Dünyanın Çalışma Yasaları — Rusya: Kayıt 10

Rusya’nın son iki haftasındaki 20 gelişmeden; egemenlik, failiyet, özerklik, temsil, güvenlik, kolektivite ve ontolojik kırılganlık üzerine yoğun felsefi örüntüler.

Zamanın Siyaseti

Vladimir Putin’in restorasyon sırasında yeniden tespit edilen 14. yüzyıl hükümdarı Dmitri Donskoy’un kalıntılarını ziyaret etmesi, yalnızca tarihsel bir şahsiyete gösterilen sembolik saygı olarak okunamaz. Burada asıl işleyen mekanizma, iki farklı tarihsel döneme ait egemenlik bedeninin aynı mekânsal düzlemde karşılaştırılabilir ve birbirine temas edebilir hâle getirilmesidir. Yüzyıllarla ayrılmış iki hükümdar, fiziksel yakınlık sayesinde aynı siyasal sürekliliğin farklı momentleriymiş gibi sunulur. Böylece tarihsel kopuşlar, rejim değişimleri ve kurumsal dönüşümler arka plana itilir; bedenler arasındaki mekânsal yakınlık, siyasal varlığın zamansal devamlılığının maddi kanıtı gibi işlev görmeye başlar.

Bu tür ritüellerde beden, biyolojik bir kalıntı olmaktan çıkarak devletin ontolojik taşıyıcısına dönüşür. Donskoy’un bedeni geçmişin kapanmış bir unsuru değildir; çağdaş iktidarın kendisini bağlayabileceği somut bir tarihsel yüzey hâline gelir. Putin’in bu kalıntıların önünde konumlanması ise bugünkü siyasal öznenin geçmişteki egemenlik formuyla aynı sembolik zincire eklenmesini sağlar. Devlet sürekliliği burada hukuki belgelerden, anayasal çizgilerden ya da kurumsal ardıllıktan çok daha güçlü bir biçimde bedenler üzerinden temsil edilir. İki hükümdarın aynı fiziksel sahne içerisinde kurulması, tarihin kesintili yapısını örter ve egemenliğin sanki tek bir siyasal bedenin yüzyıllara yayılmış farklı tezahürlerinden ibaret olduğu izlenimini üretir.

Mekânın bu süreçteki işlevi özellikle önemlidir. Aynı mekânda bulunmak, farklı zamanlara ait varlıklar arasında sahte fakat psikolojik olarak güçlü bir eşzamanlılık yaratır. Normal koşullarda Donskoy ile Putin arasında yüzlerce yıllık kronolojik mesafe vardır; ritüel ise bu mesafeyi mekânsal yakınlık aracılığıyla sıkıştırır. Geçmiş, artık yalnızca geride bırakılmış bir dönem olarak değil, şimdiki zamanın fiziksel olarak temas edebildiği bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Böylece lineer zaman anlayışının temel varsayımı olan “geçmiş ile şimdi arasındaki aşılmaz mesafe” sembolik olarak askıya alınır.

Sosyopsikolojik düzeyde bunun ikinci bir etkisi ortaya çıkar. Şimdiki siyasal öznenin geçmişe doğru hareket edebildiği izlenimi, zamanın tek yönlü ve katı nedenselliğini kısa süreliğine gevşetir. Elbette fiziksel olarak geçmişe gidilmez; fakat ritüel, geçmişi şimdinin içine taşıyarak bu hareketin simülasyonunu üretir. Özne, tarihin yalnızca kendisine doğru akan bir süreç olmadığını, bugünün de geçmişe doğru sembolik olarak uzanabileceğini hisseder. Böylece kronolojik zaman, psikolojik düzeyde katı bir çizgi olmaktan çıkar ve siyasal olarak düzenlenebilir bir alan hâline gelir.

Bu nedenle Donskoy’un kalıntılarıyla kurulan temas, yalnızca geçmişin hatırlanması değil, geçmiş ile şimdi arasındaki mesafenin kontrollü biçimde yeniden düzenlenmesidir. İktidar, zamanı geri döndüremez; fakat geçmişin hangi kısmının şimdiyle yan yana getirileceğini belirleyebilir. Bu seçme ve yan yana getirme işlemi sayesinde tarih, kendiliğinden akan bir süreç olmaktan çıkıp siyasal olarak kurgulanabilen bir süreklilik formuna dönüşür. Yüzyıllar arasındaki gerçek kopuş korunurken, algısal düzeyde bu kopuşun aşılmış olduğu hissi üretilir.

Putin ile Dmitri Donskoy’un sembolik buluşmasının gücü tam olarak burada yatar: iki bedenin fiziksel yakınlığı, iki çağ arasındaki siyasal yakınlığın kanıtı gibi işletilir. Mekân, zamanın mesafesini bastırır; ritüel, tarihsel kesintiyi süreklilik olarak yeniden kodlar. Böylece geçmiş, yalnızca hatırlanan bir şey değil, bugünkü iktidarın içine yeniden yerleştirilebilen ve onun meşruiyet mimarisine eklemlenebilen aktif bir siyasal malzemeye dönüşür.                                                                                                                               

İçerideki Yabancı

Mediazona’nın yeniden “yabancı ajan” siciline alınması, devletin yalnızca muhalif bir medya kuruluşunu hukuken sınıflandırması değildir; içerisi ile dışarısı arasındaki siyasal sınırın nasıl yeniden üretildiğini gösteren daha temel bir mekanizmadır. Bir kurum fiziksel olarak ülkenin içinde faaliyet gösterdiği hâlde “yabancı” olarak kodlandığında, yabancılık artık coğrafi bir konum belirtmez. Dışarısı, sınırın ötesinde bulunan sabit bir mekân olmaktan çıkarak devletin kendi içerisindeki belirli bakışları, söylemleri ve kurumları dışlama yoluyla ürettiği siyasal bir kategoriye dönüşür. Böylece egemenlik, sınırı yalnızca toprak üzerinde çizmez; toplumun kendi içindeki özneler arasında da yeniden çizer.

Klasik siyasal tahayyülde “öteki” çoğunlukla dışarıdan gelen figürdür: yabancı devlet, göçmen, işgalci veya başka bir topluluğun üyesi. Küreselleşmeyle birlikte bu basit mekânsal ayrım giderek yetersizleşir. Sermaye, bilgi, medya, hukuk normları ve kurumsal ağlar ulusal sınırları aşarken kurumların aidiyeti de yalnızca bulundukları ülkeyle açıklanamaz hâle gelir. Bağımsız bir medya kuruluşu Rusya’da kurulmuş, Rusça yayın yapıyor ve Rus toplumu hakkında haber üretiyor olabilir; buna rağmen gazetecilik normları, uluslararası medya ağları veya devlet dışı meşruiyet kaynakları üzerinden ulusal iktidarın normatif çerçevesinden kısmen bağımsızlaşabilir. Tam da bu bağımsızlaşma, içeride bulunan kurumun siyasal olarak “dışarıya” yerleştirilebilmesini mümkün kılar.

Achille Mbembe’nin sınırlar, dolaşım ve ötekilik üzerine düşüncesi bu dönüşümü kavramlaştırmak için genişletilebilir. Mbembe açısından modern siyasal düzen yalnızca mevcut yabancıyı tanımlamaz; kimin içeride sayılacağına ve kimin yabancılaştırılacağına ilişkin ayrımlar üretir. Küreselleşmiş dünyada öteki artık yalnızca sınır kapısında karşılaşılan yabancı beden değildir. Aynı toplum içerisinde yaşayan, fakat egemen normatif merkeze bütünüyle eklemlenmeyen kişi ve kurumlar da içsel ötekilik konumuna yerleştirilebilir. Mediazona vakasında göçmen bedeninin yerini kurumsal bakış alır: devletin kendi kendisini görme biçiminden bağımsızlaşan göz, fiziksel olarak içeride olmasına rağmen sembolik olarak dışarıya gönderilir.

Buradaki belirleyici mesele kuruluşun ne söylediğinden önce nereden baktığının siyasal olarak tanımlanmasıdır. Savaş ve kolluk kuvvetleri hakkında devletin tercih ettiği temsil biçiminden farklı haber üretmek, yalnızca alternatif bir anlatı kurmak değildir; devletin kendisini gözlemleme üzerindeki epistemik tekelini kırar. İktidar açısından sorun, toplum içerisinde ikinci bir gözün ortaya çıkmasıdır. Bu göz devletin kendi ürettiği kategorilerden bağımsızlaştıkça, onun içerideki meşru gözlemci statüsü tartışmaya açılır. “Yabancı ajan” etiketi tam burada epistemik bir sınır teknolojisine dönüşür: söylenen şey yanlışlanmadan önce söyleyen öznenin aidiyeti şüpheli hâle getirilir. Böylece söylemin içeriğiyle mücadele etmek yerine söylemin kaynağı siyasal topluluğun dışına itilmiş olur.

Bu nedenle “yabancı” kategorisi ontolojik olarak verilmiş bir kimlik değil, ilişkisel bir üretimdir. Mediazona’nın gerçekten başka bir coğrafyaya taşınmasına gerek yoktur; devlet onu yabancı olarak adlandırdığı anda siyasal topolojideki konumu değiştirilir. Fiziksel içeridelik ile normatif içeridelik birbirinden ayrılır. Bir kurum ülkenin sınırları içinde bulunabilir fakat ulusal bütünlüğün sembolik sınırlarının dışında konumlandırılabilir. Egemenlik böylece yalnızca “kim ülkeye girebilir?” sorusunu değil, daha radikal biçimde “ülkenin içinde bulunanlardan hangileri gerçekten içeriye aittir?” sorusunu yönetmeye başlar.

Küreselleşmenin paradoksu da burada belirginleşir. Sınırlar ekonomik, teknolojik ve iletişimsel düzeyde geçirgenleştikçe siyasal sistemler sınırı ortadan kaldırmak yerine onu içeriye doğru çoğaltabilir. Dışarısı küçülmez; toplumun içine dağılır. Gazeteci, sivil toplum örgütü, akademik kurum veya bağımsız medya ağı artık yabancılığın taşıyıcısı hâline gelebilir. Böylelikle klasik “biz ve onlar” ayrımı devletler arasındaki yatay bir karşıtlık olmaktan çıkarak aynı toplumun içerisinde dikey biçimde yeniden kurulabilir.

Mediazona’nın “yabancı ajan” ilan edilmesi bu yüzden yalnızca medya üzerindeki baskının örneği değildir. Daha derinde, egemenliğin ötekini üretme kapasitesinin küreselleşmiş koşullara uyarlanmasıdır. Devlet, dışarıdaki düşmanı sınırın ötesinde bulmak zorunda değildir; kendisini içeriden fakat kendi gözleriyle görmeyen bakışı yabancılaştırarak dışarısını içeride yeniden kurabilir. Yabancılık böylece mekânsal mesafeden kopar ve siyasal aidiyetin negatif biçimine dönüşür: öteki artık dışarıda bulunan değil, içeride bulunmasına rağmen içeriden sayılmayandır.                                                     

Koordinasyonun Ontolojisi

Moskova bölgesindeki stratejik bir tesise yönelik olduğu açıklanan 35 FPV dronluk saldırı planında dikkat çekici olan yalnızca araçların sayısı değildir; henüz fiilen saldırı gerçekleştirmemiş otuz beş ayrı nesnenin, gelecekte kurulacağı varsayılan koordinasyon üzerinden şimdiden tek bir silah sistemi olarak kavranmasıdır. Her dron teknik olarak bağımsız bir nesnedir, fakat planlanan ortak eylem onların ontolojik statüsünü değiştirir. Burada tekillik, nesnenin fiziksel sınırlarıyla değil, gelecekte başka nesnelerle kuracağı ilişki üzerinden yeniden tanımlanır. Böylece henüz gerçekleşmemiş bir koordinasyon, mevcut varlıklara bugünden kolektif kimlik yükler.

Bu durum tekil ontolojiden etkileşim ontolojisine geçişi görünür kılar. Bir dron yalnız başına belirli bir menzile, yük kapasitesine ve yönelime sahip teknik bir varlıktır; otuz beş dronun eşzamanlı veya ardışık biçimde örgütlenmesi ise bu tekil özelliklerin basit toplamından farklı bir gerçeklik üretir. Kolektif kapasite, parçaların kendi başlarına sahip olmadığı yeni bir etkinlik düzeyi meydana getirir. Dolayısıyla bütün, önceden mevcut bir öz değil; ilişkiler aracılığıyla üretilen emergent bir yapıdır. Nesneleri “bir saldırı sistemi” hâline getiren şey fiziksel benzerlikleri değil, ortak hedef, zamanlama, yönelim ve koordinasyon ağıdır.

Daha ilginç olan, bu kolektif kimliğin henüz gelecekteki bir eyleme dayanmasıdır. Saldırı gerçekleşmeden önce bile güvenlik aygıtı, parçaları gelecekteki etkileşimleri üzerinden okur. Zaman burada ontolojik sınıflandırmanın içine girer: gelecekte kurulacak ilişki, bugünkü nesnenin ne olduğu konusunda belirleyici hâle gelir. Her dron yalnızca “şimdi ne olduğu” üzerinden değil, “hangi koordinasyona dâhil olacağı” üzerinden tanımlanır. Böylece gelecek, henüz gerçekleşmemiş olmasına rağmen şimdinin varlık kategorilerini örgütleyen etkin bir neden gibi çalışır.

Aynı mantık insan topluluklarına da uygulanabilir. Sekiz kişinin ortak bir saldırı planı içinde değerlendirilmesi, bireysel failiyetlerin kolektif niyet üzerinden yeniden kodlanması anlamına gelir. Birbirinden ayrı özneler, planlanan müşterek eylem aracılığıyla tek bir operasyonel bütünün parçalarına dönüşür. Güvenlik mantığı açısından tehdit, yalnızca tek tek bireylerin sahip olduğu kapasitede değil, aralarındaki ilişkinin üretebileceği toplam güçtedir. Bu nedenle modern güvenlik rejimi çoğu zaman yalnızca nesneleri veya kişileri değil, ilişkileri, ağları ve koordinasyon ihtimallerini de gözetim nesnesi hâline getirir.

Buradan daha geniş bir sosyopsikolojik sonuç çıkarılabilir. Kolektif kapasitenin tehdit üretme potansiyeli sürekli vurgulandığında, etkileşimin kendisi nötr bir toplumsal ilişki olmaktan çıkarak şüphe kategorisine yaklaşabilir. Elbette her kolektif ilişki tehdit olarak kodlanmaz; fakat güvenlik söylemi, örgütlenme, ağ kurma ve koordinasyon gibi kavramları tehdit ihtimaliyle sık sık yan yana getirdiğinde, toplumsal ilişkilere karşı düşük yoğunluklu bir ihtiyat kültürü üretir. Böyle bir atmosferde birey yalnızca eylemlerinden değil, hangi ağlara bağlandığından, kimlerle ilişki kurduğundan ve hangi kolektif yapıların parçası olduğundan hareketle değerlendirilmeye başlanabilir.

Sonuçta burada görülen şey yalnızca başarısız olduğu açıklanan bir saldırı planı değil, kolektivitenin nasıl ontolojik olarak kurulduğuna dair daha genel bir mekanizmadır. Otuz beş ayrı araç, gelecekteki etkileşimleri sayesinde tek bir silaha; sekiz ayrı birey, ortak yönelimleri sayesinde tek bir operasyonel aktöre dönüşür. Tekil varlıkların değeri kendi içlerinde sabit değildir; ilişkiye girdikleri anda yeni bir varlık düzeyi üretirler. Fakat kolektifliğin en görünür biçimde tehdit bağlamında temsil edilmesi, etkileşimin kurucu gücüyle onun siyasal olarak tehlikeli sayılması arasında gerilim yaratır. Modern güvenlik düzeni tam da bu gerilim üzerinde çalışır: ilişki, bir yandan gücü üreten şeydir; diğer yandan bu nedenle en yoğun biçimde denetlenmesi gereken şey hâline gelir.                                                            

Mülkiyetin Gücü

Putin’in yeterince korunmadığı düşünülen kritik altyapının yönetimini güvenlik gerekçesiyle geçici olarak devlete devretmeye izin veren düzenlemesi, mülkiyet ile egemen tasarruf arasındaki ilişkiyi alışılmış biçiminin tersinden kurar. Burada sahiplik, yalnızca hukuken bir nesnenin maliki olmakla tamamlanmış sayılmaz; o nesnenin sürekliliğini sağlayabilecek kapasiteye sahip olmak da mülkiyet iddiasının fiilî koşullarından biri hâline gelir. Koruma kapasitesinin yetersizleştiği yerde tasarruf yetkisinin başka bir aktöre aktarılabilmesi, mülkiyeti statik bir aidiyet ilişkisinden çıkarıp varlığı sürdürme kudretine bağlar. Tommaso Campanella’nın ontolojisi üzerinden okunduğunda bu düzenleme, özellikle güç ile varlığın devamlılığı arasındaki bağ bakımından daha temel bir felsefi anlam kazanır.

Campanella’ya göre var olan her şey, ontolojik olarak üç temel primalitas aracılığıyla düşünülebilir: güç (potentia), bilgelik/bilme (sapientia) ve sevgi (amor). Bunlar sonradan varlığa eklenen nitelikler değil, var olmanın kendisini mümkün kılan asli kiplerdir. Bir varlık belirli ölçüde güç sahibidir; çünkü kendisini gerçekleştirebilmesi ve sürdürebilmesi gerekir. Belirli ölçüde bilir; çünkü kendi varlığıyla ve çevresiyle bir tür ilişki kurmadan eylemesi mümkün değildir. Belirli ölçüde sever; çünkü kendi varlığını korumaya, devam ettirmeye ve kendisine uygun olanı muhafaza etmeye yönelir. Campanella açısından kudret, bilgi ve sevgi böylece birbirinden tamamen kopuk yetiler değildir: varlığın kendisini bilmesi, istemesi ve sürdürebilmesi aynı ontolojik devamlılığın farklı boyutlarıdır.

Bunlar arasında potentia, söz konusu haber açısından belirleyici kavramdır. Güç yalnızca başka varlıklara hükmetmek veya onları zorlayabilmek anlamına gelmez; daha temel düzeyde, bir şeyin kendi varoluşunu gerçekleştirebilme ve sürdürme kapasitesidir. Bir varlık, kendisini muhafaza edecek hiçbir kudrete sahip değilse onun varoluş tarzı da aynı ölçüde eksikleşir. Campanella’nın ontolojik şemasında kudretsizlik, salt pratik bir başarısızlık değil, varlığın kendi gerçekleşme derecesindeki bir noksanlıktır. Dolayısıyla güç, mevcut bir varlığın üzerine eklenen dışsal bir özellikten ziyade, onun var olmaya devam edebilmesinin içkin koşullarından biri olarak anlaşılabilir.

Mülkiyet de benzer biçimde yalnızca dışsal bir hukuk ilişkisi olarak değil, özne ile nesne arasında kurulan genişletilmiş bir özdeşlik ilişkisi olarak düşünülebilir. “Benim” denilen şey, yalnızca hukuken adıma kayıtlı olan değildir; irademin, tasarrufumun ve koruma kapasitemin uzandığı alanın bir parçasıdır. Mülk, öznenin maddi dünyaya doğru genişlemesidir: kişi veya kurum, nesneyi kendi eylem alanına dâhil eder ve onun geleceği üzerinde belirleyici olma iddiasında bulunur. Sahip olmak bu anlamda nesneyi yalnızca edinmek değil, onun sürekliliğini kendi failiyetinin kapsamına almaktır.

Campanellacı ontolojiyle kesişim burada belirginleşir. Bir aktör bir altyapıyı “kendisinin” sayıyor fakat onu saldırı, sabotaj veya yıkım karşısında koruyacak yeterli gücü üretemiyorsa, mülkiyet ilişkisinin içkin olarak talep ettiği sürekliliği gerçekleştiremiyor demektir. Hukuki malikiyet devam etse bile ontolojik-fonksiyonel özdeşleşme zayıflar: nesne öznenin mülküdür, fakat özne mülkün varlığını kendi kudretiyle güvence altına alamamaktadır. Böylece mülkiyetin iki katmanı ayrışır. Bir tarafta normatif aidiyet —“bu benimdir”— bulunurken, diğer tarafta ontolojik tasarruf kapasitesi —“bunun varlığını sürdürebilirim”— yer alır.

Devletin geçici yönetim devri yetkisi tam olarak ikinci katmana müdahale eder. Düzenleme, mülkiyet hakkını bütünüyle ortadan kaldırmadan fiilî tasarruf kudretini daha güçlü olduğu varsayılan aktöre aktarır. Böylelikle devletin örtük iddiası şuna dönüşür: kritik bir nesne üzerindeki tasarruf, yalnızca sahiplik belgesinden değil, o nesnenin sürekliliğini sağlayabilecek güçten türemelidir. Özel malik varlığı koruyamıyorsa, koruma işlevini üstlenebilen siyasal egemen onun yönetimini geçici olarak devralabilir. Mülkiyet burada hukuki aidiyetten kopmaz, fakat kudret tarafından koşullandırılmış bir aidiyet rejimine yaklaşır.

Campanella’nın diğer iki primalitesi de mekanizmayı tamamlar. Sapientia, tehdidi tanıma, altyapının kırılganlığını bilme ve korunma yöntemlerini örgütleme kapasitesine karşılık gelecek biçimde düşünülebilir; salt kuvvet, neyin korunacağını ve tehdidin nereden geldiğini bilmeden yeterli değildir. Amor ise varlığın kendi sürekliliğine yönelmesini, yani sahip olunan şeyin korunmaya değer kabul edilmesini açıklar. Sevgi varlığı muhafazaya yöneltir, bilgelik muhafazanın nasıl yapılacağını belirler, güç ise bu muhafazayı fiilen mümkün kılar. Kritik altyapının güvenliği açısından üçlü yapı böylece şaşırtıcı ölçüde işlevsel bir analoji üretir: korunacak nesneye bağlılık, tehdidi kavrama ve tehdide karşı koyabilme kapasitesi birbirini tamamlar.

Fakat nihai belirleyicilik yine güçtedir; çünkü bilgi ve yönelim, gerçekleşme kudreti olmaksızın nesnenin devamlılığını garanti edemez. Bir şirket altyapısının önemini bilebilir ve onu korumayı isteyebilir, fakat saldırıya karşı yeterli kapasite üretemiyorsa varlığın devamlılığını sağlayan üçüncü halka kırılmıştır. İşte devlet bu kırılma noktasında yalnızca hukuk düzenleyicisi olarak değil, eksik potentia’yı ikame eden üst varlık olarak ortaya çıkar. Özel aktörün yetersiz kudreti, kamusal kudretin müdahalesini meşrulaştıran ontolojik analojiye dönüşür.

Bu nedenle düzenlemenin altında okunabilecek daha derin ilke, “sahip olan yönetir” değil, “sürdürebilen yönetir” formülüdür. Mülkiyet nesnenin özneye ait olduğunu bildirirken güvenlik kapasitesi bu aidiyetin gerçek dünyada devam edip edemeyeceğini belirler. Campanella’nın varlığı kudret, bilgelik ve sevginin birlikteliği üzerinden kavrayan ontolojisi bu noktada mülkiyet düşüncesine taşındığında, koruyamamak yalnızca teknik bir güvenlik kusuru olmaktan çıkar: öznenin kendisine ait ilan ettiği varlıkla kurduğu özdeşliği ontolojik olarak eksik bırakır. Devletin yönetimi devralması ise hukuki malikiyeti yok etmeden, mülkiyetin süreklilik boyutunu geçici olarak daha yüksek potentia sahibi olduğu varsayılan siyasal bedene taşır. Böylece güvenlik, mülkiyetin dışındaki yardımcı bir işlev değil, onun fiilî varoluşunu mümkün kılan kurucu koşullardan biri hâline gelir.                                          

Hızın Kırılganlığı

Lojistik merkezinin gücü, binlerce ayrı hareketi tek bir düğümde yoğunlaştırabilmesinden gelir. Ozon tesislerinin dron saldırılarında hedef hâline gelmesi bu nedenle yalnızca fiziksel bir yıkım vakası değildir; modern dolaşım sistemlerinin verimlilik ile kırılganlığı aynı mimari içinde ürettiğini gösterir. Sayısız adrese dağılacak mallar önce tek merkezde toplanır, burada sınıflandırılır, yönlendirilir ve yeniden dağıtılır. Merkezileşme sayesinde dolaşım hızlanır; fakat aynı merkezileşme, ağın büyük bölümünü tek bir noktaya bağımlı hâle getirir. Akışı hızlandıran düğüm, aynı anda yıkımın etkisini yoğunlaştıran düğüme dönüşür.

Buradaki paradoks, hızın çoğu zaman yalnızca avantaj olarak düşünülmesinden kaynaklanır. Oysa hız, sistemin yapısında tarafsız bir artış değildir; dolaşımın belirli noktalarda yoğunlaşmasıyla elde edilir. Bir lojistik ağ, malların hareketini hızlandırmak için mesafeleri ortadan kaldırmaz; yalnızca bu mesafelerin örgütlenme biçimini değiştirir. Çok sayıda tekil hareket tek bir merkezden geçirilerek daha düzenli ve öngörülebilir hâle getirilir. Dolayısıyla hızlanma, akışın ontolojik olarak “daha hızlı” işlemesinden ziyade, öznenin akışı daha kısa, daha kesintisiz ve daha verimli deneyimlemesini sağlayan fenomenal bir düzenlemedir.

Bu ayrım daha radikal biçimde düşünüldüğünde hız ve yavaşlık, varlığın kendisine ait mutlak nitelikler olmaktan çıkar. Evrensel süreç kendi nedensel sürekliliği içinde işler; “hızlandık” veya “yavaşladık” dediğimizde ise çoğunlukla bu sürekliliği öznenin beklentileri, zaman ölçüleri ve işlevsel hedefleri açısından değerlendiririz. Lojistik merkezinin ürettiği hız da böyledir: dünya ontolojik olarak başka bir tempoya geçmez; yalnızca belirli nesnelerin özneye ulaşma süresi kısalır ve bu kısalma, fenomenal düzeyde hız olarak deneyimlenir. Hız böylece varlığın ritminden çok, öznenin varlıkla kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesidir.

Tam da bu nedenle fenomenal hızın bir bedeli vardır. Sistem, öznenin dünyayı daha hızlı ve daha kesintisiz deneyimleyebilmesi için dolaşımın maddi altyapısını daha yoğun düğümlerde toplamak zorundadır. Bu yoğunlaşma verimliliği artırırken aynı anda asimetri üretir. Normal koşullarda binlerce ayrı güzergâha dağılmış olması gereken mallar, kısa bir süre için tek bir merkezde bir araya gelir. Dağılım mantığı geçici olarak tersine çevrilir: gelecekte ayrışacak olan şey önce yoğunlaştırılır. Böylece dolaşımın hızlanması için yaratılan düzen, saldırı anında yıkımın da aynı ölçüde yoğunlaşmasını mümkün kılar.

Krasnodar’daki Ozon tesislerinin hedef alınması bu fenomenal asimetriyi görünür hâle getirir. Dron saldırısı yalnızca bir depo binasına yönelmez; o binada kesişen binlerce olası hareket hattına birden müdahale eder. Tek bir noktanın vurulması, fiziksel olarak orada bulunmayan çok sayıda adresin, teslimatın ve gelecekteki hareketin kesintiye uğraması anlamına gelir. Merkez böylece uzamsal olarak küçük fakat işlevsel olarak geniş bir varlıktır. Kendi sınırlarının çok ötesindeki akışları içinde taşıdığı için, aldığı darbe de kendi fiziksel sınırlarının ötesine yayılır.

Fenomenal hız ile kırılganlık arasındaki bağ burada daha açık hâle gelir. Öznenin “hızlı” olarak deneyimlediği sistem, aslında çok sayıda ilişkiyi daha az sayıda düğümde yoğunlaştırarak çalışır. Her yoğunlaşma ise potansiyel bir kırılma noktası yaratır. Verimlilik, sistemin direncinden bağımsız değildir; tersine çoğu zaman direncin belirli alanlarda azaltılması pahasına elde edilir. Ne kadar çok hareket tek bir merkezden geçirilirse, o merkezin kaybının sistem üzerindeki etkisi de o kadar büyür. Bu nedenle hız, kırılganlığın karşıtı değil, belirli koşullarda onun üretim mekanizmasıdır.

Daha genel düzeyde modern altyapının temel çelişkilerinden biri de budur. Ağlar, öznenin zamanı üzerinde hâkimiyet hissini artırırken maddi gerçekliği daha fazla merkezileştirir. Paket daha hızlı gelir, veri daha hızlı aktarılır, insan daha hızlı hareket eder; fakat bu hızın arkasında giderek daha karmaşık ve yoğun bağımlılık kümeleri oluşur. Fenomenal düzeyde zaman kazanılırken ontolojik düzeyde ilişkisel bağımlılık artar. Özne kendisini daha serbest ve daha hızlı hissederken, onu taşıyan sistem daha fazla düğüme ve daha hassas koordinasyona bağımlı hâle gelir.

Bu yüzden Ozon saldırılarının felsefi anlamı yalnızca “merkezileşme risk yaratır” önermesine indirgenemez. Daha derinde, hızın kendisinin bir algısal başarı ile ontolojik kırılganlık arasındaki değiş tokuş olduğu görülür. Akışın evrensel sürekliliği değişmez; değişen, öznenin bu akışı örgütleme ve deneyimleme biçimidir. Hızlandırılmış deneyim, bu sürekliliği belirli düğümlerde yoğunlaştırarak üretildiği için, aynı yoğunluk yıkımın da büyütülmüş biçimde ortaya çıkmasına imkân verir. Modern lojistik böylece tek bir yapıda iki karşıt sonucu birlikte üretir: dolaşımı hızlandırdığı ölçüde saldırının etkisini de merkezileştirir. Hızın vaadi ile kırılganlığın tehdidi, aynı düğümün iki ayrı yüzüdür.                 

Temasın Zamanı

Diplomaside bazı görüşmeler, konuşulan başlıklardan önce gerçekleşmiş olmalarıyla siyasal anlam kazanır. Vatikan Dışişleri Bakanı ile Sergey Lavrov’un beş yıllık aradan sonra Moskova’da yüz yüze görüşmesi tam olarak böyle bir durum üretir: normal koşullarda diplomatik temasın değeri içerdiği mesajlar, müzakereler veya somut sonuçlarla ölçülürken, uzun süreli temas yokluğu görüşmenin kendisini bağımsız bir siyasal olaya dönüştürür. Beş yıllık kesinti, aynı eylemin anlam rejimini değiştirir; konuşmak artık yalnızca bir iletişim aracı değil, başlı başına bir diplomatik edimdir.

Burada belirleyici unsur zamansal kıtlıktır. Sürekli gerçekleşen bir diplomatik temasın ontolojik ağırlığı büyük ölçüde içeriğine bağlıdır; çünkü görüşmenin gerçekleşmesi olağan kabul edilir. Temas seyrekleştikçe ise ilişkinin biçimi, taşıdığı içerikten kısmen özerkleşmeye başlar. Birbirleriyle yıllardır görüşmeyen iki siyasal aktörün yeniden aynı masaya oturması, henüz hiçbir anlaşmaya varılmasa bile ilişkinin tamamen kopmadığını fiilen ilan eder. Dolayısıyla zaman aralığı büyüdükçe “görüşme” kavramının kendisi içerik taşımaya başlar.

Diplomatik eylemin burada iki ayrı katmanı ortaya çıkar: semantik içerik ve performatif mevcudiyet. İlk katman, tarafların ne söylediğini; ikinci katman ise birbirleriyle konuşmayı kabul etmiş olmalarının ne yaptığını ifade eder. Beş yıllık sessizlik sonrasında yüz yüze gelmek, herhangi bir cümlenin anlamından önce karşılıklı tanımanın yeniden icra edilmesidir. Taraflar yalnızca mesaj alışverişinde bulunmaz; görüşmeyi gerçekleştirerek birbirlerini diplomatik muhatap olarak yeniden üretirler. Konuşmanın varlığı, konuşmanın içeriğinden bağımsız bir siyasal önerme hâline gelir: iletişim kanalı hâlâ mümkündür.

Zaman böylece diplomasiye dışarıdan eklenen nötr bir ölçü olmaktan çıkar. Aynı toplantı bir hafta önce başka bir görüşme yapılmış olsaydı sıradan bir diplomatik devamlılık olarak algılanabilecekken, beş yıllık yokluğun ardından gerçekleştiğinde tarihsel bir eşik niteliği kazanabilir. Değişen şey toplantının fiziksel formu değildir; iki diplomat yine aynı mekânda bulunur, konuşur ve ayrılır. Değişen, eylemin içine yerleştiği zamansal rejimdir. Öncesindeki sessizlik görüşmenin anlamını yoğunlaştırır ve zamanı bizzat anlam üretiminin bileşeni hâline getirir.

Mekânsal yakınlık ile zamansal mesafe arasındaki ters ilişki de burada önemlidir. Diplomatik görüşme görünüşte mekânsal bir olaydır: iki temsilci aynı yere gelir ve fiziksel olarak karşılaşır. Fakat beş yıllık kesinti, söz konusu mekânsal birlikteliğin değerini geçmişteki yokluk üzerinden üretir. Aynı odada bulunmanın siyasal yoğunluğu, tarafların o odada ne kadar uzun süredir bulunmamış olmalarıyla artar. Böylece diplomatik temasın değeri yalnızca “nerede buluştular?” sorusuyla değil, “ne kadar zaman sonra yeniden buluştular?” sorusuyla da belirlenir.

Buradan daha genel bir korelasyon kurulabilir: temaslar arasındaki süre uzadıkça, yeni temasın anlamı içerikten biçime doğru genişleme eğilimi gösterir. Elbette süre tek başına diplomatik önemi garanti etmez; fakat uzun kesinti, görüşmenin gerçekleşmesini yorumlanması gereken bağımsız bir gösterge hâline getirir. İçeriğin önemini ortadan kaldırmak yerine ona ikinci bir anlam tabakası ekler. Artık yalnızca açıklamalar analiz edilmez; masanın yeniden kurulmuş olması, temsilcilerin birbirinin karşısına oturması ve diplomatik kanalın yeniden kullanılabilmesi de başlı başına okunur.

Dolayısıyla beş yıllık ara, iki görüşme arasındaki boşluk değildir; sonraki görüşmenin siyasal anlamını biriktiren zamansal bir yapı hâline gelir. Sessizlik uzadıkça ilk temas daha fazla semantik yük taşır. Yokluk, gelecekteki karşılaşmanın değerini üretir; kesinti, yeniden başlayan ilişkinin parçasına dönüşür. Diplomasi böylece yalnızca mekân, aktör ve söylem üzerinden değil, temas ile temassızlık arasındaki zamanın örgütlenmesi üzerinden de çalışan bir anlam rejimi olarak kavranabilir.

Vatikan ile Rusya arasındaki görüşmenin özgünlüğü de burada belirginleşir: beş yıllık aralık, diplomasinin içeriğini değiştirmekle kalmadan diplomatik görüşme kavramının kendisini yoğunlaştırmıştır. Konuşulan şeylerin yanında konuşmanın yeniden mümkün olmuş olması da siyasal veri hâline gelir. Zaman uzadıkça temas, mesaj taşıyan bir araç olmaktan çıkarak kendi başına mesaja dönüşür; diplomatik eylem böylece ne söylendiğinden önce, yeniden söylenebilir bir ilişki kurulmuş olmasının anlamını taşımaya başlar.                                                                                                             

Görünür Gizlilik

İstihbarat kurumlarının paradoksu, en açık hâline birbirleriyle alenen temas ettikleri anda kavuşur. CIA Direktörü John Ratcliffe ile Rus dış istihbarat başkanı Sergey Narışkin’in Moskova’da doğrudan görüşmesi, normalde gizlilik üzerinden tanımlanan iki kurumun görünür bir diplomatik sahnede karşılaşmasıdır. Fakat burada görünürlük, gizliliği ortadan kaldırmaz. Aksine gizlilik, operasyonel bir yöntem olmaktan kısmen çıkarak görüşmenin üzerine yapışan sembolik bir değere dönüşür. Kamuoyu görüşmenin gerçekleştiğini bilir, aktörleri görür, mekânı tanır; buna rağmen “istihbarat” kategorisinin kendisi, görünür olayın etrafında görünmeyen bir anlam fazlası üretmeye devam eder.

İlk bakışta istihbarat ile doğrudan iletişim birbirinin karşıtıymış gibi düşünülebilir. İstihbarat, karşı tarafın gönüllü olarak vermediği bilgiyi gizli yollarla edinmeye; diplomatik görüşme ise bilgiyi karşılıklı olarak paylaşmaya dayanır. Oysa iki istihbarat şefinin yüz yüze gelmesi, gizlilik ile iletişimin zorunlu olarak karşıt kategoriler olmadığını gösterir. Kurumların birbirlerinden sakladıkları şeyler bulunması, birbirleriyle konuşmalarını engellemez; tersine hangi bilginin paylaşılacağına, hangisinin saklanacağına ve hangi mesajın yalnızca ima edileceğine ilişkin ortak bir sınır rejimi oluşturur. Gizlilik böylece iletişimin yokluğu değil, iletişimin sınırlarını düzenleyen biçim hâline gelir.

Bu nedenle istihbarat ilişkisinde iletişim, tam açıklık üzerine kurulmaz. Tarafların birbirlerini tamamen şeffaflaştırmaları gerekmez; hatta böyle bir durum istihbarat kurumlarının varlık mantığını ortadan kaldırırdı. İki kurumun görüşebilmesini sağlayan şey, belirli şeylerin söyleneceği kadar belirli şeylerin söylenmeyeceğinin de karşılıklı olarak bilinmesidir. Sessizlik burada iletişim dışı bir boşluk değil, iletişimin iç yapısına dâhil edilmiş negatif bir içeriktir. Söylenmeyenin varlığı, söylenenin çerçevesini belirler. Böylece gizlilik, mesajın karşıtı olmaktan çıkarak mesajın hangi sınırlar içerisinde anlam kazanacağını belirleyen ikinci düzey bir protokole dönüşür.

Ratcliffe–Narışkin görüşmesinin kamuya açık hâle gelmesi ise bu mekanizmaya başka bir katman ekler. Görüşmenin varlığı görünürdür, fakat içeriğinin önemli bölümü görünür değildir. Bu durumda “gizlilik” iki farklı düzlemde ayrışır. Birinci düzeyde operasyonel gizlilik vardır: gerçekten açıklanmayan bilgiler, yöntemler, değerlendirmeler ve pazarlıklar. İkinci düzeyde ise gizliliğin temsili bulunur: kamuoyu, içerik açıklanmasa bile bu toplantının sıradan bir diplomatik görüşmeden farklı, daha kapalı ve daha derin bir bilgi alışverişi içerdiğini varsayar. Gizlilik böylece yalnızca saklanan şeyde değil, görünür olayın nasıl yorumlandığında da yaşamaya devam eder.

Burada ilginç olan, gizliliğin görünürlük içinde işlev değiştirmesidir. Bir şey bütünüyle gizliyse sembolik olarak sergilenmesine gerek yoktur; varlığı dahi bilinmeyebilir. Fakat “CIA Direktörü ile SVR Başkanı görüştü” bilgisinin kamuya sunulduğu anda gizlilik artık yalnızca bilgiyi saklama tekniği değildir. “İstihbarat görüşmesi” ifadesinin kendisi, bilinmeyen bir içeriği temsil eden işaret hâline gelir. Kamuoyu ne konuşulduğunu bilmez, fakat tam da bilmediği için görüşmeye normal diplomatik temasın ötesinde bir anlam yükler. Gizlilik burada yokluğuyla değil, bilinçli olarak bırakılmış boşluğuyla görünür olur.

Bu durum görünürlük ile gizlilik arasında klasik ikiliği bozar. Görünür olanın gizli olamayacağı, gizli olanın ise görünürlükten kaçmak zorunda olduğu varsayımı işlemez hâle gelir. Modern siyasal iletişimde gizlilik, kimi zaman görünür bir biçimde sahnelenebilir. Aktörler kameraların önünde buluşur, görüşmenin gerçekleştiği doğrulanır, fakat içerik kapalı tutulur. Böylece görünürlük olayın varlığını doğrularken, gizlilik onun anlam alanını genişletir. Ne kadar az içerik paylaşılırsa, kamuoyu o kadar fazla ihtimali görüşmenin içine yerleştirebilir. Sır, saklanan belirli bir bilgiden çok, anlam üretimini açık bırakan bir boşluk hâline gelir.

İstihbarat kurumlarının sembolik gücü de büyük ölçüde buradan türemektedir. CIA veya SVR yalnızca bilgi toplayan bürokratik aygıtlar değildir; toplumsal imgelemde “başkalarının bilmediğini bilen kurumlar” olarak kodlanırlar. Bu nedenle temsilcilerinin açık bir görüşmesi dahi sıradan açıklık üretmez. Kurumların taşıdığı gizlilik imajı, görünür buluşmanın üzerine taşınır ve açık olayın içinde kapalı bir alan yaratır. Kameranın gösterdiği şey toplantının kendisidir; fakat kameranın gösteremediği şey toplantının esas sembolik değerini üretmeye devam eder.

Daha radikal biçimde ifade edildiğinde, burada gizliliğin operasyonel ontolojisinden sembolik ontolojisine geçiş görülebilir. Operasyonel düzeyde gizlilik, bir bilgiyi erişimden uzak tutmaktır. Sembolik düzeyde ise gizlilik, erişilemeyen bir şey bulunduğunun bilinmesidir. Birinci durumda sır, içeriktir; ikinci durumda sır, içerikten bağımsız bir ilişki biçimine dönüşür. Ratcliffe ile Narışkin’in açıkça bilinen görüşmesi tam olarak ikinci katmanı üretir: toplantının gerçekleştiği bilgisi şeffaflaşırken, “orada bizim bilmediğimiz bir şey konuşuluyor” fikri gizliliğin toplumsal işlevini korur.

Dolayısıyla iki istihbarat başkanının doğrudan iletişimi, gizliliğin yenilgisi değildir. Daha karmaşık biçimde, gizliliğin iletişimle uyumlu hâle gelmesidir. Tarafların birbirinden bilgi saklaması, konuşmayı imkânsızlaştırmak yerine konuşmanın sınırlarını kurar; görüşmenin kamuya görünür olması da sırrı ortadan kaldırmak yerine onu sembolik biçimde yoğunlaştırabilir. İstihbaratın en karakteristik özelliği böylece görünmez olmak değil, görünür olanın içinde görünmeyen bir katman üretebilmek hâline gelir. Gizlilik artık yalnızca saklanan şey değildir; herkesin gördüğü bir olayın içinde, herkesin erişemediği anlam alanının varlığını sürdürebilmesidir.                                                                                 

Aidiyetin Ayrışması

Bir sanayi tesisinin “ulusal” sayılması, onu işleten bedenlerin de aynı ulusal aidiyete sahip olduğu anlamına gelmez. Amur Gaz Kimya Kompleksi’ndeki yangında ölenlerin büyük bölümünün yabancı işçiler olması, modern sanayi düzeninde mülkiyet, üretim ve emek arasındaki aidiyet bağlarının ne ölçüde ayrışabildiğini görünür kılar. Tesis Rusya’ya aittir, üretim ulusal ekonomi ve stratejik kapasite içinde anlam kazanır, fakat bu yapının fiilen işlemesini mümkün kılan emek farklı ulusal bedenlerden gelebilir. Böylece “ulusal sanayi” kavramı, homojen bir ulusal bütünlüğü değil, sınır aşan bedenlerin tek bir üretim rejimine eklemlendiği karmaşık bir yapıyı ifade etmeye başlar.

Buradaki temel ayrım, nesnenin aidiyeti ile üretici bedenin aidiyeti arasındadır. Fabrika belirli bir devlete, şirkete veya ulusal üretim sistemine bağlanabilir; ancak onun ontolojik devamlılığını sağlayan emek gücü başka toplumsal ve siyasal aidiyetlerden taşınabilir. Bu durumda ulusal olan şey, üretimin bütün unsurlarının ortak kökeni değil; farklı kökenlerden gelen unsurların belirli bir egemenlik ve mülkiyet rejimi altında örgütlenme biçimidir. Sanayi tesisi ulusal bir nesne olarak görünürken, onu ayakta tutan emek kozmopolit bir bileşim taşıyabilir.

Bu ayrışma, modern üretimin önemli bir paradoksunu açığa çıkarır. Devletler sanayi kapasitesini çoğu zaman egemenlik, bağımsızlık ve ulusal güç üzerinden temsil eder; fabrikalar ulusal kalkınmanın, teknolojik yeterliliğin veya stratejik özerkliğin sembolleri hâline gelir. Buna karşılık aynı yapıların gündelik işleyişi uluslararası işgücü dolaşımına bağımlı olabilir. Böylece ulusal egemenliğin vitrini, ulus-aşırı emeğin maddi katkısı üzerinde yükselir. “Kendi kendine yeterlilik” imgesi ile üretimin fiilî toplumsal bileşimi arasında sessiz bir mesafe oluşur.

Yabancı işçinin konumu tam da bu nedenle çift değerlidir. Üretim sürecine dâhil olduğu ölçüde sistemin içindedir; siyasal aidiyet bakımından ise sistemin dışında kalmaya devam eder. Bedeni fabrikanın işleyişine içkinleşirken hukuki ve sembolik kimliği ulusal kolektifle tam olarak özdeşleşmez. Bu yüzden emek, burada bir tür içerideki dışsallık üretir: yabancı işçi üretim düzeninin vazgeçilmez parçasıdır, fakat bu üretimin temsil edildiği ulusal anlatının merkezinde yer almayabilir.

Facia anları bu ayrımı olağan zamandan daha sert biçimde görünür kılar. Üretim sürerken işçinin kökeni çoğu zaman işlevsel sistem içinde silikleşir; beden, vardiya, görev ve uzmanlık üzerinden değerlendirilir. Ölüm gerçekleştiğinde ise soyut emek yeniden somut bedene dönüşür. İstatistikteki işgücü, belirli bir ülkeden gelmiş, belirli bir hukuki statüye sahip, belirli bir hayat yaşamış kişi olarak yeniden görünür hâle gelir. Böylece üretim rejiminin evrenselleştirici dili ile ölümün bireyselleştirici etkisi arasında güçlü bir kırılma ortaya çıkar.

Bu kırılma, mülkiyet ile bedensel riskin de farklı ellere dağıldığını gösterir. Tesisin ekonomik değeri, stratejik önemi ve üretim çıktısı başka aktörlere ait olabilirken, üretimin fiziksel tehlikesi doğrudan çalışan bedenlerde yoğunlaşır. Sahiplik yukarıda, risk aşağıda örgütlenebilir. Dolayısıyla bir yapının “kime ait olduğu” sorusu ile “o yapının bedelini kimin bedeni ödüyor?” sorusu aynı cevabı vermek zorunda değildir. Modern sanayi tam da bu ayrışma üzerinde çalışabilir.

Buradan daha geniş bir ontolojik sonuç çıkarılabilir: kolektif yapılar, kendilerini oluşturan unsurların kimliklerini bütünüyle paylaşmadan da var olabilir. Bir fabrika “Rus” olabilir; onu çalıştıran işçilerin tamamının Rus olması gerekmez. Kurumsal bütünlük, parçaların homojenliğinden değil, farklı parçaların ortak bir işlevsel düzene bağlanmasından doğar. Ulusal sanayi de bu anlamda saf bir öz değil, heterojen bedenleri tek bir üretim mantığı altında birleştiren ilişkisel bir formdur.

Amur’daki facia bu nedenle yalnızca bir iş güvenliği veya sanayi kazası olarak değil, aidiyetin katmanlara ayrıldığı modern üretim ontolojisinin görünürleştiği bir an olarak okunabilir. Tesisin toprağı, sermayesi, hukuki statüsü ve stratejik anlamı ulusal olabilir; fakat onu mümkün kılan emek aynı ulusal sınırlar içinde doğmuş olmak zorunda değildir. Sanayi böylece ulusal bir kabuk içinde ulus-aşırı bedenler aracılığıyla işler. “Ulusal üretim” denilen şey, en derinde, farklı aidiyetlerin tek bir maddi süreçte geçici olarak birleşmesinden oluşur.                                                                                                  

Egemenliğin Kesintisi

Harita, egemenliğin en kusursuz temsilidir çünkü yüzeyi kesintisiz gösterir. Sınır çizildiği anda devletin hükmü de o çizginin içinde homojenmiş gibi görünür; oysa Yalta çevresindeki yangına müdahaleyi zorlaştıran sarp arazi, siyasal egemenlik ile fiilî erişim kapasitesinin aynı şey olmadığını açığa çıkarır. Bir toprağın hukuken devlete ait olması, devletin o toprağın her noktasına eşit hızda ulaşabildiği, onu aynı yoğunlukta denetleyebildiği veya üzerindeki olaylara kesintisiz biçimde müdahale edebildiği anlamına gelmez. Toprağa hükmetmek ile toprağa erişebilmek iki ayrı kudrettir.

Egemenlik, normatif düzeyde süreklilik iddiasıyla çalışır. Devlet belirli bir arazi üzerinde yalnızca zaman zaman değil, prensip olarak her yerde geçerli olduğunu ileri sürer. Hukuk bu bakımdan boşluk kabul etmez: dağın zirvesi, şehir merkezi, orman, kıyı veya ulaşılması güç bir vadi aynı egemen alanın parçalarıdır. Fakat fiziksel dünya bu soyut homojenliği paylaşmaz. Coğrafya direnç üretir; mesafe, yükseklik, hava koşulları, ulaşım altyapısı ve teknik kapasite egemenliğin fiilî etkisini farklılaştırır. Haritada tek renk görünen alan, pratikte farklı müdahale yoğunluklarına bölünür.

Yangın gibi afetler bu ayrımı özellikle görünür hâle getirir. Olağan zamanda devletin otoritesi çoğunlukla doğrudan sınanmadığı için hukuki egemenlik ile operasyonel kudret birbirine yapışıkmış gibi algılanabilir. Fakat müdahalenin fiziksel olarak geciktiği veya imkânsızlaştığı anda bu özdeşlik çözülür. Devlet toprağın sahibidir, fakat belirli bir anda toprağın üzerinde gerçekleşen sürece hükmedemeyebilir. Böylelikle egemenlik ile etkinlik arasındaki boşluk kısa süreliğine görünür olur.

Bu boşluğun siyasal psikoloji bakımından önemi, otoritenin yalnızca yasa koyma gücünden değil, süreklilik imgesinden de beslenmesidir. Kolektif tahayyülde güçlü egemen, yalnızca emir veren değil, gerektiğinde her yere ulaşabilen aktördür. Polis, ordu, itfaiye, sağlık sistemi, iletişim ağı ve altyapı birbirinden farklı kurumlar olsa da hepsi ortak bir anlam üretir: devletin mekân üzerinde kesintisiz biçimde hazır bulunduğu hissi. Egemenin kudreti böylece yalnızca gerçekleştirdiği müdahalelerde değil, her an müdahale edebileceğine ilişkin beklentide yaşar.

Otorite açısından asıl önemli olan da çoğu zaman bu potansiyel sürekliliktir. Devletin gerçekten her saniye her yerde bulunması mümkün değildir; fakat egemenlik imgesi, yokluğun gerektiğinde derhâl mevcudiyete dönüşebileceği varsayımıyla işler. Müdahale edilebilirlik, fiilî müdahaleden önce gelen sembolik bir rezervdir. Sarp arazi bu rezervi sınırladığında yalnızca teknik kapasitenin sınırı değil, otoritenin dayandığı görünmez varsayımlardan biri de açığa çıkar: egemenin kudreti mekânsal olarak homojen değildir.

Heideggerci Angst kavramıyla kurulabilecek ilişki tam burada başlar. Angst, belirli bir nesneden duyulan sıradan korkudan farklı olarak, dünyayı taşıdığı varsayılan alışılmış anlam örgüsünün bir an için gevşemesidir. Korkuda tehdit bellidir; Angst’ta ise öznenin güvenle yaslandığı anlam zemininin kendisi sorunlu hâle gelir. Yangın elbette somut bir tehlikedir, fakat egemenliğin erişim sınırının görünürleşmesi ikinci bir düzlem yaratır: güvenliği mümkün kıldığı düşünülen yapının da mutlak olmadığı fark edilir.

Bu açıdan rahatsız edici olan yalnızca yangının büyümesi değildir. Daha derin düzeyde, “gerektiğinde müdahale edilir” biçimindeki gündelik varsayımın kesintiye uğramasıdır. Toplumsal düzen genellikle bu tür varsayımların sürekli bilinçte tutulmasına ihtiyaç duymaz; tersine otoritenin en güçlü olduğu durum, kendi kapasitesinin sorgulanmadan arka planda kabul edildiği durumdur. Müdahale kapasitesindeki kırılma ise bu örtük zemini görünür kılar. Normalde düşünülmeyen “ya erişilemezse?” sorusu ortaya çıkar.

Böyle bir an, egemenliğin anlamında ontolojik bir çatlak üretir. Egemenlik yok olmaz; hukuk hâlâ geçerlidir, kurumlar hâlâ vardır ve müdahale kapasitesi bütünüyle ortadan kalkmaz. Fakat onun kesintisiz olduğu varsayımı yara alır. Bu nedenle mesele iktidarın bütünüyle başarısız olması değil, iktidarın sınırının görünür hâle gelmesidir. Heideggerci Angst’a benzer şekilde, alışılmış düzen ortadan kalkmadan onun mutlak olmadığı sezilir.

Kırım’daki yangının felsefi önemi de burada yoğunlaşır. Harita egemenliğin geometrisini verir; arazi ise onun direncini. Devlet toprağı normatif olarak bütünleştirir, fakat doğa bu bütünlüğü operasyonel olarak parçalayabilir. Toprağa sahip olmak, toprağın her noktasında aynı kudrete sahip olmak değildir. Egemenlik böylece tek parça bir güç olmaktan çıkar; hukuk, erişim, müdahale ve teknik kapasitenin üst üste bindirilmesiyle kurulan çok katmanlı bir ilişkiye dönüşür.

Otoritenin sembolik sürekliliği de bu yüzden hiçbir zaman yalnızca yasadan ibaret değildir. Onu ayakta tutan, gerektiğinde müdahalenin mümkün olduğu yönündeki kolektif beklentidir. Arazi bu beklentiyi fiilen kestiğinde, kesilen şey yalnızca ulaşım hattı değildir; egemenliğin anlam üretimindeki süreklilik de kısa süreliğine görünür bir sınırla karşılaşır. Egemenin en temel kırılganlıklarından biri, hükmettiği alanın tamamına aynı anda erişememesidir; siyasal Angst ise tam olarak bu farkın artık gizlenemediği anda başlar.                                                                                                                  

Askıdaki Varlık

Geleceğe ait bir olay, gerçekleşmeden önce maddi değil kurumsal olarak var olur. Ye’nin St. Petersburg’daki planlanan konserlerinin Gazprom Arena programından çıkarılmasına rağmen organizatörlerin etkinliğin süreceğini savunması, bu ön-varoluşun nasıl parçalanabildiğini gösterir. Konser henüz gerçekleşmemiştir; dolayısıyla onun mevcutluğu fiziksel bir olayın mevcutluğu değildir. Buna rağmen tarih, mekân, organizasyon, duyuru ve beklenti üzerinden toplumsal gerçeklik kazanmıştır. Kurumlardan biri bu gerçekliği geri çekerken diğeri sürdürdüğünde aynı gelecek olayı iki ayrı statüye bölünür: bir düzlemde iptal edilmiş, diğerinde hâlâ gerçekleşecek durumdadır.

Buradaki çelişki, klasik anlamda bir şeyin aynı anda hem var hem yok olması değildir; daha incelikli biçimde, varlık ile yokluk arasındaki katı ikiliğin toplumsal pratik tarafından derecelendirilmesidir. Gelecekteki bir konserin ontolojik statüsü tek bir nesnenin fiziksel mevcudiyeti gibi belirlenemez. Onu var eden şey, birbirine bağlı kurumsal taahhütlerin oluşturduğu bir ağdır. Mekânın onayı, organizatörün iradesi, sanatçının katılımı, tarih, bilet sistemi ve kamusal beklenti aynı yönde birleştiğinde etkinlik giderek daha yüksek bir gerçeklik derecesi kazanır. Bu unsurlar ayrıştığında ise olay bütünüyle yok olmaz; fakat gerçekleşebilirlik statüsü çözülmeye başlar.

Dolayısıyla gelecekteki olayların varlığı, mevcut nesnelerin varlığından farklı olarak ilişkisel ve modal bir karakter taşır. Bir sandalye ya oradadır ya değildir; fakat altı ay sonraki bir konser, henüz fiziksel olarak mevcut olmadığı hâlde “olacak” kipinde toplumsal gerçekliğe dâhil olabilir. Gazprom Arena’nın programdan çıkarması bu modal varlığın bir taşıyıcısını ortadan kaldırırken, organizatörün “devam ediyor” açıklaması başka bir taşıyıcısını korur. Sonuç, yokluk değil askıda kalmış bir mevcudiyettir. Olay gerçekleşme imkânını bütünüyle kaybetmediği için vardır; onu taşıyan kurumsal uyum bozulduğu için aynı anda yokluğa yaklaşmaktadır.

Zihin açısından bu tür ara statüler önemli bir düzenleyici işlev görür. Gündelik ontoloji çoğu zaman “vardır/yoktur”, “olacak/olmayacak”, “açık/kapalı” gibi sert ikiliklerle çalışır; toplumsal gerçeklik ise sürekli olarak bu kategoriler arasında ara bölgeler üretir. Ertelenmiş bir toplantı, feshedilmek üzere olan bir kurum, geçerliliği tartışmalı bir sözleşme veya bu örnekteki gibi statüsü belirsiz bir konser, varlık ile yokluğu kesin sınırlarla ayıran zihinsel şemayı esnetir. “Belirsiz”, “askıda”, “iptal edilmemiş ama doğrulanmamış” gibi kategoriler, ontolojik dualiteyi psikolojik olarak regüle eden ara biçimler hâline gelir.

Haberdeki ikinci yapı ise mekânın rolünü tersinden görünür kılar. Gazprom Arena programından bir etkinliğin çıkarılması ilk bakışta yalnızca konser hakkında bilgi verir. Fakat çıkarma işlemi aynı zamanda mekânın etkinliklerden bağımsız kalıcılığını vurgular. Konser programa girer, programdan çıkar, yerine başka bir etkinlik gelir; arena ise bütün bu değişikliklerin taşıyıcısı olarak kalır. Böylece etkinlikler değişken, mekân ise onların değişimini mümkün kılan daha sabit bir zemin statüsüne yükselir.

Bir kümenin içinden unsur çıkarılması, paradoksal biçimde yalnızca eksilme yaratmaz; kümenin kavramsal bağımsızlığını da açığa çıkarır. Eğer Gazprom Arena ile Ye konseri bütünüyle özdeşleşmiş olsaydı, konserin çıkarılması mekânın da anlamını ortadan kaldırırdı. Oysa tam tersi gerçekleşir: etkinlik silinirken arena varlığını korur. Bu işlem, mekânı içeriğinden seyreltir. Arena artık belirli bir konserle dolu bir yer olmaktan çıkar ve farklı olayların gelip geçebileceği daha soyut bir “kap” niteliği kazanır. İçerik azaldıkça taşıyıcının kendisi kavramsal olarak daha görünür olur.

Aynı mekanizma daha geniş varlık kümelerinde de geçerlidir. Bir kurumdan üye çıkarıldığında kurum, bir kadrodan kişi silindiğinde kadro, bir programdan etkinlik kaldırıldığında program; içerdiği unsurların değişebilir olduğunu gösterirken kendi formunun devamlılığını öne çıkarır. Parçanın çıkarılabilir olması, bütünün parçadan bağımsızlık derecesini kanıtlar. Böylece çıkarma işlemi yalnızca negatif değildir; değişken olan ile değişmez kabul edilen arasında ontolojik bir hiyerarşi üretir.

Ye konserindeki belirsizlik bu iki mekanizmayı aynı anda taşır. Bir tarafta gelecekteki olay, birbirini tutmayan kurumsal taahhütler nedeniyle varlık ile yokluk arasında askıya alınır; diğer tarafta olayın mekândan çıkarılması, mekânı olaydan arındırarak onun daha kalıcı statüsünü görünür kılar. Konserin ontolojik ağırlığı azalırken arena ontolojik olarak seyrelir ve genelleşir: artık “Ye’nin konser vereceği yer” değil, Ye konserinin de yalnızca geçici bir içerik olabildiği daha sürekli bir yapı olarak belirir.

Bu nedenle kriz, basit bir program anlaşmazlığından daha fazlasını gösterir. Toplumsal gerçeklikte geleceğin varlığı, tek bir otoritenin ilanından değil, çok sayıda kurumsal unsurun eşzamanlı taahhüdünden doğar. Bu uyum parçalandığında olay ne tamamen vardır ne de bütünüyle yoktur; modal bir eşikte tutulur. Aynı anda, olayın taşıyıcı mekândan çıkarılabilmesi, varlıkların geçiciliğini ve onları barındıran formun görece sürekliliğini açığa çıkarır. Böylece tek bir konser krizi, hem varlık–yokluk ikiliğinin ara statüler aracılığıyla nasıl regüle edildiğini hem de değişken içeriklerin çıkarılmasıyla sabit yapıların nasıl kavramsal olarak belirginleştiğini gösteren küçük bir ontolojik laboratuvara dönüşür.            

Hareketin Tersyüzü

Bir otomobilin içine yerleştirilen bomba, saldırının yalnızca hedefini değil, hareketin anlamını da tersine çevirir. St. Petersburg’da bir Rus askerî personelinin kendi aracına yerleştirilen patlayıcıyla öldürülmesi, gündelik ulaşımı mümkün kılan bir nesnenin aynı anda hareketi sona erdiren bir düzeneğe dönüşmesini gösterir. Otomobil normal koşullarda öznenin mekânlar arasında geçiş yapmasını, mesafeyi aşmasını ve bedensel hareket kapasitesini genişletmesini sağlar. Patlayıcının aracın içine yerleştirilmesiyle bu işlev kendi karşıtına çevrilir: hareketi artırmak üzere tasarlanmış nesne, öznenin bütün hareket imkânını nihai biçimde ortadan kaldıran mekanizmaya dönüşür.

Buradaki tersine dönüş yalnızca işlevsel değildir. Araç, öznenin bedensel sınırlarını genişleten teknolojik bir uzantıdır; insan kendi biyolojik kapasitesiyle aşamayacağı mesafeleri onun sayesinde kat eder. Bu nedenle otomobil, hareket ontolojisinde bir tür dışsallaştırılmış kudret olarak düşünülebilir. Fakat bombanın aynı yapıya eklenmesi, bu kudreti içeriden sabote eder. Hareketi mümkün kılan maddi düzenek, hareketin imkânsızlığını üreten düzeneğe dönüşür. Böylece aynı nesne içinde mobilite ve immobilizasyon, ilerleme ve sonlanma, taşıma ve yok etme işlevleri üst üste bindirilir.

Bu açıdan saldırının biçimi önemlidir. Bomba ayrı bir savaş alanında, açıkça askerî bir platformda veya baştan tehdit olarak tanınan bir nesnede bulunmaz; gündelik hayatın sıradan bir parçasına saklanır. Tam da bu nedenle güvenli alan ile saldırı alanı arasındaki sınır çözülür. Savaş veya şiddet, kendisine ayrılmış olağanüstü mekânın dışına çıkarak gündelik nesnenin içine yerleşir. Tehdit artık uzakta, belirgin ve dışarıdan gelen bir şey değildir; öznenin her gün temas ettiği nesnenin potansiyel işlevlerinden biri hâline gelebilir.

Ölümün sıradan bir nesnenin içine yerleştirilmesi sosyopsikolojik olarak daha güçlü bir sonuç doğurur. İnsan zihni gündelik hayatı sürdürebilmek için nesneleri sürekli yeniden değerlendirme ihtiyacı duymaz; otomobil otomobildir, kapı kapıdır, çanta çantadır. Bu sınıflandırmaların arkasında örtük bir güven varsayımı bulunur: sıradan nesne, aksi yönde belirti olmadıkça tehdit değildir. Bir otomobilin ölüm aracına dönüşmesi ise tam olarak bu varsayımı bozar. Artık ölüm yalnızca silah, cephe, çatışma veya açık tehlike gibi özel kategorilere ait görünmez; teorik olarak herhangi bir gündelik nesnenin içine sızabilecek bir ihtimal hâline gelir.

Bu dönüşümün kolektif anksiyete üretme potansiyeli de buradan kaynaklanır. Anksiyetenin karakteristik özelliklerinden biri, organizmanın ortada doğrudan ve mevcut bir tehdit bulunmadığı hâlde olası tehlikeye karşı hazırlık durumuna geçebilmesidir. Sempatik uyarılma, dikkat artışı ve çevresel tarama, somut saldırı başlamadan önce devreye girebilir. Gündelik nesnelerin potansiyel tehdit taşıyıcısı olarak düşünülmeye başlaması, bu anticipatif uyarılmayı genişletebilir; çünkü tehlikeyi belirli bir nesne sınıfıyla sınırlandırmak artık zorlaşır.

Korku ile anksiyete arasındaki ayrım da burada açıklayıcıdır. Korku çoğu zaman belirli bir nesneye yönelir: bomba görülür, saldırgan fark edilir veya açık bir tehdit algılanır. Anksiyete ise tehdidin nesnesi belirsizleştiğinde daha kolay yayılır. Eğer patlayıcı otomobilin içinde gizlenebiliyorsa mesele artık yalnızca “hangi bomba?” sorusu değildir; “hangi sıradan şey tehdit hâline gelebilir?” sorusuna dönüşür. Belirli tehlikenin yerini olasılık alanının genişlemesi alır. Kolektif psikoloji açısından yıpratıcı olan da budur: özne tehdidin nerede başladığını ve nerede bittiğini kesin biçimde ayırt edemez.

Dolayısıyla gündelik nesnenin ölümle ilişkilendirilmesi yalnızca ölüm riskini artırmaz; güvenli kabul edilen kategorilerin epistemik istikrarını da bozar. Sıradanlığın kendisi şüpheli hâle gelebilir. Otomobil artık yalnızca ulaşım aracı değildir; aynı biçimi koruyarak başka bir işlev taşıyabileceği gösterilmiştir. Görünüş ile işlev arasındaki bu ayrışma, öznenin nesnelere duyduğu otomatik güveni zayıflatır. Tehdit görünür biçiminden kurtulduğunda, güvenlik de yalnızca görünüş üzerinden üretilemez.

Saldırının iki ontolojik katmanı böylece birbirine bağlanır. İlkinde hareketin tersine çevrilmesi vardır: bedeni taşıyan araç, bedeni durduran araca dönüşür. İkincisinde ise ölümün gündelikleşmesi vardır: tehdit kendisine ait özel nesnelerden ayrılarak sıradan yaşamın maddi dokusuna nüfuz eder. Birinci mekanizma hareket kavramını içeriden tersyüz ederken, ikincisi güvenlik ile tehlike arasındaki kategorik sınırı aşındırır.

St. Petersburg’daki suikast bu nedenle yalnızca belirli bir kişiye yönelmiş saldırı olarak değil, gündelik nesnelerin anlamını değiştirebilen bir şiddet biçimi olarak da okunabilir. Otomobil hareketin uzantısıyken hareketin sonuna, sıradan nesneyken ölümün taşıyıcısına dönüşür. Şiddetin en güçlü sosyopsikolojik etkilerinden biri de burada belirir: ölümü yalnızca tehlikeli alanlarda değil, normal hayatın biçimini hiç değiştirmeden onun içine yerleştirebilmesi. Tehdit artık olağanüstünün dışarıdan gelişi değil, sıradan olanın içeriden farklılaşma ihtimalidir.                                                            

Failliğin Eşiği

Bir silahın tetiğini kimin çektiği ile o silahın mümkün olmasını kimin sağladığı aynı soru değildir. Moskova’nın Ukrayna tarafından kullanılan İngiliz Storm Shadow füzelerine karşılık İngiliz askerî hedeflerinin vurulabileceğini söylemesi, siyasal failliğin doğrudan eylem anından geriye, eylemin maddi koşullarını üreten aktöre doğru genişletilmesi anlamına gelir. Füze başka bir devlet tarafından ateşlenmiş olsa bile üretim, tedarik ve teknik köken silahın nedensel geçmişine eklenir; böylece saldırının faili yalnızca kullanan özne olarak değil, eylemi mümkün kılan nedensellik zincirinin daha erken halkaları üzerinden de tanımlanabilir.

Klasik fail anlayışında eylem ile özne arasında mümkün olduğunca doğrudan bir bağ aranır: yapan kişi, yaptığı şeyden sorumludur. Burada ise failiyet farklı derecelere ayrılır. Silahı ateşleyen aktör icracı fail, onu sağlayan veya kullanılabilir hâle getiren aktör ise eylemin maddi kapasitesini üreten koşullayıcı fail konumuna yaklaşır. Üretici doğrudan saldırıyı gerçekleştirmemiştir; ancak saldırının gerçekleştirilebilmesini sağlayan nesneyi dünyaya sokmuştur. Dolayısıyla üretim, salt gelecekte kullanılabilecek pasif bir potansiyel yaratmak değildir. Nesne üretildiği, aktarılabildiği ve belirli bir çatışma mimarisine yerleştirildiği anda bu potansiyelin bir kısmı zaten aktüelleşmiştir.

Bu nokta potansiyel ile aktüel arasındaki ayrımı da inceltir. Füzenin patlaması aktüel saldırıdır; fakat füzenin üretilmesi, hazırlanması ve dolaşıma sokulması yalnızca soyut bir ihtimal değildir. Silahın kendisi, saldırı kapasitesinin maddileşmiş biçimidir. Henüz ateşlenmemiş olması nedensel gerçekliğinin henüz başlamadığı anlamına gelmez. Üretim anında bir imkân nesneleşir; tedarik anında bu imkân belirli bir aktörün erişimine girer; kullanım anında ise daha önce kurulmuş kapasite son aşamasına ulaşır. Eylem tek bir anda doğmaz, zamana yayılmış nedensel bir mimari içinde oluşur.

Bu nedenle silahın geçmişi, gelecekteki karşılığın hedefini belirleyebilir. Nesne yalnızca teknik özellikler taşımaz; üreticisinin, sağlayıcısının ve kullanım zincirinin izlerini de siyasal olarak beraberinde taşır. Füzenin nereden geldiği, hangi devletin kapasitesiyle üretildiği veya hangi siyasi kararla çatışma alanına sokulduğu, patlama anında ortadan kalkmaz. Tam tersine nesnenin biyografisi, saldırının sorumluluk haritasına eklenir. Böylece maddi nesnenin geçmişi, başka bir aktörün gelecekte hedef seçilmesini belirleyen siyasal nedene dönüşür.

Hannah Arendt’in sorumluluk üzerine hassasiyeti tam burada önemli bir sınır çizer. Arendt’in özellikle karşı çıktığı şeylerden biri, bireysel yargının yerine kategorik veya kolektif suçluluğun geçirilmesidir: bir kişinin yalnızca belirli bir topluluğa, kuruma veya kimliğe ait olması onun somut eylemlerinden bağımsız biçimde suçlu ilan edilmesini meşrulaştırmaz. Ahlaki sorumluluğun özneyle ilişkisini korumak gerekir; aksi takdirde yargı, yapılan eylemden koparak kimliğe yapışır. “Kim olduğun”, “ne yaptığının” yerine geçtiğinde sorumluluk kavramı bulanıklaşır.

Storm Shadow örneğinde ise aynı problem bütünüyle aynı biçimde ortaya çıkmaz. İngiltere’nin sorumluluk alanına çekilmesi, en azından iddianın mantığı açısından, salt “İngiliz olmak” gibi bir kimlik kategorisine dayanmaz; belirli bir silah kapasitesinin üretimi ve çatışmada kullanılabilir hâle gelmesiyle kurulan nedensel ilişkiye dayanır. Dolayısıyla burada failiyet eylemden bağımsızlaşsa bile nedensellikten bağımsızlaşmaz. Önemli ayrım budur. Kimliğe dayalı damgalamada özne, yaptığı şeyden bağımsız olarak sorumlu tutulur; üretim-temelli failiyette ise özne doğrudan son eylemi gerçekleştirmese de onun maddi koşullarından birini gerçekten üretmiştir.

Bununla birlikte nedensel katkı ile tam failiyetin özdeşleştirilmesi de sorunludur. Bir silahı üretmek, onu hangi koşullarda kimin kullanacağı üzerinde sınırsız kontrol sahibi olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla üretici ile kullanıcı arasında sorumluluk bakımından derecelendirme yapmak gerekir. Aksi hâlde nedensellik zinciri sonsuza kadar geriye götürülebilir: üretici, parçayı üreten şirket, hammaddenin sağlayıcısı, finansmanı sağlayan kurum ve hatta teknolojinin mucitleri aynı saldırının eşdeğer failleri hâline getirilebilir. Nedensel katkının siyasal sorumluluğa dönüşebilmesi için yalnızca bağlantının bulunması değil, bağlantının eyleme yeterince yakın, bilinçli ve işlevsel olması gerekir.

Tam da bu ölçüt Arendtçi hassasiyet ile genişletilmiş failiyet arasında bir denge kurar. Faili yalnızca son hareketi gerçekleştiren ele indirgemek, modern teknolojik savaşın dağıtılmış yapısını açıklamakta yetersiz kalır; buna karşılık herkesi nedensellik zincirine dâhil olduğu için eşit fail saymak da sorumluluğun ayırt edici niteliğini yok eder. Dolayısıyla failiyet ikili değil dereceli düşünülmelidir. Ateşleyen, sağlayan, üreten, kullanımını onaylayan ve teknik desteği sürdüren aktörler aynı eylem mimarisinde bulunabilirler, fakat aynı türden veya aynı yoğunlukta fail değildirler.

Moskova’nın tehdidi bu yüzden daha geniş bir ontolojik dönüşümü görünür kılar: failiyet, tekil eylem anından ilişkisel kapasite üretimine doğru genişlemektedir. Modern savaşta saldırı çoğu zaman tek bir öznenin tek bir hareketinden oluşmaz; teknoloji, lojistik, istihbarat, finansman ve siyasi izin gibi farklı katkıların birleşmesiyle meydana gelir. Bu durumda “kim yaptı?” sorusu giderek “hangi aktörler bu eylemin mümkünlük koşullarını üretti?” sorusuna dönüşür.

Silah üretmek böylece saldırının kendisi değildir, fakat saldırıyla bütünüyle ilgisiz de değildir. Üretici, eylemin doğrudan faili olmadan onun ontolojik önkoşullarından birini yaratır. Faillik burada kimliğe indirgenmeden eylemin dışına genişletilebilir: sorumluluk, yalnızca tetiği çeken elde değil, tetiğin çekilebileceği maddi dünyayı bilinçli biçimde kuran aktörlerde de farklı derecelerde dağılır. Arendt’in kolektif damgalamaya yönelik itirazı bu nedenle korunabilir; fakat nedensel katkının gerçek olduğu yerde sorumluluğun yalnızca son eylem anına hapsedilmesi de aynı ölçüde yetersiz kalır.                           

Kanıtlanmış İmkân

Şiddetin siyasal etkisi, her zaman fiilen uygulanmış olmasına bağlı değildir. Rusya’nın Plesetsk’ten Kamçatka’ya gerçekleştirdiği kıtalararası balistik füze denemesi, herhangi bir hedefi yok etmeden de yıkım kapasitesini güncel güç ilişkilerine dâhil eder. Füze burada savaşın gerçekleşmiş biçimi değil, savaşın gerçekleşebilirliğinin maddi kanıtıdır. Dolayısıyla deneme, henüz kullanılmamış bir şiddeti salt potansiyel olarak bırakmaz; onu gözlemlenmiş, doğrulanmış ve hesaba katılması gereken bir kapasiteye dönüştürür.

Bu ayrım önemlidir çünkü potansiyel ile aktüel arasındaki klasik sınırı inceltir. Bir silahın var olması tek başına onun kullanılabilir olduğunu kanıtlamaz; teknik kapasite, ancak belirli koşullarda başarılı biçimde icra edildiğinde siyasal gerçeklik kazanır. Test tam olarak bu geçişi üretir. Füze gerçek bir hedefi vurmamıştır, fakat uçuş, menzil, sevk sistemi ve operasyonel bütünlük gibi unsurlar fiilen çalıştırılmıştır. Böylece “yapabiliriz” önermesi soyut bir iddia olmaktan çıkar ve gerçekleştirilmiş bir performansa dayanır.

Bu nedenle denemenin kendisi bir tür performativite üretir. Burada temsil, gerçeğin pasif bir kopyası değildir; gelecekteki eylemlerin hesaba katılma biçimini değiştirerek bugünün siyasal gerçekliğine müdahale eder. Füzenin deneme amacıyla fırlatılması, gerçek savaş kullanımını temsil eder; fakat bu temsil aynı anda diplomatik hesaplamaları, caydırıcılık dengelerini ve tehdit algılarını değiştirir. Dolayısıyla temsil edilen yıkım henüz gerçekleşmemiş olsa bile, temsilin kendisi gerçek sonuçlar üretir.

Gerçeklik ile temsil arasındaki ayrımın yalnızca teorik düzeyde değil, doğrudan olumsal dünyanın kuruluşunda da işlediği yer tam olarak burasıdır. Test, savaş değildir; fakat savaşın temsilidir. Buna rağmen karşı devletler savunma planlarını, stratejik değerlendirmelerini ve risk hesaplarını bu temsile göre güncelleyebilir. Temsil böylece “gerçeğe benzeyen” ikincil bir yüzey olarak kalmaz; yeni kararlar doğuran nedensel bir unsur hâline gelir. Gerçekliğin kendisi, temsilin yarattığı beklentiler tarafından yeniden düzenlenir.

Bu noktada temsil ile gerçek arasındaki ilişki çift yönlü hâle gelir. Normalde temsilin gerçekliğe bağımlı olduğu düşünülür: önce bir kapasite vardır, sonra onun gösterimi yapılır. Füze denemesinde ise gösterim, kapasitenin siyasal anlamını tamamlar. Kullanılmamış bir silah teknik olarak var olabilir, fakat onun ne ölçüde işler olduğu belirsiz kalır. Deneme bu belirsizliği azaltır ve temsil ettiği güçle temsilin kendisini birbirine yaklaştırır. Başka bir deyişle, gerçek kapasite gösterimi mümkün kılar; gösterim de bu kapasiteyi siyasal olarak gerçek kılar.

Burada şiddetin kendisi de iki katmana ayrılır: icra edilmiş şiddet ve kanıtlanmış şiddet kapasitesi. Birincisi fiziksel yıkım üretir; ikincisi ise yıkımın mümkün olduğuna ilişkin güvenilir beklenti üretir. Caydırıcılık esas olarak ikinci katmanda çalışır. Devlet karşı tarafı her defasında vurmak zorunda değildir; vurabileceğine dair yeterince ikna edici bir gerçeklik üretmesi gerekir. Bu nedenle başarılı bir test, fiziksel tahribat yaratmasa da güç ilişkilerinin ontolojik bileşenlerinden biri hâline gelir.

Füze denemesinin paradoksu da buradadır: yıkım gerçekleşmez, fakat yıkımın gerçekliği güçlenir. Hedef yok edilmez, fakat yok edilebilirlik kanıtlanır. Bu kanıt, geleceğe ait bir olayın bugünkü siyasal hesaplara dâhil edilmesini sağlar. Gelecekteki şiddet, test sayesinde şimdiki zamanda temsil edilir; temsil de geleceği yalnızca anlatmakla kalmayıp bugünün davranışlarını değiştirerek onu kısmen kurar.

Bu nedenle askerî deneme, gerçek ile temsil arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz; fakat aralarındaki hiyerarşiyi bozar. Temsil artık gerçekliğin ardından gelen ikincil bir görüntü değildir. Bizzat gerçeklik üreten bir müdahale biçimidir. Rusya’nın ICBM testi de bu açıdan yalnızca teknik bir doğrulama değil, kullanılmamış şiddeti mevcut güç dengelerine sokan ontolojik bir edimdir: silah henüz savaşmamıştır, fakat savaşabilme kapasitesi gösterildiği anda siyasal olarak zaten eylemeye başlamıştır.                  

Seçimin Öncesi

Siyasal iradenin en görünür anı sandık başıdır; fakat seçimin gerçek sınırları çoğu zaman sandığa gelmeden önce çizilir. Yabloko’nun Sverdlovsk’taki aday listesinin mahkeme kararıyla iptal edilmesi, seçmenin verdiği cevaba müdahale etmekten daha temel bir düzeyde işler: cevaplanabilecek soruların alanını değiştirir. Seçmen hâlâ oy kullanabilir, tercihte bulunabilir ve karar verebilir; fakat tercih evreni önceden daraltılmıştır. Böylece siyasal sonuç, iradeyi doğrudan ortadan kaldırmadan, iradenin hareket edebileceği seçenek uzayını biçimlendirerek etkilenir.

Her tercih iki katmanlıdır. İlk katmanda öznenin seçenekler arasında yaptığı seçim bulunur; ikinci ve daha az görünür katmanda ise hangi seçeneklerin baştan mevcut sayılacağı belirlenir. Liberal demokratik tahayyül çoğunlukla ilk katmana yoğunlaşır: bireyin oy verme özgürlüğü, tercihinin gizliliği ve oyların sayılması. Oysa seçenek kümesinin oluşumu da en az oy verme anı kadar belirleyicidir. Bir alternatif yarıştan çıkarıldığında hiçbir seçmenin oyuna doğrudan dokunulmaz; fakat bazı oyların yöneltilebileceği nesne ortadan kaldırılır. İrade biçimsel olarak korunurken, iradenin nesne alanı yeniden düzenlenmiş olur.

Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsanda geliştirdiği eleştiri bu mekanizmayı kavramak için özellikle elverişlidir. Marcuse’nin tek boyutluluk kavramı, insanın bütünüyle seçim yapamaz hâle gelmesi anlamına gelmez. Daha incelikli biçimde, sistemin muhalefeti, ihtiyaçları, kavramları ve mümkün alternatifleri kendi işleyişinin sınırları içerisinde tanımlayarak seçimi önceden yapılandırmasını anlatır. Öznenin iradesi tamamen ortadan kaldırılmaz; tersine irade işler durumda tutulur, fakat çoğu zaman sistem tarafından tanınmış alternatifler arasında dolaşır. Böylece özgürlük biçimsel olarak korunurken, özgürlüğün yöneldiği ihtimaller alanı daralabilir.

Tek boyutluluğun gücü de tam burada yatar. Baskının en kaba biçiminde özneye “seçemezsin” denir. Daha gelişmiş biçiminde ise “seçebilirsin” denir, fakat seçimin gerçekleşeceği koordinat sistemi önceden kurulmuştur. Seçme eylemi sürdüğü için özne kendi failiyetini deneyimler; buna karşılık hangi ihtimallerin gerçek, meşru veya ulaşılabilir sayılacağı başka bir düzlemde belirlenmiş olabilir. İrade ile iradenin koşulları birbirinden ayrıldığında, siyasal özgürlüğün yalnızca seçim yapabilmekten ibaret olmadığı ortaya çıkar.

Yabloko örneğinde de önemli olan yalnızca belirli bir partinin yarış dışı bırakılması değildir. Daha genel olarak siyasal sistemin, sonuçları oylar sayılmadan önce alternatiflerin ontolojisini düzenleyebilmesidir. Sandık sonuçları mevcut seçenekler arasındaki dağılımı gösterir; fakat hangi seçeneklerin “mevcut” kategorisine girdiği daha önce kararlaştırılmıştır. Bu durumda seçim sonucu yalnızca seçmen tercihlerinin toplamı değildir. Aynı zamanda tercihlerin yöneltilebileceği nesneleri üreten, koruyan veya ortadan kaldıran ön-siyasal süreçlerin sonucudur.

Buradan Marcuseci anlamda iradenin “illüzyon” niteliğine ulaşılabilir; ancak bu illüzyon mutlak değildir. İnsan gerçekten seçer. Sorun, seçme yetisinin sahte olması değil, bu gerçek yetinin önceden biçimlendirilmiş bir seçenek alanı içerisinde kullanılmasıdır. Dolayısıyla daha doğru ifade, iradenin yokluğu değil koşullandırılmış iradedir. Öznenin kararı gerçektir, fakat kararın nesneleri üzerinde aynı egemenliğe sahip değildir. Bir menüden özgürce seçim yapmak, menünün içeriğini belirleyebilmekle aynı özgürlük biçimi değildir.

Tek boyutlu toplum tam da bu ayrımı görünmezleştirme eğilimindedir. Mevcut alternatifler bütün mümkün alternatiflerin doğal toplamıymış gibi sunulduğunda, sistemin seçenek üretme veya seçenek dışlama faaliyeti fark edilmez. Var olmayan seçenekler siyasal tahayyülün de dışına itilir. Böylece düşünce, yalnızca tercih edilen seçeneğe değil, seçenekler evreninin kendisine karşı eleştirel mesafesini kaybedebilir. Marcuse açısından tek boyutluluk, alternatifin yalnızca bastırılması değil, alternatif düşünme kapasitesinin daraltılmasıdır.

Mahkeme kararıyla aday listesinin iptal edilmesi bu mekanizmayı olağanüstü derecede görünür kılar; çünkü normalde örtük kalan seçenek-öncesi iktidar burada açık bir işlem hâline gelir. Seçim hâlâ yapılacaktır, oylar hâlâ sayılacaktır ve seçmenler hâlâ karar verecektir. Fakat kararın anlamı, karar verilebilecek nesnelerin sayısı değiştiği için önceden dönüşmüştür. Siyasal iktidar böylece yalnızca sonuç üzerinde değil, sonucun oluşacağı modal alan üzerinde etkide bulunur.

Bu açıdan seçim, basitçe “kim kazanacak?” sorusuna indirgenemez. Ondan önce daha temel bir soru vardır: kimlerin kazanma ihtimali gerçek bir seçenek olarak sisteme dâhil edilmiştir? İlk soru seçmen iradesine aittir; ikincisi siyasal düzenin seçenek mimarisine. İkinci katman daraltıldığında birinci katman işlevini sürdürse bile ortaya çıkan özgürlük daha sınırlı bir ontolojik zeminde gerçekleşir.

Yabloko’nun seçimden çıkarılması bu nedenle yalnızca belirli bir partinin siyasal kaybı olarak değil, seçimin kendisinin hangi aşamada biçimlendirildiğini gösteren bir vaka olarak okunabilir. Seçmeni susturmak zorunda kalmadan seçimin yönünü etkileyebilmenin yolu, cevapları yasaklamaktan önce soruları azaltmaktır. Marcuse’nin tek boyutluluk eleştirisinin siyasal kuvveti de burada yeniden belirir: özgürlüğün en etkili biçimde sınırlandırıldığı an, öznenin seçim yapamadığı an değil; seçebildiği için özgür olduğunu düşündüğü, fakat seçeneklerin sınırlarını kendisinin belirlemediği andır.         

Yasağın Genişlemesi

Dijital çağda bir şeyi yasaklamak, artık zorunlu olarak o şeyi ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Rusya’nın birçok kentinde Wikipedia’ya normal bağlantıyla erişilemezken VPN üzerinden erişimin sürmesi, yasağın nesnenin kendisinden nesneye ulaşma ilişkisine kaydığını gösterir. Bilgi oradadır, içerik varlığını korur, sunucu çalışmaya devam eder; değişen şey kullanıcı ile içerik arasındaki yolun statüsüdür. Böylece engelleme, “nesne yoktur” biçiminde değil, “bu nesneye bu ilişki biçimi üzerinden ulaşılamaz” şeklinde işler. Yasak, varlığa değil erişim rejimine yerleşir.

Klasik yasak mantığında hedef daha doğrudandır. Kitap toplatılır, yayın kapatılır, nesne fiziksel dolaşımdan çıkarılır veya belirli içerik bütünüyle erişilemez hâle getirilir. Burada yasaklama, nesnenin mevcudiyetini veya dolaşımını doğrudan sınırlar. Dijital ağlarda ise aynı nesne çok sayıda teknik rota üzerinden erişilebilir olduğu için nesneyi bütünüyle ortadan kaldırmak giderek daha zorlaşır. Bunun sonucunda iktidarın müdahale alanı da genişler: yalnızca “neye erişiliyor?” sorusu değil, “hangi yol üzerinden erişiliyor?” sorusu da düzenlenebilir hâle gelir.

Wikipedia örneği tam olarak bu kavramsal dönüşümü açığa çıkarır. VPN kullanıldığında içerik yeniden erişilebilir oluyorsa yasaklanan şey Wikipedia’nın ontolojik mevcudiyeti değildir. Kullanıcı ile Wikipedia arasındaki belirli bağlantı biçimidir. Dolayısıyla engelleme nesnenin çevresine yayılır; hedef artık yalnızca içerik değil, içerikle kurulan ilişkinin protokolü, güzergâhı ve teknik aracılığıdır. Burada yasağın alanı genişler: nesne → nesneye erişim → erişimin yolu şeklinde katmanlaşır.

Bu dönüşüm “dijital sınır” kavramını da yeniden tanımlar. Fiziksel sınır çoğunlukla mekânsal olarak belirgindir; iki alanı birbirinden ayıran bir çizgi vardır. Dijital sınırda ise içerik aynı yerde durmaya devam eder, fakat kullanıcı için belirli yollar kapatılır. Sınır nesnenin bulunduğu noktada değil, özne ile nesne arasındaki ilişkisel mesafede kurulur. Kullanıcı konum değiştirmeden, içerik konum değiştirmeden, yalnızca bağlantının rotası değiştiğinde erişim tekrar mümkün olabilir. Böylece sınır coğrafi olmaktan çıkarak topolojik bir karakter kazanır.

Bu anlamda VPN yalnızca teknik bir araç değil, yasağın ontolojik yapısını görünür kılan bir göstergedir. Aynı kullanıcı, aynı bilgiye farklı bir ilişki kanalı üzerinden ulaşabiliyorsa yasak mutlak değildir; ilişkiseldir. Yasak nesneyi dünyadan silmez, belirli özne–nesne bağlarını geçersiz kılar. Dolayısıyla erişim artık nesnenin doğal bir özelliği değil, teknik ve siyasal olarak düzenlenen bağımsız bir ilişki kategorisine dönüşür.

Buradan daha genel bir tarihsel dönüşüm çıkarılabilir. Geleneksel iktidar çoğunlukla nesneleri kontrol ederdi: kitabı, gazeteyi, binayı, kişiyi veya fiziksel dolaşımı. Dijital iktidar ise giderek bağlantıları kontrol etmeye yönelir. Çünkü ağ toplumunda varlıklar sabit ve izole değildir; değerlerini birbirleriyle kurdukları erişim ilişkilerinden kazanırlar. Bilgiyi ortadan kaldırmadan bilgiye ulaşma koşullarını değiştirmek, nesneye dokunmadan onun toplumsal etkisini azaltabilir. Kontrol böylece varlıkların kendisinden varlıklar arasındaki ilişkilere kayar.

Yasağın ontolojik genişlemesi de burada belirginleşir. İlk aşamada yasak “şey”e yönelir; ikinci aşamada şeyin dolaşımına; üçüncü aşamada ise şeyle kurulabilecek bağlantı biçimlerine müdahale eder. Bu, iktidarın yalnızca nesneleri değil, ilişkisel alanı yönetmeye başlamasıdır. Yasak artık bir varlığın yokluğunu üretmek zorunda değildir; onunla kurulan ilişkinin maliyetini artırması, yolunu değiştirmesi veya olağan erişimi kesintiye uğratması yeterlidir.

Wikipedia’nın VPN üzerinden erişilebilir kalması bu yüzden basit bir teknik açık olarak görülmemelidir. Tam tersine, modern yasaklama rejiminin sınırlarını ve çalışma biçimini görünür kılar. İçerik yaşamaya devam eder, fakat ona ulaşmanın normal yolu kesilir; nesne kalır, ilişki cezalandırılır. Böylece sansür, ontolojik olarak nesneden çevresine doğru genişler ve erişimin kendisini ayrı bir iktidar nesnesine dönüştürür.

Dijital çağın özgünlüğü tam olarak burada ortaya çıkar: yasak artık yalnızca “ne vardır?” sorusuna müdahale etmez; “var olanla hangi ilişki kurulabilir?” sorusunu da yönetir. Bu nedenle dijital sansür, nesnenin ortadan kaldırılmasından çok, özne ile nesne arasındaki bağın yeniden kodlanmasıdır. Bilgi aynı yerde durur; fakat yol siyasal hâle gelir.                                                                                          

Doğallaştırılmış Savaş

Avcı ile av arasındaki ilişki, doğada ahlaki karar verilmeden işler; siyasal savaş ise karar, amaç, sorumluluk ve alternatifler içeren insan yapımı bir eylem alanıdır. Putin’in savaşı çocuklara orka–kutup ayısı metaforu üzerinden anlatması, tam da bu iki düzlemi birbirine yaklaştırır. Siyasal olarak seçilmiş bir eylem biyolojik ilişkinin diliyle temsil edildiğinde savaş, karar verilmiş bir politika olmaktan çıkarak neredeyse canlıların kaçınılmaz karşılaşmasıymış gibi görünmeye başlar. Rakip “düşman aktör” olmaktan “av” konumuna, saldırı ise siyasal tercihten doğal davranışa doğru kaydırılır. Böylece açıklama biçimi, olayın nedenselliğini değiştirmese bile onun sorumluluk rejimini değiştirebilir.

Doğadaki avlanmada ahlaki failiyet aranmaz. Orkanın başka bir canlıyı öldürmesi için diplomatik alternatifleri değerlendirmesi, kararını meşrulaştırması veya eyleminin normatif sonuçlarından sorumlu tutulması beklenmez. Biyolojik yaşamın belirli ilişkileri, insanın normatif kategorilerinden önce işler. Savaş bu çerçeveye yerleştirildiğinde ise siyasal failiyetin önemli bir kısmı görünmezleşir. Devletlerin kararları, stratejileri ve tercihleri doğal zorunluluğun görüntüsü altında yeniden kodlanır: avcı avlanıyorsa, güçlü olan saldırıyorsa veya yaşam mücadelesi çatışmayı gerektiriyorsa, siyasal eylem de sanki aynı nedensel zorunluluğun devamıymış gibi sunulabilir.

Robert Jay Lifton’ın “mystical manipulation” kavramı bu söylemsel işlemin bir boyutunu açıklamak için kullanılabilir. Lifton’ın kavramında belirli olaylar veya tarihsel süreçler, örgütün ideolojik amacıyla uyumlu daha büyük ve kaçınılmaz bir düzenin tezahürleriymiş gibi sunulur. Böylelikle örgütlü iradenin ürettiği müdahale, kendisini aşan doğal, tarihsel veya aşkın bir zorunluluğun gerçekleşmesi görünümünü kazanır. Manipülasyonun gücü, siyasal tercihi tamamen saklamasında değil, tercihin üzerine daha büyük bir zorunluluk katmanı yerleştirmesinde yatar.

Avcı–av metaforu bu mekanizmaya özellikle uygundur çünkü doğa, insandan bağımsız işleyen bir düzen olarak tahayyül edilir. Bir siyasal aktör kendi kararını “doğanın çalışma biçimi”ne benzettiğinde eylemin kaynağını kendi iradesinden daha geniş bir ontolojik zemine taşıyabilir. “Biz böyle yapmayı seçtik” önermesi, “dünya zaten böyle işler” önermesine yaklaşır. Fail kendi kararının sahibi olmaya devam ederken retorik düzeyde karar, evrensel düzenin yerel tezahürü gibi sunulur. Liftoncı anlamdaki manipülasyon tam burada belirir: üretilmiş olan, verilmiş olanın görünümünü kazanır.

Bu dönüşüm yalnızca propagandif değil, ontolojik bir kaydırmadır. Siyasetin temel özelliği kontenjanlı olmasıdır; farklı kararların alınabileceği bir alanda gerçekleşir. Doğa yasası ise alternatif kabul etmeyen zorunluluk fikrini çağrıştırır. Bir siyasal eylem doğa metaforuyla anlatıldığında kontenjanlı olan zorunluymuş gibi görünmeye başlar. Böylece “başka türlü yapılabilir miydi?” sorusu zayıflar. Çünkü yerçekiminin alternatifini tartışmadığımız gibi, biyolojik mücadele olarak temsil edilen savaşın alternatiflerini düşünmek de sembolik olarak anlamsızlaştırılabilir.

Steven Pinker’ın şiddetin evrimsel kökenleri üzerine tartışmalarında dikkat çektiği ayrım ise ikinci manipülasyon düzeyini açar: bir davranışın doğal veya evrimsel kökenini açıklamak, onu ahlaken meşru kılmaz. İnsanlarda saldırganlık, statü rekabeti, grup çatışması veya şiddete yatkınlık için evrimsel açıklamalar bulunması, bunların normatif olarak doğru olduğu sonucunu üretmez. Aksi yöndeki çıkarım klasik doğallaştırmacı safsataya yaklaşır: “vardır” önermesinden “olmalıdır” sonucuna geçilir.

Bu ayrım savaş söylemi açısından kritik hâle gelir. İnsan türünün rekabetçi veya saldırgan eğilimleri bulunduğunu varsaysak bile, belirli bir savaşın zorunlu, doğru veya meşru olduğu buradan çıkmaz. Evrimsel açıklama davranışın neden mümkün olduğunu açıklayabilir; hangi davranışın seçilmesi gerektiğine karar veremez. Biyolojik kapasite ile ahlaki gerekçe farklı kategorilerdir. İnsan öldürme kapasitesine sahip olduğu için öldürmek zorunda değildir; grup çatışması evrimsel tarihte bulunduğu için herhangi bir güncel savaş doğal zorunluluk kazanmaz.

Avcı–av metaforu tam tersine bu iki düzlemi birbirine yaklaştırma eğilimindedir. Doğadaki şiddet betimlenir ve ardından siyasal şiddetin anlaşılması için model hâline getirilir. Betimleyici analoji normatif bir masumiyet üretmeye başladığında problem ortaya çıkar. Savaş artık insanların seçtiği, örgütlediği ve hukuki-ahlaki olarak değerlendirilmesi gereken bir eylem olmaktan ziyade doğanın rekabetçi yapısının başka ölçekte tekrarı gibi görünür. Böylece biyolojik açıklama, istemeden veya bilinçli biçimde siyasal meşrulaştırmanın aracına dönüşebilir.

Lifton ile Pinker’ın perspektifleri burada birbirini tamamlar. Lifton açısından manipülasyon, siyasal iradeyi kendisinden daha büyük bir düzenin kaçınılmaz sonucu gibi gösterir; Pinker’ın vurguladığı ayrım açısından ise doğal olgu ile normatif meşruiyet birbirine karıştırılır. Birincisi failiyeti zorunluluk içinde eritir, ikincisi betimlemeyi gerekçelendirmeye dönüştürür. İki mekanizma aynı metaforda birleştiğinde savaş hem kaçınılmaz hem de doğallığı nedeniyle anlaşılır, hatta dolaylı biçimde meşru görünmeye başlayabilir.

Üstelik çocuklara yönelik anlatımda metaforun bilişsel gücü daha da artar. Avcı ve av, karmaşık jeopolitik ilişkilerden çok daha kolay kavranabilen kategorilerdir. Fakat bu basitleştirme nötr değildir; aynı anda taraflara ontolojik roller dağıtır. Bir taraf avcı, diğeri av olduğunda karşılıklı siyasal failiyet, tarihsel nedenler ve alternatif karar yolları ikinci plana düşer. Metafor açıklamayı kolaylaştırırken gerçekliğin normatif mimarisini de yeniden düzenler.

Dolayısıyla orka–kutup ayısı anlatısındaki esas dönüşüm, savaşa doğadan bir örnek verilmiş olmasından ibaret değildir. Daha derinde, siyasal kontenjan doğasal zorunluluğa çevrilir. İnsan kararlarının sorumluluk taşıyan alanı, biyolojik mücadeleyi yöneten ahlak-öncesi nedenselliğe yaklaştırılır. Liftoncı mistik manipülasyon siyasal tercihi daha büyük bir düzenin tezahürü gibi gösterirken, doğal olanı meşru olana dönüştüren safsata da açıklama ile gerekçelendirme arasındaki sınırı aşındırır. Sonuçta metafor yalnızca savaşı anlatmaz; savaşın hangi ontolojik kategori içerisinde düşünülmesi gerektiğini de değiştirir: karardan doğaya, failiyetten zorunluluğa, sorumluluktan kaçınılmazlığa doğru.                     

İşlevden Sonra

Bir aracın işlevini yitirmesi, dünyadaki etkisinin sona erdiği anlamına gelmez. Yekaterinburg’daki dron saldırısında araçların ve parçalarının konutlara ve bir lojistik merkeze isabet etmesi, nesnenin işlevsel ölümü ile nedensel etkinliğinin ölümü arasındaki ayrımı görünür kılar. Dron uçmayı, yönelmeyi ve kontrol edilmeyi bıraktığı anda teknik anlamda artık “çalışan bir dron” değildir; fakat maddi varlığı, kütlesi, hızı ve düşüş yönü üzerinden zarar üretmeye devam edebilir. Böylece nesne işlevsel olarak sona ererken nedensel olarak yaşamaya devam eder.

İşlev kavramı çoğu zaman nesnenin varlık anlamıyla fazla sıkı özdeşleştirilir. Bir dronun “ne olduğu” sorusuna verdiğimiz cevap, onun uçması, gözetlemesi veya hedefe yönelmesi gibi amaçsal özelliklere dayanır. Parçalandığında bu amaçsal bütünlük çözülür: motor, gövde ve elektronik sistem artık ortak bir işlevsel organizasyon meydana getirmez. Fakat ontolojik düzeyde nesne ortadan kalkmaz; yalnızca teleolojik bir bütünden fiziksel bir nedenler kümesine dönüşür.

Burada işlev ile nedensellik arasındaki temel fark belirginleşir. İşlev, nesnenin belirli bir düzen içinde “ne için” var olduğunu söyler; nedensellik ise bu amaçtan bağımsız olarak “neye yol açabildiğini” gösterir. Dronun işlevi sona erdiğinde onun amaçsal kimliği çöker, fakat parçaları hâlâ başka nesnelere çarpabilir, yangın çıkarabilir, yolları kapatabilir veya hava trafiğini aksatabilir. Başka bir deyişle, amaç sona erebilir; etki sürer.

Bu ayrım, nesnenin kimliğini yalnızca işlev üzerinden tanımlamanın sınırını gösterir. Teknik sistem çalıştığı sürece parçaların anlamı bütünden gelir: kanat uçuş için, motor hareket için, gövde taşıma için vardır. Sistem çöktüğünde bu hiyerarşi tersine döner. Parçalar artık bütünün amacına tabi değildir; kendi maddi özellikleriyle bağımsız nedensel unsurlara dönüşür. İşlevsel birlik çözülürken nedensel çoğulluk açığa çıkar.

Enkazın felsefi önemi tam olarak burada yatar. Enkaz, artık “asıl nesne” değildir ama etkisiz de değildir. Nesnenin geçmiş işlevinden arta kalan maddi devamlılıktır. Bu nedenle enkaz, varlık ile yokluk arasında basit bir geçiş noktası değil, işlevsizleşmiş fakat etkisini sürdüren ontolojik bir artık olarak düşünülebilir. Dron yok edilmiştir denebilir; fakat onu oluşturan maddi unsurların nedensel kapasitesi bütünüyle yok olmamıştır.

Bu durum ölüm metaforunu da daha dikkatli kullanmaya imkân verir. “İşlevsel ölüm”, sistemin kendisini artık bir bütün olarak sürdürememesi anlamına gelir. Ancak fiziksel dünyada ölüm, nedenselliğin sıfırlanması değildir. Bir yapı çöktükten sonra enkazı yolu kapatabilir, bir araç parçalandıktan sonra parçaları zarar verebilir, bir makine çalışmayı bıraktıktan sonra ısısı veya kimyasal kalıntıları etkisini sürdürebilir. Dolayısıyla sona erme, ontolojik olarak tek katmanlı değildir.

Yekaterinburg vakası bu yüzden daha genel bir ayrımı ortaya koyar: varlıkların amaçsal kapasiteleri ile nedensel kapasiteleri aynı ritimde sona ermez. İşlev, organizasyonun devamına bağlıdır; nedensellik ise maddenin varlığını sürdürmesine. Teknik bütünlük çoktan ortadan kalkmışken maddi etki devam edebilir. Bu nedenle bir nesnenin “artık çalışmıyor” olması, onun “artık hiçbir şey yapmıyor” olduğu anlamına gelmez.

Hatta burada işlevsel başarısızlığın yeni bir nedensellik biçimi üretebildiği söylenebilir. Dronun düşmesi, kendi asli görevini yerine getirmediği anlamına gelebilir; fakat aynı düşüş beklenmedik başka sonuçlara yol açar. İşlevsel başarısızlık ile nedensel başarısızlık özdeş değildir. Bir sistem hedeflediği şeyi gerçekleştiremeyebilir ama tam da başarısızlığı üzerinden başka etkiler üretebilir.

Bu ayrım daha geniş teknolojik ve toplumsal sistemlere de uygulanabilir. Kurumlar, altyapılar veya teknik ağlar kendi asli işlevlerini yitirdiklerinde bile geçmiş yapılarının sonuçlarını üretmeye devam edebilirler. Artık işlemeyen bir düzen, miras bıraktığı kurallar, maddi kalıntılar veya davranış alışkanlıkları üzerinden etkinliğini sürdürebilir. Bu açıdan “işlevden çıkmak”, nedensel tarihten çıkmak değildir.

Yekaterinburg’daki dron enkazı tam da bu nedenle küçük ama güçlü bir ontolojik örnek sunar. Dronun uçuşu bittiğinde araç olarak yaşamı sona erer; fakat madde olarak etkisi sürer. İşlevsel ölüm, nedensel ölüm değildir. Bir varlığın amacı sona erebilir, örgütlü kimliği dağılabilir, fakat dünyaya etkide bulunma kapasitesi farklı bir biçimde devam edebilir. Nesnenin sonu ile etkisinin sonu arasındaki bu gecikme, işlev ile nedenselliğin aynı ontolojik kategoriye indirgenemeyeceğini açıkça gösterir.                

Korumanın Tersyüzü

Okul, çocukları korumak için onları aynı kurumsal çatı altında toplar; fakat tam da bu yoğunlaşma, saldırı anında kolektif kırılganlığın maddi koşuluna dönüşebilir. Krasnoyarsk’taki saldırıda beş çocuk ve iki yetişkinin yaralanması, bakım ile tehlikenin birbirinden bütünüyle ayrı mekânsal kategoriler olmadığını gösterir. Güvenliği artırmak için kurulan düzen, belirli koşullarda riskin etkisini de yoğunlaştırabilir. Böylece okulun koruyucu mimarisi ile saldırının yayılma mimarisi aynı fiziksel zeminde kesişir.

Kurumsal bakım çoğu zaman yoğunlaştırma üzerinden işler. Çocukların belirli saatlerde aynı binada bulunması; gözetim, eğitim, beslenme, müdahale ve kolektif güvenlik açısından işlevseldir. Dağınık bedenler tek bir kurumsal düzen içine alınır ve böylece bakım daha etkili biçimde organize edilir. Ancak bu mekanizma yalnızca koruma kapasitesini değil, ortak maruziyet kapasitesini de artırır. Aynı mekânda bulunan çok sayıda beden, tehdidin de aynı anda çok sayıda özneye ulaşabileceği bir yoğunluk yaratır.

Dolayısıyla mekânsal yoğunlaşmanın ontolojik değeri tek yönlü değildir. Aynı yapı hem bakım üretir hem kırılganlık. Buradaki paradoks, okulun yanlış tasarlanmış olmasından değil, korumanın kendisinin belirli bir mekânsal örgütlenmeye ihtiyaç duymasından kaynaklanır. Bir arada bulunmak eğitim ve gözetimin koşuludur; fakat saldırı gerçekleştiğinde aynı birliktelik, riskin çoğalmasını mümkün kılar. Koruyucu düzen ile tehlike düzeni birbirinin dışı değil, aynı mekânsal mimarinin farklı olasılıkları hâline gelir.

İkinci kırılma daha da güçlüdür: saldırganın 13 yaşında olması, okulun koruma rejimindeki özne konumlarını tersine çevirir. Çocuk, kurumsal düzen içerisinde öncelikle korunması gereken kişi olarak tanımlanır. Yaşı, hukuki statüsü ve gelişimsel konumu onu bakımın nesnesi hâline getirir. Fakat aynı çocuk saldırının faili olduğunda, bu kategori tek başına yeterli olmaktan çıkar. Korunması gereken özne, aynı anda diğerlerinin kendisinden korunması gereken özneye dönüşür.

Burada basit bir rol değişiminden fazlası vardır. “Çocuk” kategorisi toplumsal olarak kırılganlık, bağımlılık ve korunma ihtiyacıyla kodlanır; “saldırgan” kategorisi ise tehdit, failiyet ve zarar verme kapasitesiyle ilişkilendirilir. İki kategori aynı bedende birleştiğinde sistemin sınıflandırma mantığı zorlanır. Özne aynı anda hem bakımın nesnesi hem güvenliğin problemi olur. Dolayısıyla olay, yalnızca davranışsal değil, kategorik bir kriz üretir.

Bu kriz, modern kurumların özneye tek bir normatif statü atfetmekte zorlandığı anları görünür kılar. 13 yaşındaki bir saldırgan karşısında kurum onu yalnızca “tehdit” olarak ele alamaz; çünkü yaşından kaynaklanan koruma yükümlülüğü sürer. Fakat yalnızca “korunması gereken çocuk” olarak da ele alamaz; çünkü fiilî olarak başkalarının güvenliğini tehdit etmektedir. Böylece bakım ile güvenlik aynı özne üzerinde karşı karşıya gelir. Kurumun görevi artık yalnızca korumak değil, korunması gereken bir failden başkalarını da korumak hâline gelir.

Bu ikili yapı okul mekânındaki ilk tersine çevirmeyle doğrudan paraleldir. Mekân düzeyinde koruyucu yoğunlaşma tehlike yoğunlaşmasına dönüşür; özne düzeyinde korunması gereken çocuk tehlike üreten faile dönüşür. Her iki durumda da sabit olduğu varsayılan kategori kendi karşıtını içinden üretir. Okul yalnızca güvenli alan değildir; güvenliğin kırılabileceği yoğun bir alandır. Çocuk yalnızca korunacak özne değildir; belirli koşullarda failiyet kazanabilecek bir özne olarak da ortaya çıkabilir.

Sosyopsikolojik açıdan sarsıcı olan tam olarak bu kategori çözülmesidir. Toplum, güvenliği büyük ölçüde öngörülebilir ayrımlarla kurar: yetişkin–çocuk, koruyan–korunan, güvenli alan–tehlikeli alan. Bu ayrımlar davranış beklentilerini düzenler ve gündelik hayatı zihinsel olarak yönetilebilir kılar. Olay bu sınırları üst üste bindirdiğinde, tehdit yalnızca fiziksel değil epistemik hâle gelir. Kimin korunması, kimden korunulması ve hangi mekânın güvenli kabul edilmesi gerektiğine dair temel sınıflandırmalar kısa süreliğine güvenilirliğini kaybeder.

Bu nedenle Krasnoyarsk’taki saldırı iki ayrı tersine çevirmeyi aynı anda taşır. Birincisi mekânsaldır: koruma amacıyla bedenleri bir araya getiren okul, saldırı anında ortak savunmasızlığın mekânına dönüşür. İkincisi özneseldir: korunması gereken çocuk, diğerlerinin kendisinden korunması gereken fail statüsüne geçer. İki durumda da sorun kategorilerin tamamen ortadan kalkması değildir; aynı kategorilerin kendi karşıtlarını üretmeye başlamasıdır.

Olayın felsefi ağırlığı da burada yatar. Koruma ve tehlike, bakım ve tehdit, fail ve mağdur gibi karşıtlıklar her zaman ayrı bedenlere veya ayrı mekânlara dağıtılmaz. Bazen aynı yapı içinde üst üste binebilirler. Okul saldırısı bu nedenle yalnızca güvenliğin başarısızlığı değil, güvenliğin kurulduğu biçimin kendi içinden kırılganlık üretmesidir. Korumanın mekânı tehlikenin mekânına, korunması gereken özne ise korunulması gereken faile dönüştüğünde, düzen yalnızca ihlal edilmez; düzenin temel kategorileri birbirine karışır.                                                                                                                            

Tehdidin Zamanı

Bazen hiçbir nesnenin mevcut olmaması, gerçek dünyanın bütünüyle değişmesini engellemez. Okullar, hastaneler ve kamu binalarına yönelik sahte bomba ihbarlarının tahliyelere yol açması, fiziksel olarak var olmayan bir tehdidin gerçek hareketler, kesintiler ve kurumsal kararlar üretebildiğini gösterir. Bomba yoktur; fakat insanlar binayı terk eder, eğitim durur, sağlık hizmetleri aksar, güvenlik birimleri harekete geçer. Böylece yanlış bilgi, temsil ettiği nesne olmaksızın nedensel sonuç üretir. Gerçeklik burada nesnenin mevcudiyetinden değil, nesnenin mümkün olduğuna ilişkin kurumsal inançtan doğar.

Güvenlik sisteminin paradoksu da tam burada başlar. Sistem, tehdidi bütünüyle doğruladıktan sonra harekete geçerse geç kalabilir; yeterince doğrulamadan tepki verirse yanlış ihbarın etkisini fiilen gerçekleştirmiş olur. Dolayısıyla güvenlik mantığı zorunlu olarak olasılık üzerinden çalışır. “Bomba gerçekten var mı?” sorusundan önce “bomba varsa ve şimdi müdahale etmezsek ne olur?” sorusu gelir. Sonucun maliyeti yeterince yüksek olduğunda düşük olasılık bile davranış üretmeye yeter. Sahte ihbarın gücü, güvenlik kurumunun bu epistemik asimetrisini kullanmasından kaynaklanır.

Yanlış bilgi böylece yalnızca zihinde yanlış bir temsil meydana getirmez; güvenlik aygıtını kendi nedenselliğinin taşıyıcısına dönüştürür. İhbarı yapan kişi doğrudan binayı boşaltamaz, okulu kapatamaz veya hastane faaliyetini durduramaz. Fakat sistemin tehdit protokollerini tetikleyerek kurumların bütün bu eylemleri kendi elleriyle gerçekleştirmesini sağlar. Bu anlamda güvenlik sistemi, yanlış bilginin kurbanı olmaktan daha fazlasıdır: onun eyleyicisine, daha doğrusu nedensel rölesine dönüşür. Sahte tehdit emir vermez; sistem, tehdidin mümkünlüğüne verdiği zorunlu tepkiyle emri kendisi üretir.

Burada temsil ile gerçeklik arasındaki ilişki yeniden tersine çevrilir. Normalde temsilin gerçek bir nesneyi işaret ettiği varsayılır: bomba vardır ve “bomba var” ifadesi onu bildirir. Sahte ihbarda ise temsilin nesnesi yoktur, fakat temsil yine de gerçek sonuçlara sahiptir. Böylece yanlış olan şey etkisiz değildir. Ontolojik olarak mevcut olmayan bomba, toplumsal olarak mevcut bir kriz yaratabilir. Bir başka ifadeyle, nesnenin gerçek olmaması, temsilin nedensel olarak gerçek olmasını engellemez.

Toplu ihbarların ikinci ve daha derin etkisi ise tehdidin zamansal yapısını dönüştürmesidir. Gerçek bir bomba tehdidi ilk anda belirli bir mekân ve belirli bir zamanla sınırlıdır: “burada, şimdi bir tehlike olabilir.” Fakat sahte ihbarlar tekrarlandıkça tehdit tekil olay olmaktan çıkar ve geleceğe yayılan bir beklenti rejimine dönüşür. Bir sonraki ihbarın ne zaman geleceği bilinmediği için korkunun nesnesi belirli bombadan belirsiz olasılığa kayar. Tehdit artık yalnızca bir binada bulunan muhtemel nesne değil, zaman içinde tekrar edebilecek bir olay biçimi hâline gelir.

Bu dönüşüm sosyopsikolojik açıdan kritiktir. Tekil korku belirli bir olaya bağlanabilir ve olay sona erdiğinde gevşeyebilir. Zamansallaşmış tehdit ise kapanmaz; “şimdi geçti” cümlesinin yerine “yeniden olabilir” düşüncesini bırakır. Böylece güvenlik tehdidi mekânsal olmaktan çıkarak temporal bir rejime yerleşir. Okul boşaltılmış ve bomba bulunmamış olsa bile olay tamamen sona ermez; sonraki günün davranışlarını, beklentilerini ve dikkat düzeyini etkileyebilir. Tehdit, fiziksel nesne olarak yokken bile gelecek ihtimali olarak yaşamaya devam eder.

Anlık ihbar bu nedenle zamanı ikiye böler: mevcut an ve olası tekrar. İlkinde güvenlik sistemi belirli bir sinyale tepki verir; ikincisinde toplum gelecekteki sinyallere hazırlanır. Tek bir yanlış bilgi, yeterince tekrarlandığında sadece bir binayı boşaltmaz; kurumların zaman algısını da yeniden düzenler. Programlar kesintiye açık hâle gelir, rutinler koşullu yaşanır, sıradan günün içine sürekli bir “yeniden olabilir” rezervi yerleşir. Güvenliğin psikolojik maliyeti de burada yoğunlaşır: tehdit ortadan kalksa bile tehdidin zamanı ortadan kalkmaz.

Bu açıdan sahte bomba ihbarı, fiziksel saldırının eksik bir taklidi değildir. Fiziksel yıkımı gerçekleştirmeden onun bazı toplumsal sonuçlarını üretir: tahliye, aksama, alarm, belirsizlik ve gelecek korkusu. Bomba yoktur, fakat sistem onun var olabileceğini ciddiye almak zorunda olduğu için yokluk kendisini toplumsal düzeyde tam bir etkisizliğe çeviremez. Tam tersine, güvenliğin ihtiyat mantığı yanlış bilginin etki kapasitesini büyütür.

Sonuçta iki mekanizma aynı olayda birleşir. Birincisinde, var olmayan tehdit gerçek eylem üretir; güvenlik sistemi yanlış bilginin nedenselliğini kendi protokolleri üzerinden maddileştirir. İkincisinde, anlık tehdit zamansal rejime dönüşür; korku belirli mekân ve andan çıkarak geleceğin belirsizliğine yerleşir. Böylece sahte bomba ihbarı yalnızca yanlış bir cümle değildir. Gerçekliği nesne olmadan üretebilen ve korkuyu andan zamana genişletebilen bir toplumsal mekanizmadır.                                       

Özerkliğin Önkoşulu

Bağımsızlık çoğu zaman bağımlılığın yokluğu gibi düşünülür; oysa özerkleşme bundan farklı bir kavramdır. Rusya’nın 5G altyapısını başlangıçta mevcut yabancı teknolojik imkânlarla kurup ilerleyen aşamada Rus yapımı baz istasyonlarına geçmeyi planlaması, özerkliğin kimi zaman başlangıç koşulu değil, bağımlılık içinden üretilmesi hedeflenen tarihsel bir sonuç olduğunu gösterir. Ağ ilk anda bütünüyle kendine yeterli değildir; tersine, çalışmaya başlayabilmek için dışarıdan sağlanan teknik kapasitelere yaslanır. Buna rağmen tam da bu bağımlılık üzerinden daha sonra bağımsızlaşabileceği maddi zemini kurmayı amaçlar.

Buradaki kavramsal paradoks, özgürleşmenin bağımlılığı öncül olarak varsaymasıdır. Bir varlık ancak kendisini bağlayan bir ilişki varsa o ilişkiden özgürleşebilir. Hiç bağımlı olmamış bir özne için “özgürleşme” sözcüğü anlamsızlaşır; onun durumu özgürleşme değil, baştan itibaren bağımsızlıktır. Dolayısıyla özerkleşme saf bir başlangıç hâli değil, ilişkisel bir geçiştir. Önce bağ vardır, sonra bağın dönüştürülmesi gelir. Özgürlük burada yokluktan doğmaz; kendisini sınırlayan ilişkiyi içeriden aşma kapasitesi olarak ortaya çıkar.

5G örneğinde bu yapı son derece görünürdür. Yabancı teknoloji ağın ilk evresinde bağımlılık kaynağıdır; fakat aynı zamanda ağın kurulmasını, işletilmesini ve teknik bilgi birikiminin oluşmasını mümkün kılar. Başka bir ifadeyle, sonradan terk edilmesi hedeflenen unsur başlangıçta gelişimin zorunlu aracına dönüşür. Bağımlılık böylece yalnızca aşılması gereken negatif bir durum değildir; kendi aşılmasının koşullarını da üretebilir. Rus yapımı baz istasyonlarına geçiş planı tam olarak bu diyalektiği taşır: dışsal teknoloji önce sistemi mümkün kılar, ardından sistem kendi maddi devamlılığını dışsal kaynaktan ayırmaya yönelir.

Bu yüzden bağımsızlık ile özerkleşme ontolojik olarak aynı şey değildir. Bağımsızlık bir durumdur; özerkleşme ise bir süreçtir. Birincisi ilişkinin yokluğunu veya dış belirlenimin düşük olmasını ifade edebilirken, ikincisi mevcut bir belirlenimden kendi belirlenimine doğru hareketi içerir. Özerkleşen varlık, geçmişindeki bağımlılığı silemez; tam tersine kendi özerklik anlamını o geçmiş üzerinden kazanır. “Artık bağımsızım” ifadesi, mantıksal olarak “önceden bağımlıydım” önermesinin izini taşır.

Buradan daha geniş bir ilişkisel ontoloji çıkarılabilir. Varlıklar çoğu zaman kendi kendilerine kapalı özler olarak değil, başka varlıklarla kurdukları bağlar üzerinden gelişir. İnsan, kurum, devlet veya teknolojik sistem önce dışsal kaynaklara yaslanabilir; sonra bu kaynakların sağladığı kapasiteyi içselleştirerek ilişki biçimini değiştirebilir. Özerklik, ilişkisizleşme anlamına gelmez; ilişkinin tek taraflı bağımlılık üretmekten çıkarılıp daha fazla öz-belirlenim sağlayacak biçimde yeniden kurulmasıdır.

Bu nedenle dış teknolojiyle kurulan bir altyapının daha sonra yerlileştirilmesi basitçe “yabancıyı yerliyle değiştirmek” değildir. Kavramsal düzeyde daha derin bir geçiş vardır: sistem, kendi varlığının koşullarını dışarıdan hazır biçimde almak yerine bu koşulların bir bölümünü kendisi üretmeye başlar. Özerklik burada nesnelerin kökeninden çok, varlığın kendi devamlılığının koşulları üzerindeki denetim derecesiyle ilgilidir. Rus yapımı baz istasyonlarına geçiş hedefi bu yüzden teknolojik milliyetçiliğin ötesinde, altyapısal öz-belirlenim arayışı olarak okunabilir.

Paradoks ise hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. Çünkü özgürleşen yapı, özgürleşmek için önce bağımlı olduğu yapının sağladığı imkânlardan yararlanmıştır. Kendi kendine yeterlilik, kendi kendine yetememe hâlinin içinden doğar. Bağımlılık burada özerkliğin yalnızca karşıtı değil, tarihsel öncülüdür. Özerkleşme tam da bu nedenle saf bir kopuş değil, bağımlılığın kendi koşullarını dönüştürerek aşılmasıdır.

Rusya’nın 5G geçişi bu açıdan küçük ama güçlü bir kavramsal örnek sunar: ağ önce dışsal teknolojiye yaslanarak kurulur, ardından bu bağımlılığı azaltacak yerli kapasiteyi üretmeye yönelir. Dolayısıyla özerklik başlangıçta mevcut olan bir özellik değil, bağımlılık ilişkisi içinde sonradan kazanılabilecek bir statüdür. En temel paradoks da burada belirir: özgürleşme, özgür olmamayı; özerkleşme ise önce bağımlı olmayı varsayar.                                                                                                                              

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow