Çatışma Üzerine: Antagonizmanın Ontolojik Geri-Yüklenimi

Çatışmayı iki bağımsız nedenselliğin savaşı olarak değil, tek belirlenim alanındaki gerçek karşıtlığın zihinde semantik olarak nesneleşmesi üzerinden yeniden kuran özgün bir ontolojik model.

1. Çatışmanın Nedensel Temeli

1.1. Conatus ve Tamamlanma Çizgilerinin Kesişmesi

Çatışmanın en yalın görünümü, iki ayrı yönelimin aynı gerçeklik alanında kendi sürekliliklerini korumaya çalışırken birbirlerinin tamamlanma koşullarına müdahale etmesiyle ortaya çıkar. Her yönelim, yalnızca mevcut durumunu muhafaza eden durağan bir varoluş biçimi değildir; kendi hareketini sürdürmeye, sahip olduğu kudreti korumaya ve başladığı nedensel hattı belirli bir sonuca ulaştırmaya eğilimlidir. Bu nedenle herhangi bir varlığın hareketi, yalnızca bulunduğu noktadaki fiziksel veya psikolojik durumuyla değil, henüz tamamlanmamış bir devam çizgisiyle birlikte düşünülmelidir. Yönelim, kendi içinde bir süreklilik talebi taşır: başlamış olan hareket devam etmek, kurulmuş olan düzen korunmak, etkinleşmiş olan kuvvet kendi etkisini sonuçlandırmak ister. Çatışmanın ilk koşulu da tam olarak burada belirir; aynı alan içinde birden fazla tamamlanma çizgisi bulunduğunda, bu çizgilerin birbirlerinden bütünüyle bağımsız kalmaları garanti değildir. Birinin devamı diğerinin gerçekleşme koşullarını daralttığı anda, basit eşzamanlılık antagonistik bir ilişkiye dönüşür.

Hobbesçu conatus kavramı bu ilk yapıyı açıklamak için güçlü bir başlangıç noktası sunar. Conatus, varlığın yalnızca edilgin biçimde sürmesi değil, kendi hareketini devam ettirme eğilimi olarak düşünüldüğünde, çatışma da birbirinden bağımsız nesnelerin rastlantısal temasından daha derin bir anlam kazanır. Her conatus kendi yönünü korumaya, hareketini sürdürmeye ve karşılaştığı dirençleri aşmaya yöneldiği için, başka bir conatus onun yoluna girdiğinde karşılaşma artık nötr değildir. A’nın kendi hareketini sürdürmesi B’nin hareket alanını daraltabilir; B’nin kendi çizgisini koruması ise A’nın tamamlanmasını engelleyebilir. Burada her iki taraf da kendi açısından pozitif bir yönelim taşırken, karşı taraf açısından negatif bir koşula dönüşür. Aynı kuvvet, kendi içinde süreklilik üreten bir etken, diğerinin perspektifinden kesinti yaratan bir engel hâline gelir. Çatışmanın yüzeysel biçimi tam da bu simetrik terslenmeden doğar: her taraf kendi devamını olumlu, karşı tarafın müdahalesini ise bozucu olarak deneyimler.

Tamamlanma çizgisi kavramı, çatışmayı yalnızca fiziksel çarpışmaya indirgememek açısından belirleyicidir. Bir bedenin hareketi, bir iradenin amacı, bir kurumun çıkarı, bir organizmanın yaşamsal düzeni veya bir düşüncenin uygulamaya geçirilme eğilimi aynı yapısal şema içinde değerlendirilebilir. Ortak nokta, her birinin mevcut durumdan belirli bir sonraki duruma doğru uzanan nedensel bir yön taşımasıdır. Yönelim tamamlanmadan önce kesildiğinde, engellenen şey yalnızca anlık hareket değildir; hareketin içinde taşınan olası sonuç dizisidir. Dolayısıyla çatışma, iki varlığın aynı anda aynı yerde bulunmasından değil, onların gelecek durumlarının birbirleriyle bağdaşmamasından doğar. A’nın kendi çizgisini tamamlayabilmesi, B’nin kendi çizgisini tamamlamasını imkânsızlaştırıyorsa, karşıtlık şimdiki temasın ötesinde, iki nedensel devamlılığın olası sonuçları arasında kurulmuştur.

Buradaki “egemenlik iddiası” hukuki veya bilinçli bir talep anlamında anlaşılmamalıdır. Bir taşın hareketi, bir hayvanın kaçışı veya iki fiziksel kuvvetin karşıt yönlerde işlemesi bilinçli bir egemenlik istemi içermez; buna rağmen her hareket kendi etkisel sürekliliğini fiilen dayatır. Bir nedensel yönelim, gerçekleştiği ölçüde başka olasılıkları dışarıda bırakır. A’nın belirli bir durumda gerçekleşmesi, aynı koşullar altında A ile bağdaşmayan B’nin gerçekleşmemesi anlamına gelir. Bu nedenle egemenlik, burada iradi bir hükmetme isteğinden çok, her nedensel sürecin kendi gerçekleşmesiyle birlikte alternatif gerçekleşme çizgileri üzerinde zorunlu bir seçicilik yaratmasıdır. Çatışmanın ilk biçimi de bu seçiciliğin iki ayrı merkezde aynı anda etkinleşmesiyle görünür hâle gelir.

Conatus üzerinden bakıldığında çatışmanın temelinde kötücüllük, saldırganlık veya bilinçli düşmanlık bulunması gerekmez. İki yönelim yalnızca kendi sürekliliklerini korudukları için birbirlerine engel olabilir. Dolayısıyla antagonizma, psikolojik niyetlerden önce gelen daha genel bir yapıdır. Bir organizmanın yaşamını sürdürmesi başka bir organizmanın kaynak erişimini sınırlandırabilir; bir bedenin belirli bir mekânsal hattı işgal etmesi başka bir bedenin aynı hattı izlemesini imkânsızlaştırabilir; bir kurumun kendi işlevsel alanını genişletmesi başka bir kurumun etki alanını daraltabilir. Çatışma burada tarafların birbirlerini amaç edinmesinden değil, tamamlanma çizgilerinin karşılıklı olarak uyumsuzlaşmasından doğar. Düşmanlık, çoğu zaman bu daha temel yapının sonradan bilinçli veya kültürel biçimde kodlanmış hâlidir.

Yönelimlerin karşıtlaşması aynı zamanda çatışmanın neden salt “farklılık” olmadığını da açıklar. İki süreç birbirinden bütünüyle farklı olabilir ve yine de çatışmayabilir; çünkü farklılık, tek başına karşılıklı müdahale üretmez. Çatışma için ayrımın ötesinde kesişme gerekir. A ile B farklı yönlerde ilerleyebilir, fakat birbirlerinin koşullarını değiştirmiyorlarsa aralarında antagonizma yoktur. Çatışmayı kuran şey, farklılıkların ortak bir etki alanına girmesi ve bir yönelimin gerçekleşmesinin diğerinin gerçekleşme kapasitesini değiştirmesidir. Bu nedenle çatışmanın en temel ilişkisel formülü “A, B’den farklıdır” değil, “A’nın gerçekleşmesi B’nin tamamlanma koşullarını dönüştürür” biçimindedir. Karşıtlığın gerçek ağırlığı da burada bulunur: çatışma, özelliklerin değil, nedensel kapasitelerin ilişkisidir.

Tamamlanma çizgilerinin kesişmesi tarafların mutlak biçimde yok edilmesini de gerektirmez. Engelleme kısmi olabilir, geciktirici olabilir, yön değiştirici olabilir veya her iki tarafı da başlangıçtaki doğrultularından farklı bir sonuca zorlayabilir. A, B’yi bütünüyle ortadan kaldırmadan onun hızını azaltabilir; B, A’yı yok etmeden onun yönünü değiştirebilir. Çatışma bu yüzden yalnızca bir tarafın diğerini bastırdığı sıfır toplamlı durumlarla sınırlanamaz. Daha genel anlamıyla çatışma, bir yönelimin kendi devamını sürdürebilmek için başka bir yönelimin gerçekleşme biçimini değiştirdiği her durumda ortaya çıkar. Tarafların birbirleri üzerinde oluşturduğu kısıtlama, onların başlangıç koşullarından farklı bir ortak sonuç üretir.

İlk bakışta bu yapı iki ayrı nedensel merkezin gerçekten birbirine karşı durduğunu düşündürür. A kendi hareketinin kaynağı, B ise kendi hareketinin kaynağıdır; her ikisi de farklı yönlerde ilerler ve karşılaştıklarında birbirlerinin tamamlanmasına engel olur. Fenomenal açıdan çatışmanın en ikna edici görünümü budur: iki ayrı başlangıç noktası, iki ayrı yön, iki ayrı devam talebi ve bu taleplerin kesiştiği bir engelleme anı. Çarpışmanın estetik kuvveti de büyük ölçüde buradan doğar; hareket çizgileri kesilir, süreklilikler bozulur ve iki merkez birbirlerinin sonucu üzerinde belirleyici hâle gelir. Yüzeyde görülen şey, bağımsızlık ile müdahalenin aynı anda bulunduğu bir karşılaşmadır.

Ne var ki tam da bu görünüş, çatışma kavramının daha derin sorununu açığa çıkarır. Eğer A gerçekten B’den mutlak anlamda bağımsız bir nedensellikse, B’nin A üzerinde etkide bulunabilmesi nasıl mümkündür? A’nın tamamlanma çizgisinin B tarafından değiştirilebilmesi, A’nın nedensel kaderinin artık yalnızca A’ya ait olmadığını gösterir. Aynı biçimde B’nin gerçekleşme koşullarının A tarafından dönüştürülmesi de B’nin kendi içine kapalı bir nedensel merkez olmadığını ortaya koyar. Dolayısıyla conatus düzeyinde iki ayrı hareket merkezi varmış gibi görünen yapı, daha ilk temas anında kendi mutlak bağımsızlık varsayımını zayıflatmaya başlar. Çatışma, bir yandan ayrı yönelimleri görünür kılar, diğer yandan onların birbirlerinden bağımsız olmadıklarını fiilen kanıtlar.

Bu nedenle conatus, çatışmanın son açıklaması değil, onun yüzeyde nasıl kurulduğunu gösteren ilk ontolojik şemadır. Her varlığın kendi hareketini sürdürmesi, tamamlanma çizgilerinin neden oluştuğunu; bu çizgilerin kesişmesi ise karşılıklı engellemenin neden ortaya çıktığını açıklar. Fakat kesişme gerçekleştiği anda yeni ve daha radikal bir soru doğar: birbirlerinin koşullarını değiştirebilen iki süreç ne ölçüde gerçekten ayrı nedensel düzenler olarak düşünülebilir? Çatışmanın görünürdeki iki-merkezli yapısı, bizzat kendi işleyişi içinde daha yüksek bir nedensel birlik ihtimalini çağırır. Böylece conatusların karşılaşması yalnızca çatışmayı açıklayan bir başlangıç noktası olmakla kalmaz; çatışmanın gerçekten iki bağımsız nedenselliğin savaşı olup olmadığı sorusunu da zorunlu olarak üretir.  

1.2. Etkileşim ile Mutlak Nedensel Bağımsızlığın Bağdaşmazlığı

Çatışmayı iki ayrı nedensel zincirin karşılaşması olarak düşünmek, ilk bakışta sezgisel açıdan son derece doğal görünür. A kendi nedenleri tarafından belirlenen bir hareket çizgisine, B ise başka nedenler tarafından belirlenen farklı bir hareket çizgisine sahiptir; iki çizgi kesiştiğinde biri diğerinin gerçekleşme biçimini değiştirir ve böylece çatışma ortaya çıkar. Ne var ki bu betimleme, “ayrılık” ile “bağımsızlık” kavramlarını birbirine fazla yaklaştırdığı anda kendi içinde bir sorun üretir. İki süreç birbirinden ayrılabilir, farklı kaynaklara, farklı başlangıç koşullarına ve farklı yönelimlere sahip olabilir; fakat birbirlerini etkileyebildikleri anda artık mutlak anlamda bağımsız değildirler. Etkileşim, yalnızca iki ayrı şey arasında gerçekleşen dışsal bir temas değildir; tarafların nedensel durumlarının birbirlerine açık olduğunu gösteren yapısal bir bağıntıdır. A’nın B üzerinde sonuç üretebilmesi, B’nin sonraki durumlarının en azından kısmen A tarafından belirlenebilir olduğunu; B’nin A üzerinde etkili olabilmesi ise aynı ilişkinin ters yönde de geçerli olduğunu gösterir. Böylece çatışmanın kendisi, tarafların ontolojik kapalılığını daha ilk anda geçersiz kılar.

Mutlak nedensel bağımsızlık, yalnızca iki varlığın birbirinden farklı olması anlamına gelmez. Daha güçlü bir iddia taşır: bir nedensel zincirin gerçekleşme koşullarının diğer zincirin varlığından, hareketinden ve sonuçlarından hiçbir şekilde etkilenmemesi gerekir. Gerçek bağımsızlık bu anlamda ilişkisizlik sınırına yaklaşır. A’nın tüm durumları yalnızca A’ya ait nedenlerle açıklanabiliyorsa ve B’nin varlığı A’nın hiçbir aşamasında belirleyici değilse, iki zincir birbirinden bağımsız kabul edilebilir. Fakat B, A’nın yönünü değiştiriyor, hızını azaltıyor, tamamlanmasını erteliyor veya onun belirli bir sonuca ulaşmasını engelliyorsa, A’nın nedensel tarihi artık yalnız A içinden açıklanamaz. B, A’nın belirlenim koşullarından biri hâline gelmiştir. Aynı şekilde A da B’nin belirlenim alanına girdiği ölçüde B’nin kapanmış bir nedensel bütün olduğu söylenemez. Etkileşim, bağımsızlığın sınırına dışarıdan dokunan bir olay değil; bağımsızlığı içeriden çözen bir ilişkidir.

Burada önemli ayrım, özerklik ile mutlak bağımsızlık arasındadır. Bir sistem belli ölçülerde kendi iç düzenine, kendi devamlılık ilkelerine ve kendi yerel nedenlerine sahip olabilir. Organizmalar, kurumlar, bireyler veya fiziksel sistemler belirli sınırlar içinde özerk davranabilir; kendi geçmiş durumları sonraki durumlarını güçlü biçimde belirleyebilir. Fakat özerklik, dış nedensel ilişkilere kapalılık anlamına gelmez. Bir organizma kendi metabolik düzenini sürdürebilir, ancak çevresel sıcaklık, besin, hastalık veya başka organizmalar onun durumunu değiştirebilir. Bir birey kendi iradesiyle hareket edebilir, fakat başka bireylerin davranışları onun seçenek alanını daraltabilir. Dolayısıyla çatışma için gerekli olan şey iki mutlak bağımsızlığın karşılaşması değil, göreli özerkliklere sahip iki yerel düzenin ortak bir etkileşim alanında birbirlerinin koşullarına dönüşmesidir.

Mutlak bağımsızlık varsayımı korunduğunda çatışma kavramı paradoksal hâle gelir. İki neden gerçekten birbirinden mutlak anlamda bağımsızsa, birinin diğerini engellemesi düşünülemez; çünkü engelleme, bir zincirin diğer zincirin geleceğine müdahale etmesidir. Müdahale mümkünse bağımsızlık yoktur. Bağımsızlık gerçekten korunuyorsa müdahale yoktur. Böylece iki seçenek birbirini dışlar: ya A ve B birbirlerinden tamamen bağımsızdır ve bu durumda aralarında gerçek bir çatışma meydana gelemez; ya da çatışırlar ve bu durumda her ikisinin nedensel durumları karşılıklı olarak birbirlerine açılmıştır. Çatışma olgusunu kabul etmek, dolayısıyla mutlak bağımsızlık tezinden vazgeçmeyi gerektirir. Bu yalnızca kavramsal bir tercih değil, etkileşim kavramının mantıksal sonucudur.

İki zincirin ortak bir uzamda bulunması bile tek başına yeterli değildir; asıl belirleyici olan, aralarında nedensel geçirgenlik bulunmasıdır. Aynı mekânda iki süreç birbirlerine hiçbir etkide bulunmadan eşzamanlı olarak gerçekleşebilir. Böyle bir durumda ortak uzam, ortak nedensellik anlamına gelmez. Fakat süreçlerden biri diğerinin durumunu değiştirdiğinde ortaklık daha derin bir düzeye taşınır. Artık yalnızca aynı yerde bulunmazlar; birbirlerinin gerçekleşme koşullarına dâhil olurlar. A’nın B üzerinde oluşturduğu etki, B’nin sonraki hâllerinin açıklamasında A’yı zorunlu bir değişken hâline getirir. Böylece karşılaşma noktası, iki ayrı zincirin kısa süreli temas ettiği nötr bir kesişim olmaktan çıkar ve her iki zincirin sonraki yapısını birlikte belirleyen ortak bir nedensel düğüme dönüşür.

Çatışmanın fiziksel örneklerinde bu yapı açık biçimde görülebilir. İki cismin karşıt yönlerde hareket ederek çarpıştığını düşünmek yeterlidir. Çarpışma öncesinde her cismin hızı, yönü ve momentumu ayrı ayrı betimlenebilir; fakat temas anından sonra hiçbirinin hareketi yalnızca kendi önceki durumuna bakılarak açıklanamaz. Birinci cismin yeni hızı ikinci cismin kütlesinden, hızından ve temas geometrisinden etkilenir; ikinci cismin yeni durumu da birincinin özelliklerine bağlıdır. Çarpışmanın ardından iki cismin hareketleri birbirlerinin nedensel tarihlerine yazılmıştır. Fiziksel ayrılık devam ederken nedensel bağımsızlık ortadan kalkar. Tam da bu nedenle çarpışma, iki tamamen bağımsız düzenin dışsal olarak birbirine değmesi değil, iki yerel sürecin ortak bir belirlenim ilişkisine girmesidir.

Aynı mantık insan çatışmalarında da korunur. İki iradenin birbirine karşı yönelmesi, her birinin kendi amaç çizgisine sahip olduğunu gösterebilir; fakat biri diğerinin tercihlerini, hareket alanını veya sonuçlarını değiştiriyorsa artık iki kapalı irade alanından söz etmek mümkün değildir. Karşı taraf yalnızca dışarıdaki bir engel değildir; öznenin kendi eylem koşullarının bir parçasına dönüşmüştür. Bir kişinin vereceği karar, karşısındaki kişinin direncine bağlı hâle gelir; ötekinin davranışı da ilk kişinin müdahalesi tarafından yeniden şekillenir. Böylece çatışma, tarafların bağımsızlıklarını sergiledikleri bir an olmaktan çok, birbirlerinin nedensel oluşumuna dâhil oldukları bir ilişki biçimi hâline gelir.

Karşılıklı belirlenim burada özellikle önemlidir. Çatışma tek yönlü bir etkiyle sınırlı değildir; çoğu durumda tarafların her biri diğerinin davranışını değiştirdikçe süreç geri beslemeli bir yapıya kavuşur. A’nın B’ye müdahalesi B’nin tepkisini değiştirir; B’nin değişen tepkisi A’nın sonraki davranışını etkiler; A’nın yeni davranışı B’nin sonraki hareketini yeniden biçimlendirir. Başlangıçta ayrı görünen iki nedensel hat, etkileşim sürdükçe birbirlerinin içine örülür. Her yeni aşamada bir tarafın nedeni, kısmen diğer tarafın önceki etkisidir. Çatışma böylece iki paralel zincirin tek bir noktada kesişmesinden daha karmaşık bir yapı kazanır: taraflar birbirlerinin sonraki durumlarını sürekli olarak yeniden üretir.

Mutlak bağımsızlık fikrinin en zayıf noktası, karşılaşmanın kendisini açıklayamamasıdır. A ve B bütünüyle ayrı nedensel düzenlerse, hangi ilke onların belirli bir anda, belirli bir yerde, belirli koşullar altında birbirlerini etkilemelerini mümkün kılar? Karşılaşma yalnızca rastlantısal bir eklenme olarak bırakılırsa, çatışmanın merkezindeki en belirleyici olay nedensel açıklamanın dışına itilmiş olur. Oysa A’nın B ile karşılaşması da diğer olaylar kadar açıklanabilir bir süreç olarak görülüyorsa, iki zincirin kesişmesini belirleyen koşullar zaten onları daha geniş bir düzen içinde birbirine bağlar. Bağımsızlık iddiası böylece yalnız etkileşim sonrasında değil, etkileşimin nasıl mümkün olduğu sorulduğu anda da çözülmeye başlar.

Çatışmanın kavramsal sertliği burada ortaya çıkar: tarafların ayrı olması gerekir, fakat mutlak anlamda bağımsız olmaları gerekmez; hatta olamaz. Ayrılık, çatışmanın görünür koşuludur; bağımlılık ise çatışmanın nedensel koşuludur. İki şey arasında hiçbir ayrım yoksa çatışan iki merkezden söz edilemez; fakat aralarında hiçbir nedensel bağıntı yoksa da çatışma meydana gelemez. Dolayısıyla çatışma, farklılık ile bağlılığın aynı anda bulunduğu özel bir ilişki türüdür. Taraflar yeterince ayrıdır ki birbirlerine karşıt olarak tanımlanabilsinler, fakat yeterince bağlıdır ki birbirlerinin gerçekleşme koşullarını değiştirebilsinler. Çatışmanın görünürdeki paradoksu da buradan gelir: bağımsızmış gibi duran merkezler, ancak bağımsız olmadıkları ölçüde birbirleriyle çatışabilirler.

Böyle bakıldığında çatışma, iki varlığın özerkliğini kanıtlayan bir fenomen olmaktan tersine çevrilir ve onların ortak bir nedensel alan içinde bulunduğunu gösteren kanıta dönüşür. A’nın B’yi etkileyebilmesi, B’nin A’ya direnebilmesi ve her ikisinin de karşılaşmadan farklılaşmış olarak çıkması, aralarında yalnızca mekânsal veya fenomenal bir yakınlık değil, gerçek bir nedensel bağ bulunduğunu gösterir. Çatışma ne kadar yoğunlaşırsa tarafların birbirlerinin belirlenim koşullarına dâhil oluşu da o kadar görünür hâle gelir. En sert karşıtlık anı, ilk bakışta en yüksek ayrılık gibi görünmesine rağmen, aslında en yoğun karşılıklı belirlenim anıdır.

1.3. Yerel Nedenlerden Makro-Nedensel Birliğe

Tekil nedenlerin birbirleriyle etkileşime girdiği kabul edildiğinde, açıklamanın ölçeği kaçınılmaz biçimde genişler. A’nın hareketi yalnızca A’nın iç dinamikleriyle, B’nin hareketi yalnızca B’nin kendi koşullarıyla açıklanamaz hâle geldiğinde, her iki süreci birlikte kapsayan daha geniş bir nedensel çerçeve gerekir. Yerel nedenler ortadan kalkmaz; fakat statüleri değişir. Artık kendi başına kapalı ve nihai açıklama merkezleri değil, daha kapsamlı bir belirlenim örgüsünün içindeki bölgesel etkiler olarak düşünülürler. Bir nedenin “yerel” olması, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez; yalnızca açıklayıcı kapsamının sınırlı olduğunu gösterir. A belirli bir sonucu doğurabilir, B başka bir sonucu üretebilir, fakat A ile B’nin kesiştiği andan itibaren ortaya çıkan toplam süreç, tek tek nedenlerin toplamından daha geniş bir ilişkisel yapı içinde kavranmalıdır.

Makro-nedensellik kavramı burada merkezi hâle gelir. Makro-nedensellik, yerel nedenlerin üzerinde duran ikinci bir mistik neden veya onları dışarıdan yöneten aşkın bir fail değildir. Daha doğru anlamıyla, yerel nedenlerin birbirleriyle ilişkilerini, karşılıklı etkilerini ve ortak sonuçlarını kapsayan toplam belirlenim örgüsüdür. A’nın varlığı, B’nin varlığı, her ikisinin başlangıç koşulları, birbirlerine göre konumları, karşılaşma ihtimalleri, temas biçimleri ve temas sonrasında ortaya çıkan yeni durumlar aynı geniş nedensel dokunun farklı momentleri olarak düşünülebilir. Makro düzey, mikro nedenleri iptal etmez; onların hangi bağlam içinde etkili olduklarını gösterir.

Yerel nedenselliğin en önemli özelliği perspektifsel seçiciliğidir. Bir olaya bakarken belirli bir kesiti neden olarak seçmek mümkündür. Örneğin bir çarpışmada sürücünün manevrası, yolun ıslaklığı, fren sisteminin durumu, diğer aracın hızı veya görüş mesafesi ayrı ayrı neden olarak gösterilebilir. Her biri belirli ölçüde doğrudur; fakat hiçbiri tek başına bütün olayı tüketmez. Yerel neden dediğimiz şey, toplam belirlenim ağından açıklama amacıyla ayrıştırılmış etkili bir bileşendir. Bu ayrıştırma pratik ve bilimsel olarak gereklidir, ancak ontolojik olarak parçaların birbirinden kopuk olduğu sonucunu doğurmaz. Bir nedenin seçilebilir olması, onun kendi başına tamamlanmış bir nedensel evren olduğu anlamına gelmez.

Çatışma olaylarında bu seçicilik daha da yanıltıcı olabilir. A’nın B’yi engellediği gözlendiğinde, A kolayca bağımsız bir nedensel merkez gibi temsil edilir; B’nin A’ya direnmesi de ikinci bir merkez oluşturur. Böylece fenomenal düzey iki yönlü bir nedenler haritası üretir. Fakat olayın tamamı incelendiğinde, A’nın müdahalesi ile B’nin direnci birbirinden kopuk iki süreç olarak kalmaz. A’nın etkisi B’nin durumuna göre biçimlenir, B’nin direnci A’nın müdahalesine göre şekillenir ve ortaya çıkan sonuç her ikisinin ilişkisel konfigürasyonundan doğar. Yerel olarak “A neden oldu” veya “B karşı koydu” denebilir; makro düzeyde ise tek bir karşılıklı belirlenim süreci vardır.

Makro-nedensel birlik, bütün yerel farkların eridiği homojen bir birlik olarak anlaşılmamalıdır. Birliğin varlığı farklılıkların ortadan kalkmasını gerektirmez. Tam tersine, makro düzen ancak kendi içinde ayrışmış yerel etkiler üzerinden gerçekleşir. Bir organizma tek bir sistem olabilir, fakat sinirsel, hormonal, metabolik ve bağışıklık süreçleri birbirinden farklı işlevlere sahiptir. Bir ekosistem tek bir ilişkiler ağı olarak ele alınabilir, ancak türler, kaynaklar ve çevresel koşullar farklı nedensel roller üstlenir. Benzer şekilde çatışan iki kuvvet de aynı toplam sistem içinde farklı yönlerde çalışan yerel vektörler olabilir. Makro birlik, mikro farklılığın inkârı değil, onun ilişkisel bağlamıdır.

Belirlenim düzeyleri arasında kurulan bu ilişki, “tek neden” ile “tek nedensellik” arasındaki ayrımı da zorunlu kılar. Makro-nedensel birlik, her olayın yalnızca tek bir yakın nedene sahip olduğu anlamına gelmez. Çok sayıda neden aynı olay üzerinde birlikte etkili olabilir; farklı ölçeklerde farklı açıklamalar geçerli olabilir. Teklik iddiası nedenlerin sayısına değil, onların ait olduğu nihai belirlenim alanına ilişkindir. Bir olayın yüzlerce yerel nedeni bulunabilir, fakat bu nedenlerin birbirleriyle ilişkileri açıklanabiliyorsa hepsi aynı daha geniş nedensel dokunun parçalarıdır. Dolayısıyla çoğul nedenlilik ile nedensel birlik arasında çelişki yoktur. Çelişki, birbirini etkileyen nedenlerin hiçbir ortak belirlenim alanına sahip olmadığı iddiasında ortaya çıkar.

Yerel nedenlerin makro bütüne yerleştirilmesi, çatışmanın görünürdeki iki-kutuplu yapısını da dönüştürür. Çatışma çoğu zaman A ile B arasındaki doğrudan ilişkiye indirgenir; ancak A ve B’nin yönelimleri, yalnızca birbirlerinden değil, onları mümkün kılan daha geniş koşullardan da etkilenir. İki kişinin çatışması toplumsal normlardan, geçmiş ilişkilerden, kaynak dağılımından veya kurumsal yapılardan bağımsız değildir. İki fiziksel cismin çarpışması uzamsal konumlarından, hızlarından, kuvvet alanlarından ve çevresel koşullardan koparılamaz. Böylece “A ile B çatışıyor” cümlesi analitik olarak yararlı olsa da, gerçek nedensel yapının yalnızca küçük bir kesitini görünür kılar. Makro düzeyde çatışan taraflar kadar onları o karşılaşmaya taşıyan koşullar da aynı olayın bileşenidir.

Nedensel bütünlük düşüncesi, tarafların başlangıç durumlarını da karşılaşmanın dışına yerleştirmemeyi gerektirir. A’nın çatışma anındaki yönelimi yalnızca o anda ortaya çıkmış değildir; önceki belirlenimlerin sonucudur. B’nin direnci de kendi geçmiş koşullarının devamıdır. Dolayısıyla karşılaşma, iki tamamen oluşmuş varlığın dışarıdan gelip birbirine çarpması biçiminde düşünülürse nedensel tarihin önemli kısmı gözden kaçar. Her taraf, karşılaşmaya kadar uzanan bir belirlenim çizgisi taşır ve bu çizgiler kesiştiklerinde yeni bir ortak süreç üretir. Makro-nedensellik yalnızca çarpışma anını değil, çarpışmayı mümkün kılan önkoşulları ve sonrasında doğan etkileri de aynı süreklilik içinde kapsar.

Bu noktada makro birlik, zamansal bir genişleme de içerir. Bir olay yalnızca gerçekleştiği anda var değildir; önceki nedenlerin devamı ve sonraki sonuçların başlangıcıdır. Çatışma anını tek başına izole etmek, sanki nedensellik o noktada yeni başlıyormuş gibi yanıltıcı bir görüntü üretir. Oysa A ile B’nin karşılaşması, önceki süreçlerin kesişim noktası ve sonraki süreçlerin ortak çıkış noktasıdır. Geçmiş belirlenimler çatışmaya doğru taşınır, çatışma onları yeniden dağıtır ve sonuçlar yeni nedensel zincirler olarak devam eder. Makro düzey, olayın yalnızca mekânsal değil zamansal bütünlüğünü de kurar.

Yerel nedenlerin birbirinden bağımsız görünmesinin bir nedeni de insan açıklamasının zorunlu olarak seçici olmasıdır. Bilişsel ve bilimsel pratik, toplam gerçekliğin bütün nedenlerini aynı anda işleyemez; bu nedenle belirli değişkenleri öne çıkarır ve diğerlerini arka plana iter. Böylece nedensellik çoğu zaman parçalara ayrılmış biçimde temsil edilir. “A, B’ye neden oldu” gibi cümleler işlemsel açıdan son derece kullanışlıdır, fakat bu tür ifadeler nedenin bağlamdan bağımsız olduğu yanılsamasını üretebilir. Makro-nedensellik düşüncesi, yerel açıklamaları geçersiz kılmadan onların sınırlı ölçeklerde çalıştığını hatırlatır. Yerel nedenler açıklamanın araçlarıdır; makro-nedensel birlik ise bu araçların ait olduğu ilişkisel zemindir.

Birbiriyle etkileşen yerel nedenler arttıkça, nihai sonucu tek bir merkeze bağlamak daha da güçleşir. Karmaşık sistemlerde sonuç, çoğu zaman çok sayıda değişkenin karşılıklı etkisinden doğar. Çatışma da böyle bir sistem olarak düşünüldüğünde, “hangi taraf gerçek nedendir?” sorusu yetersiz kalır. A’nın davranışı B’nin tepkisini, B’nin tepkisi A’nın sonraki hamlesini, çevresel koşullar her ikisinin seçeneklerini ve geçmiş süreçler mevcut yönelimlerini şekillendirir. Sonuç, tek bir çizginin zaferi değil, bütün bu yerel etkilerin ortak konfigürasyonudur. Makro-nedensel birlik tam olarak bu dağıtılmış belirlenimi kavramlaştırır.

Böyle bir birlik anlayışı, nedensel hiyerarşi ile ontolojik merkeziliği de ayırmayı gerektirir. Bazı nedenler belirli olaylarda diğerlerinden daha güçlü, daha yakın veya daha açıklayıcı olabilir; fakat açıklayıcı ağırlık onların ontolojik olarak bütünden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Bir neden “esas neden” olarak seçilebilir, ancak onun etkili olabilmesi yine belirli koşullara bağlıdır. Fren arızası bir kazanın yakın nedeni olabilir; fakat aracın hareket etmesi, yol koşulları, sürücünün tepkisi ve başka bir cismin konumu olmadan aynı sonuç doğmayabilir. Nedensel önem dereceleri vardır, fakat bu dereceler tekil nedenleri ortak sistemden koparmaz.

Makro-nedensel birlik bu yüzden çatışmayı ortadan kaldırmaz; çatışmanın statüsünü değiştirir. Yerel düzeyde gerçekten birbirine karşı işleyen kuvvetler, yönelimler ve çıkarlar bulunabilir. A’nın gerçekleşmesi B’nin gerçekleşmesini azaltabilir, B’nin direnci A’nın hareketini sınırlayabilir. Fakat bu karşıtlık, iki ayrı nedensel evrenin birbirine girdiğini göstermez. Aynı belirlenim alanı içinde farklı yönlere dağılan etkilerin ilişkisini gösterir. Karşıtlık yerel olarak gerçektir; birlik ise bu karşıtlığı mümkün kılan daha geniş düzeyde gerçektir. İkisini birbirine alternatif olarak düşünmek yerine farklı ölçeklerde eşzamanlı olarak kavramak gerekir.

En güçlü sonuç, yerel nedenlerin yalnızca makro düzen içinde bulunmaları değil, makro düzenin de yalnızca yerel nedenlerin ilişkileri üzerinden gerçekleşmesidir. Makro-nedensellik parçaların dışında ayrı bir varlık değildir; parçaların birbirlerini belirleme biçimlerinin toplam örgütlenmesidir. A ile B’nin karşılaşması bu yüzden hem yerel bir antagonizma hem de bütüne ait tek bir olaydır. Yerel perspektif iki yön görür, makro perspektif ise bu iki yönün aynı belirlenim uzayı içinde nasıl birlikte üretildiğini gösterir. Çatışmanın iki taraflı görünüşü korunur, fakat bu iki taraflılık artık ontolojik kopukluk olarak değil, aynı nedensel bütünün içsel farklılaşması olarak anlaşılır.                                                                 

1.4. Çatışabilmenin Bağımsızlığı İptal Etmesi

Çatışmanın kavramsal yapısı, tarafların birbirinden ayrılabilir olmasını gerektirirken aynı anda onların mutlak bağımsızlığını imkânsızlaştırır. İlk bakışta paradoksal görünen bu durum aslında etkileşimin mantıksal sonucudur. İki varlığın, iki kuvvetin ya da iki yönelimin çatışabilmesi için aralarında yalnızca fark değil, gerçek bir nedensel temas bulunmalıdır. Bir taraf diğerinin hareketini değiştirmeli, seçenek alanını daraltmalı, sonucunu geciktirmeli ya da kendi gerçekleşmesi uğruna karşı tarafın tamamlanma çizgisini bozmalıdır. Böyle bir etkilenme mevcutsa taraflardan hiçbiri artık kendi içine tamamen kapalı bir belirlenim merkezi olarak düşünülemez. Çatışma, yüzeyde ayrılığı görünür kılarken derinde karşılıklı bağımlılığı açığa çıkarır.

Mutlak bağımsızlık düşüncesi, bir nedensel zincirin diğerinin varlığından hiçbir biçimde etkilenmemesini gerektirir. A’nın hareketi B’nin varlığı, yönü, müdahalesi veya direnci tarafından değiştirilebiliyorsa, A’nın sonraki durumu artık yalnızca A’nın önceki durumlarıyla açıklanamaz. Aynı biçimde B’nin tepkisi A’nın etkisine göre şekilleniyorsa B de kendi içine kapalı değildir. Dolayısıyla çatışma anı, iki bağımsız düzenin dışsal olarak birbirine temas ettiği an değil, bağımsızlık iddiasının fiilen çöktüğü andır. Taraflar ne kadar sert biçimde karşı karşıya gelirse, birbirlerinin nedensel tarihine o kadar derinden yazılırlar.

Burada önemli olan, çatışmanın yalnızca bağımsızlığın sınırını göstermesi değil, bizzat bağımsızlık iddiasını tersine çevirmesidir. Çatışan iki taraf genellikle kendi merkezlerinden hareket eden özerk birimler gibi görünür. A kendi yönünde ilerler, B kendi yönünde hareket eder ve karşılaşma iki ayrı iradenin ya da kuvvetin çarpışması olarak algılanır. Fakat A’nın yönünün B tarafından değiştirilebilmesi ve B’nin hareketinin A tarafından sınırlandırılabilmesi, her ikisinin de ortak bir etkileşim uzayına ait olduğunu gösterir. Bu ortak alan yalnızca mekânsal değildir; nedensel bir alandır. Taraflardan biri diğerinin koşullarına dönüşmüşse aralarındaki ilişki dışsal değil, kurucu hâle gelmiştir.

Çatışabilmenin bağımsızlığı iptal etmesi, yalnızca fiilî etkileşim anı için değil, çatışma ihtimali için de geçerlidir. İki süreç henüz karşılaşmamış olsa bile, birbirlerini etkileyebilme kapasitesine sahipse aynı daha geniş nedensel alanda bulunuyor demektir. Potansiyel çatışma bile mutlak ilişkisizlikle bağdaşmaz. Bir kuvvetin başka bir kuvveti etkileyebilmesi, henüz etkilememiş olsa dahi, her ikisinin aynı gerçeklik düzeninde nedensel olarak erişilebilir olduğunu gösterir. Böylece bağımsızlık yalnız gerçekleşmiş müdahalede değil, karşılıklı müdahale imkânında da sınırlandırılmış olur.

Bu mantık, çatışmayı iki ayrı ontolojik merkezin savaşından çok, ortak bir belirlenim alanındaki farklılaşmış etkilerin ilişkisi hâline getirir. Tarafların ayrı olması gerekir; çünkü aksi durumda iki yönelimden söz edilemez. Fakat ayrılık, bağımsızlık anlamına gelmez. A ile B’nin farklı özellikleri, farklı amaçları veya farklı hareket çizgileri olabilir; buna rağmen her ikisi de birbirlerinin sonuçları üzerinde etkili oldukları ölçüde aynı nedensel bütünün parçalarıdır. Ayrılık biçimseldir, bağımlılık ise ilişkisel düzeyde işler. Çatışmanın ontolojik gerilimi de tam burada bulunur: farklılık korunur, fakat kopukluk korunamaz.

İnsan ilişkilerinde bu yapı daha açık biçimde görülebilir. İki kişinin çıkarları birbirine karşı olabilir; her biri kendi kararlarını alıyor ve kendi amaçlarını izliyor gibi görünür. Ancak birinin kararı diğerinin davranışını değiştiriyor, diğerinin direnci ilk kişinin stratejisini yeniden kuruyorsa, iki ayrı irade artık karşılıklı olarak birbirlerinin belirlenim koşullarına girmiştir. Çatışma süreci ilerledikçe taraflar birbirlerine daha bağımlı hâle gelir; her yeni hamle karşı tarafın önceki hamlesine cevap olur. Böylece görünürdeki düşmanlık, nedensel bağın yoğunlaşmasıyla birlikte büyür. En güçlü karşıtlık, çoğu zaman en yoğun karşılıklı belirlenimi üretir.

Aynı durum fiziksel çatışmalarda da geçerlidir. İki cismin çarpışması, bir cismin diğerine dışarıdan dokunması gibi yüzeysel biçimde betimlenebilir. Oysa temas anında her cismin sonraki hareketi diğer cismin özelliklerine bağlı hâle gelir. Momentum aktarımı, yön değişimi, deformasyon ve enerji kaybı, iki cismin ortak etkileşiminden doğar. Çarpışmanın ardından hiçbir cismin hareket tarihi diğerinden tamamen bağımsız değildir. Her ikisinin sonraki durumu, karşılaşma anındaki ortak belirlenim tarafından şekillendirilmiştir. Fiziksel ayrılık devam ederken nedensel bağımsızlığın sona ermesi, çatışmanın yapısını açık biçimde gösterir.

Bağımsızlığın iptali, tarafların kimliklerini kaybettiği anlamına gelmez. Çatışan birimler kendi özelliklerini, sınırlarını ve belirli ölçüde özerkliklerini koruyabilir. A hâlâ A’dır, B hâlâ B’dir; fakat artık A’nın belirlenimi yalnızca A içinden, B’nin belirlenimi yalnızca B içinden okunamaz. Çatışma kimlikleri ortadan kaldırmaz, onların ilişkisel bağımlılığını görünür hâle getirir. Bu nedenle çatışmanın doğru analizi, tarafları ya tamamen bağımsız ya da tamamen özdeş kabul eden ikili düşünme biçimini aşmayı gerektirir.

Bir başka önemli sonuç, çatışmanın “iki ayrı dünya” arasında gerçekleşemeyeceğidir. Eğer iki varlık gerçekten birbirinden ontolojik olarak kopuk iki düzen içinde bulunuyorsa, aralarında hiçbir temas, etki veya direnç mümkün değildir. Çatışma ancak ortak bir dünya, ortak bir uzam, ortak bir nedensel zemin ve ortak bir etkileşim kapasitesi varsa gerçekleşebilir. Dolayısıyla çatışma, ayrılığı değil ortaklığa gömülü ayrılığı gösterir. Taraflar birbirlerinden farklı olabilir, hatta birbirlerinin varlığını tehdit edebilir; fakat birbirlerini tehdit edebilmeleri bile ortak bir gerçeklik düzlemini paylaşmalarını gerektirir.

Bu açıdan çatışma, bağımsızlığın en güçlü kanıtı değil, bağımsızlığın sınırının en belirgin ifadesidir. Yüzeysel algı çatışan merkezleri birbirinden uzaklaştırır; mantıksal analiz ise onları aynı belirlenim alanında yeniden birleştirir. Taraflar birbirlerinden ne kadar farklı görünürse görünsün, karşılıklı etkileşim onların aynı nedensel düzen içinde birbirlerine bağlı olduklarını gösterir. Çatışma böylece ayrılığı mutlaklaştıran değil, ayrılığın altında yatan ilişkisel birliği açığa çıkaran bir fenomen hâline gelir.

Bu sonuç, çatışmanın ontolojik statüsünü radikal biçimde dönüştürür. İlk bakışta iki bağımsız nedenselliğin karşı karşıya gelmesi olarak görünen olay, daha yakından bakıldığında mutlak bağımsızlığın imkânsızlığını gösterir. Çatışma mümkünse ortak bir nedensel alan vardır; ortak bir nedensel alan varsa taraflar nihai anlamda bağımsız değildir. Böylece çatışabilme kapasitesi, tarafların bağımsızlığını doğrulamak yerine onun sınırını ve geçersizliğini kanıtlayan bir ölçüte dönüşür.

1.5. Kaotik Artık ve Üst Belirlenim Zorunluluğu

Birden fazla bağımsız nedensel düzenin aynı gerçeklik alanında bulunduğu varsayıldığında, en ciddi sorun bu düzenlerin nasıl karşılaştığı noktasında ortaya çıkar. A kendi iç nedenselliğine, B ise başka ve bütünüyle bağımsız bir nedenselliğe sahipse, A ile B’nin belirli bir anda neden karşılaştığı açıklanmalıdır. Karşılaşma herhangi bir üst ilkeye bağlı değilse, iki düzenin kesişimi nedensel açıklamanın dışına düşer. Böylece sistemin tam merkezinde açıklanamayan bir artık oluşur. Bu artık, yalnızca bilgi eksikliği değildir; nedensel düzenin kendisinde bırakılmış gerçek bir boşluk anlamına gelir.

Kaotik artık kavramı tam olarak bu boşluğu ifade eder. Eğer iki bağımsız nedensellik kendi içlerinde düzenli biçimde işliyor fakat aralarındaki temas hiçbir ortak belirlenim tarafından açıklanmıyorsa, karşılaşma anı rastlantısal bir kopuş hâline gelir. A’nın B ile neden burada, neden şimdi ve neden bu biçimde kesiştiği sistem tarafından açıklanamaz. Böyle bir durumda her nedensel zincir kendi içinde belirlenmiş olsa bile, zincirlerin birbirleriyle ilişkisi belirlenimsiz kalır. Makro düzeyde bakıldığında gerçeklik, birbirinden kopuk düzen adacıklarının rastlantısal biçimde temas ettiği parçalı bir yapı hâline gelir.

Bu durum nedensellik kavramının bütünlüğünü zedeler. Nedensellik yalnızca tek tek zincirlerin kendi iç düzeni olarak kabul edilirse, zincirler arasındaki bağlantılar açıklama dışı bırakılmış olur. Oysa gerçek olaylar çoğu zaman farklı süreçlerin kesişmesiyle meydana gelir. Bir çarpışma, bir çatışma, bir kriz veya bir etkileşim, ayrı çizgilerin ortak bir noktada birleşmesidir. Eğer bu birleşme kendi başına nedensel değilse, gerçekliğin en belirleyici olayları nedensellik ilkesinin dışında kalır. Böylece sistem, yerel düzeyde düzenli fakat makro düzeyde kaotik bir yapı üretir.

Üst belirlenim zorunluluğu bu soruna cevap verir. A ile B’nin karşılaşmasının kendisi de açıklanabilir bir olay olarak kabul edilirse, onların kesişimini mümkün kılan koşulların daha geniş bir nedensel sistem içinde bulunması gerekir. Bu üst belirlenim, tarafların üzerinde duran bilinçli bir fail veya aşkın bir güç olmak zorunda değildir. Daha geniş koşulların toplamı yeterlidir: konumlar, hızlar, zamanlama, çevresel şartlar, önceki olaylar, kurumsal yapılar, tarihsel süreçler veya fiziksel yasalar. Önemli olan, karşılaşmanın kendisinin de nedensellik zincirine dâhil edilmesidir.

Üst belirlenim kavramı burada hiyerarşik bir zorunluluk anlamına gelmez; ilişkisel kapsam genişlemesini ifade eder. Yerel nedenler kendi düzeylerinde gerçek ve etkili olabilir, fakat onların karşılaşma biçimi daha geniş bir bağlam tarafından belirlenir. A’nın hareketi tek başına açıklanabilir, B’nin hareketi de ayrı ayrı analiz edilebilir; ancak A ile B’nin kesişmesi yalnızca ikisinin iç koşullarına indirgenemiyorsa, daha geniş koşullar hesaba katılmalıdır. Böylece açıklama, parçaları aşan ama parçaları yok etmeyen bir düzeye taşınır.

Kaotik artık olasılığı özellikle deterministik bir gerçeklik varsayımında daha keskin hâle gelir. Eğer her olayın yeterli belirlenim koşulları olduğu kabul ediliyorsa, iki zincirin karşılaşması da bu ilkenin dışında bırakılamaz. Karşılaşma belirlenmemişse deterministik kapanış bozulur; belirlenmişse taraflar zaten ortak bir üst düzenin içindedir. İki seçenek arasında üçüncü bir yol kalmaz. Ya makro düzeyde gerçek bir belirlenim vardır ya da belirlenimsiz bir kesişim kabul edilir. İlk seçenek nedensel birliği, ikinci seçenek ise kaotik artığı doğurur.

Bu ayrım, rastlantı ile kaos arasındaki farkı da netleştirmeyi gerektirir. Bir olayın insan açısından rastlantısal görünmesi, onun nedensel olarak belirlenimsiz olduğu anlamına gelmez. Biz çoğu zaman bütün koşulları bilmediğimiz için olayları tesadüf olarak adlandırırız. İki kişinin aynı yerde karşılaşması beklenmedik olabilir, fakat onların oraya nasıl geldiği, hangi yolları izlediği ve hangi koşulların kesişimi mümkün kıldığı açıklanabilir. Kaotik artık ise epistemik belirsizlikten daha güçlü bir iddiadır: olayın kendisinin hiçbir ortak belirlenim altında bulunmadığını varsayar. Sorun tam olarak burada ortaya çıkar.

Çatışma açısından kaotik artık fikri özellikle önemlidir; çünkü çatışmanın kendisi iki nedensel hattın kesişme anıdır. Eğer bu kesişim açıklama dışı bırakılırsa, çatışma nedenselliğin askıya alındığı özel bir an hâline gelir. Oysa fiziksel, biyolojik veya toplumsal çatışmalar incelendiğinde, karşılaşmanın koşulları çoğu zaman belirli bir tarihsel ve nedensel süreç içinde izlenebilir. Tarafların neden aynı alanda bulunduğu, neden karşıt yönelimler geliştirdiği ve neden birbirlerinin tamamlanma çizgilerine müdahale ettiği açıklanabilir. Çatışma, nedensel düzenin dışına düşmek yerine onun yoğunlaşmış bir biçimi olarak görünür.

Üst belirlenim düşüncesi, bütün sonuçların tek bir basit nedene indirgenmesi anlamına da gelmez. Karmaşık olaylarda çok sayıda neden birlikte çalışabilir ve sonuç farklı düzeylerin kesişiminden doğabilir. “Üst” kavramı burada tek bir merkezî neden değil, yerel nedenleri ortak ilişkisel zeminde birleştiren daha geniş açıklama düzeyi anlamına gelir. Bir savaşın tek bir nedeni olmayabilir; ekonomik, siyasal, tarihsel ve psikolojik nedenler birlikte etkili olabilir. Ancak bu nedenlerin etkileşimi tamamen açıklamasız bırakılmadığı sürece makro-nedensel bir örgü korunur.

Aynı mantık doğa olaylarında da geçerlidir. Bir fırtına, çok sayıda atmosferik değişkenin etkileşiminden doğar. Tek tek sıcaklık, basınç, nem veya rüzgâr koşulları yerel nedenler olarak ele alınabilir; fakat fırtınanın kendisi bu nedenlerin ortak örgütlenmesidir. Değişkenlerin kesişimi nedensellik dışı bir rastlantı değildir; daha geniş dinamik sistemin işleyişidir. Çatışma da benzer biçimde farklı yerel yönelimlerin ortak bir düzen içinde kesişmesidir. Kesişim ne kadar karmaşık olursa olsun, karmaşıklık belirlenimsizlikle özdeş değildir.

Kaotik artık düşüncesi, nedensellik ile açıklanabilirlik arasındaki ilişkiyi de belirginleştirir. Bir olayın bütün ayrıntıları fiilen bilinmeyebilir; yine de onun ilkece ortak bir belirlenim düzenine ait olduğu kabul edilebilir. Bilgi eksikliği epistemolojik bir sorundur, ontolojik kopukluk ise çok daha güçlü bir iddiadır. İki nedensel zincirin karşılaşmasının açıklanamıyor olması, henüz onların gerçekten bağımsız olduğu anlamına gelmez. Mutlak bağımsızlık ancak ortak hiçbir belirlenim zemininin bulunmadığı durumda savunulabilir; böyle bir savunma ise karşılaşmanın nasıl mümkün olduğunu açıklamasız bırakır.

Üst belirlenim zorunluluğu aynı zamanda çatışma kavramının makro yapısını güçlendirir. Çatışma yalnızca tarafların birbirlerine müdahalesinden ibaret değildir; onları aynı alana taşıyan, karşıt yönelimlerini şekillendiren ve karşılaşmanın biçimini belirleyen koşullar da olayın parçasıdır. A ile B arasındaki doğrudan antagonizma, daha geniş bir nedenler ağının yoğunlaştığı düğüm noktasıdır. Yerel düzeyde iki taraf görünür; makro düzeyde ise çok sayıda belirleyici koşul aynı olay içinde kesişir.

