Dünyanın Çalışma Yasaları — Afrika: Kayıt 8

Afrika'daki son iki haftanın en önemli gelişmeleri, yalnızca haber olarak değil; zaman, mekân, egemenlik, kimlik, şiddet, hukuk ve varlığın çalışma yasalarını açığa çıkaran ontolojik örüntüler olarak analiz ediliyor.

Sınırın Şiddeti

Güney Afrika’da kaçak göç karşıtı protestoların yağmaya, gözaltılara ve Afrikalı göçmenlere yönelik saldırı iddialarına dönüşmesi, sıradan bir yabancı düşmanlığı vakasından daha derin bir kimlik krizini açığa çıkarır. Şiddetin hedefinde yalnızca ülke dışından gelen insanlar değil, Güney Afrika ulusunun kendisini hangi fark üzerinden kuracağına ilişkin çözülememiş bir problem vardır. Nijeryalı, Zimbabveli, Mozambikli ya da Malavili göçmen, Güney Afrikalı yurttaş açısından mutlak anlamda uzak bir medeniyetin, büsbütün yabancı bir tarihsel dünyanın veya bütünüyle başka bir kıtasal varoluşun temsilcisi değildir. Aynı kıtanın sömürgecilik, ırkçılık, ekonomik bağımlılık, siyasal parçalanma ve modern devlet inşası tarafından şekillendirilmiş halkları arasında, ulusal sınırların iddia ettiği kadar kesin bir ontolojik mesafe bulunmaz. Yabancı karşıtlığının şiddetlenmesi de büyük ölçüde bu mesafenin doğal olarak bulunmamasından, dolayısıyla siyasal ve toplumsal olarak üretilmek zorunda kalmasından kaynaklanır.

Afrika kıtası elbette biyolojik, etnik, dilsel ve kültürel bakımdan homojen değildir. Kıtanın içerdiği farklılıklar, Avrupa merkezli tekil bir “Afrika ırkı” kategorisine indirgenemeyecek kadar geniştir. Ancak burada belirleyici olan biyolojik aynılık değil, Afrika uluslarının büyük bölümünde modern devlet sınırlarının halkların tarihsel, etnik ve kültürel dağılımıyla örtüşmemesidir. Sömürgeci güçler tarafından çizilen sınırlar, bazı toplulukları yapay biçimde ayırmış, bazılarını ise daha önce ortak bir siyasal bütünlük oluşturmamış gruplarla aynı devlet içinde toplamıştır. Ulus, Avrupa’daki bazı örneklerde olduğu gibi yüzyıllar boyunca tek bir dil, merkezi siyasal gelenek ve ortak tarih anlatısı etrafında kademeli biçimde şekillenmemiş; çoğu zaman önceden çizilmiş devlet sınırının içine sonradan ulusal bilinç yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece ulus, tarihsel bir topluluğun siyasal biçimi olmaktan çok, siyasal sınırın kendisine uygun bir topluluk üretme girişimine dönüşmüştür.

Güney Afrika bu gerilimin en yoğun yaşandığı örneklerden biridir. Apartheid rejimine karşı verilen mücadele, ülkenin ulusal kimliğini yalnızca toprak, vatandaşlık ve devlet üzerinden değil, aynı zamanda ırkçılık karşıtı evrensel bir ahlaki anlatı üzerinden kurmuştur. Siyah Güney Afrikalıların özgürleşmesi, kıtanın diğer bölgelerinde yürütülen sömürgecilik karşıtı mücadelelerden bağımsız değildir. Güney Afrika’daki direniş hareketleri, çeşitli Afrika devletlerinden diplomatik, ideolojik ve lojistik destek almış; apartheid karşıtlığı, yalnızca Güney Afrika’nın iç meselesi olarak değil, kıtasal özgürleşmenin tamamlanması gereken son büyük aşamalarından biri olarak görülmüştür. Dolayısıyla yeni Güney Afrika’nın siyasal hafızası, kendi ulusal sınırlarını aşan bir Afrika dayanışmasına dayanır. Fakat aynı ülke, apartheid sonrasında derinleşen eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, konut krizi, kamu hizmetlerindeki yetersizlik ve suç korkusu karşısında giderek daha saldırgan bir ulusal kapalılığa yönelmektedir.

Buradaki çelişki yalnızca ahlaki bir tutarsızlık değildir. Güney Afrika ulusu, bir yandan kıtasal dayanışma sayesinde meşrulaşmış özgürlük anlatısını korumak, diğer yandan ülke sınırları içindeki kaynakları yalnızca kendi vatandaşlarına ait göstermek zorundadır. Pan-Afrikanizm, Güney Afrika’nın tarihsel varlığını destekleyen bir idealken, ekonomik ve toplumsal kriz dönemlerinde ulusal ayrıcalığın önünde engel gibi algılanmaya başlar. “Afrika Afrikalılarındır” önermesi, özgürleşme döneminde sömürgeciliğe karşı bir birlik çağrısıyken, göç ve kaynak paylaşımı bağlamında Güney Afrikalı yurttaş açısından rahatsız edici bir soruya dönüşür: Eğer kıta ortak bir tarihsel kaderin ve ortak bir siyasal özgürleşmenin alanıysa, Nijeryalı ya da Zimbabveli göçmen hangi temelde mutlak yabancı ilan edilecektir?

Ulusal kimliğin krizi tam olarak burada başlar. Güney Afrikalı yurttaş ile diğer Afrikalı göçmen arasındaki fark hukuken açıktır: biri vatandaş, diğeri yabancıdır. Fakat ulusal kimlik, yalnızca hukuki statüyle yetinmez. Kendisini kalıcılaştırabilmek için vatandaş ile yabancı arasındaki farkı ahlaki, kültürel, psikolojik ve mümkünse bedensel bir ayrım gibi sunmak ister. Pasaport farkı, karakter farkına çevrilir. Göçmen yalnızca başka bir devletin yurttaşı olarak görülmez; suçla, düzensizlikle, hastalıkla, iş kaybıyla, kamu kaynaklarının tükenmesiyle ve toplumsal bozulmayla özdeşleştirilir. İdari bir kategorinin taşıdığı sınırlı ayrım, bütün bir varoluşu kuşatan ontolojik yabancılığa dönüştürülür. Böylece göçmen, yalnızca sınırın dışından gelen kişi değil, ulusal düzenin içine sızmış bir bozulma biçimi olarak tahayyül edilir.

Henri Tajfel’in sosyal kimlik teorisi, bu mekanizmayı açıklamak için son derece elverişlidir. Bir grup, yalnızca ortak özelliklere sahip insanların toplamı değildir; kendisini başka gruplardan ayırarak olumlu bir kimlik üretir. “Biz” kategorisi, “onlar” olmadan tamamlanamaz. Grup üyeleri kendi gruplarını üstün, haklı, düzenli veya daha meşru gösterebilmek için dış gruba belirli olumsuz özellikler yükler. Öteki, yalnızca farklı olduğu için değil, iç grubun kendisine olumlu bir kimlik verebilmesi için aşağılanır. Tajfel’in yaklaşımında çarpıcı olan, ayrımcılığın ortaya çıkması için gruplar arasında köklü bir tarihsel düşmanlığın bulunmasının zorunlu olmamasıdır. İnsanlar en basit ve keyfî kategoriler üzerinden bile iç grup lehine davranabilir, dış gruba karşı mesafe geliştirebilir. Kategorinin kendisi, ayrım üretmeye yeter.

Güney Afrika’daki yabancı karşıtlığı bu mekanizmanın daha sert bir biçimini sergiler. Ulusal kimlik, kendisini diğer Afrika halklarından yeterince belirgin biçimde ayıramadığında, mevcut küçük veya ikincil farklılıkları büyütmeye yönelir. Aksan, kıyafet, mahalle, meslek, göçmenlik statüsü, gündelik davranış ve hatta beden dili, ulusal aidiyetin göstergelerine dönüştürülür. Nijeryalı ya da Zimbabveli göçmen, yalnızca geldiği ülkeyle değil, ona atfedilen tüm olumsuz özelliklerle birlikte tanımlanır. Bireysel farklılıklar silinir; dış grup homojenleştirilir. Bir göçmenin işlediği suç bütün göçmenlerin karakterine, bir mahalledeki ekonomik rekabet bütün yabancıların niyetine, tek bir olay bütün bir topluluğun varoluşuna mal edilir. Dış grup artık kişilerden oluşmaz; ulusun karşısına dikilmiş tek bir tehdit öznesine dönüşür.

Ötekinin bu kadar yoğun biçimde radikalleştirilmesi, aradaki farkın büyüklüğünü değil, tersine ulusal kimliğin kendi farkından emin olmadığını gösterir. Bir grup kendisini doğal, açık ve tartışmasız bir biçimde ayrı hissediyorsa, sınırını her an şiddetle kanıtlama ihtiyacı duymaz. Farklılığın kırılganlaştığı yerde ise sınır sürekli performe edilir. Yabancıya saldırmak, onu mahalleden çıkarmak, dükkânını yağmalamak ya da kamu hizmetlerinden dışlamak, yalnızca ekonomik bir tepki değildir; ulusun kendi varlığını sahnelediği bir ritüeldir. “Sen buraya ait değilsin” cümlesi, aynı anda “ben buraya aitim” iddiasını üretir. Yabancının dışlanması, yurttaşın kendi ulusal konumunu hissetmesinin aracına dönüşür.

Ulusal kimlik böylece pozitif bir içerik üzerinden değil, dışlama kapasitesi üzerinden kurulur. Güney Afrikalı olmak belirli bir tarihsel ideal, ortak gelecek tasarımı veya güçlü yurttaşlık bağı taşımaktan ziyade, kimin Güney Afrikalı olmadığını belirleyebilme yetisine indirgenir. Kendi içindeki sınıfsal, etnik ve bölgesel parçalanmaları aşamayan toplum, geçici bir bütünlük hissini yabancıya yöneltilmiş düşmanlık üzerinden kurar. Yoksul Güney Afrikalı ile ayrıcalıklı Güney Afrikalı arasındaki uçurum kapanmaz; fakat ikisi de göçmeni dışarıda bırakma konusunda aynı ulusal kategoriye dâhil edilebilir. Gerçek eşitsizlik ortadan kaldırılmaz, yalnızca yatay bir çatışma yaratılarak görünmez hâle getirilir.

Ekonomik kriz burada belirleyici olsa da tek başına açıklayıcı değildir. İşsizlik, konut yetersizliği, düşük ücret, kamu hizmetlerinde çöküş ve toplumsal güvensizlik, yabancı karşıtlığının maddi zeminini oluşturur. Fakat ekonomik sıkıntının neden özellikle Afrikalı göçmenlere yöneldiği ayrıca açıklanmalıdır. Kaynakların dağılımını belirleyen siyasal sınıflar, büyük şirketler, tarihsel mülkiyet yapıları ve devlet politikaları yerine, toplumun en kırılgan kesimlerinden biri hedef seçilir. Çünkü göçmen görünürdür, erişilebilirdir ve siyasal savunma kapasitesi sınırlıdır. Yapısal sorunun soyut ve güçlü failleri yerine, mahalledeki dükkân sahibi ya da düşük ücretle çalışan yabancı bedeni cezalandırılır. Ekonomik öfke, siyasal olarak dönüştürülmek yerine etnik ve ulusal bir düşmanlığa tercüme edilir.

Bu tercüme işlemi ulusal devlet için de işlevseldir. Devlet, kendi başarısızlıklarının sorumluluğunu bütünüyle üstlenmek yerine toplumsal gerilimin göçmenlere yönelmesine izin verebilir veya bunu dolaylı biçimde teşvik edebilir. Kamu hizmetlerinin yetersizliği “çok fazla yabancıya”, işsizliğin derinliği “göçmenlerin düşük ücretle çalışmasına”, suç sorunu ise “sınırların kontrol edilememesine” bağlanır. Böylece devlet kapasitesindeki zayıflık, yabancı bedenlerin fazlalığı olarak yeniden tanımlanır. Sınır politikası, ekonomik ve toplumsal yönetim sorunlarının ikamesine dönüşür. Devlet toplumu dönüştüremediğinde, kimin topluma ait olduğunu daha sert biçimde belirlemeye başlar.

Afrikalılaşma veya Pan-Afrikanizm ideali, böyle bir ortamda ulus açısından çift yönlü bir baskı üretir. Bir tarafta kıtasal birlik, sömürgeci bölünmelerin aşılması ve Afrika halklarının ortak siyasal kaderi bulunur. Diğer tarafta vatandaşlık haklarının ulusal sınır içinde ayrıcalıklı biçimde korunması talebi vardır. Kıtasal kimlik genişledikçe ulusal kimliğin mutlaklığı azalır; ulusal kimlik sertleştikçe Afrikalılık daha soyut ve törensel bir söyleme dönüşür. Güney Afrika, diplomatik düzeyde Afrika dayanışmasını savunabilirken gündelik toplumsal düzeyde diğer Afrikalıları tehlikeli yabancılar olarak kodlayabilir. İdeolojik Afrikalılık ile pratik ulusçuluk arasındaki mesafe, tam da bu nedenle genişler.

Pan-Afrikanizm ulusal sınırların doğal olmadığını hatırlatan bir bilinçtir. Sömürgeci haritaların böldüğü kıta, ortak mücadele hafızası üzerinden yeniden düşünülür. Böyle bir düşünce, tekil ulusların kendilerini kadim, değişmez ve özsel topluluklar olarak sunmasını zorlaştırır. Güney Afrika devletinin sınırı siyasi ve hukuki bakımdan gerçektir; fakat bu sınırın Güney Afrikalı ile Nijeryalı arasında insanlığın iki ayrı türü kadar derin bir fark yarattığı söylenemez. Ulusal bilinç, bu olumsallığı kabul etmek yerine sınırı ahlaki ve psikolojik olarak kalınlaştırmaya yöneldiğinde yabancı düşmanlığı ortaya çıkar. Sınırın harita üzerindeki çizgisi yeterince güçlü görülmez; bu çizgi toplumsal davranışa, gündelik dile, iş ilişkilerine, mahalle düzenine ve nihayet şiddete kazınır.

Yabancı karşıtlığı bu anlamda sınırın bedenselleştirilmesidir. Devletin kâğıt üzerinde belirlediği ayrım, toplum tarafından göçmenin bedenine uygulanır. Kimlik kontrolü, sınır kapısından sokağa taşınır. Vatandaşlık memuru yerine kalabalıklar kimin yerli, kimin yabancı olduğuna karar vermeye başlar. Bir kişinin konuşması, görünüşü veya yaşadığı mahalle, onun siyasi statüsünü belirlemek için yeterli sayılır. Devlet sınırı artık yalnızca ülkenin çevresinde bulunmaz; şehirlerin, pazarların, iş yerlerinin ve evlerin içine çoğalır. Her yurttaş potansiyel bir sınır muhafızına, her yabancı potansiyel bir ihlal nesnesine dönüşür.

Şiddetin en önemli işlevlerinden biri de belirsizliği ortadan kaldırmasıdır. Güney Afrikalı ile diğer Afrikalılar arasındaki kültürel, tarihsel ve toplumsal yakınlık, ulusal ayrımı geçirgen hâle getirir. Şiddet ise bu geçirgenliği anlık olarak kapatır. Yabancıya saldıran kalabalık, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu tartışmasız biçimde ilan eder. Saldırı yalnızca göçmeni uzaklaştırmaz; ulusal cemaatin sınırını görünür kılar. Bu nedenle yabancı düşmanlığı, rastlantısal bir öfke patlamasından çok, ulusun kendisini yeniden üretme tekniklerinden biri olarak işler. Ulusal kimlik her krizde zayıfladığında, dışlama eylemi onu geçici olarak onarır.

Fakat bu onarım kalıcı değildir. Göçmenlerin kovulması işsizliği, eşitsizliği, suçun yapısal nedenlerini, toprak dağılımını ya da kamu yönetimindeki çöküşü çözmez. Dış grup ortadan kalksa bile iç grubun çelişkileri devam eder. Bu nedenle yeni ötekiler üretilmek zorundadır. Bir dönem Nijeryalılar, başka bir dönem Zimbabveliler, Mozambikliler veya Malavililer hedef hâline gelir. Ulusal kimlik kendi içeriğini kuramadığı için dışlama nesnesini sürekli değiştiren bir döngüye girer. Ötekinin varlığı, ulusun başarısızlığını açıklamak için zorunlu hâle gelir; yabancı ortadan kaybolduğunda sistem kendi gerçek nedenleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Güney Afrika’daki yabancı düşmanlığı, Afrika kıtasının bütününde görülebilecek daha geniş bir paradoksu yoğunlaştırır. Sömürgecilik karşıtı mücadeleler kıtasal dayanışma, ortak özgürleşme ve sınırları aşan tarihsel kader fikrini üretmiş; bağımsızlık sonrasında kurulan devletler ise kendi vatandaşlık rejimlerini sağlamlaştırabilmek için bu ortaklığı sınırlamak zorunda kalmıştır. Afrikalılık, dışarıya karşı birlik söylemi olarak korunurken kıta içi göçmenlik karşısında askıya alınır. Başka kıtalardan gelen güçlere karşı ortak geçmiş hatırlanır; komşu Afrika ülkesinden gelen yoksul göçmen karşısında ulusal farklılık mutlaklaştırılır. Böylece Pan-Afrikanizm törensel bir ideal, ulusçuluk ise gündelik hayatın gerçek düzenleyicisi hâline gelir.

Ulusal farklılık ne kadar kırılgansa, öteki o kadar sert üretilir. Yabancıya yöneltilen nefret, ulusun gücünü değil, kendisini tanımlamakta yaşadığı zorluğu açığa çıkarır. Nijeryalının, Zimbabvelinin veya Mozambiklinin şeytanlaştırılması, Güney Afrikalı kimliğinin doğal ve kendiliğinden verilmiş olmadığını gizleme çabasıdır. Ulus, kendisini pozitif bir ortaklık olarak kuramadığında, dışlama yeteneğini kimliğinin merkezine yerleştirir. Kimin yurttaş olduğunu ortak bir gelecek üzerinden değil, kimin kovulabileceği üzerinden belirler.

Dolayısıyla Güney Afrika’da yaşanan yabancı karşıtlığı, yalnızca göçe yönelik toplumsal bir tepki olarak okunamaz. Burada idari sınırın ontolojik sınıra dönüştürülmesi, ulusal bilincin zayıf farklılıkları radikalleştirerek kendisini kurması ve ekonomik başarısızlığın yabancı bedene aktarılması söz konusudur. Afrikalı göçmen, ulusun karşısına dışarıdan gelen mutlak yabancı olarak değil, ulusal farklılığın yeterince mutlak olmadığını hatırlatan rahatsız edici bir yakınlık olarak çıkar. Nefretin yoğunluğu da uzaklıktan değil, bu yakınlığın ulusal kimlikte yarattığı tedirginlikten beslenir.

Ötekinin radikalleştirilmesi, farkın kanıtı değil, farkın yetersizliğinin itirafıdır. Güney Afrika ulusu, kıtanın diğer halklarından ayrıldığını ne kadar şiddetli biçimde göstermek zorunda kalıyorsa, aradaki ayrımın kendi başına o kadar ikna edici olmadığı anlaşılır. Yabancı karşıtlığı, ulusun sınırını koruyan doğal bir refleks değil; sınırın doğallığına duyulan kuşkunun toplumsal şiddet biçiminde dışavurumudur. Sınır haritada çizilmiş olabilir; fakat toplum onu gerçek hissetmediğinde, çizgiyi insanların bedenlerine kazımaya başlar.                                                                                                          

Silinmenin Tarihi

Toprağın altından çıkarılan bir sokak, bazilika ya da mezar yalnızca geçmişten kalmış bir nesne değildir; yok olmuş bir dünyanın bütünüyle yok olmadığını kanıtlayan epistemik bir itirazdır. Mısır’ın Batı Çölü’ndeki Dakhla Vahası’nda ortaya çıkarılan dördüncü yüzyıla ait Bizans yerleşimi ile Marina el-Alamein çevresinde bulunan yeni mezarlar, savaş ve şiddet haberlerinin yoğunlaştığı bir bölgede tarihin süreklilik kurma gücünü yeniden görünür kıldı. Dakhla’daki kazılarda konut alanları, caddeler, meydanlar, bazilika planlı bir kilise, gözetleme kuleleri, tahkim edilmiş yapılar, ekmek fırınları, öğütme araçları, sikkeler ve gündelik hayatı kaydeden yazılı seramik parçaları bulundu. Marina el-Alamein’de ise 18 yeni mezarın yanı sıra lahitler, amforalar, sunaklar ve cenaze inançlarıyla ilişkilendirilen altın dil parçaları ortaya çıkarıldı. Maddi hayatı sona ermiş iki yerleşim, kalıntıları aracılığıyla yeniden bilginin alanına girdi.

Bölgenin güncel gerçekliği şiddet, savaş, sınır çatışması ve yıkım üzerinden anlatılırken, binlerce yıl önceki bir kentin yeniden görünür olması ilk bakışta haber akışında küçük bir kültürel ara gibi algılanabilir. Oysa arkeolojik keşif, şiddetin ontolojik amacıyla tarihsel bilginin işleyişi arasındaki temel çatışmayı açığa çıkarır. Şiddet varlığı kesintiye uğratmak, biçimini bozmak ve dünyadaki etkisini azaltmak ister. Tarih ise kesintiye uğramış varlığı izlerinden yeniden kurar. Biri nesneyi silikleştirir; diğeri silikliği bile nesnenin yeni tanımına dönüştürür.

Yıkımın ideal sonucu, hedef alınan şeyin yalnızca fiziksel bütünlüğünü kaybetmesi değildir. Onun geçmiş ile gelecek arasındaki aktarım zincirinden de çıkarılması gerekir. Bir kent yakıldığında binalar çöker; fakat kentin adı, planı ve orada yaşayanların hikâyesi korunuyorsa yıkım bütünüyle tamamlanmış sayılmaz. Bir topluluğun nesneleri parçalanabilir; ancak bu parçalar daha sonra bulunup sınıflandırıldığında, ortadan kaldırılmak istenen yaşam biçimi farklı bir düzlemde yeniden varlık kazanır. Şiddet maddi sürekliliği kesebilir, fakat tarihsel anlamın yeniden kurulmasını kesin olarak engelleyemez.

Arkeoloji bu bakımdan şiddetin ve doğal aşınmanın geride bıraktığı silikliği bilgiye çeviren bir disiplindir. Toprağa gömülmüş bir yol, yıkılmış duvar veya kırılmış seramik parçası kendi başına eksik bir varlıktır. Arkeolojik yorum onu diğer izlerle ilişkilendirerek eski bağlamına yaklaştırır. Bir fırının bulunduğu yer gündelik üretimi, yazılı seramik parçaları ticareti ve haberleşmeyi, bazilika ise dinsel örgütlenmeyi görünür kılar. Parçalar yalnızca korunmaz; aralarındaki ilişkiler sayesinde kaybolmuş bir dünyanın yapısına dönüştürülür.

Dakhla Vahası’ndaki keşfin önemi de tek tek sağlam yapılardan çok, bu ilişkisel bütünlükte bulunur. Caddeler, kamusal meydanlar, evler, savunma yapıları ve ibadet mekânları birlikte ele alındığında, çölde ortaya çıkarılan şey birkaç eski bina değil, belirli bir toplumsal düzendir. Arkeoloji yerleşimin maddesini değil yalnızca; insanların nerede yaşadığını, nasıl hareket ettiğini, ne ürettiğini ve hangi inanç örgüsü içinde bulunduğunu da yeniden kurmaya çalışır. İzi kalan nesne, böylece kendi fiziksel sınırlarını aşarak bir yaşam dünyasının temsilcisine dönüşür.

Şiddet ile tarih arasındaki çelişki tam olarak burada yoğunlaşır. Şiddet bir yapıyı parçalayarak onu işlevsizleştirir. Tarih ise işlevsizleşmiş yapıyı “yıkılmış yapı” olarak yeniden tanımlar. Artık nesne eski görevini yerine getiremez; fakat yıkımı hakkında bilgi veren yeni bir işlev kazanır. Bir gözetleme kulesi savunma sağlamayı bırakır, ancak geçmişte hangi tehditlerin algılandığını gösterir. Bir mezar ölüleri toplumsal düzene yerleştirme işlevini yitirir, fakat ölüm anlayışını ve cenaze ritüellerini aktaran bir belgeye dönüşür. Yıkım nesnenin ilk bağlamını sona erdirirken tarih ona ikinci bir bağlam verir.

Bu nedenle silinme, tarihsel sürece girdiği anda saf silinme olmaktan çıkar. “Yıkılmış kent”, “kaybolmuş uygarlık” ya da “savaşta tahrip edilmiş yapı” ifadelerinin her biri yokluğu adlandırır. Adlandırılan yokluk ise artık bütünüyle yok değildir; bilgi nesnesi hâline gelmiştir. Varlık ilk biçimiyle geri dönmez, fakat başına gelen yıkım onun yeni tarihsel niteliğine dönüşür. Şiddet varlığı ortadan kaldırmayı amaçlarken, ortadan kaldırma eylemi onu başka bir hikâyeye yerleştirebilir.

Burada tarihin şiddeti telafi ettiği düşünülmemelidir. Kayda geçirmek, yok olanı yeniden yaşatmaz. Yıkılmış bir şehir arkeolojik bilgiye dönüştüğünde geçmişteki sakinlerine geri verilmiş olmaz. Tarih, şiddetin maddi sonucunu iptal edemez; yalnızca onun epistemik mutlaklığını sınırlar. Şiddet bir şeyi fiziksel dünyadan çıkarabilir, fakat onun hiç var olmamış gibi kaybolmasını engelleyen izler bırakabilir. Tarih de bu izleri toplayarak yokluğa biçim verir.

Savaşların tarih bilimi açısından merkezi konumu bu yüzden paradoksaldır. Savaşlar devletlerin, sınırların, nüfusların ve kültürlerin dönüşümünde belirleyici rol oynar; tarihsel anlatının en yoğun malzemelerinden birini üretir. Aynı anda arşivleri yakar, yapıları yok eder, insanları öldürür ve geçmişin bilinmesini sağlayacak tanıklıkları ortadan kaldırır. Şiddet hem tarih üretir hem de tarihin kaynaklarını yok eder. Tarihsel dönüşümü hızlandırırken, bu dönüşümün ayrıntılarının öğrenilmesini zorlaştırır.

Arkeolojik buluntu, bu çelişkinin maddi biçimidir. Bir nesnenin kazıyla ortaya çıkarılması, onun tarih boyunca bütünüyle korunmuş olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman geriye yalnızca parçalar kalmıştır. Fakat parçalanmışlık bilgiye engel olduğu kadar bilginin içeriğidir de. Duvarın yıkılış biçimi, yangın izi, terk edilmiş ev veya alelacele bırakılmış eşya, yalnızca önceki yaşamı değil, o yaşamın nasıl kesintiye uğradığını da anlatır. Yıkım geçmişin dışındaki bir boşluk olarak kalmaz; geçmişin anlaşılması gereken katmanlarından birine dönüşür.

Marina el-Alamein’de bulunan mezarlar da süreklilik ile silinme arasındaki bu gerilimi taşır. Mezar, en başından itibaren yok olan bedeni toplumsal hafıza içine yerleştiren bir yapıdır. Ölüm bireysel varlığı sona erdirirken mezar, bu sonu mekânsal bir işarete dönüştürür. Binlerce yıl sonra mezarın yeniden bulunması, ilk hatırlama düzeninin ikinci kez tarihsel bilgiye çevrilmesidir. Lahit, amfora, sunak ya da altın dil, yalnızca gömülmüş kişiye değil, bir toplumun ölümden sonra varlık, konuşma ve geçiş hakkında kurduğu düşünceye işaret eder.

Tarihin sürekliliği, her şeyin kesintisiz biçimde korunmasına dayanmaz. Aksine tarih çoğu zaman kesintilerin birbirine bağlanmasıyla kurulur. Bir uygarlığın yükselişi, terk edilişi, unutulması ve yeniden keşfedilmesi aynı tarihsel zincirin farklı kipleridir. Kentin unutulmuş olması tarihin sona erdiği anlamına gelmez; unutuluş da onun tarihinin parçasıdır. Yeniden bulunması ise geçmişin bugünkü bilgi rejimine yeni bir giriş yapmasıdır.

Bu durum, keşfin kendisini de nötr olmaktan çıkarır. Toprağın altındaki yerleşim yüzyıllar boyunca mevcut olmasına rağmen tarihsel ve kamusal gerçeklik açısından görünmezdi. Arkeolojik kazı onu yalnızca bulmaz; seçer, sınıflandırır, adlandırır ve güncel dünyanın anlam sistemine dâhil eder. Bizans kenti artık eski sakinlerinin yaşadığı yer olmaktan başka, Mısır’ın kültürel mirası, turizm politikası ve uluslararası tarih anlatısının bir parçasıdır. Mısır yönetiminin bu keşifleri turizmi güçlendirecek kültürel varlıklar olarak sunması, geçmişin yeniden ortaya çıkarken güncel ekonomik ve siyasal bağlamlara da yerleştiğini gösterir.

Geçmiş böylece yalnızca kurtarılmaz; yeniden işlevlendirilir. Bazilika din tarihinin, sokaklar şehir planlamasının, mezarlar turizmin, yazılı seramikler gündelik yaşam araştırmalarının nesnesi olur. Eski bağlam tamamıyla geri getirilemez; onun yerine modern bilgi kategorileri içinde yeni bir bağlam kurulur. Tarih, silineni eski hâline döndürmez, fakat ona bugünde dolaşabileceği başka bir varlık biçimi verir.

Şiddetin ve yıkımın tarihle kurduğu çelişkili ilişki de tam olarak burada anlaşılır. Yıkım sürekliliği kırar; tarih, kırılmayı anlatısal sürekliliğe dönüştürür. Şiddet varlığı silikleştirir; arkeoloji silikliği yorumlanabilir işarete çevirir. Savaş nesneleri işlevsiz bırakır; tarih onların işlevsizleşme biçimini yeni bir bilgi işlevi hâline getirir. Bu nedenle şiddet ile tarih birbirine karşıt oldukları kadar birbirine bağlanmış kavramlardır.

Mısır’daki Bizans yerleşimi, tarihin şiddete karşı zaferi değildir; çünkü geçmiş dünya geri dönmemiştir. Ancak yıkımın ve unutuluşun mutlak olamadığını gösteren güçlü bir örnektir. Kentin sakinleri yok olmuş, yapılar çökmüş ve gündelik hayat sona ermiştir; buna rağmen sokakların yönü, evlerin düzeni, sikkeler, fırınlar ve yazılı seramikler o hayatın bütünüyle silinmesini engellemiştir. Varlık artık yaşam olarak değil, iz olarak sürmektedir.

Şiddet bir varlığı ortadan kaldırdığında onu tarihin dışına atmak ister. Tarih ise tam tersine, ortadan kaldırılma biçimini bile kayda geçirerek varlığı yeni bir anlatıya yerleştirir. Bu yüzden silinme tarihsel olarak son değil, çoğu zaman bağlam değişimidir. Nesne yaşam dünyasındaki yerini kaybeder; fakat yıkılmış, gömülmüş, unutulmuş ve yeniden bulunmuş bir varlık olarak başka bir dünyaya girer.

Dakhla Vahası’nın sokakları ve Marina el-Alamein’in mezarları, sürekliliğin her zaman bozulmadan ayakta kalmak anlamına gelmediğini gösterir. Bazen süreklilik, parçalanmış bir nesnenin yeniden okunabilmesinde yaşar. Şiddet maddi biçimi susturabilir; tarih ise sessizliğin kendisini konuşturarak yıkımı yeni bir bilginin başlangıcına dönüştürür.                                                                                          

Formun Hafızası

Bir kültürün direnci yalnızca devlet kurumlarında, ordularında, seçimlerinde ya da siyasal örgütlenmelerinde aranamaz. Bazen bir toplumun sürekliliği, çok daha sessiz bir yerde; elin aynı hareketi kuşaktan kuşağa tekrar etmesinde, kilin benzer biçimlere yeniden sokulmasında ve gündelik bir nesnenin üretim tekniğinde saklanır. Benin’in güneybatısındaki Sè köyünde kadın çömlekçilerin sürdürdüğü gelenek, tam olarak böyle bir direniş biçimini görünür kılar. Burada korunup aktarılan şey yalnızca çömlek yapma becerisi değildir; belirli bir biçimin nasıl kurulacağına ilişkin toplumsal hafızadır. Kil değişir, üretici değişir, kullanım koşulları değişir; fakat biçimi kuran düzen, hareket ve oran bilgisi tarih boyunca devam eder.

Aristotelesçi anlamda her somut varlık madde ile formun birlikteliğinden oluşur. Madde, belirlenebilir olan taşıyıcıdır; form ise onu belirli bir şey yapan düzen, yapı ve ilkedir. Kil tek başına henüz çömlek değildir. Onu kap, testi, vazo ya da başka bir kullanım nesnesi hâline getiren, maddede gerçekleşen formdur. Form burada yalnızca dış görünüş anlamına gelmez; nesnenin parçalarını bir bütünlük içinde örgütleyen, ona kimlik ve işlev kazandıran kurucu ilkedir.

Sè çömlekçiliğinde kullanılan kil her üretimde yenidir. Önceki kuşakların biçimlendirdiği maddeler kırılmış, aşınmış veya gündelik dolaşımdan çıkmış olabilir. Buna rağmen aynı topluluğun biçim verme bilgisi yeni maddelerde yeniden gerçekleşir. Böylece süreklilik maddenin kendisinde değil, formun yeniden üretilebilme kapasitesinde bulunur. Bir çömleğin fiziksel ömrü sınırlıdır; fakat onu mümkün kılan form bilgisi yaşayan bedenler arasında aktarıldığı sürece tek tek nesnelerin ömrünü aşar.

“Form hafızası” tam olarak bu aktarımı ifade eder. Hafıza çoğu zaman geçmişte yaşanmış olayların zihinsel kaydı olarak düşünülür. Oysa kültürel hafıza yalnızca anlatılarda veya bilinçli hatırlamada bulunmaz. Bedenin alışkanlıklarında, elin ritminde, malzemeye uygulanan basınçta, oran duygusunda ve üretim sırasının tekrarında da saklanabilir. Çömlekçi, bir biçimi her seferinde kavramsal olarak tarif etmek zorunda değildir; form, hareketin içinde taşınır. El ne zaman bastıracağını, ne zaman incelteceğini ve ne zaman biçimi tamamlayacağını bilir. Bilgi, düşünceden önce pratiğin içine yerleşmiştir.

Bu nedenle Sè’deki çömlekçilik geleneği yaşayan bir arşivdir. Yazılı metinlerin, müzelerin veya resmî kurumların dışında, biçimin nasıl kurulacağına ilişkin bilgi doğrudan üreticilerin bedenlerinde korunur. Bir kuşak sonrakine yalnızca “çömlek yapılır” bilgisini vermez; maddenin hangi düzene sokulacağını, hangi formun topluluk tarafından tanınabilir ve işlevsel kabul edildiğini de aktarır. Kültür burada nesnelerin birikimi değil, nesneleri yeniden üretebilme kudretidir.

Aristotelesçi açıdan formun tümel niteliği de burada önem kazanır. Tek tek çömlekler birbirinden farklıdır; hiçbirinin maddesi, yüzeyi veya ölçüsü bütünüyle aynı değildir. Buna rağmen hepsi “çömlek” olarak tanınabilir. Çünkü farklı maddi örnekler aynı kurucu formun belirli varyasyonlarını taşır. Tümel olan, tek tek nesnelerden bağımsız bir soyutluk olarak değil, onların her birinde yeniden gerçekleşen ortak düzen olarak görünür.

Sè çömlekçiliğinde formun kuşaklar boyunca tekrar edilmesi, bu tümel yapının yalnızca eşzamanlı değil, tarihsel olarak da doğrulandığını gösterir. Form farklı nesnelerde aynı anda gerçekleşmekle kalmaz; farklı zamanlarda, farklı ellerde ve farklı maddelerde de kendisini yeniden kurar. Böylece tümellik, yalnızca çok sayıda bireysel nesneyi kapsayan mantıksal bir kategori olmaktan çıkar; zamana direnebilen bir süreklilik ilkesi hâline gelir.

Burada epistemik bir regülasyon ortaya çıkar. Bir formun gerçekliğine ilişkin bilgi, tek bir nesnenin gözlemlenmesine dayanmaz. Aynı biçim örüntüsünün farklı kuşaklar, maddeler ve bağlamlar içinde yeniden üretilebilmesi, onun rastlantısal olmadığını gösterir. Tek bir çömlek bireysel ustanın tesadüfi ürünü olabilir; fakat benzer formun kuşaklar boyunca korunması, topluluk tarafından seçilmiş, sınanmış ve düzenlenmiş bir bilgi bulunduğunu kanıtlar. Tarihsel tekrar, formun geçerliliğini sürekli denetleyen bir doğrulama mekanizmasına dönüşür.

Bu doğrulama durağan değildir. Her kuşak formu aynen kopyalamaz; malzemenin niteliğine, kullanım ihtiyacına ve estetik tercihlere göre küçük dönüşümler gerçekleştirir. Ancak bu değişiklikler formu bütünüyle ortadan kaldırmaz. Tersine formun hangi unsurlarının zorunlu, hangilerinin değişebilir olduğunu açığa çıkarır. Süreklilik ile değişim arasındaki bu denge, kültürel bilginin katı bir kalıp değil, kendisini farklı koşullara uyarlayabilen düzen olduğunu gösterir.

Form hafızasının gücü de tam olarak burada bulunur. Sadece geçmişi tekrar etmez; geçmişten gelen yapıyı yeni maddelerde çalışabilir tutar. Gelenek, değişmeden korunan bir nesne değil, değişim içinde kimliğini sürdüren bir formdur. Her yeni üretim, geçmişi yeniden gerçekleştirirken aynı zamanda onun yaşama kapasitesini sınar. Form yeni koşullarda işlevini sürdürebiliyorsa kültürel süreklilik doğrulanır; işlevini kaybederse dönüşür veya terk edilir.

Bu nedenle çömlekçilik, kıtanın direncini gündelik ve maddi bir düzeyde görünür kılar. Devletler yıkılabilir, sınırlar değişebilir, rejimler dönüşebilir ve siyasal kurumlar kesintiye uğrayabilir. Buna karşılık el emeğiyle aktarılan form bilgisi, resmî yapıların dışında yaşamaya devam edebilir. Kültürün sürekliliği her zaman merkezi kurumların korumasına bağlı değildir; bazen dağınık bedenlerde ve tekrar edilen hareketlerde daha sağlam biçimde saklanır.

Siyasal direnç çoğu zaman görünür çatışma üzerinden tanımlanır. Oysa form hafızası, yok oluşa karşı sessiz bir ontolojik direnç üretir. Yeni bir çömleğin yapılması, yalnızca ekonomik veya estetik faaliyet değildir; geçmişten gelen bir düzenin hâlâ maddede gerçekleşebildiğini kanıtlayan eylemdir. Formun yeniden ortaya çıkması, kültürel dünyanın bütünüyle kesintiye uğramadığını gösterir.

Madde tükenebilir, kırılabilir ve başka yapılara dönüşebilir. Form ise onu taşıyan bilgi zinciri sürdüğü sürece yeni maddelerde yeniden bedenleşir. Bu nedenle Sè’de yapılan her çömlek, tek başına bir nesneden daha fazlasıdır. Aynı formun geçmişte de kurulmuş olduğunu, bugün hâlâ kurulabildiğini ve gelecekte yeniden kurulabileceğini gösteren zamansal bir düğümdür. Geçmiş, şimdi ve gelecek tek bir üretim hareketinde birleşir.

Form hafızası böylece kültürel mirası nesne korumacılığından çıkarır. Asıl miras, eski kapların yalnızca muhafaza edilmesi değil, yeni kapların aynı kurucu bilgiden hareketle üretilebilmesidir. Müzedeki nesne geçmişin kalıntısıdır; yaşayan zanaat ise geçmişin hâlâ etkin bir neden olarak çalıştığını gösterir. Biri var olmuş formu sergiler, diğeri formun varlık üretmeye devam ettiğini kanıtlar.

Benin’deki Sè çömlekçiliği, kültürel sürekliliğin maddeden çok form üzerinden taşındığını gösteren güçlü bir örnektir. Kil her defasında yenilenirken onu örgütleyen bilgi tarihsel olarak devam eder. Tümel form, farklı bireysel nesnelerde olduğu kadar farklı zamanlarda da gerçekleşir ve bu tekrar sayesinde yalnızca düşünsel değil, fenomenal olarak da doğrulanır. Kıtanın direnci burada bir ordunun savunmasında ya da bir devletin bekasında değil, biçimin unutulmamasında görünür. Bir el aynı düzeni yeni bir maddeye her aktardığında, kültür yalnızca geçmişini hatırlamaz; kendi varlığını yeniden kurar.

Birliğin Eşiği

Senegal Cumhurbaşkanı Bassirou Diomaye Faye’nin kendi siyasi partisini kurmaya hazırlanması, eski başbakanı ve uzun yıllar boyunca en güçlü müttefiki olan Ousmane Sonko ile arasındaki ayrışmayı kişisel bir anlaşmazlığın ötesine taşıdı. Faye, Mayıs 2026’da Sonko’yu başbakanlıktan almış; Sonko daha sonra Ulusal Meclis başkanlığına seçilerek siyasal etkisini korumuş, liderliğini yaptığı PASTEF ise yeni hükümete katılmamıştı. Faye’nin kendisine ait bağımsız bir parti tabanı oluşturmaya yönelmesi, 2024’te eski düzene karşı ortak mücadele içinde kurulan ittifakın artık iki ayrı iktidar merkezine ayrıldığını gösteriyor.

Faye ile Sonko arasındaki kırılmayı yalnızca liderlik rekabeti, kişisel hırs veya yaklaşan seçim hesapları üzerinden okumak eksik kalır. Yaşanan şey, siyasal birliklerin muhalefetten iktidara geçerken maruz kaldığı daha temel bir dönüşümdür. Muhalefette bir araya gelen aktörler öncelikle neyi ortadan kaldırmak istedikleri konusunda birleşirler. İktidara geldiklerinde ise artık neyin kurulacağına, bu düzenin hangi araçlarla işleyeceğine ve karar verme yetkisinin kimde toplanacağına cevap vermek zorunda kalırlar. Ortak düşmana karşı kurulmuş birlik ile ortak bir düzen kurmak için gereken birlik aynı yapıya sahip değildir.

Negatif birlik, farklı aktörlerin ortak bir karşıtlık etrafında birleşmesidir. Böyle bir birlik kendisini olumlu ve tamamlanmış bir siyasal program üzerinden değil, reddettiği düzen üzerinden tanımlar. Eski yönetim, yozlaşma, sömürgeci bağımlılık, otoriterleşme veya ekonomik adaletsizlik ortak düşman hâline geldiğinde, ittifakın içindeki farklılıklar geçici olarak önemsizleşir. Aktörlerin devlet, ekonomi, diplomasi, reformların hızı ve kurumların dağılımı konusunda ne düşündükleri bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat ortak mücadele içinde askıya alınır. Karşıtlık, iç ayrımların üzerine geçici bir örtü çeker.

Faye ile Sonko’nun yükselişini mümkün kılan birlik de büyük ölçüde böyle bir negatif özdeşlik üzerine kurulmuştu. Her ikisi de eski başkan Macky Sall döneminin siyasal elitizmine, yolsuzluğa ve Senegal’in Fransa ile kurduğu bağımlı ilişkilere karşı konumlandı. Sonko’nun 2024 seçimlerine katılması hukuki engeller nedeniyle mümkün olmayınca Faye onun yerine aday gösterilmiş, Sonko’nun örgütsel ve toplumsal desteği Faye’nin cumhurbaşkanlığına taşınmasında belirleyici olmuştu. İki isim arasındaki bağ, ortak geçmiş ve yakın kişisel ilişkinin yanı sıra eski rejime karşı yürütülen mücadelenin ürünüydü.

Muhalefet döneminde “eski rejime karşı olmak”, birlik için yeterli bir siyasal içerik sağlayabiliyordu. İktidarın ele geçirilmesiyle birlikte bu içerik tükendi. Çünkü eski düzenin reddedilmesi, yeni düzenin nasıl kurulacağını kendiliğinden belirlemez. Bir kurumun yozlaşmış olduğunu söylemek, onun yerine hangi kurumun geçirileceği konusunda uzlaşma sağlamaz. Dış bağımlılığa karşı çıkmak, uluslararası finans kuruluşlarıyla ilişkilerin nasıl yürütüleceğini çözmez. Ekonomik adalet talep etmek, borç krizinin hangi yöntemle yönetileceğine dair tek bir zorunlu politika üretmez. Negatif ortaklık iktidarı kazanabilir; fakat iktidarı yönetebilmek için pozitif bir düzen fikrine dönüşmek zorundadır.

Pozitif birlik, yalnızca ortak bir hedefe sahip olmak değil, ortak bir dünyanın nasıl kurulacağı üzerinde sürekli karar verebilmektir. Burada farklılıklar artık gizlenemez. Reformların önceliği, bütçenin dağılımı, devlet başkanının yetkileri, parlamentonun konumu, dış politika, borç yönetimi ve kadroların paylaşımı somut tercihler gerektirir. Her tercih bazı seçenekleri mümkün kılarken diğerlerini dışarıda bırakır. Muhalefette soyut bırakılabilen ayrımlar, iktidarda karar biçimine dönüşür.

Senegal’de Faye ile Sonko arasındaki gerilim de ortak düzen kurma zorunluluğunun bu ayrımları görünür kılmasıyla derinleşti. Sonko daha keskin egemenlikçi ve çatışmacı bir siyasal çizgiyi temsil ederken Faye zamanla daha ihtiyatlı, kurumsal ve uzlaşmacı bir konuma yöneldi. Özellikle ağırlaşan borç sorunu, IMF ile ilişkiler, reformların yöntemi ve yürütme yetkisinin kullanımı iki aktör arasındaki mesafeyi büyüttü. Sonko, Faye’nin PASTEF’in başlangıçtaki programından uzaklaşması hâlinde partiyi hükümetten çekebileceğini açıkça söylemiş; Mayıs ayında görevden alınmasının ardından PASTEF yeni hükümete katılmamıştı.

Dolayısıyla ittifakın çözülmesinin nedeni ortak ideallerin bütünüyle yok olması değildir. Ortak ideallerin hangi kurumlar ve kararlar aracılığıyla gerçekleştirileceği konusunda farklı yolların ortaya çıkmasıdır. Negatif birlik, aktörlerin aynı tarafta bulunmasını yeterli görür. Pozitif birlik ise aynı tarafta bulunanların aynı düzeni tasarlayıp tasarlayamadığını sınar. İlkinde karşı tarafın varlığı birleştirici ilkedir; ikincisinde ortak karar üretme kapasitesi belirleyici hâle gelir.

Muhalefet koalisyonlarının en sağlam göründükleri dönem bu nedenle çoğu zaman iktidardan uzak oldukları dönemdir. Ortak düşman bütün farklılıkları tek bir siyasal yöne hizalar. İktidar ele geçirildiğinde hizalanmayı sağlayan dış merkez ortadan kalkar ve koalisyon kendi içine dönmek zorunda kalır. Daha önce ertelenmiş sorular geri gelir: Hareketin gerçek lideri kimdir? Seçim zaferinin sahibi örgüt müdür, aday mıdır? Cumhurbaşkanı parti çizgisine mi bağlıdır, yoksa seçildikten sonra bağımsız bir yürütme merkezi mi oluşturur? Kurucu mücadeledeki hiyerarşi devlet içinde de devam edecek midir?

Faye’nin siyasal konumu bu soruların merkezinde bulunur. Cumhurbaşkanlığına Sonko’nun desteğiyle yükselmiş olması, iktidar içindeki meşruiyetinin bir bölümünü PASTEF’e bağladı. Fakat devlet başkanlığı, yalnızca hareketin temsilcisi olarak kalmasına izin vermeyen ayrı bir egemenlik mantığı üretir. Cumhurbaşkanı seçilen kişi zamanla kendi karar alanını, kadrolarını ve doğrudan halk desteğini kurmak ister. Faye’nin yeni bir parti oluşturmaya yönelmesi, kişisel bağımsızlık arayışından daha fazlasıdır; seçim döneminde ödünç alınmış örgütsel meşruiyeti kendi kurumsal tabanına dönüştürme girişimidir.

Sonko açısından ise Faye’nin bağımsızlaşması, hareketin kazandığı iktidarın hareketten koparılması anlamına gelebilir. PASTEF’in örgütsel ağı, parlamento çoğunluğu ve Sonko’nun karizmatik etkisi, Faye’nin cumhurbaşkanlığı zaferinin maddi koşullarını oluşturmuştu. Bu nedenle Sonko kendisini yalnızca görevden alınmış bir başbakan değil, siyasal dönüşüm projesinin asıl taşıyıcısı olarak görebilir. Faye’nin kendi partisini kurması, cumhurbaşkanlığı makamının bu kurucu kaynaktan ayrılarak bağımsız bir siyasal özneye dönüşmesi demektir.

Kırılmanın derinliği, iktidarın hangi özneye ait olduğu sorusundan kaynaklanır. Faye anayasal olarak devletin başıdır; Sonko ise harekete yön veren, seçmen kitlesini örgütleyen ve parlamentoda çoğunluğu elinde tutan liderdir. Biri devlet makamının, diğeri siyasal hareketin meşruiyetini taşır. Muhalefet döneminde bu iki meşruiyet birbirini tamamlamıştı. İktidarda ise aynı alan üzerinde hak iddia eden iki ayrı merkeze dönüştü.

Negatif birlik içinde liderlik sorunu ertelenebilir, çünkü her aktör ortak düşmana karşı yürütülen mücadelede kendi işlevini yerine getirir. Pozitif düzende ise egemenliğin bölünmesi karar krizine yol açar. Devlet aynı anda iki eşit merkezden yönetilemez. Son sözü kimin söyleyeceği, siyasal programı kimin yorumlayacağı ve başarısızlığın sorumluluğunu kimin taşıyacağı belirlenmek zorundadır. Birlik tam da bu belirlenme sırasında ayrışmaya başlar.

Faye’nin kendi partisini kurması, bu nedenle ittifakın basitçe sona ermesi değil, negatif ortaklığın iki ayrı pozitif projeye bölünmesidir. Sonko PASTEF üzerinden kurucu hareketin devamlılığını savunurken Faye cumhurbaşkanlığı etrafında yeni bir merkez oluşturmaya çalışmaktadır. İki taraf da eski rejime karşı yürütülen mücadelenin mirasına sahip çıkabilir; fakat bu mirasın devlet düzenine nasıl çevrileceği konusunda farklılaşmaktadır. Ortak geçmiş artık birlik üretmek yerine her iki tarafın meşruiyet iddiasına kaynaklık etmektedir.

Negatif birlik geçmişe dönüktür; karşı çıktığı şeyi işaret eder. Pozitif birlik geleceğe dönüktür; henüz var olmayan düzeni kurmak zorundadır. Geçmişteki düşman somut ve ortakken gelecekteki düzen çok sayıda ihtimale açıktır. Bu nedenle bir koalisyonun iktidara gelişi, farklılıkların ortadan kalktığı an değil, gerçek farklılıkların ilk kez bütün açıklığıyla ortaya çıktığı andır. Muhalefette birlik söylemiyle taşınan çelişkiler, iktidarda kurum, yetki ve politika anlaşmazlıklarına dönüşür.

Senegal’de yaşanan ayrışma bu bakımdan değişim koalisyonlarının başarısızlığı olarak görülmemelidir. Birlik bütünüyle kaybolmamış, onu taşıyan ontolojik ilke değişmiştir. Eski düzenin reddine dayanan negatif özdeşlik görevini tamamlamış; yerine yeni düzenin nasıl kurulacağına ilişkin pozitif ayrışma geçmiştir. Faye ile Sonko artık aynı düşmana karşı birleşen iki muhalif değil, aynı zaferden farklı siyasal gelecekler çıkarmaya çalışan iki iktidar öznesidir.

Ortak düşman koalisyonun dışındayken birlik kolaydır; düzen kurulmaya başlandığında çatışma koalisyonun içine taşınır. Çünkü neye karşı olunduğu, yalnızca yönü belirler; neyin nasıl kurulacağı ise iktidarın içeriğini. Senegal’deki kırılma, değişim ittifaklarının iktidara geldiklerinde birliği kaybettiğini değil, birliğin negatif biçiminin pozitif düzen kurma zorunluluğu karşısında yetersiz kaldığını gösterir. Muhalefetin ortak “hayır”ı iktidarın tek bir “evet”ini garanti etmez.

Yıkımın Adı

Kenya’da 25 Haziran 2026 günü yüzlerce kişinin gözaltına alınması ve 2024’teki hükümet karşıtı gösterilerde öldürülenleri anmak isteyen kalabalıkların göz yaşartıcı gazla dağıtılması, devlet şiddetinin kendi sonucuyla kurduğu çelişkili ilişkiyi yeniden görünür kıldı. İki yıl önce vergi artışlarına ve hayat pahalılığına karşı başlayan protestolarda en az 60 kişi güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucunda hayatını kaybetmişti. Öldürülenlerin aileleri ile protestocular, bu yıl yalnızca geçmişi anmak için değil, sorumluların cezalandırılması ve vaat edilen tazminat sürecindeki belirsizliğin giderilmesi için yeniden sokaklara çıktı. Polis yolları kapattı, parlamentoyu barikatlarla çevirdi, göstericileri dağıttı ve ülke genelinde 355 kişiyi gözaltına aldı. Devlet, geçmişte uyguladığı şiddetin hatırlanmasına karşı yeniden şiddet uygulayarak, bastırmak istediği olayı bir kez daha üretmiş oldu.

Şiddetin en yalın amacı, uygulandığı yerde bir varlığı, direnci, düzeni veya görünürlüğü ortadan kaldırmaktır. Bir bedeni yaralar, bir kalabalığı dağıtır, bir örgütlenmeyi parçalar, bir sesi susturur ya da belirli bir siyasal iradeyi kamusal alandan silmeye çalışır. Onun ideal sonucu, hedefinin yalnızca fiziksel olarak zarar görmesi değil, etkisizleşmesi ve sürekliliğini kaybetmesidir. Şiddet bu nedenle doğası gereği yıkıma yönelir; fakat yıkımın tamamlanabilmesi için ortadan kaldırılan şeyin sonradan yeniden kurulamaması gerekir. Bir insan öldürüldüğünde bedensel varlığı sona erer, ancak adı yaşamaya devam ediyorsa şiddetin sonucu bütünüyle kapanmaz. İktidar bedeni ortadan kaldırmış olabilir, fakat bedene ait ad, yüz, hikâye ve adaletsizlik anlatısı kamusal bellekte varlığını sürdürdüğü sürece yıkım tamamlanmamıştır.

Bellek, şiddetin etkisini tersine çevirmez; ölüleri geri getirmez, yaraları yok etmez ve gerçekleşmiş zararı ortadan kaldırmaz. Yine de şiddetin amaçladığı silinmeyi sınırlar. Yıkılanın adı korununca, yok edilen varlık başka bir düzlemde yeniden görünür hâle gelir. Bedensel mevcudiyet sembolik mevcudiyete, susturulmuş ses ortak bir slogana, bireysel ölüm kolektif bir hafızaya dönüşür. Böylece şiddet hedefini fiziksel dünyadan çıkarırken onu siyasal anlam dünyasına yerleştirebilir. Öldürülen kişi, yaşarken sahip olmadığı ölçüde geniş bir temsil gücü kazanabilir; adı yalnızca kendisini değil, bütün bir adaletsizlik düzenini ifade etmeye başlayabilir.

Kenya’daki yıldönümü gösterilerinin temel anlamı da burada bulunur. Protestocular 2024’te öldürülenleri yalnızca geçmişte yaşamış bireyler olarak anmadı. Onların isimlerini, devletin henüz cevaplamadığı bir suçlamanın taşıyıcılarına dönüştürdü. Ailelerin tazminat ve şeffaflık talebi, ölümün kapanmış bir olay olarak kabul edilmesini engelledi. Devlet açısından geçmişte tamamlanmış olması gereken müdahale, adlar ve anma pratikleri sayesinde şimdiki zamanda yeniden açıldı. Polis şiddeti iki yıl önce kalabalığı dağıtmıştı; fakat dağıtılan kalabalığın belleği yeni bir kalabalık biçiminde geri döndü. Şiddet mekânı boşaltmış, hafıza ise aynı mekânı yeniden doldurmuştu.

Burada yıkımın kendi adıyla karşılaşması söz konusudur. Şiddet, yalnızca belirli insanları ortadan kaldırdığı sürece somut bir eylemdir. Fakat “katliam”, “polis şiddeti”, “öldürülen protestocular” veya “adaletsizlik” gibi bir ad altında kaydedildiğinde, tekil olay olmaktan çıkarak genellenebilir bir anlama dönüşür. Devlet belirli bir kişiye, kalabalığa veya gösteriye müdahale edebilir; ancak şiddetin adı dilsel ve sembolik bir düzlemde dolaşıma girdiğinde aynı yöntemle ortadan kaldırılamaz. Bir bedeni tutuklamak mümkündür, fakat “devlet şiddeti” kavramını gözaltına almak mümkün değildir. Bir meydanı boşaltmak mümkündür, fakat meydanda yaşananların adını fiziksel olarak dağıtmak mümkün değildir.

İktidarın trajedisi, uyguladığı yıkımın bu ikinci varoluş biçimine sahip olduğunu fark etmesidir. Şiddet, nesnesini ortadan kaldırmaya çalışırken kendi adını da üretir. Polis ateş açtığında yalnızca protestocuları öldürmez; aynı zamanda “polisin protestocuları öldürdüğü gün” olarak hatırlanabilecek tarihsel bir olay yaratır. Devlet susturmak istediği kişiyi ortadan kaldırırken onun adına bağlanacak yeni bir siyasal anlam üretir. Şiddetin fiziksel başarısı, sembolik başarısızlığının koşuluna dönüşebilir. Yıkım ne kadar ağırsa, bellekte taşıdığı ad da o kadar yoğunlaşabilir.

Bu nedenle otorite çoğu zaman ilk şiddetin sonucuyla yetinmez. Yıkılanın hatırlanması, ilk müdahalenin tamamlanmadığını gösterdiği için yeni bir müdahale ihtiyacı doğar. Anma töreni dağıtılır, kurbanların adlarını taşıyan pankartlar indirilir, ailelerin kamusal konuşmaları sınırlandırılır, yıldönümlerinde yollar kapatılır ve hafızayı taşıyan kişiler yeniden gözaltına alınır. İkinci şiddet artık yalnızca ilk protestonun taleplerine değil, ilk şiddetin hatırlanmasına yönelmiştir. Devlet bir olayın kendisini bastırdıktan sonra, olayın bellek içindeki devamlılığını da bastırmaya çalışır.

Kenya polisinin 2026’daki müdahalesi bu döngünün açık biçimini taşır. Gösterilerin doğrudan nedeni yeni bir vergi tasarısı değil, iki yıl önceki müdahalenin hesabının verilmemesiydi. Kalabalık geçmişte yaşanmış şiddeti adlandırmak ve görünür tutmak için toplanmıştı. Güvenlik güçlerinin bu kalabalığı yeniden dağıtması, ilk yıkımın hatırlanmasına karşı yeni bir yıkım üretmek anlamına geldi. Öldürülenlerin belleği kamusal alana çıkınca devlet yeniden barikat, gözaltı ve gaz kullandı. Şiddetin ilk nesnesi protestonun kendisiyken, ikinci nesnesi protestonun hatırası oldu.

Bu durum basit bir siyasal tekrar değildir. İlk şiddet ile sonraki şiddet aynı işleve sahip görünse de hedefleri farklıdır. İlk müdahale mevcut kalabalığı ortadan kaldırmayı amaçlar. İkinci müdahale ise artık var olmayan kalabalığın bellekte yeniden kurulmasını engellemeye çalışır. Devlet fiziksel bir topluluğa karşı kullandığı araçları sembolik bir topluluğa karşı yeniden devreye sokar. Fakat hatırlayanların oluşturduğu topluluk yalnızca belirli bir meydanda bulunan kişilerden ibaret değildir. İsimler ailelerde, haberlerde, dijital kayıtlarda, sloganlarda ve toplumsal anlatılarda dolaşır. Dolayısıyla fiziksel müdahalenin alanı sınırlıyken belleğin alanı dağınık ve çoğuldur.

Otorite tam olarak bu nedenle şiddeti tekrar etmek zorunda kalır. Bir mekân temizlenebilir, fakat bellek tek bir mekânda bulunmaz. Bir kişi susturulabilir, fakat onun söylediği söz başkalarının dilinde yeniden ortaya çıkabilir. Bir pankart kaldırılabilir, fakat pankartta yazan ad başka yüzeylere taşınabilir. İktidar, müdahale edebildiği somut nesneler üzerinden müdahale edemediği soyut dolaşımı durdurmaya çalışır. Her yeni gösterici, belleğin fiziksel taşıyıcısı sayılır; her anma, geçmiş şiddetin yeniden görünürleşmesi olarak algılanır. Devlet adı doğrudan yok edemediği için adı taşıyan bedenlere yönelir.

Buradaki sorun yalnızca belleğin dirençli olması değildir. Yıkımın kendisi adlandırıldığında, şiddet kendi karşıt anlamını üretir. Devletin amacı silmekken, uyguladığı silme eylemi hatırlanacak bir kategoriye dönüşür. “Silinme” adlandırıldığı anda bütünüyle silinmiş olmaktan çıkar; çünkü artık yokluğun kendisi görünürdür. Bir insanın kamusal kayıtlardan çıkarılması, onun “kayıp” olarak anılmasına yol açabilir. Bir ölümün üzerinin örtülmesi, ölüm kadar örtbas girişiminin de hatırlanmasını sağlar. Bir protestonun dağıtılması, yalnızca protestoyu sona erdirmez; “dağıtılan protesto” adıyla yeni bir tarihsel nesne üretir.

Yıkım, böylece kendisine dışarıdan eklenen bir isim tarafından sınırlandırılır. Şiddet fiziksel düzlemde işlemeye devam ederken dil onun sonucunu sabitler, sınıflandırır ve başkalarına aktarır. İktidarın eylemi mekânda gerçekleşir; belleğin cevabı dilde gerçekleşir. Bu iki düzlem aynı araçlarla kontrol edilemez. Polis bir sokağa müdahale edebilir, fakat bir kavramın toplum içinde kurduğu ilişkilere aynı biçimde müdahale edemez. Dil, şiddetin sonucunu nesnesinden ayırarak dolaşıma sokar. Ölen kişinin adı artık yalnızca o kişiye ait değildir; benzer şiddet deneyimlerinin birbirine bağlandığı ortak bir işarete dönüşür.

Kenya’daki 2024 ölümleri bu nedenle tekil kayıplar olarak kalmamıştır. İsimler, William Ruto yönetiminin protestolara yaklaşımını, güvenlik güçlerinin hesap vermezliğini, tazminat sürecindeki belirsizliği ve siyasal sorumluluk sorununu aynı anda taşıyan sembollere dönüşmüştür. Üç polis memurunun ölümlerle bağlantılı olarak suçlanmış olması, ailelerin ve göstericilerin daha geniş adalet talebini sona erdirmemiştir. Devletin vaat ettiği tazminat, sorumluluk kabulü anlamına gelmediği ölçüde, kayıpların bellekteki siyasal niteliğini ortadan kaldıramamıştır.

Tazminat ile hafıza arasındaki gerilim de şiddetin adını silme problemine bağlanır. Devlet maddi ödeme yaparak zararı idari bir dosyaya dönüştürmek isteyebilir. Fakat ailelerin talebi yalnızca ekonomik kaybın karşılanması değildir; ölümün hangi eylem sonucunda gerçekleştiğinin açıkça adlandırılmasıdır. Para, bedenin yokluğunu telafi edemez; daha önemlisi, şiddetin siyasal sorumluluğunu kendi başına belirleyemez. Tazminat, suçun adını koymadan verildiğinde devletin olayı kapatma aracına dönüşebilir. Ailelerin anma ve adalet talebi ise kapanışa direnerek yıkımın isimsizleştirilmesini engeller.

Devletin şiddet karşısındaki asıl kaygısı, çoğu zaman eylemin bilinmesi değil, eylemin hangi ad altında bilineceğidir. Güvenlik güçlerinin müdahalesi “kamu düzeninin korunması” olarak adlandırıldığında meşru iktidar faaliyeti sayılır; “polis şiddeti” olarak adlandırıldığında ise hesap verilmesi gereken bir ihlale dönüşür. Aynı fiziksel olay, dilsel çerçevesine göre farklı bir siyasal varlık kazanır. Otorite bu yüzden yalnızca sokakları değil, kavramları da kontrol etmeye çalışır. Öldürülenleri “şiddet yanlısı göstericiler”, protestoyu “düzensizlik”, anmayı “güvenlik tehdidi” olarak adlandırarak yıkımın bellekteki anlamını değiştirmeyi hedefler.

Buna karşılık protestocuların kurduğu bellek, devletin isimlendirme tekeline meydan okur. Kurbanların adlarını söylemek, onları anonim bir kalabalığın içinden çıkarır. “Altmış kişi öldü” cümlesi istatistiksel bir bilgi sunarken, her bir ismin tekrarlanması şiddeti tekil insan hayatlarına bağlar. Sayı yönetilebilir, indirgenebilir ve resmî rapora dönüştürülebilir; ad ise belirli bir varoluşu geri çağırır. Devletin şiddeti insanları sayıya indirgemeye çalışırken bellek sayıyı yeniden kişilere ayırır. Böylece yıkılanın tekilliği, dil aracılığıyla geri kazanılır.

Şiddetin tekrarının altında, isim karşısındaki bu çaresizlik bulunur. Otorite adı doğrudan yaralayamaz; yalnızca onu taşıyanları korkutabilir. Hatıranın kendisini hapsedemez; yalnızca hatırlama eylemini kamusal alandan uzaklaştırabilir. Geçmişi ortadan kaldıramaz; yalnızca geçmişin bugünde hangi yoğunlukla görünür olacağını azaltmaya çalışabilir. Her yeni müdahale, bu sınırlılığın telafisi olarak ortaya çıkar. Devlet fiziksel güç fazlasıyla sembolik güç eksikliğini kapatmaya çalışır.

Ne var ki şiddetin yeniden uygulanması çoğu zaman silmek istediği adı daha da belirginleştirir. 2026’daki gözaltılar, 2024’teki ölümlerin unutulmasını sağlamamış; tersine iki olayı aynı tarihsel zincirin parçaları hâline getirmiştir. İlk şiddet ölüm üretmiş, ikinci şiddet ise ölümlerin hâlâ siyasal olarak canlı olduğunu göstermiştir. Devlet, hatırlamayı bastırırken belleğin haklılığını istemeden doğrular: Hatıra gerçekten etkisiz olsaydı ona karşı yüzlerce gözaltı, barikat ve polis müdahalesi gerekmeyecekti.

Şiddet burada kendi başarısızlığını tekrar ederek ilan eder. İlk müdahale yeterli olsaydı anma kalabalığı oluşmazdı; ikinci müdahale gerekli hâle geldiyse ilk yıkımın sembolik hedefi tamamlanmamış demektir. Her tekrar, önceki şiddetin tam bir silinme üretemediğini gösterir. Devlet bunu yeni şiddetle aşmaya çalıştıkça, belleğe yeni bir olay daha ekler. Yıkımı hatırlayanların üzerine uygulanan yıkım, hatırlanacak ikinci bir yıkıma dönüşür. Böylece şiddet belleği sona erdirmek yerine onun malzemesini çoğaltır.

Bu döngüde iktidar giderek kendi geçmişinin mahkûmu olur. Şiddet uyguladıkça gelecekte bastırması gereken daha fazla yıldönümü, isim, simge ve anlatı üretir. Her ölüm yeni bir anma tarihi, her gözaltı yeni bir tanıklık, her dağıtılan kalabalık yeni bir siyasal hafıza yaratabilir. Devlet kısa vadede meydanı kontrol ederken uzun vadede karşısına çıkacak bellek alanını genişletir. Fiziksel egemenlik anlık, dilsel ve tarihsel sonuç ise süreklidir.

Kenya’daki gerilim, şiddetin yalnızca yıkım yaratan bir güç olmadığını; yıktığı şeyi hangi adla tarihe bıraktığı üzerinde tam denetim kuramadığını gösterir. Otorite insanları öldürebilir, dağıtabilir veya gözaltına alabilir. Fakat yaptığı şey “yıkım” olarak adlandırıldığında, şiddetin amacı kendi kavramsal karşıtıyla karşılaşır. Silinme görünür hâle gelir, yokluk kayda dönüşür ve susturma yeni bir konuşma nedeni üretir.

Devlet bu çelişkiyi aşabilmek için yeniden şiddete başvurur; çünkü elindeki araç, fiziksel varlıklara müdahale etmeye uygundur, fakat bellekte dolaşan anlamları doğrudan ortadan kaldırmaya yetmez. Sonuçta bedenlere yöneltilen her yeni müdahale, yok edilmek istenen anlamın hâlâ yaşadığını kanıtlar. Şiddetin trajedisi, hedefini yıkarken kendi adını inşa etmesidir. Otoritenin trajedisi ise bu adın dilsel varlığına erişemediği için onu taşıyan insanları tekrar tekrar yıkmaya çalışmasıdır.

Yıkımın adı kaldığı sürece yıkım tamamlanmaz. Kenya’da öldürülen protestocuların hatırlanması, devletin iki yıl önce kurduğu sessizliği bozmuş; bu sessizliği yeniden tesis etmek için uygulanan müdahale ise eski şiddetin üzerine yeni bir şiddet katmanı eklemiştir. Böylece devlet, unutturmak istediği şeyi bastırdığı her anda yeniden görünür kılmıştır. Şiddet bedeni silebilir; fakat silinmenin adı belleğe yerleştiğinde, yıkım kendi sınırına ulaşır.

Yönetilen Şimdi

Tanzanya’da 7 Temmuz 2026 için planlanan Saba Saba gösterilerinden günler önce siyasi mitinglerin ülke çapında yasaklanması, güvenlik güçlerinin büyük kentlere konuşlandırılması ve protesto hazırlığıyla ilişkilendirilen kişilerin gözaltına alınması, devletin yalnızca gerçekleşen bir siyasal eyleme tepki vermediğini gösterir. Müdahalenin nesnesi henüz başlamış bir protesto, işlenmiş bir suç ya da kamu düzenini fiilen bozmuş bir kalabalık değildir. İktidar, gelecekte gerçekleşebileceğini düşündüğü bir olayı bugünden siyasal işlem alanına taşımış; henüz var olmayan bir toplumsal hareketi, geçmiş deneyimlerden türetilen beklentiler aracılığıyla şimdiki zamanda bastırmaya girişmiştir. Muhalif lider Tundu Lissu’nun serbest bırakılması, demokratik reformların gerçekleştirilmesi ve tartışmalı 2025 seçimleri sonrasında yaşanan şiddetin hesabının verilmesi talepleri etrafında örgütlenen gençlik hareketi, sokaklara çıkmadan önce güvenlik tehdidi kategorisine yerleştirilmiştir. 26 Haziran’da açıklanan genel miting yasağını, protesto çağrılarıyla bağlantılı onlarca gözaltı ve Darüsselam başta olmak üzere kentlerde yoğun güvenlik konuşlandırması izlemiştir. Protestolar 7 Temmuz’da geniş polis ve asker varlığı sayesinde büyük ölçüde başlamadan bastırılmış, devlet gelecekte meydana gelmesi beklenen kolektif eylemi önceden etkisizleştirmeyi başarmıştır.

Önleyici güvenliğin mantığı, iktidarın zamana doğrudan hükmetme arzusundan değil, zamanın farklı kiplerini şimdiki zamanda yeniden düzenleme yeteneğinden doğar. Geçmiş artık sona ermiş ve müdahale edilemez bir olaylar toplamı olarak bırakılmaz; güvenlik aygıtı tarafından veri, hafıza, emsal ve tehdit göstergesi biçiminde sürekli güncellenir. Gelecek ise henüz gerçekleşmemiş olması nedeniyle siyasal alanın dışında tutulmaz; olasılık, risk ve öngörü kategorileri aracılığıyla bugünkü müdahalelerin meşru gerekçesine çevrilir. Şimdi, geçmişin yorumlandığı ve geleceğin biçimlendirilmeye çalışıldığı merkezi yönetim yüzeyi hâline gelir. Devlet zamanı durduramaz, geriye çeviremez veya geleceğe giderek orada doğrudan işlem yapamaz; buna karşılık geçmiş ile geleceği şimdide temsil ederek zamanın bütün kiplerini tek bir müdahale alanında toplamaya çalışabilir.

Augustinus’un zaman ontolojisi, önleyici iktidarın bu yapısını kavramak için son derece güçlü bir kavramsal zemin sunar. Augustinus’a göre geçmiş artık yoktur, gelecek henüz yoktur ve şimdi ise durmadan geçip gittiği için kalıcı bir varlığa sahip görünmez. Buna rağmen insan geçmişten, gelecekten ve şimdiden söz edebilir; çünkü zamanın üç kipi bilinçte farklı biçimlerde bulunur. Geçmiş, geçmiş şeylerin şimdisi olarak bellekte; gelecek, gelecek şeylerin şimdisi olarak beklentide; şimdiki zaman ise mevcut olanın şimdisi olarak dikkatte varlık kazanır. Dolayısıyla insan bilinci doğrudan geçmişte veya gelecekte yaşamaz. Geçmişi hatırlayarak, geleceği bekleyerek ve mevcut olana yönelerek zamanın üç kipini şimdiki bilinç içinde birleştirir. Zaman dış dünyada yan yana duran üç ayrı bölge olmaktan çok, belleğin, dikkatin ve beklentinin şimdiki zamanda oluşturduğu gerilimli bir bütünlük hâline gelir.

Siyasal iktidarın önleyici biçimi, bu ontolojik yapıyı bireysel bilincin sınırlarından çıkararak kurumsal bir yönetim tekniğine dönüştürür. Devletin arşivleri, istihbarat raporları, polis kayıtları, sosyal medya takip sistemleri, önceki protestoların görüntüleri, ölüm sayıları, sloganlar, örgütlenme ağları ve kalabalık davranışlarına ilişkin analizler, toplumsal geçmişin kurumsallaştırılmış belleğini oluşturur. Geçmiş olayların kendileri artık mevcut değildir; fakat onların seçilmiş izleri devletin hafızasında yaşamaya devam eder. İktidar hangi olayın hatırlanacağını, hangi bağlantının kurulacağını ve hangi geçmiş deneyimin gelecek için emsal sayılacağını belirleyerek belleği tarafsız bir kayıt olmaktan çıkarır. Devlet belleği geçmişi korumak için değil, gelecekteki müdahaleleri mümkün kılmak için düzenler.

Tanzanya’daki Saba Saba bastırması, geçmişin böyle bir güvenlik belleğine dönüştürülmesinin açık bir örneğidir. 2025’te yapılan tartışmalı genel seçim, muhalefetin dışlanması, seçim sonrası protestolar ve yüzlerce kişinin öldüğüne ilişkin resmî ve gayriresmî açıklamalar, iktidarın bugünkü güvenlik değerlendirmesinde belirleyici bir tarihsel arka plan oluşturmuştur. Hükümet tarafından kurulan bir komite seçim sonrası şiddette beş yüzü aşkın ölüm gerçekleştiğini bildirirken muhalif çevreler daha yüksek rakamlar ileri sürmüş; protestolar, internet kesintileri, gözaltılar ve güvenlik güçlerinin müdahaleleri Tanzanya siyasal hafızasına yerleşmiştir. Tundu Lissu’nun seçim reformları talep ettikten sonra vatana ihanet suçlamasıyla tutuklanması ve ana muhalefet partisi CHADEMA’nın seçim sürecinden dışlanması da 2026’daki protesto çağrılarının merkezinde yer almıştır.

Geçmişte yaşanan seçim şiddeti, iktidar açısından yalnızca kapanmış bir tarihsel dönem değildir. Devlet onu bugünkü protesto ihtimalinin kanıtı olarak yeniden okur. Önceki gösterilerde yaşanan çatışmalar, gelecekte yapılacak her toplantının benzer sonuçlar doğurabileceğini ileri sürmek için kullanılır. Böylece geçmiş kendi tekilliğini kaybeder; geleceğe ilişkin genel bir öngörü modeline dönüştürülür. Bir protestoda yaşanmış şiddet, henüz gerçekleşmemiş bütün protestoların potansiyel şiddetine delil sayılır. Geçmişin belirli koşulları, aktörleri ve nedenleri arka plana itilir; geriye devletin belleğinde sıkıştırılmış bir tehdit imgesi kalır. Protesto artık hak talebinin, siyasal katılımın veya kolektif ifadenin biçimi olarak değil, daha önce yaşanmış düzensizliğin yeniden ortaya çıkma ihtimali olarak algılanır.

Belleğin güvenlikleştirilmesi, geçmişin tarafsız biçimde hatırlanması anlamına gelmez. Devlet, geçmişten geleceğe uzanan kesintisiz bir tehdit çizgisi kurabilmek için olayların bazı yönlerini seçer, bazılarını bastırır. Geçmiş protestolarda güvenlik güçlerinin orantısız müdahalesi, muhalefetin sistematik biçimde dışlanması veya siyasal katılım kanallarının kapatılması ikinci plana itilirken kalabalıkların yol kapatması, yangınlar, çatışmalar ve kamu düzenindeki bozulma merkeze alınır. Bellek, böylece nedenleri değil sonuçları depolayan bir mekanizmaya dönüşür. Devletin kendi eylemleri tarihsel bağlamdan silinir; toplumsal tepki ise bağımsız ve kendiliğinden bir tehlike olarak kaydedilir. Önleyici iktidar, geçmişi yalnızca hatırlamaz; gelecekte uygulamak istediği tedbirleri haklı çıkaracak biçimde yeniden kurgular.

