İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Günlük Freestyle 40

Gündelik nesne ve kavramları ontolojik, epistemik ve semantik düzeyde yeniden kuran 20 kısa mikro-felsefi analiz.

UUmutcan Demir18 dk okuma60 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

40GÜNLÜK FREESTYLE SERİSİ
Bölümler21Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Parmaklık

Parmaklık, özgürlüğü ortadan kaldıran değil, onu kendi daralmasının bilincine mahkûm eden engeldir; bu yüzden mutlak irade kaybından daha can yakıcı bir tutsaklık üretir. İrade bütünüyle çözüldüğünde, öznenin kaybettiği hareket imkânıyla arasındaki karşıtlık da silinir; özgürlüğün yokluğu, onu ölçebilecek etkin bir özgürlük bilinci kalmadığı ölçüde fenomenal keskinliğini yitirir. Parmaklık ise iradeyi yok etmez, ona yalnızca giderek küçülen bir manevra alanı bırakır: özne hâlâ hareket edebilir, seçebilir, yön değiştirebilir, fakat bütün bu edimler önceden çizilmiş dar bir ontolojik koridor içinde gerçekleşir. Tutsaklığın şiddeti tam da buradan doğar; özgürlüğün tamamen kaybolmasından değil, varlığını sürdürecek kadar korunup yetersizliğini sürekli hissedecek kadar sınırlandırılmasından. İrade çoğu zaman geniş imkân alanlarında görünmezleşir; çünkü rahatça gerçekleşen seçim, kendi koşullarını sorgulamaz. Alan daraldıkça irade kendi sınırına çarpar, sınırına çarptıkça kendisinin farkına varır ve bu farkındalık arttıkça kısıtlanmanın acısı yoğunlaşır. Parmaklık böylece yalnızca bedeni durduran fiziksel bir nesne değil, özgürlüğü yok etmeden ona kendi eksikliğini sürekli gösteren bir bilinç aygıtıdır: en ağır tutsaklık, hiçbir yere gidememek değil, gidebilme yetisinin hâlâ mevcut olduğu hâlde ne kadar az yere gidilebildiğini bilmektir.                                                                                                                           

Sakız

Sakız, tüketim ile tükenme arasındaki olağan bağı bozan istisnai bir nesnedir; çünkü tüketilir, fakat kullanım süreci onu doğrudan yok oluşa götürmez. Yiyeceklerin çoğunda tüketim, nesnenin beden tarafından parçalanması ve ortadan kaldırılmasıyla tamamlanır; kullanım ile bitiş aynı sürecin iki yüzüdür. Sakız ise tüketim paradigmasına dâhil olmasına rağmen bu teleolojiyi askıya alır: çiğnendikçe işlev görür, tadını ve bazı niteliklerini kaybeder, fakat maddi çekirdeği varlığını sürdürür. Böylece tüketim, nesnenin sona ermesi olmaktan çıkar ve onun üzerinde tekrarlanan bir kullanım döngüsüne dönüşür. Sakızın özgünlüğü tam da burada belirir; tüketim eylemi nesneyi bitirmek yerine onu bir süre boyunca aynı nesne olarak korur. Bu nedenle sakız, “kullanılan şey tükenir” varsayımına küçük bir ontolojik istisna üretir: kullanım gerçekleşir, haz azalır, işlev zayıflar, fakat nesne hâlâ oradadır. Tüketimin sonu burada yok oluş değil, anlam ve işlev kaybıdır; sakız bitmez, yalnızca tüketilebilirliğini yitirir.                                  

Hafıza

Hafıza geçmişi olduğu gibi saklayan bir depo değil, geçmişten seçilmiş parçaları şimdinin etkin nedenlerine dönüştüren zamansal bir kurucu mekanizmadır. Ontolojik bakımdan geçmiş artık mevcut değildir, gelecek ise henüz mevcut değildir; fiilen verilen yalnızca şimdidir. Buna rağmen insan bilinci zamanı salt bir şimdi noktası olarak yaşayamaz, çünkü deneyimini geçmiş–şimdi–gelecek biçiminde üç boyutlu bir süreklilik olarak örgütleme eğilimindedir. Hafıza tam burada devreye girer: etkin bellekte kalan izleri seçer, yeniden düzenler ve onları mevcut durumların nedenleri olarak anlamlandırır; böylece artık var olmayan geçmiş ile fiilen var olan şimdi arasında nedensel bir köprü kurar. Geçmiş bu nedenle hafızada korunmaz, her hatırlama ediminde şimdinin koşulları altında yeniden inşa edilir; fakat yeniden inşa edilen bu geçmiş, öznenin kararlarını, duygularını ve beklentilerini belirleyerek gerçek nedensel etkiler üretmeye devam eder. Gelecek de aynı yapının ileriye doğru uzatılmasıdır: hafızanın sağladığı süreklilik sayesinde şimdi, kendisini bir geçmişin sonucu ve olası bir geleceğin başlangıcı olarak kavrar. Böylece hafıza, ontolojik olarak mevcut olmayan iki zaman kipini şimdinin içinde işlevsel hâle getirir; geçmişe nedensellik, geleceğe yönelim kazandırarak üç boyutlu zaman tahayyülünü olumsal biçimde kurar. İnsan zamanı yalnızca yaşadığı için değil, hatırladığı şeyi şimdinin nedeni ve beklediği şeyi şimdinin devamı olarak örgütleyebildiği için zamansal bir varlık hâline gelir.                                                 