Sonuç olarak iki bağımsız nedenselliğin karşılaşması ancak iki biçimde düşünülebilir. Ya karşılaşmanın kendisi hiçbir ortak belirlenime bağlı değildir ve nedensel düzenin içinde açıklanamayan kaotik bir artık bırakır; ya da karşılaşma da belirlenmiştir ve taraflar daha geniş bir makro-nedenselliğin içsel momentleri olarak anlaşılmalıdır. Nedensellik ilkesinin bütünlüğü korunacaksa ikinci seçenek zorunlu hâle gelir. Çatışma böylece nedensel düzenin parçalandığı bir sınır olayı değil, yerel nedenlerin daha geniş bir belirlenim örgüsü içinde kesiştiği yoğunlaşmış bir ilişki biçimi olarak kavranır.                         

1.6. Çarpışma İçinde Nedensel Süreklilik

Çarpışma, gündelik deneyimde çoğu zaman düzenin kesildiği, önceki hareket çizgilerinin bozulduğu ve olayların beklenmedik bir biçimde yön değiştirdiği an olarak kavranır. Bir araç başka bir araca çarptığında, iki beden birbirine girdiğinde, iki kuvvet ters yönde birbirini bastırdığında veya bir iradenin devam çizgisi başka bir irade tarafından kesildiğinde görünürde bir süreksizlik meydana gelir. Öncesinde ayrı ayrı ilerleyen süreçler, temas anında biçim değiştirir; yönler kırılır, hızlar azalır, maddi yapılar deforme olur veya amaçların gerçekleşme ihtimali ortadan kalkar. Fenomenal düzeyde çarpışmanın “kopuş” gibi görünmesinin nedeni de budur. Olayın biçimi sürekliliğin bozulmasını gösterir. Buna rağmen nedensel açıdan aynı anda tam tersine işleyen bir yapı vardır: görünüşte kesilen hareket, aslında başka nedenlerin devreye girmesiyle belirlenmiş yeni bir harekete dönüşür. Çarpışma, nedenselliğin durduğu yer değil, farklı yerel etkilerin aynı olay içinde birbirlerini yeniden belirlediği yerdir.

Bir cismin doğrusal hareketinin çarpışma sonucunda yön değiştirmesi, nedensel çizginin kaybolduğu anlamına gelmez. Cismin önceki hızı, karşı cismin momentumu, temas açısı, yüzeylerin fiziksel özellikleri ve enerji aktarımının biçimi sonraki durumu birlikte belirler. Hareket çizgisinin geometrik sürekliliği bozulabilir; nedensel süreklilik ise korunur. Önceki doğrultunun devam etmemesi, olayın nedensizleştiğini değil, yeni koşullar altında farklı bir sonucun zorunlu hâle geldiğini gösterir. Dolayısıyla süreklilik burada aynı biçimin devam etmesi anlamına gelmez. Nedensel süreklilik, her yeni durumun önceki koşullardan ve araya giren etkilerden açıklanabilir biçimde türemesi anlamına gelir.

Çarpışma kavramının yarattığı yanıltıcı izlenim, çoğu zaman biçimsel kesinti ile nedensel kesintinin birbirine karıştırılmasından doğar. Bir süreç beklenen doğrultusunu kaybettiğinde, sanki onu yöneten düzen çökmüş gibi görünür. Oysa düzenin işlemesi, sürecin başlangıçtaki yönünü sonsuza kadar korumasını gerektirmez. Tam tersine, yeni bir kuvvet devreye girdiğinde başlangıç yönünün korunması çoğu durumda nedensel düzenin ihlali olurdu. A’nın hareketi B’nin etkisine rağmen hiç değişmiyorsa, gerçek etkileşim gerçekleşmiyor demektir. B’nin A üzerinde etkili olması, A’nın önceki çizgisinin değişmesini zorunlu kılar. Böylece çarpışmanın görünür düzensizliği, aslında nedensel düzenin etkili olmasının sonucu hâline gelir.

Nedensel sürekliliği hareketin yalnızca dış biçimine bağlamamak gerekir. Bir sistem aynı yönü, hızı veya yapısal bütünlüğü korumadan da nedensel olarak kesintisiz olabilir. Bir cam yüzeyin darbeyle parçalanması biçimsel açıdan radikal bir kopuştur; tek bir bütün çok sayıda parçaya ayrılır. Fakat kırılmanın kendisi malzemenin dayanıklılığı, darbenin şiddeti, gerilimin dağılımı ve temas noktalarının özellikleri üzerinden açıklanabilir. Parçalanma, nedenselliğin sona erdiği an değildir; nedenselliğin maddi yapıda geri döndürülemez bir dönüşüm üretmesidir. Yıkımın şiddeti ile nedensel sürekliliğin gücü arasında ters bir ilişki bulunmaz. Bir olay ne kadar dramatik görünürse görünsün, bütün aşamaları belirlenim ilişkileri içinde gerçekleşebilir.

Aynı yapı biyolojik ve toplumsal çatışmalarda daha karmaşık biçimlerde ortaya çıkar. Bir organizmanın başka bir organizmanın etkisiyle davranışını değiştirmesi, bir grubun karşıt baskı nedeniyle stratejisini dönüştürmesi veya iki kurumun çatışma sonucunda yeni dengelere yönelmesi, önceki düzenlerin kırılması anlamına gelebilir. Fakat bu kırılmaların her biri nedenler üzerinden izlenebiliyorsa nedensel süreklilik korunmuştur. Bir sistemin yapısal sürekliliği ile nedensel sürekliliği aynı şey değildir. Sistem eski biçimini kaybedebilir, fakat eski biçimin neden ortadan kalktığı ve yeni biçimin nasıl ortaya çıktığı açıklanabiliyorsa belirlenim zinciri kesilmemiştir.

Çarpışmanın gerçek ontolojik ağırlığı da burada belirir. Çatışan taraflardan biri diğerinin tamamlanma çizgisini bozduğunda, “bozma” kavramı yalnızca belirli bir yerel perspektiften anlam kazanır. A açısından B’nin müdahalesi bozucudur; çünkü A’nın kendi devamı kesilmiştir. Fakat daha geniş nedensel düzeyde B’nin etkisi dışarıdan gelmiş bir düzensizlik değil, olayın belirlenim koşullarından biridir. A’nın tamamlanmaması da en az tamamlanması kadar nedensel bir sonuçtur. Böylece engellenme, nedenselliğe karşıt bir olay olmaktan çıkar ve nedenselliğin belirli bir ilişkisel konfigürasyonda aldığı biçim hâline gelir.

Bir hareketin kendi “doğal” sonucuna ulaşamaması ifadesi de dikkatle ele alınmalıdır. Eğer “doğal sonuç” ile yalnızca başka hiçbir etkene maruz kalmadığında izleyeceği devam çizgisi kastediliyorsa, bu çizgi soyutlanmış bir varsayımdır. Gerçek dünyada süreçler başka süreçlerle sürekli ilişki içindedir. A’nın B tarafından engellenmesi, A’nın gerçek koşullarından bağımsız düşünülemeyeceği için, A’nın fiilî sonucu B’siz hipotetik çizgiyle değil, bütün mevcut koşullarla birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla çarpışma, bir süreci onun gerçek nedensel düzeninden saptırmaz; sürecin gerçek nedensel düzeninin zaten B’yi içerdiğini gösterir.

Buradan önemli bir ayrım çıkar: tamamlanma çizgisi ile belirlenim çizgisi aynı değildir. Tamamlanma çizgisi, belirli bir yönelimin kendi iç devam perspektifinden ulaştığı olası sonuca işaret eder. Belirlenim çizgisi ise bu yönelimin fiilen karşılaştığı bütün etkiler altında hangi sonuca ulaşacağını kapsar. Çatışmada tamamlanma çizgisi kesilebilir, fakat belirlenim çizgisi kesilmez. A kendi yönelimi açısından başarısız olabilir; yine de A’nın neden başarısız olduğu nedensel olarak belirlenmiştir. Tam da bu ayrım, çatışmanın neden öznel veya yerel açıdan kesinti, makro düzeyde ise süreklilik olarak görülebileceğini açıklar.

Fiziksel çarpışma bu ayrımın en berrak örneğini verir. İki araç belirli hızlarla ilerlerken her biri kendi doğrultusunda hareket etmeye devam edecekmiş gibi görünür. Temas gerçekleştiğinde metal şekil değiştirir, cam kırılır, hareket aniden durabilir veya yön değiştirebilir. İnsan bakışı için bu an, düzenli hareketin felaketle kesildiği noktadır. Fizik açısından ise temas öncesi ve sonrası arasında nedensel boşluk yoktur. Enerji kaybolmaz; biçim değiştirir. Momentum aktarılır; malzeme deformasyona uğrar; sürtünme, ısı ve ses ortaya çıkar. Görünürdeki yıkım, aslında yasaların işlemeye devam etmesinin maddi izidir.

Nedensel sürekliliğin korunması, olayın öngörülebilir olmasıyla da özdeş değildir. Karmaşık sistemlerde başlangıç koşullarının tamamı bilinmeyebilir, etkileşimlerin sayısı çok yüksek olabilir veya sonuç pratik olarak hesaplanamayabilir. Öngörü eksikliği, nedensel kopukluk anlamına gelmez. Bir çarpışmanın ayrıntılı sonucu önceden hesaplanamasa bile, sonradan meydana gelen durumun belirli koşullarla ilişkili olması mümkündür. İnsan bilgisinin sınırlılığı ile doğadaki belirlenim ilişkisinin varlığı birbirinden ayrılmalıdır. Çatışmanın beklenmedik olması, onun nedensel düzenin dışına çıktığını göstermez.

Benzer biçimde ani olaylar da süreksizlik yanılsamasını güçlendirir. Yavaş ilerleyen bir süreçte neden-sonuç bağlantıları daha kolay fark edilirken, ani bir kırılma veya patlama sanki yeni bir nedensellik bir anda ortaya çıkmış gibi görünür. Oysa hız, ontolojik kopukluk üretmez. Çok kısa zamanda gerçekleşen bir dönüşüm, uzun zamana yayılan dönüşüm kadar nedensel olabilir. Çarpışmanın şok etkisi, bilincin olayın ara aşamalarını ayrıntılı olarak izleyememesinden kaynaklanabilir; doğa açısından ise mikroskobik süreçler aralıksız biçimde devam eder.

Çatışmanın yıkıcı sonuçları da nedensel süreklilikle çelişmez. Bir yapının tamamen ortadan kalkması, o yapıya ait sürekliliğin sonu olabilir; fakat bu sonun kendisi başka süreçlerin başlangıcıdır. Bir cismin parçalanması parçaların yeni hareketlerini, bir kurumun çöküşü yeni toplumsal ilişkileri, bir organizmanın ölümü başka biyolojik süreçleri başlatabilir. Nedensel zincir, belirli bir varlığın kimliksel sürekliliğinden daha geniştir. Bir varlığın sona ermesi nedenselliğin sona ermesi değildir. Çatışma, varlıkların devamını kesebilir fakat belirlenim ilişkilerini kesemez.

Buradan çarpışmanın daha radikal bir tanımına ulaşılır: çarpışma, iki nedensel akışın birbirini durdurduğu an değil, iki yerel akışın karşılıklı etkilenme yoluyla yeni bir ortak akış ürettiği andır. Önceki çizgiler aynen sürmeyebilir; ancak onların etkileri yeni durumda yaşamaya devam eder. A’nın önceki hareketi sonucu belirler, B’nin önceki hareketi sonucu belirler ve temasın kendisi her ikisini dönüştürür. Yeni durum, geçmiş çizgilerin yokluğu değil, onların karşılıklı olarak yeniden dağıtılmış devamıdır.

Nedensel süreklilik böyle anlaşıldığında, çatışmanın “düzen bozucu” niteliği yalnızca belirli bir ölçek ve perspektif için geçerli kalır. Bir öznenin amacı bozulabilir, bir sistemin dengesi yıkılabilir veya bir hareketin doğrultusu değişebilir; fakat daha geniş düzeyde bütün bu bozulmalar başka nedenlerle açıklanabilir sonuçlardır. Çarpışma düzenin karşıtı değil, düzenin antagonistik biçimde gerçekleşmesidir. Görünürde kopuş vardır; belirlenim açısından ise kesintisiz dönüşüm.

1.7. Doğa Açısından Kaza ve Sapmanın İmkânsızlığı

“Kaza” ve “sapma” kavramları, olayların kendisinden çok olaylara yüklenen amaç çizgilerini varsayar. Bir şeyin kazaya dönüşebilmesi için önceden beklenen, istenen veya normal kabul edilen bir devam biçiminin bulunması gerekir. Bir araç belirli bir hedefe giderken başka bir araca çarptığında olay “kaza” olarak adlandırılır; çünkü sürücünün amaç çizgisi, yolculuğun kesintisiz biçimde sürmesini varsayar. Bir mekanizma öngörülen işlevini yerine getirmediğinde “sapma” denir; çünkü doğru kabul edilen bir çalışma standardı vardır. Dolayısıyla kaza ve sapma, yalnızca fiziksel değişimi tarif etmez; gerçekleşen olay ile normatif veya teleolojik bir beklenti arasındaki farkı ifade eder.

Doğanın kendisine aynı teleolojik yapı yüklenmediğinde kavramların ontolojik zemini zayıflar. Bir taşın “gitmesi gereken” metafizik bir hedef yoksa, yön değiştirmesi doğa açısından sapma değildir. İki aracın çarpışması sürücüler için amaç dışı olabilir; fiziksel süreç açısından ise hareketlerin, kütlelerin, hızların ve temas koşullarının belirlediği sonuçtur. Doğanın olaydan önce tercih ettiği başka bir sonuç bulunmadığı sürece, gerçekleşen durumun “yanlış” veya “kazara” olduğu söylenemez. Kaza, belirlenimin niteliği değil, belirlenimin öznenin amacıyla uyuşmamasıdır.

Teleolojik perspektif burada belirleyici rol oynar. İnsan eylemleri çoğu zaman geleceğe dönük amaçlar altında örgütlenir. Bir yolculuk varılacak yere, bir proje tamamlanacak sonuca, bir davranış elde edilmek istenen etkiye göre anlam kazanır. Süreç bu hedefe ulaşmadığında başarısızlık, engellenme veya kaza kavramları devreye girer. Doğal süreçleri aynı dil içinde tarif ettiğimizde ise insan amaçlarının yapısını doğaya taşıma riski ortaya çıkar. Bir fırtına “yanlış yere” gitmez; bir yıldırım “hata yaparak” ağaca düşmez; bir kaya “kaza eseri” parçalanmaz. Bu ifadeler ancak insan çıkarları, beklentileri veya gözlem konumları devreye girdiğinde anlam kazanır.

Sapma kavramı da benzer bir teleolojik merkez gerektirir. Bir çizgiden sapmaktan söz etmek için önce hangi çizginin normatif veya doğal referans kabul edildiği belirlenmelidir. A’nın B ile karşılaşmadığı varsayımsal bir dünyada A doğrusal olarak ilerlemeye devam edebilirdi; fakat B’nin gerçekten bulunduğu koşullarda bu hipotetik çizgi artık gerçek belirlenim hattı değildir. A’nın çarpışma sonrası yönü, başlangıç hareketinden “sapmış” gibi görünür; daha geniş nedensel açıdan ise yeni yön, bütün mevcut koşullar altında gerçekleşen zorunlu devamdır. Sapma, soyutlanmış yerel çizgi ile fiilî makro-belirlenim arasındaki farktan doğar.

Kaza düşüncesinin güçlü olmasının nedeni, insan zihninin olgusal gerçekliği yalnızca olmuş olan üzerinden değil, olmamış olabilecek alternatifler üzerinden de değerlendirmesidir. “Eğer birkaç saniye önce geçseydi çarpışma olmayacaktı”, “eğer fren çalışsaydı sonuç farklı olacaktı” veya “eğer karşı taraf başka türlü davransaydı olay gerçekleşmeyecekti” gibi karşı-olgusal düşünceler, yaşanan sonucu mümkün alternatiflerle karşılaştırır. Bu karşılaştırmalar nedensel analiz açısından son derece değerlidir; fakat alternatif bir sonucun mümkün şekilde tasarlanabilmesi, fiilî sonucun nedensiz veya doğaya göre yanlış olduğunu göstermez. Karşı-olgusal senaryo, değiştirilen koşullarda başka bir belirlenim zincirini tarif eder.

Doğa açısından “olması gereken” ile “olan” arasında ayrım kurulmadığında, kaza ontolojik bir kategori olmaktan çıkar. Gerçekleşmiş olay yalnızca gerçekleşmiş belirlenimdir. Bir insan için trajik, beklenmedik veya istenmeyen olması bu statüyü değiştirmez. Burada insan deneyiminin önemini değersizleştirmek söz konusu değildir; ayrım, açıklama düzeyleri arasındadır. Bir olay normatif açıdan felaket, psikolojik açıdan travmatik ve hukuki açıdan ihmal sonucu olabilirken aynı anda fiziksel açıdan kesintisiz bir nedenler zincirinin sonucu olabilir. Farklı betimleme düzeyleri birbirini ortadan kaldırmaz.

Kaza kavramına nedensel rastlantı anlamı verildiğinde başka bir sorun ortaya çıkar. Gündelik dilde “tesadüfen” meydana gelen olaylar çoğu zaman hiçbir nedeni olmayan olaylar değildir. İki bağımsız planın beklenmedik biçimde kesişmesi, gözlemci açısından rastlantıdır; fakat her planın nasıl o noktaya ulaştığı açıklanabilir. Rastlantısallık çoğu zaman öznenin bilgi sınırını veya beklenti modelini ifade eder. Olay tahmin edilmemiştir; fakat tahmin edilmemiş olmak nedensiz olmak değildir. Bu nedenle “kaza”nın epistemik beklenmediklik anlamıyla ontolojik nedensizlik anlamını birbirinden ayırmak gerekir.

Bir aracın çarpışmasını düşünmek bu ayrımı yeniden berraklaştırır. Sürücü belirli bir yere ulaşmayı planlamıştır; yolculuğun kesilmesi onun amaç çizgisinden sapmadır. Trafik düzeni açısından olay norm dışıdır; çünkü kurallar çarpışmayı engellemeyi hedefler. Sigorta veya hukuk açısından “kaza” belirli teknik anlamlara sahip olabilir. Fakat çarpışma anındaki fiziksel süreç hiçbir hedef ihlali yaşamaz. Fren kuvveti ne kadarsa o kadar etki eder, yol yüzeyi ne kadar sürtünme sağlıyorsa hareket o ölçüde değişir, araçların momentumları temasın sonucuna katılır. Fiziksel düzeyde olay, “kaza” kategorisini bilmez.

Benzer şekilde doğada yıkım da teleolojik olarak ayrıcalıklı değildir. Bir ağacın fırtınada devrilmesi insan açısından zarar, ekolojik açıdan habitat dönüşümü, maddi açıdan kuvvetlerin etkisi olabilir. Doğa kendisini koruması gereken sabit bir bütünlük olarak hedeflemediği sürece, ağacın ayakta kalması ile devrilmesi arasında normatif bir tercih kurmaz. Bir formun yok olması başka formların ortaya çıkmasına yol açabilir. Yıkım, belirli bir organizasyonun sonudur; fakat nedensel sürecin anormalliği değildir.

“Doğanın hata yapmaması” ifadesi de dikkatle anlaşılmalıdır. Burada doğaya kusursuzluk, bilinç veya amaç atfetmek söz konusu değildir. Hata kavramının uygulanamamasının nedeni tam tersine doğanın dışarıdan verilmiş bir hedefe göre hareket eden özne olmamasıdır. Hata, bir standarda göre başarısızlık gerektirir. Doğanın kendi dışındaki bir norma uyması beklenmiyorsa, olayların bu norma göre yanlışlaşması da mümkün değildir. Bir mutasyon biyolojik işlev açısından zararlı olabilir, fakat doğa açısından “hatalı üretim” olarak adlandırılması ancak işlevsel veya normatif bir referans çerçevesi eklendiğinde anlam kazanır.

Çatışma açısından bu ayrım son derece önemlidir. A’nın B tarafından engellenmesi A’nın yönelim perspektifinden başarısızlıktır. A kendi tamamlanma çizgisini sürdürseydi başka bir sonuç ortaya çıkacaktı; fakat B’nin gerçek müdahalesi altında gerçekleşen sonucun doğaya göre “yanlış” olduğunu söylemek mümkün değildir. B’nin varlığı ve etkisi de gerçek koşulların parçasıdır. A’nın tamamlanamaması, makro-nedensellik açısından tamamlanmasının bozulmuş versiyonu değil, fiilen belirlenmiş sonuçtur.

Doğaya kaza ve sapma yüklenmesi, insan zihninin yerel perspektifi evrenselleştirmesiyle yakından ilişkilidir. Öznenin amacı, beklentisi veya düzen anlayışı, olayın kendisine aitmiş gibi dışsallaştırılır. “Olmaması gereken oldu” ifadesi çoğu zaman “benim amaç çizgime, normuma veya beklentime göre olmaması gereken oldu” anlamına gelir. Bu ikinci ifade açık biçimde perspektifseldir; ilki ise perspektifi silerek normu doğanın özelliğiymiş gibi sunar. Kaza kategorisinin ontolojik görünüm kazanması, tam da bu perspektif silinmesiyle mümkün olur.

Çarpışmaların dramatik karakteri böyle bir projeksiyonu güçlendirir. Düzenli hareketin bir anda kırılması, yüzeylerin parçalanması veya yaşamın sona ermesi, bilincin süreklilik beklentisine güçlü biçimde karşı çıkar. Görüntünün şiddeti olayın doğanın akışından “çıktığı” izlenimini yaratabilir. Fakat estetik kopuş ile nedensel kopuş yine aynı şey değildir. Görünüş ne kadar sert olursa olsun, olayın bütün aşamaları belirlenim ilişkileri içinde gerçekleşebilir. Yıkımın fenomenal radikalliği, doğa açısından ontolojik bir sapma üretmez.

Nihayet kaza ve sapmanın imkânsızlığı iddiası, insan dilinden bu kavramları tamamen çıkarmayı gerektirmez. Kavramlar pratik, hukuki, psikolojik ve teleolojik bağlamlarda son derece işlevseldir. Sorun onların kullanımında değil, ontolojik statülerinin yanlış genişletilmesindedir. İnsan için kaza vardır, çünkü insan amaç kurar; kurum için ihlal vardır, çünkü kurum norm üretir; organizma için işlevsel başarısızlık vardır, çünkü belirli yapılar yaşamı sürdürmeye hizmet eder. Fakat bütün bunlardan doğanın kendi içinde amaç çizgilerinden saptığı sonucu çıkmaz.

Doğal süreç, gerçekleşen her karşılaşmayı ve her yıkımı aynı nedensel süreklilik içinde taşır. Bir yönelimin engellenmesi, bir cismin parçalanması veya bir düzenin çökmesi, belirli yerel perspektiflerden kopuş olarak yaşanabilir; makro belirlenim açısından ise bunlar sürecin dışına düşmüş istisnalar değildir. Kaza, doğanın kendi yasalarından çıkması değil, nedensel olarak gerçekleşen bir sonucun öznenin beklenen çizgisiyle uyuşmamasıdır. Sapma da gerçekliğin belirlenimden ayrılması değil, yerel bir tamamlanma beklentisinin fiilî koşullar tarafından geçersiz kılınmasıdır. Doğa açısından çarpışma, hata veya kaza yoktur; yalnızca farklı koşullar altında farklı biçimler alan süreklilik gösteren belirlenim vardır.                                                                                                                                             

2. Nedensel Düzenin Zihinsel Kuruluşu

2.1. Kantçı Nedensellik ve Deneyimin Birlik Altında Kurulması

Çatışmanın yalnızca dış dünyadaki kuvvet ilişkileriyle açıklanamayacağı nokta, insan zihninin gerçekliği nasıl kurduğu sorusunu zorunlu hâle getirir. Duyusal alana ulaşan veriler, kendi başlarına tamamlanmış ve düzenlenmiş bir dünya olarak verilmez; onları birbirine bağlayan zamansal ardışıklıkların, kalıcı nesnelerin, neden-sonuç ilişkilerinin ve olay dizilerinin kurulması gerekir. İnsan deneyimi, birbirinden kopuk izlenimlerin rastgele toplamı biçiminde işlemez. Bir nesnenin hareket ettiğini, başka bir nesnenin ona çarptığını veya bir olayın başka bir olayı doğurduğunu söyleyebilmek için yalnızca ardışık duyumlara sahip olmak yetmez; ardışıklığın belirli bir düzen içinde kavranması gerekir. Kantçı nedensellik anlayışı tam bu düzeyde belirleyici olur: nedensellik, hazır biçimde dış dünyadan alınan sıradan bir özellik değil, deneyimin nesnel bir olaylar dizisi olarak kurulabilmesinin temel koşullarından biridir.

Kant açısından sorun, zihnin dış dünyada gözlediği tekrarları sonradan “neden” kavramıyla adlandırması değildir. Daha temel soru, herhangi bir değişimi nesnel bir olay olarak nasıl deneyimleyebildiğimizdir. Bir duyumun ardından başka bir duyumun gelmesi, kendi başına ilk duyumun ikincisine neden olduğunu göstermez. Zihin, olayların yalnızca bilinçte ardışık görünmesini değil, onların belirli bir düzen içinde zorunlu olarak birbirine bağlanmasını kurmalıdır. Böylece zaman içindeki değişim, keyfî bir izlenimler dizisi olmaktan çıkar ve nesnel bir süreç hâline gelir. Nedensellik kategorisi bu nedenle deneyime sonradan eklenen yorumlayıcı bir süs değil, deneyimin “olay” niteliğini mümkün kılan kurucu yapılardan biridir.

Burada “kurucu” kelimesi özellikle önemlidir. Zihin, önce tamamen biçimsiz bir gerçeklikle karşılaşıp daha sonra bu gerçekliğe nedensellik etiketini yapıştırmaz. Deneyimin kendisi, zaten belirli bağlantı ilkeleri altında organize edilmiş olarak bilince gelir. Bir cismin başka bir cisme çarpmasını gördüğümüzde yalnızca iki renk ve şekil kümesinin ardışık yer değiştirmelerini değil, bir hareketin diğerinin durumunu değiştirdiği ilişkisel bir olay yapısını algılarız. Duyusal veri, nedensel bağ içinde anlamlandırıldığı için çevredeki süreçler ayrı ayrı anlık görünümler değil, süreklilik taşıyan olaylar olarak deneyimlenebilir.

Kantçı çerçevenin çatışma teorisi açısından önemi, zihnin gerçekliği birlik altında örgütleme eğiliminde yatmaktadır. Bir olayın parçaları farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıksa bile, zihin onları tek bir deneyim alanının parçaları hâline getirir. A’nın hareketi, B’nin müdahalesi, çarpışma anı ve sonrasındaki dönüşüm birbirinden kopuk dört ayrı izlenim olarak kalmaz; tek bir olay dizisi içinde bağlanır. Bu bağlama işlemi, çatışmayı anlamanın önkoşuludur. Eğer deneyim bütünüyle parçalı olsaydı, “A, B tarafından engellendi” gibi bir yargı kurulamazdı; çünkü engellenme kavramı, önceki ve sonraki durumların aynı ilişkisel süreç içinde karşılaştırılmasını gerektirir.

Nedensellik burada yalnızca olayların ardışıklığını düzenlemekle kalmaz, farklı yerel hareketleri tek bir ortak dünya içinde birbirine bağlar. A ile B farklı nesneler olabilir, farklı hızlara, yönlere ve özelliklere sahip olabilir; ancak onların karşılaşmasını tek bir olay olarak kavramak, her ikisinin de aynı zaman, uzam ve nedensellik düzenine ait olduğunu varsayar. İnsan zihni, karşılaşan şeyleri ayrı ayrı algılarken aynı zamanda onların ilişkisini birleştirici bir çerçeve içinde düşünür. Bu nedenle fenomenal çoğulluk ile epistemik birlik baştan itibaren birlikte işler.

Kantçı yaklaşım, “zihin deterministtir” gibi kaba bir önermeyi doğrudan savunmayı gerektirmez. Daha doğru ifade, zihnin deneyimi nedensel bağlantı, düzen ve zorunlu ardışıklık altında kurduğudur. Buradaki zorunluluk, her olayın metafizik olarak önceden belirlenmiş olduğunu kanıtlamaz; fakat olayların salt rastgele duyumlar şeklinde değil, birbirine bağlanan süreçler olarak anlaşılmasını mümkün kılar. İnsan zihni, çevresindeki değişimleri nedenlerden kopuk, hiçbir bağlantıya sahip olmayan parçalar hâlinde deneyimlemeye yatkın değildir. Tam tersine, deneyim kendisini düzenli ilişkiler içinde sunabildiği ölçüde nesnel bir dünya görünümü kazanır.

Pre-refleksif düzeyde işleyen bu düzenleme, bilinçli teorik yargılardan daha önce gelir. Bir kişi gündelik yaşamında fiziksel determinizm, metafizik nedensellik veya epistemoloji hakkında hiçbir görüş taşımayabilir; yine de hareketleri nedenlerle, sonuçları koşullarla ve olayları birbirine bağlı süreçlerle anlamlandırır. Kapının kapanmasını rüzgâra, kırılan bardağı darbeye, bir kişinin tepkisini önceki müdahaleye bağlar. Nedensellik burada öğrenilmiş tekil içeriklerden önce gelen genel bir bağlama biçimi olarak işler. İnsan zihni, gerçekliği açıklamaya başlamadan önce onu zaten açıklanabilir bir yapı olarak kurmaya eğilimlidir.

Deneyimin birlik altında kurulması, çatışmanın neden yalnızca dışsal karşıtlık olarak algılanmadığını da açıklar. İki kuvvetin birbirine ters yönde hareket ettiğini görmek, tek başına çatışma kavramını üretmez. Zihin aynı anda her iki yönelimi tek bir olay alanında karşılaştırır, aralarındaki bağı kurar ve birinin diğerinin devamını değiştirdiğini belirler. Böylece çatışma, yalnızca duyusal çoğulluk içinde iki ayrı hareket görme değil, bu iki hareketi ortak bir nedensel düzen altında ilişkilendirme işlemidir. Ayrım ile birlik aynı anda kurulmadıkça çatışma anlam kazanmaz.

Zamansal sentez burada ayrıca önem taşır. A’nın önceki durumu, B’nin müdahalesi ve A’nın sonraki durumu arasında bağlantı kurulabilmesi için bilinç yalnızca şimdiki anı yaşamamalı; önceki durumu muhafaza etmeli ve sonraki durumla karşılaştırmalıdır. “Engellenme” veya “sapma” gibi kavramlar, zamansal devamlılık üzerinden kurulabilir. A’nın önceki yönü bilinmeden sonraki yönün değiştiği söylenemez. Dolayısıyla çatışmanın algılanması, zihnin yalnızca nedensel değil zamansal bir birlik kurmasını da gerektirir.

Kantçı anlamda deneyimin nesnelliği, tam olarak bu tür bağlantılar üzerinden ortaya çıkar. Eğer tüm ardışıklıklar yalnızca öznel bilinç akışının rastgele dizileri olsaydı, dış dünyadaki olayların belirli bir düzende gerçekleştiği söylenemezdi. Nedensellik, olayların kişisel algı sırasından bağımsız olarak nesnel bir ilişkisel düzen içinde kavranmasına izin verir. A’nın B’ye çarpması, yalnızca benim önce A’yı sonra B’yi görmem değildir; A ile B arasında nesnel bir etkileşim olduğunu varsayan bir olay yargısıdır. Zihin, fenomenal veriyi böyle bir objektif düzen altında birleştirir.

Çatışmanın zihinsel kuruluşu açısından bu durum çift yönlü bir yapı yaratır. Bir taraftan zihin farklı nesneleri, kuvvetleri ve yönelimleri birbirinden ayırır; diğer taraftan onları ortak bir nedensel bütünlük içinde birleştirir. Sadece ayrım olsaydı parçalanmış bir dünya, sadece birlik olsaydı farklı yönelimlerin görünmez olduğu homojen bir dünya ortaya çıkardı. Çatışma deneyimi, tam olarak ayrım ile birlik arasındaki eşzamanlı işleyişe bağlıdır. Zihin A’yı B’den farklı kılar, fakat aynı anda A ile B arasındaki etki ilişkisini tek bir olay olarak kurar.

Bu nedenle insan zihninin düzen beklentisi, dış dünyayı daima huzurlu, uyumlu veya çatışmasız görmesi anlamına gelmez. Düzen ile uyum birbirinden farklı kavramlardır. Bir savaş, bir çarpışma veya bir yıkım son derece düzenli nedensel ilişkiler altında gerçekleşebilir. Zihin, olayın şiddetli veya kaotik görünümünü algılarken bile onun nedenlerini, öncesini ve sonuçlarını birbirine bağlamaya çalışır. Dolayısıyla zihinsel düzenleme, fenomenal sakinlik beklentisi değil, bağlantı kurulabilirlik beklentisidir.

Kantçı perspektifin burada sağladığı temel kazanım, nedenselliği salt dış dünyanın gözlenen özelliği olmaktan çıkarıp deneyimin kuruluş koşullarından biri hâline getirmesidir. İnsan, karşılaştığı olayları birbirinden tamamen kopuk varlık adacıkları biçiminde değil, ilişkisel ve zamansal bir bütünlük içinde deneyimler. Çatışma da bu bütünlük içinde anlam kazanır. A ile B’nin farklılığı duyusal olarak görünür; onların birbirlerini belirlemesi ise zihinsel sentez sayesinde tek bir olay yapısına dönüşür. Böylece çatışma deneyiminin ilk epistemolojik zemini, gerçekliğin baştan itibaren nedensel birlik altında kurulmasıdır.

2.2. Helmholtzçu Bilinçdışı Çıkarım

Kant’ın deneyimin kurucu koşulları düzeyinde ele aldığı düzenleme problemi, Helmholtz’da algının işleyişine daha somut bir mekanizma üzerinden taşınır. Helmholtzçu bilinçdışı çıkarım fikrine göre algı, duyusal verinin pasif biçimde kopyalanması değildir; zihin, kendisine ulaşan sınırlı ve çoğu zaman belirsiz duyusal girdilerden çevredeki nesneler ve nedenler hakkında çıkarımlar üretir. Görülen dünya, retinaya düşen ham uyarımın doğrudan eşdeğeri değildir. Zihin, duyusal belirtileri geçmiş deneyim, alışkanlık ve düzenlilikler üzerinden yorumlayarak onların hangi dışsal nedenlerden kaynaklandığını kestirir. Algı bu anlamda yalnızca alma değil, sürekli bir nedensel yorumlama faaliyetidir.

Duyusal verinin tek başına yetersiz oluşu, bu çıkarım mekanizmasının neden gerekli olduğunu gösterir. Aynı retinal görüntü farklı uzaklıklardaki farklı nesnelerden kaynaklanabilir; aynı ses çeşitli kaynaklar tarafından üretilebilir; eksik veya örtülmüş bir nesne yine de bütün olarak algılanabilir. Zihin, duyusal yüzeyde doğrudan verilmemiş olan nedenleri tamamlayarak istikrarlı bir çevre modeli kurar. Bu işlemin büyük bölümü bilinçli muhakeme biçiminde gerçekleşmez. Kişi “bu görüntünün en olası dış nedeni nedir?” diye açıkça düşünmez; algı zaten belirli bir nesne ve olay yorumu biçiminde ortaya çıkar.

Bilinçdışı çıkarım kavramının çatışma açısından değeri, zihnin duyusal çoğulluğu nedenler üzerinden örgütleme eğilimini algısal düzeyde göstermesidir. İki hareketli nesne karşılaştığında zihin yalnızca renk, biçim ve konum değişikliklerini kaydetmez; hareketlerin birbirleri üzerinde oluşturduğu etkileri de anlamlandırır. Bir nesnenin yön değiştirmesi, diğerinin müdahalesiyle bağlantılı olarak algılanır. Böylece duyusal yüzeydeki karşıtlık, görünmeyen nedensel bağlarla tamamlanır. Zihin, olayları izole izlenimler olarak değil, belirli dışsal nedenlerin sonuçları olarak kurar.

Helmholtzçu model, gerçekliğin neden bütünüyle kaotik bir görünüm altında deneyimlenmediğini de açıklamaya yardımcı olur. Duyusal girdiler her an değişir; bakış açısı farklılaşır, ışık koşulları dönüşür, nesneler kısmen gizlenir, beden hareket eder. Buna rağmen çevre genellikle sürekliliğini koruyan nesneler ve düzenli ilişkiler dünyası olarak algılanır. Zihin değişken duyusal verinin altında daha kararlı nedenler varsayar. Görünüş değişirken nesnenin aynı kaldığı, belirli hareketlerin belirli etkiler doğurduğu ve değişimlerin açıklanabilir kaynaklara sahip olduğu kabul edilir.

Bu çıkarımsal yapı, pre-refleksif düzen beklentisinin psikolojik zeminlerinden birini oluşturur. İnsan zihni her algısal anda dış dünyanın metafizik yapısına ilişkin açık bir teori kurmaz; fakat belirsiz duyusal veriyi düzenli nedenlere bağlama yönünde sürekli çalışır. Algının başarısı büyük ölçüde bu bağlama kapasitesine dayanır. Eğer her yeni uyarım bütünüyle bağımsız ve geçmişle ilişkisiz kabul edilseydi, nesne sürekliliği, hareket takibi ve çevredeki olayların anlamlandırılması ciddi biçimde zorlaşırdı. Zihin, karşılaştığı değişimleri ortak nedenler altında birleştirerek istikrarlı bir dünya üretir.

Bilinçdışı çıkarım aynı zamanda görünüş ile neden arasındaki ayrımı belirginleştirir. Bir olayın duyusal olarak nasıl göründüğü ile onu doğuran süreçlerin ne olduğu aynı şey değildir. Çarpışma yüzeyde ani, parçalı ve düzensiz görünebilir; zihin yine de bu görünüşün altında belirli nedenleri arar. Şiddetli bir sesin kaynağını, ani bir hareketin sebebini veya bir nesnenin yön değiştirmesini açıklayan etkeni otomatik olarak kestirmeye çalışır. Fenomenal kopuş, nedensel açıklama ihtiyacını ortadan kaldırmaz; çoğu zaman tam tersine daha da güçlendirir.

Algısal sistemin neden arayışı bilinçli meraktan daha temel bir düzeyde işler. Bir nesnenin hareketini takip ederken onun sonraki konumuna dair beklentiler oluşur; hareket beklenmedik biçimde değiştiğinde dikkat ani olarak o değişime yönelir. Zihin, önceki düzenlilik ile yeni duyusal veri arasındaki farkı açıklamak için yeni bir neden varsayar. Bir top düz ilerlerken aniden yön değiştirdiyse, görünmeyen bir kuvvet, temas veya başka bir etki aranır. Böylece “sapma” algısının kendisi bile arka plandaki düzen beklentisine dayanır.

Çatışma algısında aynı yapı daha karmaşık hâle gelir. A ve B birbirlerine doğru ilerlerken her ikisinin hareketi ayrı ayrı izlenebilir. Temas gerçekleştiğinde hareket çizgilerindeki değişim, yalnızca yeni bir görüntü olarak kaydedilmez; tarafların birbirleri üzerinde oluşturduğu etki şeklinde yorumlanır. A’nın yönünün B nedeniyle değiştiği, B’nin hızının A tarafından azaltıldığı düşünülür. Böylece iki ayrı görünüş, tek bir nedensel ilişki içinde birleştirilir. Çatışma algısı, duyusal karşıtlık ile nedensel çıkarımın birleştiği özel bir durumdur.

Helmholtzçu çıkarım anlayışı burada zihnin dış dünyaya rastgele anlam yüklediğini söylemez. Çıkarımlar duyusal veriler tarafından sınırlandırılır ve çevrenin düzenlilikleriyle sürekli sınanır. Zihin istediği nedeni keyfî biçimde üretmez; mevcut uyarımlar, geçmiş deneyimler ve olası açıklamalar arasında en uygun bağlantıyı kurmaya çalışır. Dolayısıyla algısal kuruluş, dış gerçekliğin tamamen zihinsel olarak yaratıldığı anlamına gelmez. Daha doğru ifade, dış dünyanın yalnızca duyusal etkiler yoluyla erişilebilir olduğu ve bu etkilerin anlamlı nesneler ile olaylara dönüştürülmesinde zihinsel çıkarımın zorunlu rol oynadığıdır.

Bilinçdışı çıkarımın öğrenilmiş yönü de Kantçı yapıdan ayrıldığı noktayı gösterir. Kant’ta nedensellik deneyimin genel kurucu koşullarından biri olarak düşünülürken, Helmholtz’da birçok algısal bağlantı geçmiş deneyim ve alışkanlık üzerinden şekillenir. Zihin çevrede hangi duyusal ipuçlarının hangi dışsal nedenlerle ilişkili olduğunu öğrenir. Tekrarlanan düzenlilikler, sonraki algıların yorumlanmasında kullanılmaya başlanır. Böylece düzen beklentisi yalnız soyut bir birlik ilkesi değil, çevrenin istatistiksel ve nedensel yapısına uyum sağlayan dinamik bir süreç hâline gelir.

Bu öğrenme kapasitesi, çatışmanın belirli biçimlerinin neden kültürel ve deneyimsel olarak farklı yorumlanabileceğini de açıklar. Aynı fiziksel karşılaşma, farklı geçmiş deneyimlere sahip kişiler tarafından farklı nedenler ve niyetler altında değerlendirilebilir. Yine de temel yapı korunur: duyusal olayın altında neden aranır, hareketler fail veya kuvvet merkezlerine bağlanır ve sonuçlar bu merkezlerin ilişkisi üzerinden açıklanır. Yorumların içeriği değişebilir; nedensel bağlama eğilimi devam eder.

Helmholtzçu model açısından algının temel problemi tersine çevrilmiş bir neden-sonuç ilişkisidir. Dış dünyada nedenler duyusal etkileri üretir; algıda ise zihin bu etkilerden geriye doğru onların olası nedenlerini çıkarmaya çalışır. Dışarıda süreç nedenlerden sonuçlara giderken, algısal sistem sonuçlardan nedenlere doğru bir rekonstrüksiyon yapar. Bu ters yönlü hareket, çatışmanın semantik kuruluşu açısından özellikle önemlidir. Zihin gördüğü hareket bozulmalarından, seslerden, dirençlerden ve deformasyonlardan onları üreten etkileşim yapısını çıkarır.

Algının bu ters çıkarımsal karakteri, dış dünyanın bütünlüğünün zihinde nasıl yeniden kurulduğunu da gösterir. Duyusal yüzey yalnızca etkileri sunar; nedenlerin önemli kısmı doğrudan görünmez. Bir nesnenin iç yapısı, uygulanan kuvvetin tam büyüklüğü veya başka bir failin niyeti duyusal olarak çıplak biçimde verilmez. Zihin eksik bilgiyi nedensel modellerle tamamlar. Böylece görünür çoğulluk altında daha istikrarlı bir ilişkiler düzeni oluşturulur.

Çatışma bağlamında bilinçdışı çıkarımın kritik sonucu, zihnin “iki hareket var” düzeyinde kalmamasıdır. İki hareket arasındaki engelleme, yön değiştirme ve karşılıklı sınırlama nedensel bağ biçiminde yorumlanır. Bu yorum, tarafların bağımsız merkezler olarak görünmesini de güçlendirebilir; çünkü zihin farklı etkileri farklı kaynaklara dağıtır. A’nın etkisi A’ya, B’nin direnci B’ye bağlanır. Böylece aynı makro olay, algısal düzeyde ayrı nedensel merkezler hâlinde haritalandırılır.

Yine de bu ayrıştırma mutlak parçalanma üretmez. Zihin A ile B’yi ayrı kaynaklar olarak belirlerken onların karşılaşmasını tek olay içinde ilişkilendirir. Algının yapısı aynı anda hem farklılaştırıcı hem bütünleştiricidir. Nesneler birbirinden ayrılır, fakat aralarındaki etkileşim ortak bir nedenler ağı içinde kavranır. Çatışmanın fenomenal ikiliği ile nedensel birliği arasındaki gerilim için gerekli psikolojik zemin böylece daha somut hâle gelir.

Helmholtzçu bilinçdışı çıkarım fikrinin teorik önemi, zihnin düzeni yalnızca teorik düşünce düzeyinde aramadığını göstermesidir. Düzen kurma faaliyeti algının kendisine kadar iner. İnsan çevreyi daha ilk bakışta, duyusal etkilerin ardında nedenler bulunan istikrarlı bir dünya olarak deneyimler. Hareket, direnç, kırılma ve çarpışma gibi olaylar bu nedensel haritanın içinde anlam kazanır. Duyusal yüzey ne kadar karmaşık olursa olsun, algı onu mümkün olduğunca kaynaklara, sürekliliklere ve ilişkisel düzenliliklere bağlar.

Böylece zihinsel birlik beklentisi yalnızca soyut metafiziğin ürünü olmaktan çıkar; algının işleyişine gömülü bir düzenleme eğilimi kazanır. İnsan, gerçekliği önce kaotik olarak alıp sonra bilinçli düşünmeyle düzenlemez. Görme, işitme ve hareket algısı düzeyinde bile duyusal sonuçlardan düzenli nedenler çıkarılır, değişimler süreklilik içinde birleştirilir ve olaylar ortak bir dünya modeli içinde konumlandırılır. Çatışma deneyiminin epistemik zemini, tam olarak bu sürekli nedensel rekonstrüksiyon sayesinde yoğunlaşır.                                                                                                                                    

2.3. Öngörücü İşleme ve Gizli Nedenlerin Kestirimi

Öngörücü işleme yaklaşımı, algının yalnızca dışarıdan gelen veriyi kaydetmediği, sürekli olarak bu verinin hangi nedenlerden kaynaklandığını tahmin ettiği fikrini daha sistematik bir bilişsel çerçeveye taşır. Zihin, çevreden gelen duyusal girdileri pasif biçimde bekleyen bir alıcı gibi değil, sürekli olası dünya modelleri kuran ve bu modelleri yeni verilerle karşılaştıran bir sistem gibi işler. Algının temel sorunu yalnızca “ne görüyorum?” değildir; daha derinde “bu duyusal etkinin en olası nedeni nedir?” sorusu vardır. Böylece deneyim, duyusal sonuçlardan gizli nedenlere doğru sürekli bir çıkarım sürecine dönüşür.

Gizli nedenler kavramı burada belirleyicidir. Çevredeki birçok neden doğrudan duyusal olarak verilmez; zihin çoğu zaman onların etkilerini algılar. Bir cismin hareket yönü, yüzeyin deformasyonu, ses şiddeti veya başka bir bedenin tepkisi belirli bir nedensel yapının sonuçlarıdır. Algısal sistem, bu sonuçlardan hareketle hangi kuvvetlerin, nesnelerin veya olayların onları üretmiş olabileceğini kestirir. Dolayısıyla deneyim, yalnızca görünen yüzeyin kaydı değil, görünmeyen nedenlerin sürekli yeniden kurulmasıdır.

Öngörücü işleme yaklaşımının en güçlü tarafı, algıyı ileriye dönük beklentilerle birlikte düşünmesidir. Zihin yalnızca mevcut duyusal veriyi açıklamaz; aynı zamanda bir sonraki anda neyle karşılaşacağını tahmin eder. Bir nesne belirli bir hızla ve doğrultuda ilerliyorsa, algısal sistem onun muhtemel sonraki konumunu önceden kestirir. Böylece hareket yalnızca ardışık görüntülerden oluşmaz; süreklilik beklentisiyle kavranır. Bu beklenti ihlal edildiğinde, örneğin nesne aniden yön değiştirdiğinde, sistem mevcut modeli güncellemek zorunda kalır. Ani değişimin kendisi daha yoğun bilgi taşır; çünkü mevcut tahmin ile duyusal veri arasındaki fark büyümüştür.

Tahmin hatası kavramı burada devreye girer. Zihnin kurduğu model ile duyusal girdinin birbirine uymadığı noktada fark oluşur ve bu fark sistemin modelini yeniden düzenlemesine neden olur. Eğer A’nın doğrusal hareket etmeye devam edeceği beklenirken B’nin müdahalesi A’nın yönünü değiştiriyorsa, A’nın sonraki konumuna ilişkin beklenti bozulur. Zihin bu bozulmayı açıklamak için yeni bir neden ekler: B’nin etkisi, A’nın hareketindeki sapmanın açıklayıcı değişkenine dönüşür. Böylece görünürdeki düzensizlik, daha geniş bir nedensel modelin içine yeniden yerleştirilir.

Çatışma algısı, tahmin hatasının yoğun biçimde üretildiği olaylardan biridir. İki yönelim ayrı ayrı izlenirken her birinin belirli bir devam çizgisi vardır. Karşılaşma gerçekleştiğinde bu çizgilerin ikisi de değişebilir. Zihin yalnızca hareketlerin değiştiğini algılamaz; aynı zamanda önceki beklentilerin neden geçersiz hâle geldiğini açıklamaya çalışır. A’nın B’yi engellemesi ve B’nin A’ya direnmesi, tahmin edilen devamların bozulmasına neden olur. Bu nedenle çatışma, duyusal yüzeyde yalnızca hareketlerin kesişmesi değil, aynı zamanda öngörülen geleceğin yeniden yapılandırılmasıdır.

Öngörücü sistemin başarısı, çevrenin belirli ölçüde düzenli olmasına bağlıdır. Eğer hiçbir olay önceki koşullardan kestirilemeseydi, hiçbir model kalıcı olarak işe yaramazdı. İnsan zihni tam da bu nedenle çevrede tekrar eden ilişkileri, stabil nesneleri ve neden-sonuç bağlantılarını öğrenir. Tahmin edilebilirlik mutlak olmak zorunda değildir; karmaşık ve belirsiz süreçler bulunabilir. Fakat algının çalışabilmesi için en azından bazı düzenliliklerin bulunması gerekir. Zihin, deneyimin bu düzenliliklerini kullanarak olası nedenler hakkında modeller kurar.

Burada düzen beklentisi, soyut bir metafizik ilke olmaktan çıkıp bilişsel verimlilik meselesine dönüşür. Çevreyi her an tamamen yeni ve bağlantısız bir veri kümesi olarak işlemek son derece maliyetli olurdu. Bunun yerine zihin, geçmiş deneyimlerden çıkardığı örüntüleri geleceğe taşır. Nesnelerin sürekliliğini, hareketlerin devamını ve belirli etkilerin belirli nedenlerle ilişkisini varsayarak algısal işlem yükünü azaltır. Düzen, yalnızca düşüncenin aradığı bir özellik değil, algının ekonomik biçimde işlemesinin de temel koşullarından biridir.

Gizli nedenlerin kestirimi aynı zamanda yüzeysel görünüş ile derin yapı arasındaki ayrımı güçlendirir. Bir olay fenomenal olarak düzensiz görünebilir; fakat zihin bu düzensizliğin altında daha istikrarlı nedenler arar. Bir nesnenin aniden kırılması, dış görünüşte kesinti yaratır; ancak bu kesinti malzeme dayanıklılığı, uygulanan kuvvet ve temas koşulları üzerinden açıklanabilir. Zihinsel sistem, yüzeydeki değişim ne kadar ani olursa olsun onu daha geniş bir nedenler ağına bağlamaya çalışır. Böylece estetik kopuş, nedensel bütünlük içinde yeniden işlenir.

Çatışma fenomeni bu açıdan özel bir önem taşır. İki yerel yönelimin karşılaşması, her birinin kendi devam modelini bozar. A’nın geleceği artık yalnız A’nın önceki durumlarından tahmin edilemez; B’nin varlığı hesaba katılmalıdır. Aynı şekilde B’nin sonraki hâli A’nın etkisinden bağımsız değildir. Öngörücü sistem, başlangıçta ayrı modellere sahip iki hareketi karşılaşma anından itibaren ortak bir etkileşim modeli içinde yeniden kurar. Bu bilişsel güncelleme, çatışmanın iki bağımsız merkezden ortak bir olay yapısına dönüşmesinin algısal karşılığıdır.

Tahmin hatasının azaltılması, zihnin her zaman dünyayı kendi beklentilerine uydurduğu anlamına gelmez. Yeni duyusal veri mevcut modeli bozabilir ve modelin değiştirilmesini zorunlu kılabilir. Algı, yalnızca yukarıdan aşağıya dayatılan tahminlerden oluşmaz; aşağıdan yukarıya gelen hata sinyalleri de belirleyicidir. Bu nedenle zihin dış dünyayı istediği gibi şekillendiren kapalı bir sistem değildir. Daha doğru olan, sürekli olarak model ile veri arasında bir denge kurduğunu söylemektir. Çevrenin düzenlilikleri zihinsel beklentileri biçimlendirir, beklentiler de yeni duyusal verinin nasıl yorumlandığını yönlendirir.

Bu karşılıklı ilişki, çatışma kavramının nasıl hem dışsal hem zihinsel bir temele sahip olabileceğini anlamaya yardım eder. Dış dünyada gerçekten iki kuvvet birbirlerinin hareketini değiştirebilir. Zihin ise bu karşılıklı etkiyi belirli nedensel modeller altında yorumlar. Ne salt dışsal olay zihinsel işlemlerden bağımsız biçimde “çatışma” kavramını hazır olarak taşır ne de zihin hiçbir dış karşılık olmadan çatışmayı üretir. Fenomenal veri ile nedensel model arasındaki ilişki, kavramın kurulması için birlikte işler.

Öngörücü işleme açısından dikkat de tahmin hatasının dağılımıyla bağlantılıdır. Beklenen bir hareket çoğu zaman fazla bilişsel kaynak gerektirmez; ani yön değişimi, çarpışma veya beklenmedik direnç ise dikkat sistemini hızla devreye sokar. Çatışmalı olayların algısal olarak güçlü görünmesinin nedenlerinden biri budur. İki hareketin birbirini bozması, yalnızca fiziksel bir değişim değil, mevcut tahmin modelinin başarısız olduğu yüksek bilgi taşıyan bir olaydır. Zihin bu nedenle çarpışma, kopuş ve karşıtlık anlarını olağan süreklilikten daha belirgin biçimde kaydeder.

Bu belirginlik, “estetik çatışma” hissinin bilişsel zeminini de güçlendirir. Düzenli hareket düşük hata üretirken, karşıt hareketler yüksek hata üretir; zihin böylece yüzeydeki kırılmayı daha yoğun bir fenomen olarak deneyimler. Yine de hata, düzenin yokluğunu değil, mevcut modelin yetersizliğini gösterir. Sistem yeni nedeni hesaba kattığında olay tekrar açıklanabilir bir bütünlüğe kavuşur. Bu nedenle tahmin hatası, kaosun kanıtı değil, model güncellemesinin tetikleyicisidir.

Gizli nedenlerin kestirimi, insanın neden çoğu zaman görünür hareketleri fail veya kuvvet merkezlerine bağladığını da açıklar. A’nın yön değiştirmesi görünür bir sonuçtur; zihin bunun nedenini B’ye atfeder. B’nin direnci başka bir sonuçtur; onun nedeni de B’nin kendi özelliklerine veya amaçlarına bağlanabilir. Böylece aynı olay içinde birden fazla yerel neden merkezi oluşturulur. Algısal ve bilişsel sistem, karmaşık nedensel ağı açıklanabilir alt birimlere böler. Bu ayrıştırma pratik olarak son derece işlevseldir; ancak yerel kaynakların mutlak bağımsız nedensellikler olduğu yanılsamasına zemin hazırlayabilir.

Hiyerarşik modelleme fikri bu ayrımı daha da derinleştirir. Düşük düzeyde sistem renk, kenar, hareket ve ses gibi özellikleri işlerken, daha yüksek düzeylerde nesneler, failler, niyetler ve olay tipleri temsil edilir. Aynı duyusal olay, farklı seviyelerde farklı açıklama biçimleri kazanır. Bir çarpışma düşük düzeyde hareket vektörlerinin değişimi, orta düzeyde iki nesnenin teması, daha yüksek düzeyde ise iki failin karşı karşıya gelmesi olarak kodlanabilir. Çatışma kavramı, bu hiyerarşinin daha yüksek katmanlarında oluşan bir ilişkisel yorumdur.

Öngörücü işleme yaklaşımı bu nedenle düzenin zihinsel kuruluşuna iki önemli unsur ekler: süreklilik beklentisi ve hata düzeltimi. İnsan zihni, çevreyi sabit bir şablon altında dondurmaz; düzenliliği sürekli test eder ve gerektiğinde yeniden kurar. Çatışma da tam olarak bu dinamik sistem içinde anlam kazanır. İki yönelim beklenen devamlarını sürdüremediğinde hata üretilir, hata yeni karşılıklı nedenleri görünür kılar ve olay daha kapsamlı bir model altında yeniden örgütlenir.

Böylece nedensel birlik yalnız geçmişe dönük açıklama üzerinden değil, geleceğe dönük öngörü üzerinden de kurulmuş olur. Zihin bir olayın nedenini anlamaya çalışırken aynı anda onun nasıl devam edeceğini kestirir. Nedensellik, geçmişi bağlayan ve geleceği yapılandıran çift yönlü bir işlev kazanır. Çatışma ise bu sürekliliğin sınandığı, yerel tahminlerin birbirlerinin varlığı nedeniyle kırıldığı ve daha geniş bir ilişkisel modelin zorunlu hâle geldiği yoğun bir algısal durumdur.

2.4. Pre-Refleksif Düzen Beklentisi

İnsan zihninin düzenle ilişkisi yalnızca bilinçli teoriler, açık kavramlar veya felsefi inançlar düzeyinde işlemez. Bir kişi determinizmi reddedebilir, nedensellik hakkında hiçbir metafizik görüş taşımayabilir veya evrenin yapısına ilişkin sistematik bir düşünce geliştirmemiş olabilir; yine de gündelik deneyiminde olayları bağlantılar, devamlılıklar ve açıklanabilir ilişkiler altında kavrar. Bu nedenle burada söz konusu olan şey açıkça formüle edilmiş “evren düzenlidir” önermesi değil, deneyimin kendisini mümkün kılan daha temel bir yönelimdir. Pre-refleksif düzen beklentisi, düşüncenin bilinçli yargıya dönüşmesinden önce çalışan, duyusal ve bilişsel çoğulluğu süreklilik içinde örgütleyen eğilimi ifade eder.

“Beklenti” kelimesi de burada yalnız bilinçli tahmin anlamında kullanılmamalıdır. İnsan çoğu zaman bir nesnenin varlığını sürdürmesini, hareketin belirli bir doğrultuda devam etmesini veya belirli koşulların belirli sonuçlarla ilişkili olmasını açıkça düşünmez. Buna rağmen bu düzenlilikler bozulduğunda şaşkınlık, dikkat artışı veya açıklama ihtiyacı ortaya çıkar. Dolayısıyla beklenti, çoğu kez varlığı ihlal anında fark edilen örtük bir yapıdır. Sistem düzeni açıkça ilan etmez; fakat düzensizlikle karşılaştığında tepki verir.

Pre-refleksiflik, bu düzenleme faaliyetinin bilinçli muhakemeden önce başlamasını anlatır. Bir topun düz ilerlerken aniden yön değiştirmesi, kişinin fizik yasalarını düşünmesinden önce dikkat çeker. Bir nesnenin beklenmedik biçimde ortadan kaybolması, bir hareketin nedensiz görünmesi veya bir olayın alışılmış akıştan kopması, açıklama ihtiyacını otomatik olarak tetikleyebilir. Zihin önce teorik bir ilke kurup sonra olayları bu ilkeye göre değerlendirmez; olayların kendisi zaten belirli bir düzen beklentisi içinden algılanır.

Bu düzen beklentisi, uyum veya sakinlik beklentisiyle karıştırılmamalıdır. Dünya çatışmalı, şiddetli ve yıkıcı olabilir; yine de bu olaylar nedensel olarak düzenli biçimde işleyebilir. Zihin için düzen, olayların hoş, istikrarlı veya barışçıl olması anlamına gelmez. Daha temel anlamıyla düzen, değişimlerin bağlantısız olmaması, olayların nedenlerden türeyebilmesi ve farklı durumların süreklilik içinde anlaşılabilmesidir. Bir savaş son derece düzensiz görünebilir; buna rağmen stratejik hamleler, maddi koşullar, kararlar ve sonuçlar birbirine bağlanabilir. Dolayısıyla pre-refleksif düzen beklentisi, fenomenal uyum değil nedensel bağlanabilirlik beklentisidir.

İnsan zihninin nesne sürekliliği kurması bu eğilimin en açık örneklerinden biridir. Bir nesne gözden kaybolduğunda onun yok olduğu varsayılmaz; çoğu durumda görünmeyen konumda varlığını sürdürdüğü düşünülür. Duyusal erişimin kesilmesi, nesnel sürekliliğin sona ermesi anlamına gelmez. Zihin görünüşteki boşluğu kalıcı neden ve nesne varsayımlarıyla doldurur. Bu, duyusal yüzey ile derin düzen arasındaki ayrımı erken bir bilişsel düzeyde gösterir.

Benzer biçimde hareket sürekliliği de örtük beklentiler üretir. Bir nesne belirli yönde ilerliyorsa, başka bir etki olmadığı sürece aynı genel doğrultuda devam edeceği varsayılır. Hareket aniden değiştiğinde zihin yeni bir neden arar. Bu neden görünür olabilir veya olmayabilir; fakat değişimin açıklamasız bırakılması bilişsel açıdan daha maliyetlidir. Böylece sapma, kendi başına kaos olarak kabul edilmek yerine yeni bir nedensel ilişkinin işareti olarak okunur.

Pre-refleksif düzen beklentisi, çatışma deneyiminin temel gerilimini hazırlayan yapıdır. İki yönelim ayrı ayrı süreklilik beklentisi yaratır. A’nın hareketi kendi devam çizgisine, B’nin hareketi başka bir devam çizgisine sahiptir. Bu çizgiler kesiştiğinde, her birinin beklenen geleceği diğerinin varlığı nedeniyle değişir. Zihin aynı anda iki süreklilik modeli taşır ve karşılaşma bu modellerin ikisini de yeniden düzenlemeye zorlar. Çatışmanın algısal yoğunluğu, yalnızca fiziksel temasın şiddetinden değil, birbirine rakip iki devam beklentisinin aynı olay içinde kırılmasından da kaynaklanır.

Buradaki düzen beklentisi, “tek nedensellik” fikrine doğrudan metafizik bir bilgi sağlamaz. İnsan zihninin olayları bağlantılı biçimde örgütlemesi, evrenin ontolojik olarak kesin biçimde deterministik olduğunu kanıtlamaz. Fakat deneyimin nasıl kurulduğu açısından güçlü bir sonuç verir: insan, dünyayı birbirinden bütünüyle kopuk neden adacıkları olarak yaşamaya yatkın değildir. Farklı süreçler görüldüğünde bile aralarındaki bağlar aranır, kesişimler açıklanır ve olaylar daha geniş modeller içinde birleştirilir. Bu yüzden pre-refleksif düzen eğilimi, makro-nedensel birlik fikrinin psikolojik koşullarından biri olarak düşünülebilir.

Nedensel bağ kurma eğilimi, hata veya istisna karşısında daha görünür hâle gelir. Eğer bir olay açıklanamaz görünüyorsa, zihin çoğu zaman “nedeni yok” demekten önce “nedeni henüz bilinmiyor” sonucuna yönelir. Gündelik düşüncede bile bilinmeyen neden ile nedensizlik arasında ayrım yapılır. Ani bir ses duyulduğunda kaynağı aranır; beklenmedik bir davranış görüldüğünde motivasyon sorgulanır; mekanik bir sistem çalışmadığında arıza nedeni araştırılır. Bu tavır, gerçekliğin ilkece açıklanabilir olduğu yönündeki örtük eğilimi gösterir.

Çatışma anlarında bu eğilim özellikle güçlüdür. Bir tarafın diğerine neden saldırdığı, bir sistemin neden çöktüğü veya iki kuvvetin neden karşı karşıya geldiği sorulur. Yüzeysel görünüşte olay “ani” olabilir; zihin yine de onu önceki koşullara bağlamaya çalışır. Böylece fenomenal şok, nedensel rekonstrüksiyonla dengelenir. Şiddetli görünüş ne kadar güçlü olursa olsun, olayın açıklanabilirliği bütünüyle bırakılmaz.

Pre-refleksif düzen beklentisi aynı zamanda zaman algısında da işlev görür. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden kopuk anlar olarak değil, devam eden süreçlerin farklı kesitleri biçiminde deneyimlenir. Bir yönelimin “engellendiğini” söylemek, onun önceki durumunu ve olası devamını zihinde tutmayı gerektirir. Çatışma bu nedenle yalnız mekânsal karşılaşma değil, zamansal sürekliliklerin kesişmesidir. Zihin bu süreklilikleri koruduğu için bir hareketin “bozulduğunu” veya “kesildiğini” fark edebilir.

Düzen beklentisi, nesneler kadar faillerin anlaşılmasında da belirgindir. İnsan davranışları çoğu zaman amaçlar, inançlar ve geçmiş koşullar üzerinden yorumlanır. Bir kişi beklenmedik bir hamle yaptığında bile davranış tamamen nedensiz kabul edilmez; altında bir motivasyon aranır. Böylece toplumsal gerçeklikte de görünür eylemler daha derindeki nedenlere bağlanır. Çatışma hâlindeki iki fail, yüzeyde iki bağımsız irade merkezi gibi görünse bile zihin her birinin davranışını ayrı nedenler ve amaçlarla ilişkilendirir.

Tam da burada bir gerilim doğar: zihin bir yandan bütün olayları ortak bir düzen içinde açıklanabilir kılmaya çalışırken, diğer yandan nedensel etkileri farklı merkezlere dağıtır. A’nın nedeni A’ya, B’nin nedeni B’ye bağlanır. Böylece ortak dünyayı birleştiren düzenleme ilkesi ile yerel failleri ayrıştıran temsil biçimi aynı anda çalışır. Çatışma fenomeninin zihinsel kökeni açısından bu çift hareket son derece önemlidir. Birlik talebi ile çoklu merkezler üretme eğilimi birbirini dışlamaz; tersine aynı algısal sistemin iki işlevi olarak birlikte var olur.

Pre-refleksif düzen beklentisi ayrıca normatif olmayan bir yapı olarak anlaşılmalıdır. Zihin “düzenli olan iyidir” veya “kaos kötüdür” diye düşünmek zorunda değildir. Buradaki düzen bilişsel bir işlevdir. Olayların birbirine bağlanabilir olması, algının ve eylemin mümkün olmasını sağlar. Çevrede hiçbir örüntü bulunmasaydı, ne tahmin ne planlama ne de öğrenme verimli biçimde gerçekleşebilirdi. Dolayısıyla düzen beklentisi yalnız kültürel bir tercih değil, çevreyle etkili ilişki kurmanın temel bilişsel koşullarından biridir.

Bu noktada “sezgi” sözcüğü dikkatle kullanılmalıdır. İnsanların doğrudan metafizik determinizmi sezdiğini söylemek gereksiz derecede güçlü olur. Daha doğru olan, nedensel bütünlük ve açıklanabilirlik yönünde örtük bir bilişsel eğilim bulunduğunu savunmaktır. Zihin olayları bağlantısız bırakmak yerine onları örüntülere, nedenlere ve sürekliliklere bağlamaya çalışır. Bu yönelim bilinçli teoriden önce geldiği için sezgisel görünür; fakat içeriği “evren zorunlu olarak deterministtir” önermesi değil, “olayların açıklanabilir bağları vardır” biçimindeki daha temel organizasyon ilkesidir.

Çatışmanın estetik gücü de ancak böyle bir arka plan üzerinde anlaşılır. Eğer zihin hiçbir süreklilik veya düzen beklentisine sahip olmasaydı, iki hareket çizgisinin kesişmesi özel bir anlam taşımazdı. Bir yönün bozulması, yalnızca başka bir görüntü değişimi olurdu. Çarpışmayı dramatik kılan, önceki düzenin zihinde belirli bir devam modeli üretmiş olmasıdır. Görünüş bu modeli sert biçimde ihlal ettiğinde, olay “çatışma” olarak yoğunlaşır. Böylece estetik karşıtlığın algısal kuvveti, pre-refleksif düzen beklentisinin varlığından beslenir.

Düzen beklentisi aynı zamanda çarpışma sonrasında yeni bir birlik kurulmasını sağlar. Olay ilk anda beklenmedik olabilir; fakat zihin çok geçmeden yeni durumu açıklamaya, nedenleri birbirine bağlamaya ve sonucu daha geniş bir hikâye içine yerleştirmeye çalışır. “Neden oldu?” sorusu yalnız meraktan doğmaz; bilişsel sistemin parçalanmış görünüşü yeniden bütünleştirme eğilimidir. Çatışma böylece önce düzen beklentisini bozan, ardından daha geniş bir nedensel model içinde yeniden düzenlenen bir olay hâline gelir.

Pre-refleksif düzen beklentisi, insan zihninin dış dünyaya dayattığı tamamen keyfî bir kalıp da değildir. Çevrenin düzenlilikleriyle sürekli etkileşim içinde biçimlenir. Düzen beklentileri tekrar tekrar başarısız olsaydı, sistem onları güncellemek zorunda kalırdı. Zihinsel model ile dış dünya arasında bu nedenle dinamik bir uyum ilişkisi vardır. Algı ne salt dışsal verinin kopyasıdır ne de yalnızca zihinsel şemanın ürünü. Düzen, bu iki yönlü ilişkinin içinde kurulup sınanır.

Çatışma deneyimi açısından nihai önem, insan zihninin görünürdeki çoğulluğu hiçbir zaman tamamen dağınık bırakmamasında yatar. İki yönelim birbirine karşı hareket ettiğinde, zihin onları farklı merkezler olarak ayırırken aynı anda ortak bir olay örgüsü içinde birleştirir. Birlik ve ayrım, düzen ve karşıtlık, süreklilik ve kesinti aynı deneyimde üst üste gelir. Pre-refleksif düzen beklentisi, çatışmayı yalnızca dışsal bir temas olarak değil, bir düzen modelinin sarsıldığı ve yeniden kurulduğu bilişsel olay hâline getirir.                                                                                                                                                            

2.5. Fenomenal Yüzeyde Çoğul Hareket Merkezleri

Nedensel birlik altında örgütlenen deneyim, fenomenal yüzeyde hiçbir zaman yalnızca tek ve homojen bir hareket olarak görünmez. İnsan algısı, çevresindeki süreçleri farklı nesneler, farklı bedenler, farklı yönler ve farklı hareket merkezleri biçiminde ayrıştırır. Bir araç bir yönde ilerlerken başka bir araç karşı yönden gelir; iki insan karşılıklı hamlelerde bulunur; iki fiziksel kuvvet aynı cisim üzerinde ters etkiler yaratır; iki kurum birbirinden farklı çıkar çizgileri doğrultusunda hareket eder. Duyusal görünüş, gerçekliği tek bir akış olarak değil, çok sayıda yerel merkez ve vektör hâlinde sunar. Zihin bu merkezleri ortak nedensel alan içinde birleştirirken, algının yüzeyi onların ayrılığını son derece güçlü biçimde korur.

Fenomenal çoğulluk, çatışmanın görünür biçimi açısından vazgeçilmezdir. Eğer bütün hareketler tek ve ayrışmamış bir akış olarak deneyimlenseydi, “bir tarafın diğerine karşı durması” gibi bir ilişkiden söz etmek mümkün olmazdı. Çatışma deneyimi için en az iki ayrı hareket merkezinin görünür olması gerekir. A, yalnızca hareket eden bir şey değildir; belirli bir yön, hız ve devam çizgisi taşıyan ayrı bir merkezdir. B de kendi hareketini farklı bir konumdan ve farklı bir doğrultudan sürdürür. İki merkez arasındaki ayrım ne kadar belirginse, karşılaşma da o kadar kolay biçimde iki ayrı yönelimin çarpışması olarak algılanır.

Hareket merkezi kavramı yalnız fiziksel nesnelere indirgenmemelidir. Bir insanın niyeti, bir grubun çıkarı, bir kurumun stratejisi veya bir organizmanın yaşamsal yönelimi de fenomenal ve kavramsal olarak merkezileştirilebilir. Zihin, karmaşık süreçleri açıklayabilmek için etkileri belirli kaynaklara bağlar. “Bu kişi bunu istedi”, “şu grup buna karşı çıktı”, “bu kuvvet diğerini bastırdı” gibi ifadeler, nedensel akışı yerel merkezlere dağıtır. Böylece gerçekliğin ilişkisel yapısı, algısal ve kavramsal düzeyde ayrı fail veya kuvvet birimleri biçiminde temsil edilir.

Bu ayrıştırmanın güçlü bir bilişsel işlevi vardır. Karmaşık bir olayın bütün nedenlerini tek bir anda kavramak yerine, zihin etkileri kaynağa göre sınıflandırır. A’nın etkisi A’ya, B’nin etkisi B’ye, çevresel koşullar başka bir değişken grubuna bağlanır. Böylece olayın nedensel haritası okunabilir hâle gelir. Fakat aynı mekanizma, yerel merkezlerin ontolojik olarak kendi başına kapalı ve bağımsız olduğu izlenimini de yaratabilir. Açıklama amacıyla yapılan ayrıştırma, kolaylıkla varlığın kendisine ait mutlak bir bölünme gibi algılanabilir.

Fenomenal yüzeydeki çoğulluk özellikle hareket sırasında yoğunlaşır. Durağan iki nesne birbirinden ayrı görülebilir, ancak çatışma hissi için ayrılığın dinamik hâle gelmesi gerekir. A’nın yönü B’nin yönüne göre belirginleşir; B’nin devamı A’nın müdahalesiyle değişir. Her hareket, kendi geleceğine doğru uzanan bir vektör gibi algılanır. Bu vektörler kesiştiğinde, duyusal sistem yalnızca konum değişikliklerini değil, bir yönün başka bir yön tarafından bozulduğunu da kaydeder. Böylece çoğulluk yalnız nesne sayısına değil, hareket yönlerinin karşıtlığına bağlanır.

Tamamlanma çizgilerinin fenomenal düzeyde görünür hâle gelmesi, çatışmanın dramatik etkisini artırır. A belirli bir doğrultuda ilerlerken gözlemci onun hareketinin devamını öngörür; B’nin hareketi de benzer biçimde başka bir geleceğe işaret eder. Kesişme noktasına yaklaşıldığında iki olası devam birbirini dışlamaya başlar. İki hareketin aynı anda kendi doğrultularını koruyamayacağı fark edilir. Bu nedenle çatışma, yalnızca mevcut iki hareketin değil, iki ayrı geleceğin uyumsuzluğu olarak da algılanır. Fenomenal çoğulluk zamansal beklentileri de çoğullaştırır.

Görünüş düzeyinde hareket merkezlerinin bağımsız görünmesinin bir nedeni, algının nesne sınırlarını güçlü biçimde korumasıdır. Bir araç diğerinden, bir beden başka bir bedenden veya bir nesne çevresindeki nesnelerden ayrı bir bütün olarak algılanır. Sınırlar, kimlikleri ve hareket kaynaklarını birbirinden ayırır. A’nın hareketi onun bedenine veya yapısına, B’nin hareketi ise başka bir bütünlüğe bağlanır. Etkileşim başladığında bile bu nesnel ayrım ortadan kalkmaz. Dolayısıyla aynı olay içinde hem ilişki hem ayrılık görünür biçimde korunur.

Algısal sınırlar, nedensel sahiplik duygusunu da üretir. Bir hareket belirli bir nesneden çıktığında, onun nedeni o nesneye aitmiş gibi düşünülür. Fiziksel süreçlerde bu atıf bazen doğrudur; ancak daha geniş nedensel bağlamı görünmez kılabilir. A’nın hareketi kendi iç özelliklerinin yanı sıra geçmiş etkiler, çevresel koşullar ve başka süreçlerin sonucu olabilir. Yine de fenomenal yüzey A’yı ayrı bir kaynak olarak sunduğu için, hareket onun “kendi” hareketi gibi görünür. Çatışma anında karşılaşan şeyler de bu nedenle iki bağımsız kaynak gibi temsil edilir.

İnsan failliğinde merkezileştirme daha da güçlenir. Bir kişi kendi niyetleri, kararları ve bedensel sınırları içinde ayrı bir hareket merkezi olarak algılanır. Başka bir kişi farklı niyetlere ve kararlara sahiptir. İki kişi karşı karşıya geldiğinde, olay kolayca “iki iradenin savaşı” biçiminde okunur. Oysa her irade sosyal, tarihsel ve psikolojik koşullar tarafından şekillenmiş olabilir. Fenomenal düzey yine de bu geniş belirlenimleri arka plana iter ve çatışmayı iki kişisel merkezin karşılaşması olarak yoğunlaştırır.

Çoğul merkezlerin görünürlüğü, makro düzeydeki bütünlüğün algısal olarak neden geri plana düştüğünü de açıklar. İnsan algısı çoğu zaman en yakın ve en belirgin değişkenlere öncelik verir. Bir çarpışmada iki araç görünür; onları o noktaya taşıyan kilometrelerce yol, önceki kararlar, trafik düzeni veya çevresel koşullar aynı anda görünmez. Böylece duyusal yüzey nedensel bütünün tamamını değil, onun en yoğun yerel kesitini sunar. Çatışmanın iki taraflı görünmesi, büyük ölçüde bu seçici görünürlükten kaynaklanır.

Fenomenal çoğulluk yalnızca dışarıdaki nesnelerin ayrılığıyla değil, bilincin dikkati bölme biçimiyle de güçlenir. Dikkat, olayın farklı unsurlarını ayrı ayrı izler ve aralarındaki karşıtlığı belirginleştirir. “Kim kimi engelledi?”, “hangi kuvvet üstün geldi?”, “hangi taraf yön değiştirdi?” gibi sorular, ortak süreci yerel karşılaşmalara böler. Bu analiz pratik olarak gereklidir; ancak ortak belirlenimin geri planda kalmasına neden olabilir. Algısal çözünürlük arttıkça yerel vektörler daha belirgin, makro birlik ise daha soyut hâle gelir.

Çatışmanın estetik yoğunluğu da çoğul hareket merkezlerinin görsel ve bedensel olarak ayrıştırılmasına dayanır. Ters yönlere bakan bedenler, karşılıklı yaklaşan araçlar, birbirine zıt kuvvetlerin oluşturduğu gerilim veya iki grubun mekânsal olarak karşı karşıya dizilmesi, çatışmayı henüz herhangi bir teorik yorum yapılmadan önce görünür kılar. Karşıtlığın geometrisi, duyusal yüzeyde bir anlam üretir. Yönlerin zıtlığı, mesafenin kapanması ve hareket çizgilerinin kesişmesi, çatışma hissini görsel olarak yoğunlaştırır.

Fenomenal çoğulluk, aynı zamanda yerel perspektiflerin birbirinden farklı olmasını mümkün kılar. A kendi çizgisinden bakıldığında B’yi engel olarak görür; B’nin perspektifinden ise A engeldir. Aynı ilişki iki farklı merkezden ters anlamlar kazanır. Böylece çatışma yalnızca dışarıdan izlenen bir çarpışma değil, tarafların kendi yerel yönelimleri içinde yaşadıkları karşılıklı olumsuzlama hâline gelir. Her merkez kendi sürekliliğini normatif veya işlevsel olarak pozitif, karşı tarafın etkisini ise negatif biçimde kodlayabilir.

Bu perspektif çoğulluğu, çatışmanın semantik gücünü artırır. “Engelleme”, “direnç”, “saldırı” veya “karşı koyma” gibi kavramlar, çoğu zaman belirli bir hareket merkezinin bakış açısından anlam kazanır. A’nın eylemi B açısından saldırı, A açısından savunma olabilir. Aynı fiziksel veya toplumsal ilişki, farklı merkezlerden farklı biçimde adlandırılır. Fenomenal ayrışma, böylece yalnızca hareketleri değil, anlamları da çoğullaştırır.

Yine de çoğul hareket merkezlerinin varlığı, nedensel bütünlüğün yokluğunu göstermez. Algı açısından iki ayrı yönelim görülebilirken, bu yönelimler aynı olay örgüsünün parçaları olabilir. Fenomenal yüzeyin çoğulluğu ile makro nedenselliğin birliği birbirine alternatif değildir. Sorun, görünür ayrımı ontolojik kopuklukla özdeşleştirdiğimizde ortaya çıkar. A ve B’nin ayrı görünmesi, onların hiçbir ortak belirlenim içinde bulunmadığı sonucunu doğurmaz.

Fenomenal düzey bu nedenle çatışmanın hem zorunlu hem de yanıltıcı yüzünü taşır. Zorunludur; çünkü iki merkez görünmeden çatışma deneyimi kurulamaz. Yanıltıcıdır; çünkü bu merkezlerin algısal ayrılığı kolaylıkla nedensel bağımsızlık olarak yorumlanabilir. Çatışmanın görünür sahnesinde iki taraf vardır; fakat bu iki tarafın aynı sahnede bulunması, birbirlerini etkileyebilmesi ve sonuçlarını dönüştürebilmesi zaten daha geniş bir ilişkisel birliğe işaret eder.

Çoğul hareket merkezleri, gerçekliğin yerel ayrışmasını görünür hâle getirirken aynı anda zihnin çatışmayı neden iki kutuplu biçimde temsil ettiğini açıklar. Algı, makro-nedensel bütünü doğrudan deneyimlemez; onun içindeki belirgin nesneleri, yönleri ve etkileşimleri seçer. Böylece tek bir belirlenim alanı, fenomenal yüzeyde çok sayıda ayrı merkez ve bunların karşılıklı müdahaleleri biçiminde görünür. Çatışmanın duyusal mimarisi, tam olarak bu çok-merkezli görünüş içinde kurulur.

2.6. Estetik Karşıtlığın Morfolojisi

Çatışmanın görünür niteliği yalnızca iki ayrı hareket merkezinin varlığıyla açıklanamaz; bu merkezlerin duyusal yüzeyde nasıl düzenlendiği de belirleyicidir. “Estetik” burada güzellik, beğeni veya sanatla sınırlı bir kavram olarak değil, aisthesis’in daha temel anlamına yakın biçimde duyusal görünüşün kuruluş tarzını ifade eder. Bir olayın çatışmalı görünmesi, yalnızca altında bulunan nedensel ilişkiden değil, hareketlerin, bedenlerin, yönlerin, hızların ve sınırların algısal olarak nasıl biçimlendiğinden doğar. Estetik karşıtlık, tek bir olayın duyusal yüzeyde çoğul, zıt ve birbirini bozan biçimler hâlinde görünmesidir.

Morfoloji kavramı burada görünüşün biçimsel örgütlenmesini öne çıkarır. İki hareket paralel ilerlediğinde farklı olabilir ama çatışmalı görünmeyebilir. Yönler birbirine çevrildiğinde, mesafe kapandığında ve çizgiler aynı noktaya yöneldiğinde duyusal yapı değişir. Karşıtlığın biçimi, nesnelerin yalnızca ne olduklarından değil, birbirlerine göre nasıl konumlandıklarından doğar. Çatışmanın estetiği bu nedenle ilişkisel bir geometridir: yaklaşma, kesişme, sıkışma, ters yönlenme, sınır ihlali, direnç ve deformasyon gibi biçimler görsel veya bedensel düzeyde antagonizmayı görünür kılar.

Karşılıklı yönelme, çatışma morfolojisinin en temel biçimlerinden biridir. İki beden veya kuvvet birbirinden uzaklaşıyorsa aralarındaki fark çatışma üretmeyebilir. Aynı hareketler ters çevrilip birbirlerine yöneldiğinde ise karşılaşma ihtimali doğar. Böylece yön vektörleri yalnız hareketi değil, ilişkisel geleceği de görselleştirir. İzleyici, temas gerçekleşmeden önce bile çizgilerin kesişeceğini sezebilir. Çatışma estetiği çoğu zaman olay gerçekleşmeden önce kurulmaya başlar; yaklaşan iki yön, gelecekteki karşıtlığın biçimini şimdiden taşır.

Kesişme anı, morfolojik yoğunluğun zirvesidir. İki ayrı devam çizgisi aynı uzamsal noktada artık birlikte korunamaz. Bir yön diğerinin içinden geçemez, iki beden aynı fiziksel alanı sınırsız biçimde paylaşamaz veya iki karşıt eylem aynı koşullarda tam başarıya ulaşamaz. Böylece mekânsal veya işlevsel uyumsuzluk görünür hâle gelir. Çatışmanın estetik biçimi, tam da karşılıklı dışlama ilişkisinin duyusal olarak somutlaşmasıdır.

Deformasyon, karşıtlığın yalnız yönlerde değil maddi yapılarda da iz bırakmasını sağlar. Çarpışan iki araçta metalin eğilmesi, bir bedenin geriye itilmesi veya bir yüzeyin kırılması, kuvvetlerin karşılıklı etkisini görünür kılar. Nedensellik normal koşullarda çoğu zaman doğrudan görünmez; etkileri üzerinden çıkarılır. Deformasyon ise nedensel temasın maddi izidir. Bir kuvvetin başka bir yapıyı değiştirdiği, biçimin bozulması üzerinden duyusal olarak kaydedilir. Böylece çatışmanın estetiği yalnız hareket çizgilerinde değil, temasın geride bıraktığı şekil değişikliklerinde de kurulur.

Ses, hız ve ritim de morfolojinin parçasıdır. Ani yüksek ses, beklenmedik hız değişimi veya düzenli ritmin sert biçimde kesilmesi, çatışma deneyimini güçlendirir. Estetik karşıtlık yalnız görsel bir fenomen değildir; işitsel ve bedensel duyumlar da aynı yapıya katılır. Çarpışma sesi, önceki sessizliğin veya düzenli mekanik ritmin kesilmesi olarak duyulur. Bedensel darbe, hareketin akışına fiziksel bir sınır getirir. Böylece çatışmanın morfolojisi çok-duyulu bir kopuş hissi üretir.

Ritmin kırılması özellikle önemlidir. Düzenli tekrarlanan bir hareket, beklenti yaratır; ani kesinti bu beklentiyi duyusal olarak ihlal eder. Yürüyen bir bedenin bir engele çarpıp durması, sürekli dönen bir mekanizmanın aniden sıkışması veya düzenli ilerleyen bir trafik akışının çarpışmayla bozulması, çatışmayı ritmik süreksizlik biçiminde görünür kılar. Nedensellik devam ederken algısal ritim kırılır. Böylece duyusal düzeyde “düzen bozuldu” izlenimi güçlenir.

Estetik karşıtlığın en önemli özelliği, nedensel sürekliliği doğrudan göstermemesidir. Gözlemci çoğu zaman olayın yüzeyindeki kesilmeyi, deformasyonu ve yön değişimini görür; bütün belirlenim zincirini aynı anda algılamaz. Bir aracın neden tam o anda o noktaya geldiği, sürücünün önceki kararları, yol koşulları veya fiziksel parametrelerin tamamı görünüşe doğrudan yazılı değildir. Fenomenal yüzey sonuçların yoğunlaştığı anı öne çıkarır. Bu nedenle çarpışma, makro nedenselliğin sürekliliğinden daha belirgin biçimde algılanır.

Görünüşün bu seçiciliği, çatışmanın neden ontolojik bir kopuş gibi hissedilebildiğini açıklar. Algı, arka plandaki belirlenim ağını değil, yüzeydeki ani bozulmayı öne çıkarır. Önceki düzenli hareket ile sonraki düzensiz biçim arasındaki kontrast büyüdükçe, olay bir istisna veya kırılma gibi görünür. Oysa morfolojik kırılmanın kendisi, onu doğuran kuvvetlerin çalışmaya devam ettiğinin göstergesidir. Estetik yüzey, nedenselliğin sonucunu gösterirken aynı anda onun sürekliliğini gizleyebilir.

Karşıtlığın morfolojisi insan çatışmalarında da güçlü biçimde işler. İki kişinin yüz yüze gelmesi, bedenlerin gerilmesi, ses tonlarının yükselmesi, fiziksel mesafenin kapanması veya iki grubun mekânsal olarak karşı karşıya dizilmesi, çatışmayı henüz herhangi bir içerik bilinmeden önce görünür kılar. Beden dili ve mekânsal düzen, antagonizmanın estetik kodlarına dönüşür. Zihin bu biçimleri tanır ve onları çatışma kategorisi altında hızlı biçimde sınıflandırır.

Toplumsal ve siyasal çatışmalarda simgesel morfoloji de devreye girer. Karşıt bayraklar, ayrı saflar, sınırlar, bariyerler veya rakip sloganlar, nedensel ve çıkar ilişkilerini duyusal karşıtlık biçiminde yoğunlaştırır. Karmaşık tarihsel süreçler, estetik yüzeyde iki ayrı tarafın karşılaşması şeklinde sadeleşir. Böylece çok katmanlı bir nedensel ağ, görünür semboller üzerinden ikili bir çatışma sahnesine dönüşebilir.

Morfolojik ikilik, çoğu zaman gerçek nedensel karmaşıklığı olduğundan daha basit gösterir. Bir savaş iki ordunun karşı karşıya gelmesi olarak görünür; oysa arka planda ekonomik, diplomatik, tarihsel ve kurumsal nedenler bulunabilir. Bir tartışma iki kişinin sözlü mücadelesi biçiminde algılanır; fakat tarafların davranışlarını geçmiş ilişkiler ve çevresel koşullar şekillendirebilir. Estetik yüzey bu geniş ağı sıkıştırarak iki merkez arasındaki açık antagonizmayı öne çıkarır.

Çatışma estetiğinin güçlü olmasının bir başka nedeni, insan algısının karşıtlıklara duyarlı olmasıdır. Yön, hız, ton, biçim veya amaç arasındaki fark büyüdükçe ilişkisel ayrım daha belirgin hâle gelir. Aynı yönde hareket eden iki unsur birliktelik hissi üretirken, ters yönlü hareketler karşıtlık hissi doğurur. Bu nedenle morfoloji yalnız olayları göstermiyor, aynı zamanda onların nasıl kategorize edileceğini de yönlendiriyor. Görünüş, kavramsal yorumun ön-koşullarından biri hâline geliyor.

Estetik karşıtlık burada tamamen yanıltıcı değildir. Gerçek fiziksel veya ilişkisel antagonizmanın duyusal karşılığıdır. İki kuvvet gerçekten birbirlerinin hareketini değiştirebilir ve bu etki görünür biçimde iz bırakabilir. Yanıltıcı olan, duyusal biçimin bütün nedensel statüyü tükettiğinin varsayılmasıdır. Görünüş karşıtlığı doğru biçimde gösterirken, karşıtlığın ait olduğu daha geniş bütünlüğü göstermeyebilir. Böylece estetik doğruluk ile ontolojik eksiklik aynı olayda birlikte bulunabilir.

Çarpışmanın dramatik morfolojisi, insan zihninin nedensel birlik beklentisiyle karşılaştığında özel bir gerilim üretir. Bir tarafta olayların süreklilik içinde açıklanabilir olduğu yönündeki derin bilişsel yapı vardır; diğer tarafta duyusal yüzey, kesilen hareketleri, parçalanan biçimleri ve birbirini dışlayan yönelimleri gösterir. Görünüş yalnızca farklılık değil, sanki düzenin kendisine karşı bir başkaldırı sergiler. Estetik düzeyde yaşanan kopuş hissi tam da buradan güç kazanır.

Buna rağmen morfolojik karşıtlık ne kadar sert olursa olsun, altında işleyen nedensel ilişkileri ortadan kaldırmaz. Metalin parçalanması, bedenin yön değiştirmesi veya hareketin kesilmesi, kuvvetlerin etkisiz olduğu anlamına değil, tam tersine etkili oldukları anlamına gelir. Estetik yüzeyde yıkım olarak görünen şey, nedensel düzeyde belirlenimin somut sonucudur. Çatışmanın görünüşü ile işleyişi arasındaki temel asimetri burada yoğunlaşır: görünüş kopuşu öne çıkarır, nedensellik sürekliliği korur.

Estetik karşıtlığın morfolojisi böylece çatışmanın semantik yükünü taşıyan güçlü bir ara düzey oluşturur. İnsan zihni karşı karşıya gelen merkezleri, kesişen hareket çizgilerini, bozulan ritimleri ve deforme olan biçimleri birlikte algılar; bu duyusal yapı, olayın “çatışmalı” olarak tanınmasını sağlar. Aynı zamanda görünüşün şiddeti, makro nedensel birliğin sezgisel olarak geri plana itilmesine yol açar. Çatışma, tam da bu nedenle duyusal düzeyde iki ayrı kuvvetin savaşı gibi görünmeye son derece elverişlidir.                                                                                                                                                     

2.7. Ontolojik Birlik ile Fenomenal Çoğulluk Arasındaki Yarılma

Çatışmanın en belirleyici gerilimlerinden biri, gerçekliğin nedensel olarak tek bir belirlenim alanı içinde işleyebilmesi ile deneyimin aynı gerçekliği çok sayıda ayrı hareket merkezi, ayrı yönelim ve ayrı etki kaynağı hâlinde sunması arasındaki ayrımdır. Ontolojik düzey, birbirini etkileyen süreçlerin ortak bir belirlenim örgüsüne ait olduğunu gerektirirken, fenomenal düzey bu süreçleri keskin biçimde ayrıştırır. A ve B aynı makro-nedensel bütünün momentleri olabilir; buna rağmen algıda iki ayrı beden, iki ayrı yön, iki ayrı amaç veya iki ayrı kuvvet olarak belirir. Çatışma deneyimi tam da bu çift yapının aynı anda korunmasına bağlıdır: birlik görünmez derinlikte, çoğulluk ise duyusal yüzeyde çalışır.

Ontolojik birlik, görünür homojenlik anlamına gelmez. Aynı nedensel düzene ait olmak, bütün süreçlerin aynı yönde hareket etmesini, aynı sonucu üretmesini veya birbirleriyle uyum içinde bulunmasını gerektirmez. Bir bütün kendi içinde karşıt etkiler, farklı vektörler ve birbirini sınırlayan yerel süreçler üretebilir. Bir organizmada karşılıklı olarak baskılayıcı biyolojik mekanizmalar bulunabilir; bir fiziksel sistemde ters yönde işleyen kuvvetler aynı anda etkin olabilir; toplumsal bir düzende birbirine rakip çıkarlar ortak yapısal koşullar altında oluşabilir. Dolayısıyla ontolojik birlik, çatışmanın yokluğu değildir. Daha temel olarak, çatışan unsurların aynı gerçeklik alanında karşılıklı olarak belirlenebilir olmalarıdır.

Fenomenal çoğulluk ise tam tersine, bu ortak zemini doğrudan görünür kılmaz. İnsan algısı nesneleri sınırlarıyla, hareketleri kaynaklarıyla ve etkileri yerel merkezleriyle birlikte temsil eder. A’nın hareketi A’ya ait görünür, B’nin direnci B’ye ait görünür. Her iki tarafın geçmiş belirlenimleri, onları aynı noktaya taşıyan koşullar ve aralarındaki daha geniş ilişkiler çoğu zaman arka planda kalır. Böylece makro düzeyde tek olay olan süreç, fenomenal yüzeyde iki ayrı merkez arasındaki karşılaşmaya ayrışır. Çatışmanın iki-kutuplu görünümü, büyük ölçüde bu algısal kesitlemeden doğar.

Yarılma kavramı burada ontoloji ile fenomen arasında mutlak bir kopuş bulunduğunu ifade etmez. Fenomenal görünüş gerçekliğin dışında değildir; o da gerçek nedensel süreçlerin algısal sonucudur. Sorun, görünüşün bütün yapıyı aynı ölçüde temsil etmemesidir. A’nın B’ye karşı hareket ettiği gerçekten görülebilir; ancak A ile B’nin aynı makro-nedensel alan içindeki ilişkisel bağı aynı açıklıkta görünmeyebilir. Fenomen, gerçekliğin belirli bir yönünü yoğunlaştırırken başka bir yönünü arka plana iter. Böylece yanlışlık doğrudan algıda değil, algısal ayrımın ontolojik bağımsızlık şeklinde genişletilmesinde ortaya çıkar.

İki hareket merkezinin ayrı görünmesi son derece güçlü bir sezgisel etki yaratır. Bedenlerin sınırları, yönlerin zıtlığı, iradelerin farklılığı veya kuvvetlerin karşılıklı direnci, her bir tarafı kendi başına nedensel bir merkezmiş gibi gösterir. Algının nesne-temelli yapısı bu etkiyi güçlendirir; çünkü fiziksel ve toplumsal gerçeklik çoğu zaman açık sınırlara sahip birimler üzerinden kavranır. Ayrı bir beden, ayrı bir neden kaynağı gibi görünür. Ayrı bir irade, bağımsız bir başlangıç noktası izlenimi verir. Fenomenal çoğulluk böylece yerel özerkliği mutlak nedensel ayrılığa dönüştürmeye elverişli bir sahne kurar.

Oysa etkileşim gerçekleştiği anda bu mutlak ayrılık mantıksal olarak sürdürülemez. A’nın B’nin hareketini değiştirebilmesi, B’nin A’nın devam çizgisini kesebilmesi veya her ikisinin ortak sonuçlar üretmesi, onların daha geniş bir belirlenim düzeyinde birbirine bağlı olduğunu gösterir. Ontolojik birlik tam olarak bu karşılıklı erişilebilirlikte görünür hâle gelir. Taraflar farklı olabilir, hatta birbirlerini ortadan kaldırmaya yönelebilir; fakat bir tarafın diğerine ulaşabilmesi bile ortak bir gerçeklik alanını ve ortak bir nedensel zemini gerektirir.

Çatışmanın paradoksal görünümü bu yüzden “birlik içinde karşıtlık” biçiminde ifade edilebilir. Fenomenal düşünme çoğu zaman birlik ile karşıtlığı birbirini dışlayan iki durum gibi algılar: eğer iki taraf çatışıyorsa gerçekten ayrı olmalıdır; eğer aynı bütüne aitlerse nasıl çatışabilirler? Oysa nedensel bütünlük açısından bu çıkarım zorunlu değildir. Aynı sistemin içindeki farklı bileşenler karşıt yönlerde etkiler üretebilir. Birlik, karşıtlığın dışlanması değil, karşıtlığın gerçekleşebileceği ortak alanın varlığıdır. Çatışmanın gerçekleşmesi, ortak alanı ortadan kaldırmak yerine onu varsayar.

Fenomenal yüzeydeki ayrı merkezlerin geleceğe dönük yönelimleri bu yarılmayı daha da keskinleştirir. A’nın hareketi belirli bir devam ihtimali taşır, B’nin hareketi başka bir devam ihtimaline işaret eder. İki çizgi kesiştiğinde sanki iki ayrı gelecek aynı anda gerçekleşme iddiasında bulunuyormuş gibi görünür. Oysa fiilî gerçeklikte yalnızca tek sonuç konfigürasyonu ortaya çıkar; bu sonuç A’nın, B’nin ve aralarındaki etkileşimin ortak belirlenimidir. Fenomenal düzey alternatif tamamlanma çizgilerini çoğaltırken ontolojik düzey onların karşılaşmasından tek bir gerçekleşmiş süreç üretir.

Buradaki “tek” kavramı da yanlış anlaşılmamalıdır. Tek gerçekleşmiş süreç, basit veya tek nedenli süreç anlamına gelmez. Sonuç son derece karmaşık olabilir; farklı nedenler ve yerel vektörler birlikte etkili olabilir. Teklik, gerçekleşmenin ortak nedensel düzene ait olmasıdır. A’nın etkisi, B’nin direnci ve çevresel koşullar aynı olayın farklı bileşenleri olarak birlikte işleyebilir. Fenomenal çoğulluk, bu bileşenlerin ayrılığını vurgular; ontolojik birlik ise aralarındaki ilişkinin açıklanabilir bütünlüğünü korur.

Yarılmanın bilişsel olarak hissedilmesinin temel nedenlerinden biri, zihnin iki farklı işlevi aynı anda yürütmesidir. Bir tarafta nesneleri ve nedenleri ayrıştırmak zorundadır; aksi takdirde karmaşık çevrede hangi etkinin hangi kaynaktan geldiğini ayırt etmek mümkün olmaz. Diğer tarafta bu ayrıştırılmış unsurları tek bir olay örgüsü içinde birleştirir; aksi takdirde ilişki, etkileşim ve nedensellik kurulamaz. Çatışma deneyimi, ayrıştırıcı ve bütünleştirici işlevlerin aynı anda yoğun biçimde çalıştığı olaylardan biridir.

Ayrıştırma tek başına kullanıldığında iki bağımsız nedensellik izlenimi güçlenir. Bütünleştirme tek başına öne çıkarıldığında ise yerel karşıtlıkların gerçekliği silinebilir. Sağlam bir çatışma kavrayışı, iki düzeyi de korumalıdır. A gerçekten B’den farklıdır; A’nın tamamlanma çizgisi gerçekten B tarafından engellenebilir. Fakat bu gerçek fark, iki ayrı ontolojik evren anlamına gelmez. Yerel antagonizma ile makro birlik aynı olayın farklı çözünürlüklerdeki betimleridir.

Çözünürlük kavramı yarılmayı açıklamak için özellikle işlevseldir. Bir olay yakından incelendiğinde ayrı kuvvetler, ayrı hareketler ve ayrı müdahale noktaları görünür hâle gelir. Daha geniş ölçekte ise bunların aynı sistem içindeki karşılıklı etkiler olduğu fark edilir. Mikroskobik düzeyde çoğulluk artabilir; makroskobik düzeyde ilişkisel birlik belirginleşebilir. Bu, bir ölçeğin doğru diğerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Her ölçek gerçekliğin farklı yapısal özelliklerini görünür kılar.

İnsan deneyimi çoğu zaman yerel çözünürlüğü ontolojik ayrıcalık hâline getirir. Göz önünde duran iki taraf, arka plandaki makro düzenin önüne geçer. Bir kavga iki bireyin iradesi olarak, bir savaş iki ordunun karşılaşması olarak, bir çarpışma iki cismin teması olarak görünür. Böyle bir temsil pratik açıdan son derece kullanışlıdır; fakat çatışmanın bütün nedensel yapısını açıklamak için yetersizdir. Tarafların yerel görünürlüğü, onları üreten ve birbirine bağlayan daha geniş koşulların yokluğu anlamına gelmez.

Ontolojik birlik ile fenomenal çoğulluk arasındaki yarılma, çatışmanın neden bir tür “doğal düzensizlik” gibi algılanabildiğini de açıklar. Makro düzeyde süreç nedensel olarak kesintisiz ilerlerken, fenomenal yüzeyde birbirini bozan hareketler ve parçalanan biçimler vardır. Zihin bir yandan olayları birlik altında kavrar, diğer yandan görünüşteki çoklu merkezleri güçlü biçimde algılar. Aynı deneyimde “her şey bir neden-sonuç ilişkisi içinde gerçekleşiyor” ile “iki ayrı kuvvet birbirinin düzenini bozuyor” sezgileri birlikte bulunabilir. Çatışma hissinin derinliği, bu iki temsil biçiminin kolayca üst üste binmemesinden doğar.

Yarılma yalnız fiziksel karşılaşmalarda değil, toplumsal çatışmalarda da belirgindir. İki grup karşı karşıya geldiğinde her grup kendisini ayrı bir tarih, çıkar ve irade merkezi olarak temsil edebilir. Makro düzeyde ise her ikisi aynı ekonomik, siyasal veya tarihsel sistemin içinde şekillenmiş olabilir. Tarafların birbirlerini dışsal tehdit olarak görmesi, onları ortak biçimde üreten koşulları görünmezleştirebilir. Çatışmanın fenomenal ayrılığı, böylece yapısal ortaklığı örtebilir.

İnsan iradesi söz konusu olduğunda yarılma daha da güçlüdür; çünkü bilinçli amaç, nedensel merkezin bağımsızlığı izlenimini artırır. Kişi kendi kararını içeriden yaşar, karşı tarafın kararını ise dışsal bir etki olarak deneyimler. Böylece “benim yönelimim” ile “onun müdahalesi” keskin biçimde ayrılır. Fakat her iki irade de geçmiş koşullar, çevresel etkiler ve karşılıklı tepkiler içinde şekillenebilir. Fenomenal özerklik hissi, ilişkisel belirlenim ağını ortadan kaldırmaz.

Çatışmanın epistemolojik problemi bu nedenle yalnızca yanlış algılama problemi değildir. Daha derin sorun, aynı olayın farklı düzeylerde farklı biçimlerde doğru olarak temsil edilebilmesidir. Yerel düzeyde iki ayrı kuvvetin karşıtlığı gerçektir; makro düzeyde onların tek belirlenim örgüsüne ait olması da gerçektir. Yanlışlık, bu düzeylerden birini diğerini dışlayacak biçimde mutlaklaştırdığımızda oluşur. Fenomenal çoğulluk ontolojik çoğullukla, makro birlik ise yerel özdeşlikle karıştırılmamalıdır.

Bu yarılma, çatışmanın yalnızca nesneler arasında gerçekleşen bir ilişki olmadığını, aynı zamanda gerçekliğin farklı temsil düzeyleri arasında oluşan bir gerilim olduğunu gösterir. Duyusal yüzey farklı merkezler üretir; zihinsel düzen bu merkezleri ortak bir olay içinde birleştirir; ontolojik analiz ise etkileşimin mutlak bağımsızlıkla bağdaşmadığını ortaya koyar. Çatışmanın görünüşü ve nedensel statüsü arasındaki mesafe tam olarak burada yoğunlaşır.

Fenomenal çoğulluk ortadan kaldırıldığında çatışmanın görünür karakteri kaybolur; ontolojik birlik göz ardı edildiğinde ise çatışma iki bağımsız nedensel evrenin imkânsız karşılaşmasına dönüşür. İki düzeyin birlikte tutulması, çatışmayı hem gerçek bir antagonizma hem de daha geniş bir belirlenim bütününün içsel farklılaşması olarak kavramaya izin verir. Böylece yarılma, basit bir hata değil, insan deneyiminin aynı gerçekliği farklı ölçeklerde ve farklı işlevsel ihtiyaçlarla temsil etmesinden doğan yapısal bir gerilim hâline gelir.

3. Çatışma Kategorisinin Semantik Üretimi

3.1. Birlik Beklentisi ile Karşıt Görünüş Arasındaki Gerilim

Çatışma kavramının doğuşunu yalnızca dışarıdaki iki yönelimin karşılaşmasına bağlamak yetersiz kalır. Dış dünyada gerçekten birbirini sınırlayan kuvvetler bulunabilir; fakat bu ilişkilerin neden “çatışma” olarak adlandırıldığı ve neden belirli bir kopuş, terslik veya karşıtlık hissi ürettiği, zihnin önceden taşıdığı düzenleme ilkeleriyle birlikte düşünülmelidir. İnsan deneyimi bir taraftan olayları süreklilik, nedenlilik ve birlik altında kurar; diğer taraftan duyusal yüzeyde birbirinin tamamlanma çizgisini bozan ayrı merkezlerle karşılaşır. Semantik gerilim, tam olarak bu iki yapının birbirine tam olarak örtüşmediği yerde başlar.

Birlik beklentisi, dünyanın tek biçimli veya çatışmasız olması gerektiği yönünde bilinçli bir inanç değildir. Daha temel olarak, olayların aynı gerçeklik alanında birbirine bağlanabilir, açıklanabilir ve belirli bir nedensel süreklilik içinde okunabilir olması yönündeki pre-refleksif eğilimdir. Zihin değişimleri nedenlere bağlar, nesneleri süreklilik içinde takip eder ve farklı olayları ortak bir zaman-mekân düzenine yerleştirir. Bu nedenle iki hareket merkezinin karşılaşması, daha ilk anda tek bir olay olarak kavranır. A ve B birbirinden ayrı görünürken onların çarpışması aynı zamanda tek bir nedensel olay örgüsü içinde birleştirilir.

Karşıt görünüş ise bu birlik içinde güçlü bir çoğulluk üretir. A kendi yönünde ilerler, B başka bir yön taşır; her ikisinin hareketi kendi içinde tutarlı bir devam beklentisi yaratır. Kesişme anında bu devamların birlikte korunamayacağı ortaya çıkar. B’nin varlığı A’nın öngörülen geleceğini bozar; A’nın müdahalesi B’nin tamamlanma çizgisini değiştirir. Fenomenal yüzey böylece zihne aynı anda iki ayrı süreklilik ve bu sürekliliklerin birbirlerini geçersiz kıldığı bir karşılaşma sunar.

Gerilim, yalnızca “iki farklı şey var” şeklindeki basit çoğulluktan kaynaklanmaz. Farklılık, düzenle rahatlıkla bağdaşabilir. Bir sistem çok sayıda unsurdan oluşabilir ve yine de çatışmasız biçimde çalışabilir. Asıl semantik yoğunluk, farklılıkların birbirlerinin gerçekleşme koşullarına olumsuz biçimde müdahale ettiği noktada doğar. A’nın devamı B’nin devamıyla bağdaşmadığında, zihin iki yönelimi yalnızca ayrı değil, karşıt olarak kodlamaya başlar. Karşıtlık, farklılığın karşılıklı engelleme üzerinden işlevsel bir negatifliğe dönüşmesidir.

Birlik beklentisi bu negatifliği daha belirgin hâle getirir. Zihin A ile B’yi tamamen ilişkisiz iki süreç olarak görseydi, birinin diğerini “bozduğu” fikri de ortaya çıkmazdı. Bozulma, ancak önceden bir devam ve ilişki modeli varsa anlam kazanır. A’nın çizgisi zihinde belirli bir süreklilik olarak kurulmuş olmalıdır ki B’nin müdahalesi bu sürekliliğin kesilmesi olarak deneyimlenebilsin. Dolayısıyla çatışma hissi, yalnız dışsal engellemenin değil, engellemenin zihinsel olarak beklenen bir düzenle karşılaştırılmasının sonucudur.

Bir nesnenin hareketinin değişmesi bu açıdan örnek niteliğindedir. Nesne baştan beri düzensiz ve kestirilemez biçimde hareket ediyorsa belirli bir yön değişikliği güçlü bir çatışma hissi yaratmayabilir. Buna karşılık düzenli ve kararlı hareket eden bir cismin başka bir cisimle temas ederek aniden yön değiştirmesi çok daha güçlü bir kopuş görünümü üretir. Fark, fiziksel etkileşimin varlığından çok, önceki düzenlilik sayesinde oluşan devam beklentisindedir. Düzen ne kadar belirgin kurulmuşsa kırılma o kadar yoğun hissedilir.

Çatışmanın estetik gücü bu nedenle bilişsel arka planından ayrı düşünülemez. Parçalanan yüzey, duran hareket veya tersine dönen yön yalnızca duyusal değişimler değildir; zihin onları önceki düzenin bozulması olarak okur. Estetik görünüş, kendi başına “çatışma” demeyebilir; onu çatışmalı hâle getiren, mevcut biçimin daha önce kurulan devam modeliyle uyuşmamasıdır. Böylece dışarıdaki karşıtlık ile içerideki birlik beklentisi birbirini karşılıklı olarak belirginleştirir.

Gerilimin özgün tarafı, zihnin aynı anda her iki düzeyi de doğru biçimde işlemesidir. A ve B’nin farklı olduğu doğrudur. Birbirlerinin hareketini gerçekten değiştirdikleri de doğrudur. Aynı olayın daha geniş bir nedensel birlik içinde gerçekleştiği de doğrudur. Sorun, bu doğrulukların tek bir fenomenal temsil içinde kolayca üst üste gelememesidir. Zihin yerel merkezleri ayrı olarak kodlarken onların ilişkisini tek olay hâlinde birleştirir; böylece ayrılık ile birlik eşzamanlı fakat farklı bilişsel düzeylerde çalışır.

Karşıt görünüş, birlik beklentisine doğrudan mantıksal bir çelişki oluşturmaz. Tek bir nedensel bütünün içinde karşıt süreçler bulunabilir. Gerilim daha çok temsil biçimleri arasındadır. Derin düzeyde “bunlar aynı olayın parçalarıdır” şeklinde işleyen birlik, yüzeyde “bunlar birbirinin gerçekleşmesini bozan iki merkezdir” biçiminde görünür. İnsan zihni bu iki temsili birlikte taşır, fakat fenomenal yoğunluk çoğu zaman iki-merkezli görünüşü öne çıkarır.

Semantik oluşum açısından önemli olan, zihnin bu gerilimi adlandırılabilir bir ilişkiye dönüştürmesidir. Birlik beklentisi ile karşıt görünüş arasındaki fark sürekli olarak deneyimlendiğinde, belirli olay türleri ortak bir kavramsal kategori altında toplanabilir. İki tarafın birbirini engellemesi, iki hareketin birbirini kesmesi, iki iradenin aynı sonucu aynı anda elde edememesi veya iki kuvvetin karşılıklı olarak yön değiştirmesi, farklı içeriklere sahip olsa da ortak bir ilişkisel örüntü taşır. Zihin bu örüntüyü tek bir semantik çatı altında yoğunlaştırır.

“Çatışma” kelimesinin taşıdığı anlam yükü, bu nedenle yalnız karşıtlık değil, bozulmuş birlik hissini de içerir. İki şey birbirinden farklı olduğu için değil, aynı ilişkisel alan içinde birbirlerinin devam koşullarını değiştirdiği için çatışır. Kavram hem çoğulluğu hem ortak alanı, hem ayrılığı hem temas zorunluluğunu, hem yerel özerkliği hem karşılıklı belirlenimi aynı anda taşır. Semantik yoğunluk tam da bu çift karakterden doğar.

Karşıt görünüşün zihinde yarattığı gerilim, yalnız bilişsel değil duygusal olarak da hissedilebilir. Beklenen düzenin ani biçimde bozulması şaşkınlık, tehdit veya dikkat artışı yaratabilir. Ancak çatışma kavramının temel yapısı bu duygusal sonuçlara indirgenemez. Duygulanım, gerilimin psikolojik şiddetini artırabilir; fakat daha temel yapı, zihinsel birlik ile fenomenal karşıtlık arasındaki temsil uyumsuzluğudur. Aynı kavram duygusal açıdan nötr fiziksel süreçlerde de kurulabilir.

Birlik beklentisi ile karşıt görünüş arasındaki ilişki, insan zihninin neden çatışmayı çoğu zaman “düzene karşı” bir durum gibi algıladığını da açıklar. Fenomenal yüzeyde hareketler birbirini keser, yönler bozulur ve biçimler parçalanır. Buna rağmen nedensel düzende hiçbir boşluk yoktur. Zihin yüzeydeki morfolojik kırılmayı derindeki düzen fikriyle karşılaştırdığında, çatışma sanki düzenin kendi içinde meydana gelen bir arıza gibi hissedilebilir. Oysa arızanın varlığı çoğu zaman yalnız yerel tamamlanma çizgisine göredir.

Gerilimi güçlendiren başka bir unsur da teleolojik okumadır. A belirli bir hedefe yönelmişse, B’nin müdahalesi yalnızca fiziksel değişim değil, amaç kesintisi hâline gelir. Zihin A’nın yönelimini bir tamamlanma çizgisi olarak takip eder ve sonuç gerçekleşmediğinde “engellenme” kavramını kurar. Böylece karşıt görünüş, çıplak hareket geometrisinden amaçların karşılıklı dışlanmasına kadar genişleyebilir. Çatışma kelimesi bu nedenle hem fiziksel kuvvetler hem iradeler hem de kurumlar arasında kullanılabilecek kadar soyut bir ilişkisel yapıya sahiptir.

Semantik gerilimin merkezinde, “bir şeyin kendi çizgisinde devam etmesi” ile “başka bir şeyin bu çizgiyi değiştirmesi” arasındaki fark bulunur. İlk hareket düzen ve süreklilik üretir; ikinci hareket aynı olayın içine yeni bir nedensel merkez ekler. Ancak yeni merkez sisteme dışarıdan gelen nedensiz bir bozulma değildir. Tam tersine, B’nin müdahalesi de aynı makro düzenin parçasıdır. Zihin böylece karşılaştığı bozulmayı açıklayabilmek için onu daha geniş bir düzen içinde yeniden yerleştirmek zorunda kalır.

Çatışma deneyiminin ilginç özelliği, gerilimin açıklama sonrasında bütünüyle kaybolmamasıdır. Bir çarpışmanın bütün fiziksel nedenleri bilinse bile olay görsel olarak hâlâ “iki cismin çarpışması” şeklinde görünür. Makro nedensellik anlaşılır, fakat fenomenal çoğulluk ortadan kalkmaz. Bu nedenle çatışmanın semantik kaynağı yalnız bilgi eksikliği değildir. Gerilim, deneyimin yapısal olarak hem birlik hem çoğulluk üretmesinden kaynaklanır.

Aynı nedenle bilimsel açıklama da çatışma kavramını ortadan kaldırmaz. Fizik iki kuvvetin ortak sistem içindeki etkilerini açıklayabilir; biyoloji iki organizmanın ilişkisini modelleyebilir; sosyal bilim rakip aktörlerin aynı yapısal koşullar altında nasıl karşıtlaştığını gösterebilir. Yine de yerel vektörlerin birbirlerinin sonuçlarını değiştirdiği ilişkisel biçim korunur. Semantik kategori, görünüş ile açıklama arasındaki mesafeyi yönetmenin bir aracı hâline gelir.

Birlik beklentisi ile karşıt görünüş arasındaki gerilim böylece çatışmanın kavramsal ham maddesini üretir. Zihin, gerçekliği açıklanabilir bir bütün olarak kurarken aynı bütünün içindeki yerel yönelimleri ayrı merkezler hâlinde deneyimler; bu merkezler birbirlerinin devamlarını bozduğunda, ayrım sıradan çoğulluktan antagonizmaya dönüşür. Çatışma kelimesi, tam olarak bu antagonizmayı bir düzenin dışında değil, aynı düzenin içinde ortaya çıkan karşıtlık olarak kavramsallaştırmanın yolunu açar.

Semantik üretim burada henüz tamamlanmış bir nesne atfından ziyade ilişkisel bir gerilimin yoğunlaştırılmasıdır. Zihin bir tarafta nedensel birlik, diğer tarafta karşıt görünüş taşır ve ikisinin kesişiminde özel bir kategorik ihtiyaç doğar. “Çatışma” bu ihtiyacın adı hâline gelir: aynı dünyaya ait olan, birbirini etkileyebilen ve buna rağmen birbirlerinin tamamlanma çizgilerini sınırlayan merkezlerin ilişkisini tek kavram içinde tutma girişimi.                                                                                                   

3.2. Çatışmanın Zihinsel Kategori Olarak Doğuşu

Çatışmanın kavramsal doğuşu, dış dünyadaki karşıtlığın zihne doğrudan ve değişmeden taşınmasıyla açıklanamaz. Dışarıda bulunan şey, belirli hareketlerin, kuvvetlerin, bedenlerin veya yönelimlerin birbirlerinin gerçekleşme koşullarını değiştirmesidir; “çatışma” ise bu ilişkisel yapının zihinsel olarak ayrıştırılıp tek bir kavramsal biçim altında toplanmasıdır. Böylece kavram, yalnızca görülen olayın etiketi değildir; farklı olaylarda tekrarlanan belirli bir yapısal örüntünün soyutlanmasıdır. A’nın B’yi durdurması, B’nin A’ya direnmesi, iki iradenin aynı sonucu birlikte gerçekleştirememesi veya iki kuvvetin birbirinin etkisini sınırlaması içerik bakımından birbirinden farklı olabilir. Zihin, bu çeşitliliğin altında ortak bir ilişki biçimi seçer: bağımsızmış gibi görünen yerel yönelimlerin aynı alanda birbirlerinin tamamlanma çizgisini bozması.

Kategorileştirme tam da burada başlar. İnsan zihni her karşılaşmayı bütünüyle tekil ve daha önce hiç görülmemiş bir olay olarak işlemez; belirli benzerlikleri soyutlayarak olayları ortak sınıflar altında toplar. Çatışma kategorisi de maddi içerikten bağımsızlaşabildiği ölçüde genişler. İki taşın fiziksel teması, iki kişinin tartışması, iki kurumun çıkar karşıtlığı veya iki politik gücün rekabeti aynı türden olaylar değildir; buna rağmen hepsinde bir yönelimin gerçekleşmesinin diğer yönelimin gerçekleşme kapasitesini sınırlandırdığı ortak bir ilişkisel form bulunabilir. Kavramın gücü, tam olarak bu farklı içerikleri aynı yapısal mantık altında birleştirebilmesinden gelir.

Zihinsel kategori, karşıtlığın çıplak kaydı olmaktan daha fazlasını yapar. Olayın hangi unsurlarının önemli olduğunu seçer, onları birbirine göre konumlandırır ve belirli bir ilişkiyi diğer ilişkilerden ayırır. Bir çarpışma sırasında aynı anda sayısız fiziksel süreç gerçekleşebilir; ses oluşur, enerji aktarılır, sıcaklık değişir, yüzeyler deforme olur. Fakat zihin bütün bu süreçlerden özellikle “bir tarafın diğerinin hareketini bozması” ilişkisini öne çıkarırsa olay çatışma olarak sınıflandırılır. Dolayısıyla kategori, gerçekliğin bütün ayrıntılarını taşımak yerine belirli bir yapısal özelliği yoğunlaştırır.

Bu seçicilik, çatışmanın semantik sınırlarını da belirler. Her etkileşim çatışma değildir. A, B’nin durumunu değiştiriyor olabilir; fakat bu değişim B’nin tamamlanma çizgisini engellemiyorsa veya karşılıklı olumsuzlama üretmiyorsa ilişki işbirliği, aktarım, uyum veya başka bir kategori altında düşünülebilir. Çatışma kategorisinin doğması için yalnızca nedensel temas değil, nedensel yönelimler arasında belirli bir uyumsuzluk gerekir. Zihin bu uyumsuzluğu sıradan etkileşimden ayırarak kavramın çekirdeğini oluşturur.

Negatiflik burada belirleyici bir semantik unsur hâline gelir. A’nın kendi yönelimini sürdürmesi, B’nin yönelimini daraltıyorsa A, B açısından olumsuz bir etken olarak kodlanır. B’nin direnci de A açısından aynı işlevi görür. Böylece tarafların kendi içlerindeki pozitif süreklilikleri, karşı taraf açısından negatif koşullara dönüşür. Çatışma kavramı, bu çift yönlü negatifliği tek ilişkisel yapıda birleştirir. Bir tarafın olumlu devamı, diğerinin olumsuzlanmasıyla aynı anda gerçekleşir.

Burada “olumsuzlama” mantıksal yokluk anlamında değil, gerçekleşme kapasitesinin sınırlandırılması anlamında kullanılmalıdır. A, B’yi tamamen ortadan kaldırmak zorunda değildir; B’nin hızını azaltması, yönünü değiştirmesi veya amaçlarından birini engellemesi yeterlidir. Çatışma kategorisi bu nedenle yalnızca yok etme durumlarını kapsamaz. Daha genel olarak, birbirine açık iki yönelimin kendi devamlarını sürdürürken karşılıklı kısıtlama üretmesini ifade eder.

Kategorinin zihinsel doğuşu, algısal ayrıştırma ile nedensel bütünleştirmenin aynı anda çalışmasına bağlıdır. Zihin önce A ile B’yi ayrı merkezler olarak temsil eder; ardından aralarındaki etkileşimi tek bir olay yapısında birleştirir. Eğer yalnız ayrım olsaydı, iki bağımsız süreç görülür fakat çatışma kurulamazdı. Eğer yalnız birlik olsaydı, tarafların karşıt yönelimleri silinirdi. Çatışma kategorisi bu iki bilişsel işlemin kesişiminde oluşur: ayrı merkezler korunur, fakat ilişki onları tek bir antagonistik bütün içinde bağlar.

Kavramın doğuşunda zaman boyutu da önem taşır. Çatışma yalnızca mevcut temasın tanımlanması değildir; önceki durum ile sonraki durum arasındaki değişimi içerir. A’nın bir devam çizgisi olduğu, B’nin müdahalesiyle bu çizginin değiştiği ve sonucun başka bir hâle dönüştüğü zihinsel olarak tutulur. Böylece “çatışma”, zamansal bir yapı kazanır: yönelim, karşılaşma, engelleme ve dönüşüm. Bu ardışıklık olmadan yalnızca statik bir karşıtlık görülebilir.

Çatışma kategorisi aynı zamanda olası geleceklerin karşılaştırılmasına dayanır. A’nın kendi başına sürmesi durumunda ulaşacağı sonuç ile B’nin müdahalesi altındaki fiilî sonuç arasında fark vardır. Zihin bu farkı açıkça hesaplamasa bile, yönelimin tamamlanma ihtimalini taşır. “Engellendi” diyebilmek, başka bir sonucun mümkün veya beklenebilir olduğunu varsayar. Bu nedenle çatışma kavramı, yalnızca gerçekleşen olayın değil, gerçekleşmeyen alternatif çizginin de semantik izini taşır.

Karşı-olgusal yapı kavramın gücünü artırır. “B olmasaydı A devam edecekti” veya “A müdahale etmeseydi B tamamlanacaktı” türünden örtük karşılaştırmalar, çatışmanın taraflar arasındaki olumsuz ilişkiyi görünür kılar. Zihin fiilî sonucu yalnız başına değerlendirmez; onu olası başka sonuçlarla kıyaslar. Böylece çatışma, gerçeklikteki etkileşimin yanında zihinsel olarak kurulmuş alternatif devam çizgilerini de içerir.

Zihinsel kategori oluşurken yerel perspektiflerin katkısı da önemlidir. Aynı olay, A açısından engellenme, B açısından savunma veya üçüncü bir gözlemci açısından karşılıklı çatışma olarak görülebilir. Dolayısıyla kavramın içeriği yalnızca fiziksel ilişkiye değil, hangi merkezin hangi devam çizgisinin referans alındığına bağlıdır. Buna rağmen daha üst düzey kategorizasyon, perspektifleri aşarak ortak bir form çıkarabilir: iki yönelim birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırlamaktadır.

Çatışma kelimesinin semantik esnekliği tam da bu soyutlamadan gelir. Kavram fiziksel, psikolojik, toplumsal veya siyasal alanlara taşınabilir; çünkü temel ilişki belirli bir maddi içeriğe bağlı değildir. İki kuvvet, iki çıkar, iki amaç, iki değer veya iki norm çatışabilir. Her durumda içerikler farklı olsa da karşılıklı gerçekleştirme engeli korunur. Zihin, bu nedenle “çatışma”yı tek bir olay türüne değil, bir ilişki biçimine dönüştürür.

Kategorinin genişlemesi metaforik kullanımları da mümkün kılar. Bir kişinin “kendi içinde çatışması” denildiğinde artık iki fiziksel nesne yoktur; aynı özne içinde farklı amaçlar, değerler veya eğilimler birbirlerinin tamamlanmasını engeller. Kavram burada dışsal karşılaşmadan içsel bölünmeye taşınır. Yine de yapısal çekirdek değişmez: aynı belirlenim alanında iki yönelim aynı anda tam olarak gerçekleştirilemez. Böylece semantik kategori, dış dünyadaki karşıtlık örüntüsünden soyutlanarak zihinsel ve psikolojik düzeylere uygulanabilir.

Kavramsallaştırma süreci aynı zamanda olayın karmaşıklığını azaltır. Gerçek çatışmalar çoğu zaman çok sayıda neden ve aktör içerir; zihin bunları yönetilebilir bir forma indirgemek için belirgin karşıtlıkları seçer. Böylece “A ile B çatışıyor” ifadesi, çok daha karmaşık bir nedensel ağı iki merkezli bir semantik yapı içinde yoğunlaştırabilir. Bu sadeleştirme iletişim ve düşünme açısından işlevseldir; fakat aynı zamanda makro nedensel bütünlüğün arka plana itilmesine yol açabilir.

Çatışma kategorisinin doğuşu, bu nedenle bir yandan gerçek ilişkisel yapıyı yakalarken diğer yandan onu seçici biçimde yeniden düzenler. Kategori tamamen keyfî değildir; çünkü karşılıklı engelleme gerçekten vardır. Fakat bütün ontolojik yapıyı eksiksiz biçimde temsil etmez; çünkü yerel merkezleri öne çıkarır, makro belirlenim alanını ise çoğu zaman geri plana iter. Böylece semantik doğruluk ile ontolojik eksiklik aynı kavram içinde birlikte bulunabilir.

Zihin, karşıt görünüşü kavrama dönüştürdüğü anda deneyimin dağınık unsurlarını düzenler. İki yön, iki neden, iki amaç ve bunların karşılıklı etkileri artık tek bir kelime altında birleştirilebilir. “Çatışma” bu anlamda yalnızca dışarıdaki bir olayı adlandırmaz; zihnin karmaşık bir ilişkisel yapıyı kavranabilir forma dönüştürmesidir. Kavramın doğuşu, deneyimin çoğulluğunu sıkıştıran bir semantik işlem olarak anlaşılmalıdır.

Bu sıkıştırmanın önemli bir sonucu, kavramın olaydan bağımsızlaşarak yeni olaylara uygulanabilir hâle gelmesidir. Zihin bir kez karşılıklı engelleme örüntüsünü soyutladığında, farklı bağlamlarda benzer yapıları hızla tanıyabilir. Yeni bir durumda iki yönelim birbirinin devamını bozuyorsa, önceki deneyimlerden türetilmiş kategori devreye girer. Böylece çatışma yalnızca geçmiş deneyimin adı değil, gelecekteki deneyimleri önceden biçimlendiren bir algısal ve kavramsal şema hâline gelir.

Kategorinin bu geri beslemeli işlevi, algının tarafsızlığını da sınırlayabilir. Zihin belirli bir durumu çatışma kategorisi altında tanımladığında, sonraki ayrıntıları bu çerçeve içinde seçmeye başlayabilir. Tarafların ortak yönleri geri plana, karşıtlıkları ise ön plana çıkabilir. Kavram, yalnızca deneyimden doğmaz; doğduktan sonra deneyimin nasıl okunacağını da etkiler. Böylece semantik kategori ile algı arasında karşılıklı bir şekillendirme ilişkisi kurulur.

Çatışmanın zihinsel kategori olarak doğuşu en yoğun biçimde şöyle ifade edilebilir: gerçeklikte karşılıklı kısıtlama vardır; algı bunu ayrı hareket merkezleri hâlinde ayrıştırır; zihin merkezlerin aynı ilişkisel alandaki uyumsuzluğunu soyutlar ve bu örüntüyü “çatışma” adı altında kavramsallaştırır. Kavram, karşıtlığı icat etmez; fakat karşıtlığı belirli bir anlam yapısı içinde düzenler. Böylece dışsal antagonizma, zihinsel kategorizasyon aracılığıyla semantik bir varlık kazanır.

3.3. Kategorinin Nesneye Projeksiyonu

Çatışma kategorisi zihinsel olarak kurulduğu anda süreç yalnız içsel bir sınıflandırmayla sınırlı kalmaz. Zihin, oluşturduğu kavramsal yapıyı yeniden dış dünyaya uygular ve karşılaştığı olayları bu kategori aracılığıyla tanımlar. Böylece başlangıçta deneyimin düzenlenmesi için üretilen semantik araç, nesnenin kendisine ait bir özellikmiş gibi görünmeye başlar. “A ile B arasında karşılıklı kısıtlama var” gibi ilişkisel bir analiz, giderek “A ile B çatışıyor” biçiminde nesneleştirilir. Dil burada yalnızca olayı tarif etmez; zihinsel kategoriyi dış dünyadaki ilişkinin içkin niteliği hâline getirir.

Projeksiyon kavramı, zihnin tamamen hayalî bir özelliği dışarıya uydurması anlamında kullanılmamalıdır. Dışarıda gerçekten bir antagonizma vardır; A’nın hareketi B tarafından değiştirilebilir, B’nin tamamlanması A tarafından engellenebilir. Projeksiyonun konusu fiziksel karşıtlığın kendisi değil, bu karşıtlığın hangi ontolojik statü altında kavramsallaştırıldığıdır. Zihin, kendi ürettiği “iki ayrı merkez arasında çatışma” şemasını olayın tamamına uygular ve böylece yerel ayrışmayı nesnenin mutlak yapısı gibi okumaya başlayabilir.

Buradaki kritik dönüşüm, ilişkisel bir kavramın tözsel bir özellik gibi algılanmasıdır. Çatışma aslında A’nın veya B’nin kendi başına sahip olduğu bir nitelik değildir; ikisinin belirli bir ilişki içinde bulunmasından doğar. A tek başına “çatışmalı” değildir, B de tek başına çatışmanın taşıyıcısı değildir. Ancak zihin, ilişkiyi nesnelere dağıttığında tarafları “çatışan varlıklar” olarak kodlar. Böylece ilişki, sanki nesnelerin içinden çıkan sabit bir özellikmiş gibi görünür.

Dil bu nesneleştirmeyi güçlendirir. “İki kuvvet birbirini sınırlıyor” ifadesi süreçsel ve ilişkisel bir yapıyı vurgularken, “iki kuvvet çatışıyor” cümlesi daha kompakt bir ontolojik görüntü üretir. Kavramın pratik gücü, karmaşık ilişkiyi tek kelimede toplamasıdır; fakat aynı sıkıştırma, kavramın zihinsel kuruluşunu görünmezleştirebilir. Kelime, ilişkisel analizin yerini aldıkça çatışma dış dünyada hazır bulunan basit bir gerçeklik gibi deneyimlenmeye başlar.

Projeksiyonun ilk aşamasında zihin, kendi düzenleme kategorisini dış olayın biçimine eşler. Fenomenal yüzeyde karşıt hareketler vardır; zihinsel kategori bu örüntüyü “çatışma” olarak tanır. İkinci aşamada kategori yalnız bir tanıma aracı olmaktan çıkar ve olayın ontolojik tanımına dönüşür. Artık “bunu çatışma olarak yorumluyorum” yerine “burada çatışma var” denir. Perspektif geri çekilir, kategori nesnenin tarafına geçirilir.

Bu geçiş gündelik düşünmede son derece doğal olduğu için çoğu zaman fark edilmez. İnsan algısı sürekli olarak zihinsel kategorileri dış dünyaya uygular: nesneleri “sert”, “tehlikeli”, “dost”, “engel” veya “rakip” olarak sınıflandırır. Bu sıfatların bazıları belirli fiziksel özelliklere, bazıları ilişkisel veya değerlendirici yapılara dayanır. Çatışma da benzer biçimde, gerçek bir ilişkisel düzeni zihinsel bir kategori altında sabitleyen kavramlardan biridir.

Projeksiyonun çatışma teorisi açısından özgün yönü, nesnel antagonizmanın üzerine ikinci bir semantik katmanın eklenmesidir. Birinci düzeyde A ve B birbirlerini gerçekten etkiler. İkinci düzeyde zihin bu etkileşimi “iki ayrı nedenselliğin karşı karşıya gelmesi” şeklinde düzenleyebilir. Böylece fiziksel veya toplumsal olay, yalnızca karşılıklı belirlenim olmaktan çıkar ve bağımsız merkezlerin savaşı görünümünü kazanır. Nesneye yansıtılan şey tam olarak bu ayrıştırıcı semantik formdur.

Fenomenal yüzey projeksiyonu son derece ikna edici hâle getirir. İki beden gerçekten ayrı görünür, iki yön gerçekten zıttır ve iki hareket birbirini gerçekten değiştirir. Zihin kendi kategorisini dışarıya uyguladığında, görünüş bu uygulamayı doğrular gibi durur. Böylece semantik projeksiyon ile duyusal veri birbirini karşılıklı olarak destekler. Kategori görünüşü yorumlar, görünüş de kategorinin nesnel olduğu izlenimini güçlendirir.

Bu karşılıklı güçlenme, projeksiyonun neden kolayca fark edilmediğini açıklar. Eğer dış dünyada hiçbir antagonizma bulunmasaydı, çatışma kategorisinin nesneye uygulanması açıkça keyfî görünürdü. Oysa gerçek fiziksel karşıtlık, zihinsel ayrıştırmaya güçlü bir dayanak sağlar. Sorun tamamen yanlış bir kategori üretmek değil; gerçek bir yerel karşıtlığın ontolojik kapsamını genişletmektir. Zihin, ilişkisel düzeyde doğru olanı bağımsız nedensel merkezler düzeyinde mutlaklaştırabilir.

Bir aracın başka bir araca çarpması bu yapıyı berraklaştırır. Duyusal yüzey iki ayrı araç, iki hareket yönü ve temas sonucu oluşan deformasyon gösterir. Zihin olayı “iki aracın çarpışması” olarak kategorize eder; bu ifade pratik olarak doğrudur. Fakat daha derin bir ontolojik okuma, araçların hareketlerini ve temasını aynı fiziksel düzen içinde gerçekleşen tek olayın parçaları olarak görür. Projeksiyon, yerel iki-merkezli betimlemeyi bütün gerçekliğin yapısı gibi almaya başladığında sorun ortaya çıkar.

İnsan çatışmalarında projeksiyon daha güçlü semantik sonuçlar üretir. İki kişi arasındaki ilişki “çatışmalı” olarak adlandırıldığında, zamanla tarafların kimlikleri de bu kategori üzerinden okunabilir. A yalnızca belirli bir olayda B’nin yönelimini engelleyen kişi olmaktan çıkar; “B’nin rakibi” veya “düşmanı” olarak sabitlenebilir. Böylece geçici ilişkisel bir karşıtlık, kişilerin kalıcı özellikleri gibi temsil edilmeye başlar. Kategori yalnız olayı değil, aktörlerin kimliklerini de yeniden düzenler.

Toplumsal düzeyde aynı mekanizma kolektif kimlikleri keskinleştirebilir. İki grubun belirli çıkarlar üzerindeki karşıtlığı, giderek grupların bütün varlığını tanımlayan bir çatışma şemasına dönüşebilir. Tarihsel olarak sınırlı bir antagonizma, sanki tarafların özlerinde bulunan kalıcı bir karşıtlıkmış gibi algılanabilir. Böylece semantik projeksiyon ilişkisel tarihselliği tözsel düşmanlığa dönüştürme eğilimi taşır.

Projeksiyonun bir başka sonucu, makro-nedensel koşulların görünmezleşmesidir. “A ile B çatışıyor” ifadesi dikkat merkezini doğrudan taraflara yöneltir. Onları çatışmaya taşıyan ekonomik, fiziksel, tarihsel veya çevresel koşullar geri plana düşebilir. Kavramın iki-merkezli yapısı, neden ağının geri kalanını semantik olarak sıkıştırır. Böylece çatışma, ortak belirlenim sisteminin içindeki bir ilişki olmaktan ziyade iki bağımsız failin karşılaşması gibi algılanır.

Zihinsel projeksiyonun gücü, insanın kendi kategorilerini çoğu zaman dışsal gerçekliğin doğrudan özellikleri olarak yaşamasından gelir. Bir nesnenin “engel” olması, öznenin belirli bir yönelimine göre tanımlanır; başka bir amaç için aynı nesne engel olmayabilir. Buna rağmen nesne doğrudan “engel” olarak deneyimlenebilir. Benzer biçimde A, B’nin tamamlanma çizgisini bozduğu için “çatışan taraf” hâline gelir. İlişkisel ve perspektifsel köken görünmezleştiğinde semantik özellik nesnenin içine yerleşmiş gibi görünür.

Çatışma kategorisinin projeksiyonu yalnız kavramsal değil algısal düzeyde de geri besleme yaratır. Bir olay çatışma olarak çerçevelendiğinde zihin karşıtlık işaretlerine daha fazla dikkat edebilir. Ortaklıklar, uyum noktaları veya ortak nedenler geri plana çekilirken engelleme, direnç ve karşılıklı olumsuzlama belirginleşir. Böylece kategori dış dünyaya yansıtıldıktan sonra algının seçiciliğini yeniden şekillendirir.

Bu geri besleme, projeksiyonun kendisini doğrulayan bir döngü kurmasına zemin hazırlar. Zihin önce karşıtlığı çatışma olarak sınıflandırır; sonra olayın unsurlarını bu kategoriye göre seçer; seçilen unsurlar kategorinin doğru olduğunu yeniden gösterir. Böylece zihinsel şema giderek daha nesnel görünür. Oysa süreç boyunca gerçeklik ile zihinsel düzenleme birbirine karışmıştır.

Projeksiyonun ontolojik açıdan problemli hâle geldiği nokta, çatışmanın artık ilişkinin değil varlığın özelliği olarak görülmesidir. A ile B’nin karşılıklı etkisi gerçek olabilir, fakat “çatışma”yı onların bağımsız varlıklarında bulunan bir töz gibi düşünmek, ilişkisel yapıyı yanlış konumlandırır. Çatışma ancak belirli koşullarda, belirli yönelimler kesiştiğinde ortaya çıkar. Koşullar değişirse aynı taraflar çatışmayabilir. Bu nedenle kavramın nesneye projekte edilmesi, bağlamsal olanı kalıcılaştırma riski taşır.

Ontolojik yanlışlık burada ince bir yapıdadır. Zihin gerçek olmayan bir şeyi görmez; gerçek olanı yanlış düzeyde sabitler. Fiziksel karşıtlık vardır, fakat iki mutlak bağımsız nedenselliğin savaşı yoktur. İlişkisel antagonizma vardır, fakat çatışma nesnelerin kendi başına taşıdığı tözsel bir nitelik değildir. Projeksiyon, bu ayrımları silerek fenomenal ve semantik yapıyı ontolojik özdeşlik hâline getirir.

Kategorinin dışarıya yansıtılması insan düşüncesinin genel ekonomisi açısından anlaşılırdır. Karmaşık ilişkileri sürekli olarak bütün ayrıntılarıyla yeniden hesaplamak yerine, zihin onları kavramlarla yoğunlaştırır ve nesnelere uygular. Bu sayede hızlı karar verilebilir, olaylar sınıflandırılabilir ve iletişim kurulabilir. Çatışma kategorisinin projeksiyonu da bilişsel açıdan işlevseldir. Sorun, pratik kategorinin ontolojik çözümleme yerine geçirilmesidir.

Projeksiyon, çatışmayı yalnız dış dünyada “bulunan” bir olgu gibi deneyimlememize yol açar. Oysa kategorinin anlamı, zihnin birlik beklentisi, fenomenal çoğulluk ve karşılıklı engelleme örüntüsünü birlikte işlemesinden doğmuştur. Zihin kendi semantik üretimini nesneye uyguladıktan sonra üretim sürecinin izlerini siler. Böylece çatışma, zihinsel aracılık olmadan doğrudan dışarıdan alınmış gibi görünmeye başlar.

En yoğun biçimde ifade edildiğinde süreç şöyledir: dış dünyadaki gerçek antagonizma zihinde ayrı hareket merkezleri olarak temsil edilir; bu merkezlerin karşılıklı kısıtlanması “çatışma” kategorisi altında soyutlanır; kategori yeniden dış olaya uygulanır ve ilişki, nesnenin içkin niteliğiymiş gibi sabitlenir. Projeksiyon, böylece zihinsel kategorizasyon ile ontolojik atıf arasındaki geçiş noktasını oluşturur. Çatışmanın semantik üretimi, yalnız kavramın zihinde doğmasıyla değil, zihinsel kavramın dış dünyaya geri yerleştirilmesiyle tamamlanan bir nesneleştirme hareketine dönüşür.                              

3.4. Regresif Geri-Alımlama ve Nesneleştirme Döngüsü

Çatışma kategorisinin nesneye projekte edilmesiyle süreç tamamlanmaz; asıl belirleyici dönüşüm, zihnin kendi ürettiği semantik yapıyı daha sonra dış dünyanın doğrudan özelliğiymiş gibi geri almasıyla gerçekleşir. İlk aşamada zihin, duyusal karşıtlığı belirli bir kavramsal düzen altında işler; ikinci aşamada bu kavramı nesneye uygular; üçüncü aşamada ise uyguladığı kategorinin zihinsel kökenini unutarak onu yeniden nesneden edinilmiş bir bilgi gibi deneyimler. Böylece çatışma, başlangıçta zihnin gerçekliği düzenlemek için kurduğu ilişkisel bir kategori iken, döngünün sonunda dış dünyada zaten hazır bulunan ontolojik bir nitelik görünümü kazanır. Regresif geri-alımlama, tam olarak bu yön değişimini ifade eder: zihinden nesneye giden kavramsal hareket, nesneden zihne geliyormuş gibi tersine çevrilir.

Döngünün ilk halkasında gerçek bir antagonizma vardır. A, B’nin hareketini sınırlar; B, A’nın tamamlanma çizgisini değiştirir. Bu karşılıklı etki, zihinsel kategoriden bağımsız olarak gerçekleşebilir. İkinci halkada zihin, bu ilişkiyi ayrı hareket merkezleri ve karşılıklı engelleme örüntüsü altında işler. Üçüncü halkada “çatışma” kavramı doğar. Dördüncü halkada kavram dış olaya uygulanır. Beşinci halkada ise dış olay artık çatışma kategorisiyle donatılmış hâlde yeniden algılanır. Böylece başlangıçta zihinsel olarak kurulan kategori, sonraki deneyimin verisi hâline gelir.

Regresiflik burada kronolojik olarak geçmişe dönme anlamına gelmez; kavramsal kökenin ters yönde okunmasını ifade eder. Zihin kendi üretimini nesneye aktardıktan sonra, bu üretimin nesneden geldiğini varsayar. “Ben bu ilişkiyi çatışma kategorisi altında kurdum” biçimindeki epistemik süreç görünmezleşir; yerini “orada zaten çatışma vardı, ben yalnızca onu gördüm” yargısı alır. Böylece zihinsel aracılık silinir ve kategori doğal, kendiliğinden ve nesnel bir özellik gibi görünmeye başlar.

Bu silinme, insan algısının genel yapısına uygundur. Algı çoğu zaman kendi kurucu işlemlerini deneyimin ön planına çıkarmaz. Bir nesneyi üç boyutlu, sürekli veya belirli bir kategoriye ait olarak gördüğümüzde, bu algının arkasındaki çıkarımsal ve bilişsel süreçlerin çoğunu fark etmeyiz. Sonuç doğrudan verilmiş gibi görünür. Çatışma kategorisinde de benzer bir mekanizma işler. Zihin karşıtlığı düzenler, anlamlandırır ve sınıflandırır; fakat son bilinçli deneyim, bu işlemlerin sonucu değil doğrudan nesnenin niteliği gibi hissedilir.

Nesneleştirme döngüsü, kavramın giderek daha sağlam görünmesini sağlar. Zihin bir kez A ile B arasındaki ilişkiyi çatışma olarak projekte ettiğinde, sonraki algılar bu kategorinin filtreleri altında işlenir. A’nın B’ye karşı her hareketi, çatışmanın yeni bir kanıtı gibi görülebilir; B’nin tepkileri de aynı şemaya eklenir. Böylece kategori yalnızca geçmiş olayı açıklamaz, gelecekte hangi unsurların fark edileceğini de belirler. Algı seçici hâle geldikçe kategori kendisini doğrulayan daha fazla veri toplar.

Bu kendini doğrulayıcı yapı, nesneleştirmenin en güçlü yönlerinden biridir. Çatışma şeması devreye girdikten sonra, tarafların ortaklıkları veya ortak nedensel koşulları geri plana çekilebilir; karşıtlık işaretleri ise daha görünür hâle gelir. Zihin böylece önce oluşturduğu kategoriyi nesneye uygular, sonra bu kategoriye uygun unsurları seçer ve son olarak seçilen unsurları kategorinin nesnel doğruluğunun kanıtı olarak geri alır. Döngü tamamlandığında başlangıçtaki zihinsel katkı neredeyse tamamen görünmezleşir.

Regresif geri-alımlama, ontolojik atfın neden bu kadar ikna edici olduğunu açıklar. Dış dünyada gerçekten de karşıtlık bulunduğu için kategori bütünüyle uydurma değildir. A’nın B’yi engellediği gözlemlenebilir, B’nin A’ya direndiği somut olarak gösterilebilir. Dolayısıyla zihin kendi semantik katkısını dışarıda gerçek bir ilişkisel yapı üzerine yerleştirir. Bu gerçeklik payı, kategorinin ontolojik genişlemesini meşrulaştırıyormuş gibi görünür. Böylece yanlışlık, tamamen yanlış bir nesne yaratmakta değil, gerçek antagonizmanın statüsünü zihinsel kategorizasyonun izin verdiğinden daha ileri taşımakta ortaya çıkar.

Bir başka ifadeyle, döngü “yoktan var etme” mekanizması değildir; “ilişkisel olanı tözselleştirme” mekanizmasıdır. Dışarıda karşılıklı kısıtlama vardır. Zihin bunu çatışma olarak adlandırır. Ardından çatışma, ilişkinin adı olmaktan çıkarak nesnelerin sahip olduğu sabit bir özellikmiş gibi algılanır. A ve B artık belirli koşullar altında çatışan taraflar değil, çatışmanın taşıyıcıları hâline gelir. İlişki, nesnelerin kimliğine yerleşir.

Bu tözselleştirme zaman içinde kalıcılık üretir. Geçici bir antagonizma, semantik olarak sabitlendiğinde daha sonra koşullar değişse bile aynı kategori içinde okunmaya devam edebilir. İki kişinin belirli bir konuda yaşadığı karşıtlık, onların genel ilişkisini “çatışmalı” olarak tanımlamaya başlayabilir. İki grubun tarihsel bir anlaşmazlığı, tarafların özsel olarak birbirine zıt olduğu fikrine dönüşebilir. Böylece regresif geri-alımlama yalnızca anlık algıyı değil, hafıza ve kimlik inşasını da etkiler.

Hafıza, döngünün sürdürülmesinde ayrı bir rol oynar. Geçmiş olaylar çoğu zaman çıplak duyusal ayrıntılarıyla değil, kavramsal çerçeveler altında hatırlanır. Bir olay “çatışma” olarak kodlandığında, sonraki hatırlama sürecinde karşıtlık unsurları daha belirgin, başka detaylar daha silik hâle gelebilir. Böylece hafıza, kategorinin nesneleştirilmesini geriye dönük olarak da pekiştirir. Geçmiş, kavram tarafından yeniden düzenlenir ve kavramın geçmişte de açıkça nesnenin özelliği olduğu izlenimi güçlenir.

Dilsel tekrar bu mekanizmayı daha da sabitleyebilir. “A ile B çatışıyor” cümlesi tekrarlandıkça, başlangıçta belirli bir olayın ilişkisel betimi olan ifade kimliksel bir hükme dönüşebilir. Söylem, tarafları aynı semantik pozisyonlarda sürekli yeniden üretir. Böylece çatışma kategorisi yalnız bireysel zihinde değil, ortak dilsel alanda da nesneleşir. Toplumsal dolaşıma giren kavram, nesneler hakkında ortak ve kendiliğinden doğru kabul edilen bir gerçeklik formu kazanabilir.

Nesneleştirme döngüsünün sosyal ölçekteki gücü, bireysel algının ötesinde kolektif doğrulama yaratmasından gelir. Birden fazla kişi aynı ilişkiyi çatışma kategorisi altında adlandırdığında, kategori yalnız öznel yorum olmaktan çıkar ve ortak gerçeklik statüsü kazanır. Her birey, diğerlerinin aynı kategoriyi kullanmasını nesnel doğrulama olarak görebilir. Böylece zihinsel ve dilsel üretim toplumsal olarak yoğunlaşır ve dışsal bir gerçeklik kadar sağlam görünmeye başlar.

Yine de ortak kabul, ontolojik statüyü tek başına belirlemez. Bir kavramın çok sayıda kişi tarafından paylaşılması, onun hangi düzeyde gerçek olduğunu açıklamaz. Çatışma ilişkisel olarak gerçek olabilir, fakat iki mutlak bağımsız nedenselliğin savaşı olarak yorumlanması yine de hatalı olabilir. Regresif geri-alımlama, tam da bu ayrımı silme eğilimindedir. Toplumsal ve bireysel algı, ilişkisel doğruluğu ontolojik mutlaklığa dönüştürebilir.

Döngünün bir diğer özelliği, neden ile kategori arasındaki yönü tersine çevirmesidir. Başlangıçta dış olay, zihinde çatışma kategorisinin oluşmasına malzeme sağlar. Daha sonra kategori, yeni olayların nasıl algılanacağını belirleyen nedenlerden biri hâline gelir. Yani önce gerçeklik kategoriyi üretir; sonra kategori gerçekliğin deneyimlenme biçimini üretmeye başlar. Bu çift yönlülük, semantik nesneleşmenin dinamik karakterini gösterir.

Bilişsel ekonomi açısından bakıldığında bu mekanizma işlevseldir. Zihin her yeni durumda bütün nedensel ağı sıfırdan çözümlemek zorunda kalmaz; daha önce ürettiği kategorileri kullanarak hızlı sınıflandırmalar yapar. “Çatışma” şeması, karmaşık ilişkileri kısa sürede tanımayı mümkün kılar. Ancak hız ve verimlilik, aynı zamanda kavramsal katılaşma riski taşır. Kategori ne kadar otomatikleşirse, kendi zihinsel kökeni o kadar az fark edilir.

Regresif geri-alımlama bu nedenle epistemolojik bir unutma biçimi olarak da görülebilir. Unutulan şey olayın kendisi değil, olayın hangi bilişsel işlemlerle anlamlandırıldığıdır. Zihin sonucu hatırlar, üretim sürecini unutmuştur. Çatışma kavramı korunur; fakat onun birlik beklentisi, fenomenal çoğulluk ve karşılıklı engelleme arasındaki gerilimden türetildiği görünmezleşir. Böylece kavram doğallaşır.

Doğallaşma, çatışmanın kaçınılmaz ve nesnelerin kendi içinden çıkan bir özellik gibi algılanmasına yol açabilir. A ile B’nin belirli koşullar altında çatışması, sanki A’nın ve B’nin varoluş biçimlerinden zorunlu olarak çıkan bir durum gibi düşünülebilir. Oysa koşullar değiştiğinde antagonizma ortadan kalkabilir. İlişkisel bağlamı görünmez kılan nesneleştirme, olumsallığı zorunluluk gibi gösterebilir.

Aynı mekanizma “kaza”, “rakip”, “düşman” veya “engel” gibi diğer ilişkisel kategorilerde de görülebilir. Bir nesne belirli bir amaç açısından engeldir; amaç değiştiğinde engel niteliği de değişebilir. Fakat zihinsel kategori nesneye yerleştiğinde, nesne sanki kendi başına “engel”miş gibi görünür. Çatışma kategorisi de benzer biçimde ilişkisel ve perspektifsel kökenini kaybederek ontolojik bir nitelik izlenimi kazanır.

Regresif geri-alımlamanın çözümleyici önemi, çatışma kavramının neden dış dünyada doğrudan bulunuyormuş gibi deneyimlendiğini açıklamasıdır. Zihin gerçekten dışarıdan veri alır; bu veriyi kendi düzenleme ilkeleriyle işler; semantik kategori üretir; kategoriyi nesneye uygular; sonra kategorili nesneyi yeniden algılar. Son aşamada başlangıç ile sonuç arasındaki zihinsel aracı süreçler silindiği için, çatışma sanki ilk andan beri nesnenin içinde bulunuyormuş gibi görünür.

Döngünün tamamı yoğunlaştırıldığında şu yapı belirir: gerçek antagonizma algısal ayrıştırma üretir; ayrıştırma birlik beklentisiyle gerilim oluşturur; gerilim çatışma kategorisine dönüşür; kategori nesneye projekte edilir; projekte edilen kategori yeni algıyı şekillendirir; yeni algı kategoriyi nesnel olarak doğrular; doğrulanmış kategori tekrar zihne dış dünyanın özelliğiymiş gibi geri döner. Böylece zihin, kendi semantik üretimini dışsallaştırıp yeniden içselleştiren kapalı bir dolaşım kurar.

3.5. Epistemolojik Üretimin Ontolojik Özellik Olarak Deneyimlenmesi

Çatışma kategorisinin semantik üretimi nihai olarak epistemolojik olan ile ontolojik olan arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açar. Zihin, deneyimi düzenlemek için oluşturduğu kavramsal yapıyı dış dünyaya uyguladığında, bu yapı zamanla nesnenin kendisine ait bir özellik gibi görünür. Böylece epistemolojik bir işlem ontolojik bir atfa dönüşür. Sorun, dış dünyada hiçbir karşıtlığın bulunmaması değildir; tam tersine, gerçek antagonizma vardır. Fakat zihnin bu antagonizmayı hangi kavramsal form içinde örgütlediği ile antagonizmanın kendisinin ontolojik statüsü aynı şey değildir. Çatışma teorisinin kritik ayrımı burada ortaya çıkar.

Epistemolojik üretim, zihnin duyusal ve nedensel veriyi belirli ilişkiler altında düzenlemesi anlamına gelir. A ve B ayrı merkezler olarak temsil edilir; aralarındaki karşılıklı engelleme fark edilir; bu ilişki “çatışma” adı altında soyutlanır. Zihin böylece karmaşık bir gerçeklik kesitini kavranabilir hâle getirir. Ontolojik özellik ise zihinsel kategoriden bağımsız olarak nesnenin kendisine ait olduğu varsayılan yapıdır. Semantik nesneleşme gerçekleştiğinde, birincisi ikincisiymiş gibi algılanır.

Bu dönüşüm özellikle “çatışma vardır” türünden ifadelerde görünür. Cümle pratik düzeyde tamamen doğrudur; çünkü gerçek bir karşılıklı kısıtlama ilişkisi bulunabilir. Fakat ontolojik çözümleme açısından “ne tür bir varlık vardır?” sorusu açıldığında durum karmaşıklaşır. Var olan şey bağımsız bir çatışma tözü müdür, yoksa A ile B arasındaki belirli ilişkisel konfigürasyon mudur? Eğer ikinci seçenek doğruysa, çatışma nesnelerde bulunan bağımsız bir özellik değil, ilişkilerin belirli biçimde düzenlenmesine verilen addır.

İlişkisel olanın ontolojik statüsü burada küçümsenmemelidir. Bir özelliğin ilişkisel olması onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Mesafe, hız farkı, baskınlık veya borç ilişkisi gibi birçok yapı yalnızca birden fazla unsur arasındaki ilişki içinde anlam kazanır ve yine de gerçektir. Çatışma da bu anlamda gerçek bir ilişkisel yapı olabilir. Sorun, ilişkisel gerçeklikten bağımsız nedensel merkezlerin ontolojik savaşı sonucuna geçildiğinde ortaya çıkar.

Epistemolojik üretimin ontolojik özellik olarak deneyimlenmesi, insan zihninin kavramlarla gerçeklik arasındaki sınırı çoğu zaman doğrudan fark etmemesinden kaynaklanır. Kavramlar yalnız düşüncenin içinde duran soyut etiketler değildir; algının kendisini biçimlendirebilir. Bir olay çatışma olarak tanındığında, zihin artık olayı kategorisiz bir ham veri olarak deneyimlemez. Görülen şey doğrudan “çatışan taraflar” hâline gelir. Böylece kavramsal yapı algısal gerçekliğin içine yerleşir.

Bu yerleşme, semantik ve ontolojik düzeylerin iç içe geçmesine neden olur. Bir yanda gerçek maddi veya davranışsal süreç vardır; diğer yanda zihnin ona verdiği anlam. Fakat bilinçte bu iki katman çoğu zaman ayrıştırılmış biçimde görünmez. Bir kişinin öfkeli yüzünü “tehdit” olarak gördüğümüzde, fiziksel yüz ifadesi ile zihinsel tehdit kategorisi tek bir deneyimde birleşir. Çatışma da benzer biçimde, fiziksel veya toplumsal antagonizma ile semantik yorumun kaynaşması sonucu doğrudan dışarıda bulunuyormuş gibi hissedilir.

Ontolojik yanlış tayin, tam olarak bu kaynaşmanın kapsamının aşılmasıdır. A’nın B’yi gerçekten sınırlaması doğru olabilir; fakat buradan A ve B’nin kendi başlarına ayrı ve nihai nedensel düzenler oldukları sonucu çıkmaz. Zihin yerel etkileri ayrı merkezlere bağladığı için, bu merkezlerin bağımsızlığı sezgisel olarak güçlenir. Fenomenal ayrılık ontolojik bağımsızlığa dönüştürülür. Böylece epistemolojik ayrıştırma, ontolojik çoğulluk hükmüne dönüşür.

Bu hüküm, çatışmanın makro-nedensel yapısını gözden kaçırabilir. A ve B birbirlerini etkileyebiliyorsa aynı belirlenim alanının parçalarıdır. Dolayısıyla iki ayrı hareket merkezi bulunması, iki ayrı nihai nedensellik bulunduğunu göstermez. Zihin ise günlük deneyimde yerel merkezlere öncelik verdiği için makro birliği çoğu zaman soyut bir arka plan olarak bırakır. Ontolojik atıf, bu algısal önceliğin metafizik düzeye taşınmasıdır.

Çatışma kategorisinin ontolojikleşmesinde dil tekrar belirleyici bir rol oynar. “Çatışma çıktı”, “çatışma büyüdü”, “çatışma yayıldı” gibi ifadeler, çatışmayı neredeyse bağımsız hareket eden bir varlık gibi dilbilgisel olarak özneleştirebilir. Bu kullanım iletişim açısından son derece doğaldır; fakat kavramın ilişkisel kökenini görünmezleştirebilir. Dil, süreçleri varlık isimlerine dönüştürdüğünde ontolojik yoğunlaşma üretir.

Nominalizasyon burada önemli bir mekanizmadır. “A, B’nin hareketini engelliyor” gibi fiilsel bir ifade ilişkisel ve süreçsel yapıyı korur. “A ile B arasında çatışma var” ifadesi ise aynı süreci isimleştirir. İsimleştirme, ilişkinin kendi başına bir nesne gibi düşünülmesini kolaylaştırır. Böylece semantik ekonomi ontolojik reifikasyona zemin hazırlayabilir.

Yine de isimleştirme başlı başına hata değildir. Bilim ve felsefe, karmaşık ilişkileri düşünmek için soyut isimlere ihtiyaç duyar. Sorun, kavramsal aracın gerçekliğin yapısıyla özdeşleştirilmesidir. “Çatışma” kategorisi analiz için son derece yararlıdır; ancak bu yararlılık, kavramın dış dünyada zihinden bağımsız bir töz olarak bulunduğu anlamına gelmez.

Epistemolojik üretim ile ontolojik özellik arasındaki ayrım, gözlemci perspektifini de görünür kılar. Aynı fiziksel olay farklı amaç ve ölçeklerden farklı biçimlerde sınıflandırılabilir. Bir organizmanın başka bir organizmayı tüketmesi bir düzeyde predasyon, başka bir düzeyde enerji transferi, daha geniş ölçekte ekolojik döngünün parçasıdır. Hangi kategori kullanılırsa kullanılsın belirli gerçek ilişkiler yakalanır; fakat hiçbir tek kategori bütün ontolojik yapıyı tüketmez. Çatışma da böyle bir seçici betimleme düzeyidir.

Perspektifin varlığı, gerçekliği göreceli veya keyfî hâle getirmez. A’nın B üzerindeki etkisi nesnel olabilir. Fakat bu etkinin “çatışma” olarak kavramsallaştırılması belirli bir çözünürlük ve ilişkisel çerçeve gerektirir. Daha geniş bir ölçekte aynı olay tek bir sistemin içsel yeniden düzenlenmesi olarak görülebilir. Böylece ontolojik statü, yalnız olayın var olup olmaması değil, hangi düzeyde nasıl ayrıştırıldığı sorusuna bağlanır.

Epistemolojik üretimin ontolojikleşmesi, özellikle öznenin kendi kategorik katkısını unuttuğu anda tamamlanır. Zihin olayla ilk karşılaştığında belirli bir kavramsal şema kullanır; zamanla bu şema o kadar otomatikleşir ki artık “yorum” olarak hissedilmez. Kavram doğal görünür. Çatışma sanki yalnızca dışarıdan algılanan yalın bir gerçeklikmiş gibi yaşanır. Böylece bilişsel aracı katman şeffaflaşır.

Şeffaflaşma, semantik kategorinin en güçlü hâlidir. Kullanılan kavram görünmezleşir, yalnızca onun üzerinden görülen dünya kalır. Zihin “çatışma” kavramını kullandığını fark etmeksizin karşısında doğrudan çatışma görür. Ontolojik özellik deneyimi tam da bu şeffaflık sayesinde oluşur. Kategori ne kadar görünmez olursa, nesne o kadar kendiliğinden çatışmalı görünür.

Bu mekanizma aynı zamanda çatışmanın zorunlu ve doğal olduğuna ilişkin güçlü sezgiler üretebilir. Belirli ilişkisel koşullarda ortaya çıkan antagonizma, kategori nesneye yerleştiğinde tarafların özsel niteliği hâline gelir. Böylece değişebilir ilişkiler sabit ontolojik karakterlere dönüşür. A ile B’nin çatışması, “A ve B çatışan şeylerdir” yargısına evrilebilir. Epistemolojik üretim burada ontolojik kimlik üretmeye başlar.

Ontolojik deneyim ile ontolojik gerçeklik arasındaki ayrımı korumak bu nedenle teorik olarak zorunludur. Bir şeyin bize dışsal ve nesnel görünmesi, onun bütün anlam yapısının zihinden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Çatışmanın dışsal gerçekliği, karşılıklı engellemenin varlığıyla korunur; fakat “iki bağımsız nedenselliğin savaşı” yorumu zihinsel ayrıştırmanın sonucudur. Böylece teori ne saf idealizme ne de kaba realizme düşer. Dış dünya gerçek antagonizmalar içerir; zihin bu antagonizmaların ontolojik statüsünü belirli semantik şemalarla biçimlendirir.

En yoğun ayrım şu şekilde kurulabilir: epistemolojik üretim çatışmayı yaratmaz, fakat çatışmanın hangi varlık biçimi altında deneyimleneceğini belirler. Dışarıda yerel karşıtlık vardır; zihinde bu karşıtlık bağımsız merkezlere bölünür; semantik kategori oluşur; kategori nesneye uygulanır ve sonunda ilişkisel yapı ontolojik özellik gibi görünür. Yanılsama karşıtlığın varlığında değil, onun bağımsız nedensel tözler arasındaki savaş olarak sabitlenmesindedir.

Çatışmanın semantik üretim süreci böylece kendi doruğuna ulaşır. Zihin, gerçekliğin karşıt yönelimlerini kavramsal olarak düzenlerken ürettiği kategoriyi dışsallaştırır; dışsallaştırılmış kategori algının kendisini şekillendirir; algı da kategoriyi nesnel veri olarak geri verir. Sonuçta epistemolojik köken ontolojik görünüm altında silinir. Çatışma, zihinsel bir icat olmaksızın zihinsel aracılığa tabi; gerçek bir antagonizma olmaksızın kurulamayacak kadar dışsal, fakat doğrudan nesneden alınmış sayılamayacak kadar semantik bir yapı hâline gelir.                                                                                       

4. Antagonizmanın Ontolojik Statüsü

4.1. Gerçek Fiziksel Karşıtlık ile Nedensel Çoğulluk Yanılsamasının Ayrımı

Çatışmanın zihinsel ve semantik olarak kuruluyor olması, dış dünyadaki gerçek antagonizmanın inkâr edilmesini gerektirmez. Tam tersine, teorinin sağlam kalabilmesi için iki düzeyin titizlikle ayrılması gerekir. A’nın B’nin hareketini gerçekten engellemesi, iki kuvvetin birbirinin etkisini azaltması, bir bedenin diğerinin yönünü değiştirmesi veya iki iradenin aynı sonucu birlikte gerçekleştirememesi gerçek ilişkisel olgulardır. Yanılsama bu karşıtlıkların varlığında değil, onların iki mutlak bağımsız nedenselliğin savaşı olarak yorumlanmasında ortaya çıkar. Fiziksel ve ilişkisel antagonizma korunurken, bu antagonizmanın ontolojik statüsü yeniden belirlenmelidir.

Gerçek karşıtlık, bir yönelimin başka bir yönelimin gerçekleşme koşullarını değiştirmesi anlamına gelir. A’nın etkisi altında B’nin durumu farklılaşıyorsa, burada nesnel bir nedensel ilişki vardır. B’nin direnci A’nın sonraki hâlini değiştiriyorsa, karşılıklı belirlenim de gerçektir. Bu düzeyde “çatışma yalnızca zihindedir” demek yanlış olur. Dış dünyada gerçekten direnç, baskılama, engelleme ve yön değiştirme meydana gelir. Teorinin eleştirdiği şey, bu gerçek karşılıklı etkinin ontolojik olarak birbirinden kopuk iki nedensel alanın çarpışması şeklinde düşünülmesidir.

Nedensel çoğulluk yanılsaması tam burada doğar. Algı, ayrı nesneleri ve ayrı hareket merkezlerini açık biçimde ayırt ettiği için, her bir merkezi kendi başına nihai neden kaynağı gibi temsil etmeye eğilimlidir. A’nın hareketi A’ya, B’nin direnci B’ye bağlanır. Yerel düzeyde bu ayrım son derece kullanışlıdır. Sorun, yerel nedenlerin mutlak ve kendi içine kapalı nedensellikler olarak genişletilmesidir. A ve B birbirini etkileyebiliyorsa, ikisinin de aynı ilişkisel alan içinde bulunması gerekir. Ayrı nedenler vardır; ayrı nihai nedensel evrenler yoktur.

Burada “yanılsama” kelimesinin kapsamı dikkatle sınırlandırılmalıdır. Algı A ile B’yi ayrı gördüğü için hata yapmaz. A ve B gerçekten farklı nesneler veya süreçler olabilir. Onların hareketlerinin karşıt olması da gerçek olabilir. Yanlışlık, bu ayrımın ontolojik bağımsızlık olarak mutlaklaştırılmasında ortaya çıkar. Fenomenal farklılık doğru, mutlak nedensel kopukluk ise yanlış olabilir. Böylece teori, görünüşü reddetmeden görünüşün metafizik olarak aşırı yorumlanmasını eleştirir.

İki kuvvetin birbirine karşı işlemesi, ortak bir sistem içinde rahatlıkla mümkündür. Aynı cisme zıt yönlerde uygulanan kuvvetler, birbirinin etkisini azaltabilir. Burada fiziksel antagonizma vardır; fakat kuvvetlerin aynı mekanik sistem içindeki ilişkisi, onların ontolojik olarak bağımsız evrenlere ait olduğunu göstermez. Tam tersine, aynı cisim, aynı uzam ve aynı fiziksel yasalar altında işledikleri için karşılaştırılabilir ve birbirlerini etkileyebilirler. Karşıtlık, ortak düzenin dışında değil, onun içinde meydana gelir.

Biyolojik sistemler de benzer bir örnek sunar. Bir organizmada farklı düzenleyici süreçler birbirini baskılayabilir; bazı mekanizmalar belirli bir etkiyi artırırken diğerleri azaltabilir. İşlevsel olarak karşıt süreçler bulunur, fakat hepsi organizmanın aynı sistemsel bütünlüğüne aittir. Bir sürecin diğerini sınırlandırması, organizmanın iki ayrı ontolojik alana bölündüğünü göstermez. Karşıtlık burada bütünün içsel düzenleme biçimlerinden biridir.

Toplumsal çatışmalarda da aynı ayrım korunmalıdır. İki grup gerçekten farklı çıkarlar taşıyabilir, birbirlerinin hedeflerini engelleyebilir ve karşılıklı olarak tehdit oluşturabilir. Bu antagonizma gerçek ve maddi sonuçlar üretebilir. Ancak tarafların aynı ekonomik, siyasal veya tarihsel koşullar içinde şekillenmiş olması, karşıtlıklarını daha geniş bir ortak nedensel zemine yerleştirir. İki grubun çatışması, onların tarihsel olarak bütünüyle ilişkisiz iki dünya olduğu anlamına gelmez.

Gerçek antagonizma ile nedensel çoğulluk yanılsamasının ayrımı, çatışmayı ne idealistçe zihne indirger ne de naifçe dış dünyada hazır bulunan bir töz gibi kabul eder. Daha incelikli bir yapı gerekir. Antagonizma dışsaldır; çatışmanın ontolojik yorumu ise epistemolojik olarak biçimlenir. Zihin gerçek karşıtlığı kavrar, fakat bu karşıtlığı ayrı nedenselliklerin savaşı biçiminde düzenleyebilir. Böylece dışsal veri ile zihinsel kategorinin birbirine karıştığı bir ara alan oluşur.

Bu ayrımın teorik değeri, “çatışma gerçek mi değil mi?” gibi kaba bir ikiliği aşmasında yatar. Çatışma ilişkisel düzeyde gerçektir; mutlak nedensel çoğulluk olarak gerçek değildir. İki yönelim gerçekten birbirini kesebilir; fakat bu kesişim onların ontolojik olarak birbirinden tamamen bağımsız olduğunu değil, tam tersine ortak bir etkileşim alanında bulunduklarını gösterir. Böylece gerçeklik ile yanılsama aynı fenomen içinde farklı düzeylerde birlikte bulunabilir.

İlişkisel gerçeklik kavramı burada merkezi hâle gelir. Bazı özellikler nesnelerin kendi başlarına taşıdığı içsel niteliklerdir; bazıları ise ancak başka şeylerle ilişki içinde ortaya çıkar. Çatışma ikinci türe daha yakındır. A tek başına çatışmalı değildir; B de tek başına çatışma üretmez. Antagonizma, A ile B’nin belirli bir ilişkisel konfigürasyona girmesiyle oluşur. Dolayısıyla çatışmanın ontolojik statüsü tözsel değil ilişkisel olarak kavranmalıdır.

İlişkisel olması, çatışmayı daha az gerçek yapmaz. İki nesne arasındaki mesafe ilişkisel bir özelliktir ama gerçektir; iki kuvvet arasındaki yön farkı ilişkisel olabilir ama fiziksel sonuç doğurur. Benzer biçimde çatışma da tarafların birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırlandırdığı gerçek bir yapı olabilir. Ancak bu gerçeklik, tarafların mutlak bağımsızlığını değil, aralarındaki ilişkinin etkinliğini gösterir.

Nedensel çoğulluk yanılsaması özellikle fail merkezli düşünmede güçlenir. İnsan eylemleri niyet ve irade üzerinden okunduğunda, her fail kendi nedenlerinin nihai kaynağı gibi görünür. İki irade karşılaştığında çatışma iki bağımsız başlangıç noktasının savaşı olarak kavranabilir. Oysa her failin kararları geçmiş deneyimlerden, toplumsal yapılardan, biyolojik koşullardan ve karşılıklı etkilerden biçimlenebilir. Yerel fail olma gerçekliği, mutlak nedensel bağımsızlık anlamına gelmez.

Fiziksel dünyada da benzer bir sezgisel hata vardır. İki cisim birbirine çarptığında her biri ayrı bir hareket kaynağı gibi görünür. Fakat hareketleri, içinde bulundukları fiziksel koşullardan ve önceki etkileşimlerden bağımsız değildir. Çarpışma anında iki cisim ayrı kalır; yine de ortak bir fiziksel olayın parçaları hâline gelirler. Ayrı varlıklar ile ortak süreç kavramlarını birbirine karşıt görmek gereksizdir.

Ontolojik statünün doğru tayini, çatışmanın hangi düzeyde gerçek olduğunu açıklaştırır. Yerel düzeyde karşıtlık gerçektir. Makro düzeyde ortak belirlenim gerçektir. Epistemolojik düzeyde ise zihin yerel farkları bağımsız merkezler olarak temsil eder. Hata, bu düzeyleri tek bir ontolojik hükme indirgemektir. Çatışmayı bütünüyle yanılsama saymak kadar, onu iki bağımsız nedenselliğin savaşı olarak görmek de indirgemecidir.

Bu ayrım aynı zamanda “karşıtlık” ile “kopukluk” arasındaki farkı netleştirir. İki şey birbirine karşıt olabilir, fakat aynı sistem içinde kalabilir. Hatta çoğu durumda karşıtlık ancak ortak bir sistem içinde anlamlıdır. Aynı oyun içindeki iki rakip, aynı pazar içindeki iki firma veya aynı fiziksel alan içindeki iki kuvvet birbirine karşıt olabilir. Ortak alan olmadan karşıtlığın kendisi tanımsızlaşır.

Çatışmanın ontolojik analizi böylece paradoksal görünen bir sonucu kabul etmek zorundadır: taraflar gerçekten ayrıdır ama mutlak olarak bağımsız değildir; gerçekten karşıttır ama ortak bir sistem içindedir; gerçekten birbirini engeller ama bu engelleme aynı makro düzenin parçasıdır. Antagonizmanın gerçekliği ile nedensel birliğin gerçekliği birbirini dışlamaz. Sorun, birini kabul etmek için diğerini reddetmeye çalıştığımızda ortaya çıkar.

Gerçek fiziksel karşıtlık ile nedensel çoğulluk yanılsamasını ayırmak, çatışma kavramını gereksiz metafizik yükten arındırır. Çatışma artık iki varlık arasında gizemli bir ontolojik kopuş değil, ortak nedensel sistem içinde birbirinin sonuçlarını sınırlayan yerel yönelimlerin ilişkisi hâline gelir. Böylece fenomenin gerçekliği korunurken, görünüşten türeyen mutlak bağımsızlık varsayımı geri çekilir.

Nihai ayrım son derece nettir: A’nın B’yi engellemesi gerçektir; A ile B’nin birbirinden ontolojik olarak kopuk iki nihai nedensellik oluşturduğu sonucu gerçek değildir. Antagonizma, karşılıklı etkinin nesnel yapısıdır. Nedensel çoğulluk yanılsaması ise bu yerel ayrımı mutlak metafizik ayrılığa dönüştüren epistemolojik genişlemedir. Çatışmanın ontolojik statüsü ancak bu iki düzey birbirinden ayrıldığında doğru biçimde kurulabilir.

4.2. Makro Ölçekte Birlik ve Mikro Ölçekte Karşıtlık

Çatışmanın yapısını anlamanın en güçlü yollarından biri, aynı olayın farklı ölçeklerde farklı ama birbirini dışlamayan biçimlerde betimlenebileceğini kabul etmektir. Mikro ölçekte bakıldığında ayrı kuvvetler, ayrı failler ve ayrı hareket çizgileri belirginleşir; makro ölçekte ise bu unsurların daha geniş bir sistem içindeki karşılıklı ilişkileri görünür hâle gelir. Aynı olay, yakından bakıldığında antagonistik çokluk, uzaktan bakıldığında ise tek bir belirlenim örgüsü olarak kavranabilir. İki betimleme arasında zorunlu bir çelişki yoktur; her biri farklı çözünürlükte aynı gerçekliğin başka bir yapısal özelliğini açığa çıkarır.

Mikro düzeyin temel özelliği ayrıştırmadır. A’nın yönü, B’nin yönü, iki tarafın kuvvetleri ve karşılıklı engelleme biçimleri ayrı ayrı incelenebilir. Bu çözünürlükte hangi tarafın hangi etkiyi ürettiği açık hâle gelir. A’nın B üzerindeki basıncı, B’nin A’ya verdiği tepki veya iki hareketin kesişme noktası yerel nedenler üzerinden çözümlenir. Çatışma burada son derece somut ve gerçek görünür; çünkü analizin nesnesi tam olarak karşılıklı kısıtlamadır.

Makro düzey ise aynı olayı daha geniş bir ilişkisel bütünlük içinde ele alır. A ile B yalnızca birbirine karşı duran iki merkez değildir; onları o konuma taşıyan geçmiş koşullar, çevresel etkiler ve ortak sistem de analize dâhil edilir. Böylece yerel karşıtlık, daha geniş bir belirlenim örgüsünün içsel olayı hâline gelir. Makro bakış mikro karşıtlığı reddetmez; yalnızca onun hangi sistem içinde meydana geldiğini gösterir.

Ölçek değişimi, çatışmanın neden aynı anda hem gerçek hem de tek bir sürecin parçası olabileceğini açıklamaya izin verir. Bir hücre düzeyinde iki biyolojik süreç birbirini baskılayabilir; organizma düzeyinde ise bu karşıtlık homeostatik düzenlemenin parçası olabilir. Mikro açıdan antagonizma, makro açıdan işlevsel birlik vardır. İki açıklama birbirini çürütmez; aynı yapının farklı seviyelerini tarif eder.

Fiziksel örneklerde de bu ölçeksel çiftlik rahatlıkla görülür. İki cismin çarpışması mikro düzeyde birbirine karşı işleyen momentumlar ve kuvvetler olarak incelenebilir. Daha geniş sistem düzeyinde ise bütün hareket, enerji aktarımı ve deformasyon tek bir fiziksel olayın parçalarıdır. Çarpışma hem iki cismin karşılıklı etkisidir hem de sistemin toplam dinamiğidir. Bir tanım diğerini gereksiz kılmaz.

Toplumsal düzeyde ölçek farklılıkları daha karmaşık hâle gelir. İki birey arasında gerçek bir çıkar çatışması olabilir; fakat onların çatışması daha geniş ekonomik veya kurumsal düzenin ürettiği koşullar içinde şekillenmiş olabilir. Mikro düzeyde iki irade karşı karşıyadır; makro düzeyde aynı yapı içindeki farklı konumlar birbirine karşıt sonuçlar üretmektedir. Tarafların failliği korunurken yapısal birlik de aynı anda kabul edilebilir.

Makro birlik kavramı, bütün parçaların uyumlu olduğu anlamına gelmez. Bir sistemin bir bütün olması, içindeki her unsurun aynı yönde çalışmasını gerektirmez. Çoğu karmaşık sistem, karşıt süreçlerin dengesi sayesinde işlev görür. Fren ve hızlanma, baskılama ve etkinleştirme, üretim ve tüketim gibi karşıt işlevler aynı bütünün içinde birlikte bulunabilir. Dolayısıyla karşıtlık sistemin dışından gelen bir bozukluk olmak zorunda değildir; sistemin iç organizasyon biçimlerinden biri olabilir.

Mikro düzeyde karşıtlık, tarafların yerel yönelimlerine göre tanımlanır. A kendi hareketini sürdürmek isterken B bu hareketi sınırlar. A açısından B engeldir. B açısından ise A benzer biçimde engelleyici olabilir. Bu yerel perspektifler gerçek ve açıklayıcıdır. Makro düzey ise bu karşılıklı engellemeyi tarafların ötesindeki ortak sonuç üzerinden kavrar. Çatışma sonunda oluşan durum, A’nın tek başına veya B’nin tek başına ürettiği bir sonuç değil, etkileşimin toplam ürünüdür.

Ölçeksel birliktelik, çatışmanın “ya birlik ya ayrılık” biçimindeki ikili düşünceye indirgenmemesini sağlar. Aynı sistem içinde hem birlik hem ayrım bulunabilir. Mikro seviyede sınırlar, kimlikler ve vektörler korunurken, makro seviyede karşılıklı belirlenim onları tek bir olay ağına bağlar. Çatışmanın ontolojik karmaşıklığı, tam olarak bu iki düzeyin eşzamanlılığından doğar.

Bir olayın ölçeğini değiştirmek, neden kavramını da değiştirir. Mikro düzeyde yakın nedenler öne çıkar; makro düzeyde daha geniş koşullar belirleyici hâle gelir. Bir kavganın mikro nedeni belirli bir söz veya davranış olabilir; makro düzeyde uzun süredir biriken gerilimler, toplumsal roller veya kaynak çatışmaları devreye girebilir. Hiçbiri tek başına yanlış değildir; farklı açıklama düzeyleridir. Çatışma teorisi bu seviyeleri birbirine rakip değil, tamamlayıcı olarak kullanmalıdır.

Ölçek değişimi, fenomenal görünüş ile ontolojik analiz arasındaki farkı da açıklar. İnsan algısı çoğu zaman mikro düzeye ayrıcalık tanır; çünkü göz önünde olan şey yerel taraflardır. Makro ilişkiler daha soyut ve görünmez olabilir. Bu nedenle çatışma duyusal olarak iki kutuplu, analitik olarak ise çok katmanlıdır. Algısal belirginlik ile ontolojik kapsam aynı şey değildir.

Makro düzeyde birlik, olayların zamansal kapsamını da genişletir. Çatışma anına yalnızca temas noktası olarak bakıldığında iki taraflı karşıtlık baskın görünür. Süreç geçmişe doğru genişletildiğinde tarafları oluşturan nedenler, geleceğe doğru genişletildiğinde ortak sonuçlar görünür hâle gelir. Böylece anlık antagonizma daha uzun bir nedensel sürekliliğin düğüm noktası olarak anlaşılır.

Mikro karşıtlık ile makro birlik arasındaki ilişki, emergent yapılar açısından da önemlidir. Bazen makro düzeyde ortaya çıkan bir düzen, tek tek yerel etkileşimlerden doğar. İki tarafın karşılıklı hamleleri daha büyük bir denge, kriz veya yeni sistem durumu üretebilir. Bu sonuç taraflardan hiçbirinin tek başına amacı olmayabilir; yine de etkileşimlerinin toplamından doğar. Böylece çatışma mikro düzeyde karşıt niyetlerin, makro düzeyde yeni bir ortak düzenin kaynağı olabilir.

Ölçekler arasında indirgeme yapmamak gerekir. Makro birlik var diye mikro antagonizma hayal değildir; mikro antagonizma var diye makro birlik sahte değildir. Her iki düzey de gerçekliğin farklı yönlerini gösterir. En sağlam ontolojik yaklaşım, bir düzeyi diğerine kurban etmek yerine aralarındaki bağı kurar. Çatışma, ancak bu çok ölçekli yapı içinde tam olarak anlaşılabilir.

Bu yaklaşım, “tek nedensellik” ifadesinin yanlış anlaşılmasını da önler. Teklik, tüm yerel nedenlerin tek bir basit nedene indirgenmesi değildir. Çok sayıda yerel etki aynı makro sistem içinde bulunabilir. Teklik, onların birbirinden ontolojik olarak kopuk nihai düzenler olmamasıdır. Mikro çoğulluk korunur; makro belirlenim alanı onları ilişkisel olarak birleştirir.

Aynı gerçekliğin farklı ölçeklerde farklı semantik kategoriler kazanması da mümkündür. Mikro düzeyde “çatışma” denilen şey, makro düzeyde “düzenleme”, “yeniden dağılım” veya “sistem dinamiği” olarak adlandırılabilir. Kavram değişse de olay aynı olaydır. Bu durum, semantik kategorilerin çözünürlüğe bağımlı olduğunu gösterir. Bir seviyedeki antagonizma başka seviyede bütünsel işleyişin parçası olabilir.

Makro-mikro ayrımı, çatışmanın yalnız iki taraflı ilişkiden ibaret olmadığını da gösterir. Her yerel karşıtlık daha geniş ağlarla bağlıdır. İki organizmanın rekabeti ekosisteme, iki bireyin çatışması sosyal yapıya, iki fiziksel kuvvetin karşıtlığı sistemin toplam dinamiğine gömülüdür. Tarafları bağlamdan koparmak, çatışmanın nedensel statüsünü daraltır.

Ontolojik açıdan en önemli sonuç, birlik ile karşıtlığın farklı ölçeklerde aynı anda doğru olabilmesidir. A ve B mikro düzeyde gerçekten birbirine karşı olabilir. Aynı anda A ile B makro düzeyde tek bir belirlenim sürecinin parçaları olabilir. Bu iki önermeden birini seçmek zorunlu değildir. Çatışmanın gerçekliği, makro birliği; makro birlik de yerel karşıtlığı iptal etmez.

Dolayısıyla ölçeksel düşünme, çatışmanın paradoksunu çözmek için temel bir araçtır. Görünürdeki çoğulluk ontolojik birliği ortadan kaldırmaz; birlik de yerel farklılıkları silmez. Çatışma, tek bir nedensel bütünün yerel çözünürlükte karşıt vektörler hâlinde ayrışması olarak kavrandığında, hem fiziksel antagonizmanın gerçekliği hem de makro-nedensel bütünlük aynı teorik yapı içinde korunabilir.  

4.3. Yerel Vektörlerin Bağımsız Nedensellikler Olarak Yanlış Ayrıştırılması

Çatışmanın iki ayrı nedensellik arasındaki savaş gibi görünmesinin temel nedenlerinden biri, yerel etkilerin algısal ve kavramsal olarak bağımsız merkezler hâlinde ayrıştırılmasıdır. A belirli bir yönde hareket eder, B başka bir yönde ilerler; her ikisinin de kendi yakın nedenleri, kendi maddi koşulları ve kendi devam çizgileri bulunabilir. Bu yerel farklılıklar gerçek olduğu için zihin onları ayrı neden kaynakları olarak temsil etmekte haklıdır. Sorun, yerel nedensel ayrımın nihai ontolojik bağımsızlık şeklinde genişletilmesiyle başlar. Bir vektörün belirli bir yönde etkili olması, onun bütün belirlenim alanından kopuk olduğu anlamına gelmez. Yerel neden ile bağımsız nedensellik arasındaki fark gözden kaçtığında, çatışma iki ayrı düzenin karşılaşması gibi görünür.

Vektör kavramı burada özellikle işlevseldir; çünkü bir hareketin hem yönünü hem de büyüklüğünü korurken daha geniş bir sistemin parçası olarak kalabileceğini gösterir. Aynı fiziksel düzlemde farklı yönlerde işleyen çok sayıda kuvvet bulunabilir. Her biri kendi etkisine sahiptir, fakat toplam sonuç vektörlerin ilişkisi üzerinden belirlenir. A’nın etkisi gerçek, B’nin etkisi de gerçektir; buna rağmen ikisinin aynı sistemde hesaplanabilmesi, onların ortak bir belirlenim alanında bulunduğunu gösterir. Yerel ayrım, sistemsel kopukluk değildir.

Yanlış ayrıştırma, analitik çözümlemenin ontolojik mutlaklaştırılmasından doğar. Bilimsel veya gündelik düşünme çoğu zaman karmaşık bir olayı anlaşılır hâle getirmek için onu bileşenlerine böler. “A’nın etkisi”, “B’nin direnci”, “çevresel koşul”, “başlangıç hızı” gibi değişkenler ayrı ayrı ele alınır. Bu yöntem açıklama açısından son derece değerlidir. Fakat analitik olarak ayırabildiğimiz unsurların gerçeklikte birbirinden tamamen bağımsız olduklarını varsaymak farklı bir iddiadır. Çözümlemenin parçaları, varlığın kendi başına kapalı parçaları olmak zorunda değildir.

Bir nedenin yerel olması, yalnızca belirli bir sonuç üzerinde seçilebilir bir etkisi bulunduğunu ifade eder. Örneğin A’nın uyguladığı kuvvet, B’nin hareketindeki değişimin yakın nedeni olabilir. Ancak A’nın o kuvveti uygulayabilmesi kendi önceki koşullarına, konumuna ve başka etkiler altında oluşmuş durumuna bağlıdır. Aynı şekilde B’nin direnci de yalnızca B’nin içinden türeyen mutlak bir başlangıç değildir. Her yerel neden, daha geniş bir nedensel tarihin belli bir kesitinde öne çıkar. Bu kesit açıklama amacıyla ayrıştırıldığında bağımsız görünür; fakat ontolojik olarak önceki ve eşzamanlı koşullarla bağlantısını sürdürür.

Çatışmanın iki-merkezli görüntüsü bu yüzden analitik seçimin bir sonucudur. A ile B arasındaki doğrudan temas öne çıkarıldığında, olay sanki yalnızca bu iki tarafın karşılaşmasından ibaretmiş gibi görünür. Oysa A’nın konumunu, B’nin yönünü, temas anını ve her iki tarafın özelliklerini mümkün kılan daha geniş koşullar da aynı olayın belirlenimine dahildir. Yerel vektörler gerçekliğin tamamı değil, yoğunlaştırılmış açıklama noktalarıdır.

Yanlış ayrıştırma özellikle irade söz konusu olduğunda güçlenir. İnsan failleri kendi kararlarının içeriden kaynağı gibi deneyimlendiği için, her irade bağımsız bir nedensel merkez izlenimi üretir. İki kişinin amaçları çatıştığında, olay kolayca iki kendinden kaynaklanan iradenin karşı karşıya gelmesi şeklinde okunur. Oysa iradeler de geçmiş deneyimler, biyolojik koşullar, toplumsal roller ve karşılıklı beklentiler içinde oluşur. Yerel fail gerçekliğini kabul etmek, failin nedensel olarak mutlak bir başlangıç noktası olduğunu kabul etmeyi gerektirmez.

Aynı hata fiziksel nesnelerde daha az görünür ama benzer biçimde işler. Bir topun hareketi topa, başka bir cismin hareketi diğer cisme ait gibi görünür. Fakat her iki hareket de daha önceki kuvvetlerin sonucudur. Topun hızı, yönü ve enerjisi kendi içinden kendiliğinden doğmamıştır. Yerel hareket kaynağı ile nihai neden kaynağı birbirine karıştırıldığında, nesneler bağımsız nedensel kökenler gibi görünür. Çarpışma da bu nedenle iki ayrı zincirin kesişmesi şeklinde kavramsallaştırılır.

Yerel vektörlerin bağımsızlaştırılması, zamanın kesitlere bölünmesiyle de güçlenir. Gözlemci olayın yalnızca belirli bir anına bakarsa, A ve B sanki zaten tamamlanmış ve birbirinden kopuk hareket çizgileriyle karşılaşmaya gelmiş gibi görünebilir. Nedensel tarihi geriye doğru genişletmek ise her iki çizginin daha önceki süreçler tarafından üretildiğini gösterir. Karşılaşma noktası başlangıç değil, iki uzun belirlenim zincirinin ortak düğümüdür.

Aynı biçimde geleceğe doğru bakıldığında da bağımsızlık yanılsaması zayıflar. Çarpışma sonrasında A’nın durumu B’den, B’nin durumu A’dan etkilenmiştir. Yerel vektörler temasla birlikte birbirlerinin nedensel tarihine girmiştir. Dolayısıyla yalnız geçmişleri değil gelecekleri de ortaklaşmıştır. Bağımsızlık görüntüsü, olayın zamansal bütünlüğü içinde giderek daha zor savunulur.

Analitik ayrıştırmanın ontolojik yanılsamaya dönüşmesinde dil de etkili olabilir. “A, B’ye neden oldu” veya “B, A’ya karşı çıktı” gibi ifadeler belirli bir ilişkiyi açıklar, fakat gramer doğal olarak özneyi nedensel merkeze yerleştirir. Bu yapı, nedenlerin bağlamsal ve ilişkisel doğasını geri plana çekebilir. Dil, yerel faili veya kuvveti merkezileştirirken geniş nedensel zemini ifade dışı bırakır. Böylece sentaktik merkezilik ontolojik merkezilik izlenimi yaratır.

Yerel vektörlerin yanlış bağımsızlaştırılması, çatışmayı gereğinden fazla tözsel hâle getirir. Taraflar sanki kendi içlerinden çıkan güçlerle karşılaşan ve dışarıda birbirine çarpan varlıklar gibi düşünülür. Oysa daha doğru yapı, ortak belirlenim alanı içinde farklı yönlere dağılan etkilerin birbirlerinin sonuçlarını değiştirmesidir. Vektörler vardır; fakat onları mümkün kılan uzam, sistem ve koşullar da aynı ölçüde gerçektir.

Çatışmanın sertliği, bu yanlış ayrıştırmayı sezgisel olarak güçlendirebilir. İki taraf birbirini ne kadar sert biçimde engellerse, aralarındaki ayrılık o kadar belirgin görünür. Halbuki nedensel olarak tam tersi doğrudur: karşılıklı etki yoğunlaştıkça tarafların birbirlerinin sonuçlarına bağımlılığı artar. Dolayısıyla fenomenal ayrılık ile nedensel bağ arasında ilginç bir ters yönlü ilişki ortaya çıkar. En büyük karşıtlık görüntüsü, aynı zamanda en yoğun ortak belirlenim anı olabilir.

Yerel vektörlerin bağımsızlaştırılması yalnızca epistemik bir hata değil, ölçek seçiminden kaynaklanan doğal bir eğilimdir. İnsan zihni dünyayı yönetilebilir parçalara bölmek zorundadır. Her olayın tüm evrensel nedenlerini aynı anda hesaba katmak mümkün değildir. Bu nedenle yakın nedenler öne çıkarılır. Sorun bu pratik zorunluluğun metafizik bir hükme dönüştürülmesidir. Açıklama için yerelleştirmek gerekir; fakat yerelleştirmek koparmak değildir.

Doğru ayrım şu şekilde kurulabilir: A ve B ayrı nedensel roller oynayabilir, fakat bu roller ortak bir sistem içindeki göreli konumlardır. Her birinin kendi vektörü, kendi etkisi ve kendi yerel tamamlanma çizgisi vardır. Buna rağmen karşılıklı etkileşimleri onları daha geniş bir belirlenim dokusuna bağlar. Yerel özerklik ile makro bağımlılık aynı anda korunabilir.

Yanlış ayrıştırma giderildiğinde çatışmanın ontolojik formu da sadeleşir. İki mutlak nedensellik düşüncesine ihtiyaç kalmaz. Tek bir gerçeklik alanı içinde çok sayıda yerel yönelim bulunabilir; bu yönelimler farklılaşabilir, ters yönde işleyebilir ve birbirlerinin sonuçlarını sınırlayabilir. Çatışma, böylece metafizik olarak parçalanmış düzenler arasında değil, ortak belirlenim alanındaki ilişkisel farklılıklar arasında gerçekleşir.

Bu yaklaşım, çatışmanın neden hem yerel hem de bütünsel olarak okunabildiğini açıklar. Yerel düzeyde A ve B gerçekten ayrı analiz birimleridir. Makro düzeyde ise aralarındaki ilişki, ikisini tek bir olayın bileşenlerine dönüştürür. Yanılsama, bu iki çözünürlüğü birbirine düşman etmekten doğar. Yerel ayrım gerçek, mutlak kopukluk ise gereksizdir.

Nedensel çoğulluğun doğru formu da burada belirginleşir. Çok sayıda neden vardır, fakat bu çokluk ortak bir belirlenim alanını parçalamaz. Farklı kuvvetler, farklı failler ve farklı koşullar aynı olay üzerinde birlikte etkili olabilir. Çoğulluk, nedenselliğin bölünmesi değil, belirlenimin dağıtılmasıdır. Çatışma da bu dağıtılmış belirlenimin bazı yerel vektörleri karşıt yönlere yerleştirdiği özel bir konfigürasyondur.

Yerel vektörlerin bağımsız nedensellikler olarak yanlış ayrıştırılması, nihayetinde görünür çokluğu ontolojik çoklukla özdeşleştirme hatasıdır. Farklı yönlerin varlığı, farklı nihai gerçeklik düzenleri bulunduğunu göstermez. Çatışmanın gerçekliği, tarafların ayrı olmasından değil, ayrı oldukları hâlde birbirlerini belirleyebilmelerinden doğar. Bu belirlenebilirlik, onların bağımsızlıklarından çok ortak bir nedensel zemine gömülü olduklarını gösterir.

4.4. Birlik ile Çatışmanın Ölçeksel Birlikteliği

Birlik ile çatışmanın aynı anda var olabilmesi, ilk bakışta kavramsal bir çelişki gibi görünebilir. Bir sistem gerçekten tek bir bütünse, içindeki unsurların neden birbirine karşı çıktığı sorulabilir; eğer unsurlar gerçekten çatışıyorsa, sistemin birliği nasıl korunabilir? Bu karşıtlık, birlik kavramının yanlış biçimde homojenlik veya tam uyumla özdeşleştirilmesinden doğar. Birlik, bütün parçaların aynı yönde hareket etmesi değildir. Daha temel anlamıyla, farklı parçaların aynı ilişkisel ve nedensel alan içinde birbirlerini etkileyebilmesidir. Bu nedenle birlik, çatışmayı dışlamaz; çoğu durumda çatışmanın gerçekleşebilmesinin koşuludur.

Bir sistemin tek olması, içsel farklılaşmayı ortadan kaldırmaz. Organizmalar farklı işlevlere sahip alt sistemlerden, toplumlar farklı gruplardan, fiziksel düzenler farklı kuvvetlerden oluşur. Bu alt unsurlar kimi zaman uyumlu, kimi zaman karşıt etkiler üretebilir. Sistem bütünlüğü, parçaların işlevsel farklılıklarını içerir. Dolayısıyla çatışma, bütünün dışına çıkılması değil, bütün içindeki yerel ilişkilerin belirli bir biçimde antagonistik hâle gelmesidir.

Ölçek burada kavramsal düğümü çözer. Mikro düzeyde iki unsur birbirine karşı çalışabilirken, makro düzeyde aynı karşıtlık sistemin genel işleyişinin parçası olabilir. Bir organizmada uyarıcı ve baskılayıcı sinyaller birbirine ters etkiler yaratır; buna rağmen organizma düzeyinde birlikte düzenleme üretirler. Ekonomik bir sistemde firmalar birbirleriyle rekabet ederken aynı pazar yapısını oluşturur. Fiziksel bir sistemde zıt kuvvetler denge veya hareket değişimi üretebilir. Yerel antagonizma ile makro birlik aynı olayın farklı ölçekteki özellikleridir.

Bu birliktelik, çatışmayı sistemsel bozuklukla özdeşleştirmeyi de engeller. Bazı çatışmalar gerçekten yıkıcı olabilir; ancak yıkıcılık ile sistem dışılık aynı şey değildir. Bir sistem kendi iç süreçleri nedeniyle dönüşebilir, hatta çözülebilir. Çöküş bile daha geniş bir nedensel düzen içinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla çatışmanın sistemi değiştirmesi, onu nedensel bütünün dışına taşımaz.

Birlik kavramını ontolojik düzeyde düşünmek, ortak yasalar ve ortak belirlenim alanı fikrini öne çıkarır. A ile B aynı uzamda etkileşiyor, birbirlerinin durumlarını değiştiriyor ve ortak sonuçlar üretiyorsa aralarında en azından ilişkisel bir birlik vardır. Bu birlik, tarafların kimliklerini silmez. A ayrı kalır, B ayrı kalır; fakat ayrı oluşları ortak gerçeklik düzleminden bağımsız değildir.

Çatışmanın ölçeksel birlikteliği, “birlik” sözcüğüne hiyerarşik veya merkeziyetçi bir anlam yüklememeyi de gerektirir. Makro bütün, yerel süreçleri dışarıdan yöneten tek merkez olmak zorunda değildir. Bütün, yerel ilişkilerin toplam örgütlenmesinden oluşabilir. Böyle bir yapıda merkezi bir fail olmadan da birlik vardır. Çatışan taraflar, ortak düzeni kendi etkileşimleriyle sürekli yeniden üretir.

Mikro düzeyin gerçekliği korunmadığında teori aşırı bütüncül hâle gelir ve çatışmanın somut yapısını siler. “Her şey zaten tek bir bütün” demek, A’nın B’yi gerçekten engellediği gerçeğini açıklamaz. Makro birlik, yerel etkileri eritmemelidir. A’nın yönelimi ile B’nin yönelimi gerçekten farklıdır; karşılıklı müdahale de gerçek sonuçlar üretir. Birlik ancak bu farklılıkları içerebildiği ölçüde açıklayıcıdır.

Tersine, yalnız mikro düzeye odaklanmak da çatışmayı gereksiz biçimde parçalar. Her tarafı kendi başına nihai neden kaynağı olarak düşünmek, aralarındaki ortak belirlenim alanını görünmez kılar. Böylece karşılaşma açıklanamaz veya rastlantısal hâle gelir. Ölçeksel birliktelik, iki indirgemeciliği aynı anda aşar: parçaları bütünde eritmez, bütünü de parçaların dışsal toplamına indirgemez.

Çatışmanın ölçeksel yapısı, aynı olayın farklı semantik adlar alabilmesini de mümkün kılar. İki hücresel süreç birbirini baskılarken organizma düzeyinde “düzenleme”den söz edilebilir. İki siyasi aktör rekabet ederken sistem düzeyinde “güç dengesi” oluşabilir. İki kuvvet karşıt yönde işlerken fiziksel düzeyde “denge” ortaya çıkabilir. Böylece mikro çatışma makro düzeyde başka bir ilişkisel kategori altında anlam kazanabilir.

Bu durum çatışmanın gerçekliğini azaltmaz; yalnızca semantik statüsünün çözünürlüğe bağlı olduğunu gösterir. Bir ölçekte antagonizma olarak görülen yapı başka ölçekte daha büyük bir düzenin bileşeni olabilir. Kavramın anlamı, hangi düzeyde hangi ilişkilerin öne çıkarıldığına bağlıdır. Ontolojik analiz bu perspektif farklılıklarını birbirine çevirebilmelidir.

Birlik ile çatışmanın ölçeksel birlikteliği, “karşıt olan şeyler aynı bütünün parçası olamaz” sezgisini de bozar. Aslında karşıtlık çoğu kez ortak bir referans sistemi gerektirir. İki takım ancak aynı oyun içinde rakiptir; iki firma aynı pazarda rekabet eder; iki kuvvet aynı cisim üzerinde ters etkiler yaratır. Ortaklık ortadan kalktığında karşıtlık da anlamsızlaşabilir. Bu nedenle antagonizma, ayrılığın değil ortaklığa gömülü ayrımın ifadesidir.

Aynı mantık içsel psikolojik çatışmalara da uygulanabilir. Bir özne aynı anda bağdaşmayan iki amaç taşıyabilir. Amaçlar birbirine karşıdır, fakat aynı zihinsel sistem içinde ortaya çıkar. Tek özne olmak, içsel çatışmayı imkânsızlaştırmaz; tam tersine iki eğilimin aynı karar alanında buluşmasını sağlar. Birlik ile çatışmanın birlikte var olabileceği burada son derece açık biçimde görülür.

Toplumsal sistemlerde de karşıtlık ortak yapının dışından gelmeyebilir. Aynı ekonomik düzen, farklı sınıfsal veya kurumsal çıkarlar üretebilir. Tarafların çatışması ortak sistemin parçaları olmalarıyla çelişmez; çoğu zaman tam tersine bu sistem içindeki farklı konumlarından doğar. Böylece ortak yapı çatışmayı ortadan kaldırmak yerine onun koşullarını üretebilir.

Ölçeksel birliktelik, çatışmayı statik değil dinamik bir yapı hâline getirir. Makro bütün, yerel çatışmalardan etkilenir; yerel taraflar da makro koşullar tarafından şekillenir. İlişki tek yönlü değildir. A ve B’nin etkileşimi sistemin toplam durumunu değiştirir; değişen sistem de A ile B’nin sonraki davranışlarını etkileyebilir. Böylece mikro ve makro düzeyler karşılıklı geri besleme içinde bulunur.

Bu çift yönlü belirlenim, makro düzeyin yalnızca gözlemcinin dışarıdan kurduğu soyut bir perspektif olmadığını gösterir. Sistemsel koşullar gerçekten yerel süreçler üzerinde etkili olabilir. Aynı zamanda sistem, yerel süreçlerin etkileşiminden oluşur. Birlik ile çatışma bu nedenle yalnız farklı betimleme biçimleri değil, gerçekliğin karşılıklı bağlı farklı organizasyon seviyeleridir.

Çatışmanın birliği bozup bozmadığı sorusu da böylece daha incelikli hâle gelir. Yerel bir düzen gerçekten yıkılabilir; belirli bir sistem çözülüp başka bir sisteme dönüşebilir. Fakat bu dönüşüm bile daha geniş nedensel süreklilik içinde gerçekleşir. Birliğin hangi ölçekte tanımlandığı belirleyicidir. Bir organizmanın ölümü organizmik birliğin sonudur, fakat fiziksel ve ekolojik belirlenimin sonu değildir. Bir kurum çöker, fakat toplumsal nedensellik devam eder.

Ölçek değişimi, “son” ve “başlangıç” kavramlarının göreli niteliğini de gösterir. Mikro bir sistem için çatışma nihai yıkım olabilir; makro sistem için yeni bir konfigürasyonun başlangıcıdır. Böylece çatışmanın ontolojik statüsü, yalnız tarafların mevcut ilişkisine değil, hangi bütünlüğün referans alındığına da bağlıdır. Bu bağımlılık, çatışmayı keyfî yapmaz; yalnızca çok katmanlı hâle getirir.

Birlik ile çatışmanın birlikte bulunabilmesi, diyalektik bir iddia gibi görünse de burada daha doğrudan nedensel bir mantığa dayanır. Ortak bir sistem içinde farklı yerel vektörler ters yönlerde işleyebilir; onların tersliği sistemsel birlikle çelişmez. Çatışma, farkların gerçek ve etkili olduğu; birlik ise bu farkların aynı belirlenim alanında birbirine bağlandığı düzeyi ifade eder.

En yoğun formda, birlik ile çatışma iki ayrı ontolojik seçenek değil, aynı olayın farklı çözünürlüklerdeki eşzamanlı özellikleridir. Mikro ölçekte karşılıklı engelleme, makro ölçekte ortak belirlenim; yerel düzeyde antagonizma, bütünsel düzeyde ilişkisel birlik vardır. Çatışmayı anlamak, bir tarafı seçmek değil bu iki düzeyin nasıl aynı anda doğru olabildiğini kavramaktır.                                                           

4.5. Çatışmanın Ontolojik Statüsünün Yeniden Tayini

Çatışmanın ontolojik statüsünü doğru biçimde tayin etmek, onu ne bütünüyle dış dünyadaki bağımsız bir töz gibi kabul etmeyi ne de tamamen zihinsel bir yanılsamaya indirgemeyi gerektirir. İki uç yaklaşım da fenomenin yapısını eksik açıklar. İlk yaklaşım, karşı karşıya gelen tarafları mutlak bağımsız nedensellikler gibi düşünerek etkileşimin ortak belirlenim alanını gözden kaçırır. İkinci yaklaşım ise gerçek fiziksel, biyolojik veya toplumsal antagonizmayı zihinsel kurguya indirger. Daha tutarlı olan, çatışmanın ilişkisel gerçekliğini korurken onun ontolojik yorumunun epistemolojik ve semantik aracılığa tabi olduğunu kabul etmektir. Böylece çatışma, varlıkların kendi içlerinde taşıdığı sabit bir özellik değil, ortak bir nedensel alan içinde yerel yönelimlerin birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırladığı belirli bir ilişkisel konfigürasyon olarak düşünülür.

Ontolojik yeniden tayinin ilk adımı, çatışmayı nesnelerin tözsel niteliği olmaktan çıkarmaktır. A kendi başına çatışma değildir; B de tek başına çatışmalı bir varlık değildir. Çatışma, A ile B arasındaki belirli ilişkinin yapısında ortaya çıkar. Taraflar aynı kalırken koşullar değiştiğinde antagonizma ortadan kalkabilir veya başka bir biçime dönüşebilir. Dolayısıyla çatışma, varlıkların özünde hazır bulunan değişmez bir nitelikten çok, ilişkilerin belirli bir düzenleniş biçimine bağlıdır. Bu ilişkisel statü, çatışmanın gerçekliğini azaltmaz; yalnızca onun nerede bulunduğunu daha doğru biçimde gösterir.

İlişkisel ontoloji burada iki şeyi aynı anda korur: tarafların gerçekten farklı olması ve bu farklılığın mutlak bağımsızlık anlamına gelmemesi. A ile B arasında gerçek sınırlar, farklı yönelimler ve farklı etkiler olabilir. Ancak onların çatışması, tam da bu farklılıkların ortak bir nedensel alan içinde kesişmesinden doğar. Ayrılık çatışmanın görünür koşulu, ilişkisellik ise ontolojik koşuludur. Tarafların tümüyle özdeş olması durumunda antagonizma anlamsızlaşır; bütünüyle ilişkisiz olmaları durumunda ise çatışma imkânsızlaşır. Bu nedenle çatışma, farklılık ile bağlılığın aynı anda bulunduğu özel bir ontolojik ilişkidir.

Yeniden tayinin ikinci adımı, yerel antagonizma ile nihai nedensel çoğulluk arasındaki ayrımı sabitlemektir. A’nın B üzerindeki etkisi gerçektir; B’nin A’ya karşıt kuvvet üretmesi de gerçektir. Fakat bu yerel nedenlerin farklılığı, onları iki ayrı nihai nedensel düzen hâline getirmez. Birbirlerini etkileyebiliyorlarsa zaten ortak bir belirlenim alanındadırlar. Böylece çatışmanın ontolojik gerçekliği, ayrı nedensel evrenlerin varlığına değil, tek belirlenim alanı içinde farklı yönlere dağılan yerel etkilerin karşılıklı kısıtlayıcılığına bağlanır.

Bu noktada “tek belirlenim alanı” ifadesinin tekçilikle veya basit indirgemecilikle karıştırılmaması gerekir. Teklik, bütün nedenlerin aynı basit nedene indirgenmesi anlamına gelmez. Çok sayıda yerel neden, farklı ölçekler ve karmaşık etkileşimler aynı gerçeklik içinde birlikte var olabilir. Teklik yalnızca bu süreçlerin birbirinden ontolojik olarak kopuk olmadığını ifade eder. Çatışma bu nedenle çoğulluğu ortadan kaldırmadan bütünlüğe yerleştirilebilir.

Ontolojik yeniden tayin, çatışmayı bir “olay” olmaktan çok bir “ilişki biçimi” olarak kavramayı da gerektirir. Bir çarpışma belirli anda gerçekleşebilir; bir savaş belirli tarihler arasında sürebilir; bir psikolojik çatışma belirli dönemde yoğunlaşabilir. Ancak bütün bu örnekleri ortaklaştıran şey zaman ve içerik değil, yapısal ilişkidir: bir yönelimin gerçekleşmesi diğer yönelimin gerçekleşme koşullarını sınırlar. Çatışmanın ontolojik çekirdeği, bu karşılıklı kısıtlama biçimidir.

Karşılıklı kısıtlama, her zaman eşit güçte olmak zorunda değildir. A, B üzerinde çok daha güçlü etki yaratabilir; B’nin direnci zayıf olabilir. Yine de çatışma yapısı korunabilir. Dolayısıyla ontolojik statü simetriye bağlı değildir. Asıl koşul, en azından bir yönelimin diğerinin devamını değiştirmesidir. Karşılıklılık güçlü veya zayıf olabilir; ilişkisel antagonizma yine de oluşabilir.

Bu yeniden tayin, çatışmanın “olumsuz” bir ontolojik kategori olarak düşünülmesini de sınırlar. Çatışma belirli yönelimler açısından negatif olabilir; çünkü tamamlanma çizgilerini bozar. Fakat makro düzeyde çatışma yeni düzenler, yeni dengeler veya yeni konfigürasyonlar üretebilir. Ontolojik olarak çatışmanın zorunlu biçimde negatif, yıkıcı veya patolojik olduğunu söylemek mümkün değildir. Negatiflik çoğu zaman yerel tamamlanma perspektifinden doğar.

A’nın B’yi engellemesi A açısından olumsuz olabilir; fakat aynı olay başka bir sistem düzeyi için düzenleyici bir işlev görebilir. İki kuvvetin birbirini dengelemesi, bir organizmada karşıt süreçlerin homeostaz üretmesi veya toplumsal rekabetin belirli kurumsal dengeler yaratması buna örnektir. Dolayısıyla çatışmanın ontolojik statüsü değer yargısından ayrılmalıdır. Çatışma ne kendiliğinden “kötü” ne de kendiliğinden “iyi”dir; belirli ilişkisel vektörlerin karşılıklı kısıtlama biçimidir.

Bu değer-nötr yapı, çatışmanın doğa açısından neden başka bir statü taşıdığını da açıklar. İnsan perspektifinde çatışma amaçların bozulması, zarar veya başarısızlıkla ilişkilendirilebilir. Doğal süreç açısından ise yalnızca belirli kuvvetlerin birlikte işlemeleri vardır. Fiziksel yasalar bir tarafın “kazanması” veya “kaybetmesi” konusunda normatif bir hüküm taşımaz. Bu nedenle çatışmanın ontolojik statüsünü insan teleolojisinden ayrıştırmak gerekir.

Yeniden tayinin üçüncü unsuru, çatışmanın varlık ile görünüş arasındaki konumunu belirlemektir. Fenomenal düzeyde iki ayrı merkez ve karşıt hareketler açık biçimde görünür. Ontolojik düzeyde ise bu merkezlerin ortak belirlenim alanı içinde karşılıklı olarak birbirlerine bağlı olduğu görülür. Çatışma, bu iki düzeyden yalnız birine ait değildir. Dışsal antagonizma gerçek, onun iki bağımsız nedenselliğin savaşı biçimindeki yorumu ise zihinsel ayrıştırmanın ürünüdür.

Bu ikili yapı, çatışmanın neden hem gerçek hem de semantik olarak kurulmuş olabileceğini açıklamaya izin verir. Bir kavramın zihinsel olarak kurulması, onun dış dünyada hiçbir karşılığı olmadığı anlamına gelmez. Zihin gerçek ilişkisel yapıları kategorilere dönüştürür. Ancak bu kategorilerin ontolojik kapsamı, temsil ettikleri gerçeklikten daha geniş veya farklı olabilir. Çatışma da tam olarak böyle bir durumda bulunur: gerçek antagonizmayı temsil eder, fakat mutlak nedensel çoğulluk izlenimi üretebilir.

Ontolojik statünün yeniden tayini, nesne ve ilişki ayrımını da daha açık hâle getirir. Bir taşın kütlesi taşın içsel özelliği olabilir; iki taş arasındaki mesafe ise ilişkisel özelliktir. Çatışma, ikinci türe daha yakındır. Taraflardan biri ortadan kalktığında çatışma da ortadan kalkar. İlişkinin koşulları değiştiğinde çatışmanın biçimi değişir. Dolayısıyla çatışmanın varlığı, en az iki yönelimin belirli konfigürasyonda bulunmasına bağlıdır.

Bu bağımlılık, çatışmanın ontolojik olarak ikincil olduğu anlamına gelmez. İlişkiler gerçekliğin temel parçaları olabilir ve güçlü sonuçlar üretebilir. Çatışma da tarafların davranışlarını, yapılarını ve gelecekteki durumlarını değiştirebilir. İlişkisel oluşu, etkisiz veya zihinsel olduğu anlamına gelmez. Yalnızca gerçekliğinin nesnelerin içsel özlerinden değil, aralarındaki belirlenim biçiminden geldiğini gösterir.

Çatışmanın yeniden tayini aynı zamanda süreklilik fikrini güçlendirir. Antagonizma sırasında tarafların durumları değişebilir, fakat değişimin kendisi nedensel zincirin parçasıdır. Çatışma, nedenselliğin askıya alındığı bir sınır olayı değildir. Tam tersine, karşılıklı belirlenimin yoğunlaştığı bir olaydır. İki hareketin birbirini değiştirmesi, nedenlerin ortadan kalktığını değil, daha karmaşık biçimde birlikte işlediğini gösterir.

Bu bakış açısı, çatışmanın ontolojik “istisna” olma niteliğini ortadan kaldırır. Çatışma doğanın olağan işleyişine dışarıdan eklenen özel bir bozulma değildir. Kuvvetlerin karşıt yönlerde etkili olması, sistemlerin birbirini sınırlaması ve yerel süreçlerin karşılıklı olarak sonuçlarını değiştirmesi doğal nedenselliğin içkin ihtimalleridir. Çatışma, belirlenimin özel ama olağan bir biçimidir.

İnsan dilinde çatışmanın güçlü biçimde dramatize edilmesi, bu ontolojik sıradanlığı kolayca örtebilir. Savaş, çarpışma veya yıkım gibi olaylar yüksek duygusal yük taşıdığı için sanki doğanın normal akışından sapmış istisnalar gibi hissedilebilir. Ontolojik analiz ise dramatik görünüşü kaldırıp ilişkisel yapıya bakar. Karşılıklı kuvvet, karşılıklı sınırlandırma ve ortak sonuç vardır. Bunların hiçbiri nedenselliğin askıya alınmasını gerektirmez.

Yeniden tayin, çatışmanın “varlığı” ile “adlandırılması” arasındaki mesafeyi de korur. Dış dünyada karşılıklı engelleme olabilir; zihin bunu çatışma olarak adlandırır. Kavramın adı kültürel ve dilsel olabilir, fakat ilişkisel yapı bu adlandırmadan bağımsız gerçekleşebilir. Bu nedenle çatışmanın semantik üretimi ontolojik karşılığı yok etmez. Aynı zamanda ontolojik karşılık da semantik kategorinin bütün içeriğini doğrudan dış dünyaya ait kılmaz.

En yoğun formda çatışmanın ontolojik statüsü şu şekilde yeniden kurulabilir: çatışma, kendi başına var olan bir töz, doğa yasalarının bozulması veya iki mutlak bağımsız nedenselliğin karşılaşması değildir. Aynı belirlenim alanına ait farklı yerel yönelimlerin, birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırlandırdığı ilişkisel bir konfigürasyondur. Fiziksel antagonizma gerçek, nedensel kopukluk yanılsamadır; yerel farklılık gerçek, mutlak bağımsızlık ise çatışmanın mantığıyla bağdaşmaz. Çatışma böylece gerçekliği bölmeden karşıtlığı, karşıtlığı silmeden birliği aynı ontolojik yapı içinde taşıyabilir.

5. Kaza, Çarpışma ve Teleolojik Perspektif

5.1. Kaza Kavramının Öznel Amaç Çizgisine Bağımlılığı

“Kaza” kavramı, gündelik dilde çoğu zaman sanki olayların kendi içinde taşıdığı bir özellikmiş gibi kullanılır. Bir araç çarpışır, bir plan bozulur, bir nesne düşer veya beklenmeyen bir sonuç ortaya çıkar ve olay “kaza” olarak adlandırılır. Oysa kavramın anlamı yakından incelendiğinde, kaza yalnızca gerçekleşen olayın fiziksel yapısına bağlı değildir. Bir olayın kaza sayılabilmesi için önceden varsayılan bir amaç, beklenen bir devam çizgisi veya normatif bir sonuç bulunmalıdır. Kaza, gerçekleşen ile olması beklenen arasındaki farktan doğar. Bu nedenle teleolojik referans ortadan kaldırıldığında kavramın ontolojik ağırlığı da büyük ölçüde kaybolur.

Bir araç yol üzerinde belirli bir hedefe doğru ilerlerken başka bir araçla çarpıştığında, olayın “kaza” olarak adlandırılmasının nedeni yalnız fiziksel temas değildir. Aynı iki aracın kontrollü bir deneyde bilinçli biçimde çarpıştırılması durumunda benzer fiziksel süreçler gerçekleşebilir; fakat olay “kaza” olarak tanımlanmaz. Aradaki fark fizik yasalarında değil, amaç yapısındadır. İlk durumda sürücü çarpışmayı istememiştir; ikinci durumda çarpışma planın kendisidir. Böylece aynı fiziksel olay teleolojik çerçeve değiştiğinde farklı semantik statüler kazanır.

Kaza kavramının öznel amaç çizgisine bağımlılığı, onun ilişkisel niteliğini açıkça gösterir. Olay kendi başına “kazasal” değildir; belirli bir öznenin veya sistemin beklenen sonucuyla ilişkisi içinde kaza olur. Bir nesnenin düşmesi laboratuvar deneyinde beklenen sonuç, gündelik kullanımda ise istenmeyen bir olay olabilir. Fiziksel süreç aynı kalırken semantik kategori değişir. Bu durum, kaza kavramının ontolojik gerçeklikten çok teleolojik perspektifle kurulduğunu gösterir.

Amaç çizgisi, geleceğe dönük bir tamamlanma beklentisidir. Bir sürücü varış noktasına ulaşmak, bir öğrenci sınavı geçmek, bir kurum belirli hedefi gerçekleştirmek, bir organizma yaşamsal işlevini sürdürmek ister. Süreç bu hedef doğrultusunda ilerlediği sürece olaylar “normal” veya “beklenen” kabul edilir. Tamamlanma çizgisi bozulduğunda ise başarısızlık, hata veya kaza kavramları ortaya çıkar. Böylece kaza, zaman içinde gerçekleşen fiilî sonuç ile önceden kurulmuş teleolojik senaryo arasındaki uyumsuzluğun adıdır.

Bu uyumsuzluk yalnız bilinçli niyetlere bağlı değildir. Bir sistemin tasarlanmış işlevi de amaç çizgisi oluşturabilir. Bir makinenin belirli biçimde çalışması beklenirken beklenmedik biçimde durması arıza olarak değerlendirilir. Burada makinenin kendi bilinci yoktur; ancak insan tarafından ona yüklenen işlevsel norm vardır. Dolayısıyla teleoloji her zaman öznenin açık bilincinde bulunmak zorunda değildir; kurumsal, teknik veya biyolojik işlevler üzerinden de kurulabilir.

Biyolojik bağlam daha karmaşık bir durum yaratır. Bir organın belirli işlevi yerine getirmemesi biyolojik açıdan bozukluk olarak tanımlanabilir. Buradaki amaç dili, doğrudan bilinçli tasarım varsaymak zorunda değildir; işlevsel normlar evrimsel ve sistemik bağlamlarda tanımlanabilir. Yine de “olması gereken” ile “olan” arasındaki ayrım, çıplak fiziksel betimlemeden daha fazlasını içerir. Kaza ve sapma gibi kavramlar, normatif veya işlevsel referans çerçevesi olmadan aynı anlamı taşımaz.

Doğanın kendisine bu tür bir amaç çizgisi yüklenmediğinde, kaza kavramının evrenselleştirilmesi problemli hâle gelir. Fiziksel evrenin “gitmesi gereken” tek bir hedef çizgisi yoksa, gerçekleşen olayın bu çizgiden sapması da mümkün değildir. Bir meteorun gezegene çarpması insanlar açısından felaket olabilir; fakat doğa açısından “yanlış gerçekleşmiş” bir olay değildir. Çarpışmanın bütün fiziksel koşulları gerçekleştiği için sonuç ortaya çıkmıştır. Kaza niteliği, olaya dışarıdan eklenen teleolojik ve değer yüklü perspektiften doğar.

Bu noktada “öznel” kelimesini keyfî veya gerçek dışı anlamında kullanmamak gerekir. İnsan amaçları gerçektir ve maddi sonuçlar üretir. Bir sürücünün hedefi, bir kurumun planı veya bir kişinin beklentisi gerçek nedensel faktörler olabilir. Olayın kaza olarak deneyimlenmesi de gerçek psikolojik, hukuki ve toplumsal sonuçlara sahiptir. Öznel olan, kavramın belirli bir perspektif olmadan kurulamayışıdır. Kaza gerçek bir deneyim olabilir; fakat doğanın kendi içinde taşıdığı perspektifsiz bir özellik değildir.

Kaza kavramı çoğu zaman karşı-olgusal düşünceyle birlikte işler. “Eğer biraz daha erken fren yapılsaydı çarpışma olmayacaktı” veya “eğer şu koşul gerçekleşmeseydi sonuç farklı olacaktı” türünden düşünceler, fiilî olayın başka bir olası devam çizgisiyle karşılaştırılmasını sağlar. Kaza hissi, büyük ölçüde gerçekleşmemiş alternatifin zihinde canlı tutulmasından doğar. Başka bir sonuç mümkün veya istenir görünür; fiilî sonuç bu alternatifin bozulmuş hâli olarak değerlendirilir.

Karşı-olgusal düşünce nedensel analiz için son derece değerlidir. Bir olayın hangi koşullara bağlı olduğunu anlamaya yardım eder. Ancak başka bir sonucun düşünülebilmesi, gerçekleşen sonucun doğaya göre “yanlış” olduğunu göstermez. Koşullar farklı olsaydı farklı bir sonuç çıkabilirdi; fiilî koşullar altında ise gerçekleşen sonuç nedensel zincirin devamıdır. Kaza kavramı, bu iki düzeyi birbirine karıştırdığında teleolojik alternatifi ontolojik norm hâline getirir.

Amaç çizgisi ile belirlenim çizgisi arasındaki ayrım burada yeniden belirginleşir. Amaç çizgisi, öznenin veya sistemin ulaşmayı beklediği sonuçtur. Belirlenim çizgisi ise bütün fiilî koşulların birlikte ürettiği sonuçtur. Bir kaza, amaç çizgisinin kesilmesi olabilir; fakat belirlenim çizgisinin kesilmesi değildir. Tam tersine, çarpışma veya başarısızlık da belirlenim zincirinin parçasıdır.

Bu ayrım, “kaza oldu” cümlesinin iki farklı anlamını ayırmaya imkân verir. Birinci anlam teleolojiktir: planlanan sonuç gerçekleşmedi. İkinci anlam ontolojik olarak daha güçlüdür: olay nedensel düzenin dışında veya rastlantısal biçimde meydana geldi. İlk anlam gündelik kullanımda çoğu zaman doğrudur; ikinci anlam ise ayrıca temellendirilmesi gereken bir iddiadır. Bir olayın amaç dışı olması onun nedensel düzen dışında gerçekleştiğini göstermez.

Kaza kavramının öznel amaç çizgisine bağımlılığı, hukuk ve sorumluluk alanında da açık biçimde görülür. Hukuki sistemler, aynı fiziksel sonucu failin niyetine, öngörülebilirliğe ve ihmal durumuna göre farklı kategoriler altında değerlendirebilir. Kasten yapılan eylem ile kazara gerçekleşen eylem arasındaki fark çoğu zaman fiziksel sonuçta değil, öznenin amaç ve bilgi durumundadır. Böylece “kaza” kelimesinin semantiği doğrudan niyet yapısına bağlanır.

Toplumsal yaşamda kavramın işlevi güçlü olduğu için onun perspektifsel kökeni kolayca unutulur. İnsanlar hedefler kurar, planlar yapar ve normlar üretir; bu nedenle gerçekleşen olayları sürekli olarak başarı, başarısızlık, hata ve kaza kategorileri altında değerlendirir. Bu değerlendirme o kadar temel bir deneyim biçimidir ki zamanla doğaya da taşınabilir. “Doğa bir hata yaptı” veya “tesadüfen böyle oldu” gibi ifadeler, insan teleolojisinin fiziksel olaylara yansıtılmasının dilsel örnekleridir.

Doğada “kaza”nın mümkün olmadığını söylemek, her şeyin insan açısından anlamlı veya kabul edilebilir olduğunu söylemek değildir. Bir olay son derece trajik, yıkıcı ve önlenebilir olabilir. Önlenebilirlik, belirli koşullar değiştirildiğinde başka bir sonuç ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Bu, insan eylemi ve sorumluluğu açısından çok önemlidir. Fakat önlenebilirlik ile ontolojik sapma aynı şey değildir. Fiilî olay yine belirli nedenlerle gerçekleşmiştir.

Kaza kavramının teleolojik bağımlılığı, çatışmanın nasıl öznel anlam kazandığını da gösterir. A’nın B tarafından engellenmesi, A’nın tamamlanma çizgisi referans alındığında “bozulma”dır. B’nin perspektifinden aynı olay başarı veya savunma olabilir. Makro nedensel düzeyde ise yalnızca belirli yönelimlerin karşılıklı belirlenimi vardır. Böylece aynı olayın kaza, başarı veya çatışma olarak adlandırılması perspektife göre değişebilir.

Bu perspektif farklılığı, kaza kavramının tamamen göreli olduğu anlamına gelmez. Belirli amaç çizgisi açıkça tanımlandığında olayın o çizgiden sapıp sapmadığı nesnel biçimde değerlendirilebilir. Bir uçuş planlanan rotadan çıkmışsa, rota referansına göre sapma gerçektir. Ancak “sapma”nın doğanın kendi iç normu olduğu sonucu yine çıkmaz. Nesnellik ile perspektifsellik aynı anda bulunabilir: belirli perspektife göre nesnel bir sapma vardır.

Kaza kavramının öznel amaç çizgisine bağımlılığı böylece daha genel bir ilkeyi açığa çıkarır: normatif ve teleolojik kategoriler, gerçekleşen olayın kendisinden değil, olay ile beklenen veya istenen sonuç arasındaki ilişkiden doğar. Doğa yalnızca gerçekleşeni üretir; “olması gereken” çizgisini zihin, organizma, kurum veya işlevsel sistem kurar. Kaza, tam olarak bu iki düzeyin çakışmadığı noktada semantik varlık kazanır.

En yoğun formda söylenirse, kaza doğadaki nedenselliğin kırılması değil, öznenin amaç çizgisinin fiilî belirlenim tarafından bozulmasıdır. Olayın fiziksel yapısı kendi nedenleri içinde devam eder; kaza niteliği ise bu devamın belirli bir beklentiyle uyuşmamasından doğar. Böylece “kaza” ontolojik bir boşluk değil, teleolojik bir uyuşmazlık olarak yeniden tanımlanır.                                                              

5.2. Engellenmenin Doğal Yasaların İhlali Olmaması

Bir yönelimin başka bir yönelim tarafından engellenmesi, gündelik deneyimde çoğu zaman sanki olayların doğal akışı bozulmuş gibi hissedilir. A belirli bir doğrultuda ilerlerken B onun hareketini keser; bir süreç belirli bir sonuç üretmeye yönelmişken başka bir etken devreye girer ve sonuç değişir. Yerel perspektiften bakıldığında engellenme, devam etmesi beklenen çizginin bozulmasıdır. Fakat bu bozulma, doğal yasaların askıya alınması veya nedenselliğin kesintiye uğraması anlamına gelmez. Tam tersine, engellenmenin kendisi de aynı yasaların işlemesinin sonucudur. A’nın hareketini belirleyen nedenler ne kadar doğalsa, B’nin A üzerinde oluşturduğu kısıtlama da o kadar doğaldır.

Doğal yasa kavramı burada yönelimlerin kendi başlarına korunmasını garanti eden bir düzen olarak düşünülmemelidir. Fiziksel yasalar, bir cismin başladığı hareketi her koşulda aynen sürdürmesini değil, karşılaştığı kuvvetler altında nasıl değişeceğini belirler. Bir cisme karşıt yönde kuvvet uygulandığında hızının azalması, yönünün değişmesi veya tamamen durması doğa yasalarının ihlali değil, tam olarak onların uygulanmasıdır. Engellenme fenomeni bu nedenle düzenin dışından gelen bir kesinti değildir; düzenin farklı kuvvetlerin aynı sistem içinde birlikte etkili olmasıyla aldığı biçimdir.

A’nın kendi yönelimi açısından “doğal devam” dediğimiz şey çoğu zaman soyutlanmış bir durumdur. A üzerinde yalnızca başlangıç koşulları etkili olsaydı belirli bir sonuç ortaya çıkabilirdi; fakat fiilî gerçeklikte B de aynı alanın parçasıysa, A’nın gerçek hareketi B’nin etkisini de içerir. Böylece A’nın engelsiz devam çizgisi, gerçekliğin zorunlu olarak izlemesi gereken norm değil, belirli etkilerin devre dışı bırakıldığı karşı-olgusal bir modeldir. Engellenme bu modelden sapma olabilir; fakat bütün fiilî koşullar hesaba katıldığında nedensel bir sapma değildir.

Bu ayrım fiziksel çarpışmalarda son derece açıktır. Bir araç düz bir hatta ilerlerken başka bir araca çarptığında, ilk aracın yön değiştirmesi veya durması sanki önceki hareketin “bozulması” gibi görünür. Oysa çarpışma anında momentum aktarımı, sürtünme, deformasyon ve enerji dönüşümü gerçekleşir. Araçların önceki doğrultularını korumaması, fiziksel düzenin başarısızlığı değil, yeni kuvvetlerin etkili olduğunun kanıtıdır. Eğer gerçek bir çarpışma meydana gelmesine rağmen hiçbir hareket değişmeseydi, asıl o zaman etkileşimin fiziksel olarak anlamsızlaşması gerekirdi.

Engellenmenin doğal yasa ihlali olarak algılanmasının temel nedenlerinden biri, yerel tamamlanma çizgisinin makro belirlenim çizgisiyle karıştırılmasıdır. A’nın kendi hareketinden türetilen olası gelecek, çoğu zaman “normal” sonuç gibi kabul edilir. B’nin müdahalesi bu geleceği değiştirince olay düzensizlik olarak kodlanır. Halbuki makro düzeyde normal olan şey, bütün etkilerin birlikte sonuç üretmesidir. A’nın eğilimi bir etkendir, B’nin müdahalesi başka bir etkendir ve fiilî sonuç her ikisinin etkileşiminden doğar. Doğal yasa bu etkilerden birine ayrıcalık tanımaz.

Yerel perspektifin bu ayrıcalığı özellikle iradi eylemlerde güçlenir. Bir kişi belirli bir amacı gerçekleştirmek istediğinde, kendi eylem çizgisini doğal veya beklenen devam olarak yaşar. Başka bir kişinin müdahalesi ise dışarıdan gelen engel biçiminde görünür. Psikolojik olarak bu ayrım anlaşılırdır; çünkü özne kendi yönelimini içeriden, karşı tarafın müdahalesini dışarıdan deneyimler. Fakat nedensel açıdan her iki eylem de aynı gerçeklik alanının parçalarıdır. Bir iradenin diğerini sınırlandırması, doğanın işleyişinin durduğu değil, iki yerel nedenin birlikte sonuç ürettiği andır.

Engellenme kavramının teleolojik yükü de burada belirleyici olur. Bir şey ancak “gitmesi gereken” bir yön varsa engellenmiş sayılabilir. Fiziksel düzeyde ise bu “gereken” yön, çoğu zaman başlangıç koşullarından türetilmiş bir beklentidir. Bir cisim belirli hızla ilerliyorsa, başka kuvvet yokken hareketine devam eder; fakat başka bir kuvvet gerçekten varsa, o kuvveti dışlayan çizgi artık fiilî gerçekliğin normu değildir. Dolayısıyla engellenme teleolojik veya yerel düzeyde anlamlı, fakat doğa yasalarının ihlali anlamında yanlış bir kavramlaşmaya dönüşebilir.

Bir nehrin akışını setin değiştirmesi bu durumu açık biçimde gösterir. Su kendi akış koşullarına göre belirli bir yönde ilerler; set bu yönü sınırlar ve su farklı biçimde dağılır. İnsan dili burada “akış engellendi” diyebilir. Bu ifade işlevsel olarak doğrudur. Ancak set ile su aynı fiziksel düzen içindedir; basınç, yerçekimi ve maddi direnç birlikte çalışır. Doğal süreç, setin olmadığı varsayımsal koşulu ayrıcalıklı saymaz. Setin varlığı da en az suyun akışı kadar gerçektir.

Biyolojik düzenlerde engellenme daha karmaşık ama aynı mantıkla işler. Bir hormon başka bir süreci baskılayabilir, bağışıklık sistemi belirli bir hücresel faaliyeti durdurabilir veya bir organizma başka bir organizmanın kaynak erişimini sınırlayabilir. Yerel işlev açısından biri diğerinin devamını engeller. Sistem düzeyinde ise baskılama ve sınırlama düzenleyici mekanizmaların parçası olabilir. Doğal yasa ile çatışma arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur; doğa çoğu zaman karşılıklı kısıtlamalar üzerinden işler.

Toplumsal ve psikolojik alanlarda “yasa” kavramı fiziksel anlamından farklılaşsa da yapısal mantık korunabilir. İki aktörün amaçları birbirine ters düştüğünde, birinin başarısı diğerinin başarısızlığına yol açabilir. Burada da engellenme, sistem dışı bir olay değildir. Kurallar, kaynak dağılımı, güç ilişkileri ve geçmiş kararlar çatışmanın koşullarını oluşturur. Bir aktörün diğerini engellemesi, sistemi aşan bir sapmadan çok sistem içindeki belirlenimlerin belirli biçimde yoğunlaşması olabilir.

Engellenmenin doğal yasa ihlali olmaması, çatışmanın neden kendiliğinden “kaos” anlamına gelmediğini de açıklar. İki yönelim birbirinin etkisini bozabilir ve yine de olay bütünüyle açıklanabilir olabilir. Kaos görüntüsü çoğu zaman yerel düzenin bozulmasından gelir. Bir hareket beklenen doğrultuyu kaybeder, bir yapı parçalanır veya bir amaç gerçekleşmez. Fakat değişimin kendisi nedenlere bağlanabiliyorsa makro düzeyde açıklanabilirlik devam eder. Yerel düzenin sonu, nedensel düzenin sonu değildir.

Burada düzen kavramını tekrar ikiye ayırmak gerekir: biçimsel düzen ve nedensel düzen. Biçimsel düzen, bir yapının belirli biçimde devam etmesidir. Nedensel düzen ise bu biçimin neden sürdüğü veya neden değiştiğinin açıklanabilir olmasıdır. Bir camın kırılması biçimsel düzeni bozar; nedensel düzeni bozmaz. Bir planın başarısız olması teleolojik düzeni keser; fiilî neden-sonuç ilişkisini kesmez. Çatışma çoğu zaman ilkini parçalar, ikincisini değil.

Doğal yasa ihlali izlenimi, olayın ani gerçekleşmesiyle de güçlenebilir. Yavaş değişimler çoğu zaman “doğal” görünürken, ani çarpışmalar veya sert kırılmalar istisna hissi yaratır. Fakat hız ile ontolojik düzen arasında zorunlu bağ yoktur. Bir süreç milisaniyede gerçekleşebilir ve yine de bütünüyle nedensel olabilir. Ani değişimin şok değeri, algısal ve psikolojik bir özelliktir; nedenselliğin kopukluğu değildir.

Benzer biçimde olayın yıkıcı olması da onu yasa dışı hâle getirmez. Bir patlama, çöküş veya büyük fiziksel hasar doğanın düzenini askıya almaz. Yıkım, belirli yapıların korunamaması anlamına gelir; doğa yasalarının çalışmaması anlamına değil. Hatta yıkımın ayrıntılı biçimde açıklanabilmesi, yasaların ne kadar tutarlı işlediğini gösterebilir. Bir köprünün neden çöktüğü anlaşılabiliyorsa, çöküş doğanın istisnası değil belirli koşullar altında ortaya çıkan sonucudur.

Engellenmenin yasa ihlali olarak görülmesi, öznenin kendi amaç çizgisini evrensel normlaştırmasıyla yakından ilişkilidir. Kişi kendi devamını doğal, dış müdahaleyi ise bozucu olarak kodlar. Bu perspektif pratik açıdan kaçınılmaz olabilir; fakat ontolojik açıdan sınırlıdır. Karşı taraf da kendi açısından aynı yapıyı tersine çevirebilir. A için B engel, B için A engeldir. Doğa ise iki tarafın amaçlarından birini ayrıcalıklı kılmadığı sürece, yalnızca karşılıklı belirlenim ilişkisini taşır.

Bu nedenle engellenme kavramının iki anlamı ayrılmalıdır. Birinci anlam işlevseldir: bir yönelimin belirli sonucu elde etmesi başka bir etken yüzünden mümkün olmamıştır. Bu anlam gerçek ve kullanılabilir. İkinci anlam ontolojik olarak daha güçlüdür: dış etken doğal düzeni bozmuş veya yasaların işlemesini kesmiştir. Çatışma teorisinin reddettiği tam olarak ikinci anlamdır.

Doğal yasaların ihlal edilmemesi, bütün olayların önceden insan tarafından öngörülebilir olduğu anlamına da gelmez. Karmaşık sistemler, sınırlı bilgi ve yüksek duyarlılık nedeniyle sonuçları tahmin etmeyi güçleştirebilir. Bir olayın şaşırtıcı olması onun yasa dışı olması demek değildir. Öngörü kapasitesi epistemolojik, nedensel düzen ontolojik bir sorudur. Çatışmanın ani veya beklenmedik olması, onun nedenlerin dışına çıktığını göstermez.

Engellenme böylece doğanın düzenine dışsal bir saldırı olmaktan çıkar ve düzenin ilişkisel bir biçimi hâline gelir. A’nın B tarafından değiştirilmesi, B’nin A üzerinde etkili olduğu anlamına gelir; bu da aynı nedensel alan içindeki karşılıklı geçirgenliği gösterir. Çatışma ne kadar sert olursa olsun, etkiler izlenebilir ve açıklanabilir kaldığı sürece doğal yasaların içinde gerçekleşir.

En yoğun biçimde ifade edildiğinde, doğal yasa açısından engel yoktur; yalnızca ek koşul vardır. A’nın kendi başına izleyeceği çizgi, B devreye girdiğinde fiilî gerçekliğin tek belirleyicisi olmaktan çıkar. B artık A’nın hareketini belirleyen koşullardan biridir. “Engellenme” yerel tamamlanma perspektifinin adı, fiziksel düzeyde olan ise belirlenim koşullarının genişlemesidir. Böylece çatışma, yasanın ihlali değil, yasaların birden fazla yerel etkene aynı anda uygulanmasının sonucudur.

5.3. Yıkım Estetiği ile Nedensel Sürekliliğin Birlikteliği

Yıkım, fenomenal düzeyde süreksizliğin en güçlü görüntülerinden birini üretir. Bütünlüğünü koruyan bir yapı parçalandığında, hareket hâlindeki bir nesne aniden durduğunda, düzenli bir sistem çöktüğünde veya bir beden ağır biçimde deforme olduğunda, algının karşısına önceki durumla keskin biçimde ayrılan yeni bir biçim çıkar. Yıkım estetiğinin etkisi tam da bu kontrasttan doğar: öncesinde süreklilik, bütünlük ve ritim vardır; sonrasında parçalanma, dağılma ve biçim kaybı görünür. Görünüş, olayın sanki nedensel bir boşluğa düşmüş olduğu izlenimini yaratmaya son derece elverişlidir. Oysa yüzeydeki radikal kopuş ile altta işleyen nedensel süreklilik aynı anda var olabilir.

“Estetik” burada yine güzellik kategorisini değil, duyusal görünüşün biçimsel niteliğini ifade eder. Yıkım, görsel olarak parçalanma, işitsel olarak ani gürültü, bedensel olarak darbe ve ritmik olarak kesinti üretir. Bu özellikler olayın olağan akıştan ayrıldığını güçlü biçimde hissettirir. Bir duvarın çatlaması, camın kırılması veya aracın metal gövdesinin bükülmesi, önceki formun devam etmediğini açık biçimde gösterir. Fenomenal kopuşun yoğunluğu, insan zihninin olayı “düzenin bozulması” olarak sınıflandırmasını kolaylaştırır.

Nedensel açıdan ise aynı olay başka bir mantık taşır. Camın kırılması için uygulanan kuvvet, yüzey gerilimi, malzeme dayanıklılığı ve temas noktaları birlikte etkili olur. Parçalanmanın her ayrıntısı, belirli maddi koşulların sonucudur. Bütünlük kaybolmuştur; nedensellik değil. Yıkılan şey nesnenin önceki biçimidir, olayları birbirine bağlayan belirlenim ilişkisi değildir. Böylece form süreksizliği ile neden sürekliliği birbirinden ayrılır.

Bu ayrım, çatışmanın ontolojik analizinde merkezi öneme sahiptir. Çarpışma ne kadar yıkıcı görünürse görünsün, şiddetin kendisi nedensel kopukluğun kanıtı değildir. Tam tersine, büyük deformasyon çoğu zaman güçlü kuvvetlerin etkisinin açık göstergesidir. Metalin bükülmesi, enerjinin aktarılmış olduğunu; bedenin yön değiştirmesi, başka bir kuvvetin etkili olduğunu; yapının çökmesi, taşıma kapasitesi ile uygulanan yük arasındaki ilişkinin belirli bir eşiği geçtiğini gösterir. Yıkımın estetik şiddeti, nedenselliğin yokluğunu değil etkilerin yoğunluğunu görünür kılar.

İnsan zihni yine de biçimsel bütünlüğe güçlü bir ayrıcalık tanır. Bir nesne uzun süre belirli formu koruduğunda, bu form onun “normal” durumu gibi algılanır. Yıkım anında ortaya çıkan yeni biçim istisna hissi yaratır. Oysa formun uzun süre korunması da belirli fiziksel koşullara bağlıdır; koşullar değiştiğinde başka formun ortaya çıkması aynı ölçüde doğaldır. Bütünlük ontolojik norm değil, belirli bir denge durumudur.

Yıkım estetiğinin dramatik gücü, zaman yoğunlaşmasıyla artar. Bir yapının yıllar içinde yavaşça aşınması doğal bir dönüşüm gibi hissedilebilir; aynı yapının birkaç saniyede çökmesi ise felaket izlenimi yaratır. Fakat her iki süreç de nedenlere bağlı olabilir. Değişimin zaman ölçeği algısal etkisini değiştirir, ontolojik statüsünü değil. Ani yıkım, nedensel sürekliliğin kısa zaman aralığında yoğunlaşmış hâlidir.

Çatışmalarda yıkımın taraflara göre farklı anlamlar kazanması da önemlidir. Bir yapının çökmesi bir taraf için kayıp, diğer taraf için başarı olabilir. Fiziksel görünüş aynı kalırken teleolojik anlam değişir. Böylece yıkım estetiği ile normatif değerlendirme birbirine karışabilir. İnsan gözlemci, kendi amaç ve değerleri doğrultusunda parçalanmayı olumsuzlukla yükler. Doğa açısından ise parçalanma yalnızca maddi konfigürasyonun dönüşümüdür.

Biyolojik düzeyde yıkım daha hassas bir anlam taşır; çünkü organizmalar belirli bütünlük koşulları olmadan yaşamlarını sürdüremez. Bir dokunun hasarı veya organizmanın ölümü işlevsel açıdan gerçek bir başarısızlıktır. Buna rağmen nedensel süreklilik yine korunabilir. Canlılığın sona ermesi, fiziksel ve kimyasal süreçlerin sona ermesi değildir. Organizmik bütünlük çözülürken daha geniş maddi süreçler devam eder. Böylece yıkımın hangi düzeyde “son” olduğu, referans alınan ölçeğe bağlıdır.

Toplumsal yıkım da benzer biçimde çok katmanlıdır. Bir kurumun çökmesi kurumsal düzenin sonu olabilir; fakat bu çöküşün nedenleri ve sonuçları daha geniş toplumsal sürekliliğe bağlanabilir. Eski yapının dağılması yeni örgütlenmeler, güç ilişkileri veya normlar üretebilir. Yıkım burada da mutlak boşluk değil, bir organizasyon biçiminin başka biçimlere dönüşümüdür.

Yıkım estetiği ile nedensel sürekliliğin birlikte bulunabilmesi, “düzen” kavramının yeniden ayrıştırılmasını gerektirir. Birinci anlamda düzen, biçimsel istikrardır: nesne aynı kalır, hareket aynı ritimde sürer, sistem aynı yapıyı korur. İkinci anlamda düzen, neden-sonuç ilişkilerinin sürekliliğidir. Yıkım birinci düzeni bozabilir ve ikinci düzeni eksiksiz biçimde koruyabilir. Çatışma teorisinin merkezinde yer alan ayrım budur.

Estetik görünüşün neden bu kadar güçlü yanılsama ürettiği de buradan anlaşılır. İnsan algısı biçimleri doğrudan, nedensel ağları ise çoğu zaman dolaylı olarak deneyimler. Parçalanan yüzey göz önündedir; kuvvet dağılımı, geçmiş koşullar ve fiziksel mekanizmalar görünmeyebilir. Görünür olan kopuş, görünmeyen sürekliliğe karşı algısal üstünlük kazanır. Böylece yıkım, nedenlerin işlediği olay olmaktan çok, düzenin bozulduğu olay gibi hissedilir.

Bilimsel açıklama tam olarak bu algısal asimetriyi tersine çevirebilir. Yıkımın mekanizmaları çözüldüğünde, görünürdeki kopuş daha geniş nedensel süreç içinde yerini bulur. Köprünün çökmesi malzeme yorgunluğuna, yük dağılımına ve tasarım koşullarına bağlandığında olay artık nedensel boşluk gibi görünmez. Görüntünün dramatik niteliği korunur; fakat ontolojik statüsü değişir. Estetik yıkım ile nedensel düzen birlikte düşünülebilir hâle gelir.

Bu birliktelik, çatışmanın “doğaya karşı” olduğu fikrini de zayıflatır. İki kuvvetin birbirini yıkıcı biçimde etkilemesi, doğa yasalarının karşıtlığı değildir. Her kuvvet aynı fiziksel düzen içinde işlediği için sonuç ortaya çıkar. Çarpışma doğanın başarısızlığı değil, belirli başlangıç koşullarının ürünüdür. Yıkım burada belirlenime dışsal değil, belirlenimin mümkün sonuçlarından biridir.

Enerji dönüşümü bu fikri daha somut hâle getirir. Bir aracın hareket enerjisi çarpışma sırasında deformasyona, ısıya ve sese dönüşebilir. Fenomenal düzeyde hareket “yok olmuş” gibi görünür; fiziksel düzeyde enerji farklı formlara dağılmıştır. Böylece görünüşteki kayıp, daha geniş sistem içinde dönüşüm olarak okunur. Yıkım estetiği çoğu zaman sürekliliğin biçim değiştirmiş hâlini görünmez kılar.

Benzer biçimde bir düzenin sona ermesi de mutlak kayıp olmayabilir. Sistem içindeki maddeler, enerjiler, bilgiler veya ilişkiler başka biçimlerde devam edebilir. Elbette belirli örgütlenme gerçekten kaybolur; dolayısıyla yıkımı basitçe “hiçbir şey olmadı” diyerek küçümsemek yanlış olur. Önemli ayrım, örgütsel süreksizliğin nedensel süreksizlik anlamına gelmediğidir.

Yıkımın fenomenal şiddeti, insanın karşı-olgusal düşüncesini de harekete geçirir. “Bu böyle olmamalıydı”, “şu yapı ayakta kalmalıydı” veya “çarpışma gerçekleşmemeliydi” gibi yargılar, olayın alternatif bir devam çizgisiyle karşılaştırılmasına dayanır. Bu karşılaştırma teleolojik ve duygusal olarak anlamlıdır. Ancak fiilî belirlenimin dışına çıkıldığını kanıtlamaz. Yıkım, başka koşullar altında gerçekleşmeyebilirdi; fakat gerçekleştiği koşullar altında belirli nedenlerin sonucudur.

Çatışma estetiği tam da bu nedenle çift katmanlıdır. Duyusal yüzey kopuşu gösterir; nedensel analiz sürekliliği. Görünüş parçalanmayı, belirlenim dönüşümü anlatır. İnsan bilinci bu iki düzeyi aynı anda taşıdığı için yıkım güçlü bir ontolojik gerilim yaratır: olay hem “düzen bozuldu” gibi görünür hem de nedenleri açıklandığında düzenin içinde tamamen anlaşılabilir hâle gelir.

Bu çift yapı, çatışmanın semantik üretimini de besler. Yıkım ne kadar belirginse, iki ayrı kuvvetin birbirine karşı olduğu izlenimi o kadar güçlenir. Parçalanma, karşıt vektörleri görünür kılar. Fakat aynı parçalanma, iki vektörün ortak sistem içinde gerçekten etkileştiğinin de kanıtıdır. Estetik karşıtlık ile nedensel birlik yine aynı olayda buluşur.

Yıkım estetiğinin ontolojik olarak yanlış yorumlanması, görünür formun bütün gerçeklik sanılmasından doğar. Bir nesnenin şekli, hareketi veya organizasyonu değiştiğinde, değişimin kendisi sanki nedenlerin dışında gerçekleşmiş gibi algılanabilir. Daha geniş bakış ise formun da nedenlerin ürettiği geçici bir konfigürasyon olduğunu gösterir. Yıkım, bir konfigürasyonun sona ermesi ve başka bir konfigürasyonun başlamasıdır.

En yoğun sonuç, yıkım ile düzenin karşıt kavramlar olmak zorunda olmadığıdır. Biçimsel düzen yıkılabilirken nedensel düzen kusursuz biçimde sürebilir. Çatışmanın estetik şiddeti, ontolojik süreksizliğin ölçüsü değildir. Parçalanma, çarpışma ve deformasyon ne kadar radikal olursa olsun, bütün süreç yeterli belirlenim koşulları içinde açıklanabiliyorsa doğa açısından meydana gelen şey düzenin ihlali değil, düzenin yıkıcı bir sonuç üretmesidir.                                                                                         

5.4. Doğaya Yüklenen Sapma, Kaza ve Çatışma Kategorileri

İnsan zihni kendi amaç, norm ve beklenti yapılarını yalnızca kendi eylemlerine uygulamakla kalmaz; çoğu zaman bu yapıları dış dünyadaki süreçlere de taşır. Bir olayın “sapma”, “kaza” veya “çatışma” olarak adlandırılması, çoğu durumda gerçekleşen fiziksel veya toplumsal sürecin çıplak betimlenmesinden daha fazlasını içerir. Zihin, olayın belirli bir referans çizgisinden ayrıldığını, başka bir sonucun daha doğal, daha beklenen veya daha düzenli olduğunu varsayar. Böylece insan perspektifine ait teleolojik ve epistemik kategoriler, doğanın kendisinde bulunan niteliklermiş gibi dışsallaştırılabilir. Doğa, kendi içinde amaç kurmayan bir belirlenim alanı olarak düşünüldüğünde, bu kategorilerin ontolojik statüsü yeniden sorgulanmak zorundadır.

“Sapma” kavramı bunun en açık örneklerinden biridir. Bir şeyin sapması için önceden kabul edilen bir çizginin bulunması gerekir. Bir araç rotadan sapabilir, çünkü önceden belirlenmiş bir rota vardır. Bir davranış normdan sapabilir, çünkü belirli bir normatif standart kabul edilmiştir. Bir ölçüm beklenen değerden sapabilir, çünkü referans değeri önceden tanımlanmıştır. Doğal süreçlere aynı kavram uygulandığında ise referans çizgisinin nereden geldiği sorusu ortaya çıkar. Eğer doğanın kendisi belirli bir sonuca ulaşmayı amaçlamıyorsa, gerçekleşen sonucun hangi anlamda “sapmış” olduğu ancak dışarıdan eklenen bir norm üzerinden açıklanabilir.

Fiziksel hareket bu ayrımı berraklaştırır. A cismi belirli bir doğrultuda ilerlerken B ile çarpışıp yön değiştirdiğinde, ilk hareket çizgisine göre bir sapma meydana gelir. Ancak ilk çizginin kendisi yalnızca B’nin etkisinin bulunmadığı koşullarda geçerli olan yerel bir devam modelidir. B gerçekten mevcutsa, A’nın fiilî belirlenimi artık yalnızca başlangıç doğrultusundan türetilemez. Yeni yön, bütün mevcut kuvvetlerin ortak sonucudur. Böylece sapma, nedensel düzenin dışına çıkış değil, daha sınırlı bir beklenti modelinin daha geniş gerçek koşullar tarafından geçersiz kılınmasıdır.

“Kaza” da aynı biçimde amaç çizgisini varsayar. İnsan açısından bir kaza vardır; çünkü olay belirli bir planın dışında gerçekleşmiştir. Bir sürücü çarpışmayı istememiştir, bir yapı çökmemelidir, bir makine bozulmamalıdır. Bütün bu yargılar işlevsel ve pratik açıdan anlamlıdır. Fakat bu amaçların doğaya ait olduğu varsayıldığında, insan teleolojisi ontolojik bir niteliğe dönüştürülür. Doğa, sanki başka bir sonucu hedeflemiş fakat fiilî olayla bu hedefi kaçırmış gibi düşünülür.

“Çatışma” kategorisi daha karmaşık bir projeksiyon içerir; çünkü burada yalnız amaç değil, nedensel çoğulluk da devreye girer. İki hareket merkezi birbirini engellediğinde, zihin bunu iki ayrı nedensel düzenin karşı karşıya gelmesi gibi yaşayabilir. Oysa karşılıklı etkileşimin kendisi tarafların ortak bir belirlenim alanında bulunduğunu gösterir. Böylece çatışma, dış dünyadaki gerçek antagonizmanın üzerine zihinsel olarak eklenen bir ayrıştırma biçimi kazanır. Doğaya yüklenen şey karşıtlığın varlığı değil, karşıtlığın iki bağımsız nedensellik arasındaki savaş olarak yorumlanmasıdır.

Sapma, kaza ve çatışma bu nedenle aynı genel mekanizmanın farklı biçimleri olarak düşünülebilir. Sapma, belirlenimi önceden varsayılan bir çizgiye göre değerlendirir. Kaza, gerçekleşeni amaçlanan sonuca göre ölçer. Çatışma ise ortak belirlenim içindeki yerel karşıtlıkları bağımsız merkezler hâlinde ayırır. Her üç kategoride de zihin belirli bir perspektif, norm veya ayrıştırma ilkesi üretir ve ardından bu ilkeyi olayın kendisine aitmiş gibi dışarıya yansıtır.

Projeksiyonun güçlü olmasının nedeni, bu kategorilerin tamamen temelsiz olmamasıdır. Gerçekten de bir rota olabilir, gerçekten bir amaç bozulabilir, gerçekten iki kuvvet birbirini engelleyebilir. İnsan zihni hayalî bir dünyaya keyfî kavramlar dayatmıyor; gerçek ilişkileri belirli referans sistemleri altında düzenliyor. Sorun, referans sisteminin kaynağının unutulmasıdır. Rota insan tarafından belirlenmişse sapma da bu rota açısından vardır. Amaç özneye aitse kaza da özne açısından vardır. Çatışma yerel perspektiflerin ayrıştırılmasıyla kuruluyorsa, ontolojik statüsü de bu aracılıktan bağımsız düşünülemez.

Doğaya yansıtılan teleoloji, özellikle dilde kolayca görünmezleşir. “Fırtına rotasından saptı”, “doğa hata yaptı”, “iki kuvvet çatıştı” veya “sistem çöktü” gibi ifadeler pratik anlatım açısından son derece işlevseldir. Fakat dil, süreçleri çoğu zaman fail, amaç ve norm yapıları üzerinden örgütlediği için, metaforik veya perspektifsel unsurlar ontolojik gerçeklik izlenimi kazanabilir. Doğa sanki bir plana, norma veya beklenen sonuca sahipmiş gibi konuşulur.

Bu durum antropomorfizmle kısmen örtüşür, ancak daha geniştir. Her projeksiyon doğaya insan benzeri bilinç atfetmek zorunda değildir. Teleolojik ve normatif kategoriler bilinç varsaymadan da taşınabilir. Bir sürecin “normal seyri”, bir sistemin “doğal dengesi” veya bir yapının “olması gereken durumu” gibi ifadeler, doğrudan kişileştirme yapmadan da normatif bir referans kurabilir. Böylece zihinsel düzenleme doğaya daha ince biçimlerde sızar.

Doğaya “normal” bir çizgi atfetme eğilimi, istatistiksel düzenliliklerle de karışabilir. Bir olayın nadir olması onun doğaya aykırı olduğu anlamına gelmez. Nadirlik olasılıksal bir özelliktir; norm dışılık ise farklı bir kategoridir. Son derece düşük olasılıklı bir olay gerçekleştiğinde “anormal” denebilir, fakat gerçekleşmiş olması doğa yasalarının bozulduğunu göstermez. İstatistiksel alışılmadıklık ile ontolojik sapma birbirinden ayrılmalıdır.

Aynı şekilde beklenmediklik de kaza veya düzensizlikle özdeş değildir. İnsan bilgi sınırı nedeniyle bir olayı öngöremeyebilir. Beklenti modeli başarısız olduğunda şaşkınlık ortaya çıkar. Ancak epistemik sürpriz, ontolojik boşluk değildir. Doğaya kaza kategorisinin yüklenmesi çoğu zaman bu ayrımın unutulmasından kaynaklanır: “Ben beklemiyordum” ile “doğada belirlenmemişti” arasında gereksiz bir geçiş yapılır.

Çatışma kategorisinde benzer hata, “ben iki ayrı merkez görüyorum” ile “gerçeklikte iki bağımsız nedensellik var” arasında gerçekleşir. Fenomenal ayrılık ontolojik ayrılığa çevrilir. Zihin kendi algısal çözünürlüğünü gerçekliğin nihai yapısı gibi okuyabilir. Oysa aynı olay daha geniş ölçekte tek bir nedensel sistemin içsel karşıtlığı olarak kavranabilir.

Doğaya yüklenen bu kategoriler, insan eylemi açısından yine de vazgeçilmez olabilir. Trafik sistemi kazayı tanımlamak zorundadır; bilim ölçüm sapmalarını hesaplar; siyaset çatışmaları sınıflandırır. Pratik kullanım ile ontolojik statüyü birbirinden ayırmak gerekir. Bir kavramın işe yarar olması, onun doğanın kendisinde bağımsız bir töz olarak bulunduğu anlamına gelmez. Kavramlar belirli amaçlarla gerçekliği bölümlere ayırır.

Bu ayrım, felsefi analizin dilsel ve kavramsal kullanımın arkasındaki referans sistemini görünür kılmasını gerektirir. “Neye göre sapma?”, “kimin amacı açısından kaza?”, “hangi çözünürlükte çatışma?” soruları kategorilerin gizli koşullarını açığa çıkarır. Referans görünür hâle geldiğinde, doğaya aitmiş gibi duran birçok özellik ilişkisel veya perspektifsel niteliğini yeniden kazanır.

Özellikle çatışma söz konusu olduğunda, insanın kendi konumunu silmesi güçlü bir ontolojik yanılsama üretir. A’nın B’yi engellediği doğru olabilir; fakat “doğa içinde bir düzen başka bir düzenle savaşıyor” yorumu, yerel perspektiflerin bağımsızlaştırılmasına dayanır. Ortak belirlenim göz önüne alındığında iki yönelim aynı sistemin farklı yerel vektörleri hâline gelir. Doğaya savaş kategorisi yüklenirken, sistemin içsel ilişkisel birliği arka plana itilmiştir.

Sapma ve kaza kavramlarında da perspektif silinmesi benzer sonuç üretir. “Araç rotadan saptı” ifadesinde rota açıkça belirlenmiştir; problem yoktur. “Doğa kendi düzeninden saptı” dendiğinde ise hangi düzenin referans olduğu belirsizleşir. Eğer gerçekleşen olay da doğanın yasaları altında gerçekleşmişse, doğa kendi belirleniminden sapmış değildir. Değişen, yalnız gözlemcinin beklediği konfigürasyondur.

Teleolojik projeksiyonun kökeninde insanın geleceğe dönük yaşaması da vardır. İnsan sürekli amaç kurar, plan yapar ve alternatif sonuçları değerlendirir. Bu bilişsel yapı son derece işlevseldir; fakat dış dünyayı da amaç çizgileri altında görmeye elverişlidir. Gerçekleşmiş olay, “olabilecek” veya “olması gereken” başka sonuçlarla karşılaştırılır. Böylece fiilî belirlenim, alternatif senaryolar karşısında sapma veya başarısızlık görünümü kazanır.

Doğanın kendisi açısından ise yalnız fiilî gerçekleşme vardır. Bu ifade, alternatif koşullar altında farklı sonuçların mümkün olmadığı anlamına gelmez; yalnızca gerçekleşen olayın başka bir normatif sonuca göre yargılanmadığını belirtir. Koşullar farklı olsaydı başka bir belirlenim ortaya çıkabilirdi. Fiilî koşullar altında gerçekleşen olay ise kendi nedensel yapısı içinde devam eder.

Çatışma da bu bağlamda doğanın amaçsız belirlenimi ile insanın anlamlandırıcı perspektifi arasındaki farkı yoğunlaştırır. İnsan gözlemci, iki yerel çizginin birbirini bozmasını “çatışma” olarak görür; çünkü her çizgiyi kendi bütünlüğü içinde izler. Makro doğa açısından ise her iki çizgi ve onların kesişimi aynı olayın parçalarıdır. Böylece kavram, insanın yerel ayrımları semantik olarak yoğunlaştırma biçimini yansıtır.

Doğaya yüklenen sapma, kaza ve çatışma kategorilerini eleştirmek, bu kelimeleri yasaklamak anlamına gelmez. Tam tersine, onları hangi düzeyde kullandığımızı netleştirmek anlamına gelir. “Kaza” teleolojik ve hukuki düzeyde anlamlıdır; “sapma” belirli referans çizgisine göre nesnel olabilir; “çatışma” yerel antagonizmayı doğru biçimde ifade edebilir. Sorun, bu göreli ve ilişkisel doğrulukların doğanın perspektifsiz özüne ait mutlak kategoriler hâline getirilmesidir.

Kavramsal sınır doğru çizildiğinde doğa daha yalın bir statü kazanır: olaylar belirlenir, biçimler değişir, kuvvetler birbirini etkiler ve sistemler dönüşür. “Sapma”, “kaza” ve “çatışma” ise insan zihninin bu süreçleri amaç, beklenti ve çözünürlük eksenlerinde sınıflandırma biçimleridir. Doğadaki süreçler bu kategorilerin maddi zeminini sağlayabilir; kategorilerin semantik ve normatif fazlası ise zihinsel katkıdan gelir.

5.5. Teleolojik ve Epistemik Katkının Nesneleştirilmesi

İnsan zihninin olaylara eklediği teleolojik ve epistemik katkı, çoğu zaman katkı olarak deneyimlenmez. Amaç, beklenti, norm, nedensel ayrıştırma ve perspektifsel seçicilik, algının ve kavramsallaştırmanın arka planında çalışır; bilinç ise çoğu kez bu işlemlerin sonucuyla karşılaşır. Böylece zihin tarafından eklenen anlam yapısı, dış dünyanın kendisinden geliyormuş gibi görünür. Nesneleştirme, tam olarak bu şeffaflaşma sürecidir: öznenin katkısı görünmez olur, katkının ürünü nesnenin içkin niteliğine dönüşür.

Teleolojik katkıda ilk hareket, belirli bir amaç çizgisinin kurulmasıdır. Öznenin bir hedefi, kurumun bir işlevi veya sistemin belirli bir normu vardır. Fiilî olay bu çizgiyle karşılaştırılır ve aradaki fark kaza, başarısızlık, sapma veya engellenme olarak adlandırılır. Buraya kadar kategori açık biçimde ilişkisel olabilir. Nesneleştirme gerçekleştiğinde ise referans çizgisi unutulur; olay doğrudan “kazasal”, “anormal” veya “bozuk” görünmeye başlar. Amaçtan türetilen değer, nesnenin kendisine taşınır.

Epistemik katkı daha farklı fakat paralel bir yol izler. Zihin gerçekliği yönetilebilir neden merkezlerine ayırır, hareketleri ayrı kaynaklara bağlar ve karmaşık ilişkileri semantik kategoriler altında yoğunlaştırır. A ile B arasındaki etkileşim “çatışma” olarak örgütlenir. Bu sınıflandırma algıyı kolaylaştırır ve gerçek bir antagonizmayı yakalar. Ancak sınıflandırmanın kendisi görünmezleştiğinde, iki-merkezli yapı sanki gerçekliğin doğrudan ve nihai ontolojik biçimiymiş gibi deneyimlenir.

Teleolojik ve epistemik katkılar çoğu zaman aynı olayda birleşir. Bir çatışmada zihin hem iki ayrı hareket merkezini ayrıştırabilir hem de taraflardan birinin beklenen tamamlanma çizgisini norm olarak alabilir. Böylece B, yalnız A’nın hareketini etkileyen başka bir neden değil, A’nın doğal veya meşru devamını “bozan” bir engel hâline gelir. Epistemik ayrıştırma iki taraf üretir; teleolojik değerlendirme bu taraflar arasındaki ilişkiye normatif yön kazandırır.

Nesneleştirme bu iki katmanın kökenini birlikte siler. A’nın hedefinin yalnız A’ya ait olduğu, B’nin “engel” niteliğinin bu hedefe göre belirlendiği ve çatışma kategorisinin zihinsel bir ayrıştırma üzerinden üretildiği geri plana çekilir. Son deneyim daha yalındır: B engeldir, olay kazadır, iki taraf çatışmaktadır. İlişkisel ve perspektifsel kökenler, doğrudan nesne özellikleri hâline gelmiş gibi görünür.

Bu süreç reifikasyon kavramıyla yakından ilişkilidir. Akışkan, ilişkisel veya süreçsel bir yapı, sabit bir şey gibi düşünülür. “Çatışma” artık tarafların belirli koşullar altında kurduğu ilişki olmaktan çıkıp aralarında duran bağımsız bir gerçeklik gibi konuşulabilir. “Kaza” olayın özelliği, “sapma” hareketin kendi niteliği, “engel” nesnenin sabit karakteri hâline gelebilir. Dil bu reifikasyonu kolaylaştırır; ilişkileri isimlere, süreçleri varlıklara dönüştürür.

Nesneleştirmenin gücü, semantik ekonomiden kaynaklanır. İnsan zihni her olayda bütün ilişkisel koşulları açıkça taşımak zorunda kalsaydı düşünme son derece ağırlaşırdı. “B, A’nın belirli hedefi açısından onun devam ihtimalini azaltan bir koşuldur” demek yerine “B engeldir” denir. “İki yerel vektör aynı belirlenim alanında birbirlerinin sonuçlarını sınırlandırıyor” yerine “çatışıyorlar” denir. Kavramların sıkıştırıcı gücü bilişsel olarak zorunlu olabilir. Fakat sıkıştırmanın unutulması ontolojik yanılsamayı üretir.

Böylece zihinsel ekonominin ürünü doğanın yapısı gibi görünmeye başlar. Kategori o kadar başarılı ve otomatik çalışır ki aracı niteliğini kaybeder. İnsan dünyayı kavramlar üzerinden gördüğünü değil, kavramların sunduğu dünyayı doğrudan gördüğünü hisseder. Teleolojik ve epistemik katkının nesneleşmesi, tam olarak bu şeffaf araçsallaşma sayesinde gerçekleşir.

Nesneleştirme yalnız bireysel bilinçte kalmaz. Dil, kurumlar ve kültürel anlatılar belirli kategorileri ortaklaştırdığında, perspektifsel yapı toplumsal gerçeklik statüsü kazanabilir. Bir olay toplum tarafından “kaza”, “çatışma” veya “anormallik” olarak sabitlendiğinde, yeni bireyler bu kategoriyi hazır biçimde devralır. Böylece başlangıçtaki zihinsel üretim kolektif olarak dışsallaşır ve sonraki algıların ön-koşulu hâline gelir.

Toplumsal nesneleştirme, kategorinin doğal görünümünü daha da güçlendirir. Herkes aynı kelimeyi kullanıyorsa, kelimenin temsil ettiği özellik sanki doğrudan nesnede bulunuyormuş gibi hissedilir. Oysa ortak kullanım, kavramın kökenini ortadan kaldırmaz. Toplumsal uzlaşma semantik istikrar yaratır; ontolojik mutlaklık değil.

Çatışma bağlamında kolektif nesneleştirme özellikle güçlü sonuçlar üretebilir. İki grubun belirli tarihsel koşullar içindeki karşıtlığı, ortak söylemde kalıcı bir düşmanlık biçimine dönüştürülebilir. Gruplar artık belirli çıkarlar nedeniyle çatışan aktörler değil, birbirleriyle “doğal olarak” çatışan kimlikler gibi temsil edilir. Böylece tarihsel ilişki tözsel karaktere çevrilir. Epistemik ayrıştırma ve teleolojik değerlendirme, kimliklerin ontolojik niteliği hâline gelir.

Nesneleştirme, zaman boyutunu da düzleştirebilir. Bir çatışmanın başlangıç koşulları ve değişebilirliği unutulduğunda, mevcut ilişki geçmişe ve geleceğe yayılan zorunlu durum gibi görünür. “Şu anda çatışıyorlar” ile “bunlar zaten çatışan şeylerdir” arasındaki fark silinir. Süreç niteliği kimlik niteliğine dönüşür.

Kaza ve sapma kategorilerinde de benzer bir zaman düzleştirmesi görülür. Belirli anda beklenmeyen olay, sanki nesnenin genel “hatalı” karakterini gösteriyormuş gibi genişletilebilir. Bir sistemin bir kez başarısız olması, sistemin özsel olarak bozuk olduğu yargısına dönüşebilir. Teleolojik değerlendirme, geçici olaydan kalıcı niteliğe taşınır.

Epistemik nesneleştirmenin başka bir sonucu, alternatif açıklama ölçeklerini görünmezleştirmesidir. Bir olay çatışma olarak sabitlendiğinde, aynı olayın daha geniş sistemik birlik olarak okunması zorlaşabilir. Kategori belirli bir çözünürlüğü doğal hâle getirir. İki taraf arasındaki karşıtlık öne çıkar, ortak belirlenim koşulları geri planda kalır. Böylece semantik seçim ontolojik zorunluluk gibi yaşanır.

Teleolojik nesneleştirme ise alternatif amaç perspektiflerini silebilir. A açısından engel olan B, başka bir perspektiften koruyucu veya düzenleyici olabilir. Ancak A’nın amaç çizgisi doğal norm gibi kabul edildiğinde B’nin “engellik” niteliği sabitlenir. Bir perspektif evrenselleştirilmiş olur. Nesneleştirme çoğu zaman tam da bu perspektif silinmesine dayanır.

Bu nedenle teleolojik ve epistemik katkının nesneleştirilmesi yalnız bir dil problemi değil, gerçeklik deneyiminin kuruluş problemidir. İnsan, dünyayı amaçlardan, nedenlerden ve kategorilerden bağımsız ham veri olarak deneyimlemez. Bu aracılıklar kaçınılmaz olabilir. Felsefi görev, aracılığı ortadan kaldırmak değil, onun hangi noktada ontolojik mutlaklık izlenimi ürettiğini görünür kılmaktır.

Çatışma teorisinin burada yaptığı ayrım da budur. Dışarıdaki karşıtlık inkâr edilmez. A gerçekten B’yi engelleyebilir. Fakat “engel”, “kaza”, “sapma” ve “çatışma” kategorilerinin taşıdığı fazladan teleolojik ve epistemik anlamların tümü doğaya ait kabul edilmez. Zihin gerçek ilişkileri kavramsallaştırır, sonra kendi kavramsallaştırmasının bir bölümünü nesnenin özü gibi yaşayabilir.

Nesneleştirmenin çözülmesi, kategorilerin tamamen yok edilmesini gerektirmez. Tam tersine, onların işlevsel ve ilişkisel statüsünü daha doğru konumlandırır. Bir olay belirli amaç açısından kaza olabilir, belirli rota açısından sapma olabilir, belirli çözünürlükte çatışma olabilir. Kavramların doğruluğu, açıkça belirtilmiş referans koşullarında korunur. Yanılsama ancak bu koşullar silinip kategori perspektifsiz doğa özelliğine dönüştürüldüğünde başlar.

Teleolojik ve epistemik katkının nesneleşmesi en yoğun biçimde şu mekanizma altında kavranabilir: zihin önce bir referans kurar, olayı bu referansa göre sınıflandırır, sınıflandırmayı dil ve algı yoluyla nesneye taşır, ardından referansın kendi katkısı olduğunu unutur ve oluşan özelliği dış dünyadan geri alır. Böylece insanın anlamlandırıcı faaliyeti, doğanın kendiliğinden konuşması gibi görünür.

Çatışma, bu mekanizmanın güçlü örneklerinden biridir; çünkü hem gerçek antagonizma hem fenomenal ayrışma hem de teleolojik engellenme aynı olayda birleşebilir. Tam da bu yüzden kategori son derece “doğal” görünür. Oysa doğallık hissi, dışsal ilişkinin gerçekliği ile zihinsel katkının başarıyla kaynaşmış olmasından doğar. Nesneleştirme çözüldüğünde geriye daha hassas bir ayrım kalır: doğada karşılıklı belirlenim ve yerel antagonizma vardır; kaza, sapma ve çatışmanın semantik biçimleri ise bu ilişkilerin insan zihninin amaç, ölçek ve düzen şemaları içinden geçirilmiş hâlleridir.                                                  

6. Çatışmanın Nihai Yapısı

6.1. Ontolojik Belirlenim, Epistemolojik Ayrıştırma ve Estetik Karşıtlık

Çatışmanın bütünsel yapısı, tek bir düzlemde açıklanamayacak kadar katmanlıdır. Ontolojik belirlenim, epistemolojik ayrıştırma ve estetik karşıtlık aynı olayın üç farklı fakat birbirine bağlı işleyiş biçimini oluşturur. Ontolojik düzeyde gerçeklik, birbirini etkileyebilen süreçleri ortak bir nedensel alan içinde tutar; epistemolojik düzeyde zihin bu alanı ayrı neden merkezleri, ayrı yönelimler ve ayrı hareket çizgileri hâlinde çözümler; estetik düzeyde ise ayrıştırılmış merkezlerin birbirlerinin tamamlanmasını bozduğu karşıt bir görünüş ortaya çıkar. Çatışma kavramının yoğunluğu, bu üç düzeyden herhangi birinde tek başına değil, aralarındaki uyumsuzluk ve geçişlerde oluşur.

Ontolojik belirlenim en temel zemini sağlar. A’nın B üzerinde etkili olabilmesi, B’nin A’nın hareketini değiştirebilmesi ve iki tarafın karşılaşmadan ortak bir sonuç üretmesi, her ikisinin de aynı belirlenim alanı içinde bulunduğunu gösterir. Yerel nedenler ayrılabilir, fakat onların karşılıklı geçirgenliği nihai kopukluğu imkânsızlaştırır. Ontolojik düzeyin temel ilkesi bu nedenle karşıtlıkların yokluğu değil, karşıtlıkların ortak bir nedensel bütün içinde gerçekleşmesidir. Birlik, yerel farklılıkların silinmesi değil, farklılıkların birbirini belirleyebilmesini mümkün kılan ilişkisel zemindir.

Epistemolojik ayrıştırma ise aynı gerçekliği kavranabilir kılmak için parçalar. İnsan zihni bütün nedenleri tek bir homojen alan içinde doğrudan temsil etmez; nesneleri, failleri, kuvvetleri ve etkileri birbirinden ayırır. A’nın hareketi A’ya, B’nin direnci B’ye bağlanır. Bu ayrıştırma olmadan hangi etkinin hangi kaynağa ait olduğu, kimin kimi engellediği veya hangi yönelimin hangi sonuca sahip olduğu belirlenemezdi. Dolayısıyla epistemolojik çoğullaştırma bir hata değil, deneyimin işleyebilmesi için gerekli bir çözümleme biçimidir.

Sorun, epistemolojik ayrımın ontolojik mutlaklığa dönüştürülmesiyle başlar. A ile B’nin farklı neden merkezleri olarak temsil edilmesi, onları birbirinden kopuk iki nihai nedensellik hâline getirmez. Zihin analitik olarak ayırdığı merkezleri gerçekliğin son ontolojik parçaları gibi değerlendirdiğinde, yerel nedensel çoğulluk metafizik çoğulluğa genişletilir. Çatışmanın “iki ayrı düzenin savaşı” görünümü bu genişlemenin ürünüdür.

Estetik karşıtlık ise ayrıştırılmış merkezleri duyusal biçimde dramatize eder. İki beden birbirine yaklaşır, iki hareket çizgisi kesişir, bir ritim bozulur, bir yapı deforme olur veya iki yönelim birbirinin devamını keser. Duyusal yüzey, ortak belirlenim zeminini doğrudan göstermediği için karşıtlık çok daha belirgin görünür. Ontolojik birlik soyut ve ilişkisel, estetik karşıtlık ise somut ve çarpıcıdır. Bu algısal asimetri, çatışmanın neden iki bağımsız merkezin dışsal savaşı gibi hissedilebildiğini açıklar.

Üç düzey arasındaki ilişki hiyerarşik olmaktan çok dönüşümseldir. Ontolojik belirlenim, duyusal olayları üretir; duyusal olaylar zihinde ayrıştırılır; epistemolojik ayrıştırma estetik karşıtlıkla birleştiğinde çatışma semantiği güçlenir. Aynı zamanda zihinsel kategori nesneye geri projekte edilir ve sonraki algıyı etkiler. Böylece ontoloji, epistemoloji ve estetik tek yönlü bir zincir değil, birbirini sürekli biçimlendiren dolaşımsal bir yapı oluşturur.

Ontolojik düzeyin en belirgin özelliği perspektifsizliğidir. Doğal belirlenim açısından A’nın “kendi” amacı veya B’nin “bozucu” etkisi ayrıcalıklı değildir. Her ikisi de olayın nedenleridir. İnsan deneyimi ise yerel merkezler kurduğu için aynı tarafsızlığı korumaz. A’nın hareketi belirli bir devam çizgisi olarak takip edilir; B devreye girdiğinde A’nın çizgisi bozulmuş görünür. Böylece epistemolojik ayrıştırma, belirlenim alanına perspektif ekler.

Estetik düzey bu perspektifsel farkı duyusal biçime dönüştürür. A’nın yön değiştirmesi, B’nin etkisinin görünür izi olur. Çarpışma sesi, kırılan yüzey veya geri itilen beden, bir yönelimin başka bir yönelim tarafından sınırlandığını doğrudan hissettirir. Zihin, ontolojik olarak ortak olan süreci estetik olarak iki-merkezli bir karşıtlık hâlinde deneyimler. Çatışmanın fenomenal kuvveti tam olarak bu ayrışmadan gelir.

Üç düzeyin aynı olayda üst üste binmesi, çatışmanın neden kolayca tek bir ontolojik kategoriye indirgenemediğini gösterir. “Çatışma gerçektir” denildiğinde hangi düzeyde konuşulduğu belirtilmelidir. Fiziksel antagonizma açısından gerçektir. İki bağımsız nihai nedensellik açısından gerçek değildir. Semantik kategori olarak zihinsel üretim içerir. Estetik görünüş olarak duyusal karşıtlık taşır. Dolayısıyla tek bir kelime, farklı düzeylerde farklı gerçeklik biçimlerini aynı anda kapsar.

Bu çok katmanlı yapı, çatışma kavramının güçlü fakat yanıltıcı olabilmesini de açıklar. Kavram gerçekte var olan karşılıklı engellemeyi doğru biçimde yakalar. Aynı zamanda bu engellemeyi iki ayrı merkez üzerinden kodladığı için makro-nedensel birliği geri plana iter. Böylece semantik verimlilik ile ontolojik eksiklik aynı yapıda birleşir. Çatışma kelimesi kullanışlıdır, çünkü karmaşık ilişkileri tek bir formda sıkıştırır; ancak aynı sıkıştırma olayın ortak belirlenim zeminini görünmezleştirebilir.

Ontolojik belirlenim ile epistemolojik ayrıştırma arasındaki mesafe, bilginin doğasından kaynaklanan kaçınılmaz bir gerilim de taşır. İnsan zihni bütün gerçekliği aynı anda ve bütün ilişkileriyle temsil edemez. Her açıklama belirli sınırlar, nesneler ve nedenler seçmek zorundadır. Bu yüzden yerel ayrıştırma tamamen ortadan kaldırılamaz. Felsefi sorun, ayrıştırmayı yok etmek değil, onun hangi noktada metafizik mutlaklığa dönüştüğünü fark etmektir.

Estetik karşıtlık da ortadan kaldırılması gereken bir yanılsama değildir. İki kuvvet gerçekten karşıt yönde işliyorsa onların zıt görünmesi doğrudur. İki beden gerçekten çarpışıyorsa duyusal karşıtlık gerçeğin bir yönünü temsil eder. Sorun, görünüşün bütün ontolojik yapıyı tükettiğinin varsayılmasıdır. Estetik yüzey doğruluğunu korurken kapsam bakımından sınırlıdır.

Bu üçlü yapı, çatışmanın neden hem nesnel hem öznel unsurlar taşıdığını da açıklar. Nesnel unsur, karşılıklı etki ve kısıtlamadır. Öznel veya epistemik unsur, bu etkileşimin nasıl merkezlere ayrıldığı, hangi tamamlanma çizgisinin referans alındığı ve olayın hangi kategori altında kavramsallaştırıldığıdır. Estetik unsur ise dışsal ilişkinin duyusal biçimidir. Çatışma bu katmanların kesişiminde oluştuğu için yalnız dış dünyaya veya yalnız zihne yerleştirilemez.

Teleolojik perspektif de üçlü yapının içine eklenebilir. Epistemolojik ayrıştırma bir yönelimi ayrı merkez hâline getirdiğinde, o merkezin tamamlanma çizgisi zihinsel olarak izlenebilir. Estetik karşıtlık bu çizginin bozulmasını görünür kılar. Böylece ontolojik belirlenim, öznenin amaç çizgisinde “engellenme” veya “kaza” olarak deneyimlenebilir. Aynı olay ontolojik olarak belirlenim, epistemolojik olarak çatışma, teleolojik olarak başarısızlık ve estetik olarak yıkım olabilir.

Bu çoklu betimlemeler birbirlerini geçersiz kılmaz. Bir olayın fiziksel olarak nedensel, psikolojik olarak travmatik, hukuki olarak kaza ve estetik olarak yıkıcı olması mümkündür. Felsefi sorun, bu düzeylerden birinin kavramlarını diğer düzeyin ontolojisine taşımaktır. Çatışmanın nihai yapısını kavramak, betimleme seviyelerini hem ayırmayı hem de aralarındaki geçişleri göstermeyi gerektirir.

Ontolojik birlik, epistemolojik çoğulluk ve estetik karşıtlık bu anlamda birbirini tamamlayan üç çözünürlük sunar. Ontoloji olayın hangi ortak belirlenim alanında bulunduğunu, epistemoloji zihnin bu alanı nasıl bölümlere ayırdığını, estetik ise ayrımların nasıl duyusal biçimde görünür olduğunu gösterir. Çatışma, bu çözünürlüklerin hiçbirine tek başına indirgenemez; çünkü kavramın bütün semantik ağırlığı, aynı olayın bu üç düzeyde farklı biçimler kazanmasından doğar.

En yoğun biçimde söylenirse ontolojik düzey “tek olay”ı, epistemolojik düzey “ayrı neden merkezleri”ni, estetik düzey ise “karşıt hareketler”i üretir. Zihin bu üç yapıyı aynı deneyimde birleştirirken birlik ile çoğulluk arasındaki mesafe çatışma kategorisinin semantik gerilimine dönüşür. Doğa belirlenir, zihin ayrıştırır, görünüş karşıtlaştırır; çatışmanın kavramsal yoğunluğu da tam olarak bu üç işlemin kesişiminde oluşur.

6.2. Tek Nedenselliğin Karşıt Yerel Gerçekleşmeleri

Tek bir makro-nedensel düzenin varlığı, gerçekliğin yalnızca tek yönde hareket ettiği veya bütün yerel süreçlerin uyum içinde çalıştığı anlamına gelmez. Aynı belirlenim alanı, farklı noktalarda farklı yönlere dağılan etkiler üretebilir. Bir sistemin içindeki A süreci belirli sonucu desteklerken B süreci aynı sonucu engelleyebilir; iki kuvvet aynı nesne üzerinde karşıt yönlerde işleyebilir; iki organizma aynı kaynak üzerinde birbirlerinin gerçekleşme kapasitesini sınırlayabilir. Böyle durumlarda karşıtlık gerçektir, fakat karşıtlığın kaynağı iki ayrı nihai nedensellik değil, tek nedensel alanın içsel farklılaşmasıdır.

“Tek nedensellik” ifadesi burada dikkatle kullanılmalıdır. Teklik, olayların yalnızca tek nedene sahip olması anlamına gelmez. Gerçeklik çoğul nedenler, çoklu düzeyler ve karmaşık etkileşimlerle dolu olabilir. Teklik daha temel bir iddiaya işaret eder: birbirini etkileyebilen bütün yerel nedenler aynı nihai belirlenim alanına aittir. Bu nedenle çok sayıda neden mümkündür; fakat bunların birbirleriyle ilişkisini taşıyan gerçeklik düzeni parçalanmış değildir.

Yerel gerçekleşme kavramı, bu çoğulluğu korumaya izin verir. A’nın belirli koşullar altında ürettiği etki, makro nedenselliğin A üzerinden gerçekleşen yerel biçimidir. B’nin ters yöndeki etkisi ise aynı düzenin başka bir yerel gerçekleşmesidir. A ve B farklı olabilir; hatta birbirlerini tamamen ortadan kaldırabilecek kadar karşıt sonuçlar üretebilir. Buna rağmen her ikisi de aynı gerçeklik alanında, aynı etkileşim imkânı ve ortak belirlenim koşulları içinde gerçekleşir.

Karşıtlık bu nedenle tekliğe dışsal değildir. Tek bir sistem kendi içinde farklı yönlere dağılmış dinamikler taşıyabilir. Bir cisim üzerine uygulanan iki zıt kuvvet, aynı mekanik düzenin parçalarıdır. Bir sinir sistemindeki uyarıcı ve baskılayıcı sinyaller aynı organizmik bütünlüğün içsel süreçleridir. Bir toplumdaki rakip çıkar grupları aynı toplumsal alanın farklı konumlarından doğabilir. Karşıtlık, bütünü parçalayan yabancı unsur olmak zorunda değildir; bütünün kendi farklılaşma biçimlerinden biri olabilir.

Yerel vektörlerin karşıt olması, makro düzeyde tek bir sonuç üretmelerini engellemez. İki kuvvet ters yönde işlediğinde cismin fiilî hareketi her ikisinin ortak etkisine bağlı olur. İki aktör birbirini sınırladığında ortaya çıkan toplumsal sonuç, taraflardan hiçbirinin tek başına amaçlamadığı yeni bir denge olabilir. Böylece karşıt yerel gerçekleşmeler, tek bir makro sonuç konfigürasyonunda birleşir.

Bu birleşme, tarafların bireysel etkilerini yok etmez. Sonuç içinde A’nın ve B’nin izleri korunur. Bir cismin son hızı, iki kuvvetin vektörel bileşimini taşır. Bir çatışmanın sonucu, tarafların karşılıklı hamlelerinin tarihini içerir. Makro birlik yerel etkileri silmek yerine onların ilişkisel toplamını ifade eder.

Çatışmanın iki bağımsız nedensellik gibi görünmesi, tam olarak yerel gerçekleşmelerin kendi tamamlanma çizgilerine sahip olmasından kaynaklanır. A tek başına değerlendirildiğinde belirli bir sonuç üretebilir; B de ayrı olarak başka bir sonuç üretebilir. Zihin bu hipotetik devamları izlediğinde, karşılaşma iki ayrı nedensel geleceğin birbirini bozması gibi görünür. Fakat fiilî gerçeklikte A’nın B’siz, B’nin de A’sız devam çizgisi yalnız karşı-olgusal modeldir. Gerçek sonuç, ikisinin aynı alan içindeki karşılıklı belirlenimidir.

Bu ayrım “yerel potansiyel” ile “fiilî belirlenim” arasında kurulabilir. A’nın kendi iç eğilimi belirli bir potansiyel devam üretir; B’nin etkisi bu potansiyelin gerçekleşme koşullarını değiştirir. Aynı şey B için de geçerlidir. Çatışma sırasında kaybolan şey nedensellik değil, yerel potansiyellerden bazılarının fiilî gerçekliğe dönüşme imkânıdır. Makro belirlenim, hangi yerel potansiyellerin hangi biçimde gerçekleşeceğini bütün koşullar altında belirler.

Tek nedenselliğin karşıt yerel gerçekleşmeleri, “engellenme” kavramını da yeniden konumlandırır. A açısından B engeldir; çünkü A’nın kendi potansiyel tamamlanması B tarafından sınırlandırılmıştır. Makro düzeyde ise B, A’ya dışsal bir düzen bozucu değil, A’nın fiilî sonucunu belirleyen koşullardan biridir. Engellenme yerel perspektifte gerçek, makro perspektifte ise belirlenim ilişkilerinin sıradan sonucudur.

Aynı yapı “zafer” ve “yenilgi” kavramlarında da görülebilir. Bir çatışmada A kendi hedefini gerçekleştirirse yerel perspektiften kazanmış sayılabilir. Makro düzeyde ise ortaya çıkan sonuç yalnız A’nın içsel gücünün değil, B’nin direncinin, çevresel koşulların ve bütün etkileşimin ürünüdür. Kazanan taraf bile karşı taraf tarafından biçimlendirilmiştir. Böylece sonuç, görünürde tek bir vektörün üstünlüğü olsa bile karşılıklı belirlenimin izlerini taşır.

Karşıt yerel gerçekleşmelerin tek bir nedensellik içinde bulunması, determinizmi homojenlikten ayırmayı da gerektirir. Deterministik bir düzen, her şeyin aynı yönde gittiği düz bir hat değildir. Tam tersine, son derece karmaşık ve içsel olarak karşıt süreçler barındırabilir. Belirlenmiş olmak, uyumlu olmak değildir. İki süreç birbirinin etkisini azaltabilir ve bu karşılıklı azaltma da tamamen belirlenmiş olabilir.

Çatışmanın “kaotik” görünmesi de bu noktada açıklanabilir. Yerel vektörlerin sayısı arttıkça ve yönleri çeşitlendikçe sonuç gözlemci açısından öngörülmesi zor hâle gelebilir. Ancak karmaşıklık ile ontolojik kaos aynı şey değildir. Çok sayıda karşıt etki tek sistem içinde etkileşebilir. Sonucun hesaplanmasının zor olması, ortak belirlenim alanının bulunmadığını göstermez.

Yerel karşıtlığın makro birliğe gömülü olması, nedenselliğin dağıtılmış karakterini de görünür kılar. Sonuç tek bir merkezden çıkmak zorunda değildir. Nedensel etki sistem boyunca dağılabilir; farklı birimler farklı büyüklüklerde katkı sağlayabilir. Tek nedensellik, merkezi bir emir mekanizması değil, ortak belirlenim alanının bütünlüğüdür.

Bu nedenle makro birlik, metafizik bir “üst fail” varsayımını gerektirmez. A ve B’nin üzerinde onları bilinçli biçimde yöneten üçüncü bir varlık olması gerekmez. Ortak yasalar, başlangıç koşulları ve karşılıklı etkileşim yeterlidir. Bütünlük, yerel süreçlerin ilişkilerinden oluşur. Çatışma da bu ilişkilerin bazı noktalarda karşıt vektörler üretmesidir.

Karşıt yerel gerçekleşmelerin varlığı, bütünün kendi içinde fark üretebildiğini gösterir. Birlik, farkların öncesinde duran homojen bir zemin olarak değil, farklılıkların birbirine bağlandığı ilişkisel yapı olarak düşünülmelidir. Bu nedenle çatışma birliğin istisnası değil, birliğin farklılaşmış biçimde gerçekleşebileceğinin kanıtıdır.

İnsan zihni bu içsel farklılaşmayı ayrı varlık merkezleri üzerinden kavrar. A’nın vektörü A’ya, B’nin vektörü B’ye atanır. Algısal ve kavramsal olarak bu ayrım doğrudur. Fakat aynı ayrımın ontolojik olarak mutlaklaştırılması, tek nedenselliğin kendi içinde farklı yönler üretebilme kapasitesini gözden kaçırır. Çatışmanın iki-bağımsızlık görünümü tam olarak burada oluşur.

Doğru kavrayış, tarafları ne bütünde eritmek ne de bütünden koparmaktır. A’nın yönelimi gerçekten kendine özgüdür; B’nin karşıtlığı da gerçek bir yerel etkidir. Fakat her ikisinin varlığı ve karşılaşması ortak belirlenim alanında gerçekleşir. Böylece yerel kimlik ile makro birlik, ayrı ayrı değil aynı ilişkisel yapı içinde korunur.

Tek nedenselliğin karşıt yerel gerçekleşmeleri fikri, çatışmanın en radikal ontolojik tersine çevrimlerinden birini mümkün kılar. Görünürde nedensellik çatışma sırasında bölünüyormuş gibi görünür; gerçekte ise bölünmüş görünen şey tek nedenselliğin farklı yerel yönlerde gerçekleşmesidir. İki kuvvetin karşı karşıya gelmesi nedenselliğin çoğalması değil, aynı belirlenim alanının içsel vektörel ayrışmasıdır.

Bu ayrışma estetik olarak son derece güçlü olabilir. Karşıt yönler, ayrı bedenler ve birbirini bozan hareketler gerçek çoğulluk izlenimi üretir. Ancak nedensel açıdan karşıtlığın kendisi de birliğin içindedir. A’nın B’yi engellemesi, B’nin A’ya direnmesi ve ortaya çıkan sonuç aynı olay zincirinin farklı momentleridir.

Tek makro-nedensellik, kendi içinde birbirinden farklı ve hatta karşıt yerel vektörler üretebilir; bu vektörler birbirlerinin tamamlanma ihtimallerini sınırlayabilir ve yine de aynı belirlenim alanına ait kalabilir. Çatışma bu nedenle nedenselliğin parçalanması değil, nedenselliğin yerel olarak karşıt yönlerde gerçekleşebilme kapasitesidir. Birlik derinde korunur, karşıtlık yüzeyde ve yerel düzeyde gerçektir; ikisi aynı olayın farklı organizasyon seviyeleridir.                                                                       

6.3. Çatışmanın Epistemolojik-Estetik Yarılmada Kuruluşu

Çatışmanın en radikal biçimi, dış dünyadaki iki ayrı varlığın birbirine karşı gelmesinden çok, gerçekliğin ontolojik olarak birlik içinde belirlenmesi ile aynı gerçekliğin zihinde ve duyusal görünüşte çoğul merkezler hâlinde temsil edilmesi arasındaki yarılmada kurulur. Ontolojik düzeyde A ile B aynı belirlenim alanının karşılıklı olarak birbirini etkileyen momentleridir; epistemolojik düzeyde ise zihin onları ayrı neden merkezleri, ayrı amaç çizgileri ve ayrı devam vektörleri hâlinde çözümler. Estetik düzey bu ayrımı daha da keskinleştirir: iki ayrı beden, iki ayrı yön, iki ayrı ritim ve iki ayrı tamamlanma ihtimali görünür olur. Böylece aynı olay bir düzeyde tek süreç, başka bir düzeyde çoğul hareket, üçüncü bir düzeyde ise karşıtlık biçimi kazanır. Çatışma kategorisinin asıl yoğunluğu, bu temsil düzeylerinin birbirine tam olarak örtüşmemesinden doğar.

Epistemolojik yarılma, zihnin gerçekliği kavrayabilmek için onu yerel neden merkezlerine ayırmasıyla başlar. İnsan zihni makro-nedensel bütünü doğrudan ve eksiksiz biçimde temsil etmez; bunun yerine belirli etkileri belirli nesnelere veya faillere bağlar. A’nın hareketi A’ya, B’nin direnci B’ye atanır. Bu ayrıştırma zorunlu bir bilişsel ekonomidir. Hangi tarafın ne yaptığını, hangi etkinin hangi sonucu doğurduğunu veya hangi yönelimin hangi koşullarda engellendiğini anlayabilmek için yerel merkezler gerekir. Ancak zihnin analitik olarak kurduğu bu merkezler, ontolojik olarak mutlaklaştırıldığında çatışma iki bağımsız nedenselliğin karşılaşması gibi görünmeye başlar.

Estetik yarılma bu epistemolojik ayrımı duyusal biçimde yoğunlaştırır. Bir çarpışmada iki cismin ayrı sınırları, ters yönleri ve birbirlerine uyguladıkları kuvvetler görünürdür. Bir tartışmada iki bedenin yüz yüze gelişi, seslerin karşılıklı yükselmesi, jestlerin sertleşmesi ve mekânsal gerilim çatışmanın biçimini duyusal olarak kurar. Duyusal yüzey, makro nedensel birlikten çok yerel karşıtlığı gösterir. Bu nedenle estetik görünüş, zihnin ayrıştırıcı işleviyle aynı yönde çalışır: her ikisi de çokluğu, sınırı ve karşıt vektörü öne çıkarır.

Ontolojik birlik ise daha az görünür ama daha temel bir koşul olarak işlev görür. A ile B’nin karşı karşıya gelebilmesi, birbirlerinin durumlarını değiştirebilmesi ve ortak bir sonuç üretmesi için aynı gerçeklik alanına ait olmaları gerekir. Çatışmanın mümkün olması bile tarafların mutlak bağımsızlığını geçersiz kılar. Böylece duyusal olarak en güçlü ayrılık anı, ontolojik olarak en yoğun karşılıklı belirlenim anı olabilir. Fenomenal düzey iki merkez arasındaki mesafeyi büyütürken nedensel düzey onları aynı olay içinde daha sıkı biçimde birbirine bağlar.

Yarılmanın kritik noktası, insan zihninin bu iki görünüşü aynı anda taşımasıdır. Bir yandan olayların nedenlerle birbirine bağlandığını, karşılaşmanın açıklanabilir olduğunu ve sonuçların ortak koşullardan doğduğunu kavrar. Diğer yandan karşısında birbirini bozan ayrı hareket merkezleri görür. Birlik ve çoğulluk aynı anda doğrudur, fakat farklı çözünürlüklerde. Çatışma hissi, bu iki doğruluğun tek bir düzlemde kolayca üst üste gelememesinden doğar.

Epistemolojik-estetik yarılmanın “gerilim” üretmesinin nedeni de burada bulunur. Zihin gerçekliği bağlantılı ve açıklanabilir süreçler olarak örgütler; duyusal yüzey ise çoğu zaman kopuş, kırılma ve karşıtlık gösterir. Bir nesne düzenli biçimde ilerlerken başka bir nesneyle temas eder ve yönü değişir. Nedensel açıdan olay süreklidir; estetik açıdan hareket kırılmıştır. Zihin aynı anda “nedenler işliyor” ile “bir çizgi bozuldu” deneyimlerini taşır. Çatışma semantiği, bu çift yapıyı tek kelime içinde sıkıştırır.

Buradaki estetik kırılma, yalnızca görsel bir olay değildir. Ritmin kesilmesi, sesin yükselmesi, hızın aniden değişmesi, bedensel gerilim veya mekânsal sınırların zorlanması da aynı yapıya katılır. Çatışma duyusal olarak, devamın bozulması biçiminde hissedilir. Bir önceki anda geçerli olan örüntü, bir sonraki anda başka bir biçime dönüşür. İnsan zihni bu değişimi yalnızca yeni bir durum olarak değil, önceki düzenin karşıt bir etki tarafından bozulması olarak kavrar.

Bu “bozulma” fikri ise epistemolojik katkıyı içerir. A’nın çizgisinin bozulduğunu söylemek, A’nın önceki devamını referans olarak almak demektir. B’nin müdahalesi bu referansa göre negatif etki kazanır. Makro düzeyde ise A’nın ve B’nin birlikte ürettiği sonuç yeni fiilî belirlenimdir. Böylece aynı olay yerel perspektifte engellenme, makro perspektifte ortak belirlenim, estetik düzeyde yıkım ve semantik düzeyde çatışma olarak görünür.

Epistemolojik-estetik yarılmanın en önemli sonucu, çatışmanın doğrudan nesnede bulunuyormuş gibi görünmesidir. Zihin önce tarafları ayrı merkezler hâlinde temsil eder; estetik yüzey bu ayrılığı duyusal olarak güçlendirir; ardından ortaya çıkan semantik kategori dış olaya uygulanır. Böylece çatışma, temsil düzeyleri arasındaki gerilimin adı olmaktan çıkıp sanki nesnelerin kendisinde hazır bulunan özellikmiş gibi deneyimlenir.

Oysa ontolojik analiz, görünüşün ardındaki ortak belirlenimi geri çağırır. A’nın B’yi engellemesi, A’nın ve B’nin aynı olayın parçaları olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, engellemenin kendisi bu ortaklığın kanıtıdır. Çatışma bu nedenle ontolojik olarak ikiye bölünmüş gerçeklikten değil, tek gerçekliğin yerel ayrışmasının zihinsel ve duyusal olarak iki-merkezli biçimde temsil edilmesinden doğar.

Yarılmanın fiziksel örneklerde görünmesi kolaydır. İki araç çarpıştığında görsel olarak iki ayrı nesne ve iki ayrı hareket vardır. Fiziksel analiz ise hızları, momentumları, kütleleri ve temas koşullarını tek sistem içinde hesaplar. Aynı olay estetik olarak iki taraflı, fiziksel olarak sistemiktir. Çatışma hissi, bu iki betimlemenin farklı yapısal önceliklerinden beslenir.

Toplumsal örneklerde yapı daha karmaşık ama aynı ölçüde güçlüdür. İki grup birbirine karşıt taleplerle hareket ettiğinde, kamusal görünüş çoğu zaman iki ayrı irade merkezini öne çıkarır. Oysa her iki grup aynı ekonomik, tarihsel veya kurumsal düzen tarafından şekillenmiş olabilir. Estetik ve politik sahne iki kutup üretirken, makro nedenler onları aynı sistem içinde birbirine bağlar. Çatışma böylece sistemin dışından gelen yabancı kuvvetlerin savaşı değil, sistemin kendi içinde ürettiği karşıt konumların görünürleşmesi olabilir.

Psikolojik düzeyde de epistemolojik-estetik yarılma benzer bir yapı taşır. Aynı özne içinde iki farklı amaç veya eğilim karşı karşıya geldiğinde, kişi bunları neredeyse iki ayrı içsel merkez gibi deneyimleyebilir. Bir yanı ister, başka bir yanı engeller. Ontolojik olarak tek özne vardır; fenomenal ve semantik düzeyde ise iki karşıt yönelim ortaya çıkar. İçsel çatışma, birlik içinde çoğulluk fikrinin en doğrudan örneklerinden biridir.

Yarılmanın kavramsal önemi, çatışmayı ne dış dünyaya ne zihne tek taraflı biçimde yerleştirmeyi imkânsızlaştırmasında yatar. Dışarıdaki antagonizma olmadan çatışma kategorisinin maddi zemini eksik kalır; zihinsel ayrıştırma ve estetik görünüş olmadan da antagonizma “çatışma” semantiğini aynı biçimde üretmez. Kavram, dışsal ilişki ile zihinsel örgütlenmenin kesişiminde doğar.

Bu nedenle çatışmanın epistemolojik-estetik kuruluşu, relativizm anlamına gelmez. Her şey yalnız bakış açısına bağlı değildir. Fiziksel engelleme gerçek olabilir. Ancak bu gerçekliğin “iki ayrı nedensellik savaşıyor” biçiminde okunması belirli bir temsil yapısına bağlıdır. Dışsal veri gerçek, ontolojik yorum katmanlıdır.

Yarılmanın çözülmesi de çatışmayı ortadan kaldırmaz. Makro birlik bilinse bile yerel antagonizma görünmeye devam eder. Bir fizikçi çarpışmanın tek sistem içindeki momentum transferi olduğunu bilse de iki aracın çarpıştığını görür. Bilgi estetik çoğulluğu silmez. Bu nedenle çatışma kavramının semantik kalıcılığı yalnız bilgisizlikten değil, deneyimin çok katmanlı kuruluşundan kaynaklanır.

Epistemolojik-estetik yarılma, çatışmanın neden insan deneyiminde bu kadar güçlü bir kategori olduğunu da açıklar. Kavram, aynı anda hem duyusal olarak belirgin hem nedensel olarak açıklanabilir hem de teleolojik olarak anlam yüklüdür. Bir hareketin bozulması görülebilir, nedeni anlaşılabilir ve sonuç bir amaç açısından değerlendirilebilir. Bu katmanlar bir araya geldiğinde çatışma yalnız fiziksel ilişki olmaktan çıkar, güçlü bir anlam yapısına dönüşür.

En yoğun biçimde ifade edildiğinde çatışma, ontolojik birliğin fenomenal çokluk altında görünmesi ile zihnin bu çokluğu ayrı nedensel merkezler hâlinde işlemesi arasındaki yarılmada kurulur. Dışarıda tek belirlenim alanı vardır; algıda çoğul hareket merkezi, kavramda ise karşıt taraflar vardır. Çatışma, bu düzeyler arasındaki mesafenin semantik adıdır.

6.4. Nedenselliğin Bölünmesi Değil Görünüşün Çoğullaşması

Çatışmanın iki ayrı nedensellik arasındaki savaş olarak görünmesi, nedenselliğin gerçekten bölündüğünü değil, tek belirlenim alanının görünüş düzeyinde çok sayıda yerel merkeze ayrıldığını gösterir. A ile B’nin farklı yönlerde hareket etmesi, farklı sonuçlara yönelmesi veya birbirlerinin tamamlanma koşullarını sınırlaması nedensel çoğulluğu değil, görünüşün çoğulluğunu üretir. Nedensellik ortak zeminde sürekliliğini korurken, algı ve kavramsallaştırma bu zemini farklı hareket çizgilerine böler.

Görünüşün çoğullaşması nesnelerin gerçekten ayrı olmasına dayanabilir. A ile B fiziksel olarak farklı varlıklardır; bu fark hayalî değildir. Ancak fiziksel ayrılık ile nedensel kopukluk aynı şey değildir. İki ayrı nesne aynı sistem içinde birbirini etkileyebilir. Dolayısıyla çoğulluk gerçeklikte bulunur, fakat çoğulluğun türü dikkatle belirlenmelidir. Ayrı varlıklar olabilir; ayrı nihai nedensellikler olmak zorunda değildir.

Nedenselliğin bölündüğünü söylemek için daha güçlü bir koşul gerekir. A’nın nedensel düzeni B’den tamamen bağımsız olmalı, B’nin düzeni de A’dan hiçbir biçimde etkilenmemelidir. Fakat böyle bir durumda çatışma mümkün değildir. Karşılıklı etki başladığı anda iki zincir aynı belirlenim alanına girer. Böylece çatışma, nedenselliğin bölünmesini kanıtlamak yerine bölünmenin imkânsızlığını gösterir.

Görünüş ise bu mantıksal bağı çoğu zaman doğrudan göstermez. İnsan algısı nesnelerin sınırlarını, yönlerini ve hareket kaynaklarını öne çıkarır. A ayrı, B ayrı görünür; her birinin hareketi kendi bedenine veya fail merkezine bağlı gibi hissedilir. Bu nedenle olayın fenomenal yapısı doğal olarak çoğuldur. Nedensel birlik soyut analizle görünür hâle gelirken, estetik çoğulluk doğrudan duyulara verilir.

Çatışmanın güçlü sezgisel etkisi, bu algısal öncelikten kaynaklanır. İnsan önce iki ayrı şey görür, sonra onların ilişkisini düşünür. Makro birlik ters yönde bir analiz gerektirir: ayrı görünen şeylerin nasıl aynı belirlenim alanında karşılıklı olarak birbirini ürettiğini kavramak. Böylece gündelik deneyim çoğulluğu önceler, felsefi çözümleme ise birliği geri kurar.

Görünüşün çoğullaşması yalnızca nesnelere değil, nedenlere de uygulanır. A’nın etkisi A’ya, B’nin etkisi B’ye atanır. Bu neden atfı işlevseldir; olayın parçalarını analiz etmeyi mümkün kılar. Ancak nedenlerin yerel olarak ayrılması, nedenselliğin ontolojik olarak bölündüğünü göstermez. Tek sistem içinde çok sayıda neden bulunabilir. Çok nedenlilik ile çok nedensellik aynı şey değildir.

Bu ayrımı korumak, çatışma teorisinin en temel kavramsal yüklerinden biridir. Çok nedenlilik, aynı olayın birden fazla etkene bağlı olmasıdır. Çok nedensellik ise birbirinden bağımsız belirlenim düzenlerinin varlığı anlamına gelir. Birincisi son derece olağan ve gereklidir; ikincisi etkileşim fikriyle doğrudan gerilim taşır. Çatışmanın yüzeysel görünümü, bu iki çoğulluk türünü kolayca birbirine karıştırabilir.

Görünüşün çoğullaşması zamansal düzeyde de ortaya çıkar. A’nın geçmişten gelen bir çizgisi, B’nin başka bir çizgisi vardır. İki çizgi kesiştiğinde sanki iki ayrı tarih birbirine girer. Oysa geçmişleri yeterince geriye doğru izlendiğinde ortak koşullar, ortak mekânlar ve ortak sistemler ortaya çıkabilir. Karşılaşma anı iki tarihin mutlak başlangıç noktası değil, daha geniş süreçlerin düğümüdür.

Benzer biçimde geleceğe doğru bakıldığında da tek bir fiilî süreç oluşur. A ve B’nin ayrı potansiyel gelecekleri olabilir; fakat karşılaşmadan sonra yalnız ortak etkileşimin ürettiği sonuç gerçekleşir. Fenomenal çoğulluk olası gelecekleri çoğaltır, ontolojik belirlenim ise fiilî gerçekleşmeyi tekleştirir.

Bu “tekleşme” yine basitlik anlamına gelmez. Gerçekleşen sonuç son derece karmaşık olabilir. Tarafların farklı etkileri, çevresel koşullar ve geri beslemeler aynı anda işleyebilir. Ancak fiilî gerçeklik, bütün bu etkilerin ortak kesişimidir. Çatışma sırasında nedensellik parçalanmaz; aksine farklı yerel nedenler aynı sonuç örgüsünde daha yoğun biçimde birleşir.

Görünüşün çoğullaşması, teleolojik perspektifle birleştiğinde daha da güçlü olur. Her tarafın ayrı hedefi varsa, zihin iki ayrı tamamlanma çizgisi kurar. Bu çizgiler birbirini dışladığında çatışma sanki iki ayrı nedensel dünyanın gelecek üzerinde hak iddia etmesi gibi görünür. Oysa hedefler yerel perspektiflerdir; makro belirlenim onların tamamını aynı gerçeklik içinde işler.

A’nın hedefi gerçekleşmeyebilir, B’nin hedefi de kısmen başarısız olabilir. Ortaya çıkan sonuç iki tarafın da başlangıç planından farklı olabilir. Bu durumda çatışma, nedenselliğin ikiye bölünmesinden çok, yerel teleolojilerin tek fiilî gerçeklik tarafından sınırlandırılmasıdır. Görünüşte iki gelecek, ontolojik olarak tek gerçekleşme vardır.

Estetik çoğulluk da aynı yapıyı destekler. Karşıt yönler, farklı bedenler ve ayrı ritimler duyusal olarak çokluğu öne çıkarır. Özellikle çarpışma ve yıkım anında her vektör kendi kimliğini güçlü biçimde gösterir. Buna rağmen bütün hareketler aynı olayın fiziksel koşulları altında gerçekleşir. Estetik ayrılık, nedensel birliğin üstünde yükselen görünür katmandır.

Görünüşün çoğullaşması insan zihninin hatası değildir; dünya gerçekten farklı nesneler ve farklı etkiler içerir. Hata, görünüşteki ayrımları nihai metafizik sınırlar olarak almaktır. Çatışma analizinin görevi çoğulluğu silmek değil, onu doğru ontolojik düzeye yerleştirmektir. Farklılık korunur, kopukluk reddedilir.

Bu yaklaşım çatışmayı sistem içi farklılaşma olarak düşünmeye izin verir. Tek bir sistem içinde farklı yerel vektörler, farklı aktörler ve farklı amaçlar bulunabilir. Çatışma, bu farklılıkların birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırladığı özel bir konfigürasyondur. Nedensellik ortak kalır; görünüş ise taraflara ayrılır.

Görünüşün çoğullaşması kavramı, “tek gerçeklik” fikrinin monolitik yorumunu da engeller. Tek gerçeklik, tek biçim veya tek yön demek değildir. Birlik kendi içinde fark üretebilir. Çokluk, birliğin karşıtı olmak zorunda değildir; birliğin içsel organizasyon biçimi olabilir. Çatışma tam da bu nedenle birlik içinde gerçek çoğulluk olarak kavranabilir.

Nedenselliğin bölünmesi fikri, çarpışma anını sanki doğa düzeninin ikiye ayrıldığı nokta gibi düşünmeye eğilimlidir. Oysa fiziksel veya toplumsal analiz tam tersini gösterir: çarpışma anında karşılıklı belirlenim en yoğun hâle gelir. Tarafların durumları artık birbirlerinden bağımsız açıklanamaz. Böylece görünürdeki ayrılık ile nedensel bağımlılık ters yönde hareket eder.

Bu terslik çatışmanın özgün ontolojik paradoksudur. Taraflar estetik ve fenomenal açıdan en ayrı göründükleri anda, nedensel olarak birbirlerine en fazla bağlanabilirler. Birbirlerini ne kadar güçlü biçimde değiştiriyorlarsa o kadar aynı olayın parçaları hâline gelirler. Çatışma, görünüşte bölünme, nedensellikte birleşmedir.

Makro-nedensel bakış bu paradoksu çözer. A’nın ve B’nin ayrı etkilerini korur, fakat onların ilişkisini tek sistem içinde düşünür. Böylece “iki şey çatışıyor” cümlesi yerel düzeyde doğruluğunu korurken “iki bağımsız nedensellik savaşıyor” sonucu reddedilebilir. Dilsel çatışma kategorisi tutulur, metafizik çoğulluk geri çekilir.

Görünüşün çoğullaşması aynı zamanda neden çatışmanın tamamen ortadan kaldırılamayacağını da açıklar. İnsan algısı nesneleri ayırmaya, hareketleri merkezlere dağıtmaya ve amaçları farklı faillere bağlamaya devam edecektir. Bu bilişsel yapı son derece işlevseldir. Felsefi farkındalık, görünüşü yok etmez; yalnız görünüşün ontolojik kapsamını sınırlar.

Bu nedenle çatışmanın daha doğru formülü “iki nedenselliğin karşılaşması” değil, “tek nedensel alanın yerel olarak karşıt vektörlere ayrışması”dır. A ve B gerçekten farklı yönlerde olabilir, fakat yönlerin farklılığı belirlenim alanını bölmez. Çatışma, nedensel çokluğun değil, görünüşün ve yerel yönelimin çoğullaşmasıdır.

En yoğun hâliyle nedensellik tek, nedenler çoğul; belirlenim ortak, yönelimler farklı; ontolojik alan birleşik, fenomenal görünüş parçalıdır. Çatışma, bu düzeylerin birbirine karıştırılmasıyla iki ayrı düzenin savaşı gibi görünür. Ayrım doğru yapıldığında ise çatışmanın ontolojik özü daha yalın biçimde ortaya çıkar: nedensellik bölünmez, yalnızca kendi içindeki yerel gerçekleşmeler çoklaşır.                       

6.5. Makro-Nedensellikten Semantik Nesneleşmeye Regresif Döngü

Çatışmanın nihai teorik yapısı, tek yönlü bir nedensellik zinciriyle değil, ontolojik belirlenimden başlayıp zihinsel ayrıştırmaya, oradan semantik üretime ve yeniden nesneleştirmeye dönen regresif bir dolaşım üzerinden anlaşılır. Başlangıçta dış dünyada tek bir makro-nedensel alan vardır; bu alan içinde farklı yerel vektörler, ayrı hareket merkezleri ve birbirinin sonuçlarını sınırlayan yönelimler bulunabilir. Zihin bu çoğulluğu kavrayabilmek için yerel nedenleri ayrıştırır, fenomenal yüzeydeki karşıtlığı ayrı merkezler biçiminde temsil eder ve ardından bu karşılıklı engelleme örüntüsünü “çatışma” kategorisi altında yoğunlaştırır. Semantik üretim tamamlandıktan sonra kategori yeniden dış dünyaya uygulanır; en sonunda zihin kendi kavramsal katkısını nesneden geri alıyormuş gibi deneyimler. Döngünün regresif niteliği, tam olarak bu son tersinmede ortaya çıkar: zihinde üretilen anlam, kaynağı dış dünyadaymış gibi yeniden içselleştirilir.

Makro-nedensellik döngünün ontolojik başlangıç noktasıdır. A’nın hareketi, B’nin direnci, tarafların önceki koşulları ve karşılaşmanın kendisi aynı belirlenim alanının parçalarıdır. Çatışma henüz semantik bir kategori olarak kurulmadan önce bile gerçek bir karşılıklı etki bulunabilir. A, B’nin hareketini değiştirir; B, A’nın tamamlanma çizgisini sınırlar. Bu ilişkisel antagonizma zihinsel üretimden bağımsız maddi zemini oluşturur. Ancak ontolojik düzeyde olan şey, iki mutlak bağımsız nedenselliğin savaşı değil, tek makro-nedenselliğin içinde karşıt yönlerde çalışan yerel süreçlerin birbirlerini belirlemesidir.

İkinci aşamada insan zihninin analitik yapısı devreye girer. Makro bütün doğrudan bütün kapsamıyla deneyimlenemediği için olay yerel merkezlere ayrıştırılır. A ayrı bir nesne, fail veya kuvvet olarak temsil edilir; B başka bir merkez hâline gelir. Her birine ayrı bir hareket çizgisi, ayrı bir neden kaynağı ve ayrı bir olası gelecek atanır. Zihinsel ekonomi açısından bu ayrıştırma zorunludur; çünkü karşılıklı etkilerin hangi kaynaklardan çıktığını ancak böyle takip etmek mümkündür. Fakat aynı işlem, ontolojik birlik üzerinde epistemik bir çoğulluk üretir.

Fenomenal görünüş bu ayrıştırmayı daha da güçlendirir. A ile B gerçekten ayrı bedenler veya süreçler olarak görünür, hareketleri farklı yönlere uzanır, çarpışma anında her birinin çizgisi diğerinin etkisiyle değişir. Böylece zihinsel ayrım yalnız soyut kavramsallaştırmadan değil, duyusal karşıtlığın kendisinden destek alır. Birlik, daha geniş nedensel analizde; çoğulluk ise görünür yüzeyde baskın hâle gelir. Döngünün semantik aşaması bu asimetri üzerinden beslenir.

Zihin karşılıklı kısıtlama örüntüsünü tekrar tekrar algıladığında farklı olaylar arasında ortak bir ilişkisel form soyutlar. Çarpışma, mücadele, direnç, engelleme veya rekabet gibi farklı içerikler, aynı yapısal çekirdek altında birleştirilebilir: bir yönelimin gerçekleşmesi başka bir yönelimin gerçekleşme kapasitesini azaltır. “Çatışma” kavramı, bu soyutlamanın semantik sonucudur. Gerçekliğin bütün ayrıntıları kavramın içine alınmaz; karşılıklı olumsuzlama ilişkisi seçilerek yoğunlaştırılır.

Semantik kategori oluştuktan sonra hareketin yönü tersine döner. Başlangıçta dışsal antagonizma zihinsel kavramı tetiklemiştir; şimdi kavram dış dünyadaki yeni olayları yorumlamaya başlar. Zihin artık yalnız iki hareket görmez; “çatışan iki taraf” görür. Kategori olayın üzerine yerleşir ve fenomenal ayrımı kavramsal olarak sabitler. Böylece semantik üretim pasif bir sonuç olmaktan çıkar, sonraki deneyimin etkin biçimlendiricisi hâline gelir.

Projeksiyon aşamasında çatışma, zihnin ilişkisel çözümleme aracı olmaktan giderek nesnenin kendisine ait özellik görünümü kazanır. “A’nın B üzerindeki etkisi B’nin devam çizgisini sınırlıyor” gibi çözümleyici bir önerme, “A ile B çatışıyor” biçiminde sıkıştırılır. Bu dilsel ve zihinsel ekonomi son derece işlevseldir; ancak karmaşık ilişkisel yapıyı iki-merkezli bir ontolojik görüntüye dönüştürür. Taraflar artık yalnızca belirli koşullarda karşılıklı kısıtlama üreten unsurlar değil, “çatışan varlıklar” gibi görünmeye başlar.

Regresif döngünün asıl özgün noktası, projeksiyon sonrasında kategorinin kökeninin silinmesidir. Zihin çatışma kavramını kendisinin üretmiş olduğunu bilinçli biçimde taşımaz. Kavram nesneye yerleştikten sonra yeni algı nesneyi zaten çatışmalı olarak sunar. Böylece kişi kendi kavramsal katkısını dışarıdan gelen veri gibi geri alır. Semantik üretim epistemolojik izlerini kaybeder ve ontolojik özellik görünümü kazanır.

Bu tersine dönüş, algının genel şeffaflığıyla ilişkilidir. İnsan çoğu zaman nesneleri nasıl kategorize ettiğini değil, kategorize edilmiş nesneleri deneyimler. “Masa”, “engel”, “tehdit” veya “rakip” gibi kavramlar algının içine o kadar derinden yerleşebilir ki kategorinin zihinsel katkısı görünmez hâle gelir. Çatışma da aynı mekanizma içinde işler: zihin karşılıklı engellemeyi belirli bir kategori altında düzenler, fakat son deneyimde yalnız “orada bir çatışma” görür.

Döngünün kendini pekiştiren niteliği özellikle önemlidir. Bir olay çatışma kategorisi altında nesneleştirildiğinde, sonraki dikkat karşıtlık belirtilerine daha duyarlı hâle gelebilir. Tarafların ortak koşulları veya aynı sistem içindeki bağları geri plana çekilirken direnç, engelleme, saldırı ve ters yönlülük daha fazla görünür olur. Kategori belirli verileri seçer; seçilen veriler de kategorinin doğruluğunu güçlendirir. Böylece zihinsel üretim kendi dışsal kanıtlarını yaratmaya başlar.

Bu kendini doğrulama mekanizması, yanlış bir dünyanın bütünüyle icat edildiği anlamına gelmez. Karşıtlık gerçek olduğu için zihin seçtiği verilerde maddi karşılık bulur. Yanılgı daha inceliklidir: gerçek yerel antagonizma, onun bütün ontolojik statüsünü tüketen bir açıklama gibi görünmeye başlar. Zihin gerçekliği uydurmaz; gerçekliğin belirli bir kesitini mutlaklaştırır.

Döngünün makro-nedensel başlangıcı ile semantik sonu arasındaki mesafe bu nedenle kritik önemdedir. Başlangıçta A ve B aynı sistem içindeki karşıt yerel vektörlerdir. Son aşamada ise A ve B sanki bağımsız nedensellikler olarak çatışıyor gibi deneyimlenebilir. İlk yapı ilişkisel ve bütünseldir; son yapı yerel ve iki-merkezlidir. Regresif dolaşım, ontolojik birlikten epistemik çoğulluğa ve oradan nesneleştirilmiş bağımsızlığa doğru ilerler.

Burada “regresif” sözcüğü yalnız zihinsel bir geriye dönüşü değil, açıklama yönünün tersine çevrilmesini de anlatır. Asıl süreçte makro-nedensel belirlenim yerel fenomenleri üretir, fenomenler zihinsel kategoriye malzeme olur. Nesneleşme tamamlandığında ise zihin sanki çatışma kategorisi doğrudan nesneden çıkıyormuş gibi düşünür. Böylece gerçek nedensel ve epistemik üretim sırası ters yönde okunur.

Teleolojik perspektif regresif döngüyü daha da yoğunlaştırabilir. A’nın belirli amacı varsa, B’nin müdahalesi yalnız fiziksel karşıtlık değil, “engel” olarak sınıflandırılır. Engel kategorisi çatışmayı güçlendirir; çatışma nesneleştiğinde B, A açısından doğal olarak karşıt bir varlık gibi algılanabilir. Amaç çizgisinin öznel kaynağı unutulduğunda, karşıtlığın teleolojik unsuru da nesnenin içine taşınır.

Toplumsal çatışmalarda bu döngü çok daha kalıcı sonuçlar üretebilir. İki grubun belirli koşullardaki çıkar karşıtlığı önce çatışma olarak kavramsallaştırılır, sonra grupların kimliklerine yerleşir. “Bu iki grup çatışıyor” ifadesi zamanla “bu iki grup birbirine karşıttır” hükmüne dönüşebilir. Ardından tarih ve hafıza da bu kategori üzerinden yeniden seçilir. Geçmişteki karşıtlık örnekleri öne çıkar, işbirliği anları geri plana çekilir. Böylece semantik nesneleşme tarihsel gerçekliği geriye doğru yeniden düzenler.

Regresif döngü yalnız bireysel algı değil, kolektif anlam üretimi açısından da çalışabilir. Dil, medya, kurumlar ve ortak hafıza çatışma kategorisini tekrar ettikçe, kavram toplumsal olarak dışsallaşır. Yeni bireyler artık kategoriyi kendileri üretmeden hazır biçimde devralır. Böylece zihinsel üretim kültürel nesne hâline gelir ve sonra tekrar bireysel zihne dışsal gerçeklik gibi geri döner. Döngü bireysel-epistemik olmaktan çıkar, sosyal-semantik bir dolaşım kazanır.

Makro-nedensellik açısından ise tarafları bir arada üreten koşullar varlığını sürdürür. Aynı tarihsel yapı, ekonomik düzen veya fiziksel sistem hem A’yı hem B’yi üretmiş olabilir. Ancak nesneleşmiş çatışma kategorisi tarafların ortak kökenini görünmezleştirebilir. Yerel antagonizma göz önüne, ortak belirlenim arka plana yerleşir. Böylece semantik dolaşım, ontolojik çözünürlüğü sistematik olarak daraltabilir.

Döngünün çözülmesi, kategorinin yanlış olduğunu söylemekle mümkün olmaz. “Çatışma yoktur” demek, dışsal antagonizmayı inkâr edeceği için teoriyi zayıflatır. Daha doğru çözüm, kategorinin hangi aşamalarda ne tür dönüşümler geçirdiğini görünür kılmaktır. Gerçek karşılıklı kısıtlama ile zihinsel ayrıştırma, semantik soyutlama, projeksiyon ve regresif geri-alımlama birbirinden ayrıldığında, çatışmanın hem gerçek hem inşa edilmiş yönleri aynı anda anlaşılabilir.

Bu yapı çatışmanın neden doğrudan gerçeklikten alınmış en temel kavramlardan biri gibi hissedildiğini de açıklar. Kategorinin maddi zemini gerçek, fenomenal görünüşü güçlü, zihinsel soyutlaması işlevsel ve dilsel yerleşimi kalıcıdır. Bütün bu katmanlar üst üste geldiğinde kavramın aracılı niteliği neredeyse görünmez hâle gelir. Zihin kendi semantik faaliyetinin sonucunu doğanın yalın tanıklığı olarak deneyimler.

Makro-nedensellikten semantik nesneleşmeye uzanan regresif döngü en yoğun biçimde şöyle kurulabilir: tek belirlenim alanı karşıt yerel vektörler üretir; algı bu vektörleri ayrı merkezler hâlinde çoğullaştırır; pre-refleksif birlik beklentisi ile fenomenal karşıtlık arasındaki gerilim çatışma kategorisini doğurur; kategori nesneye projekte edilir; nesne kategorinin filtresi altında yeniden algılanır; zihin son olarak kendi semantik üretimini nesnenin ontolojik niteliğiymiş gibi geri alır. Döngünün sonunda çatışma, ontolojik birliğin yerel antagonizma üzerinden zihinde çoğullaştırılıp tekrar doğaya yerleştirilmiş biçimi hâline gelir.

6.6. Doğa Belirlenir, Çatışma Zihinde Nesneleşir

Çatışma teorisinin nihai formülü, doğadaki gerçek karşıtlığı inkâr etmeden çatışma kavramının semantik fazlasını zihinsel nesneleştirmeye bağlamak zorundadır. “Doğa belirlenir” önermesi, doğada yalnız uyum, denge veya tek yönlü süreçler bulunduğu anlamına gelmez. Tam tersine doğa, birbirini engelleyen kuvvetler, karşıt hareketler, parçalanmalar ve yıkımlar üretebilir. Ancak bütün bu süreçler yeterli belirlenim koşulları içinde gerçekleştiği sürece, doğanın kendisi açısından iki bağımsız nedensel düzenin metafizik savaşı ortaya çıkmaz. Karşıtlık vardır; belirlenimin bölünmesi yoktur.

“Doğa çatışmaz” ifadesi de bu nedenle dikkatle anlaşılmalıdır. Gündelik veya bilimsel düzeyde doğal süreçlerin çatışmasından söz etmek elbette mümkündür. İki kuvvet birbirine karşı işleyebilir, organizmalar kaynaklar için rekabet edebilir, fiziksel yapılar çarpışabilir. Burada reddedilen, çatışmanın iki ayrı ontolojik nedenselliğin birbirine dışarıdan müdahalesi olduğu fikridir. Doğa açısından gerçekleşen şey, aynı belirlenim alanının farklı yerel vektörler üzerinden karşılıklı etkiler üretmesidir.

Doğanın belirlenmesi, olayların teleolojik olarak doğru bir sonuca ilerlediği anlamına da gelmez. Belirlenim ile amaç birbirinden ayrıdır. Bir sistem çökebilir, bir organizma ölebilir, bir araç parçalanabilir veya bir yönelim tamamen başarısız olabilir. Bu sonuçların hiçbirinin “daha iyi”, “daha doğal” veya “hedeflenen” olması gerekmez. Doğa yalnızca fiilî koşullar altında ne gerçekleşiyorsa onu üretir. Başarı ve başarısızlık yerel amaç çizgilerine aittir.

Tam da bu nedenle insan zihni çatışmayı doğadan farklı biçimde deneyimler. İnsan yalnız fiilî sonucu görmez; aynı zamanda alternatif sonuçları, amaçları ve devam ihtimallerini taşır. A’nın ne yapmak istediğini, B’nin hangi çizgide ilerlediğini ve her ikisinin müdahale olmadan nereye ulaşabileceğini düşünür. Çarpışma gerçekleştiğinde zihin yalnız yeni sonucu kaydetmez; aynı zamanda gerçekleşmeyen olası çizgilerin kesildiğini fark eder. Çatışma semantiğinin teleolojik yoğunluğu buradan gelir.

Epistemolojik açıdan zihin gerçekliği ayrıştırmadan işleyemez. A ile B farklı nesneler veya failler olarak temsil edilir. Her birinin hareketi ayrı bir neden kaynağına bağlanır. Böylece ortak belirlenim alanı yerel merkezlere bölünür. Bu bölme pratik olarak zorunlu ve çoğu zaman doğru olsa da, mutlaklaştırıldığında iki bağımsız nedensellik yanılsamasına dönüşür.

Estetik görünüş de aynı yönde baskı oluşturur. Bir çarpışma iki ayrı bedenin temasını, iki ters yönün kesişmesini ve iki biçimin birbirini bozmasını gösterir. Algı için karşıtlık son derece açıktır. Buna karşılık bütün bu süreçlerin aynı fiziksel düzen içinde gerçekleştiği daha soyut bir bilgidir. Fenomenal çoğulluk doğrudan, ontolojik birlik analitiktir. Çatışmanın sezgisel gücü bu asimetriden beslenir.

Zihin daha sonra bu duyusal ve epistemik ayrımları tek bir kavramda yoğunlaştırır. “Çatışma”, farklı merkezlerin birbirlerinin tamamlanma koşullarını sınırladığı ilişkisel örüntünün adıdır. Kavram başlangıçta son derece işlevseldir; gerçek antagonizmayı yakalar. Fakat ardından zihinsel kökenini kaybetmeye başlar. Kategori nesneye uygulanır, nesne çatışmalı olarak yeniden algılanır ve sonunda çatışma doğrudan nesnenin içinden geliyormuş gibi hissedilir.

“Zihinde nesneleşme” tam olarak bu süreci ifade eder. Çatışma yalnızca zihinsel bir hayal değildir; dışsal antagonizmanın semantik olarak yeniden yapılandırılmış biçimidir. Nesneleşme, zihnin olmayan bir ilişki yaratması değil, gerçek ilişkiyi belirli bir ontolojik statü altında sabitlemesidir. Yerel karşıtlık, bağımsız merkezlerin savaşı görünümü kazanır.

Bu nedenle çatışmanın zihinde nesneleşmesi idealist bir sonuca götürmez. Dış dünya zihinden bağımsız olarak direnç, baskılama ve karşılıklı etki içerebilir. Zihin bu olguları üretmez. Ürettiği şey, onları nasıl bölümlere ayıracağı, hangi merkezleri öne çıkaracağı ve hangi semantik kategori altında birleştireceğidir. Çatışmanın maddi zemini dışsal, ontolojik yorumu ise zihinsel aracılığa açıktır.

Doğanın belirlenimi ile zihinsel nesneleşme arasındaki ayrım, “gerçek” kelimesinin iki farklı kullanımını da açıklaştırır. Çatışma gerçek bir ilişkidir; çünkü taraflar birbirlerinin durumlarını değiştirir. Fakat çatışma iki mutlak bağımsız nedenselliğin ontolojik savaşı olarak gerçek değildir. Böylece fenomen ne tümüyle gerçek ne tümüyle yanılsama diye basitçe sınıflandırılabilir. Gerçeklik ilişkisel düzeyde, yanılsama statü atfında ortaya çıkar.

Çatışmanın zihinsel nesneleşmesi, insanın düzen beklentisini de paradoksal biçimde kullanır. Zihin gerçekliği nedensel birlik altında kurar; aynı anda duyusal yüzeyde ayrı merkezler görür. Bu iki işlev arasındaki gerilim, çatışma kategorisini doğurur. Yani çatışma fikrinin kaynağı düzensizlik değil, tam tersine düzen ile görünüş arasındaki uyumsuzluktur. Zihin birliğe eğilimli olduğu için karşıtlık özel bir semantik sorun hâline gelir.

Eğer hiçbir düzen beklentisi bulunmasaydı, iki hareketin kesişmesi yalnızca yeni bir duyusal değişim olarak görülebilirdi. “Bozulma”, “engellenme” veya “çatışma” kavramları güçlü anlamlarını kaybederdi; çünkü bozulabilecek bir devam çizgisi önceden kurulmamış olurdu. Çatışmanın kavramsal gücü, zihnin önce süreklilik üretip sonra bu sürekliliğin karşıt hareket tarafından kesildiğini deneyimlemesine dayanır.

Bu anlamda çatışma, düzenin yokluğu değil düzenin karşıt biçimde görünmesidir. Doğa belirlenim içinde ilerler; zihin belirlenimin yerel vektörlerini ayrı merkezlere dağıtır; estetik görünüş bu merkezlerin birbirlerini bozduğunu gösterir. Çatışma, tam olarak bu üçlü yapının semantik sonucu olur.

Doğa açısından “kaza” ve “çatışma” arasındaki yakınlık da burada açıklanabilir. Her iki kavram da fiilî belirlenimi başka bir referansla karşılaştırır. Kaza, amaçlanan sonucun gerçekleşmemesine; çatışma, iki yerel tamamlanma çizgisinin birbirini sınırlamasına dayanır. Doğal belirlenim açısından ise yalnız bütün koşulların ürettiği sonuç vardır. Teleolojik negatiflik öznenin perspektifinde doğar.

“Doğa belirlenir” formülü, bu yüzden doğayı pasif veya mekanik bir homojenlik içine hapsetmez. Belirlenim son derece dinamik, karmaşık ve çok yönlü olabilir. Karşılıklı bağımlılıklar, geri beslemeler ve içsel antagonizmalar belirlenimin kendisine aittir. Çatışmayı belirlenimin karşıtı olarak görmek yerine belirlenimin belirli yerel konfigürasyonlarından biri olarak düşünmek daha tutarlıdır.

Zihinsel nesneleşme ise insan deneyiminin bu konfigürasyonu kavranabilir kılma biçimidir. İki yerel vektör semantik olarak iki tarafa dönüşür; karşılıklı kısıtlama çatışma olarak adlandırılır; teleolojik perspektif engellenme ve kayıp değerleri ekler; estetik görünüş kopuş hissini yoğunlaştırır. Sonuçta ontolojik olarak tek sistem içindeki yerel antagonizma, deneyimde iki bağımsız merkezin karşılaşması şeklinde belirir.

Bu nesneleşmenin işlevsel olması, onun sorgulanmasını gereksiz kılmaz. Çatışma kategorisi gündelik yaşam, bilim ve siyaset açısından vazgeçilmez olabilir. Ancak kavramın işlevsel kullanımını onun metafizik yapısıyla özdeşleştirmemek gerekir. “A ile B çatışıyor” cümlesi yerel ilişkisel düzeyde son derece doğru olabilir; yalnız bu doğruluk “A ve B iki bağımsız nedensel düzen oluşturuyor” sonucuna genişletilmemelidir.

Nihai ontolojik ayrım bu nedenle üçlüdür. Doğada yerel antagonizma gerçektir. Makro-nedensel birlik bu antagonizmayı kapsar. Zihin ise antagonizmayı bağımsız merkezler ve semantik kategoriler altında nesneleştirir. Çatışma kavramının bütün yapısı, ancak bu üç önerme birlikte tutulduğunda dengeli hâle gelir.

En son noktada “doğa çatışmaz; doğa belirlenir” cümlesi, çatışma kelimesinin tüm gündelik kullanımlarını reddeden şiirsel bir abartı değil, ontolojik düzeyi semantik düzeyden ayıran yoğun bir formüldür. Doğa kendi yasalarını ihlal ederek iki ayrı düzene bölünmez; aynı nedensel bütün içinde karşıt yerel vektörler üretir. Çatışma ise bu karşıtlığın insan zihninin birlik beklentisi, epistemolojik ayrıştırması, teleolojik referansları ve estetik deneyimi içinde semantik olarak nesneleşmiş hâlidir.

Dolayısıyla çatışmanın nihai döngüsü tek bir çizgide kapanır: makro-nedensel birlik yerel karşıtlık üretir; algı karşıtlığı çoğul hareket merkezleri hâlinde ayrıştırır; zihin bu çoğulluğu pre-refleksif birlik beklentisiyle karşılaştırır; gerilim “çatışma” kategorisini doğurur; kategori dışsal olaya projekte edilir; ardından projeksiyon nesnenin içkin niteliğiymiş gibi geri algılanır. Doğadaki nedensellik bölünmemiştir; bölünen, insan deneyiminde onun görünüşüdür. Çatışma da tam olarak bu bölünmüş görünüşün, kendi zihinsel kökenini unutarak dış gerçekliğin özelliği hâline gelmesidir.                                  

Sonuç

Çatışma, görünürde birbirinden bağımsız iki yönelimin aynı gerçeklik alanında karşı karşıya gelmesi, birbirlerinin hareketini kesmesi ve kendi tamamlanma çizgilerini diğerine rağmen sürdürmeye çalışmasıdır. Bu görünüşün maddi zemini gerçektir: kuvvetler birbirini sınırlar, bedenler çarpışır, amaçlar bağdaşmaz, bir hareket başka bir hareketin gerçekleşme imkânını azaltabilir. Ancak karşıtlığın gerçek olması, karşı karşıya gelen tarafların birbirinden mutlak biçimde bağımsız iki nedensellik oluşturduğu anlamına gelmez. Tam tersine, birbirlerini etkileyebilmeleri onların daha geniş bir ortak belirlenim alanına ait olduklarını gösterir. Mutlak bağımsızlık ile karşılıklı etkileşim mantıksal olarak aynı anda korunamaz; iki süreç gerçekten nedensel bakımdan birbirinden kopuksa birbirlerinin durumunu değiştiremez, birbirlerinin tamamlanma çizgisini kesemez ve dolayısıyla çatışamazlar.

Çatışabilme imkânı bu nedenle tarafların ontolojik kopukluğunun değil, ilişkisel birliklerinin kanıtıdır. A’nın B’yi durdurması, B’nin A’ya direnmesi veya her ikisinin birbirlerinin yönünü değiştirmesi, görünürde ayrılığı yoğunlaştırırken nedensel düzeyde bağımlılığı artırır. Fenomenal olarak en güçlü karşıtlık anı, ontolojik olarak en yoğun karşılıklı belirlenim anına dönüşebilir. Taraflar birbirlerinden ne kadar güçlü etkileniyorsa, sonuçlarının birbirlerinden bağımsız açıklanması da o kadar güçleşir. Çatışmanın paradoksu böylece tersine çevrilir: ayrılık görüntüsü büyüdükçe ortak nedensel olayın bütünlüğü de belirginleşir.

Kapalı ve yeterli belirlenim altında işleyen bir gerçeklik düzlemi kabul edildiğinde, yerel nedenlerin çoğulluğu ile nihai nedenselliğin çoğulluğu birbirinden ayrılmalıdır. Çok sayıda kuvvet, fail, başlangıç koşulu ve yerel neden bulunabilir. Bunların yönleri birbirine ters düşebilir, sonuçları birbirini bastırabilir ve aralarındaki ilişki son derece karmaşık hâle gelebilir. Yine de karşılaşmanın kendisi açıklanabilir bir olay olarak kalıyorsa, nedenler ortak bir belirlenim örgüsünün parçalarıdır. Çoğulluk nedenlerin dağılımındadır; gerçekliğin birbirinden kopuk nedensel evrenlere parçalanmasında değil.

Aksi durumda karşılaşmanın kendisi açıklama dışına düşer. A bütünüyle kendi içine kapalı bir nedensel düzen, B de ondan mutlak biçimde bağımsız başka bir düzen olsaydı, iki düzenin hangi mekanizma aracılığıyla temas ettiği sorusu cevapsız kalırdı. Teması açıklayan üçüncü bir ilişki kabul edildiği anda mutlak bağımsızlık zaten ortadan kalkar. Çatışmanın ontolojik zemini tam da bu nedenle bağımsızlık değil, karşılıklı erişilebilirliktir. Tarafların ayrı olması gerekir; fakat kopuk olmaları mümkün değildir.

Bu ayrım çarpışma, engellenme ve yıkımın statüsünü de değiştirir. Bir hareket çizgisinin kesilmesi, nedensel çizginin kesilmesi değildir. A’nın kendi koşulları altında sürdürebileceği tamamlanma çizgisi B’nin müdahalesiyle değişebilir; fakat A, B ve etkileşimlerinin bütünü daha geniş belirlenim çizgisinde kesintisiz biçimde ilerler. Yerel tamamlanma başarısız olabilirken makro nedensellik herhangi bir boşluk üretmeden devam eder. Engellenen şey belirlenim değil, belirli bir yerel yönelimin kendi başına gerçekleştireceği olası sonuçtur.

“Kaza” kavramı aynı ayrımın teleolojik biçimini ortaya çıkarır. Bir olay ancak belirli bir amaç, rota veya beklenen sonuç referans alındığında kaza hâline gelir. Çarpışmayı istemeyen sürücü açısından olay kazadır; aynı fiziksel çarpışmanın kontrollü bir deneyde bilinçli olarak üretilmesi ise kaza değildir. Fiziksel temas benzer kalırken semantik statünün değişmesi, kazanın maddi olayın kendi içinde hazır bulunan bir nitelik olmadığını gösterir. Kaza, fiilî belirlenim ile öznel veya işlevsel amaç çizgisi arasındaki uyuşmazlıktan doğar.

Doğanın kendisine bağımsız bir teleoloji yüklenmediğinde “sapma” fikri de benzer biçimde sınırlanır. Bir cismin beklenen rotadan ayrılması belirli bir koordinat sistemine göre sapmadır; fakat gerçekleşen yeni hareket de fiilî kuvvetlerin sonucudur. Doğa önce bir hedef belirleyip ardından onu kaçırmış değildir. Başka koşullar altında başka bir sonucun ortaya çıkabilecek olması, gerçekleşmiş sonucun nedensellik dışına düştüğü anlamına gelmez. Karşı-olgusal mümkünlük ile fiilî belirlenimin birbirinden ayrılması gerekir.

Yıkım da aynı yanlış okumaya elverişlidir. Bir nesnenin biçimi parçalanabilir, bir sistem çözülebilir, organizmik veya kurumsal bütünlük ortadan kalkabilir. Fenomenal yüzey açısından gerçek bir süreksizlik vardır: önceki biçim artık devam etmez. Fakat formun süreksizliği nedensel süreksizlik değildir. Cam kırılırken kuvvet aktarılır, metal bükülürken enerji dönüşür, bir yapı çökerken taşıma kapasitesi ile yük ilişkisi işlemeye devam eder. Yıkım estetik olarak düzenin karşıtı gibi görünürken nedensel olarak düzenin ürettiği sonuçlardan biri olabilir.

Çatışma kavramının asıl problemi bu noktadan sonra zihnin gerçekliği nasıl kurduğu sorusuna geçer. İnsan deneyimi yalnız dağınık duyusal verilerin pasif toplamı değildir. Olaylar zaman, süreklilik, nesne kimliği ve nedensel bağlantılar altında örgütlenir. Kantçı anlamda nedensellik, olayların nesnel ardışıklık olarak kurulmasının temel koşullarından biridir; zihin önce bağlantısız bir dünya görüp sonradan isteğe bağlı biçimde ona nedenler eklemez. Deneyim baştan itibaren ilişkiler içinde düzenlenir.

Helmholtzçu bilinçdışı çıkarım fikri, algının görünmeyen nedenleri duyusal veriden kestirdiğini gösterirken; öngörücü işleme modelleri aynı yapıyı hiyerarşik beklentiler ve tahminler üzerinden daha mekanik biçimde açıklar. Burada zihnin bilinçdışı düzeyde metafizik bir “evren deterministtir” önermesini taşıdığı ileri sürülmez. Daha temel eğilim, deneyimin bağlantılı, açıklanabilir, zamansal olarak sürdürülebilir ve nedenlere dağıtılabilir bir gerçeklik olarak örgütlenmesidir. Pre-refleksif düzen beklentisi, açık bir doktrin değil, deneyimin kurulma biçimidir.

Duyusal yüzey ise aynı gerçekliği başka türlü sunar. A ayrı bir beden, B ayrı bir beden olarak görünür; A’nın yönü ile B’nin yönü farklıdır; her biri kendi hareket merkezini taşır. Çarpışma sırasında bu çizgiler kesilir, yüzeyler parçalanır, ritimler bozulur ve iki merkez birbirlerinin devamını değiştirir. Estetik burada güzellik anlamında değil, aisthesis anlamında görünüşün morfolojisidir. Fenomenal dünya ayrı sınırlar, zıt yönler ve karşıt hareketler üretir.

Ontolojik birlik ile fenomenal çoğulluk arasındaki ayrım çatışmanın epistemolojik gerilimini doğurur. Zihin aynı olayı hem ortak nedensel süreç olarak örgütler hem de ayrı hareket merkezleri üzerinden deneyimler. Ayrıştırma yanlış değildir; A gerçekten B’den farklıdır. B’nin A üzerindeki etkisi de gerçek bir ilişkidir. Fakat epistemolojik olarak ayrılmış neden merkezleri ontolojik olarak mutlaklaştırıldığında yerel farklılık bağımsız nedensellik yanılsamasına dönüşür.

Çatışma kategorisinin semantik üretimi de tam olarak burada başlar. Zihin birbirinden farklı olaylarda ortak bir yapıyı soyutlar: iki veya daha fazla yönelimin aynı ilişkisel alanda birbirlerinin gerçekleşme koşullarını sınırlandırması. Fiziksel çarpışma, çıkar karşıtlığı, psikolojik ikilem veya siyasal mücadele içerik bakımından birbirinden farklı olsa da bu ilişkisel form altında birleştirilebilir. “Çatışma” sözcüğü, fenomenlerin maddi çeşitliliğini karşılıklı engelleme ilişkisi altında semantik olarak sıkıştırır.

Kategorinin oluşması karşıtlığı yaratmaz. Dışarıda gerçek bir antagonizma zaten vardır. Zihin bu antagonizmayı belirli bir kavramsal forma dönüştürür. Fakat kategorizasyon tamamlandıktan sonra süreç tersine dönmeye başlar. Üretilmiş kavram yeniden nesneye uygulanır: A ile B artık yalnız birbirlerini belirleyen yerel süreçler değil, “çatışan taraflar” olarak görünür. İlişki semantik bir ad kazanır ve ad giderek nesnenin kendi niteliği gibi deneyimlenir.

Nesneleştirmenin kritik hareketi, kategorinin zihinsel kökeninin görünmezleşmesidir. Zihin önce karşılıklı engellemeyi işler, ardından çatışma kavramını üretir ve nesneye yansıtır; daha sonra kategorili nesneyi yeniden algıladığında çatışma sanki başından beri doğrudan nesnenin içinden geliyormuş gibi görünür. Epistemolojik üretim kendisini silerek ontolojik özellik görünümü kazanır. Zihin kendi kategorisini nesneye verir ve ardından onu nesneden geri alır.

Regresif döngünün gücü, dışarıdaki antagonizmanın gerçekten var olmasından kaynaklanır. Zihin bütünüyle hayalî bir özellik üretmediği için projeksiyon kolayca fark edilmez. A gerçekten B’yi engeller; B gerçekten A’nın sonucunu değiştirir. Bu gerçek maddi zemin, semantik kategorinin bütün ontolojik yorumunu da doğruluyormuş izlenimi yaratabilir. Oysa doğrulanan yalnız yerel antagonizmadır; iki mutlak bağımsız nedensellik varsayımı değil.

Antagonizmanın ontolojik statüsü böylece ilişkisel olarak yeniden tayin edilmelidir. Çatışma ne A’nın ne de B’nin tek başına taşıdığı tözsel bir özelliktir. Belirli koşullar içinde yönelimlerinin birbirine bağlanmasıyla oluşur. A ile B başka koşullarda işbirliği yapabilir, birbirlerini hiç etkilemeyebilir veya farklı bir ilişki biçimine girebilir. Çatışmanın gerçekliği nesnelerin özlerinde değil, ilişkilerinin belirli konfigürasyonundadır.

İlişkisel olmak gerçeğin zayıf bir biçimi değildir. Mesafe, karşılıklı hız veya yapısal bağımlılık gibi pek çok özellik ilişkisel olduğu hâlde nesnel sonuçlar üretir. Çatışma da tarafların gelecekteki durumlarını değiştirebilir, yapılarını dönüştürebilir ve geri döndürülemez sonuçlara yol açabilir. Dolayısıyla “çatışma zihinsel olarak nesneleşir” demek dışarıda hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Asıl iddia, gerçek antagonizmanın hangi ontolojik kategori altında okunduğunun zihinsel aracılığa tabi olduğudur.

Ölçek değişimi bu ayrımı daha da berraklaştırır. Mikro düzeyde A ile B’nin karşıtlığı belirgindir. Makro düzeyde ise ikisinin aynı sistemin bileşenleri olduğu görülebilir. Bir organizmadaki uyarıcı ve baskılayıcı mekanizmalar yerel olarak karşıt etkiler üretirken organizmik düzeyde aynı düzenleme sisteminin parçalarıdır. İki kuvvet bir cisim üzerinde ters yönde çalışırken aynı mekanik olayın bileşenleridir. İki toplumsal grup çatışırken onları üreten daha geniş tarihsel veya ekonomik yapı ortak olabilir.

Makro birlik, mikro karşıtlığı iptal etmediği gibi mikro karşıtlık da makro birliği ortadan kaldırmaz. İki düzey birbirine rakip açıklamalar değildir. Aynı gerçeklik farklı çözünürlüklerde farklı yapılar gösterir. Yanlışlık, yerel çözünürlüğün bütün ontolojik gerçeklik hâline getirilmesinde ortaya çıkar. Çatışmanın iki bağımsız nedensellik gibi görünmesi, mikro ayrımların makro kopukluğa dönüştürülmesidir.

Bu nedenle “tek nedensellik” ifadesi de dikkatle sınırlandırılmalıdır. Burada kastedilen, evrendeki bütün olayların tek basit nedene indirgenmesi değildir. Bir olay çok sayıda nedenin, geri beslemenin ve yerel koşulun birleşiminden doğabilir. Teklik, birbirini etkileyebilen süreçlerin ortak belirlenim alanına ait olmasıdır. Çok nedenlilik vardır; fakat çatışmayı mümkün kılan etkileşim, nihai nedensel kopukluğu ortadan kaldırır.

Tek makro-nedensellik böylece kendi içinde karşıt yerel gerçekleşmeler üretebilir. A’nın vektörü bir yönde, B’ninki ters yönde işleyebilir. Biri diğerinin tamamlanma kapasitesini azaltabilir. Karşıtlık gerçek, fakat aynı gerçekliğin içsel farklılaşmasıdır. Çatışma, nedenselliğin parçalanması değil belirlenimin yerel vektörlere dağılarak kimi noktalarda antagonistik hâle gelmesidir.

Fenomenal görünüş ise bu içsel farklılaşmayı çoğul merkezlere dönüştürür. Ayrı bedenlerin, ayrı iradelerin ve ters yönlerin duyusal belirginliği, ortak belirlenim alanından çok yerel ayrılığı görünür kılar. İnsan algısı önce nesneleri ayırır, sonra aralarındaki ilişkileri kurar. Bu nedenle çokluk doğrudan, birlik ise çoğu zaman analitik görünür. Çatışmanın ontolojik olarak ikiye bölünmüş bir gerçeklik gibi hissedilmesinin güçlü nedenlerinden biri de budur.

Teleolojik perspektif bu ayrımı daha da keskinleştirir. A’nın kendi hedefi varsa, B yalnız farklı bir neden değil A’nın tamamlanmasına engel hâline gelir. B’nin açısından ise ilişki tersine dönebilir. Böylece doğadaki tarafsız karşılıklı belirlenim, yerel amaç çizgileri üzerinden negatiflik kazanır. “Engellenme”, “yenilgi”, “kaza” ve “çatışma” semantiğinin önemli bir bölümü, bu teleolojik asimetriden doğar.

Doğa ise taraflardan birinin tamamlanma çizgisini kendiliğinden norm olarak seçmez. A başarısız olabilir, B başarılı olabilir veya her ikisi de başlangıçta öngörmedikleri bir sonuca ulaşabilir. Fiilî belirlenim bütün koşulların ortak ürünüdür. Doğanın “kaçırdığı” bağımsız bir amaç olmadığı sürece gerçekleşen sonuç, ontolojik anlamda sapmış bir sonuç değildir.

“Doğa belirlenir; çatışma zihinde nesneleşir” formülü tam olarak bu ayrımı yoğunlaştırır. İlk yarı, dış gerçekliğin karşılıklı etkiler, dirençler ve hatta yıkımlar üretebildiğini kabul eder; fakat bunları nedenselliğin kendi kendini ihlal etmesi olarak yorumlamaz. İkinci yarı ise zihnin gerçek antagonizmayı ayrıştırıp semantik bir kategori hâline getirdiğini, ardından bu kategoriyi nesnenin içkin özelliğiymiş gibi deneyimlediğini ifade eder.

Dolayısıyla çatışma ne basitçe doğanın dışında duran bir yanılsama ne de iki bağımsız nedenselliğin doğada hazır bulunan savaşıdır. Maddi zemini gerçektir, semantik biçimi epistemolojik olarak üretilir ve ontolojik aşırılığı projeksiyon yoluyla oluşur. En temel yanlış, fiziksel karşıtlığı reddetmek değil, karşıtlığın ilişkisel statüsünü bağımsız nedensel çoğulluk olarak yeniden yazmaktır.

Bütün teorik hareket tek bir döngüde sıkıştırılabilir: ortak makro-belirlenim yerel farklılıklar üretir; yerel farklılıklar karşıt vektörlere dönüşebilir; duyusal görünüş bu vektörleri ayrı merkezler hâlinde sunar; zihin deneyimi nedensel birlik altında örgütlerken aynı anda bu çoğulluğu işler; birlik beklentisi ile fenomenal antagonizma arasındaki gerilim “çatışma” kategorisini üretir; kategori dış dünyaya yansıtılır; zihinsel kökeni silinir ve sonunda nesnenin kendisinden alınmış bir özellikmiş gibi geri deneyimlenir.

Çatışmanın ontolojik düğümü böylece çözülür: doğada gerçekten birbirini engelleyen şeyler vardır, fakat engellemenin kendisi ortak nedenselliğin başarısızlığı değildir. Yerel tamamlanmalar kesilir, makro belirlenim kesilmez. Biçimler parçalanır, nedensel süreklilik parçalanmaz. Amaçlar başarısız olur, doğa kendi amacını kaçırmış olmaz. Ayrı hareket merkezleri görünür, fakat görünür ayrılık nihai nedensel kopukluk anlamına gelmez.

En nihayetinde çatışma, tek belirlenim alanının karşıt yerel gerçekleşmeler üretmesi ile insan zihninin bu gerçekleşmeleri bağımsız merkezler hâlinde ayrıştırması arasındaki mesafede kurulur. Doğada antagonizma vardır; fakat “çatışma” antagonizmanın çıplak kendisi değildir. Çatışma, gerçek karşıtlığın epistemolojik ayrıştırma, estetik görünüş ve teleolojik perspektif içinden geçirilerek semantik biçim kazanmış, ardından kendi zihinsel kökenini silerek nesneleşmiş hâlidir.

Doğa çatışmaz; doğa belirlenir. Çatışma, belirlenimin karşıtlık biçiminde görünmesi ile zihnin bu görünüşü tekil nedensel düzen altında kavrama eğilimi arasındaki gerilimin nesneye yansıtılmış adıdır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow