşan işaretler arasından seçim yapar, onları kendi bedeni üzerinde bir araya getirir ve kendisini nasıl sunacağını belirler. Böylece en kişisel tercih, ancak başkalarınca görüldüğünde işleyen toplumsal bir dile dönüşür. Ceketin taşıdığı anlam bedene değdiği yerde soyut bir aidiyet olmaktan çıkar; kişinin duruşuna, hareketine ve karşılanma biçimine karışır. Birey ile toplum burada ayrı alanlardan birbirine yaklaşmaz: Öznenin kendisine en yakın saydığı beden, toplumsal anlamın taşındığı yer hâline gelir. Ceket, bu temasın taşınabilir eşiğidir; kişi onu üzerinde taşırken toplumun kendisine nasıl yaklaşacağını da kısmen üzerinde taşır.
Mutasyon
Bir şeyin mutasyona uğradığını söyleyebilmek için onun hem sürmüş hem de değişmiş olması gerekir: Özdeşlik tümüyle kaybolursa mutasyona uğrayan bir şeyden söz edilemez; hiçbir fark doğmazsa mutasyon gerçekleşmemiştir. Değişimin sıradan bir biçim değişikliğinden ayrıldığı yer, dışarıdan eklenen bir özellikte değil, devamlılığı sağlayan yapının içinde belirmesidir. Bir canlı kendi yaşamını sürdürürken kalıtsal düzeninde oluşan değişiklik, ondan bağımsız yeni bir varlık yaratmaz; fakat sonraki çoğalmalarda neyin yineleneceğine ilişkin koşulları değiştirebilir. Tekrar böylece önceden verilmiş bir özdeşliğin kopyalanması olmaktan çıkar: Tekrarlanan yapı bir fark üretir, üretilen fark da ancak o yapıyla bağı sayesinde mutasyon olarak tanınır. Deleuze’ün fark ve tekrar düşüncesi burada iki ayrı ilkenin sonradan birleştirilmesi değildir; tekrarın kendi içinde fark üretebilmesini kavramaya imkân verir. Mutasyonun istisnai görünmesi, özdeşliği değişmeden kalmaya, farkı ise özdeşlikten kopmaya eşitleyen alışkanlığımızdan kaynaklanır. Oysa mutasyonda süreklilik, değişime rağmen korunan edilgin bir zemin değildir: Değişen şey, sürekliliğin bundan sonra nasıl kurulacağını belirleyen kuralın kendisidir. Geçmişle bağ kopmaz, fakat gelecek artık geçmişin aynı biçimde çoğalmasıyla üretilemez; mutasyon, varlığın kendi devamını sürdürürken devam etme tarzını dönüştürmesidir.
Rakam
Bir nesnenin çokluğu, bulunduğu bağlamda yaşanır; rakam ise o çokluğun sayısal ifadesini bağlamından ayırıp başka durumlara taşınabilir kılar. Pazardaki elmalarla depodaki elmalar birbirinden farklıdır, fakat miktarları rakamlarla yazıldığında aynı bilinç düzleminde karşılaştırılabilir. Rakamın gücü, şeylerin niteliklerini ortadan kaldırmasında değil, niceliği onlardan geçici olarak soyutlayıp işlemeye elverişli bir işarete dönüştürmesindedir. Aritmetiğin apodiktik kesinliğinden de buraya bir pay taşınır: Sayısal ifadeler belirli kurallar altında hesaplanabilir, doğrulanabilir ve birbirine göre sıralanabilir. Böylece bilinç, doğrudan bir arada bulunmayan şeyler arasında açık ilişkiler kurar; rakam, farklı yer ve zamanlardaki miktarları aynı düşünme alanına sokar. Yine de aritmetik ilişkinin kesinliği ile dünyadaki bir şeyin doğru sayılmış olması ayrı meselelerdir: Hesap kusursuz olsa bile neyin bir birim kabul edildiği tartışılabilir. Rakam, gerçekliği kendiliğinden kesinleştirmez; onun niceliksel bir yönünü, kesin işlemlere konu olabilecek biçimde görünür kılar.
İhmal
Boş bırakılan yer boş kalmaz: bakım görmeyen beden hastalanır, onarılmayan çatlak genişler, cevaplanmayan çağrı bir ilişkiyi değiştirir. İhmal, hiçbir şeyin yaşanmadığı bir aralık değil, sürmekte olan bir sürece yapılabilecek müdahalenin esirgendiği durumdur. Müdahale çekildiğinde süreç durmaz; kendi koşulları altında ilerler ve başka sonuçlar üretir. Üstelik ihmal edilen şey çoğu zaman önceden kurulmuş bir ilişki içinde var olur: Birine bakmak, bir yapıyı korumak veya verilen bir sözü yerine getirmek mümkün olduğu için geri çekilme anlam kazanır. Dolayısıyla ihmal, salt hareketsizlikle tanımlanamaz; gerçekleşmeyen eylemin bıraktığı yer, olup bitenin nedenlerinden biri hâline gelir. Burada değişimin yalnızca etkin bir failin dünyaya dışarıdan müdahalesiyle başladığı düşüncesi çözülür. İnsan zaten bedenler, nesneler ve ilişkiler arasında bir konum işgal eder; bir sürece katılmaktan vazgeçmesi bile o konumun etkilerini ortadan kaldırmaz. İhmalin ontolojik ağırlığı buradadır: Hiçbir şey yapmamak, bazen gerçekliğin kendi kendine nasıl değişeceğini belirleyen şeydir.
Etiket
Bir nesnenin üzerinde sayısız özellik bulunur; etiket, bunların hepsini saymak yerine seçilmiş birkaç niteliği tek bir tanınabilir kimlikte toplar. “Kırılabilir”, “organik” ya da “ikinci el” dendiğinde sözcük yalnızca nesneye iliştirilmiş olmaz: Onun nasıl taşınacağına, değerlendirileceğine veya kullanılacağına ilişkin bir beklenti de kurar. Bu bakımdan etiket, özelliklerin toplumsal dolaşımda kullanılabilir bir izdüşümüdür; çokluğu sıkıştırırken bazı nitelikleri öne çıkarır, bazılarını görünmez kılar. Nominalizmle gerilimi de burada belirir. Adlandırma dışarıdan yapılır ve seçilen sözcüğün zorunlu olarak nesnenin özünden çıktığı söylenemez; yine de isabetli bir etiket bütünüyle keyfî değildir, nesnenin belirli özelliklerine dayanır ve onlarla sınanabilir. Nesneye uymayan etiketin yanıltıcı sayılması, etiket ile etiketlenen arasında yalnızca dilsel bir bağ bulunmadığını gösterir. Onu “nominalizme en az takılan isim” kılan şey mutlak bir özü açığa vurması değil, adlandırmanın nesnedeki niteliklerden hesap vermek zorunda kalmasıdır. Etiket, nesnenin bütün hakikatini söylemez; hangi yönünün bir kimlik olarak tanınacağını belirler.
Maaş
Maaşın miktarı, yalnızca yapılmış emeğin karşılığını belirlemez; henüz yaşanmamış çalışma günlerine de önceden ekonomik bir değer atar. Ödeme ay sonunda yapılsa bile kişi ayın başında hangi zaman aralıklarının işe ayrılacağını, hangi bedensel çabanın beklendiğini ve karşılığında ne elde edeceğini bilir. Gelecek böylece yalnızca zihinde tasarlanan bir ihtimal olarak kalmaz; bugünkü uyanma saatine, yolculuğa, yorgunluğa ve dinlenme düzenine işler. Geçmişte kazanılmış ücret, şimdiki emek ve beklenen sonraki ödeme, birbirinden kopuk üç zaman olarak yaşanmaz: Maaş bunları tekrar eden bir geçim ritminde birbirine bağlar. Bilincin geçmişi hatırlama ve geleceği öngörme yetisi, bedenin hangi gün nerede bulunacağına ve ne kadar güç harcayacağına ilişkin somut bir düzene dönüşür. Dolayısıyla maaş, bilinç ile beden arasındaki ayrımı ortadan kaldırmadan ikisini aynı zamansal programa yerleştirir. İnsan gelecekteki gelirini düşünerek bugün çalışır; bugün çalışan bedeni de henüz gelmemiş ödemenin koşullarını üretir. Maaşın yaptığı, zamanı yalnızca ölçmek değil, yaşanacak zamanın bir bölümünü daha yaşanmadan ekonomik olarak bağlamaktır.
Kaldırmak
Bir şeyi kaldırdığımızda onun varlığına değil, bulunduğu yerde ne yapabildiğine müdahale ederiz. Masadan kaldırılan nesne varlığını sürdürür, fakat masadaki işlevini yitirir; yürürlükten kaldırılan kural da bir metin olarak kalabilir, ancak davranışları düzenleme gücünü kaybeder. Kaldırma eylemi bu yüzden nesneyi ilişkiler içindeki etkin konumundan çekip tekil varlığıyla baş başa bırakır. Aradaki fark önemlidir: Bir şeyin ne olduğu ile belirli bir düzende neyi etkilediği aynı değildir; etkileşimleri kesildiğinde çoğu zaman yok olmuş gibi görünmesinin nedeni, onu öncelikle yarattığı sonuçlar aracılığıyla tanımamızdır. Yine de geri çekilen şey bütünüyle ilişkisiz, değişmez bir öze dönüşmez; geçmiş ilişkilerinin izlerini taşır ve başka bir konumda yeniden etkili olabilir. Kaldırmak, tam da bu geçişi görünür kılar: Etkinliği askıya alarak varlığı ortadan kaldırmaz, varlık ile işlevin birbirine ne kadar sıkı bağlandığını açığa çıkarır. Bir düzen açısından kayıp olan şey, kaldırılanın kendisi açısından yeni bir konum ihtimali olabilir.
Ufuk
Ufka doğru yürüyen kişi bir uzaklığı kısaltır, fakat ufku kendisine yaklaştıramaz; çünkü ufuk, varılacak bir yerin değil, bulunduğu yerden görülebilen alanın sınırıdır. Buradan hareketle ona fenomenal sınır denebilir: Dünyanın bittiği noktayı değil, dünyanın bir özneye göründüğü her durumda görünmenin taşıdığı sınırı belirtir. Haritadaki çizgiler, bilgideki eksikler veya kurumların koyduğu yasaklar belirli koşullarda aşılabilir; ufuksa aşıldığı sanılan anda yeni bir görünürlük alanının kenarında yeniden belirir. Yürüyen kişi önce göremediği yeri görmeye başladığında bir bilgi sınırını geçmiştir, fakat artık görebildiği alanın da ötesi vardır. Dolayısıyla aşılabilen sınır, görünmenin sınırı değil, onun içinde daha önce erişilemeyen belirli bir noktadır. Ufkun önemi, bu yapısal koşulu son derece sıradan ve değişken bir manzarada duyulur kılmasıdır: Çatılar, tepeler ve deniz çizgisi yer değiştirir; görmenin daima bir ötesi bulunması değişmez. İnsan sınırı aştıkça ufkun geri çekildiğini sanır, oysa hareket eden ufuk değil, görünür olanla henüz görünmeyen arasındaki ilişkinin kendisidir.
Dosya
Bir olay salı günü, bir ifade cuma günü, bir karar aylar sonra ortaya çıkar; dosya bunları gerçekleşme sıralarından koparmadan aynı anda incelenebilir hâle getirir. Belgelerin içeriği değişmez, fakat aralarındaki ilişki değişir: Ayrı zamanlarda üretilmiş kayıtlar tek bir kurumsal varlığın parçaları olarak yan yana gelir. “Dosya” denen şey bu nedenle belgelerin toplamından fazlasıdır; onların birlikte okunmasını, karşılaştırılmasını ve haklarında işlem yapılmasını sağlayan düzenlemedir. Epistemolojik hamle, olayları yalnızca art arda izlemek yerine ortak bir inceleme zamanına taşımaktır. Bir belgedeki iddia ötekindeki tarihle, önceki karar sonraki tanıklıkla karşılaştırılabilir; yaşanırken dağınık görünen süreç, kurumun önünde eşzamanlı olarak durur. Rasyonelleştirme de burada içeriği baştan yazmaktan çok, içerikler arasındaki bağları görünür ve denetlenebilir kılmakla işler. Yine de dosyanın kurduğu düzen, olayların kendiliğinden taşıdığı bir düzen değildir: Hangi kayıtların içeri alındığı ve nasıl sınıflandırıldığı, neyin bilinebilir sayılacağını etkiler. Dosya, zamanı durdurmaz; farklı anlarda yaşananları tek bir bakış altında karşılaşabilir kılar.
Ter
Bedenin içinde biriken ısı, terle birlikte yüzeye çıkar; normalde görünmeyen bir düzenleme süreci ten üzerinde maddi bir iz bırakır. Ter yalnızca içeride olanın dışarı sızması değildir: Buharlaşırken bedeni serinletir, yani sınırda beliren madde iç dengenin korunmasına katılır. Böylece ten, iç dünya ile çevreyi birbirinden ayıran edilgin bir çizgi olmaktan çıkar; metabolizmanın çevreyle ilişki kurduğu etkin bir yüzeye dönüşür. Aynı iz, başkalarının bakışında farklı anlamlar kazanabilir: Emek, sıcaklık, korku veya hastalık belirtisi olarak okunabilir, fakat bunlardan hiçbirine tek başına kanıt oluşturmaz. Bedenin verdiği tepki görünürdür; tepkinin nedeni ise her zaman görünür değildir. Terin ontolojik gerilimi burada yatar: En içsel yaşamsal süreçlerden biri dışarıda belirir, çevrenin etkisi de bedenin ürettiği bir maddeyle karşılık bulur. Kişinin derisi üzerinde beliren şey, ne yalnızca içeriden gelir ne de yalnızca dışarıya aittir; ter, bedenin kendi dengesini dünyayla temas ederek kurduğunun izidir.
Şaka
“Ciddi misin?” sorusuna verilen “Evet, son derece” yanıtı, sözcüklerin anlamı değişmediği hâlde bütünüyle tersini anlatabilir. Şaka, ifadenin olağan kullanımını silmez; onu aynı anda hem ciddi bir bildirim hem de o bildirimin taklidi olarak işletir. Dinleyen kişi bir an için iki yorum arasında kalır: Söylenen şey geçerli mi, yoksa geçerliymiş gibi mi sunuluyor? Gerçekleşmiş olay tek bir olaydır, fakat ona verilen anlam iki ayrı gerçeklik düzeni kurar; gülme çoğu zaman bu düzenlerin kısa süreli çarpışmasından doğar. Trajikomik gerilim de burada güçlenir: Bir durumun nasıl olması gerektiğine ilişkin beklentiyle gerçekte olduğu şey birbirini tutmaz, ama bu uyuşmazlık şakanın içinde taşınabilir hâle gelir. Mizah kimi zaman denetleyemediğimiz çelişkilere karşı bir savunma işlevi görür; onları çözmeden, neden oldukları baskıyı bir anlığına başka türlü yaşamamızı sağlar. Şakanın en köklü hamlesi, özdeşlik ilkesini mantıksal olarak çürütmek değil, tek bir sözün veya olayın yalnızca tek bir anlam düzenine ait olması gerektiği beklentisini askıya almaktır. Aynı ifade kendisi olarak kalır; fakat hangi gerçekliğe ait olduğu bir anlığına kesinliğini yitirir.
Şantiye
Bir şantiyede yapının gelecekteki biçimi henüz yoktur, fakat temelde, iskelette, planda ve çalışan bedenlerin hareketinde şimdiden etkili olur. Orası yalnızca eksik kalmış bir bina değil, henüz gerçekleşmemiş bir biçimin mevcut malzemeyi düzenlediği geçiş alanıdır. Geçişin kavramsal özelliği, ne bütünüyle geride bırakılan hâle ne de varılacak hâle indirgenebilmesidir: Önceki durumun izlerini ve sonraki durumun koşullarını aynı anda taşır. Şantiyenin hem başlangıca hem sonuca eşit uzaklıkta olması gerekmez; onu geçiş kılan, iki ayrı zamanı şimdiki işleyişinde bir araya getirmesidir. Yapının yokluğu da bu nedenle mutlak değildir. Tamamlanmış bina orada bulunmaz, ama onun yokluğu hangi duvarın örüleceğini, hangi boşluğun korunacağını ve hangi parçanın nereye bağlanacağını belirler. Şantiyede varlık ile yokluk aynı şey hakkında çelişik hükümler olarak durmaz: Mevcut olan inşaat, mevcut olmayan tamamlanmış biçime göre kurulur. Gelecek henüz gerçekleşmemişken bugünün maddesine yön verebilir; şantiye, bu yön verişin gözle görülür hâlidir.
Protein
İnsan geçmişini yalnızca hatırlamaz; onu bedeniyle de sürdürür. Entelektüel yaşantıda bir deneyim, sonradan düşünmeyi ve algılamayı etkileyen bir iz bırakır; bedensel yaşantıda ise geçmiş, hareketin gücüne, dayanıklılığına ve mümkün oluş biçimine yerleşir. Protein bu ikinci tarihselliği düşünmek için kritik bir kavramdır: Katlanmış yapısı belirli işlevleri mümkün kılar, bedenin tekrar eden eylemler içinde kurulup yeniden kurulmasına maddi olarak katılır. Burada hafıza, geçmişin zihinde temsil edilmesi değil, geçmişte yaşananların şimdiki işlevin koşullarına dönüşmesidir. Dün bedenden geçen emek, zorlanma veya uyum, bugün bedenin yapabileceklerinden tümüyle ayrılmış değildir; tarih, düşüncenin içeriği olmaktan çıkıp varoluşun maddi örgütlenmesine karışır. Dolayısıyla insanı tarihsel kılan yalnızca “ne yaşadığını biliyor olması” değildir: Bedeni de yaşadıklarından sonra aynı beden olarak kalmaz. Protein, bedensel tarihin tek taşıyıcısı olduğu için değil, işlevin geçmiş süreçlerce biçimlenmiş bir yapıya dayanabildiğini gösterdiği için önemlidir. İnsan geçmişine sadece bilinçle dönmez; kimi zaman geçmiş, onun bugün ne yapabildiği olarak geri döner.
Şişe
Su döküldüğünde yayıldığı yüzeyin biçimini alır; şişeye konduğunda ise bulunduğu yerden ayrılıp tek bir nesne gibi taşınabilir. Değişen suyun maddesi değil, onun dünyada bulunma biçimidir. Şişe, akışkanın çevreye dağılma imkânını sınırlandırarak ona geçici bir içerisi, belirli bir hacim ve taşınabilir bir konum verir. Böylece akışkan olan şey saklanabilir, birine uzatılabilir, sayılabilir ve el değiştirebilir hâle gelir; “bir şişe su” ifadesinde tekillik yalnızca kaptan değil, kap ile içeriğin birlikte kurduğu ilişkiden doğar. Kapağın açılmasıyla akış yeniden mümkün olur: Şişe içeriğin akışkanlığını yok etmez, ne zaman ve nerede akacağını düzenler. Onun ontolojik işlevi burada belirginleşir. Kendi başına sabit bir biçimi olmayan bir içeriğe sınır çizerek onu geçici olarak tekilleştirir; sınır kaldırıldığında ise nesne gibi taşınan şey yeniden yayılabilir. Şişe, akış ile tekillik arasında, birini ötekine kalıcı olarak dönüştürmeden geçiş sağlayan maddi bir operatördür.
Sınır
İki tarafın birbirinden farklı varlıklar olarak tanınması, aralarında bir ayrım çizilebilmesine bağlıdır; sınır bu bakımdan yalnızca ayırmaz, ayırdığı şeylerin kimliğini de kurar. Ne var ki haritaya çizilen, yasayla belirlenen veya bir topluluğu tanımlamak için kullanılan sınır, gerçekliğin kendisinde zorunlu olarak bulunan bir çizgi değildir. İnsan tarafından kurulmuştur; yine de hukuk, kurumlar ve alışkanlıklar aracılığıyla sanki aşılamaz bir doğa yasasıymış gibi yaşatılabilir. Burada temsil edilen daha köklü bir sınır vardır: Varlığın her imkânı gerçekleştirememesi ve bilginin her şeyi bütünüyle kuşatamaması. Kurumsal sınırlar, denetlenemeyen bu ontolojik ve epistemolojik sınırlılığa benzer bir kesinlik üretir; fakat kendi koyduğumuz çizgileri değiştirebildiğimiz için onlar üzerinde bir kontrol duygusu da sağlar. Kolektif düzen, gerçekliğin aşılmaz sınırlarını ortadan kaldıramadığında, onların yönetilebilir temsillerini kurar. Bunun epistemolojik sonucu da açıktır: Sınır yalnızca kimin nerede bulunacağını belirlemez; neyin içeride, dışarıda, geçerli veya yabancı sayılacağını düzenleyerek bilmenin kategorilerini oluşturur. Kurulmuş bir çizgi böylece gerçek etkiler üretir, fakat etkili olması onu zorunlu kılmaz; sınırın en güçlü yanı, tarihsel bir ayrımı gerçekliğin kaçınılmaz yapısı gibi gösterebilmesidir.
Dikiş
Dikişin başladığı yerde bir ayrılık zaten vardır: İki kumaş kenarı, iki deri ucu ya da kopmuş bir bütünün parçaları birbirinden ayrılmasaydı onları dikmeye gerek kalmazdı. Birleştirme işlemi bu ayrılığı geçmişten silmez; iki parçayı, sınırları hâlâ seçilebilirken ortak bir süreklilik içinde tutar. Çoğu zaman birlik, parçaların önceden aynı yapıya ait olmasına veya aralarındaki farkın erimesine bağlı düşünülür. Dikişte ise tam tersine ayrıklık, bağın kurulacağı yeri belirler: İplik, parçaların arasından geçtiği için onları birbirine bağlayabilir. Böylece kopukluk yalnızca giderilecek bir eksiklik olmaktan çıkar, yeni bütünün nasıl kurulacağını belirleyen koşula dönüşür. Ortaya çıkan yapı ne eski kesintisiz hâlin aynısıdır ne de parçaların yan yana durmasından ibarettir; dikiş izi, aralarında bir kopma yaşandığını ve artık o kopma üzerinden birlikte sürdüklerini gösterir. Ayrı geçmişler aynı çizgide karşılaşır; dikiş, farkı ortadan kaldırmadan parçalara ortak bir devam imkânı verir.
Pil
Bir pil rafta dururken hiçbir aygıtı çalıştırmaz; yine de uygun bir devreye bağlandığında gerçekleşebilecek hareketin maddi koşullarını üzerinde taşır. İçindeki kimyasal düzen, daha önce aktarılmış enerjiyi saklar ve devre tamamlandığında bunun elektrik akımı olarak kullanılmasına imkân verir. Aristoteles’in potansiyel ile edimsel arasındaki ayrımı burada açıklayıcıdır: Pilin gücü, kullanılmadığı anda yok değildir, fakat henüz bir iş olarak da gerçekleşmemiştir. Gerçekleşmesi pilin varlığına ek olarak bağlantıya, çalışan bir aygıta ve enerjinin aktarılabileceği koşullara bağlıdır. Dolayısıyla pil, gelecekteki hareketi kendi içinde bitmiş bir olay olarak saklamaz; o olayın mümkün olmasını sağlayan hazır bir kapasite taşır. Depolamanın zamansal anlamı da buradadır: Enerjinin elde edildiği an ile kullanılacağı an birbirinden ayrılır, aradaki süre boyunca hareket bir imkân olarak korunur. Pil tükendiğinde kaybolan yalnızca mevcut bir akım değildir; henüz gerçekleşmemiş eylemler için elde tutulan maddi olanak da tükenir.
Özlem
Özlenen kişi orada değildir; buna rağmen günün ritmini, dikkatin yönünü ve karşılaşılan şeylerin anlamını değiştirebilir. Yokluk burada yaşantının dışında duran boş bir yer olmaktan çıkar; hatırlanan yakınlık ile şimdiki erişilemezlik arasındaki fark olarak hissedilir. Bir ses, sokak veya alışkanlık, mevcut olmayanı yeniden duyguya taşıyabilir; kişi gelmemiş bir mesajı beklerken ya da artık paylaşamayacağı bir olayı yaşarken yokluğun etkisiyle davranır. Özlem, var olmayan bir şeyin gizemli biçimde neden üretmesi değildir: Daha önce kurulmuş bir ilişkinin, karşı taraf bulunmadığında da öznenin içinde etkili kalmasıdır. Yine de sonuç gerçektir. Eksiklik, dikkati belirler, zamanı uzatır, kimi eylemleri erteletir, kimilerini başlatır. Böylece gerçeklik üretmek için bir şeyin her an karşımızda bulunması gerekmediği görünür olur. Özlem, varlığın bıraktığı iz ile şimdiki yokluk arasındaki gerilimin duygusal biçimidir; gelmeyen şeyin hayatımızda hâlâ yer tutabilmesidir.
İddia
Bir iddia ileri sürüldüğü anda doğru hâle gelmez; yine de doğruluğu belirlenmeden önce başkalarının hesaba katmak zorunda kaldığı bir olasılığa dönüşebilir. Adı anılan kişi cevap vermeye çağrılır, tanıklar aranır, kurumlar inceleme başlatır, kamusal bakış yön değiştirir. Böylece iddianın varlıkta karşılığı olup olmadığı henüz bilinmezken toplumda etkileri çoktan başlamış olur. Toplumsal düzen yalnızca gerçekleşmiş olgulara değil, olgular hakkında dolaşıma giren bilgilere ve beklentilere göre de işler; iddia, epistemik olanın ontolojik sonuçlar üretebildiği bu aralığı açar. Sorun tam da etkinlik ile doğruluğun birbirine karıştırılabildiği yerde doğar. Bir sözün davranışları değiştirmesi, anlattığı olayın yaşandığını kanıtlamaz; fakat iftira ve manipülasyon, çoğu kez sözün yarattığı sonuçları onun doğru olduğuna dair işaret gibi kullanır. İddia bu yüzden gerçeğin yerine geçen bir kanıt değil, gerçeğin araştırılmasını gerektiren kamusal bir müdahaledir. Onun gücü, henüz doğrulanmamış bir ihtimali ortak dünyanın içine sokmasında; tehlikesi ise o ihtimalin, sınanmadan olmuş bitmiş bir gerçek gibi yaşanabilmesindedir.