Virgül

Virgül, cümleyi bitirmeden anlamın akışına mikro-süreksizlik ekleyen bir sınır işaretidir; durdurmaz, fakat ayrıştırır, akışı sonlandırmadan onu bilincin işleyebileceği bölümlere ayırır. Chomsky’nin dil kuramından burada doğrudan noktalama işaretlerine ilişkin bir tez değil, daha temel bir düşünce ödünç alınabilir: insanın dil yetisi, sınırlı sayıda öğe ve kural aracılığıyla potansiyel olarak sınırsız sayıda ifade üretebilen üretici bir kapasiteye sahiptir. Bu üretkenlik, dilin kombinatoryal imkânlarının tek tek cümlelerden çok daha geniş bir olasılık alanına açılması anlamına gelir; fakat sınırlı bilişsel kapasiteye sahip bilinç, bu açık uçluluğu ancak belirli ayrımlar ve sonlu birimler üzerinden kavrayabilir. Noktalama işaretleri bu noktada Chomskyci teorinin kendisinin değil, onun işaret ettiği üretken dil yapısıyla sonlu bilinç arasındaki gerilimin felsefi bir uzantısı olarak düşünülebilir: anlam akışına kesitler koyarak potansiyel sürekliliği epistemik olarak işlenebilir hâle getirirler. Nokta bunu kesin bir kapanışla gerçekleştirir; bir anlam bütününü tamamlanmış kabul eder ve akışı sonlandırır. Virgül ise daha farklı bir ontolojik jest taşır: sınır çizer ama kapanış üretmez, kesinti yaratır ama devamlılığı ortadan kaldırmaz. Böylece bilincin ayrıştırma ihtiyacı ile varlığın ve düşüncenin sürekliliği arasında daha incelikli bir uzlaşma kurulur. Nokta, sonsuzca devam edebilecek söylem içinden sonlu bir bütün koparırken virgül, sonluluğu bizzat sürekliliğin içine yerleştirir; bilince “burayı ayrı düşün” derken aynı anda “fakat burada bitmiyor” mesajını verir. Bu nedenle virgül yalnızca sentaktik bir araç değil, süreklilik ile sınırın aynı anda korunabildiği küçük bir epistemik eşiktir.                                                    

Mantar

Mantar, tekil ve kendi başına duran bir beden gibi görünürken gerçekte yeraltındaki miselyal ağın yüzeye çıkan geçici bir tezahürüdür; görünür olan burada varlığın bütünü değil, görünmeyen bir örgütlenmenin belirli koşullarda fenomenal sınır kazanmış parçasıdır. İlginç olan, bu parçanın ontolojik olarak bütün olmamasına rağmen epistemik ve dilsel düzeyde bütünmüş gibi adlandırılmasıdır: göz, yüzeye çıkan gövdeyi sınırlar ve “mantar” der; oysa adlandırılan nesnenin maddi ve nedensel sürekliliği görünür sınırın altında devam eder. Tam da burada tasavvuftaki tecellî fikriyle güçlü bir korelasyon kurulabilir. İbn Arabî’de tecellî, görünüşün kendi başına bağımsız ve kendine yeterli bir varlık olduğu anlamına gelmez; görünür belirlenim, kendisini mümkün kılan daha temel vücûdun belirli bir surette açığa çıkışıdır ve hiçbir tekil suret kaynağını tüketmez. Bu nedenle mantarın yüzeye çıkan kısmı, mecazi olarak, tecellînin epistemolojik paradoksunu taşır: görünen şey gerçektir fakat görünenin gerçekliği, onun varlığın tamamı olduğu anlamına gelmez. Burada vâcibü’l-vücûd kavramı da daha dikkatli biçimde, özellikle İbn Sînâ’dan gelen metafizik terminoloji üzerinden düşünülürse, görünür ve mümkün belirlenimlerin varlıklarını kendi içlerinden değil daha temel bir varlık ilkesinden almalarıyla ilişkilendirilebilir; İbn Arabî’nin tasavvufî ontolojisinde ise bu ilişki daha doğrudan el-Hakk, vücûd ve tecellî ekseninde işler. Mantar böylece görünürlüğün ontolojik tamlıkla özdeş olmadığını gösteren küçük bir model hâline gelir: fenomen kendisini sınırları olan bağımsız bir bütün gibi sunar, fakat varoluşunun hakikati o sınırları aşan görünmez bir sürekliliğe bağlıdır. Tecellî tam da bunu öğretir; görünüş yanılgı olduğu için değil, hakikatin yalnızca belirli bir kesitini görünür kıldığı için eksiktir.           

Tesadüfen

“Tesadüfen”, olayın nedensiz gerçekleştiğini değil, öznenin planına ve öngörüsüne ait olmayan başka bir nedensellik zincirinin mevcut olaya eklemlendiğini belirtir. Bu yüzden tesadüf, ontolojik bir düzensizlikten çok epistemik bir kör noktadır: olayın arkasında nedenler vardır, fakat özne bu nedenlerin tümünü önceden haritalandıramadığı için kesişme anını “rastlantı” olarak adlandırır. Kaosla farkı da burada belirir. Kaos, düzenin kendisinin çözülmesi ya da öngörülebilir örüntülerin yapısal olarak dağılması anlamına gelebilirken tesadüf, düzenin sürmesine rağmen bilincin o düzen içindeki bağlantılardan birini kaçırmasıdır. İki bağımsız nedensellik hattı belirli bir anda kesişir; kesişme ontolojik olarak nedenlidir, fakat öznenin niyetinde yer almadığı için fenomenolojik olarak beklenmedik görünür. Dolayısıyla “tesadüfen” sözcüğü, evrende neden bulunmadığını değil, öznenin nedenler ağına hiçbir zaman tam erişemediğini itiraf eder. Tesadüf, düzenin yokluğu değil, düzenin bilgiden daha geniş olmasıdır.                                                                                                                                                        

Leğen

Leğen, yalnızca suyu içinde tutan bir kap değil, dağılma eğilimindeki maddeye geçici bir yerellik kazandıran sınır operatörüdür. Suyun ontolojik karakteri akışkanlık, yayılma ve bulunduğu yüzeyin imkânlarına göre biçim değiştirmedir; kendi başına sabit bir mekânsal form üretmez, çevresel koşullar tarafından sürekli yeniden dağıtılır. Leğen bu dağılmayı ortadan kaldırmaz, fakat ona çevresel bir sınır vererek akışkan maddeyi belirli bir “burada” altında toplar. Böylece su, özsel akışkanlığını korurken yerel bir dünya kazanır: iç ve dış ayrımı belirir, hacim tanımlanır, yönelim sınırlandırılır ve dağılma potansiyeli geçici olarak askıya alınır. Bu nedenle leğen, maddeyi dönüştüren değil, onun mekânsal statüsünü yeniden kodlayan bir aygıttır; dağılabilir olanı yerelleştirir, fakat yerelleştirirken onun dağılma doğasını yok etmez. Tam da bu yüzden leğen, sınırın baskıcı değil kurucu işlevini gösterir: bazen bir şeyin dünya içinde belirli bir varlık kazanabilmesi, önce onun sonsuzca yayılma ihtimalinin kesilmesine bağlıdır.                                                                                                                                       

Kararname

Kararname, sözü açıklama olmaktan çıkarıp gerçekliğin normatif sınıflandırmasını tek hamlede değiştiren kurumsal bir dil edimidir. Burada dil yalnızca mevcut olanı betimlemez; belirli bir yetki düzeni içinde statü, sınır, yükümlülük ve geçerlilik üretir. Bu nedenle kararname teorik olan ile pratik olan arasındaki alışıldık ayrımı bozar: içerik bakımından sözdür, fakat kurumsal yetkiyle birleştiği anda maddi sonuçlar doğuran bir gerçeklik operatörüne dönüşür. Austin’in performatif söz edimlerinde olduğu gibi, bazı ifadeler bir olguyu tarif etmek yerine söylenmeleriyle birlikte bir durumu meydana getirir; kararname de bunun siyasal-hukuki yoğunlaşmış biçimidir. Bir bölgenin statüsü, bir kurumun yetkisi, bir yasağın kapsamı ya da bir kişinin hukuki konumu fiziksel dünyada önce değişmek zorunda değildir; otorite tarafından geçerli kabul edilen söz, gerçekliğin toplumsal katmanını yeniden sınıflandırır ve ardından pratik sonuçları harekete geçirir. Diplomasi ve hukuk gibi alanların gücü de burada belirir: teorik sembollere, imzalara ve ifadelere kolektif olarak bağlayıcı sonuç üretme yetisi verilir. Kararname bu mekanizmanın keskin örneğidir; maddi dünyayı doğrudan değiştirmez, fakat hangi maddi durumun hangi anlam, hak ve sonuç altında değerlendirileceğini değiştirerek pratiğin yönünü belirler. Böylece söz, temsil olmaktan çıkar ve kurum tarafından yetkilendirildiği ölçüde gerçekliğin normatif mimarisine dönüşür.                                                                                                      

Isırmak

Isırmak, sıradan bir temas biçimi değildir; başka bir bedeni kısa süreliğine kendi bedensel sınırının içine çekerek mesafeyi zorla azaltan yoğun bir yakınlık eylemidir. Tam da bu nedenle yalnızca saldırganlıkla değil, özdeşleşme arzusuyla da okunabilir: sevgi, sevilenle arasındaki ayrılığı azaltmak, onu kendine mümkün olduğunca yaklaştırmak ister; ısırma ise bu yakınlaşmayı sembolik düzeyden bedensel düzeye taşır ve iki ayrı bedeni diş, ağız ve basınç aracılığıyla geçici olarak tek bir temas alanında birleştirir. Aradaki fark, özdeşleşmenin operatöründedir: sevgi yakınlığı haz, şefkat ve karşılıklılık üzerinden kurarken ısırmak aynı mesafe azaltımını acı ihtimali üzerinden gerçekleştirir. Böylece ısırma, özdeşleşme arzusunun saldırgan biçimi olarak düşünülebilir; karşıdakini yok etmeyi değil, ayrılığını kısa süreliğine ihlal etmeyi hedefler. Sevilen birini ısırma isteğinin paradoksu da buradan doğar: olumlu duygulanım öylesine yoğunlaşır ki sıradan temas biçimleri yetersiz kalır ve yakınlık arzusu daha sert bir bedensel jestle ifade edilmeye yönelir. Bu nedenle sevgi ile ısırma aynı şey değildir, fakat ikisi de belirli koşullarda aynı derin dürtüye, iki ayrı varlık arasındaki mesafeyi azaltma ve ayrılığı geçici olarak askıya alma arzusuna bağlanabilir; biri sınırı okşayarak inceltir, diğeri onu dişleriyle yoklar.                                

Bütçe

Bütçe, parayı sayan bir muhasebe tablosundan çok, gelecekteki imkânları bugünden birbirini dışlayan paylara ayıran bir ön-dağıtım rejimidir. Henüz gerçekleşmemiş harcamalar, yatırımlar, vazgeçişler ve öncelikler bütçe aracılığıyla şimdiden sınıflandırılır; böylece gelecek, açık bir olasılıklar alanı olmaktan çıkıp önceden tahsis edilmiş koridorlara bölünür. Her ayrılan pay aynı zamanda başka bir ihtimalin dışlanmasıdır: bir kaynağın eğitime ayrılması onun aynı anda savunmaya, tüketime ya da tasarrufa ayrılamaması demektir. Bütçenin gerçek ontolojik gücü de burada yatar; mevcut parayı değil, henüz var olmayan eylem kapasitesini biçimlendirir. Bu nedenle bütçe, ekonomik bir belge olmanın ötesinde geleceğe uygulanmış bir sınırlandırma tekniğidir: olasılıkları yok etmez, fakat onları karşılıklı dışlama ilişkileri içinde düzenler. Gelecek henüz gelmeden, hangi ihtimallerin gerçekleşmeye daha yakın, hangilerinin ise yapısal olarak ertelenmiş olacağı belirlenmiş olur.                                                              

Fişek

Fişek, enerjiyi yalnızca taşıyan bir nesne değil, uzun süre potansiyel durumda tutulan nedenselliği çok kısa bir zaman aralığında aktüelleştiren sıkıştırılmış bir olay düzenidir. Burada Aristotelesçi potansiyel–aktüel ayrımı teknik bir müdahale alanına dönüşür: henüz gerçekleşmemiş etki maddi bir yapı içinde korunur, belirli bir tetikleyiciyle birlikte olasılık olmaktan çıkarak yoğun ve yönlendirilmiş bir olaya dönüşür. Fişeğin özgünlüğü, insan bilincinin kendisinden bağımsız işleyen fiziksel nedenselliği ortadan kaldırmadan onun zamanını, yönünü ve başlama koşulunu kısmen belirleyebilmesidir. Böylece özne, evrenin nedensel yapısını yaratmaz; fakat zaten mevcut potansiyellerin hangi anda aktüelleşeceğine müdahale ederek kendisini nedensellik zincirinin ayrıcalıklı düzenleyicisi gibi deneyimler. Buradan ego-santrik bir yanılsama doğabilir: tetikleyiciye hükmeden bilinç, sonucu da kendisinin yarattığını sanır; oysa yaptığı şey, kendisinden önce maddede depolanmış enerji ilişkilerini belirli bir anda serbest bırakmaktır. Fişek bu nedenle insanın doğa üzerindeki hâkimiyet duygusunun küçük ama yoğun bir modelidir: özne nedenselliğin kaynağı değildir, yalnızca potansiyelin aktüele geçeceği eşiği kontrol eder; fakat tam da bu eşik üzerindeki egemenlik, ona evrenin nedenlerini yönetiyormuş hissi verir.           

İzin

İzin, eylemi meydana getiren bir neden değil, zaten fiziksel olarak mümkün olan bir davranışın kurumsal gerçekleşebilirlik statüsünü değiştiren sembolik bir operatördür. Bir kapıdan geçmek, bir alana girmek, bir işi yapmak ya da bir nesneyi kullanmak izin verilmeden önce de ontolojik anlamda mümkün olabilir; değişen şey eylemin doğa yasaları içindeki imkânı değil, toplumsal düzen içindeki meşruiyetidir. Bu nedenle izin, fiziksel ontolojiye yeni bir kapasite eklemekten çok epistemik ve normatif bir yeniden sınıflandırma gerçekleştirir: “yapılabilir” ile “yapılmasına izin vardır” arasındaki fark, maddenin değil anlam rejiminin farkıdır. Fakat kolektif yaşam tam da bu semantik ayrımlara gerçek sonuçlar bağladığı için, sembolik statü değişimi pratik gerçekliğe dönüşür. Searle’ün kurumsal olgular mantığında olduğu gibi, kolektif kabul belirli sözlere, belgelere veya rollere fiziksel özelliklerinden türemeyen yetkiler kazandırır; sembolik etkileşim düzeyinde ise aktörler birbirlerinin davranışlarını bu paylaşılan anlam ağlarına göre düzenler. Böylece izin, ontolojik mümkünlüğü değiştirmediği hâlde sanki değiştirmiş gibi işler: kişi yapabilecek olduğu şeyi “yapamaz”, yapamayacağı ilan edilen şeyi ise yaptığında yalnızca fiziksel bir hareket gerçekleştirmiş olmaz, aynı zamanda normatif bir sınırı ihlal etmiş sayılır. İznin gücü tam da burada yatar; semantik bir statüyü kolektif olarak yeterince gerçek kabul ettiğimizde, o statü davranışların sonuçlarını düzenleyerek ikinci dereceden bir gerçeklik üretir. Bu açıdan izin, sembolik düzenin kendi kurallarını doğanın zorunluluklarıymış gibi deneyimletebilmesinin küçük bir örneğidir; toplumsal meşruiyet, ontolojik zorunluluk değildir, fakat ortak kabul ağı içinde ontolojikmişçesine bağlayıcı hâle gelebilir.                       

Komşu

Komşu, yalnızca yakında duran kişi değildir; iki ayrı özel dünyanın, ayrılıklarını koruyarak aynı sınır üzerinde sürekli temas etmesidir. Onu istisnai kılan tam da bu çifte yapıdır: ne tam bir birleşme vardır ne de gerçek bir kopuş. Evler, odalar, bahçeler ve gündelik hayatlar birbirinden ayrıdır; fakat duvar, kapı, ses, koku, geçiş, bakış ve gündelik ritim üzerinden bu ayrılık sürekli olarak birbirine değmeye devam eder. Komşuluk bu nedenle ayrıklık ile temasın aynı anda sürdürülebildiği özgün bir ontolojik paradigma olarak okunabilir. Çoğu ilişkide temas arttıkça sınırların zayıflaması, ayrılık arttıkça temasın azalması beklenir; komşulukta ise sınır bizzat temasın koşuluna dönüşür. Duvar yalnızca iki alanı ayırmaz, aynı zamanda onların birbirine komşu olabilmesini mümkün kılar. Böylece sınır negatif bir engel olmaktan çıkar, iki özerk dünyanın birbirine değdiği ortak yüzeye dönüşür. Komşu bu yüzden ne yabancıdır ne de içkin bir yakındır; başkasının dünyasının hemen yanında duran, fakat ona bütünüyle girmeyen figürdür. Komşuluğun ontolojik özgünlüğü de burada belirir: ayrıklığı ortadan kaldırmadan yakınlık, yakınlığı özdeşliğe dönüştürmeden temas üretir. En yalın hâliyle komşu, iki varlığın birbirine karışmadan birbirlerinin sınırında sürekli hazır bulunabilmesidir.                                                                

Enzim

Enzim, nedeni üretmeden sürecin gerçekleşme koşullarını değiştirir; nedenselliğin toplam gücünü artırmaktan çok, onun aşması gereken eşiği düşüren ara-varlıktır. Kimyasal düzeyde reaksiyonun imkânını sıfırdan yaratmaz, zaten mümkün olan dönüşümün aktivasyon bariyerini azaltarak gerçekleşme hızını yükseltir. Bu yüzden kendi başına nedensel bir unsur olsa bile çoğu zaman daha geniş bir nedensellik zincirine hizmet eder: makro ölçekte sonuç başka bir süreç tarafından belirlenmiştir, enzim ise o sonuca ulaşmanın zamanını ve maliyetini değiştirir. Burada neden olmak ile nedeni kolaylaştırmak arasında önemli bir ayrım belirir. Enzim, olayın nihai telosunu kurmaz; fakat olayın gerçekleşme rejimini değiştirir. Bu nedenle ontolojik olarak ikincil fakat işlevsel olarak belirleyici bir konumdadır: sonuç onun tarafından yaratılmaz, fakat onsuz aynı sonuç ya çok daha geç ortaya çıkar ya da pratik olarak erişilemez hâle gelir. Enzim böylece nedenselliğin yalnızca “ne oldu?” sorusuyla değil, “hangi eşik altında, hangi hızda ve hangi maliyetle oldu?” sorularıyla da düşünülmesi gerektiğini gösterir; bazı varlıklar sonucu üretmez, sonucun mümkünlük koşullarını yeniden düzenleyerek makro-nedenselliğin kaderini değiştirir.                                                                                   

Delik

Delik, varlık ile mekân arasındaki olağan ayrımı tanımsal olarak bozan istisnai bir yapıdır; çünkü burada boşluk, yalnızca bir varlığın çevresinde bulunan dışsal uzam olmaktan çıkar ve o varlığın tanımlanabilir yapısına içeriden dâhil olur. Bir nesnenin maddesi ile onun kapladığı mekân normalde kavramsal olarak ayrılabilirken, delik söz konusu olduğunda nesnenin kimliği kısmen tam da maddesinin bulunmadığı bölge tarafından belirlenir. Yüzükteki açıklık, duvardaki oyuk ya da iğnenin gözü maddi değildir; fakat bu boşluk çıkarıldığında nesnenin biçimsel tanımı da değişir. Dolayısıyla delik, “yokluk” olmasına rağmen varlığın pozitif bir özelliği gibi davranır: mekân, varlığın içine yalnızca fiziksel olarak yerleşmez, onun ne olduğuna ilişkin tanımın parçası hâline gelir. Burada varlık ile mekân özdeşleşmez bütünüyle; daha incelikli biçimde, mekân varlığın kurucu niteliğine dönüşür. Delik bu yüzden ontolojik olarak paradoksaldır: kendisi madde değildir, fakat maddi nesnenin kimliğini belirler; bir şey değildir, fakat şeyin nasıl bir şey olduğunu tayin eder. Varlığın yalnızca sahip olduğu maddeden değil, içinde taşıdığı düzenlenmiş yokluklardan da oluşabileceğini gösteren en yalın örneklerden biridir.                                                                                                                                          

Gürültü

Gürültü, yalnızca ses miktarının artması değil, anlamlı ayrımların seçilebilirliğini azaltan ontolojik bir yoğunluktur. Ses normalde bir taşıyıcıdır; belirli bir kaynağa, işarete, söze ya da olaya bağlandığında bilinç tarafından ayrıştırılır ve anlamlandırılır. Gürültüde ise ses bütünüyle anlamsız olmak zorunda değildir; daha radikal biçimde, anlam taşıyabilecek tekil sesler birbirlerini örtecek kadar çoğalır ve işitsel alan, seçilebilir figürlerle arka plan arasındaki ayrımı kaybetmeye başlar. Böylece sorun “anlamın yokluğu” değil, anlamın erişilebilirliğinin çökmesidir. Gürültü arttıkça ses, semantik taşıyıcılığından koparak kendi maddi yoğunluğunu öne çıkarır; bilinç artık “ne söylendiğini” değil, öncelikle sesin varlığını deneyimler. Heideggerci bir çerçevede bunu Dasein’ın çözülmesi olarak değil, Dasein’ın dünyayı anlamlı göndermeler bütünü olarak açımlama kapasitesinin geçici biçimde sekteye uğraması olarak düşünmek daha isabetlidir: çevredeki şeyler birbirinden işlevsel ve anlamsal olarak ayrışmak yerine tek bir akustik kütle içinde erir. Gürültü bu nedenle sesin fazlalığından çok ayrımın yetersizliğidir; varlıklar hâlâ oradadır, sesler hâlâ üretilmektedir, fakat onların birbirinden seçilebilirliği azaldığı için dünya, anlamlı bir düzen olmaktan çıkıp yoğunlaşmış bir fenomenal yüzeye dönüşür. Gürültünün asıl şiddeti de burada yatar: sesi yok etmez, tam tersine çoğaltarak anlamın ortaya çıkabileceği boşluğu daraltır.                                                                                                                           

Çeviri

Çeviri, anlamın bir dil sisteminden diğerine taşınması değil, iki sistem arasında potansiyel ile aktüelin ters yönlü olarak yeniden örgütlenmesidir. Kaynak dilde anlam, sözcükler ve sentaktik ilişkiler içinde potansiyel hâlde bulunur; okuma ve yorumlama sırasında bu potansiyel belirli bir anlam olarak aktüelleştirilir. Fakat çevirmen bu aktüel anlamı hedef dile aktardığında onu yeniden sabit bir sonuç olarak taşımaz; hedef dilin sözcükleri, çağrışımları ve grameri içine yerleştirerek tekrar potansiyel hâle getirir. Böylece kaynakta potansiyel olan aktüelleşir, aktüelleşen anlam hedef sistemde yeniden potansiyelleşir. Bu nedenle çeviri gerçek anlamda bir “geçiş” değildir; çünkü geçen şey, bir nesne gibi özdeşliğini koruyan anlam değildir. Daha çok, iki ayrı dilsel sistemin kendi imkânları içinde aynı anlamsal çekirdeği yeniden kurması söz konusudur. Kaynak dil anlamı açığa çıkarırken hedef dil onu yeniden olasılıklar alanına dağıtır; her iki tarafta da potansiyel ve aktüel arasında ters yönlü bir çevrim işler. Çeviri bu yüzden anlamın mekânsal taşınması değil, ontolojik kip değiştirmesidir: anlam bir sistemden ötekine gitmez, birinde gerçekleşir ve diğerinde yeniden mümkün hâle gelir.                                  

Merkez

Merkez, geometrik olarak ortada bulunmaktan çok, çevresindeki konumların anlamını kendisine göre türettiren semantik bir referans sistemidir. Bir noktanın “yakın”, “uzak”, “kenar”, “çevre”, “içeri” ya da “dışarı” olarak adlandırılabilmesi, çoğu zaman önceden kabul edilmiş bir merkeze göre mümkündür; bu nedenle merkez, yalnızca mekânsal bir yer değil, ilişkileri anlamlandıran düzenleyici ilkedir. Ontolojik ağırlığı kendi konumundan değil, diğer konumların statüsünü belirleme kapasitesinden gelir. Bir alanın merkezi değiştiğinde nesneler fiziksel olarak yerlerinde kalsa bile onların anlamları değişebilir; aynı nokta bir referans sisteminde periferideyken başka bir sistemde odak hâline gelebilir. Bu yüzden merkez, varlıkları kendisine çekmek zorunda değildir; onları semantik olarak hizalaması yeterlidir. Çevre, merkezin dışındaki nötr alan değil, merkez tarafından türetilmiş ilişkisel bir kategoridir. Merkez böylece kendisi kadar çevresini de üreten bir referans operatörüne dönüşür: nerede bulunduğundan çok, başka şeylerin nerede ve ne olarak görüneceğini belirlemesiyle merkezdir.                                                 

Pazar

Pazar, nesneleri aynı yerde toplayan bir mekândan çok, farklı değer rejimlerini tek bir karşılaştırılabilirlik düzlemine zorlayan ilişkisel bir aygıttır. Bir nesnenin kullanım değeri, başka bir nesnenin kıtlığı, emeği, arzulanırlığı ya da toplumsal statüsü kendi bağlamlarında birbirinden niteliksel olarak farklı olabilir; pazar ise bu heterojen değerleri ortak bir değişim alanına sokarak aralarında oran kurulmasını mümkün kılar. Bu açıdan David Graeber’in para üzerine geliştirdiği yaklaşım çağrıştırıcıdır: para yalnızca nesnelere yapışmış nötr bir ölçü değil, borçların, yükümlülüklerin ve toplumsal ilişkilerin ölçülebilir ve devredilebilir hâle getirilmesinin aracıdır. Pazar da benzer biçimde, önceden ortak ölçüsü bulunmayan şeyleri karşılaştırılabilir kılar; farklı nitelikleri tek bir değişim gramerinde yan yana getirir. Böylece asıl işlemi nesneleri bir araya getirmek değil, aralarındaki ontolojik ve semantik farkları geçici olarak askıya alıp onları “ne kadar eder?” sorusuna cevap verebilir hâle getirmektir. Pazarın gücü tam da buradadır: değerleri yaratmak zorunda değildir, fakat farklı değer türlerini aynı hesaplanabilirlik rejimine tercüme ederek aralarında değişim ilişkisi kurar. Bu nedenle pazar, nesnelerin buluşma yeri değil, heterojen dünyaların ortak bir ölçüye zorlandığı karşılaştırılabilirlik makinesidir.                                                                                                                     

İştah

İştah, yalnızca mevcut bir eksikliğin bedensel kaydı değil, henüz mevcut olmayan bir nesnenin bedende şimdiden nedensellik kazanmasıdır. Yemek ortada bulunmasa bile onun imgesi, kokusu, beklentisi ya da zihinsel temsili salgıyı, yönelimi, dikkati ve davranışı değiştirebilir; böylece nesne fiilen mevcut olmadan önce beden üzerinde etkide bulunmaya başlar. Lacan’ın arzuyu eksiklik üzerinden düşünmesi burada açıklayıcı bir analoji sunar: arzu, sahip olunan nesneden değil, yokluğun açtığı boşluktan hareket eder ve henüz elde edilmemiş olanı öznenin mevcut yapısına etkin biçimde dâhil eder. İştah da benzer şekilde yokluğu pasif bir hiçlik olarak bırakmaz; eksik olan şeyi bedensel bir yönelimin merkezi hâline getirir. Ancak iştahı Lacancı arzuyla özdeşleştirmek doğru değildir; Lacan’da arzu biyolojik ihtiyacın ötesine geçerek Öteki, gösteren ve hiçbir nesnenin bütünüyle kapatamadığı yapısal eksiklikle ilişkilidir. İştah ise daha somut biçimde bedensel gereksinime bağlanabilir. Yine de ortak ontolojik yapı dikkat çekicidir: mevcut olmayan şey, sırf mevcut olmadığı için etkisiz değildir. Tam tersine, yokluğu sayesinde bedeni organize eder, davranışı gelecekteki bir nesneye doğru büker ve henüz gerçekleşmemiş bir karşılaşmayı şimdinin nedeni hâline getirir. İştah bu nedenle eksikliğin edilgin biçimi değil, yokluğun nedenselliğe dönüşmesidir.                                                                                       

Tabela

Tabela, mekânın üzerine sonradan eklenmiş basit bir ad değil, anonim uzamı toplumsal olarak tanınabilir tekil bir yere dönüştüren semantik eşiktir. Fiziksel yüzey tabela gelmeden önce de vardır; duvar, sokak, dükkân ya da bina maddi olarak aynı konumunu korur. Fakat adlandırma devreye girdiğinde mekân yalnızca “orada bulunan” bir şey olmaktan çıkar, ortak hafızada çağrılabilir, tarif edilebilir, bulunabilir ve başkalarına aktarılabilir bir yere dönüşür. Tabela bu nedenle mekân üretmez, fakat mekânın toplumsal kimliğini kurar. Anonim bir koordinat, isim sayesinde tekilleşir; “şurası” olmaktan çıkıp belirli bir “yer” hâline gelir. Burada dil fiziksel gerçekliği değiştirmeden onun toplumsal statüsünü dönüştürür: yüzey aynı yüzeydir, fakat artık bir adın taşıyıcısı, bir yönelimin hedefi ve kolektif tanımanın düğüm noktasıdır. Tabelanın ontolojik gücü tam da bu ikincil kuruculuktadır; var olan mekâna yeni bir madde eklemez, fakat onu başkaları için tanınabilir kılarak anonim uzamı toplumsal gerçekliğe kaydeder.                                                                                                                                            

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Günlük Freestyle 40

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    398
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.