Augustinusçu anlamda geçmişin şimdiki hâli olan bellek, siyasal iktidarın elinde geçmişi sürekli mevcut tutan bir aygıta dönüşür. Önceki protesto sona ermiş olsa bile onun güvenlik görüntüsü bugünkü kararı belirlemeye devam eder. Protestocular da aynı zaman yapısı içinde hareket eder. Onlar açısından geçmiş, devletin tehdit arşivinden farklı bir hafıza taşır: öldürülen göstericiler, bastırılan talepler, adaletsiz seçimler, tutuklanan muhalifler ve tamamlanmamış demokratik reformlar. Dolayısıyla aynı geçmiş, iki farklı şimdiki zaman üretir. Devlet geçmişten düzensizlik beklentisi çıkarırken muhalifler adalet ve hesap verme talebi çıkarır. İktidarın belleğinde protesto güvenlik tehdidi, muhalif bellekte ise yarım kalmış siyasal mücadeledir.

Saba Saba tarihinin sembolik niteliği, bu bellek çatışmasını daha da yoğunlaştırır. “Yedi yedi” anlamına gelen Saba Saba, 7 Temmuz tarihine işaret eder ve Tanzanya’da bağımsızlık mücadelesine öncülük eden Tanganyika African National Union’ın kuruluşuyla ilişkilendirilir. İktidar partisi Chama Cha Mapinduzi’nin tarihsel kökenleri de bu kurucu siyasal hafızaya dayanır. 2026 protestolarının aynı tarihte planlanması, geçmişin yalnızca anılmadığını, güncel siyasal mücadele içinde yeniden sahiplenildiğini gösterir. Gençlik hareketleri iktidarın tarihsel meşruiyet kaynağını muhalif bir demokrasi talebine dönüştürürken devlet aynı günü resmî anma, ticaret fuarı ve kamu düzeni söylemi içinde denetim altında tutmaya çalışmıştır. Saba Saba böylece geçmişin hangi siyasal özneye ait olduğu konusunda yürütülen bir zaman mücadelesine dönüşmüştür.

İktidar yalnızca sokakların fiziksel kullanımını değil, tarihsel bir günün gelecekte hangi anlamla hatırlanacağını da yönetmek istemiştir. Protestolar geniş katılımla gerçekleşseydi Saba Saba, rejime karşı yeni bir demokratik kırılmanın sembolü hâline gelebilirdi. Önleyici bastırma yalnızca bugünkü gösteriyi engellemez; geleceğin kolektif belleğinde oluşabilecek yeni bir referans noktasını da daha doğmadan ortadan kaldırmaya çalışır. İktidar, protestonun meydana gelmesini önleyerek onun görüntülerinin, sloganlarının, şehitlerinin, kahramanlarının ve anlatılarının oluşmasını da engeller. Güvenlik politikası bu anlamda yalnızca gelecekteki olayı bastırmaz; gelecekte hatırlanabilecek bir geçmişin üretimini de durdurmaya yönelir.

Henüz gerçekleşmemiş bir protesto, gerçekleşmesi hâlinde sonraki hareketlere model olabilir. İnsanlar sokaklarda birbirlerini görür, sayısal güçlerinin farkına varır, ortak duygular üretir ve devletin kırılganlığını deneyimler. Toplumsal hareket yalnızca belirli taleplerin dile getirildiği bir an değildir; gelecekteki siyasal eylemlerin hafızasını kuran üretici bir olaydır. Bu nedenle iktidar açısından protestonun engellenmesi, mevcut düzenin korunmasından daha geniş bir işleve sahiptir. Devlet, gelecekteki muhalefetin kullanabileceği bir geçmişin doğmasını önlemeye çalışır. Önleyici iktidar geleceği yalnızca beklenen olayları engelleyerek değil, gelecekteki belleğin kaynaklarını daha oluşmadan keserek yönetir.

Geleceğin şimdiki zamanda bulunma biçimi beklentidir. İnsan henüz gerçekleşmemiş olana doğrudan erişemez; onu tahminler, işaretler, olasılıklar ve tasarılar aracılığıyla şimdiki bilinçte kurar. Güvenlik aygıtı da gelecekle aynı biçimde ilişki kurar. İstihbarat değerlendirmeleri, sosyal medya çağrıları, örgütlenme ağları, önceki protesto davranışları, liderlerin açıklamaları ve toplumsal hoşnutsuzluk belirtileri, gelecekte yaşanabilecek olayların işaretleri olarak yorumlanır. Gelecek henüz gerçek değildir; fakat risk olarak bugünkü kararlara etki eder. Devlet, gerçekleşmiş bir suçu cezalandırmak yerine gerçekleşebilecek bir düzensizliği önlemeye yöneldiğinde beklentiyi hukuki ve siyasal müdahalenin kaynağına dönüştürür.

Risk kategorisi, geleceği şimdiki zamanın içine taşımanın temel aracıdır. Risk, meydana gelmiş zarar değil, zararın hesaplanabilir veya tasarlanabilir ihtimalidir. Henüz hiçbir şey olmamışken tedbir alınmasını mümkün kılar. Saba Saba protestoları bağlamında toplantıların yasaklanması, onlarca kişinin gözaltına alınması ve güvenlik güçlerinin kentlere yerleştirilmesi, somut bir kamu düzeni ihlaline verilen tepki olarak değil, beklenen bir ihlalin önceden etkisizleştirilmesi olarak gerçekleşmiştir. Yetkililer gösterileri yasadışı ilan etmiş, halka protestolara katılmama ve organizatörleri bildirme çağrısı yapmış, ağır yaptırımlar uygulanacağını duyurmuştur. Böylece gelecekteki katılım ihtimali, bugünkü gözetim ve korkutma rejiminin gerekçesi olmuştur.

Önleyici devletin en belirgin özelliği, olay ile müdahale arasındaki klasik sıralamayı tersine çevirmesidir. Geleneksel hukuk mantığında önce fiil gerçekleşir, ardından soruşturma, yargılama ve ceza gelir. Önleyici güvenlikte ise önce ihtimal tanımlanır, ardından ihtimali azaltmak amacıyla müdahale edilir. Eylemden önce gözaltı, toplantıdan önce yasak, şiddetten önce askerî konuşlandırma ve suçtan önce gözetim devreye girer. İktidar, olayın neden olduğu sonuçlara değil, olayın gerçekleşebilme kapasitesine müdahale eder. İnsanlar yaptıkları şeylerden çok, yapabilecekleri şeyler üzerinden değerlendirilir.

Bu dönüşüm siyasal öznenin statüsünü de değiştirir. Protestocu artık hukuken eylem gerçekleştiren kişi değildir; risk taşıyan kişi hâline gelir. Muhalif parti üyesi, aktivist, öğrenci, sosyal medya kullanıcısı veya protesto çağrısını paylaşan yurttaş, henüz kamu düzenini bozmamış olsa bile gelecekteki düzensizliğin potansiyel taşıyıcısı olarak sınıflandırılabilir. Devletin müdahalesi kişinin mevcut fiiline değil, tahmin edilen geleceğine yönelir. Birey, gerçekleştirdiği eylemlerle sınırlı bir hukuki özne olmaktan çıkar; olasılıklarının toplamı olarak yönetilen bir güvenlik nesnesine dönüşür.

Henüz yapılmamış bir davranış üzerinden insanları gözaltına almak, geleceği kesinleştiren paradoksal bir işlem üretir. Devlet geleceğin belirsiz olduğunu kabul ettiği için önlem alır; fakat aldığı önlemi haklı gösterebilmek için tehlikenin yeterince kesin olduğunu ileri sürer. Protestonun şiddete dönüşüp dönüşmeyeceği bilinemez, fakat güvenlik söylemi şiddet ihtimalini müdahale için yeterli gerçeklik düzeyine yükseltir. Gelecek hem belirsiz hem de cezalandırılabilecek kadar belirli kabul edilir. Önleyici iktidar, olasılığı fiile yaklaştırarak henüz gerçekleşmemiş olanı gerçekleşmiş gibi işlemeye başlar.

Bu yöntem iktidara geniş bir hareket alanı sağlar; çünkü olasılıklar fiillerden daha sınırsızdır. Gerçekleşmiş bir olay belirli zaman, yer, fail ve sonuçlarla sınırlandırılabilir. Gelecekte yaşanabilecek bir olay ise çok sayıda ihtimal içerir. Devlet yalnızca kanıtlanabilir eylemleri hedeflediğinde hukuki sınırlara bağlı kalmak zorundadır; riskleri hedeflediğinde ise yorum, tahmin ve kuşku üzerinden müdahale alanını genişletebilir. Her toplantı potansiyel çatışma, her slogan potansiyel kışkırtma, her örgütlenme ağı potansiyel ayaklanma, her muhalif lider potansiyel rejim tehdidi olarak görülebilir. Geleceğin açıklığı, güvenlik iktidarı tarafından müdahalenin sınırsızlığına çevrilir.

Augustinus’un zaman anlayışında şimdi, belleğin ve beklentinin gerildiği bir dikkat alanıdır. Bilinç, geçmişten geleceğe uzanan bir anlatıyı şimdiki dikkat içinde tutar. Devletin önleyici güvenlik aygıtı da benzer biçimde kurumsal bir dikkat üretir. Kameralar, polis devriyeleri, askerî konuşlandırmalar, telefon ve sosyal medya takibi, muhbirlik çağrıları, kimlik kontrolleri ve istihbarat raporları, iktidarın şimdiki zamana yoğunlaşmış dikkat biçimleridir. Devlet geçmişten topladığı göstergelerle geleceği tahmin ederken mevcut toplumsal alanı sürekli göz altında tutar. Şimdi, yalnızca olayların yaşandığı an değil, bütün ihtimallerin değerlendirildiği kesintisiz bir güvenlik ekranına dönüşür.

Mitinglerin süresiz biçimde yasaklanması, yalnızca belirli bir protesto gününe yönelik geçici tedbir olmaktan çıkarak siyasal zamanın yapısını dönüştürür. Muhalefet ne zaman toplanabileceğini, hangi koşullarda izin verileceğini ve yasakların ne zaman kaldırılacağını bilemez. Devletin zamanı belirli ve egemen, muhalefetin zamanı ise belirsiz ve askıya alınmış hâle gelir. İktidar kendi müdahalelerini istediği anda devreye sokabilirken yurttaşın siyasal eylemi sürekli ertelenir. Toplanma hakkı ilke olarak varlığını sürdürse bile fiilen gelecekte belirsiz bir tarihe ötelenir. Demokrasi hukuki metinde mevcut, siyasal pratikte ise sürekli gelecek zamana bırakılan bir vaat olur.

Önleyici bastırmanın amacı yalnızca kalabalığı dağıtmak değildir; insanların beklenti yapısını dönüştürmektir. Gösteriye katılmayı düşünen kişi yalnızca polis müdahalesini değil, gözaltı, iş kaybı, fişlenme, şiddet ve vatana ihanet suçlaması ihtimalini de hesaba katar. Devlet fiziksel müdahaleyi gerçekleştirmeden önce bireyin zihninde gelecekteki cezanın temsilini üretir. Korku, geleceğin bugünkü deneyimi hâline gelir. İnsan, henüz başına gelmemiş bir cezanın beklentisi nedeniyle mevcut davranışını değiştirir. İktidarın başarısı herkesi fiilen tutuklamakta değil, tutuklanma ihtimalini herkesin şimdiki kararına yerleştirmekte yatar.

Tundu Lissu’nun vatana ihanet suçlamasıyla tutuklu bulunması, bu beklenti rejiminin en güçlü sembollerinden biridir. Muhalefetin önde gelen bir figürüne yöneltilen ağır suçlama, yalnızca onun bireysel özgürlüğünü ortadan kaldırmaz; rejime meydan okumanın gelecekte hangi hukuki kategoriye yerleştirilebileceğini bütün topluma gösterir. Lissu’nun durumu, geçmişte gerçekleşmiş bir tutuklama olarak belleğe, muhalifler için gelecekte karşılaşılabilecek cezanın işareti olarak beklentiye ve protesto çağrıları karşısında verilen bugünkü kararlara aynı anda etki eder. Tek bir siyasal dava, zamanın üç kipinde birden çalışan disiplin aygıtına dönüşür.

İktidarın geçmiş, gelecek ve şimdi üzerinde kurduğu bu düzen, zamanı fiilen yönetebildiği anlamına gelmez. Geçmiş ortadan kaldırılamaz; devletin bastırdığı olaylar tanıklarda, ailelerde, dijital kayıtlarda ve muhalif anlatılarda yaşamaya devam eder. Gelecek de tamamen kapatılamaz; alınan bütün tedbirlere rağmen yeni aktörler, beklenmedik olaylar ve öngörülemeyen siyasal kırılmalar ortaya çıkabilir. Şimdi ise ne kadar yoğun gözetim altında tutulursa tutulsun bütünüyle sabitlenemez. Toplum, iktidarın hesaplayamadığı biçimlerde davranabilir. Önleyici devlet zamanın kendisini yönetmez; zamanın siyasal temsilini yönetmeye çalışır.

Geçmişi kanıta dönüştürürken hangi olayların hatırlanacağını seçer. Geleceği riske dönüştürürken hangi ihtimallerin gerçek kabul edileceğini belirler. Şimdiyi müdahale alanına dönüştürürken hangi davranışların tehlike sayılacağına karar verir. Böylece zamanın kipleri tarafsız ontolojik kategoriler olmaktan çıkar; güvenlik söylemi içinde işlevsel siyasal kategorilere dönüşür. Geçmiş yalnızca yaşanmış olan değil, tedbiri meşrulaştıran emsaldir. Gelecek yalnızca henüz gelmemiş olan değil, engellenmesi gereken tehdittir. Şimdi yalnızca mevcut an değil, geçmiş ile geleceğin iktidar tarafından yeniden düzenlendiği yönetim yüzeyidir.

Tanzanya yönetiminin 7 Temmuz öncesindeki politikası, bu üçlü dönüşümün tamamını taşır. 2025 seçimlerinin şiddetli hafızası, protestoların tehlikeli olacağına ilişkin kanıta çevrilmiştir. Gençlik hareketlerinin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrılar, gelecekteki toplumsal düzensizliğin işareti olarak yorumlanmıştır. Miting yasakları, gözaltılar ve güvenlik konuşlandırmaları ise şimdiki zamanda uygulanan müdahale biçimlerini oluşturmuştur. Geçmişten seçilen veriler geleceğe ilişkin beklentiyi üretmiş, beklenti bugünkü baskıyı meşrulaştırmış, bugünkü baskı da gelecekte hangi olayların gerçekleşebileceğini değiştirmiştir. Zaman, doğrusal biçimde akmak yerine iktidarın güvenlik kararları içinde kendi üzerine kıvrılmıştır.

Önleyici iktidar yalnızca geleceğe cevap vermez; müdahale ederek öngördüğü geleceği bizzat üretir. Barışçıl bir gösterinin şiddete dönüşeceğini ileri sürerek ağır güvenlik önlemleri alan devlet, toplumda korku ve öfke biriktirebilir; muhalefeti yeraltına itebilir ve ileride daha sert çatışmaların koşullarını hazırlayabilir. Ardından ortaya çıkan gerilim, başlangıçtaki güvenlik öngörüsünün doğruluğuna kanıt sayılır. İktidar kendi müdahalesinin ürettiği sonuçları, tehdidin baştan beri var olduğunun delili olarak kullanır. Böylece güvenlik beklentisi kendisini doğrulayan döngüsel bir zamansallık kurar.

Protestonun gerçekleşmemesi de devletin öngörüsünü yanlışlamaz. Eğer gösteriler başlamazsa iktidar bunu alınan tedbirlerin başarısı olarak yorumlar. Eğer protestolar gerçekleşir ve şiddet yaşanırsa tehdidin gerçek olduğu ileri sürülür. Hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın önleyici müdahale haklılaştırılabilir. Gelecek, güvenlik aygıtının kendi başarısızlığını kanıtlamasına izin vermeyecek biçimde yorumlanır. Gerçekleşmeyen tehlike tedbir sayesinde gerçekleşmemiş sayılır; gerçekleşen tehlike ise tedbirin zorunluluğunu kanıtlar. Bu nedenle önleyici iktidar deneysel olarak sınanması son derece güç bir siyasal mantık üretir.

Demokratik siyaset ise geleceğin açık olmasına dayanır. Protesto, toplumun mevcut düzenin zorunlu olmadığını ve başka bir siyasal geleceğin mümkün bulunduğunu ilan ettiği eylemdir. İnsanlar sokakta toplandıklarında yalnızca bugünkü taleplerini dile getirmez; iktidarın geleceği tek başına belirleme yetkisine meydan okurlar. Önleyici bastırma tam olarak bu açıklığı hedef alır. Devlet, kendi öngördüğü düzenli geleceği korumak adına toplumun alternatif gelecek üretme kapasitesini risk kategorisine yerleştirir. Demokratik ihtimal, güvenlik tehdidi olarak yeniden adlandırılır.

Saba Saba protestolarının talepleri yalnızca Lissu’nun serbest bırakılmasıyla sınırlı değildir. Yeni anayasa, seçim şiddeti için hesap verebilirlik, muhalefetin siyasal alana geri dönmesi ve demokratik reformlar, Tanzanya’nın geleceğinin nasıl kurulacağına ilişkin daha geniş bir mücadeleyi temsil eder. Gençlik hareketi geleceği iktidarın devamlılığı olarak değil, kurumsal dönüşüm ihtimali olarak düşünür. Hükümet ise aynı geleceği istikrarsızlık, kargaşa ve rejim tehdidi çerçevesinde kodlar. Çatışmanın merkezinde yalnızca sokakların kullanımı değil, geleceği tanımlama yetkisi vardır.

Bir taraf için gelecek özgürleşme ihtimali, diğer taraf için güvenlik riskidir. Bir taraf geçmişi tamamlanmamış adalet talebi olarak hatırlarken diğer taraf tekrarlanması engellenmesi gereken düzensizlik olarak kaydeder. Şimdiki zaman da bu iki farklı zaman anlatısının karşılaşma alanına dönüşür. Protestocu bugünkü eylemi aracılığıyla geçmişin hesabını sormak ve geleceği açmak ister. Devlet geçmişi kendi güvenlik belleğinde sabitleyerek geleceği kapatmaya, şimdiyi ise müdahaleyle doldurmaya çalışır.

Önleyici güvenlik, zamanın üç kipini tek bir yönetilebilir şimdiye indirgerken onların özgül anlamlarını da değiştirir. Bellek artık geçmişle etik ve tarihsel ilişki kurmanın yolu olmaktan çıkarak şüpheli davranışların arşivine dönüşür. Beklenti, insanın umut ve tasarı kapasitesi olmaktan çıkarak risk hesaplamasına indirgenir. Dikkat ise mevcut dünyaya açık bilinç olmaktan çıkarak kesintisiz gözetim ve müdahale pratiğine dönüşür. Augustinus’un insan bilincinin içsel gerilimi olarak düşündüğü zaman, devletin elinde güvenlik operasyonunun dışsal örgütlenmesi hâline gelir.

Yine de yönetilebilir şimdi hiçbir zaman mutlak değildir. Devletin belleği dışında kalan karşı-hafızalar varlığını sürdürür; yasaklanan talepler başka dil ve örgütlenme biçimleri içinde geri döner; önceden hesaplanamayan gelecek ihtimalleri iktidarın kurduğu güvenlik senaryolarını aşar. Saba Saba gösterileri 2026’da ağır güvenlik konuşlandırmasıyla bastırılmış olsa bile onları doğuran siyasal nedenler ortadan kalkmamıştır. Lissu’nun tutukluluğu, seçimlerin meşruiyet sorunu, muhalefetin dışlanması ve geçmiş şiddete ilişkin adalet talepleri, toplumsal bellekte yaşamaya devam etmektedir. Bastırılan protesto görünür bir olay üretmemiş olabilir; fakat gerçekleşmemişliği bile siyasal hafızanın parçasına dönüşebilir.

Devlet geleceği iptal edemez, yalnızca bazı ihtimallerin gerçekleşme koşullarını zorlaştırabilir. Geçmişi silemez, yalnızca hangi geçmişin resmî olarak konuşulabileceğini düzenleyebilir. Şimdiyi bütünüyle denetleyemez, yalnızca mevcut davranış alanını korku, gözetim ve yasaklarla daraltabilir. Önleyici iktidarın gücü de sınırı da burada bulunur. Zaman üzerinde doğrudan egemenlik kuramaz; fakat belleği kanıta, beklentiyi riske ve dikkati müdahaleye çevirerek zamanın bütün kiplerini bugünkü güvenlik kararlarının hizmetine sokmaya çalışır.

Tanzanya’daki Saba Saba bastırması, protestonun başlamadan durdurulmasından daha geniş bir siyasal zamansallığı görünür kılmıştır. İktidar geçmişin hangi biçimde hatırlanacağını, geleceğin hangi ihtimaller üzerinden düşünüleceğini ve şimdi hangi davranışların mümkün sayılacağını aynı anda belirlemeye girişmiştir. Önceki seçim şiddeti bugünkü yasağın kanıtına, gelecekteki protesto ihtimali bugünkü gözaltıların gerekçesine, mevcut şehirler ise henüz gerçekleşmemiş olaylara karşı kurulmuş müdahale alanlarına dönüştürülmüştür.

Önleyici iktidar böylece olaylardan önce hareket eden bir yönetim biçimi değildir yalnızca; zamanın siyasal anlamını olaylardan önce ele geçirmeye çalışan bir egemenlik tekniğidir. Henüz doğmamış geleceği risk olarak adlandırır, tamamlanmış geçmişi tehdit belleği olarak yeniden kurar ve ikisini tek bir güvenlik şimdisinde birleştirir. Devlet zamanı yönetemez; fakat toplumun zamanla kurduğu ilişkiyi yönetmeye çalışabilir. Geçmişin nasıl hatırlanacağını, geleceğin nasıl bekleneceğini ve şimdiki anda hangi eylemin düşünülebileceğini belirlediği ölçüde de yalnızca insanları değil, onların mümkün zamanlarını yönetmeye yönelir.                                                                                                                     

Altyapının Çöküşü

Altyapı, fark edilmediği sürece altyapıdır. Elektrik akarken şebeke görünmez, su musluktan çıktığı sürece borular siyasal tartışmanın merkezine yerleşmez, veri kesintisiz dolaştığında sunucular yalnızca teknik sistemin arka planı olarak kalır. Fakat enerji, su ve arazi üzerinde öncelik sıralaması yapılmaya başlandığı anda altyapı nötr zemin olmaktan çıkar; kimin ne kadar kaynağa erişeceğini belirleyen jeopolitik bir aygıta dönüşür. Afrika şehirlerinin de katıldığı C40 öncülüğündeki Küresel Kentsel Veri Merkezleri Paktı, bu dönüşümü açık biçimde ortaya koyuyor. Fildişi Sahili, Sierra Leone, Güney Afrika ve Kenya’dan şehirlerin de yer aldığı girişim, veri merkezlerinin enerji şebekeleri, su kaynakları, arazi kullanımı ve yerel topluluklar üzerindeki baskısını şehir planlamasının doğrudan konusu hâline getiriyor. Pakt, temiz enerji kullanımı, su verimliliği, uygun arazi seçimi, yerel halkın karar süreçlerine katılması ve şirketlerin sebep oldukları altyapı maliyetlerini üstlenmesi gibi ilkeleri öne çıkarıyor.

Bu gelişme yalnızca veri merkezlerinin daha çevreci biçimde inşa edilmesiyle ilgili değildir. Daha temel bir kavram çöküşünü gösterir: Modern dünyada “altyapı” artık altyapı olarak kalamamaktadır. Altyapı kavramı geleneksel olarak toplumsal hayatı taşıyan, fakat onun görünür içeriğine dönüşmeyen sistemleri ifade eder. Yol, enerji hattı, kanalizasyon, iletişim ağı veya veri deposu, diğer faaliyetlerin gerçekleşmesini mümkün kılan arka plan koşullarıdır. İdeal altyapı kendi varlığını hissettirmez; işlediği ölçüde gözden kaybolur. İnsanlar elektriği kullanır, fakat her kullanımda üretim santralini düşünmez; internete bağlanır, fakat verinin hangi sunucuda işlendiğini veya o sunucunun ne kadar su tükettiğini bilmek zorunda kalmaz.

Veri merkezlerinin hızla büyümesi bu görünmezliği bozuyor. Yapay zekâ, bulut hizmetleri ve dijital platformlar için gereken hesaplama kapasitesi arttıkça veri, soyut ve maddesiz bir akış olmaktan çıkıp belirli bir coğrafyada yoğun enerji, soğutma suyu ve arazi tüketen fiziksel bir yapıya dönüşüyor. C40 şehirlerinde hâlihazırda yaklaşık 1.700 veri merkezi bulunduğu, bazı kentlerde kapasitenin hızla büyümesinin beklendiği belirtiliyor. Veri merkezlerinin yalnızca elektrik şebekelerine değil, içme suyuna, konut için kullanılabilecek araziye, enerji fiyatlarına ve yerel çevreye baskı uygulaması, onları teknik bir ayrıntı olmaktan çıkarıyor.

Bir yapı, diğer toplumsal faaliyetleri sessizce taşıdığı sürece altyapı olarak kalabilir. Fakat kendi varlığı yüzünden toplum içindeki kaynakların yeniden dağıtılması gerekiyorsa artık yalnızca taşıyıcı değildir; siyasal tercih üreten bir aktördür. Bir veri merkezinin kurulması, aynı elektriğin konutlara, sanayiye veya hastanelere gidip gitmeyeceğini etkiliyorsa mesele mühendislik olmaktan çıkar. Soğutma için kullanılan su, kuraklık yaşayan kentlerde halkın içme suyuyla rekabete giriyorsa teknik tesis doğrudan toplumsal öncelik sıralaması üretir. Arazi seçimi konut, tarım veya kamusal alan ihtiyacını sınırlandırıyorsa altyapı kentsel egemenliğin parçası hâline gelir.

Jeopolitik de tam olarak böyle başlar. Jeopolitik yalnızca devletlerin sınır, ordu veya dış politika üzerinden çatışması değildir; stratejik kaynakların mekânsal olarak nasıl dağıtılacağına ilişkin güç mücadelesidir. Veri merkezleri hangi ülkede kurulacak, hangi şehir enerji sağlayacak, hangi halk su baskısını üstlenecek, üretilen dijital değer kime ait olacak ve maliyetleri kim taşıyacak soruları artık küresel güç düzeninin içindedir. Afrika şehirleri açısından veri merkezi yatırımı dijitalleşme, istihdam ve teknolojik kapasite anlamına gelebilir; fakat aynı yatırım yerel kaynakların küresel şirketlerin hesaplama ihtiyacına tahsis edilmesi sonucunu da doğurabilir.

Altyapının jeopolitiğe dönüşmesi, onun planlanmaya başlanmasıyla görünür olur. Planlama ilk bakışta teknik bir düzenleme gibi görünür: Hangi tesisin nereye kurulacağı, ne kadar enerji kullanacağı veya hangi soğutma sisteminin tercih edileceği hesaplanır. Oysa her planlama kararı aynı zamanda bir kaynak tahsisidir. Kent yönetimi, veri merkezine elektrik kapasitesi ayırdığında yalnızca bir tesise izin vermez; şehirdeki enerji kullanımının hiyerarşisini belirler. Şirketten su tasarrufu istemek, suyun sınırsız teknik girdi değil kamusal ve siyasal bir varlık olduğunu kabul etmektir. Kullanılmayan endüstriyel alanların tercih edilmesi veya konut bölgelerinin korunması, dijital büyümenin şehir üzerinde koşulsuz hakka sahip olmadığını ilan eder.

Bu nedenle C40 paktı, altyapıyı yeniden görünürleştiren bir girişimdir. Şehirler veri merkezlerini dijital ekonominin kendiliğinden gelişen teknik sonucu olarak kabul etmek yerine, enerji, su, sağlık, gürültü, arazi ve toplumsal fayda ölçütleriyle değerlendirmek istiyor. Paktın şirketlerin gerekli şebeke, su ve bağlantı yatırımlarının maliyetine katılması gerektiğini vurgulaması da önemlidir. Çünkü altyapı yatırımları çoğu zaman özel şirketin kazanç üretmesini sağlarken çevresel ve kamusal maliyetleri şehir yönetimine bırakır. Böylece özel teknoloji, kamu kaynakları üzerinde görünmez bir hak kurar. Pakt bu görünmez transferi açığa çıkarmaya çalışmaktadır.

Afrika şehirlerinde sorun daha da keskindir. Kıtanın birçok bölgesinde elektrik şebekeleri, su sistemleri ve kentsel altyapı zaten nüfus artışı, iklim baskısı ve yatırım eksikliği altında çalışmaktadır. Veri merkezleri bu sistemlere eklendiğinde, dijital gelişme ile temel hizmetler arasında doğrudan rekabet oluşabilir. Bir şehir küresel veri akışının parçası olurken kendi halkına kesintisiz elektrik sağlayamıyorsa dijital entegrasyon egemenlik değil yeni bir kaynak asimetrisi üretebilir. Verinin ülkede depolanması teknolojik bağımsızlık görüntüsü yaratırken, tesislerin sahipliği, enerji tüketimi ve ekonomik getirisi dış aktörler tarafından belirleniyorsa altyapı yerel olmaktan çok küresel sistemin ülke içindeki uzantısı hâline gelir.

Burada altyapının eski anlamı bütünüyle çöker. Çünkü eski kavram, taşıyıcı sistem ile taşınan toplumsal hayat arasında açık bir ayrım varsayar. Altyapı zemindir; siyaset onun üzerinde gerçekleşir. Oysa veri merkezleri örneğinde zemin bizzat siyasetin içeriğine dönüşmektedir. Enerji şebekesinin kapasitesi, suyun dağılımı, arazinin değeri ve dijital verinin egemenliği birbirinden ayrılamaz. Altyapı artık yalnızca siyasal kararların uygulanmasını sağlayan araç değil, siyasal kararların hangi seçenekler arasında verileceğini önceden belirleyen maddi düzendir.

Bir kentte yeterli enerji bulunmuyorsa bütün dijital kalkınma planları sınırlandırılır. Su kıtlığı varsa soğutma teknolojisi ekonomik tercihten önce siyasal zorunluluk hâline gelir. Arazi pahalıysa veri merkezinin kurulması konut politikasıyla çatışır. Dolayısıyla altyapı, siyasetin altında duran sabit temel değil; siyasetin imkân alanını kuran ve daraltan etkin güçtür. Görünmez kalması artık mümkün değildir, çünkü toplumsal geleceğin sınırlarını doğrudan belirlemektedir.

Veri merkezleri aynı zamanda dijital dünyanın maddesiz olduğu yanılsamasını da dağıtır. Kullanıcı açısından veri, ekranda anlık olarak ortaya çıkan görünmez bilgi biçimidir. Oysa bu görünmezlik, devasa binalar, enerji hatları, soğutma sistemleri, su tüketimi, madencilikle elde edilmiş donanımlar ve uluslararası kablo ağları tarafından sağlanır. Dijital olan, maddi altyapıyı ortadan kaldırmaz; onu kullanıcının görüş alanından uzaklaştırır. Altyapının görünmezliği teknik bir özellikten çok epistemik bir örtüdür.

Planlama tartışması bu örtüyü kaldırır. Bir şehir veri merkezinin ne kadar su kullanacağını sormaya başladığında veri artık soyut değildir. Enerji fiyatlarına etkisi hesaplandığında yapay zekâ yalnızca yazılım değildir. Tesisin hangi mahallede kurulacağı tartışıldığında bulut, fiziksel mekândan bağımsız değildir. “Bulut bilişim” adı, teknolojinin ağırlıksız olduğu izlenimini verir; oysa bulutun altında belirli toplumların taşıdığı maddi yük bulunur.

C40 paktının küresel niteliği de altyapının jeopolitikleştiğini kanıtlar. Şehirler ayrı ayrı düzenleme yaptığında şirketler daha gevşek kurallar sunan bölgelere yönelebilir. Kentlerin ortak standart geliştirmesi, yatırım çekmek adına su, enerji ve çevre koşullarını düşürmeye dayalı bir yarışın önlenmesini amaçlıyor. Bu koordinasyon, altyapı kararlarının artık yalnızca belediye ölçeğinde çözülemeyeceğini gösterir. Bir şehrin verdiği taviz başka şehirlerin pazarlık gücünü etkiler; yerel arazi kararı küresel sermaye hareketine bağlanır.

Dolayısıyla altyapı planlaması, küresel sermayenin hangi koşullarda mekâna yerleşebileceğini belirleyen ortak bir egemenlik pratiğine dönüşür. Şehirler yalnızca tesislerin teknik standartlarını belirlememekte; dijital ekonominin yerel topluluklar üzerindeki haklarının sınırını çizmektedir. Bir şirketin veri işleme kapasitesi, kentin suyu ve elektriği üzerinde otomatik bir öncelik oluşturamaz. Altyapı yatırımının ekonomik değer üretmesi, onun kamusal kaynaklara sınırsız erişimini meşrulaştırmaz.

Modern dünyada altyapı kavramının çöküşü, altyapının ortadan kalkması anlamına gelmez. Tersine, altyapı o kadar merkezi hâle gelmiştir ki artık arka planda kalamaz. Dijital egemenlik, enerji güvenliği, iklim politikası, şehir planlaması ve küresel rekabet aynı maddi sistemler üzerinde birleşmektedir. Bir zamanlar siyasetin sessiz zemini sayılan yapılar, siyasetin en yoğun mücadele alanlarına dönüşmüştür.

Afrika şehirlerinin veri merkezleri paktına katılması bu yüzden yalnızca sürdürülebilirlik kararı değildir. Şehirler, dijital geleceğin kendi kaynakları üzerinde hangi koşullarla kurulacağını belirleme iddiasında bulunmaktadır. Veri merkezlerini kabul etmek veya reddetmekten daha önemli olan, onların su, enerji ve arazi üzerindeki taleplerinin doğal ve kaçınılmaz sayılmamasıdır. Planlama, burada teknolojiyi yavaşlatan bürokratik müdahale değil, görünmez altyapıyı siyasal denetime açan egemenlik eylemidir.

Altyapı görünmezken tarafsızmış gibi davranabilir. Görünür hâle geldiğinde ise her kablonun, her enerji hattının, her su kullanımının ve her arazi tahsisinin birileri lehine verilmiş karar olduğu anlaşılır. Veri merkezleri bu gerçeği açığa çıkarmaktadır: Modern toplumun altyapısı artık siyasetin altında değil, doğrudan merkezindedir. Planlanmaya başlandığı anda jeopolitiğe dönüşmesinin nedeni de budur; planlama, teknik zeminin içinde saklanan iktidar ilişkilerini görünür kılar.        

İçerideki Sınır

Savaş çoğu zaman iki ayrı mekânsal mantık üzerinden düşünülür. İlki, devletlerin sınır hatlarında karşı karşıya geldiği klasik savaştır; ordular birbirlerinin egemenlik alanını dışarıdan zorlar, cephe belirli bir coğrafi çizgi üzerinde kurulur ve tehdit devletin dışından gelir. İkincisi ise terör ve isyan mantığıdır; burada saldırı sınırda durmaz, ülkenin içine sızar, şehirleri, yolları, üsleri ve gündelik hayatın merkezlerini hedef alır. Mali’de Anefis, Aguelhoc, Gao, Sévaré ve Kenioroba çevresindeki ordu noktalarına eşzamanlı olarak düzenlenen saldırılar, bu iki savaş biçimini birbirinden ayırmak yerine tek bir stratejik düzende birleştirdi. Saldırılar ülkenin kuzeyinden merkezine ve güneyine kadar yayıldı; böylece cephe, devletin dış sınırında bulunan tek bir hat olmaktan çıkarak ülkenin iç coğrafisine dağıldı. Mali ordusu saldırıların geniş bir hatta gerçekleştiğini doğrularken, kuzeyde Tuareg öncülüğündeki Azawad Kurtuluş Cephesi ile El Kaide bağlantılı JNIM’in adı öne çıktı.

Klasik savaşta ordu, sınırı savunan kurumdur. Askerî birliklerin temel sembolik işlevi, devletin egemenlik alanının nerede başlayıp nerede sona erdiğini görünür kılmaktır. Ordu sınırda konuşlandığında devlet ile dış tehdit arasındaki ayrım nettir: içeride yurttaşların ve siyasal düzenin alanı, dışarıda ise potansiyel düşmanın alanı bulunur. Sınır hattında saldırıya uğrayan askerî birlik, ülkenin mekânsal bütünlüğüne yöneltilmiş dışsal müdahalenin ilk hedefidir.

Terör mantığı bu düzeni bozar. Saldırgan, devletin sınırına dışarıdan yüklenmek yerine sınırı aşılmış kabul eder ve doğrudan iç mekânda hareket eder. Artık savaşın nerede başladığı ve nerede sona erdiği belirsizleşir. Düşman belirli bir cephede karşılanmaz; şehirlerin içinde, yollar üzerinde, askerî tesislerin çevresinde veya devletin gündelik dolaşım noktalarında ortaya çıkabilir. Bu nedenle terör yalnızca fiziksel zarar vermez; içerisi ile dışarısı arasındaki güvenlik ayrımını da anlamsızlaştırır. Devletin kendi toprağı içinde bulunmak, saldırıdan korunmak anlamına gelmez.

Mali’deki eşzamanlı saldırılar, sınır savaşı ile içeri sızan savaş arasında üçüncü bir biçim oluşturur. Hedef alınan yerler sivil mekânlardan önce ordu noktalarıdır. Ordu, devlet sınırını temsil eden kurumdur; fakat bu kez ülkenin dış çeperinde değil, kendi iç coğrafyası boyunca saldırıya uğramaktadır. Böylece sınır işlevi fiziksel sınır çizgisinden kopar ve askerî noktanın bulunduğu her yere taşınır. Anefis’teki üs, Gao’daki askerî varlık, Sévaré’deki mevzi veya başkent Bamako’nun güneyindeki Kenioroba çevresi, coğrafi olarak ülkenin içinde yer almalarına rağmen işlevsel olarak sınır hattına dönüşür.

Saldırının temel yeniliği, savaşın ülke içine taşınması değil, ülke içindeki askerî noktaların sınırlaştırılmasıdır. Her ordu mevzisi, devletin egemenlik iddiasının yoğunlaştığı küçük bir sınır kapısı gibi işlemeye başlar. Saldırganlar ülkenin bütün topraklarını ele geçirmek zorunda değildir; egemenliğin sembolik ve operasyonel düğümlerini aynı anda zorlamaları yeterlidir. Bir üs hedef alındığında yalnızca askerler vurulmaz, devletin o bölgedeki varlığının somut kanıtı da sorgulanır. Ordu noktasının düşmesi veya geçici olarak etkisizleşmesi, çevresindeki coğrafyanın kime ait olduğu sorusunu yeniden açar.

Bu nedenle eşzamanlılık yalnızca askerî koordinasyon göstergesi değildir. Saldırıların kuzeyde Anefis ve Aguelhoc’tan Gao’ya, merkezde Sévaré’ye ve güneyde Kenioroba’ya kadar yayılması, devletin belirli bir cephede yoğunlaşmasını engelleyen mekânsal bir parçalama üretir. Tehdit tek bir yönden gelmediğinde ordu hangi bölgeyi sınır, hangi bölgeyi iç alan olarak kabul edeceğini belirlemekte zorlanır. Ülkenin tamamı aynı anda potansiyel cephe hâline gelir.

Klasik cephe mantığı askerî gücün yoğunlaştırılmasına dayanır. Düşmanın nereden geleceği bilindiği ölçüde savunma belirli bir hatta toplanabilir. Dağıtılmış saldırı ise ordunun bu yoğunlaşma kapasitesini bozar. Her askerî nokta korunması gereken ayrı bir sınır parçasına dönüşür. Devlet, fiziksel sınırlarını korurken kendi içindeki sayısız üs, yol ve kent çevresini de savunmak zorunda kalır. Böylece egemenlik geniş bir alan üzerinde dağılmış, sürekli yeniden kanıtlanması gereken bir varlığa dönüşür.

Terör mantığı normalde içeri sızarak sınırı önemsizleştirir. Mali’deki saldırı biçimi ise sınırı tamamen yok etmez; onu çoğaltır. Ülke sınırının tekliği yerine, ordu noktalarının oluşturduğu çok sayıda mikro sınır ortaya çıkar. Devlet ile silahlı gruplar arasındaki ayrım artık haritanın çevresinde değil, askerî mevcudiyetin bulunduğu her yerde yeniden kurulur. Bir kasabanın içindeki karakol, bir yol üzerindeki kontrol noktası veya kent yakınındaki üs, egemenliğin cephe hattına dönüşebilir.

Bu dönüşüm, orduyu da ikili bir statüye yerleştirir. Ordu hem içeriyi koruyan kurumdur hem de içeride dışarıya dönüşen alanların işaretidir. Bir bölgede askerî varlığın yoğunlaşması, devletin o bölgeyi kontrol ettiğini göstermesi gerekirken aynı zamanda oranın tam olarak kontrol altında olmadığını da açığa çıkarabilir. Güçlü askerî mevcudiyet egemenliğin kanıtı kadar egemenliğin kırılganlığının göstergesidir. Çünkü devlet, tartışmasız biçimde kendisine ait olan bir yerde sürekli sınır savunması yapma ihtiyacı duyuyorsa, içerisi artık bütünüyle içeri değildir.

Mali’nin kuzeyindeki Tuareg ayrılıkçılığı bu mekânsal gerilimi daha da belirginleştirir. Tuareg öncülüğündeki silahlı hareketler kuzeyi yalnızca devlet içinde güvenlik sorunu bulunan bir bölge olarak değil, ayrı siyasal aidiyet iddiasının alanı olarak görür. JNIM ise ulusal sınırlar içinde yeni bir devlet kurmaktan çok mevcut devlet düzenini aşan cihatçı bir egemenlik biçimi hedefler. Biri coğrafyayı alternatif bir ulusal sınır üzerinden yeniden kurarken diğeri ulusal sınırların kendisini ikincilleştirir. Bu iki ayrı mantık, Mali ordusuna yönelik saldırılarda devlet egemenliğini ortak hedef hâline getirebilir.

Dolayısıyla saldırılar yalnızca askerî mevzilerin ele geçirilmesine yönelik değildir. Devletin ülke içindeki mekânları homojen biçimde kontrol ettiği varsayımını parçalar. Haritada Mali’ye ait görünen toprak ile devletin fiilen egemen olduğu alan arasındaki fark görünür hâle gelir. Egemenlik, hukuki sınır çizgisiyle otomatik olarak bütün ülkeye yayılmaz; yollar, üsler, kentler ve yerel ittifaklar aracılığıyla sürekli uygulanmak zorundadır.

Ordu noktalarının hedeflenmesi bu nedenle stratejik olduğu kadar ontolojiktir. Sivil bir hedefe saldırmak toplumda korku yaratır; askerî bir noktaya saldırmak ise devleti doğrudan kendi temsilinde vurur. Ordu yalnızca silahlı bir kurum değil, devletin “buradayım” deme biçimidir. Saldırganlar bu noktaları hedef aldığında devletin fiziksel gücünü zayıflatmakla kalmaz, onun mekânsal varlık iddiasını da tartışmalı hâle getirir.

Mali ordusunun bazı bölgelerde saldırıları püskürttüğünü ve kontrolü yeniden sağladığını açıklaması da aynı nedenle önemlidir. Devletin yalnızca saldırganları etkisizleştirdiğini değil, “kontrolün tamamen sağlandığını” vurgulaması, çatışmanın temel nesnesinin egemenlik olduğunu gösterir. Askerî başarı, öldürülen savaşçı sayısından önce mekânın yeniden kime ait olduğunun ilanıdır. Kontrol açıklaması, devletin içeriyi yeniden içeri hâline getirme girişimidir.

Fakat saldırılar farklı bölgelerde tekrarlandıkça bu ilan geçici kalır. Devlet bir noktada kontrolü yeniden kurarken başka bir noktada egemenlik sorgulanabilir. Böylece savaş, kesin bir cephe kazanımından çok sürekli sınır üretimi biçiminde ilerler. Ordu bir bölgeyi savunur, silahlı gruplar başka bir yerde saldırır ve ülkenin iç mekânı yeniden parçalanır. Sınır artık sabit bir çizgi değil, çatışmanın hareketine göre yer değiştiren bir işlevdir.

Bu savaş biçiminin en önemli sonucu, devletin merkez ile çevre arasındaki geleneksel ayrımını da bozmasıdır. Kuzeydeki uzak bölgelerden merkeze ve başkentin güneyine kadar uzanan saldırılar, tehdidin yalnızca çevrede tutulamadığını gösterir. Kenioroba gibi Bamako’nun güneyindeki bir noktanın hedef alınması, savaşın uzak coğrafyalara ait olduğu düşüncesini ortadan kaldırır. Çevrede başlayan çatışma merkezin yakınında yeniden belirir; devletin güvenli iç alanı giderek daralır.

Mali’de oluşan yapı ne tam anlamıyla klasik devletler arası savaştır ne de yalnızca dağınık terör saldırıları toplamıdır. Burada devletin sınır temsilcisi olan ordu, ülkenin içinde çok sayıda noktada hedef alınmakta; böylece sınır ile iç mekân aynı düzlemde birleşmektedir. Ordu noktaları içeride bulunur, fakat dış tehditle karşılaşan sınır işlevini taşır. Saldırganlar ise içeride hareket eder, fakat devletin dışıyla ilişkilendirilen egemenlik tehdidini üretir.

Bu sentez, savaşın coğrafyasını dönüştürür. Ülkenin dış sınırı tek başına güvenliğin belirleyicisi olmaktan çıkar. Devletin ülke içinde egemenliğini temsil ettiği her nokta potansiyel sınır hâline gelir. Savaş artık sınırı geçerek içeri girmez; içerinin içinde sürekli yeni sınırlar üretir.

Mali’deki eşzamanlı saldırıların asıl anlamı da burada yatar. Hedeflenen ordu mevzileri, hem devletin ülke içindeki silahlı varlığı hem de egemenliğin taşınabilir sınırlarıdır. Saldırılar klasik savaşın sınır mantığıyla terörün sızma mantığını birleştirerek, ülkenin tamamını dağıtılmış bir cepheye dönüştürür. Sınır haritanın kenarında kalmaz; devletin varlığını kanıtlamak zorunda olduğu her noktada yeniden ortaya çıkar.

Egemenliğin Bedeli

Burkina Faso’nun 26 Haziran 2026’da Fransa ile diplomatik ilişkilerini kesmesi, yalnızca iki devlet arasındaki gerilimin son aşaması değildir. Askerî yönetim, kararını karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasıyla açıkladı; Fransa ise suçlamaları reddederek kararı düşmanca ve temelsiz olarak niteledi. 2023’te Fransız askerlerinin ülkeden çıkarılmasıyla başlayan kopuş, diplomatik temsilin de sona erdirilmesiyle daha kesin bir biçim kazandı. Burkina Faso aynı süreçte Mali ve Nijer’le Sahel Devletleri İttifakı içindeki ilişkilerini güçlendirirken Rusya başta olmak üzere farklı aktörlerle askerî ve diplomatik bağlarını genişletiyor.

Bu karar, bağımsızlığın bağların yokluğu olarak düşünülmesindeki temel yanılgıyı açığa çıkarır. Hiçbir devlet, özellikle modern küresel sistem içinde, diğer aktörlerden bütünüyle koparak yaşayamaz. Güvenlik, ticaret, teknoloji, diplomasi, enerji, para sistemi ve uluslararası hukuk, devletleri kaçınılmaz biçimde birbirine bağlar. Bu nedenle gerçek bağımsızlık mutlak yalıtılmışlık değil, hangi bağların kurulacağına, hangi ilişkilerin sürdürüleceğine ve bunların hangi koşullarda sona erdirileceğine karar verebilme kapasitesidir.

Egemenlik de benzer biçimde bağımlılığın tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Egemen bir devlet başka ülkelerle işbirliği yapabilir, dış yardıma ihtiyaç duyabilir, askerî ortaklık kurabilir veya küresel piyasalara bağlanabilir. Belirleyici olan, bu ilişkilerin kendi iradesi dışında zorunlu ve değiştirilemez hâle gelip gelmediğidir. Bağın varlığı egemenliği yok etmez; bağın seçilemezliği yok eder. Bir devlet ilişki kurabiliyor fakat ilişkiyi kesemiyorsa, ortaklık yapabiliyor fakat ortağını değiştiremiyorsa, yardım alıyor fakat yardımın siyasal koşullarını reddedemiyorsa hukuken bağımsız görünse bile egemenliği sınırlıdır.

Burkina Faso ile Fransa arasındaki ilişki uzun süre tam da böyle bir tarihsel asimetri içinde işledi. Sömürge yönetiminin sona ermesi, Fransa’nın ülkedeki askerî, ekonomik, kültürel ve diplomatik etkisini bir anda ortadan kaldırmadı. Resmî bağımsızlık, eski merkezin belirleyici rolünü farklı araçlarla sürdürdüğü postkolonyal bir ilişki biçimi üretti. Fransız askerî varlığı, kalkınma yardımları, eğitim kurumları, para sistemi ve diplomatik ağlar, bağımsız devletin küresel sisteme bağlanmasının temel kanallarından biri olarak kaldı.

Böyle bir düzen dışarıdan bakıldığında karşılıklı işbirliği olarak görünebilir. Devletin bayrağı, hükümeti, ordusu ve uluslararası kişiliği vardır; dolayısıyla egemenliğin bütün estetik işaretleri mevcuttur. Fakat hangi güvenlik modelinin uygulanacağı, hangi dış aktörün meşru ortak sayılacağı ve hangi ekonomik bağımlılıkların devam edeceği konusunda seçenekler fiilen daralmışsa, egemenlik yüzeyde güçlü ama içerikte edilgin olabilir. Devlet bağımsız görünürken ilişkilerinin yönünü değiştirme kapasitesine sahip değildir.

Modern egemenliğin temel paradoksu burada ortaya çıkar. Küresel sisteme ne kadar başarılı biçimde entegre olmuş bir devlet, çoğu zaman o kadar güçlü ve egemen görünür. Diplomatik ağları geniştir, uluslararası finansmana erişir, güvenlik ortaklıkları kurar ve dış yatırımları çekebilir. Fakat bu güç, çoğu zaman belirli bağımlılık ilişkilerinin istikrarına dayanır. Sistemin içinde rahat hareket edebilmenin bedeli, sistemin temel bağlarını sorgulamamaktır. Devlet görünürde hareketlidir; ancak hareket ettiği alan önceden belirlenmiştir.

Burkina Faso’nun Fransa ile bağlarını kesmesi, bu görünür güç modelini reddeder. Karar ülkeyi otomatik olarak daha güvenli, daha zengin veya daha güçlü hâle getirmez. Aksine kısa vadede diplomatik izolasyon, yardım kaybı, güvenlik kapasitesinde azalma ve yeni bağımlılık biçimleri yaratabilir. Egemenliğin gerçek ölçüsü de tam olarak burada belirginleşir: Bir irade ancak kararının maliyetini üstlenebildiği ölçüde gerçektir. Hiçbir bedel doğurmayan bağımsızlık çoğu zaman yalnızca sembolik bir bağımsızlıktır.

Burkina Faso’nun yaptığı, gücü garanti eden bir bağı reddederek güçsüzlük ihtimalini kabul etmektir. Bu nedenle kararın anlamı, Fransa’dan kopmanın doğrudan başarı üretmesinde değil, ilişkinin değiştirilemez olmadığını göstermesinde yatar. Devlet daha önce kendisine verilmiş bir dış politika güzergâhından çıkarak farklı ortaklıklar kurmayı seçmektedir. Bu ortaklıkların daha adil veya daha yararlı olup olmadığı ayrı bir sorudur; fakat seçim kapasitesinin kullanılması egemenliğin asli unsurudur.

Burada estetik egemenlik ile gerçek egemenlik arasında ayrım yapmak gerekir. Estetik egemenlik, devletin güçlü görünmesini sağlayan bütün dış göstergelere dayanır: uluslararası tanınma, askerî işbirliği, ekonomik istikrar, diplomatik destek ve kurumsal süreklilik. Gerçek egemenlik ise gerektiğinde bu güvenli görünümü bozabilme, bağımlılık ilişkisini kesebilme ve kararın yaratacağı zayıflığı üstlenebilme iradesidir. Bir devlet dışarıdan güçlü görünmek uğruna kendi bağlarını seçme hakkından vazgeçiyorsa, egemenliği biçimsel bir kabuğa dönüşür.

Bağı koparmak her zaman bağımsızlık anlamına gelmez. Bir eski bağımlılığın yerine daha ağır bir yenisi geçebilir. Fransa’nın yerini Rusya’nın, başka bir askerî gücün veya farklı bir ekonomik merkezin alması, egemenlik sorununu yalnızca yön değiştirmiş hâle getirebilir. Burkina Faso’nun gerçek sınavı, Fransız etkisini sona erdirmekten çok yeni ilişkilerini seçilebilir, değiştirilebilir ve denetlenebilir tutup tutamayacağıdır. Egemenlik, eski efendiyi değiştirmek değil, hiçbir ortağı vazgeçilmez kılmamaktır.

Yine de bu ihtimal, kopuşun siyasal anlamını ortadan kaldırmaz. Bağımsızlık tek seferlik bir kuruluş eylemi değil, ilişkilerin sürekli yeniden değerlendirilmesidir. Bir devlet, tarihsel olarak verilmiş bağları sorgulayamıyorsa bağımsızlığını geçmişte kazanmış olsa bile egemenliğini bugün kullanmıyor olabilir. Burkina Faso’nun kararı, egemenliği sabit bir statüden çıkararak tekrar edilen bir tercih hâline getirir.

Fransa’nın kararı “düşmanca” olarak tanımlaması da bağın iki taraf için aynı anlama gelmediğini gösterir. Burkina Faso açısından kopuş egemenlik iddiasıdır; Fransa açısından ise meşru ve yararlı görülen tarihsel bir ilişkinin reddidir. Güçlü taraf çoğu zaman mevcut bağları doğal, karşılıklı ve rasyonel kabul eder. Zayıf taraf bu ilişkiyi sonlandırdığında, karar irrasyonel veya düşmanca olarak yorumlanabilir. Çünkü bağımlılık düzeni, ancak bağımlı aktör tarafından reddedildiğinde görünür hâle gelir.

Egemenlik her zaman etkin görünmek değildir. Bazen uluslararası desteği kaybetmek, ekonomik veya askerî açıdan daha kırılgan hâle gelmek ve belirsiz bir geleceği göze almak anlamına gelir. Güçlü görünmeyi sağlayan bağlara itaat etmek yerine, güçsüz görünme pahasına kendi yönünü seçmek daha gerçek bir irade ortaya koyabilir. Edilginlik burada biçimsel, etkinlik ise ontolojiktir: Devlet dış dünyada daha yalnız ve kırılgan görünürken karar verme kapasitesi bakımından daha etkin hâle gelebilir.

Burkina Faso’nun Fransa ile diplomatik ilişkilerini kesmesi, bağımsızlığın bağsızlık değil bağların yeniden seçilmesi olduğunu gösterir. Devlet küresel sistemden çıkamaz; fakat sistem içinde hangi ilişkilerin kendisini tanımlayacağına müdahale edebilir. Egemenlik, bütün bağımlılıkları yok etmek değil, hiçbir bağımlılığı kader olarak kabul etmemektir.

Bu nedenle gerçek egemenlik her zaman güç birikimiyle ölçülemez. Bazen güçten vazgeçebilme, koruyucu görünen ilişkiyi sona erdirebilme ve kararın sonuçlarını üstlenebilme yeteneğinde görünür. Burkina Faso’nun tercihi başarılı da olabilir, yeni bağımlılıklara da yol açabilir. Fakat egemenliğin ilk hareketi sonucu garanti etmek değil, seçim hakkını fiilen kullanmaktır. Bağımsız devlet, hiçbir bağa sahip olmayan değil; bağlarının hangisinin süreceğine kendisi karar verebilen devlettir.                             

Dışlamanın Mekânı

Bir toplum kendisini yalnızca içerdiği unsurlar üzerinden değil, dışarı attıkları üzerinden de kurar. Julia Kristeva’nın abjection kavramı, öznenin veya toplumsal düzenin kendisini tehdit eden, sınırlarını bulanıklaştıran ve kimliğini istikrarsızlaştıran unsurları dışarı iterek bütünlük kazanmasını ifade eder. Dışlanan şey bütünüyle yabancı değildir; aksine içerisiyle fazla yakın olduğu, onun düzenini bozabileceği ve kategorilerini karıştırdığı için itilir. Sınır dışı etme de hukuki biçim kazanmış bir toplumsal abjection işlemidir: Devlet, kendisine ait kabul etmediği bedeni egemenlik alanından çıkarır ve ulusal topluluğun sınırını fiziksel hareket yoluyla yeniden kurar.

Gana’nın ABD’den gönderilen üçüncü ülke vatandaşlarını kabul etmesi ve onları geldikleri ülkelere doğru yeniden sevk etmesi, bu olağan dışlama düzenini çok daha karmaşık bir yapıya dönüştürdü. İnsan hakları avukatları, en az 60 kişinin Eylül 2025’ten itibaren ABD’den Gana’ya gönderildiğini, açılan davanın ise bunlardan 27’sini temsil ettiğini belirtiyor. Davacılara göre bu kişilerin önemli bir bölümünün kendi ülkelerine gönderilmelerini engelleyen Amerikan mahkeme kararları bulunmasına rağmen Gana onları alıkoydu ve geri dönüşlerini organize etti. Dava, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu Mahkemesi’nde açıldı; anlaşmanın açıklanması, yeni transferlerin durdurulması ve zulüm, işkence ya da ağır zarar riski bulunan ülkelere gönderimin engellenmesi talep edildi.

Buradaki temel sorun yalnızca ABD’nin bir yabancıyı kendi ülkesinden çıkarması değildir. Sınır dışı edilen kişi doğrudan kendi ülkesine gönderilmek yerine üçüncü bir devlete aktarılmaktadır. Böylece dışlama işlemi ikili bir ilişkiden çıkar. Normal koşullarda devlet, kendi toplumsal düzeni açısından “istenmeyen” ilan ettiği kişiyi egemenlik alanının dışına iter. Üçüncü ülkeye gönderimde ise dışlanan unsur yalnızca dışarı atılmaz; başka bir devletin alanına bırakılır ve o devlet dışlamanın lojistik aracısına dönüştürülür.

Abjection kavramı açısından düşünüldüğünde ABD, kendi siyasal bedeninden çıkardığı unsurları Gana’ya aktarmaktadır. Gana burada bağımsız bir varış noktası olmaktan çok, başka bir toplumun reddettiği bedenlerin geçici olarak yerleştirildiği mekân hâline gelir. Dışlanan kişi ABD açısından abjecttir; fakat bu abject doğrudan dışarıdaki belirsiz alana değil, adı ve sınırları bulunan başka bir ülkeye yöneltilir. Böylece dışlamanın normalde belirsiz ve görünmez kalması gereken dış mekânı, somut bir devletle özdeşleştirilmiş olur.

Bu durum Gana açısından son derece ağır bir kategorik kırılma üretir. Abject, düzenin dışında tutulması gereken şeydir. Toplum kendisini onun karşısında tanımlar; onu içeride barındırmak sınırların bulanıklaşması anlamına gelir. Fakat Gana burada kendi ürettiği abjectle değil, başka bir devletin abject ilan ettiği insanlarla karşılaşmaktadır. Üstelik onları yalnızca kabul etmekle kalmamakta, alıkoymakta ve başka ülkelere sevk etmektedir. Böylece kendi egemenlik alanı, başka bir siyasal düzenin dışlama sürecine eklemlenir.

Bir devletin kendi sınır dışı politikasını uygulaması ile başka bir devlet adına sınır dışı zincirinin ara halkası olması aynı şey değildir. İlkinde devlet kendi içerisi ile dışarısı arasındaki ayrımı kurar. İkincisinde ise başka bir devletin içerisi ile dışarısı arasındaki ayrımı kendi toprağında uygulamaya başlar. Gana, ABD’nin egemenlik sınırını coğrafi olarak kendi ülkesine kadar genişleten bir taşıma ve ayrıştırma alanına dönüşür. ABD’nin “içeride istemediği” kişi, Gana’ya ulaştığında bile Amerikan dışlama mantığının içinde kalmaya devam eder.

Bu nedenle Gana yalnızca yabancıları kabul eden devlet değildir; başka bir devletin abjection sürecinin mekânsal devamıdır. ABD’nin ulusal topluluğundan çıkarılan bedenler, Gana’nın egemenlik alanına girseler bile burada yeni ve olumlu bir hukuki aidiyet kazanmazlar. Ne ABD’ye aittirler ne Gana’ya kabul edilmişlerdir ne de güvenli biçimde kendi ülkelerine dönebilmektedirler. Siyasal düzenler arasında askıda tutulan, her devletin kendisinden uzaklaştırmak istediği hareketli bir dışlama kategorisine dönüşürler.

Abject edilen unsurun en önemli özelliği, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırı tehdit etmesidir. Ne tam anlamıyla içeridedir ne de bütünüyle dışarıdadır. Üçüncü ülkeye sınır dışı edilen kişiler de benzer bir belirsizlik içine yerleştirilir. ABD onları ülkesinden çıkarmıştır, fakat güvenli ve kalıcı bir siyasal alana ulaştırmamıştır. Gana onları kabul etmiştir, ancak kendi topluluğuna dâhil etmemiştir. Geldikleri ülkeye geri gönderilmeleri ise yaşamları veya özgürlükleri açısından ciddi tehlike taşıyabilir. Böylece göçmen, ulusal hukuk düzenlerinin arasındaki sınır boşluğunda tutulur.

Bu yapı, dışlama işlemini tamamlamaktan çok sürekli hâle getirir. Kişi bir kez sınır dışı edilmez; farklı devletler tarafından art arda dışarı itilir. ABD’den çıkarılır, Gana’ya getirilir, Gana’dan menşe ülkesine gönderilmeye çalışılır. İnsan, belirli bir topluluğun dışındaki yabancı olmaktan çıkarak her siyasal düzenin kendinden uzaklaştırdığı hareketli bir fazlalığa dönüşür. Abjection artık tek bir devletin kimlik kurma işlemi değil, devletler arasında dolaştırılan uluslararası bir teknik hâline gelir.

Gana’nın konumu burada “çöplük” metaforuyla sert ama açıklayıcı biçimde okunabilir. Çöplük, bir düzenin görmek istemediği artıkların gönderildiği yerdir. Atık, ortadan kalkmaz; yalnızca merkezden uzaklaştırılır. Üçüncü ülke sınır dışı sisteminde de göçmen sorunu çözülmez. ABD açısından görünmez hâle getirilir ve maliyeti başka ülkelere devredilir. Gana, insanları insanlık dışı biçimde “atık” olarak görmese bile anlaşmanın yapısal mantığı, onu başka bir devletin dışladığı kişileri kabul eden coğrafi alana yerleştirir.

Böyle bir rol Gana’nın kendi toplumsal abjection düzenini de bozar. Normalde her ulusal düzen, kimlerin yurttaş, yabancı, mülteci veya sınır dışı edilebilir kişi olduğunu kendi hukukuna göre belirler. Ancak Gana başka bir devletin dışladığı insanları kendi ülkesine aldığında, sınıflandırma yetkisini kısmen dışarıdan devralmış olur. İnsanlar Gana açısından işledikleri bir fiil veya ihlal nedeniyle değil, ABD’nin onlar hakkında verdiği karar nedeniyle alıkonur ve yeniden gönderilir. Gana’nın hukuk düzeni, kendi üretmediği bir dışlama kategorisini uygulamak zorunda kalır.

Egemenlik bakımından ortaya çıkan sorun da budur. Bir devletin toprağı, başka bir devletin göç politikasının uygulama sahasına dönüşüyorsa sınırlar yalnızca fiziksel değil, hukuki olarak da geçirgenleşir. Güçlü devlet, istemediği kişileri kendi ülkesinden çıkarırken dışlamanın maliyetini ve hukuki riskini daha zayıf bir devlete aktarır. Böylece sınır yönetimi dışsallaştırılır. ABD’nin göç sınırı artık yalnızca ABD topraklarının çevresinde değil, Gana’nın gözaltı alanlarında ve geri gönderme işlemlerinde de çalışır.

Davada ileri sürülen geri göndermeme ilkesi, tam olarak bu dışlama arzusuna hukuki bir sınır koyar. İlke, bir kişinin işkence, zulüm veya ciddi zarar görme riski bulunan yere gönderilmesini yasaklar. Burada hukuk, devletin kendisini yabancıdan arındırma refleksine karşı kişinin yaşamını ve güvenliğini önceler. ABD mahkemelerinin bazı kişiler hakkında kendi ülkelerine gönderilmelerini engelleyen kararlar vermiş olması, bu riskin daha önce hukuken tanındığını gösterir. Gana üzerinden yapılan dolaylı gönderimlerin bu korumayı işlevsizleştirdiği savunulmaktadır.

Hukukun geri göndermeyi yasaklaması ile toplumun abjection refleksi arasında derin bir gerilim vardır. Abjection, düzenin saflığını korumak için tehdit olarak görülen unsuru mümkün olduğunca hızla uzaklaştırmak ister. Modern insan hakları hukuku ise yabancının dışlanabilir olmasını mutlak kabul etmez. Kişi yurttaş olmayabilir, ülkeye giriş hakkı bulunmayabilir veya sınır dışı edilmesine karar verilmiş olabilir; buna rağmen gönderileceği yerde karşılaşacağı tehlike, devletin dışlama yetkisini sınırlar. Hukuk, ulusal topluluğun kendini arındırma iradesinden önce insanın dokunulmazlığını yerleştirir.

Gerilim tam da bu yüzden yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Devletin en temel sosyolojik reflekslerinden biri, kimlerin içeride ve kimlerin dışarıda kalacağını belirlemektir. Siyasal topluluk sınır çizmeden var olamaz. Fakat modern hukuk, bu sınır çizme yetkisinin sınırsız olmadığını söyler. Devlet yabancıyı dışlayabilir, ancak onu ölüm, işkence veya zulüm ihtimaline teslim edemez. Sosyolojik düzen kendisini korumak isterken hukuk, dışlanan kişinin insanlığını korumaya çalışır.

Üçüncü ülke anlaşmaları bu hukuki sınırı dolanma tehlikesi taşır. Devlet kişiyi doğrudan tehlikeli ülkeye göndermediğini, yalnızca güvenli kabul edilen başka bir ülkeye aktardığını ileri sürebilir. Fakat üçüncü ülkenin kişiyi daha sonra aynı tehlikeli yere göndermesi hâlinde ilk devletin sorumluluğu görünmezleşir. Dışlama işlemi parçalara bölünerek her aktörün yalnızca sınırlı bir aşamadan sorumlu olduğu izlenimi yaratılır. İnsan ise zincirin bütünü sonucunda korunmak istendiği yere geri gönderilebilir.

Abjection böylece bürokratikleşir. Şiddetli dışlama tek bir açık karar olarak değil, transferler, anlaşmalar, gözaltılar ve yeniden sevkler halinde dağıtılır. Hiçbir devlet “kişiyi zulme gönderen” tek fail olarak görünmez; fakat bütün süreç aynı sonucu üretir. Sorumluluk parçalandıkça dışlama daha kolay, hukuki denetim ise daha zor hâle gelir.

Gana açısından kriz yalnızca insan hakları ihlali iddiası değildir. Ülkenin kendisini hangi siyasal konumda gördüğüyle ilgilidir. Gana başka ülkelerin reddettiği insanları geçici olarak depolayan bir alanı kabul ettiğinde, kendi egemenliğini güçlendirmek yerine dışlama işlevini kiralayan bir devlete dönüşme riski taşır. Egemenlik artık kimin ülkeye gireceğini belirlemekten ibaret değildir; başka devletlerin kimi dışladığını kendi toprağında uygulamayı reddedebilme kapasitesini de içerir.

Başka bir devletin abjectini kabul etmek, Gana’nın kendi iç-dış ayrımını anlamsızlaştırır. Çünkü dışlanan kişiler Gana toplumunun sınırlarını tehdit ettikleri için değil, ABD’nin siyasal düzenine uygun görülmedikleri için oradadır. Gana’nın dışarısı, ABD’nin dışarısıyla özdeşleştirilmiştir. Böylece iki devletin egemenlik kategorileri birbirine karışır; güçlü olanın dışlama kararı, zayıf olanın mekânında maddi karşılık bulur.

Kristevacı anlamda abject, öznenin kendisinden attığı ama bütünüyle uzaklaştıramadığı şeydir. Üçüncü ülke sınır dışı sistemi de bu başarısız uzaklaştırmayı küresel ölçekte tekrarlar. Göçmenler ortadan kalkmaz; yalnızca bir ülkeden diğerine taşınır. Her devlet onları görünmez kılmaya çalışırken varlıkları yeni hukuki ve siyasal krizler üretir. Dışlanan insan, devletler arasında dolaştırıldıkça sınır sisteminin çözemediği çelişkiyi daha görünür hâle getirir.

Gana’ya karşı açılan dava, bu nedenle yalnızca belirli kişilerin geri gönderilmesini durdurmaya çalışmıyor. Bir devletin başka bir devlet adına dışlama mekânına dönüştürülmesine de itiraz ediyor. Hukuk, insan bedeninin egemenlikler arasında taşınabilir bir artık olmadığını; üçüncü ülkeye aktarmanın devletleri zulüm riskine karşı sorumluluktan kurtarmadığını ileri sürüyor.

En temel siyasal reflekslerden biri olan abjection ile modern hukuk arasındaki kriz burada bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Toplum kendisini dışarı attığı şey üzerinden kurmak ister; hukuk ise dışarı atılanın da hak öznesi olduğunu hatırlatır. Devlet sınırını korumak için yabancıyı uzaklaştırmaya yönelir; insan hakları düzeni ise bazı koşullarda sınırın insan yaşamından daha üstün olmadığını söyler.

Gana vakası bu gerilimi daha da ileri taşır: Devlet yalnızca kendi yabancısını değil, başka bir devletin yabancı ilan ettiği kişiyi de dışarı atmak zorunda bırakılmaktadır. Böylece abjection ulusal kimlik kurma mekanizması olmaktan çıkarak ülkeler arasında devredilen bir hizmete dönüşür. ABD dışlamayı başlatır, Gana onu mekânsallaştırır, menşe ülke ise nihai varış noktasına çevrilir.

Dışlanan kişi hiçbir toplumun içine alınmaz; yalnızca dışlama zincirinin aşamaları arasında hareket eder. Modern hukukun müdahalesi tam da bu zinciri kırmayı amaçlar. Çünkü insanı sürekli dışarı iten siyasal refleks sınır tanımadığında, devletlerin içerisi korunurken insanın yaşayabileceği hiçbir dışarısı kalmaz.                                                                                                                                                           

Geleceğin Öldürülmesi

Nijerya'nın Kaduna eyaletine bağlı Birnin Gwari bölgesinde silahlı grupların ekim sezonunun başlangıcında çiftçilere düzenlediği saldırıda dokuz kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı ve bazı köylüler kaçırıldı. Saldırının zamanlaması, olayı sıradan bir kırsal güvenlik meselesinin ötesine taşır. Çünkü hedef alınan yalnızca tarlada bulunan insanlar değildir; toprağın gelecekle kurduğu ilişkinin kendisidir. Çiftçinin öldürüldüğü an, yalnızca bugünün emeği değil, henüz gerçekleşmemiş hasat da saldırının nesnesi hâline gelir. Şiddet çoğu zaman mevcut varlığı ortadan kaldıran bir eylem olarak tanımlanır. Bir insanı öldürür, bir yapıyı yıkar veya bir topluluğu dağıtır. Tarımsal üretime yönelen şiddet ise bundan daha geniş bir zamansal etki üretir. Ekim mevsimi, geleceğin bugünde kurulmaya başlandığı andır. Toprağa bırakılan tohum, henüz var olmayan ürünün ilk maddi biçimidir. Dolayısıyla bu dönemde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca yaşayan insanlara değil, onların gerçekleştireceği geleceğe de yönelmiş olur.

Bunun nedeni, bütün potansiyellerin kendiliğinden var olmamasıdır. Gelecek, soyut bir olasılıklar alanı değildir; onu taşıyan somut özneler aracılığıyla gerçekleşebilir. Bir tarlanın ürün verme ihtimali, yalnızca verimli toprakta değil, o toprağı işleyecek çiftçide bulunur. İnsan burada yalnızca üretici değildir; potansiyelin epistemik taşıyıcısıdır. Hangi tohumun ne zaman ekileceğini, toprağın nasıl işleneceğini, iklimin nasıl okunacağını ve hasadın nasıl korunacağını bilen odur. Bilgi ile imkân onun üzerinden geleceğe aktarılır.

Bu nedenle çiftçinin öldürülmesi iki katmanlı bir yıkım üretir. İlk olarak ontolojik düzeyde yaşayan bir insan ortadan kaldırılır. Aynı anda epistemik düzeyde, geleceği mümkün kılan bilgi ve üretim kapasitesi de kesintiye uğrar. Toprak yerinde durabilir, tohum elde bulunabilir ve yağmur yağabilir; fakat bunları anlamlı bir üretim sürecine dönüştürecek özne yoksa potansiyel gerçekleşemez. Şiddet burada yalnızca bedeni değil, bedenin taşıdığı geleceği de hedef alır.

Ekim zamanına yönelik saldırılar bu yüzden sıradan cinayetlerden farklı bir karakter taşır. Amaç yalnızca can kaybı yaratmak değildir; insanların tarlaya gitmesini, üretimden vazgeçmesini ve gelecek sezonlara ilişkin güvenini kırmaktır. Birkaç saat süren saldırının etkisi aylarca devam edebilir. Ekilemeyen toprak, yetişmeyen ürün, yükselen gıda fiyatları ve kırsal göç, ilk kurşunun çok ötesine uzanan sonuçlar üretir.

Bandit gruplarının kırsal bölgelerde çiftçileri özellikle hasat ve ekim dönemlerinde hedef almasının nedeni de budur. Terör burada yalnızca fiziksel korku üretmez; zamanın üretim döngüsünü bozar. Şiddet, geleceğin toprağa yerleşmesini engeller. Tohumun atılması geciktiğinde ya da hiç gerçekleşmediğinde, öldürülen yalnızca bugünün insanı değil, geleceğin hasadıdır.

Bu nedenle çiftçiye yönelen şiddet, terörün en özgün biçimlerinden biridir. Çünkü hedef aldığı şey yalnızca mevcut yaşam değil, yaşamın yeniden üretilebilme kapasitesidir. Çiftçi, toplumun geleceğini toprağa yerleştiren özne olduğu için ona yönelen saldırı, hem ontolojik hem epistemik bir saldırıya dönüşür. İnsan öldürülürken, onun taşıdığı bilgi, emek, beklenti ve olasılık da aynı anda kesintiye uğrar.

Nijerya'daki saldırının asıl trajedisi de burada yatar. Dokuz çiftçinin ölümü yalnızca dokuz hayatın kaybı değildir. Toprağın gelecekle kurduğu ilişkinin şiddet yoluyla kesintiye uğratılmasıdır. Şiddet bu nedenle sadece bugünü yıkmaz; geleceğin gerçekleşme ihtimalini de hedef alır. Çiftçinin ölümü, bir insanın ölümü kadar, henüz doğmamış ürünlerin, henüz kurulmamış sofraların ve henüz gerçekleşmemiş hayatların da yaralanmasıdır.                                                                                                 

Mekânın İhlali

Nijerya’nın Niger eyaletine bağlı Rafi bölgesinde arazi anlaşmazlığı nedeniyle en az 18 kişinin öldürülmesi, evlerin yakılması ve silahlı saldırıların yaşanması, şiddetin yalnızca insanlar arasındaki çıkar çatışmasından doğmadığını; daha derinde, mekânın ontolojik statüsünün bozulmasıyla ilişkili olduğunu gösterir. Toprak burada artık yalnızca üzerinde hayatın gerçekleştiği taşıyıcı bir zemin değildir. Belirli bir topluluğun kimliği, hakkı, geçmişi ve geleceğiyle özdeşleştirilmiş bir içerik hâline gelmiştir. Mekân taşıyıcı olmaktan çıkıp taşınan içeriklerle birleştiğinde, ona yönelen her karşı iddia doğrudan varoluşa yöneltilmiş bir saldırı gibi algılanmaya başlar.

Mekân, en temel anlamıyla farklı varlıkların bulunabilmesini mümkün kılan taşıyıcıdır. Bir evin odası, bir köyün toprağı ya da bir devletin coğrafyası, içinde yer alan insanlardan, nesnelerden ve ilişkilerden kavramsal olarak ayrılabildiği sürece mekân olarak işlev görür. Taşıyıcının taşıdığı içerikle bütünüyle özdeşleşmesi, onun taşıyıcı statüsünü bozar. Bir kap içindeki sıvıyla aynı şey hâline gelirse artık kap değildir; benzer biçimde mekân da içinde yaşayan topluluğun kimliğiyle bütünüyle birleştiğinde nötr zemin olmaktan çıkar.

Bu nötrlük, mekânın hiçbir anlam taşımaması demek değildir. Her yer tarih, hafıza ve aidiyet biriktirir. Fakat ontolojik düzeyde mekân ile ona yüklenen anlamların ayrılabilmesi gerekir. Bir toprak parçası belirli bir topluluğa ait olabilir, üretim için kullanılabilir veya hukuken mülkiyet konusu yapılabilir; yine de toprağın kendisi, bu ilişkilerden önce taşıyıcı bir uzamdır. Mülkiyet, aidiyet ve sınır sonradan mekâna eklenen içeriklerdir. Bu eklemeler mekânın kendisiymiş gibi düşünülmeye başlandığında, tarihsel ve hukuki bir düzenleme doğal ve değişmez bir varlık niteliği kazanır.

Arazi çatışmalarının şiddete dönüşmesi tam olarak bu özdeşleşmeden kaynaklanır. Taraflardan biri “bu toprak bizimdir” dediğinde yalnızca kullanım hakkı ileri sürmez; çoğu zaman kendi varlığını o toprakla birleştirir. Toprağın kaybedilmesi ekonomik kayıp olmaktan çıkarak kimliğin, geçmişin ve topluluğun geleceğinin kaybı şeklinde yaşanır. Karşı tarafın arazi üzerindeki talebi de müzakere edilebilir bir hak iddiası olarak değil, varoluşun mekânsal temelini yok etmeye yönelik saldırı olarak algılanır. Böylece anlaşmazlığın konusu toprakken, çatışmanın gerçek nesnesi kimlik hâline gelir.

Mekânın içeriklendirilmesi, taşıyıcı ile taşınan arasındaki farkı ortadan kaldırır. Toprak üzerinde yaşayan topluluk, kendi tarihini, emeğini ve soy bağını mekâna yerleştirerek onu kişiselleştirir. Arazi artık “üzerinde yaşanılan yer” değil, topluluğun maddi bedeni gibi görülür. Bir sınırın ihlali bedensel ihlal, bir evin yakılması yalnızca mülkiyet kaybı değil toplumsal varlığın yakılması, arazinin el değiştirmesi ise topluluğun silinmesi biçiminde yorumlanır.

Şiddetin mantıksal zemini burada oluşur. Mekân nötr taşıyıcı olarak kaldığında farklı içerikler arasında paylaşım, kullanım veya düzenleme mümkündür. Fakat mekân belirli bir içerikle mutlak biçimde özdeşleştirildiğinde, başka bir içeriğin aynı yerde bulunması ontolojik çelişki üretir. Aynı toprak hem “bizim varlığımız” hem de “onların varlığı” olarak tanımlanamazmış gibi görünür. Çözüm, tarafların haklarını düzenlemekten çok karşıt içeriği mekândan çıkarmaya yönelir. Sürgün, ev yakma, köy boşaltma ve öldürme, mekânı yeniden tek bir kimliğe ait hâle getirme araçlarına dönüşür.

Bu nedenle savaşların büyük bölümü mekânın içeriklendirilmesi üzerinden okunabilir. Ulus-devlet, belirli bir coğrafyayı yalnızca yönettiği alan olarak değil, ulusun tarihsel bedeni olarak tanımlar. Sınır, hukuki çizgi olmaktan çıkarak kutsal ve doğal bir ayrım niteliği kazanır. Toprak kaybı, idari alan değişikliği değil ulusal bedenin parçalanması sayılır. Aynı mantık daha küçük ölçekte köy, tarla, mera ve su kaynağı üzerinde de işler. Mekânın farklı ölçekleri, kendileriyle özdeşleştirilen toplulukların varoluş biçimine dönüşür.

Mülkiyet bu içeriklendirme işleminin en görünür biçimidir. “Bu toprak bana aittir” cümlesi, nötr bir mekânı belirli bir öznenin iradesine bağlar. Hukuk bu bağı düzenleyebilir ve sınırlandırabilir; fakat mülkiyet ilişkisi kimliğin merkezine yerleştiğinde kullanım hakkı varoluş hakkıyla karışır. Araziyi kaybetmek, yalnızca ekonomik kaynağı değil, öznenin kendisini kaybetmesi gibi deneyimlenir. Böyle bir durumda uzlaşma, malın paylaşılması değil kimliğin bölünmesi olarak algılanır.

Rafi’deki çatışmanın ev yakma ve öldürme biçimine dönüşmesi, mekân üzerindeki iddianın ne kadar yoğun biçimde içerikleştiğini gösterir. Ev yalnızca barınak değildir; toprağa yerleşmenin, orada hak sahibi olmanın ve gelecekte de kalma iradesinin maddi kanıtıdır. Evi yakmak, kişiyi yalnızca bugünkü yaşam alanından mahrum bırakmaz; onun o mekânla kurduğu süreklilik iddiasını ortadan kaldırmaya çalışır. Şiddet böylece bedene ve yapıya aynı anda yönelir, çünkü her ikisi de mekân üzerindeki rakip içeriğin taşıyıcısıdır.

Mekânın nötrlüğü epistemik bir zorunluluktur; çünkü içeriklerin birbirinden ayrılabilmesi ancak ortak taşıyıcının onlardan farklı kalmasıyla mümkündür. Bir araştırmacı, hukukçu veya siyasal düzen, toprağı doğrudan taraflardan biriyle özdeş kabul ettiğinde çatışmayı çözme kapasitesini kaybeder. Mesele artık hangi tarafın hangi koşullarda kullanım hakkına sahip olduğu değil, hangi tarafın varlığının meşru olduğu sorusuna dönüşür. Hukuki ihtilaf ontolojik savaşa çevrilir.

Taşıyıcı ile içerik arasındaki ayrım korunduğunda ise mekân paylaşılabilir, yeniden düzenlenebilir ve farklı ilişkileri aynı anda taşıyabilir. Aynı toprak üzerinde farklı toplulukların ekonomik, hukuki ve kültürel hakları birlikte düşünülebilir. Mekânın nötrlüğü, aidiyetleri yok etmez; onların mutlaklaşmasını engeller. Hiçbir topluluk mekânın kendisi değildir. Her topluluk mekânda bulunur, onu dönüştürür ve anlamlandırır; fakat onunla bütünüyle özdeş değildir.

Şiddet bu ayrımı kabul edemez. Kendi meşruiyetini kurabilmek için mekânı rakip içeriklerden arındırılması gereken bir bütün olarak tasarlar. “Bizim toprağımız” söylemi, “onların burada bulunmaması gerekir” sonucuna yaklaştığı ölçüde şiddet potansiyeli üretir. Çünkü bir mekân yalnızca tek bir kimliğin özü sayılıyorsa, diğer bütün varlıklar işgalci, yabancı veya kirletici hâline gelir.

Bu mantık yalnızca arazi anlaşmazlıklarını değil, etnik temizlikleri, sınır savaşlarını ve yerleşim çatışmalarını da açıklar. Şiddetin yoğunlaştığı her durumda mekânın belirli içeriklerle aşırı derecede özdeşleştirildiği görülür. Toprak ulusla, şehir mezheple, mahalle etnik kimlikle veya tarla soy bağıyla birleştirilir. Taşıyıcı alan tek bir içeriğin uzantısına dönüştürüldüğünde, başka içeriklerin varlığı mekânsal değil ontolojik bir tehdit gibi algılanır.

Rafi’deki şiddet bu nedenle yalnızca “arazi kimin?” sorusundan doğmaz. Daha temel soru, “bu arazi kimdir?” biçiminde kurulmuştur. Toprak belirli bir topluluğun kimliği hâline getirildiğinde, onun üzerindeki her anlaşmazlık kimliğe saldırı olarak yaşanır. Şiddet de toprağı paylaşmak yerine rakip kimliği mekândan silmeye yönelir.

Savaş ile mekânın içeriklendirilmesi arasındaki korelasyon bu yüzden rastlantısal değildir. Mekânın ontolojik nötrlüğü bozulduğunda taşıyıcı ile içerik birbirine karışır; hak talebi varlık talebine, mülkiyet kimliğe, sınır ise bedene dönüşür. Ardından her mekânsal ihtilaf, yalnızca bir alanın kullanımı hakkında değil, kimin var olmaya devam edeceği hakkında karar veriyormuş gibi görünür.

Şiddet çoğu zaman mekân kıtlığından önce mekânın kavramsal olarak yanlış kurulmasından doğar. Toprak nötr taşıyıcı olmaktan çıkarılıp belirli içeriklerle özdeşleştirildiğinde, içerikler arasındaki her gerilim doğrudan mekânın parçalanması olarak yaşanır. Şiddet de taşıyıcı ile içerik arasındaki kaybolmuş ayrımı geri kurmak yerine, rakip içeriği ortadan kaldırarak mekânı yeniden tekleştirmeye çalışır. Oysa mekânın gerçek doğası, tek bir kimliğe ait olmak değil, farklı varlıkları kendisiyle özdeşleşmeden taşıyabilmektir.                                                                                                                       

Kesilen Geçiş

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin Kasai eyaletinde devlet sınavlarından dönen öğrencileri taşıyan ahşap teknenin Sankuru ile Kasai nehirlerinin birleştiği noktada batması, en az 20 kişinin ölümüne yol açtı; yetkililer 80 kişinin kurtarıldığını bildirirken görgü tanıkları teknede 200’den fazla yolcu bulunabileceğini söyledi. Kaza, öğrencilerin yalnızca bir yerden başka bir yere yaptığı fiziksel yolculuğu değil, toplum tarafından geleceğe doğru düzenlenmiş iki ayrı geçişi aynı anda kesti: sınavın kurduğu zamansal eşiği ve öğrenciliğin taşıdığı bireyleşme sürecini.

Sınav, bilgi ölçmenin ötesinde, zamanı bölümlere ayıran toplumsal bir geçiş ritüelidir. Bir dönem kapanır, değerlendirme yapılır ve kişi sonraki aşamaya geçmeye hak kazanır. İnsan yaşamının kesintisiz akışı; eğitim yılı, sınıf, sınav, mezuniyet ve diploma gibi eşiklerle parçalara ayrılarak yönetilebilir hâle getirilir. Ontolojik olarak zaman durmadan devam eder; kendi içinde sınav öncesi ve sınav sonrası diye ayrılmaz. Toplum ise bu sürekliliği doğrudan kavrayamadığı ve yönetemediği için ona yapay eşikler yerleştirir. Böylece belirsiz gelecek, aşamalardan oluşan okunabilir bir güzergâha dönüştürülür.

Sınava giren öğrenci, toplumsal zamanın belirlenmiş bir kapısından geçer. Sınav öncesinde henüz doğrulanmamış bir yeterlilik taşır; sınavdan sonra ise başarılı, başarısız, mezun olmaya uygun veya bir sonraki aşamaya geçmeye hazır olarak yeniden sınıflandırılır. Gelecek bütünüyle denetlenemese de bu sınıflandırma aracılığıyla düzenlenebilir görünür. Toplum, zamanın akışını durduramaz; fakat onun üzerine eşikler yerleştirerek hangi kişinin hangi geleceğe ne zaman geçebileceğini belirlemeye çalışır.

Kasai’deki öğrenciler de devlet sınavlarını tamamladıktan sonra bu sembolik eşiği geçmiş bulunuyordu. Tekne onları yalnızca nehir üzerinde taşımıyordu; sınav öncesindeki statülerinden sınav sonrasında açılacak hayata götürüyordu. Dönüş yolculuğu, geçiş ritüelinin son fiziksel aşamasıydı. Sınav tamamlanmış, fakat sonuçlarının hayata yerleşeceği yeni dönem henüz başlamamıştı. Öğrenciler geçmiş aşamadan çıkmış, gelecekteki statülerine ise henüz ulaşmamışlardı.

Kazanın ontolojik sertliği burada belirginleşir. Ölüm, yalnızca mevcut yaşamı sona erdirmez; toplumun zaman üzerine yerleştirdiği yönelimi de keser. Sınavın taşıdığı “bundan sonra” vaadi gerçekleşemez hâle gelir. Başarı ihtimali, diploma, meslek, yetişkinlik ve toplumsal konum gibi geleceğe dönük bütün tasarılar bir anda kapanır. Kaza, toplumun kurduğu düzenli ilerleme estetiğini parçalayarak zamanın gerçekte hiçbir eşik tarafından güvence altına alınamayacağını açığa çıkarır.

Sınavın temel işlevlerinden biri, geleceği ölçülebilir ve dağıtılabilir göstermektir. Belirli sorulara verilen cevaplar puana, puan statüye, statü ise gelecekteki fırsatlara çevrilir. Böylece henüz var olmayan hayat, bugünkü performans üzerinden hesaplanabilir kılınır. Fakat teknenin batması, bu hesaplama zincirinin dışında kalan radikal rastlantıyı görünür hâle getirir. Öğrenci sınavı geçebilir, toplum onu bir sonraki aşamaya hazırlayabilir ve gelecek için bütün kurumsal işaretler kurulabilir; yine de zaman bu tasarıya uymak zorunda değildir.

Burada yaşanan ilk epistemik kriz, toplumsal zaman ile ontolojik zaman arasındaki farkın açığa çıkmasıdır. Toplumsal zaman yönlüdür: eğitim ilerler, öğrenci sınıf atlar, sınav verir ve geleceğe yaklaşır. Ontolojik zaman ise bu yönelime kayıtsızdır. Akışı insanın kurduğu hedeflere göre düzenlenmez. Kaza, sürekli zamanın içine yerleştirilen sınav, mezuniyet ve ilerleme eşiklerinin gerçekliğin zorunlu yapısı değil, toplumsal düzenleme araçları olduğunu gösterir.

Toplumlar bu eşikleri yalnızca pratik kolaylık için oluşturmaz. İnsan yaşamının belirsizliğini katlanılabilir hâle getirmek için de kullanır. Öğrenci ne zaman hangi aşamada bulunduğunu, neyi tamamladığını ve sırada ne olduğunu bilir. Gelecek sonsuz olasılıklar alanı olmaktan çıkarak eğitim basamaklarının belirlediği bir rota biçimini alır. Sınav bu rotanın kapısıdır. Kaza ise kapının geçilmesinin, kapının ardındaki dünyaya ulaşmayı garanti etmediğini gösterir.

Öğrenci kavramının kendisi de başlı başına bir geçiş statüsüdür. Öğrenci, tamamlanmış bir toplumsal kimliği temsil etmez; belirli bir kimliğe doğru biçimlenmekte olan kişidir. İnsan biyolojik olarak birey hâlinde doğsa da toplumsal anlamda değerleri, bilgisi, mesleki yönelimi ve kamusal rolü henüz kurulmamıştır. Okul, bu başlangıçtaki özneyi belirli yetenekler, disiplinler, değerler ve tanımlarla donatarak toplumsal bireye dönüştüren kurumlardan biridir.

Bu bağlamda özne ile birey arasında ayrım yapılabilir. Özne, deneyimin ve eylemin taşıyıcısı olarak vardır; fakat henüz kendisini belirli bir toplumsal form içinde tamamlamamıştır. Birey ise yalnızca tekil varlık değil, tanınabilir niteliklere, yönelime, sorumluluğa ve kimliğe sahip toplumsal kişidir. Eğitim, öznenin bu nitelikleri edinerek bireyleşmesini düzenleyen süreçtir. Öğrenci statüsü de iki uç arasında bulunan geçişli bir varlık biçimidir: Kişi artık biçimsiz başlangıç noktasında değildir, fakat olacağı kişi hâline de bütünüyle gelmemiştir.

Öğrenci bu yüzden askıda varlıktır. Kimliği tamamen yok değildir; fakat tamamlanmış da değildir. Geçmişten aldığı biçimlerle gelecekte kazanacağı konum arasında bulunur. Okul ona bilgi verirken aynı zamanda hangi becerilere sahip, hangi mesleğe uygun ve hangi toplumsal role hazır olduğunu belirler. Sınav ise bu oluşum sürecinin belirli aşamalarda doğrulandığı mekanizmadır. Öğrencinin ne olduğu değil, ne olmaya hazır bulunduğu ölçülür.

Kasai’deki kaza, tam da bu askı hâlinde gerçekleşmiştir. Öğrenciler sınavı bitirmiş, ancak sınavın üreteceği yeni kimliğe henüz geçmemiştir. Eski statü kapanmaya başlamış, yenisi ise daha kurulmamıştır. Ölüm, tamamlanmış bir kimliği sona erdirmekten farklı olarak, oluş hâlindeki bir varlığı kesmiştir. Kaybedilen yalnızca mevcut kişiler değil, henüz gerçekleşmemiş bireyleşme süreçleridir.

Bu nedenle öğrenci ölümleri özel bir ontolojik ağırlık taşır. Her ölüm gerçekleşmemiş gelecekleri yok eder; fakat öğrenci, toplumsal olarak doğrudan geleceğe yöneltilmiş bir statüdür. Onun bugünkü varlığı, büyük ölçüde ne olacağı üzerinden anlamlandırılır. Eğitimi, sınavları ve yolculukları gelecekteki konumuna hazırlık niteliğindedir. Öğrencinin ölümü, toplumun kendi geleceğini biçimlendirmek için kurduğu sürecin içeriden kesilmesi anlamına gelir.

İkinci epistemik kriz de burada doğar. Eğitim sistemi, öznenin aşamalı ve ölçülebilir biçimde bireyleşebileceği varsayımına dayanır. Belirli bilgi edinilir, sınavla doğrulanır ve kişi sonraki statüye geçer. Kaza ise bu düzenli oluş şemasına dışarıdan girerek sürecin hiçbir zaman tamamlanma garantisi taşımadığını gösterir. Bireyleşme, önceden belirlenmiş sonuca doğru zorunlu ilerleyiş değil, her anda kesilebilecek kırılgan bir geçiştir.

Teknenin kendisi de bu iki geçişin maddi taşıyıcısıdır. Öğrencileri nehrin bir kıyısından diğerine götürürken aynı anda sınavdan geleceğe, öğrencilikten yeni toplumsal konuma taşıyordu. Fakat taşıyıcı çöktüğünde yalnızca mekânsal ulaşım başarısız olmadı. Üzerine yüklenen sembolik yön de dağıldı. Toplumun “geri dönüş” olarak düzenlediği yolculuk, geleceğe varış yerine geçişin içinde yok oluşa dönüştü.

Nehirlerin birleşme noktasında gerçekleşen batış, bu açıdan neredeyse trajik bir yoğunluk taşır. Akışın iki kolunun birleştiği yerde, öğrencilerin zaman içindeki yönelimi kesilmiştir. Doğal akış devam ederken toplumsal akış sona ermiştir. Nehir, sınavın, eğitimin ve insan planlarının anlamına kayıtsız biçimde hareket etmeyi sürdürür. Zamanın ontolojik sürekliliği de aynı yapıdadır: Bireysel gelecekler sona erse bile zaman akmaya devam eder.

Kazanın sık rastlanan aşırı yükleme, zayıf güvenlik standartları ve yetersiz ulaşım altyapısı bağlamında meydana gelmesi, bu ontolojik krizin siyasal boyutunu ortadan kaldırmaz. Kongo’da karayolu eksikliği nedeniyle nehir ulaşımına bağımlılık yüksek, ahşap teknelerde aşırı yükleme ve güvenlik yetersizliği ise ölümcül kazaları tekrar eden bir yapıya dönüştürmektedir. Bu nedenle olay salt kader veya zamanın rastlantısı olarak görülemez; toplumsal olarak yönetilmeyen altyapının, toplumun yönetmeye çalıştığı gelecekleri kesmesi söz konusudur.

Toplum öğrencinin geleceğini sınavlarla düzenlerken onun eve güvenli biçimde dönmesini sağlayacak maddi koşulları kuramıyorsa, zamansal planlama ile altyapısal gerçeklik birbirinden kopmuş demektir. Eğitim sistemi geleceği sınıflandırır, fakat ulaşım sistemi bu geleceği taşıyamaz. Sınav öğrencinin bir sonraki aşamaya uygunluğunu ölçerken tekne, onu o aşamaya fiziksel olarak ulaştıramaz. Böylece kurumsal zamanın incelikli düzeni, en temel maddi taşıyıcının kırılganlığında çöker.

Kasai’de batan yalnızca bir tekne değildir. Sınavın geleceğe açtığı kapı, öğrenciliğin bireyleşmeye yönelen askıda varlığı ve toplumun zamanı eşiklerle denetleyebildiğine ilişkin inancı aynı anda yara almıştır. Olay, zamanın toplum tarafından yönlendirilebileceğini kabul ederken hiçbir toplumsal yönelimin ontolojik akışı güvence altına alamadığını gösterir.

Sınav geleceğe geçiş ritüelidir; öğrenci ise bu geçişi bedeninde taşıyan varlıktır. Teknenin batması, hem ritüeli hem taşıyıcısını keserek iki katmanlı bir yok oluş üretmiştir. Bir tarafta toplumun belirlediği zaman estetiği parçalanmış, diğer tarafta henüz tamamlanmamış bireyleşme süreçleri son bulmuştur. Zaman ilerlemeye devam etmiş, fakat öğrenciler için tasarlanmış gelecek onun içinden çekilmiştir.             

Niceliğin Refleksi

Bir salgına karşı ikinci tedavi merkezinin açılması, ilk anda doğrudan ilerleme görüntüsü üretir: Daha fazla yatak, daha fazla sağlık çalışanı, daha geniş izolasyon kapasitesi ve daha çok hastaya ulaşma imkânı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Ebola vakalarının hızla artması karşısında tedavi altyapısının genişletilmesi de pratik açıdan zorunlu bir adımdır. Temmuz 2026’nın ilk günlerinde doğrulanmış vaka sayısı 1.700’ü, ölüm sayısı ise 580’i aşmış; Dünya Sağlık Örgütü salgının hâlâ genişleme evresinde olduğunu açıklamıştır. Üstelik salgına yol açan Bundibugyo türü için henüz onaylanmış bir aşı veya kesinleşmiş tedavi bulunmaması, müdahalenin temel sınırını oluşturmaktadır.

İkinci merkezin anlamı bu nedenle yalnızca sağlık kapasitesinin artırılmasıyla sınırlı değildir. Burada daha genel bir epistemik refleks görünür hâle gelir: Bir sistem niteliksel düzeyde kesin çözüm üretemediğinde, niceliği yoğunlaştırarak üstünlük sağlamaya çalışır. Hastalığı ortadan kaldıracak kesin bir tedavi henüz mevcut değilse daha fazla merkez açılır; bulaş zinciri bütünüyle çözülemiyorsa daha çok temaslı izlenir; tek bir müdahale yeterli değilse müdahale noktalarının sayısı artırılır. Nitel dönüşümün gerçekleştirilemediği yerde nicel genişleme, sistemin elindeki temel cevap hâline gelir.

Nitelik ile nicelik aynı soruna verilen iki farklı yanıt biçimidir. Nitelik, bir şeyin ne olduğunu ve nasıl işlediğini değiştirmeye yönelir. Etkili bir ilaç geliştirmek, virüsün bedendeki hareketini durdurmak veya hastalığın ölümcüllüğünü kökten azaltmak niteliksel müdahalelerdir; çünkü sorunun yapısına dokunurlar. Nicelik ise mevcut müdahale biçimini değiştirmeden onun sayısını, yoğunluğunu veya kapsamını artırır. İkinci bir tedavi merkezi açıldığında Ebola’nın biyolojik niteliği değişmez; aynı sınırlı mücadele yöntemi daha geniş bir alanda uygulanabilir hâle gelir.

Bu ayrım, nicel artışın değersiz olduğu anlamına gelmez. Salgın sırasında tek bir merkezin kapasitesini aşan hasta sayısı, yeni tesisleri doğrudan yaşamsal hâle getirir. İzolasyon alanının genişlemesi bulaş ihtimalini azaltabilir, sağlık hizmetine erişimi hızlandırabilir ve mevcut tedavilerin daha fazla hastaya ulaşmasını sağlayabilir. Ancak nicel başarı ile nitel çözüm birbirine karıştırıldığında, kapasite artışı hastalığa karşı kurulan gerçek üstünlüğün yerine geçmeye başlar.

İkinci merkezin açılması, sistemin güçlendiğini gösterirken aynı anda ilk merkezin ve mevcut sağlık düzeninin yetersiz kaldığını da ilan eder. Niceliğin artması burada hem cevap hem itiraftır. Daha fazla merkeze ihtiyaç duyulması, tehdidin mevcut örgütlenme biçimini aştığını kanıtlar. Sistem büyür; çünkü sorun küçülmemiştir. Kapasite artışı zafer görüntüsü üretirken aslında karşılaşılan yetersizliğin maddi kaydını taşır.

Nicelik bu nedenle çoğu zaman eksik niteliğin telafi mekanizmasıdır. Bir yöntem sorunu bütünüyle çözemiyorsa aynı yöntem daha fazla noktada uygulanır. Bir güvenlik birimi yeterli değilse personel sayısı artırılır; eğitim kalitesi yükseltilemiyorsa okul veya ders saati çoğaltılır; bilgi derinleştirilemiyorsa veri miktarı büyütülür. Sistem, yapısal dönüşüm gerçekleştiremediğinde mevcut formunu çoğaltarak etkili olmaya çalışır. Sayısal yoğunluk, nitel yetersizliğin çevresine örülen koruyucu bir tabakaya dönüşür.

Ebola mücadelesinde bu refleks daha sert görünür; çünkü nicelik artışı yalnızca kurumsal tercih değil, biyolojik yayılmanın dayattığı zorunluluktur. Vaka sayısı çoğaldıkça yatak, merkez, personel ve koruyucu ekipman sayısı da artırılmalıdır. Salgının niceliği, mücadele aygıtını kendi biçimine benzemeye zorlar. Virüs daha çok bedene yayıldıkça sağlık sistemi daha çok müdahale noktası üretir. Tehdit çoğalarak ilerler; kurum da çoğalarak karşılık verir.

Böylece mücadele niteliksel üstünlükten çok niceliksel denge arayışına dönüşür. Sağlık sistemi virüsü tek bir kesin müdahaleyle durduramıyorsa onun yayılma hızına merkez, personel ve izolasyon kapasitesiyle yetişmeye çalışır. Amaç hastalığın niteliğini değiştirmekten önce onun oluşturduğu hasta kitlesini yönetilebilir sınırlar içinde tutmaktır. Salgın ortadan kaldırılmaz; sınıflandırılır, bölümlere ayrılır ve farklı merkezlere dağıtılır.

Tedavi merkezi bu bağlamda yalnızca iyileştirme mekânı değildir. Hastalığın toplumsal dolaşımdan ayrıldığı, görünür hâle getirildiği ve sayılabilir birimlere dönüştürüldüğü epistemik merkezdir. Hasta, merkeze alındığında yalnızca tıbbi bakım görmez; vaka olarak kaydedilir, temasları izlenir, hastalığın ilerleyişi ölçülür ve salgın hakkındaki bilgiye dâhil edilir. Merkez sayısının artması, müdahale kapasitesi kadar bilme kapasitesini de genişletir.

Niceliğin yoğunlaştırılması böylece epistemik bir üstünlük arayışıdır. Hastalık hakkında niteliksel kesinlik bulunmadığında sistem daha fazla veri, daha fazla gözlem ve daha fazla vaka kaydı üretir. Tek tek hastalardan toplanan bilgiler, bilinmeyen virüs biçiminin anlaşılmasını sağlayacak birikime dönüştürülür. Bundibugyo türüne karşı deneysel tedavilerin klinik çalışmalarda denenmeye başlanması da bu geçişi gösterir: Başlangıçta yalnızca hastaları barındıran merkezler, giderek yeni bir tedavi niteliğinin üretileceği araştırma alanlarına dönüşmektedir.

Yine de daha fazla veri, otomatik olarak daha doğru bilgi anlamına gelmez. Nicelik yalnızca belirli bir teorik ve kurumsal düzen içinde niteliğe dönüşebilir. Binlerce vaka kaydedilebilir; fakat bulaş yolları doğru analiz edilmiyor, sağlık çalışanları ücretlerini alamıyor veya bölgesel çatışmalar hastalara erişimi engelliyorsa veri birikimi etkili müdahale üretmeyebilir. Temmuz 2026’da Ebola müdahale çalışanlarının ödenmeyen ücretler nedeniyle tedavi merkezleri önünde protesto düzenlemesi, altyapının sayısal büyümesiyle kurumsal niteliğin aynı hızda gelişmediğini gösterdi.

İkinci merkez bu nedenle iki farklı biçimde okunabilir. Bir taraftan salgına karşı daha geniş ve zorunlu bir savunma hattıdır. Diğer taraftan, mevcut müdahale biçiminin hastalığın yayılmasını niteliksel olarak durduramadığının göstergesidir. Sistem yeni bir çözüm üretmeden önce var olan çözümü çoğaltır. Büyüme, hem dayanıklılığın hem de yetersizliğin işaretidir.

Niceliksel çoğalma çoğu zaman zaman kazanır. Hastalığı ortadan kaldırmasa bile hastaları izole eder, sağlık sisteminin çökmesini geciktirir ve bilimsel araştırmanın sonuç üretmesine alan açar. Bu açıdan nicelik, niteliğin rakibi değil, onun oluşması için gereken geçici taşıyıcıdır. İkinci tedavi merkezi kesin çözüm değildir; fakat kesin çözüm geliştirilene kadar ölüm ve bulaş arasına yerleştirilen ek bir direnç katmanıdır.

Sorun, geçici telafinin kalıcı çözüm gibi sunulmasıyla başlar. Merkezlerin sayısı arttıkça mücadele güçlü görünebilir; oysa vaka ve ölüm sayıları aynı hızla yükseliyorsa kurumsal büyüme hastalığa üstünlük kurulduğunu değil, onun temposuna cevap verilmeye çalışıldığını gösterir. Niceliksel genişleme başarının değil, bazen başarısızlığın yönetilebilir kılınmasıdır.

Kongo’daki ikinci Ebola tedavi merkezi, bu nedenle tek yönlü bir ilerleme simgesi değildir. Niteliksel çözümün henüz üretilemediği yerde niceliğin yoğunlaştırılmasıdır. Sağlık sistemi hastalığın yapısını değiştiremediği için ona karşı daha fazla alan, daha fazla personel ve daha fazla müdahale noktası kurar. Nicelik burada zayıflığın karşıtı değil, zayıflığın örgütlenmiş cevabıdır.

Salgınla mücadelede gerçek eşik, üçüncü veya dördüncü merkezin açılması değil, merkezlere duyulan ihtiyacı azaltacak niteliksel dönüşümün gerçekleşmesidir. Etkili tedavi, güvenilir aşı, hızlı tanı ve bulaş zincirini kıran kurumsal düzen ortaya çıktığında sayısal genişleme yerini yapısal üstünlüğe bırakabilir. O zamana kadar her yeni merkez iki şeyi aynı anda söylemeye devam edecektir: Mücadele büyümektedir, çünkü sorun hâlâ çözülememiştir.                                                                                          

Ödünç Barış

Barış, kendi kendini taşıyamadığı anda hâlâ barış mıdır? Somali’de Afrika Birliği Destek ve İstikrar Misyonu’nun finansman krizi, bu soruyu soyut bir siyaset felsefesi problemi olmaktan çıkarıp doğrudan güvenlik düzeninin merkezine yerleştiriyor. Yaklaşık 12 bin personelden oluşan AUSSOM, Somali hükümetinin El Şebab karşısındaki kırılgan konumunu destekliyor; fakat misyonun gıda, yakıt, ulaşım ve sağlık hizmetleri gibi temel lojistik ihtiyaçları büyük ölçüde Birleşmiş Milletler desteğine bağlı. ABD’nin 2027’den itibaren yaklaşık 500 milyon dolarlık BM lojistik desteğini artık desteklemeyeceğini bildirmesi, misyonun yalnız bütçesini değil, varlık koşulunu da tehdit ediyor. Afrika Birliği, kararın operasyonel sürdürülebilirliği ciddi biçimde riske attığını belirtirken, alternatif finansman bulunamaması hâlinde misyonun kapanabileceği uyarıları yapılıyor.

Burada finansman teknik bir ayrıntı değildir. Hangi düzenin gerçekten Somali’ye ait olduğu sorusunu açığa çıkaran ontolojik göstergedir. Bir siyasal düzen kendi güvenliğini, kaynaklarını ve devamlılık nedenini kendi içinden üretebildiği ölçüde kendisine aittir. Dışarıdan asker, para, yakıt ve lojistik desteğiyle ayakta tutulan yapı ise mevcut olabilir; fakat kendi kendisinin nedeni değildir. Varlığı, kendi iç örgütlenmesinden çok dış aktörlerin desteğini sürdürme iradesine bağlıdır.

Taşınan düzen ile doğan düzen aynı şey değildir. Taşınan düzen, toplumun üzerine yerleştirilmiş bir taşıyıcı sistem sayesinde çalışır. Dış destek çekildiğinde, düzenin altında kendi ağırlığını kaldırabilecek yeterli kurumsal temel bulunmadığı açığa çıkar. Doğan düzen ise dış yardımı bütünüyle reddetmek zorunda değildir; fakat aldığı desteği zamanla kendi kapasitesine dönüştürür. Dışarıdan gelen kaynak, yerel kurumların yerine geçmekten çıkar ve onların kendi kendilerini yeniden üretmesine hizmet eder.

Somali’deki temel kriz, yirmi yılı aşan uluslararası askerî ve mali desteğin kalıcı bir iç güvenlik nedeni üretmekte zorlanmış olmasıdır. Afrika Birliği misyonları zaman içinde ad ve yapı değiştirmiş, Somali ordusu çeşitli eğitim ve donanım programlarıyla desteklenmiş, ABD hava saldırıları ve istihbarat kapasitesi sağlamış, Avrupa Birliği finansman katkısında bulunmuştur. Buna rağmen El Şebab geniş bölgelerde varlığını korumakta, devletin ülke genelindeki egemenliği parçalı kalmakta ve güvenlik geçişi sürekli ertelenmektedir. AUSSOM’un 1 Ocak 2025’te başlaması da bu uzun geçiş sürecinin yeni aşamasıdır.

Dışarıdan sağlanan barış, ilk anda gerçek barışla aynı görünümü üretebilir. Yollar açık tutulur, hükümet kurumları korunur, askerî üsler işletilir ve silahlı grupların ilerleyişi sınırlandırılır. Gündelik hayatın belirli alanlarında düzen gerçekten de sağlanır. Fakat bu düzenin görünüşü ile ontolojik kaynağı aynı değildir. Sokakta çatışmanın bulunmaması, çatışmasızlığı üreten yapının topluma ait olduğu anlamına gelmez. Sessizlik dış güç tarafından korunuyorsa barış yerel bir kapasiteden çok dışsal bir hizmet hâline gelir.

Barışın gerçekliği yalnızca çatışmanın yokluğuyla ölçülemez. Çatışmasızlığın hangi neden tarafından üretildiği de önemlidir. Bir düzen, yabancı askerlerin varlığı sona erdiğinde hemen çökecekse barışın nedeni toplumun kendi kurumları değil, geçici dış engellemedir. Şiddet ortadan kaldırılmamış; daha güçlü bir kuvvet tarafından bastırılmıştır. Bu durumda barış, toplumun iç ilişkilerinden doğan olumlu bir düzen olmaktan çok, çatışmanın dışarıdan askıya alınmasıdır.

Somali’de AUSSOM’un varlığı bu askıya alma işlevini taşır. Misyonun askerleri yalnızca El Şebab’la savaşmaz; Somali devletinin henüz dolduramadığı güvenlik boşluklarını da kapatır. Üslerin işletilmesi, lojistik hatların korunması ve stratejik bölgelerin savunulması, devletin kendi başına gerçekleştirmesi gereken egemenlik işlevleridir. Dış misyon bu işlevleri üstlendikçe devletin varlığı korunur; fakat aynı zamanda devletin yetersizliği de kalıcı biçimde örtülebilir.

Dış desteğin paradoksu burada ortaya çıkar. Yardım, düzenin çökmesini önler; fakat çöküş ihtimalini sürekli ertelediği için düzenin kendi taşıyıcılarını üretme zorunluluğunu da azaltabilir. Yerel kurumlar bütünüyle güçlenmeden dış destek devam ettiğinde bağımlılık geçici bir aşama olmaktan çıkarak sistemin çalışma biçimine dönüşür. Barış artık dış desteğin iç kapasiteye çevrildiği süreç değil, desteğin kesilmemesini gerektiren kalıcı durum hâline gelir.

ABD’nin finansmanı durdurma gerekçeleri de bu çelişkiye işaret ediyor. Washington, Somali yönetiminin iç siyasi çekişmeleri aşamadığını, ülkeyi birleştiremediğini ve El Şebab’ı yenmekte yeterli ilerleme sağlayamadığını savunuyor. ABD, AUSSOM’un görev süresinin uzatılmasına doğrudan karşı çıkmamakla birlikte, BM üzerinden sağlanan operasyonel desteği sürdürmek istemiyor. Başka bir ifadeyle misyonun hukuki varlığına izin verirken maddi varlık koşullarını finanse etmeyi reddediyor.

Bu ayrım, kurumların biçimsel varlığı ile gerçek varlığı arasındaki farkı gösterir. Bir misyon kâğıt üzerinde yetkilendirilebilir, görev süresi uzatılabilir ve binlerce personele sahip olabilir. Fakat yakıt, yiyecek, ulaşım ve tıbbi destek olmadan hareket edemiyorsa hukuki varlığı ontolojik yeterlilik taşımaz. Kurumun adı vardır, fakat kendi varlığını gerçekleştirecek maddi neden yoktur.

Aynı durum Somali devletine de uygulanabilir. Devlet uluslararası olarak tanınır, hükümeti ve ordusu bulunur, fakat güvenliğinin temel unsurları dışarıdan sağlanıyorsa egemenlik biçimsel düzeyde tamamlanmış, maddi düzeyde askıda kalmış olur. Egemenlik yalnızca hukuki tanınma değil, düzenin nedenini kendi içinde üretme kapasitesidir. Bir devlet kendi güvenliğini tamamen başkalarının bütçe kararlarına bağlı olarak sürdürebiliyorsa, egemenliği kendi toprağında bulunur fakat nedeni dışarıdadır.

Ödünç alınmış düzenin en belirgin özelliği, desteğin çekilmesiyle aniden görünür hâle gelmesidir. Dış kaynak akarken bağımlılık sıradan işleyişin içinde kaybolur. Misyon çalışır, askerler konuşlanır ve devlet ayakta kalır. Finansman kesildiğinde ise düzenin kendisine ait olduğu sanılan işlevlerin aslında dışarıdan taşındığı anlaşılır. Kriz yeni bir zayıflık yaratmaz yalnızca; daha önce var olan zayıflığın üzerindeki örtüyü kaldırır.

Burada dış desteği bütünüyle gayrimeşru görmek de hatalı olur. Somali gibi onlarca yıllık iç savaş, parçalanmış kurumlar ve güçlü silahlı örgütlerle karşı karşıya olan bir ülkede uluslararası yardım, kitlesel şiddeti sınırlayan gerçek bir işlev görür. Desteğin çekilmesi kısa vadede yerel özerklik değil, daha büyük güvenlik boşluğu ve El Şebab’ın ilerleyişi sonucunu doğurabilir. Sorun dış yardımın varlığı değil, onun yerel bir güvenlik kapasitesine dönüştürülememesidir.

Bir düzen dışarıdan doğabilir; fakat gerçek olabilmesi için taşıyıcısını zamanla içselleştirmesi gerekir. Eğitim verilen askerler kalıcı bir komuta düzenine, sağlanan kaynaklar sürdürülebilir bütçeye, dış lojistik yerel tedarik kapasitesine ve askerî kazanımlar işleyen yönetime çevrilmelidir. Dış destek yalnızca kendisini tekrar üretiyorsa, yani her yıl yeni finansman talebi olmadan sistem ayakta kalamıyorsa, düzen desteği kendi içine dönüştürmemiş demektir.

Somali’de barışın kırılganlığı, çatışmanın yalnızca askerî olmamasından da kaynaklanır. El Şebab’ın varlığı güvenlik boşlukları kadar siyasal parçalanma, yerel yönetim sorunları, kurumsal güvensizlik ve ekonomik kırılganlıklarla bağlantılıdır. Askerî misyon saldırıları engelleyebilir, fakat devlet ile toplum arasındaki bağı kendi başına kuramaz. Dış asker düzeni korur; ancak düzenin meşruiyetini üretemez. Meşruiyet ise ithal edilemeyen bir nedendir.

Barışın kendini taşıması, yalnızca yerel ordunun yabancı askerlerin yerini alması anlamına gelmez. Toplumun güvenliği devletin meşru işlevi olarak kabul etmesi, yerel aktörlerin merkezî düzenle ilişki kurması ve şiddet dışı siyasal kanalların işler hâle gelmesi gerekir. Aksi takdirde dış güç çekildiğinde boşluğu yalnız askerî yetersizlik değil, siyasal bağ eksikliği doldurur.

Taşınan düzenin kırılganlığı tam da burada yatar: Destek, sonucu üretir fakat sonucun nedenini üretemez. Güvenlik sağlanır, ancak güvenliği sürekli kılacak toplumsal ve kurumsal zemin aynı hızda oluşmaz. Böylece düzen var olur fakat doğmaz. Yaşar, fakat kendi kendisini yeniden üretemez.

AUSSOM finansman krizi bu nedenle yalnızca kimin ne kadar ödeme yapacağı tartışması değildir. Somali’deki barışın hangi ölçüde yerel, hangi ölçüde dışarıdan taşınmış olduğunu sınayan ontolojik bir testtir. Eğer misyonun lojistik desteği sona erdiğinde bütün güvenlik yapısı çözülüyorsa, yıllardır korunmakta olan düzen kendi nedenini henüz kendi içine yerleştirememiş demektir.

Gerçek barış, dış desteğin hiç bulunmadığı barış değildir. Dış desteği zamanla gereksizleştirebilen barıştır. Yardımı kendi kurumlarına, bilgisini kendi kapasitesine ve geçici güvenliği kalıcı siyasal düzene dönüştürebilen toplum, taşınan düzeni doğan düzene çevirir. Bunu yapamayan yapı ise destek sürdüğü sürece mevcut, destek çekildiğinde yoktur.

Somali’nin karşısındaki temel sorun da budur. ABD’nin kararı misyonun sonunu getirmese bile, düzenin maddi nedeninin nerede bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Barış Somali’de görünmektedir; fakat onu taşıyan yakıt, para ve lojistik irade büyük ölçüde dışarıdadır. Kendi yokluğunda var olamayan her düzen, ontolojik olarak henüz tam anlamıyla kendisinin değildir.                                                                 

Geleceğin Eksilmesi

Sudan’daki savaşın çocuklar üzerindeki etkisi artık yalnızca insani krizin yan sonucu değil, çatışmanın merkezî sonuçlarından biri hâline gelmiş durumda. UNICEF’in Temmuz 2026 verilerine göre yılın ilk altı ayında en az 330 çocuk öldürüldü ya da yaralandı; vakaların yaklaşık yüzde 60’ı drone saldırılarıyla bağlantılıydı. Darfur ve Kordofan en ağır kayıpların yaşandığı bölgeler arasında yer alırken, yalnızca Kuzey Kordofan’da mayıs ayından bu yana en az 18 çocuk öldü, 17’den fazlası yaralandı. Okulların, sağlık merkezlerinin, su sistemlerinin, pazarların ve evlerin de saldırılardan zarar görmesi, çocukların yalnızca doğrudan şiddetle değil, yaşamı mümkün kılan bütün çevrenin çöküşüyle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.

Bir çocuğun ölümü, her insan ölümünde bulunan mevcut yaşam kaybını aşan farklı bir ontolojik kırılma üretir. Bunun nedeni çocuğun yetişkinden daha değerli ya da daha gerçek olması değildir. Çocuk, varlığın henüz tamamlanmamış, kendisini geleceğe doğru açmakta olan kipidir. Onun kimliği, yetenekleri, ilişkileri ve toplumsal konumu bütünüyle belirlenmemiştir; varlığı büyük ölçüde gerçekleşmeyi bekleyen imkânlardan oluşur. Şiddet çocuğa yöneldiğinde yalnızca şimdi var olan bedeni ortadan kaldırmaz, bu bedende yoğunlaşmış henüz gerçekleşmemiş varlık biçimlerini de keser.

Varlık hiçbir zaman yalnızca bulunduğu anda mevcut değildir. Canlı varlık kendisini büyüme, dönüşme, üreme, öğrenme ve başkalarına aktarılma yoluyla gelecekte yeniden üretir. İnsan varlığı da mevcut bireylerin toplamı olarak kalmaz; dilini, bilgisini, değerlerini, hafızasını ve toplumsal ilişkilerini yeni kuşaklar aracılığıyla sürdürür. Çocuk bu sürekliliğin biyolojik sonucu olmanın ötesinde, varlığın kendisini henüz belirlenmemiş biçimlerde yeniden kurabileceği ontolojik açıklıktır.

Dolayısıyla çocuk “insan türünün geleceği” biçimindeki sıradan sloganla sınırlanamaz. Bu ifade çocuğu gelecekte yetişkin olacak yararlı bir insan, iş gücü, yurttaş veya toplumsal devamlılığın aracı olarak düşünme tehlikesi taşır. Oysa çocuğun ontolojik anlamı, ileride belirli bir işleve sahip olmasından önce gelir. Çocuk, varlığın mevcut biçimine kapanmadığını, henüz başka türlü gerçekleşme kapasitesi taşıdığını gösterir. Onun varlığı, dünyanın tamamlanmış olmadığının canlı kanıtıdır.

Yetişkin, belirli bir yaşam öyküsünü, kimliği ve toplumsal konumu büyük ölçüde kazanmıştır. Geleceği yine açıktır; fakat geçmiş tarafından daha yoğun biçimde belirlenmiştir. Çocukta ise belirlenmemişlik daha geniştir. Hangi düşünceleri geliştireceği, hangi ilişkileri kuracağı, hangi bilgi ve üretim biçimlerini ortaya çıkaracağı bilinmez. Bu belirsizlik eksiklik değil, ontolojik çoğulluktur. Çocuk henüz tek bir geleceğe indirgenmemiş çok sayıda imkânın taşıyıcısıdır.

Çocuk ölümü bu nedenle yalnızca gerçekleşmiş bir bireyi ortadan kaldırmaz; gerçekleşme sırasına hiç giremeyecek olasılıklar alanı yaratır. Öğrenilmeyecek bilgiler, kurulmayacak ilişkiler, söylenmeyecek sözler ve başkalarının hayatında meydana gelmeyecek etkiler aynı anda yok olur. Şiddet, mevcut varlığa müdahale ederken varlığın henüz mevcut olmayan uzantılarını da keser. Ölüm şimdi gerçekleşir, fakat etkisi geleceğin içeriğini eksiltir.

Sudan’daki çocuk kayıpları bu anlamda sayısal bir bilanço olarak görülemez. “330 çocuk öldü veya yaralandı” ifadesi, ölçülebilir bir insani kayıp sunar; fakat her sayının içinde henüz oluşmamış farklı yaşam çizgileri bulunur. Çocukların bir bölümünün okulda, evde, pazarda ya da suya ulaşmaya çalışırken saldırıya uğraması, savaşın yalnızca mevcut askerî hedefleri değil, toplumun geleceğe açılan gündelik alanlarını da tükettiğini gösterir. Drone saldırılarının çocuk kayıplarındaki yüksek payı, şiddetin cephe sınırlarından çıkarak yaşamın bütün mekânlarına yayılmasını daha da görünür kılar.

Çocuk, varlığın kendi devamlılığını kurduğu ontolojik düğüm noktasıdır; çünkü biyolojik, toplumsal ve epistemik süreklilik onda birleşir. Biyolojik açıdan yeni kuşağın üyesidir. Toplumsal açıdan dilin, değerlerin, kurumların ve ortak hafızanın yeni taşıyıcısıdır. Epistemik açıdan ise mevcut bilgiyi yalnızca devralacak değil, onu dönüştürerek yeni bilgi ihtimalleri üretecek öznedir. Çocuk ölümü bütün bu hatları tek bir bedende keser.

Bu kesinti özellikle savaş ortamında kolektif bir boyut kazanır. Tek tek çocukların öldürülmesi yalnızca ailelerin geleceğini değil, bütün bir toplumun kendisini yeniden kurabilme kapasitesini azaltır. Okullar yıkıldığında eğitim zinciri, sağlık merkezleri vurulduğunda bedensel devamlılık, yerinden edilme arttığında toplumsal hafıza ve yerel aidiyet kesintiye uğrar. Çocuk hayatta kalsa bile sürekli korku, açlık, yaralanma ve yerinden edilme içinde büyüdüğünde geleceğin ontolojik açıklığı giderek daralır.

Şiddet bu nedenle yalnız öldürme üzerinden işlemez. Çocuğun yaşayabileceği dünyanın koşullarını ortadan kaldırmak da geleceğe yönelmiş şiddettir. Bir su sistemi vurulduğunda henüz hasta olmayan çocukların yaşam ihtimali azaltılır. Bir okul yıkıldığında yalnız bugünkü ders durmaz; ileride edinilecek bilgi ve kurulacak bireysellik sınırlandırılır. Bir aile göçe zorlandığında çocuk, bedensel olarak hayatta kalabilir; fakat geleceğini kuracağı dilsel, kültürel ve mekânsal düzen parçalanır.

Burada varlığın kendini yeniden üretme ilkesiyle şiddet arasında doğrudan bir karşıtlık oluşur. Yaşam çoğaltır, bağ kurar, aktarır ve dönüşür. Şiddet ise bu aktarım zincirlerini keser. Çocuğa yöneldiğinde yıkım daha yoğun hâle gelir; çünkü hedef yalnızca oluşmuş yapı değil, oluşma kapasitesidir. Şiddet tamamlanmış bir varlığı sona erdirmekle kalmaz, tamamlanma ihtimalini de ortadan kaldırır.

Ölüm mevcut varlığı yok eder; çocuk ölümü ise varlığın gelecekte kuracağı kendisini eksiltir. Buradaki “gelecekteki kendilik”, önceden belirlenmiş tek bir yaşam değildir. Tam tersine, artık asla bilinmeyecek çoğul imkânlardır. Çocuğun ne olacağı bilinmediği için kayıp tam olarak hesaplanamaz. Yetişkinin yaşamında gerçekleşmiş nitelikler üzerinden yas tutulabilir; çocukta ise yas, aynı zamanda bilinmeyen ve hiçbir zaman bilinemeyecek olana yönelir.

Bu nedenle çocuk ölümü epistemik bir boşluk da yaratır. Kaybedilen geleceğin içeriği bilinemediği için şiddetin gerçek büyüklüğü sayısal olarak ölçülemez. Kaç çocuğun öldüğü hesaplanabilir; fakat onların yaşayarak dünyada üreteceği etkiler hesaplanamaz. Şiddet yalnızca bilinen varlığı değil, bilinme ihtimali bulunan geleceği de ortadan kaldırır. Ölüm, kendisiyle birlikte kendi kaybının tam olarak kavranabilme imkânını da yok eder.

Savaşın çocuklara yönelmiş etkisi burada biyolojik yok oluşla ontolojik yoksullaşmayı birleştirir. Toplum nüfus kaybeder; fakat bundan daha fazlası gerçekleşir: Gelecekte ortaya çıkabilecek farklılık, yenilik ve dönüşüm kapasitesi azalır. Aynı siyasal düzen, aynı travma ve aynı şiddet döngüsü yeni kuşakların imkân alanını kuşattıkça toplum geleceğe doğru açılmak yerine geçmişteki çatışmayı yeniden üretmeye başlar.

Çocukların korunması bu nedenle yalnızca savunmasız bireylerin korunması değildir. Varlığın kendi devamlılığını serbestçe kurabilme hakkının korunmasıdır. Çocuklar savaşın dışında bırakılmadığında, toplum yalnız bugünkü nüfusunu değil, başka bir gelecek kurabilme ihtimalini de kaybeder. Şiddet ne kadar uzun sürerse gelecek o kadar fazla geçmişin zorunlu tekrarına dönüşür.

Sudan’daki savaşta çocukların artan ölçüde öldürülmesi ve yaralanması, çatışmanın yalnız mevcut iktidar, toprak ve askerî üstünlük üzerine yürütülmediğini gösterir. Savaş, bilerek ya da sonuçları itibarıyla, ülkenin gelecekte kendisini yeniden kuracağı ontolojik malzemeyi tüketmektedir. Her çocuk kaybı, bugünden eksilen bir hayat kadar, geleceğin yapısından çıkarılan bir imkândır.

Çocuğa yönelen şiddet bu yüzden yaşama karşı işlenmiş sıradan bir şiddet türü değildir. Varlığın kendi sınırlarını aşma, kendisini yeni biçimlerde sürdürme ve henüz var olmayanı var etme ilkesine yönelir. Sudan’da öldürülen çocuklarla birlikte yalnız insanlar kaybolmamakta; varlığın geleceğe doğru kendisini çoğaltacağı yollar da tek tek kapanmaktadır.                                                                                    

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow