İçeriğe geç
OntoHaber

En Çok Okunanlar

Dünyanın Çalışma Yasaları — Avrupa: Kayıt 11

Avrupa’daki güncel gelişmeler; nedensellik, egemenlik, sınır, mahremiyet, zaman, kimlik ve kamusallık üzerinden ontolojik olarak çözümleniyor.

UUmutcan Demir36 dk okuma81 okunma
Kitap modunda oku

Sayfa sayfa, dikkat dağıtmadan okuyun; kaldığınız yer hatırlanır.

11AVRUPA
Bölümler14Okumak istediğiniz bölümü seçin.

Nedensel Kopuş

Fransa’da öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve kötü okul koşullarıyla başlayan öğrenci protestolarının binlerce gözaltı ve yüzlerce yaralı polisin bulunduğu kitlesel çatışmaya dönüşmesi, toplumsal olaylarda neden ile sonuç arasındaki ilişkinin sabit kalmadığını gösterir. Başlangıçta hareketin açıklayıcı merkezi eğitim sistemindeki somut sorunlardır; protesto, belirli taleplerin ve belirli eksikliklerin sonucu olarak ortaya çıkar. Fakat kolektif hareket genişledikçe ilk neden, olayın yalnızca başlangıç koşulu hâline gelir.

Bir protestonun büyümesi, sadece başlangıçtaki hoşnutsuzluğun niceliksel olarak artması değildir. Katılımcı sayısı yükseldikçe hareketin iç yapısı değişir; yeni aktörler, yeni talepler, yeni gerilimler ve yeni anlamlandırmalar sürece eklenir. Böylece ilk başta tek bir nedensel eksene bağlı olan olay, giderek çok merkezli bir yapıya dönüşür. Eğitim sorunu protestoyu başlatmış olabilir, fakat protestonun sonraki biçimini artık yalnızca eğitim sorunu belirlemez.

Polis müdahalesi, gözaltılar, karşı şiddet, dayanışma ağları, medyatik görünürlük ve siyasal kutuplaşma bu aşamada ikincil unsurlar olmaktan çıkarak bağımsız nedenler üretmeye başlar. Bir gözaltı yeni bir protestoya, yeni protesto daha sert bir güvenlik müdahalesine, müdahale ise daha geniş bir dayanışmaya yol açabilir. Böylece hareket, dışarıdaki bir probleme tepki vermekle yetinmez; kendi içinden sürekli yeni nedenler üreten bir nedensellik devresi kurar.

Buradaki kritik eşik, sonucun artık başlangıç nedenine indirgenemediği andır. İlk aşamada eğitim koşulları protestoyu doğururken, sonraki aşamada protestonun kendisi yeni olayların nedeni hâline gelir. Sonuç yalnızca büyümez; ontolojik statü değiştirir. Başlangıçta edilgen biçimde üretilmiş olan sonuç, süreç içinde etkin bir nedensel güç kazanır.

Bu nedenle kolektif hareketlerde nedensellik çizgisel değil, geri beslemeli ve kendini çoğaltan bir yapı gösterir. Başlangıç nedeni ilk hareketi üretir; fakat belirli bir yoğunluk eşiğinden sonra hareket kendi devam koşullarını kendisi üretmeye başlar. Olay artık kendisini doğuran koşulların basit uzantısı değildir; yeni aktörlerin, tepkilerin ve çatışmaların birleşimiyle ayrı bir süreç hâline gelir.

Fransa’daki öğrenci protestolarında görülen dönüşüm tam olarak budur. Eğitim sistemindeki sorunlar hareketin ilk gerekçesini sağlamıştır; fakat kitlesel çatışma aşamasına gelindiğinde olayın nedensel merkezi değişmiştir. Bundan sonra protestoyu açıklamak için yalnızca öğretmen eksikliğine veya kalabalık sınıflara bakmak yetersiz kalır; çünkü hareket kendi tarihini, gerilimini ve sürekliliğini üretmiştir.

Ontolojik açıdan asıl önemli olan, neden ile sonuç arasındaki hiyerarşinin tersine çevrilmesidir. Sonuç, kendisini doğuran nedenden kopup yeni sonuçların nedeni hâline geldiğinde nedensel zincir kapanmaz; kendi üzerine kıvrılır. Böylece toplumsal süreç, dışarıdan başlatılmış bir tepki olmaktan çıkarak kendi iç mantığına sahip bir oluşuma dönüşür.

Fransa örneği bu yüzden yalnızca bir eğitim protestosunun kontrolden çıkması değildir. Daha genel bir toplumsal yasayı görünür kılar: belirli bir eşikten sonra kolektif hareket kendi nedenselliğini üretir; sonuç, başlangıç nedeninden ontolojik olarak bağımsızlaşır ve kendisi yeni nedenlerin kaynağı hâline gelir.                                                                                                                                                         

Tahayyülün Nedenselliği

Letonya seçimlerinde Rusya tehdidi ve drone savunmasının kampanyanın merkezine yerleşmesi, siyasal davranışın yalnızca gerçekleşmiş olaylara tepki vermediğini; henüz meydana gelmemiş ihtimaller tarafından da biçimlendirilebildiğini gösterir. Seçmen tehdidi doğrudan yaşamamış, saldırıya uğramamış veya gelecekte korkulan senaryonun hiçbir unsuruyla fiilen karşılaşmamış olabilir. Buna rağmen olası bir Rus tehdidi, oy verme anında maddi bir saldırı kadar gerçek bir nedensel ağırlık kazanabilir. Gelecek henüz gerçekleşmemiştir, fakat geleceğe ilişkin temsil çoktan şimdinin içine girmiştir.

Buradaki ayrım, geleceğin kendisi ile geleceğin şimdideki tahayyülü arasındadır. Ontolojik olarak henüz gerçekleşmemiş bir olayın bugüne geriye doğru nedensel etki uyguladığını söylemek sorunludur; var olmayan bir olayın mevcut bir bedeni, kararı veya oyu doğrudan belirlemesi mümkün değildir. Siyasal tercihi etkileyen şey geleceğin kendisi değil, geleceğin şimdiki bilinçte kurulmuş modelidir. Olasılık, imge, beklenti, korku ve stratejik öngörü aynı anda şimdiye ait gerçek zihinsel ve toplumsal olgulardır.

Zaman bu açıdan geçmiş, şimdi ve gelecek diye yan yana duran üç eşit ontolojik bölgeden oluşmaz. Doğrudan var olan yalnızca şimdidir ve şimdinin sürekli dönüşümüdür. Geçmiş, artık mevcut olmayan olayların bellekte, arşivde ve maddi izlerde yeniden kurulmasıdır; gelecek ise henüz var olmayan durumların beklenti ve tahayyül biçiminde şimdide temsil edilmesidir. İnsan bilinci zamanın iki yokluk alanını —artık olmayan geçmiş ile henüz olmayan geleceği— şimdinin içine sembolik olarak taşıyarak davranış üretir.

Letonya’daki seçim bunun siyasal ölçekteki açık örneğidir. Rusya’nın gelecekte ne yapabileceğine ilişkin senaryo, seçmenlerin oy verdiği anda fiziksel olarak gerçekleşmiş değildir; fakat kampanya söylemi, güvenlik tartışmaları, tarihsel hafıza ve savunma teknolojileri üzerinden şimdide maddileştirilmiştir. Drone savunmasının seçim gündeminin merkezine yerleşmesi, ihtimalin kurumsal bir nesneye dönüşmesidir: Henüz gerçekleşmemiş saldırı, ona karşı hazırlanılan savunma sistemi sayesinde bugünün siyasal gerçekliği içerisinde yer edinir.

Böylece gerçekleşmemiş olan ile gerçek olmayan arasındaki ayrım belirginleşir. Bir tehlikenin henüz gerçekleşmemiş olması, onun hiçbir gerçek etkisinin bulunmadığı anlamına gelmez. Gelecek olay ontolojik olarak yoktur; fakat onun olasılığına ilişkin temsil ontolojik olarak vardır. Seçmenin korkusu vardır, devletin hazırlığı vardır, kampanya söylemi vardır, savunma planı vardır ve bunların tümü oy davranışıyla fiilî nedensel ilişkiye girebilir. Geleceğin siyasal gücü tam olarak burada doğar: var olmayan olay, mevcut temsil biçimleri aracılığıyla şimdide etkili hâle gelir.

Aynı mekanizma geçmiş için de geçerlidir. Geçmişte yaşanan Rus işgalleri, Sovyet dönemi veya bölgesel güvenlik deneyimleri seçim anında yeniden gerçekleşmez; bunların bellekteki ve kamusal anlatıdaki yeniden kuruluşları bugünkü tehdidin nasıl yorumlanacağını belirler. Dolayısıyla siyasal özne hiçbir zaman çıplak bir şimdi içinde karar vermez. Geçmişi hatırlayan ve geleceği öngören bir şimdi içinde karar verir; fakat hem hatırlama hem öngörme işlemleri yine yalnızca mevcut anda gerçekleşir.

Bu durum zamansal nedensellik hakkında önemli bir yanılsamayı da açığa çıkarır. Yüzeyde bakıldığında gelecek, bugünkü seçimi belirliyormuş gibi görünür: gelecekteki olası saldırı korkusu bugünkü oyu değiştirir. Daha kesin ontolojik ifadeyle ise gelecek bugüne etki etmez; şimdinin kendi içinde ürettiği gelecek tasarımı, yine şimdide bulunan başka bir olguya etki eder. Nedensel ilişki zamanlar arasında değil, aynı ontolojik düzlemde bulunan mevcut temsiller ile mevcut davranışlar arasında kurulmaktadır.

Letonya seçimleri bu nedenle yalnızca güvenlik kaygısının sandığa yansıması değildir. Siyasal tercih, zamanın insan bilincinde nasıl yeniden örgütlendiğini gösteren küçük bir laboratuvara dönüşür. Henüz gerçekleşmemiş tehlike, tahayyül edildiği anda şimdinin gerçek nedenlerinden biri olabilir; fakat bu, geleceğin ontolojik olarak şimdide bulunduğunu değil, şimdinin geleceği temsil ederek kendi nedenselliğini genişletebildiğini gösterir. Geçmiş bellek olarak, gelecek tahayyül olarak şimdinin içine çekilir; seçim anında oy veren şey üç ayrı zaman değil, geçmişi yeniden kurup geleceği tasarlayabilen tek bir şimdidir.                                                                                                                                                

Temsili Ayrılık

Bosna-Hersek’te Boşnak, Sırp ve Hırvat siyasal bloklarının üçlü cumhurbaşkanlığı sistemi içinde yeniden belirleyici hâle gelmesi, devlet bütünlüğünün her zaman kimliksel farklılıkların çözülmesine dayanmadığını gösterir. Buradaki siyasal yapı, ayrı kolektif kimlikleri tek bir merkezde eritmek yerine onları anayasal ve kurumsal düzeyde sürekli görünür tutar. Birlik, homojenleşme üzerinden değil; ayrılığın tanınması, sınıflandırılması ve temsil edilmesi üzerinden kurulmaktadır.

Klasik bütünlük anlayışı, parçaların farklılıklarını kaybederek daha yüksek bir birlik içinde birleşmesini varsayar. Bosna-Hersek modeli ise bunun tersine işler: parçalar ancak ayrı kalabildikleri ölçüde bütüne katılır. Boşnaklık, Sırplık ve Hırvatlık siyasal sistem içinde aşılması gereken geçici farklılıklar değil, devletin işleyebilmesi için sürekli yeniden temsil edilmesi gereken kurucu kategorilerdir. Bütünlük, ayrımların ortadan kaldırılmasıyla değil, onların kurumsal dolaşımının kesintisiz sürdürülmesiyle korunur.

Bu nedenle üçlü cumhurbaşkanlığı yalnızca iktidarın paylaşılması değildir; devletin kendi iç farklılıklarını tanıma biçimidir. Sistem, “tek halk–tek temsil” mantığı yerine birbirinden ayrılmış kolektif özneliklerin aynı siyasal çatı altında eşzamanlı varlığını kurar. Ayrılık burada bütünlüğün karşıtı olmaktan çıkar ve onun koşullarından birine dönüşür. Devlet, farklılıkları bastırdığı için değil, onları kendi yapısının içine yerleştirdiği için varlığını sürdürebilir.

Ontolojik düzeyde mesele, bütün ile parça arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır. Parçalar bütünde erimiyorsa yine de bir bütün oluşturabilirler; yeter ki aralarındaki ilişki ortak bir temsil sisteminde sürekli yeniden üretilsin. Böyle bir düzende bütünlük, parçaların özdeşleşmesinden değil, farklılıkların aynı çerçevede birlikte görünür olmasından doğar. Dolayısıyla siyasal bütün, içerik bakımından bir değil; temsil düzeyinde birdir.

Bosna-Hersek’in siyasal formu bu nedenle fenomenal bir birlik üretir. Dışarıdan bakıldığında tek devlet, tek seçim düzeni ve ortak kurumlar vardır; içeride ise bu bütünlüğü taşıyan unsurlar kendi ayrılıklarını korumaya devam eder. Birlik, ontolojik bir kaynaşmadan çok kurumsal bir ortak görünüş biçimidir. Ayrı kimlikler, aynı temsil mekanizması içinde yan yana yer aldıkları için ortak bir siyasal nesne meydana getirirler.

Etnik blokların seçimlerde yeniden güç kazanması da bu yapının geçici olmadığını gösterir. Sistem farklılıkları yalnızca temsil etmez; onları siyasal olarak yeniden üretme eğilimindedir. Her seçimde kimlik kategorileri yeniden çağrılır, sınırlar yeniden belirginleşir ve temsil yeniden etnik hatlar üzerinden örgütlenir. Böylece kurum, ayrılığı yönetirken aynı zamanda onun sürekliliğini de garanti altına alabilir.

Katılımın yaklaşık yüzde 42’de kalması ise ayrı bir gerilim yaratır: Kurumsal yapı kimlikleri yüksek yoğunlukta temsil ederken, yurttaşların önemli bir bölümü siyasal sürecin dışında kalabilir. Bu durumda temsil edilen şey toplumsal bütünün kendisi değil, onun tarihsel olarak kurumsallaştırılmış ayrım biçimleri olur. Sistem bütünlüğü sürdürür, fakat bunu her bireyin etkin katılımından ziyade kimlik bloklarının sürekli siyasal mevcudiyeti üzerinden yapar.

Bosna-Hersek böylece bütünlüğün paradoksal bir biçimini görünür kılar: bir siyasal bütün, farklılıkları ortadan kaldırmadan; hatta onları sürekli yeniden temsil ederek var olabilir. Buradaki birlik, ayrılıkların çözülmesi değil, ayrılıkların ortak bir temsil düzeni içinde fenomenal olarak tek bir yapı hâlinde görünmesidir. Bütünlük bazen parçaların birleşmesinden değil, parçaların ayrılıklarını kaybetmeden aynı sistem içinde kalabilmesinden doğar.                                                            

Mahremiyetin Kurumsal Formu

İspanya’da tahliyeleri sınırlama, kiraları dondurma ve kiracıları koruma yönündeki düzenlemelerin parlamentoda reddedilmesinin ardından yaklaşık elli şehirde on binlerce kişinin sokağa çıkması, konut meselesinin yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını gösterir. “Ev” diğer maddi varlıklardan farklıdır; insanın yalnızca barındığı değil, dış dünyanın erişimini sınırladığı, kendi davranışlarını denetimsiz biçimde sürdürebildiği ve kişisel sınırlarını mekânsal olarak kurduğu yerdir. Bu nedenle konuta ilişkin siyasal kararlar, kira veya mülkiyet düzenlemelerinin ötesinde, bireyin kendisine ait alan üzerindeki egemenliğine temas eder.

Mahremiyet burada yalnızca başkalarının belirli bilgileri bilmemesi değildir. Daha derinde, kişinin hangi bilgiye, bedensel hâle, davranışa, ilişkiye ve kırılganlığa kimin erişebileceğini belirleme kapasitesidir. Kişilik sınırı önemli ölçüde bu seçici erişim rejimiyle kurulur. İnsan, her yanını herkes için sürekli açık hâle getirdiği anda yalnızca bilgi kaybetmez; kendi içi ile dışı arasındaki ayrımı da zayıflatır. Mahremiyet bu nedenle psikolojik kişiliğin çevresindeki görünmez sınır sistemi, ev ise bu sınırın maddi ve mekânsal karşılığıdır.

Konutun özel ağırlığı tam olarak buradan gelir. Ev, mahremiyetin soyut bir hak olmaktan çıkıp duvar, kapı, anahtar, oda ve adres biçiminde kurumsallaştığı yerdir. Kişinin “bana ait” dediği mekân yalnızca hukuki mülkiyet veya kiracılık statüsü taşımaz; dış dünyanın hangi koşullarda içeri girebileceğini düzenleyen bir egemenlik alanıdır. Bu yüzden tahliye tehdidi yalnızca bir yer değiştirme ihtimali olarak deneyimlenmeyebilir. Kişinin kendi sınırlarını sabitleyen mekânsal yapının çözülmesi anlamına da gelebilir.

İspanya’daki tepkinin ontolojik yoğunluğu bu açıdan okunabilir. Kiracıyı koruyan taleplerin reddedilmesi, yalnızca belirli ekonomik önlemlerin reddi olarak değil, insanların en kişisel yaşam alanının güvencesiz bırakılması biçiminde algılanabilir. Siyasal kurum konut üzerinde karar verdiğinde, dolaylı olarak bireyin mahremiyet alanının hangi ölçüde korunacağına da karar vermiş olur. Böylece parlamentodaki soyut bir oylama, gündelik yaşamda son derece kişisel bir sınır meselesine dönüşür.

Kurumların psikolojik etkisi de çoğu zaman böyle işler: belirli mekânlar yalnızca işlev sunmaz, belirli zihinsel rejimleri örgütler. Hastane bedeni sürekli gözlem ve müdahalenin nesnesi hâline getirdiği için kırılganlık duygusunu artırabilir; okul performans, değerlendirilme ve disiplin rejimi üzerinden bireyi ölçülen bir özneye dönüştürebilir; mahkeme kişiyi norm karşısında hesap veren bir özne olarak konumlandırır. Otel geçici anonimlik ve gündelik yüklerden kopuş hissi sağlayabilir. Ev ise bunların tersine, bireyin kamusal değerlendirmeden çekilebildiği ve erişimi kendisinin yönettiği en temel mekânsal düzenektir.

Bu nedenle evin güvencesizleşmesi, diğer kurumsal sorunlardan daha yoğun bir duygusal reaksiyon üretebilir. Çünkü tehdit edilen şey yalnızca kullanılan bir hizmet değil, kişiliğin iç-dış sınırını taşıyan fiziksel çerçevedir. Bir okuldan ayrılmak, bir hastaneden çıkmak veya bir işyerini değiştirmek belirli kurumsal rollerin sona ermesi anlamına gelebilir; evden çıkarılmak ise kişinin özel yaşamının yerleştiği mekânsal koordinatların doğrudan dağılmasıdır. Bu yüzden konut politikası, bireyin ontolojik güvenliğiyle diğer birçok kamu politikasından daha yakın temas kurar.

Mahremiyet ile konut arasındaki ilişki, devlet ile birey arasındaki mesafeyi de yeniden tanımlar. Devlet konutu düzenlerken doğrudan kişinin zihnine müdahale etmez; fakat kişinin zihinsel ve toplumsal sınırlarını taşıyan mekânsal koşulları düzenler. Böylece kurum, psikolojiye dışarıdan temas eden bir yapı olmaktan çıkar; psikolojik güvenliğin altyapısını kuran veya zayıflatan bir aktöre dönüşür. Siyasal karar ile kişisel deneyim arasındaki bağ tam da bu ara düzeyde oluşur.

İspanya’daki kitlesel tepki bu yüzden yalnızca kira fiyatları veya tahliye prosedürleri üzerinden okunamaz. Konut, insanın mahremiyetini maddi biçimde taşıyan en temel kurumsal formlardan biridir; ona ilişkin güvencelerin reddedilmesi, bireyin yalnızca ekonomik çıkarına değil, kişisel sınırlarının sürekliliğine ilişkin bir tehdit olarak da deneyimlenebilir. Ev, mahremiyetin mimarisidir; konuta yönelik siyasal müdahale bu nedenle kişinin yalnızca nerede yaşayacağını değil, dış dünya ile kendisi arasındaki sınırı ne kadar koruyabileceğini de belirler.                                                               

Kesilmiş Mekân

Katalonya’daki sellerin aynı anda yolları, tren hatlarını ve uçuşları aksatması, doğal felaketin yalnızca belirli bir yüzeyi su altında bırakmadığını; mekânın işlevsel bütünlüğünü kuran bağlantıları da kestiğini gösterir. Bir bölgeyi yaşanabilir ve işler kılan şey, yalnızca üzerinde evlerin, istasyonların, havaalanlarının veya şehirlerin bulunması değildir. Asıl belirleyici olan, bu noktaların birbirine ulaşılabilir kalmasıdır. Dolaşım ortadan kalktığında fiziksel mekân yerinde durur, fakat toplumsal mekân parçalanmaya başlar.

Burada Kantçı mekân anlayışıyla deneyimsel kesinti arasında ilginç bir gerilim belirir. Transandantal Estetik açısından mekân, dış deneyimin sonradan öğrenilmiş bir özelliği değil, dışsal nesnelerin überhaupt deneyimlenmesini mümkün kılan a priori sezgi formudur. Başka bir ifadeyle nesneler önce verilerek sonradan bir mekân içine yerleştirilmez; onları birbirinden ayrı, yan yana, uzak veya yakın olarak deneyimleyebilmenin koşulu zaten mekânsal formdur. Mekânın kendisi deneyimden türetilmez; tersine dış deneyimin biçimsel imkânını önceler. Sentetik a priori olan geometrik yargıların imkânı da bu saf sezgi formuna dayanır.

Sel ise bu transandantal formu ortadan kaldırmaz; ortadan kaldırdığı şey, mekânın toplumsal olarak kurulmuş geçiş sürekliliğidir. Barcelona çevresindeki bir yol hâlâ uzamsal olarak iki noktayı ayırabilir, ray hattı hâlâ topografyada var olabilir, havaalanı aynı koordinatta durabilir. Fakat su, enkaz veya güvenlik yasağı iki nokta arasındaki fiilî geçişi imkânsızlaştırdığı anda mekânsal yakınlık ile işlevsel erişilebilirlik birbirinden kopar. Bir yer fiziksel olarak birkaç kilometre ötede bulunabilirken pratik anlamda erişilemez hâle gelebilir.

Tam burada deneyim-öncesi mekânsal süreklilik ile deneyim içinde üretilen kesinti arasında bir karşıtlık oluşur. Saf sezginin mekânı kesintisiz bir dışsallık alanı sunar; felaket ise bu alanın içinde toplumsal olarak kurulmuş yolları, hatları ve geçişleri sınırlarla böler. Kesinti mekân kategorisini ihlal etmez, fakat onun içinde mümkün olan hareketi parçalar. Böylece insan deneyiminde mekânın yalnızca “orada bulunma”dan ibaret olmadığı açığa çıkar: mekân, aynı zamanda sınırların aşılabilirliği ve noktalar arasında geçiş kurulabilmesidir.

Yol, demiryolu ve havayolu bu nedenle birbirinden bağımsız ulaşım teknolojileri değil, aynı mekânsal sentezin farklı ölçeklerde çalışan taşıyıcılarıdır. Yol yakın çevreyi, tren bölgesel sürekliliği, uçuş ise daha geniş coğrafi uzaklıkları birbirine bağlar. Üçünün aynı anda aksaması, farklı ölçeklerde kurulmuş mekânsal bağların eşzamanlı çözülmesi anlamına gelir. Felaket bir bölgedeki nesneleri yok etmese bile, onların birbirleriyle olan erişim ilişkilerini askıya alarak bölgenin işlevsel ontolojisini değiştirebilir.

Bir şehrin veya bölgenin varlığını yalnızca içerisindeki maddi unsurların toplamıyla açıklamak bu nedenle yetersizdir. Hastane, konut, işyeri, istasyon ve havaalanı tek tek ayakta kalabilir; fakat aralarındaki dolaşım koparsa sistemin bütünlüğü zayıflar. Kentin işlevsel varlığı, parçaların mevcut olmasından çok parçaların birbirine erişebilir kalmasına bağlıdır. Mekân burada bir kap değil, ilişkiler ağıdır; kesinti de bu ağın içindeki düğümleri değil, düğümler arasındaki bağları hedef alır.

Katalonya’daki sel bu anlamda doğal afetlerin çoğu zaman “yer”den çok “arasılık” üzerinde yıkıcı olduğunu gösterir. Su yalnızca bir yolu kapatmaz; başlangıç ile varış arasındaki sürekliliği bozar. Rayı yalnızca kullanılamaz kılmaz; iki şehri aynı dolaşım sistemi içinde tutan ilişkiyi geçici olarak çözer. Uçuş iptali de iki havaalanını ortadan kaldırmadan onların birbirlerine göre işlevsel yakınlığını yok eder. Fiziksel noktalar kalırken onları bir bütün yapan ilişkiler çekilir.

Böylece felaket, mekânın iki düzeyini birbirinden ayırır: deneyimin a priori koşulu olarak mekân devam eder; fakat deneyim içinde kurulmuş dolaşım mekânı kesilebilir. Transandantal form sınırların ötesine uzanan kesintisiz bir dışsallığı mümkün kılarken, sel bu dışsallığın içinde fiilî sınırlar üretir. Bir bölgenin işlevsel varlığı da tam bu gerilimde açığa çıkar: üzerinde ne bulunduğundan çok, içindeki noktaların birbirine ulaşmayı sürdürüp sürdüremediğiyle belirlenir.                                               

Çatışan Kimlik

Kosova’da eski KLA liderlerinin Lahey’de savaş suçlarından mahkûm edilmesine karşı binlerce kişinin sokağa çıkması, tek bir kişinin farklı normatif düzenler içinde birbirine zıt kimlikler taşıyabileceğini açık biçimde gösterir. Hukuk aynı bedeni “suçlu” olarak tanımlarken kolektif hafıza onu “kurtuluş kahramanı” olarak muhafaza edebilir. Buradaki çatışma yalnızca farklı yorumların çatışması değildir; aynı öznenin iki ayrı toplumsal sistem içinde eşzamanlı olarak iki farklı varlık kipine yerleştirilmesidir.

Kimlik bu nedenle tekil ve sabit bir öz olmaktan çok, onu tanımlayan normatif çerçeveye göre değişen ilişkisel bir statüdür. Bir mahkeme açısından kişi, belirli fiillerin faili ve hukuki sorumluluğun taşıyıcısıdır; ulusal hafıza açısından ise aynı kişi bağımsızlık mücadelesinin sembolü, fedakârlığın temsilcisi veya kolektif kurtuluş anlatısının parçası olabilir. Beden aynıdır, biyografik özne aynıdır, fakat hangi normatif sistemin içinden bakıldığına göre ontolojik statüsü değişir.

Bu durum ilk bakışta huzursuz edicidir; çünkü gündelik düşünce aynı kişinin aynı anda hem kahraman hem suçlu olmasını bir tutarsızlık olarak algılar. Oysa çelişki kişinin kendisinde değil, onu sınıflandıran sistemlerin ölçütlerinde bulunur. Hukuk fiili, kastı, sorumluluğu ve evrenselleştirilebilir normu esas alırken kolektif hafıza aidiyeti, tarihsel travmayı, fedakârlığı ve “bizim adımıza yapılmış olanı” merkeze alabilir. Aynı davranış böylece bir sistemde suç, başka bir sistemde tarihsel görev olarak anlamlandırılabilir.

Tam da bu asimetri hukukun kültürden bağımsızlaşma iddiasını görünür kılar. Eğer hukuki hüküm her toplumun kendi kahramanlık anlatısına tabi olsaydı, evrensel hukuk fikri büyük ölçüde çökerdi. Bir grubun kahraman ilan ettiği kişi yalnızca bu nedenle hukuki sorumluluktan muaf tutulabiliyorsa, normun bağlayıcılığı ortak ölçütten kolektif sadakate kayar. Hukukun meşruiyeti ise tam tersine, belirli bir topluluğun duygusal ve tarihsel özdeşleşmelerinden bağımsız karar verebilme iddiasına dayanır.

Bu nedenle “kahraman” ile “suçlu” kategorilerinin çarpışması, yalnızca Kosova’ya özgü bir hafıza çatışması değildir; hukuk ile kültür arasındaki daha genel ayrımın görünürleşmesidir. Kültür, kişiyi anlatının içindeki yerine göre değerlendirir; hukuk ise eylemi soyut norm karşısında tartmaya çalışır. Kültürel hafıza “bizim için ne ifade ediyor?” sorusunu sorarken hukuk “hangi fiil işlendi ve hangi norm ihlal edildi?” sorusunu öne çıkarır. İki sistem aynı özneyi farklı ontolojik koordinatlara yerleştirir.

Bu ayrışmanın yarattığı anksiyete de tam buradan doğar. Kolektif kimlik, kahramanını suçlu ilan eden hukuki hükmü yalnızca bireye yönelik bir karar olarak değil, kendi tarihsel anlatısına yönelik bir müdahale olarak deneyimleyebilir. Mahkeme bir kişiyi mahkûm ederken topluluk, kendi geçmişinin, fedakârlıklarının veya kurtuluş mitinin yargılandığını hissedebilir. Böylece hukuki karar bireysel sorumluluğun sınırlarını aşarak kolektif benliğe temas eder.

Fakat tam da bu rahatsız edici mesafe, hukukun işlevsel bağımsızlığını koruyan şey olabilir. Hukuk, kolektif hafızayla tamamen özdeşleştiği anda, evrensel norm olmaktan çıkar ve grup anlatısının aracına dönüşür. Soyutluk burada kusur değil, hukuki eşitliğin koşuludur. Bir bedenin “bizden biri” olması, onu normatif sorumluluktan çıkarmamalıdır; aksi takdirde suçun tanımı failin kimliğine göre değişir.

Kosova’daki protestolar bu nedenle ontolojik kimliğin çoğulluğunu ve normatif sistemlerin birbirine indirgenemezliğini aynı anda görünür kılar. Aynı kişi hukuken suçlu, kültürel olarak kahraman olabilir; bu ikilik rahatsız edici olsa da, hukukun kültürel aidiyetten bağımsız kalabilmesi açısından kurucu bir gerilimdir. Kimlik tekil değildir; farklı normatif sistemler aynı bedeni çelişik varlık kiplerine yerleştirebilir ve hukukun meşruiyeti, tam da bu çelişkiyi kolektif hafıza lehine eritmemesinde yatar.                                                                                                                                                               

Egemenliğin Epistemik Çöküşü

Romanya’da Siegfried Mureșan’ın kurmaya çalıştığı hükümetin parlamentodan güvenoyu alamaması, yalnızca yürütmenin oluşturulamaması anlamına gelmez; daha derinde, siyasal düzenin kendisini tek ve süreklilik taşıyan bir merkez üzerinden temsil etme kapasitesinin zayıflamasıdır. Jean Bodin’in egemenliği “mutlak ve sürekli” bir iktidar olarak tanımlamasında süreklilik tesadüfi değildir: egemenlik, geçici bir yetki kullanımı değil, siyasal bütünün üzerinde son sözü söyleyen ve zaman içinde kesintisiz kalan üstün otoritedir. Hükümet krizinin uzaması tam da bu süreklilik boyutunu aşındırır; egemen kategorisi hukuken ortadan kalkmasa bile, fenomenal olarak sürekli değişen, kurulması geciken ve yeniden müzakere edilen bir merkeze dönüşür.

Bodin açısından egemenliğin mutlaklığı, egemenin hiçbir fiilî sınıra sahip olmaması değil, siyasal düzen içinde kendisinden daha yüksek başka bir pozitif otoritenin bulunmamasıyla ilgilidir. Bu nedenle egemenin varlığı, siyasal sistemin son referans noktasını belirler. Kimin karar vereceği konusunda sürekli yeniden karar verilmek zorunda kalıyorsa, sorun yalnızca iktidar boşluğu değildir; kararın nihai kaynağının kendisi belirsizleşmiştir. Romanya’daki uzayan hükümet kurma krizi de bu anlamda egemenliğin hukuki varlığından çok onun algılanabilir sürekliliğine zarar verir: devlet vardır, kurumlar vardır, parlamento çalışır, fakat bütün bunları tek bir yönelim altında bağlayan yürütme merkezi tekrar tekrar kurulamaz.

Hobbesçu çerçevede mesele başka bir yönden aynı noktaya ulaşır. Leviathan’ın temel işlevi yalnızca zor kullanma tekelini merkezileştirmek değildir; bireylerin birbirlerini sürekli potansiyel tehdit olarak algıladığı bir ortamda, tehdidin ne olduğunu ve ona karşı kimin karar vereceğini ortak bir merkeze bağlamaktır. Doğa durumunda sorun sadece şiddet değildir; aynı zamanda epistemiktir. Herkes tehlikeyi kendi perspektifinden tanımlar, herkes başkasının niyetini tahmin etmeye çalışır ve ortak bir hakem bulunmadığı için belirsizlik kendisini sürekli yeniden üretir. Egemen, bu çoğul perspektifleri tek bir karar merciine bağlayarak yalnızca düzen değil, ortak bir referans sistemi de üretir.

Buradan bakıldığında egemenlik, siyasal gerçekliğin epistemik koordinat sistemidir. Tehditlerin, önceliklerin, hukuki sınırların ve kolektif yönelimin hangi merkezden tanımlanacağı belli olduğu sürece toplum yalnızca yönetilmez; aynı zamanda neye göre yönünü belirleyeceğini bilir. Hobbes’un Leviathan’ı bu yüzden korkuyu yok etmez; korkunun nesnesini ve ona verilecek cevabı merkezileştirir. Dağınık tehdit algıları, egemenin bakışı altında ortaklaştırılır ve böylece toplum için referanslanabilir hâle gelir.

Romanya’daki kriz bu mekanizmayı tersine çevirir. Toplum bir egemen merkez talep ederken, siyasal sistem bu merkezi sürekli yeniden üretmek zorunda kalmaktadır. Bir hükümet önerilir, reddedilir; yeni bir çoğunluk aranır; yürütmenin kim tarafından ve hangi ittifakla kurulacağı tekrar belirsizleşir. Böylece egemenliğin gerektirdiği süreklilik ile egemenin fiilî görünüşü arasında bir çelişki doğar. Siyasal düzen, merkez ihtiyacını ortadan kaldırmaz; tersine kriz uzadıkça merkez ihtiyacını daha görünür hâle getirir, fakat tam o anda merkez kendisini istikrarlı biçimde kuramaz.

Bodin ile Hobbes burada birbirini tamamlar. Bodin’in süreklilik talebi, iktidarın zamansal olarak kesintiye uğramamasını; Hobbes’un merkezileştirme mantığı ise siyasal belirsizliklerin ortak bir otoriteye referanslanabilmesini gerektirir. Uzayan hükümet krizi her iki koşulu da aynı anda zayıflatır: egemenlik zamansal sürekliliğini fenomenal olarak kaybederken, toplumun tehditleri, öncelikleri ve siyasal geleceği bağlayacağı tekil referans noktası da bulanıklaşır. Kriz böylece yalnızca kurumsal değil, epistemik hâle gelir.

Epistemik kriz burada “kim yönetiyor?” sorusundan daha geniştir. Asıl sorun, hangi kararın kalıcı olacağı, hangi çoğunluğun sistemi temsil ettiği ve bugün kurulan otoritenin yarın da geçerli olup olmayacağına ilişkin belirsizliktir. Egemenliğin klasik işlevi tam da bu soruları gündelik siyasal bilincin dışına atmaktır: vatandaşın her gün devletin varlığını yeniden doğrulaması gerekmez, çünkü egemenlik süreklilik varsayımı altında işler. Bu varsayım çatladığında siyasal düzen, normalde görünmez olan kendi temelini sürekli görünür kılmaya başlar.

Bu yüzden hükümet krizleri yalnızca iktidar eksikliği yaratmaz; siyasal gerçekliğin nasıl bilineceğine ilişkin güveni de aşındırabilir. Devletin kurumları çalışmaya devam etse bile, yürütmenin tekrar tekrar kurulamaması toplum ile egemen merkez arasındaki epistemik bağı gevşetir. Egemen, artık sabit bir bakış noktası olmaktan çıkar ve kendisi siyasal belirsizliğin nesnesine dönüşür. Normalde tehditleri tanımlayan merkez, bu kez tanımlanması gereken probleme dönüşmektedir.

Romanya örneği bu nedenle Bodinci ve Hobbesçu egemenlik anlayışlarının tersinden okunabileceği bir laboratuvar sunar: toplum egemeni mutlak, sürekli ve referanslanabilir bir merkez olarak talep ederken, siyasal kriz egemeni geçici, müzakereye açık ve belirsiz bir kategoriye dönüştürdüğünde yalnızca iktidar krizi değil, kolektif bir epistemik kriz doğar. Egemenliğin çöküşü burada devletin yok olması değildir; devletin bakışının nerede sabitlendiğinin artık açık biçimde bilinememesidir.               

Kurumsal Mahiyet

Yunanistan’ın olağanüstü kitlesel göç durumlarında iltica başvurularının geçici olarak askıya alınabilmesini önermesi, bir kurumun hukuken var olmaya devam ederken onu tanımlayan temel işlevinin geçici olarak devre dışı bırakılabileceğini gösterir. İltica sistemi yürürlükten kaldırılmamaktadır; yasa, bürokrasi, yetkili makamlar ve hukuki kategori varlığını korur. Buna rağmen belirli koşullarda başvuruyu kabul etme ve değerlendirme işlevi askıya alınır. Böylece kurumun mevcudiyeti ile kurumun işleyişi birbirinden ayrılır.

Bu ayrım İbn Sînâ’nın varlık ile mahiyet arasında kurduğu ontolojik ayrımı kurumsal düzleme taşımaya elverişlidir. İbn Sînâ açısından mahiyet, bir şeyin ne olduğu; varlık ise o şeyin fiilen mevcut olmasıdır. Mahiyet kendi başına varlığı zorunlu olarak içermez: “insan”ın ne olduğunu kavramak, belirli bir insanın fiilen var olduğunu söylemek değildir. Kurumsal analize aktarıldığında benzer bir ayrım kurulabilir: kurumun varlığı, onun hukuk düzeni içinde mevcut oluşuna; mahiyeti ise onu başka kurumlardan ayıran normatif yapı ve asli işlevler bütününe karşılık gelir.

İltica kurumunun mahiyeti yalnızca “iltica” adının mevzuatta bulunmasından ibaret değildir. Bir kişinin korunma talebinde bulunabilmesi, talebin bireysel olarak incelenmesi, belirli hukuki kriterlere göre değerlendirilmesi ve sonunda bir karar üretilmesi kurumu ne ise o yapan işlevsel yapının parçalarıdır. Bu süreç kaldırılmadan kurum bütünüyle yok olmuş sayılmaz; fakat süreç geçici olarak askıya alındığında kurumun mahiyetini oluşturan temel operasyonlardan biri fiilen susturulmuş olur.

Yunanistan’ın önerisinin ontolojik ilginçliği tam burada belirir. İltica sistemi hukuk düzeninde mevcut kalır; fakat belirli bir olağanüstü durumda onun mahiyetine ait temel bir yetkinlik uygulanmaz. Kurumsal varlık ile kurumsal etkinlik böylece üst üste gelmez. Bir kurum “vardır”, fakat tam olarak kendisi gibi davranmayabilir. Dolayısıyla mevcudiyet, işlevselliğin garantisi değildir.

Buradan daha genel bir kurumsal ontoloji çıkarılabilir. Parlamento fiziksel olarak toplanabilir fakat karar üretme kapasitesini kaybedebilir; mahkeme hukuken mevcut olabilir fakat yargılama yetkisi belirli bir konuda sınırlandırılabilir; anayasal bir hak normatif düzende varlığını sürdürebilir fakat olağanüstü rejimde kullanım alanı daraltılabilir. Kurumun tabelası, kadrosu, hukuki adı ve örgütsel gövdesi korunurken onu o kurum yapan etkinlik biçimi kısmen askıya alınabilir. Kurumsal varlık bu nedenle yalnızca “orada olma”, kurumsal mahiyet ise belirli bir normatif işlemi gerçekleştirebilme kapasitesidir.

İbn Sînâcı ayrımı burada birebir kopyalamaktan çok analitik olarak genişletmek gerekir. Mahiyet klasik anlamıyla salt “işleyiş” değildir; şeyin ne olduğunun kavramsal belirlenimidir. Fakat kurumlar söz konusu olduğunda “ne olduğu” büyük ölçüde “hangi normatif işlemleri gerçekleştirdiği” üzerinden tanımlandığından, mahiyet işlevle çok daha sıkı bağlanır. Bir iltica sisteminin mahiyetini, iltica talebini işleme kapasitesinden tamamen ayırmak zordur. İşlev askıya alındığında kurum yok olmaz; fakat kendi tanımının bir bölümünü gerçekleştiremez hâle gelir.

Olağanüstü hâllerin kurumsal gücü de buradan doğar. Olağanüstülük çoğu zaman kurumları ortadan kaldırmaz; onların varlığını koruyup mahiyetlerinin uygulanma biçimini değiştirir. Hukuk hâlâ vardır, fakat normal hukuki işlemin bazı parçaları askıya alınabilir. Böylece istisna, varlığı yok ederek değil, varlık ile mahiyet arasındaki olağan çakışmayı bozarak işler. Kurum biçimsel olarak mevcut kalırken kendi normal işleyişinden geçici olarak uzaklaştırılır.

Yunanistan’ın önerisi bu nedenle yalnızca göç yönetimine ilişkin teknik bir düzenleme değildir. Daha genel bir ontolojik ayrımı görünür kılar: bir kurumun mevcut olması, onu tanımlayan bütün yetkinliklerin aynı anda etkin olduğu anlamına gelmez. Kurumsal varlık ile kurumsal mahiyet belirli koşullarda birbirinden açılabilir; kurum hukuk düzeninde kalırken kendi asli işlevlerinden biri askıya alınabilir. İbn Sînâ’nın varlık–mahiyet ayrımı böylece siyasal kurumlara uyarlandığında, modern devletin en önemli paradokslarından biri görünür olur: bazen bir yapı ortadan kaldırılmadan da kendi “ne’liğinden” geçici olarak uzaklaştırılabilir.                                                                                                   

Uyuyan Sınır

Schengen’in görünürde ortadan kaldırdığı şey sınırın kendisi değil, sınırın sürekli maddi olarak icra edilme zorunluluğudur. Polonya’nın Almanya ve Litvanya sınırlarındaki kontrolleri yeniden uzatması, sınırın yalnızca bariyer, kulübe, kontrol noktası veya polis varlığıyla oluşmadığını; bunlar ortadan kalksa bile hukuki ve epistemik bir ayrım olarak sistem içinde varlığını sürdürebildiğini gösterir. Fiziksel engel çekildiğinde sınır görünmezleşebilir, fakat görünmezleşme ortadan kalkma değildir.

Sınır bu anlamda öncelikle ontolojik değil, epistemik ve normatif bir belirlenimdir. Toprağın kendisinde “burada bir devlet biter, diğeri başlar” diye doğal olarak verilmiş bir çizgi bulunmaz. Çizgi, siyasal otoritenin mekâna yüklediği anlamla kurulur; harita, hukuk, vatandaşlık, güvenlik rejimi ve idari yetki bu çizgiyi gerçek kılar. Dolayısıyla sınırın varlığı, maddi bir nesnenin varlığı gibi değil, belirli bir ayrımın kolektif olarak tanınması ve uygulanabilir tutulması üzerinden işler.

Schengen rejimi bu ayrımı ortadan kaldırmaktan çok onun görünür icrasını askıya alır. Pasaport kontrolünün kaldırılması, sınırın hukuki anlamının silinmesi anlamına gelmez; yalnızca sınırın gündelik dolaşım üzerindeki etkisini azaltır. Devletlerin egemenlik alanları, hukuk düzenleri ve güvenlik yetkileri yine birbirinden ayrıdır. Böylece sınır, maddi yoğunluğunu kaybedip potansiyel bir ayrım biçimine dönüşür.

Polonya’nın kontrolleri yeniden devreye sokması bu potansiyelin ne kadar canlı olduğunu gösterir. Düzensiz göç veya güvenlik gerekçesi yeterince yoğunlaştığında, daha önce görünmezleşmiş olan ayrım tekrar maddi forma kavuşur. Polis geri gelir, geçiş denetlenir, kimlik sorgulanır ve mekân yeniden iki siyasal alan arasındaki eşik gibi işlemeye başlar. Yeni bir sınır yaratılmaz; daha önce askıya alınmış olan sınır işlevi yeniden etkinleştirilir.

Buradaki ontolojik incelik, maddi yokluk ile yapısal yokluğun aynı şey olmamasıdır. Bir ayrım fiziksel olarak görünmez hâle gelebilir, fakat onu mümkün kılan normatif kod sistem içinde korunuyorsa bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Sınır, bu nedenle “uyuyan” bir yapı gibi düşünülebilir: gündelik deneyimde etkisizleşir, fakat belirli koşullarda yeniden aktive edilebilecek biçimde hukuk içinde saklanır.

Anlam inşasının yoğunluğu da burada belirleyicidir. Bir sınır yüzyıllar boyunca devlet, savaş, vatandaşlık, aidiyet, güvenlik ve kimlik üzerinden anlamlandırılmışsa, kontrol noktasının kaldırılması bu birikimi otomatik olarak silmez. Mekân üzerindeki çizgi geri çekilse bile, çizginin temsil ettiği ayrım kolektif bilinçte ve hukuk düzeninde yaşamaya devam eder. Maddi sınır ortadan kalkabilir; fakat sınır etrafında birikmiş anlam yoğunluğu aynı hızla çözülmez.

Bu nedenle Schengen sınırları paradoksal biçimde hem yok hem vardır. Gündelik dolaşım açısından yoktur; hukuki egemenlik açısından vardır. Fiziksel deneyimde silinmiştir; güvenlik mantığında yeniden çağrılabilir. Bu ikili yapı, sınırın nesnesel değil ilişkisel karakterini açığa çıkarır: sınır, toprağın üzerinde duran bir şeyden çok iki siyasal alan arasındaki farkın sürekli üretilebilir olmasıdır.

Polonya örneği tam da bunu görünür kılar: bazı ayrımlar maddi olarak kaybolur ama hukuki ve epistemik potansiyel olarak sistem içinde uyumaya devam eder. Sınırın gerçekliği, çizginin ne kadar görünür olduğunda değil, o çizginin yeniden anlamlandırılıp uygulanabilir olup olmadığında yatar. Bu yüzden sınır kaldırıldığında her zaman yok olmaz; bazen yalnızca görünür olmaktan çıkar.                          

Tamamlanmayan Geçmiş

Yıllar önce gerçekleşmiş bir ilişkinin bugün yeniden siyasal sonuç üretmesi, geçmişin gündelik sezginin düşündüğü kadar “bitmiş” olmadığını gösterir. Norveç’te Epstein’la geçmişte kurulmuş temasların yeni belgeler ve tanıklıklarla parlamentonun önüne taşınması, olayın fiziksel olarak sona ermesiyle onun epistemik ve normatif etkisinin sona ermesinin aynı şey olmadığını açığa çıkarır. İlişki geçmişte kurulmuştur; fakat o ilişkinin ne anlama geldiği, hangi ağırlığı taşıdığı ve bugünkü siyasal statüyü nasıl etkilediği şimdi yeniden belirlenmektedir.

Burada geçmişin kendisi ile geçmişin şimdideki kuruluşunu ayırmak gerekir. Geçmiş olay ontolojik olarak artık mevcut değildir; geçmişteki buluşma, konuşma veya temas yeniden gerçekleşmez. Şimdi var olan şey, o olayın bıraktığı belgeler, kayıtlar, tanıklıklar, hatıralar ve bunların mevcut bilinçte yeniden örgütlenmesidir. Dolayısıyla geçmişe erişim, geçmişin kendisine doğrudan geri dönmek değil, onun şimdide kalan izlerini yeni bilgi altında tekrar birleştirmektir.

Presentist bir zaman anlayışı açısından yalnızca şimdi vardır; geçmiş artık olmayan, gelecek ise henüz olmayan zamansal kiplerdir. Gelecek tahayyül ve beklenti biçiminde şimdiye taşınırken, geçmiş bellek ve kayıt aracılığıyla şimdide yeniden kurulur. İnsan zihni böylece ontolojik olarak mevcut olmayan iki zamanı da mevcut temsillere dönüştürür. Geçmişin bugünkü gücü, geçmişte hâlâ var olmasından değil, onun izlerinin şimdi içinde yeniden nedensel etkinlik kazanabilmesinden doğar.

Norveç’teki soruşturmaların gösterdiği şey de tam olarak budur. Eski bir ilişki yıllarca siyasal bakımdan düşük ağırlıklı veya bütünüyle görünmez kalabilir; yeni bir belge ortaya çıktığında aynı tarihsel olayın bugünkü anlamı değişebilir. Değişen geçmişte gerçekleşmiş fiil değildir. Değişen, şimdinin o fiile ilişkin sahip olduğu bilgi kümesi ve dolayısıyla ona verdiği normatif ağırlıktır. Bir olayın ontolojik tarihi sabit kalırken epistemik statüsü hareket etmeye devam eder.

Bu yüzden “geçmiş değişiyor” ifadesi ancak dikkatli kullanıldığında doğrudur. Gerçekleşmiş olan geriye dönük biçimde başka bir olaya dönüşmez; fakat geçmişin bugünkü modeli sürekli revizyona açıktır. Yeni bir e-posta, tanıklık veya arşiv belgesi, daha önce önemsiz görünen bir karşılaşmayı çıkar çatışmasının göstergesine; tesadüfi görünen bir ilişkiyi daha geniş bir ağın parçasına dönüştürebilir. Geçmişteki nesne aynı kalırken, nesnenin şimdiki kavramsal konumu değişir.

Böylece geçmiş tamamlanmış bir veri deposu olmaktan çıkar ve açık uçlu bir epistemik inşa hâline gelir. Her yeni bilgi, mevcut belleğin içinde eski unsurların yerini yeniden düzenleyebilir. Bir biyografinin anlamı, yalnızca yaşandığı anda bulunan bilgiler tarafından değil, yıllar sonra ortaya çıkan bilgiler tarafından da şekillenir. İnsan geçmişi hatırlarken onu yalnızca geri çağırmaz; mevcut bilgi düzeni içinde yeniden kurar.

Siyasal statü üzerindeki etki bunun daha sert bir biçimidir. Bir diplomatın veya siyasetçinin bugünkü meşruiyeti, yıllar önce gerçekleşmiş bir temasın bugün hangi bağlama yerleştirildiğine göre değişebilir. Fiziksel nedensellik geçmişten bugüne geri doğru akmaz; geçmişteki olay bugün yeniden gerçekleşmez. Nedensel olan, şimdi ortaya çıkan belgenin, şimdi yapılan yorumun ve şimdi verilen kurumsal tepkinin mevcut siyasal özne üzerinde etkide bulunmasıdır. Geçmiş böylece geleceğe uzanan bir madde gibi değil, şimdide sürekli yeniden kurulabilen bir anlam alanı gibi işler.

Bu yapı zaman hakkında daha genel bir aydınlanma sağlar: insan hiçbir zaman saf geçmişle karşılaşmaz. Karşılaştığı şey, geçmişin şimdideki temsilidir. Bellek eksildikçe geçmiş daralır; belge bulunduğunda genişler; yeni ilişkiler keşfedildiğinde yeniden düzenlenir. Dolayısıyla geçmiş kronolojik olarak kapanmış olsa bile epistemik olarak kapanmış değildir.

Norveç’teki Epstein soruşturması tam da bu nedenle yalnızca eski ilişkilerin bugünkü hesabının sorulması değildir. Geçmişin kendisi tamamlanmıştır; fakat geçmişin şimdideki anlamı tamamlanmamıştır. Yeni bilgi geldikçe eski olayların epistemik ve normatif ağırlığı yeniden hesaplanır; çünkü geçmiş artık var olan bir zaman bölgesi değil, şimdinin elindeki izlerden sürekli yeniden kurduğu bir yapıdır.                                                                                                                          

Nedensellik Krizi

Bir çatışmanın nerede gerçekleştiğini göstermek artık her zaman mümkün değildir. Almanya’nın hazırlanması gerektiği söylenen hibrit tehditler aynı siyasal hedefe drone ile fiziksel uzamdan, siber saldırıyla dijital altyapıdan, dezenformasyonla ise doğrudan algı ve bilgi düzeninden ulaşabilir. Araçların maddi doğası birbirinden tamamen farklıdır; buna rağmen ürettikleri sonuç aynı sistem üzerinde birleşebilir. Böylece çatışma tek bir savaş alanından çıkarak beden, makine, ağ ve bilinç arasında dağıtılmış çok-katmanlı bir nedensellik biçimine dönüşür.

Klasik açıklama modeli çoğu zaman nedeni belirli bir yerde konumlandırıp onu izlenebilir bir sonuçla eşleştirmeye eğilimlidir: saldırı gerçekleşir, nesne zarar görür; fail belirlenir, sonuç ona bağlanır. Hibrit çatışmada ise aynı sonuç farklı ontolojik düzlemlerden üretilebilir. Bir havaalanının işleyişi drone tehdidiyle fiziksel olarak aksatılabilir, bilişim sistemine müdahaleyle teknik olarak felç edilebilir veya yanlış bilgi yayılımıyla toplumsal güven düzeyinde işlevsizleştirilebilir. Hedef birdir, fakat hedefe ulaşan nedensel yollar çoğullaşmıştır.

Buradaki çok-katmanlılık yalnızca araç çeşitliliği değildir. Her saldırı türü farklı bir gerçeklik düzleminde çalışır. Drone maddi nesneye temas eder; siber saldırı nesnenin çalışmasını mümkün kılan kod ve ağ ilişkilerine müdahale eder; dezenformasyon ise insanların o nesne, kurum veya olay hakkında ne bildiğini dönüştürür. Aynı çatışma böylece ontolojik, teknik ve epistemolojik katmanlarda eşzamanlı ilerleyebilir. Güvenlik sorunu artık yalnızca “ne zarar gördü?” sorusuyla değil, “hangi gerçeklik katmanı üzerinden zarar üretildi?” sorusuyla anlaşılabilir.

Kriz kavramı tam da burada nedensel bir anlam kazanır. Nedensellik kendi başına zorunlu olarak doğrusal değildir; fakat insan zihni ve kurumsal güvenlik sistemleri karmaşık olayları yönetebilmek için çoğu zaman nedeni tekilleştiren, başlangıç ile sonucu birbirine bağlayan doğrusal açıklama şemaları kurar. Hibrit saldırı bu epistemik konforu bozar. Aynı sonuç birden fazla kaynaktan, aynı kaynak birden fazla düzlemden ve farklı saldırılar birbirlerini güçlendirerek üretilebilir. Kriz, yalnızca saldırının şiddetinde değil, nedenin nerede başlayıp nerede bittiğinin belirsizleşmesinde ortaya çıkar.

Bir dezenformasyon kampanyası örneğin doğrudan fiziksel altyapıyı parçalamaz; fakat toplumun kurumlara duyduğu güveni azaltarak sonraki fiziksel veya dijital saldırının etkisini büyütebilir. Siber saldırı yalnızca teknik kesinti yaratmayıp aynı zamanda yanlış bilgi için uygun bir epistemik boşluk üretebilir. Drone saldırısı ise maddi zararın ötesinde korku, medya görünürlüğü ve siyasal tepki oluşturarak bilgi alanına geri döner. Böylece katmanlar birbirine paralel kalmaz; birbirlerinin nedenine ve sonucuna dönüşerek çapraz nedensellik üretir.

Bu nedenle hibrit çatışmada fiziksel kriz ile epistemolojik kriz birbirinden ayrılamaz. Fiziksel saldırıda temel soru çoğunlukla nesnenin bütünlüğüdür; epistemolojik saldırıda ise toplumun hangi bilginin gerçek, hangi kaynağın güvenilir ve hangi olayın tehdit olduğuna karar verme kapasitesi hedeflenir. Bir devlet kendi vatandaşlarının ortak gerçeklik zeminini koruyamazsa fiziksel kurumları ayakta kalsa bile karar üretme kapasitesi aşınabilir. Dezenformasyonun stratejik değeri de buradan gelir: doğrudan nesneyi değil, nesne hakkında ortak hüküm verme mekanizmasını hedefler.

Hibritlik böylece savaşın yalnızca araçlarını çoğaltmaz, neden kavramını da dağıtır. Önceden belirli bir saldırı eylemine bağlanabilecek sonuç, artık teknik arıza, korku, yanlış bilgi, altyapı kesintisi ve siyasal kutuplaşmanın birleşiminden doğabilir. Nedensel zincir yerini nedensel ağa bırakır. Bir unsurun etkisi yalnızca kendi ürettiği sonuçla değil, diğer katmanların etkisini ne kadar güçlendirdiğiyle ölçülmeye başlar.

Almanya açısından dile getirilen drone, siber saldırı ve dezenformasyon tehdidinin aynı “hibrit saldırı” kategorisinde toplanması da bu yüzden anlamlıdır. Ortaklık araçların benzerliğinde değil, farklı ontolojik düzlemlerden aynı siyasal sistemin sürekliliğine müdahale etmelerinde yatar. Fiziksel güvenlik, teknik işlerlik ve epistemik güven birbirinden bağımsız savunma alanları olmaktan çıkar; biri zayıfladığında diğerlerini de etkileyen bütünleşik bir yapıya dönüşür.

Hibrit çatışmanın asıl kırılması burada belirginleşir: çatışma tek mekândan, tek araçtan ve tek nedensel çizgiden kurtulduğunda kriz yalnızca fiziksel değil epistemolojik hâle gelir. Tehdidin ne yaptığı kadar nereden işlediği, hangi düzlemde başladığı ve hangi katmanda sonuç verdiği de belirsizleşir. Nedensellik çizgi olmaktan çıkıp katmanlaşmış bir ağ hâline geldiğinde, güvenlik krizi aynı zamanda nedenleri bilme ve doğru biçimde birbirine bağlama krizine dönüşür.                                     

Nedensel Uzaklık

Bir olayın gözle görülen yeri ile onu gerçekten açıklayan nedenin bulunduğu yer aynı olmak zorunda değildir. RAF Fairford çevresinde başlayan soruşturmanın yabancı devlet bağlantısı ihtimaline kadar genişlemesi, nedenselliğin coğrafi yakınlığa tabi olmadığını gösterir. Görünür olay Britanya’daki belirli bir askerî üssün çevresinde gerçekleşir; fakat onu meydana getirmiş olabilecek karar, motivasyon veya örgütlenme başka bir ülkede, başka bir kurumsal ağda ve bütünüyle farklı bir siyasal bağlamda bulunabilir. Olay yereldir, fakat neden yerel olmak zorunda değildir.

Gündelik nedensellik sezgisi çoğu zaman mekânsal yakınlığı açıklayıcı yakınlıkla karıştırır. Bir cam kırıldığında taşı yakınında, yangın çıktığında ateşleme kaynağını olay yerinde aramak doğaldır. Fakat siyasal ve güvenlik olaylarında neden, sonuçtan kilometrelerce hatta kıtalarca uzakta bulunabilir. Talimat bir yerde verilir, aracılar başka yerde hareket eder, sonuç üçüncü bir yerde görünür hâle gelir. Böylece neden ile sonuç arasına yalnızca zaman değil, coğrafya da girer.

RAF Fairford örneğinin kavramsal önemi tam burada belirir. Yerel ölçekte bakıldığında şüpheli kişiler, araçlar ve askerî üs vardır; nedensel soruşturma genişledikçe olayın bağlamı uluslararası ilişkilere, devletler arası gerilimlere ve olası vekil aktörlere doğru açılır. Nedenselliğin ölçeği böylece geriye doğru büyür. Sonuç aynı yerde kalırken onu açıklamak için gereken dünya genişler.

Bu durum, nedenselliğin maddi temasla sınırlı olmadığını da gösterir. Bir devletin başka bir coğrafyada ortaya çıkan olay üzerindeki etkisi doğrudan fiziksel mevcudiyet gerektirmez. Karar, finansman, bilgi, emir, teşvik veya aracılık gibi farklı kanallar fiziksel uzaklığı aşabilir. Nedensel etkinlik, aktörün sonuçla aynı mekânda bulunmasını gerektirmediği ölçüde coğrafya ile nedensellik birbirinden ayrışır.

Burada iki ayrı harita ortaya çıkar: olayın fenomenal haritası ile olayın nedensel haritası. Fenomenal harita bize neyin nerede gerçekleştiğini söyler; nedensel harita ise bu gerçekleşmeyi mümkün kılan ilişkilerin nerelere uzandığını gösterir. Bir olay tek bir koordinatta meydana gelebilir fakat nedensel haritası devlet kurumları, iletişim ağları, kişiler ve başka ülkeler arasında dağılmış olabilir. Coğrafi küçüklük bu nedenle nedensel küçüklük anlamına gelmez.

Nedenselliğin bu biçimi klasik “yakın neden” sezgisini de zorlar. Sonuca fiziksel olarak en yakın unsur, açıklayıcı bakımdan en temel unsur olmayabilir. Olay yerindeki kişi son halkadır; fakat o kişiyi harekete geçiren karar, bilgi veya amaç nedensel zincirin daha belirleyici katmanında bulunabilir. Bu yüzden soruşturma ilerledikçe neden çoğu zaman olay yerine yaklaşmaz, tersine olay yerinden uzaklaşır.

Siyasal güvenlik krizlerinde epistemik güçlük de buradan doğar. Gözlemci sonucu doğrudan görür, fakat nedeni yalnızca izlerden çıkarır. Coğrafi uzaklık arttıkça aracılar çoğalır, karar zinciri parçalanır ve nedensel köken ile görünür fail arasındaki mesafe büyür. Böylece “kim yaptı?” sorusu ile “hangi yapı bunu mümkün kıldı?” sorusu birbirinden ayrılır. İlk soru fiziksel faille, ikincisi ise daha geniş nedensel mimariyle ilgilidir.

RAF Fairford soruşturması bu nedenle yalnızca bir askerî üs çevresindeki güvenlik vakası olarak okunamaz. Yabancı devlet bağlantısı ihtimalinin soruşturmaya girmesi, olayın ölçeğini mekânsal olarak değil nedensel olarak genişletir. Bir eylemin gerçekleştiği coğrafya ile onu meydana getiren nedensel köken bütünüyle ayrışabilir; sonuç yerel kalırken neden sınırların ötesine uzanabilir. Nedensellik burada tek bir noktadan yayılan çizgi değil, farklı mekânları aynı olay içinde birbirine bağlayan mesafeli bir ilişkiler mimarisidir.                                                                                                     

Görünürlüğün Gecikmesi

İsviçre’deki kuraklığın Avenches çevresinde toprağın altında kalmış Roma dönemine ait hamam, yol, ev ve olası tapınak izlerini görünür hâle getirmesi, keşif ile oluşum arasındaki zamansal mesafenin ne kadar radikal olabileceğini gösterir. Kuraklık hiçbir kalıntı üretmedi; yalnızca zaten orada bulunan yapıları algılanabilir kılan koşulları değiştirdi. Dolayısıyla yeni olan nesnenin kendisi değil, nesneye erişimi mümkün kılan görünürlük rejimidir.

Burada varlık ile görünürlük birbirinden kesin biçimde ayrılır. Bir şeyin bilinmemesi onun var olmadığı anlamına gelmez; aynı şekilde görünür hâle gelmesi de onun o anda oluştuğu anlamına gelmez. Roma yapıları binlerce yıldır toprağın altında maddi olarak mevcuttu, fakat insan bilgisinin alanına girmemişti. Ontolojik mevcudiyet ile epistemik erişilebilirlik aynı zaman çizgisini paylaşmak zorunda değildir.

Kuraklık bu ayrımı dramatik biçimde açığa çıkarır. Toprak nemi, bitki örtüsü ve yüzeydeki renk farklılıkları değiştiğinde, alttaki yapıların izi yukarı taşınır. Böylece görünürlük, nesnenin kendi içkin özelliği olmaktan çıkar; nesne ile çevresel koşullar arasındaki ilişkinin ürünü hâline gelir. Aynı yapı bir dönemde görünmez, başka bir dönemde belirgin olabilir; değişen şey nesnenin varlığı değil, onun fenomenal erişilebilirliğidir.

Bu nedenle keşif ontolojik bir başlangıç değil, epistemik bir eşiktir. Bir arkeolog yapıyı fark ettiği anda yapı var olmaya başlamaz; yalnızca bilgi alanına dahil olur. Keşif anı, varlığın doğuşu değil, varlığın görünürlük kazanmasıdır. Bu ayrım basit görünse de bilgi teorisi açısından temeldir: insan çoğu zaman dünyanın kendi varlık tarihini değil, kendi erişim tarihini kronolojik olarak kaydeder.

Avenches örneği, görünürlüğün çevresel koşullara ne kadar bağımlı olduğunu da gösterir. Normal iklim koşullarında toprağın altında sessiz kalan izler, kuraklığın yarattığı fiziksel farklılaşma sayesinde yüzeyde okunabilir hâle gelir. Doğa burada yalnızca araştırmanın nesnesi değildir; aynı zamanda araştırmanın epistemik aracına dönüşür. Çevresel değişim, geçmişe ait maddi yapıları bugünün bilgi alanına taşıyan bir ara yüz üretir.

Böylece zamanın iki farklı ekseni belirginleşir: nesnenin varlık zamanı ile insanın onu bilme zamanı. Bir yapı M.S. ikinci yüzyılda inşa edilmiş olabilir, yüzyıllar boyunca gömülü kalabilir ve ancak 2026’da görünür hâle gelebilir. Varlık çizgisi süreklidir; bilgi çizgisi ise kesintili, gecikmeli ve koşullara bağımlıdır. İnsan dünyayı aynı anda bütünüyle bilmez; çoğu varlık çok daha önce mevcut olduğu hâlde ancak belirli koşullar altında epistemik alana girer.

Bu durum geçmişin kendisinin de ne ölçüde “gizli mevcut” olabileceğini düşündürür. Toprak altındaki kalıntı, geçmişin bugünde maddi olarak devam eden kısmıdır. Tarih burada yalnızca bellekte ya da arşivde korunmaz; maddi yapıların içinde sessizce sürer. Kuraklık, bu sessiz devamlılığı görünür kılar ve geçmiş ile şimdi arasındaki sınırı inceltir. Binlerce yıl önce oluşmuş bir nesne, bugünün çevresel koşulu sayesinde yeniden fenomenal varlık kazanır.

İsviçre’deki keşif bu nedenle yalnızca arkeolojik bir bulgu değildir; varlık ile görünürlük arasındaki ayrımın güçlü bir örneğidir. Bir şeyin keşfedilme zamanı ile var olma zamanı bütünüyle farklı olabilir. Varlık uzun süre görünmez kalabilir, görünürlük ise çok sonra ve bambaşka koşullar altında ortaya çıkabilir. Ontolojik mevcudiyet süreklidir; epistemik görünürlük ise gecikmeli, koşullu ve kesintilidir.                                                                                                                                                       

Bağımlılığın Kamusallığı

Bir altyapının kime ait olduğu ile kimin onsuz işleyemediği aynı soru değildir. Google’ın AB’nin rakip yapay zekâ şirketleri ve arama motorları için daha geniş erişim taleplerine itiraz etmesi, özel mülkiyet ile kamusal işlev arasındaki gerilimi tam da bu noktada görünür kılar. Bir sistem hukuken özel mülkiyet altında olabilir; fakat başkalarının ekonomik, teknik ve epistemik faaliyetleri onun üzerinden geçmek zorunda kaldıkça, o sistem sıradan bir özel nesne olmaktan çıkar ve daha geniş bir bağımlılık ağının merkezi hâline gelir.

Özel mülkiyet mantığı, sahibine dışlama yetkisi verir: erişimi açma, sınırlama veya bütünüyle kapatma hakkı mülkiyetin temel unsurlarındandır. Fakat dijital altyapı ölçek büyüttükçe bu dışlama hakkının etkisi yalnızca mülk sahibi ile kullanıcı arasındaki ilişkiyi düzenlemez. Arama verileri, dağıtım kanalları, reklam sistemleri, API’ler veya yapay zekâ hizmetleri başka aktörlerin piyasaya girişini, görünürlüğünü ve hatta varlığını sürdürme kapasitesini belirleyebilir. Böylece mülkiyet hakkı, bağımlı aktörlerin hareket alanını da şekillendiren yapısal bir güce dönüşür.

Kamusallık burada klasik anlamıyla “devlete ait olma” değildir. Daha ilişkisel bir düzeyde, bir nesnenin toplumsal sistemde ne kadar vazgeçilmez hâle geldiğiyle ilgilidir. Bir köprü özel şirkete ait olabilir; fakat iki bölge arasındaki tek geçiş noktasıysa, kullanımı artık yalnızca malik ile müşteri arasındaki özel mesele olarak kalmaz. Dijital altyapıda da benzer biçimde, belirli bir hizmet rakiplerin, geliştiricilerin veya kullanıcıların faaliyet gösterebilmesi için zorunlu geçiş noktası hâline geldiğinde, hukuki mülkiyeti özel kalsa bile işlevsel niteliği kamusallaşmaya başlar.

Buradaki temel mekanizma bağımlılıktır. Bir aktör başka bir altyapıya ne kadar bağımlıysa, o altyapının erişim koşulları üzerindeki kararlar o aktörün varlık imkânını o kadar belirler. Bağımlılık tek taraflı hâle geldiğinde güç asimetrisi oluşur: altyapı sahibi erişimi kesebilir veya koşulları değiştirebilirken bağımlı taraf aynı ölçüde alternatif üretemez. Böylece teknik üstünlük, normatif ve ekonomik belirleme gücüne dönüşür.

Google ile AB arasındaki tartışmanın ontolojik ağırlığı da buradan gelir. Tartışılan şey yalnızca “özel şirket verisini paylaşmalı mı?” sorusu değildir; daha temel soru, özel bir varlığın ne zaman sistemik bağımlılık üreten bir altyapıya dönüştüğüdür. Eğer çok sayıda aktör faaliyet gösterebilmek için aynı sistemden geçmek zorundaysa, o sistemin statüsü yalnızca sahibinin hukuki haklarıyla açıklanamaz. Çünkü artık başkalarının kapasitesi de onun erişilebilirliğine bağlanmıştır.

Bu noktada kamusallık, mülkiyet kategorisinden bağımsızlaşır. Bir şey özel mülkiyette bulunabilir ama kamusal işlev taşıyabilir; tersine devlet mülkiyetindeki bir yapı toplum için düşük bağımlılık üretiyorsa işlevsel olarak daha az kamusal olabilir. Dolayısıyla kamusal niteliği belirleyen şey yalnızca “kimin?” sorusu değil, “kaç aktör hangi ölçüde buna bağımlı?” sorusudur.

Bağımlılık yoğunlaştıkça düzenleme talebinin de güçlenmesi tesadüfi değildir. Çünkü sistemik altyapı üzerindeki özel karar, yalnızca şirket içi tercih olarak kalmaz; rakiplerin erişimini, yenilik kapasitesini ve piyasadaki çoğulluğu etkileyebilir. Bu durumda düzenleyici müdahale, mülkiyeti ortadan kaldırmaktan çok mülkiyetin ürettiği dışsal bağımlılıkları sınırlandırmaya yönelir. Kamusal düzenleme ile özel mülkiyet arasındaki gerilim de tam burada doğar.

Bir varlığın kamusal niteliği sahibinden değil, başkalarının ona ne ölçüde bağımlı olduğundan doğabilir. Google örneğinde tartışılan şey yalnızca erişim hakkı değil, bağımlılığın ne zaman mülkiyetin sınırlarını aşan bir kamusal yükümlülük ürettiğidir. Bir altyapı başkalarının faaliyet gösterebilmesi için zorunlu geçiş noktası hâline geldiğinde, özel kalmaya devam eder; fakat artık yalnızca özel değildir.                                                                                                                                          

Paylaş

UYazanUmutcan Demir

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Hakaret, nefret söylemi, reklam ve kişisel bilgi içeren yorumlar kaldırılır.

Dünyanın Çalışma Yasaları — Avrupa: Kayıt 11

İlgili Yazılar

En Çok Okunanlar

  1. 1

    OntoHaber 31

    397
  2. 2
  3. 3
  4. 4
  5. 5

    OntoHaber 81

    184

Haftalık bülten

Yeni çözümlemeler ve seriler e-posta kutunuza gelsin. Reklam yok, gürültü yok.