Acılı Şalgam Üzerine: Hazzın İçkin Aşılması
Acılı şalgam örneğinden hareketle haz determinizmi ve hedonik belirlenim ilkesi yeniden değerlendiriliyor; acının deneyimin kurucu bileşeni olabileceği gösterilerek özgürlüğün hazdan kaçmakta değil, hazzın tek belirleyiciliğini içeriden aşmakta yattığı savunuluyor.
1. Haz Determinizmi ve Hedonik Belirlenim
1.1 Haz determinizminin temel yapısı
İnsan deneyiminin en temel özelliklerinden biri, bütünüyle rastlantısal bir akış olarak ortaya çıkmamasıdır. Deneyim henüz gerçekleşmeden önce bile öznenin yönelimleri tarafından belirli bir değer düzeni içine yerleştirilir. Her karşılaşma, her tercih ve her yöneliş, özne açısından nötr bir olasılık olarak kalmaz; daha ilk anda olumlu ya da olumsuz bir duygulanımsal beklentiyle yüklenir. Deneyim, kendisini meydana getiren fiziksel olaylardan önce, öznenin ona atfettiği değer aracılığıyla biçim kazanır. İnsan, dünyaya yalnızca algılayan bir bilinç olarak değil, aynı zamanda sürekli değer dağıtan bir varlık olarak yönelir.
Bu temel işleyiş, haz determinizmi olarak adlandırılabilir. Haz determinizmi, insanın yalnızca haz veren şeyleri seçtiğini söyleyen yüzeysel bir psikolojik önerme değildir. Daha derindeki anlamıyla, öznenin deneyim alanını haz beklentisine göre örgütleyen kurucu nedensellik biçimidir. Arzu edilen nesne, deneyimlendikten sonra haz veren bir nesne olduğu için değil; daha deneyim gerçekleşmeden önce haz vereceği varsayıldığı için arzulanır. Aynı şekilde kaçınılan nesne de rahatsızlık üreteceği beklentisiyle olumsuz değer kazanır. Haz burada deneyimin sonucu olmaktan önce, deneyime yönelmenin nedenidir.
Bu nedenle haz determinizmi, sonuçtan nedene doğru işleyen tersine bir belirlenim yapısına sahiptir. Gelecekte elde edilmesi beklenen haz, henüz yaşanmamış bir deneyimin bugünkü seçimlerini belirler. Deneyim gerçekleşmeden önce onun duygulanımsal değeri kurulmuş olur; özne daha ilk adımda hangi olayın kendisi için çekici, hangisinin itici olduğunu belirleyen görünmez bir değer haritası içinde hareket eder. Dış dünyadaki nesneler tek başlarına arzu nesnesi değildir; onları arzu nesnesine dönüştüren şey, öznenin onlara önceden yüklediği haz potansiyelidir.
Haz determinizminin asıl gücü tam da burada ortaya çıkar. Özne çoğu zaman kendi seçimlerini özgür iradesinin doğal ifadeleri olarak yaşar. Oysa seçim yapılmadan önce seçim alanının nasıl biçimlendiği çoğunlukla görünmez kalır. İnsan belirli bir nesneyi seçtiğini düşünür; fakat seçimin mümkün yönleri zaten haz beklentisinin oluşturduğu değer düzeni tarafından sınırlandırılmıştır. Seçim özgür görünür, fakat özgürlüğün hareket ettiği zemin çok daha önce kurulmuştur. Haz determinizmi, öznenin iradesini ortadan kaldırmaz; iradenin çalışacağı alanı önceden düzenler.
Bu nedenle arzu ile haz arasında doğrusal değil, dairesel bir ilişki vardır. Haz beklentisi arzuyu üretir; arzu deneyimi seçer; deneyimden elde edilen haz ise başlangıçtaki beklentiyi doğrulayarak aynı yönelimi yeniden üretir. Böylece deneyim, sürekli kendi kendisini pekiştiren kapalı bir nedensellik içinde işler. İnsan aynı deneyimleri yalnızca alışkanlık nedeniyle tekrar etmez; her tekrar, başlangıçtaki haz beklentisini yeniden meşrulaştırır. Deneyim kendi sonucunu üretirken aynı zamanda kendi nedenini de yeniden kurar.
Haz determinizminin yalnızca bireysel psikolojiyle sınırlı olmaması da bu yüzden önemlidir. Tüketim alışkanlıklarından estetik beğenilere, toplumsal ilişkilerden gündelik kararlara kadar uzanan geniş bir alanda aynı yapı farklı biçimlerde kendisini tekrar eder. İnsan çoğu zaman dünyayı olduğu gibi deneyimlemez; haz üretme kapasitesine göre sınıflandırılmış bir dünya içinde yaşar. Bir nesnenin değeri çoğu durumda ontolojik yapısından değil, özne açısından taşıdığı hedonik potansiyelden kaynaklanır. Böylece gerçeklik, doğrudan varlık olarak değil, haz üretebilme ihtimali üzerinden anlam kazanmaya başlar.
Haz determinizmini güçlü kılan nokta, özneyi zorlayan dışsal bir yasa gibi çalışmaması, bizzat öznenin kendi yönelimi olarak görünmesidir. İnsan kendisini dışarıdan yönetilen edilgin bir varlık gibi hissetmez; aksine, bütün seçimlerini kendi istediği için yaptığını düşünür. Fakat istemenin kendisi hangi ilkeye göre şekillenmektedir sorusu sorulduğunda, haz beklentisinin sessiz fakat sürekli belirleyiciliği ortaya çıkar. Haz determinizmi tam da bu nedenle kaba bir zorunluluk değil, görünmez bir kurucu ilkedir. Özne, kendisini özgür hissettiği ölçüde onun içinde hareket eder.
Burada söz konusu olan şey, insanın her zaman yalnızca haz peşinde koştuğunu iddia eden indirgemeci bir psikoloji değildir. Böyle bir önerme sayısız karşı örnekle kolayca çürütülebilir. Asıl mesele, deneyimin başlangıç koşullarının hangi mantık uyarınca kurulduğudur. Haz determinizmi, her davranışın haz üreteceğini söylemez; fakat deneyim alanının öncelikle haz ve rahatsızlık ekseninde yapılandırıldığını ileri sürer. Başka bir ifadeyle belirlenen şey tek tek davranışlar değil, davranışların anlam kazanacağı temel koordinat sistemidir.
Dolayısıyla haz determinizmi, deneyimin yüzeyindeki tercihlerden çok daha derinde bulunan ontolojik bir düzenleme biçimini ifade eder. Özne dünyaya yönelmeden önce dünya, öznenin yönelimi içinde değer bakımından çoktan ayrışmıştır. Haz ile rahatsızlık, deneyim sonrasında verilen hükümler olmaktan önce, deneyimi mümkün kılan ilk ayrımlardır. İnsan önce deneyimleyip sonra değer vermez; çoğu zaman önce değer verir, ardından o değer doğrultusunda deneyim kurar. Haz determinizminin gerçek belirleyiciliği tam da bu öncelikte yatar.
1.2 Hedonik belirlenim ilkesinin işleyişi
Haz determinizmi, deneyim alanını kuran genel ilkeyi ifade ederken, bu ilkenin somut deneyimler içinde nasıl çalıştığını açıklayan mekanizma hedonik belirlenim ilkesi olarak adlandırılabilir. İlke, öznenin her yeni karşılaşmayı önceden kurulmuş duygulanımsal koordinatlar içinde değerlendirmesini ifade eder. Deneyim, özne ile nesnenin ilk kez karşılaşması değildir; çok daha önce oluşmuş değer yüklerinin yeni bir olay üzerinde yeniden etkinleşmesidir. Karşılaşmanın kendisi, çoğu zaman bu önsel düzenin görünür hâle gelmesinden başka bir şey değildir.
Bir nesnenin arzu edilir olması, yalnızca sahip olduğu fiziksel özelliklerden kaynaklanmaz. Aynı nesne farklı özneler için bütünüyle farklı anlamlar taşıyabilir. Farklılığın nedeni nesnenin kendisi değil, nesne ile özne arasında önceden kurulmuş hedonik ilişkidir. Böylece deneyimin değeri nesneden çok ilişki tarafından belirlenir. İlişki kurulmadan önce nesne yalnızca vardır; ilişki kurulduğu anda ise haz ya da rahatsızlık üretme potansiyeli kazanır.
Hedonik belirlenim ilkesinin en dikkat çekici yönü, öznenin deneyime verdiği değerin deneyimden sonra oluşmamasıdır. Deneyim gerçekleştiğinde özne çoğu zaman zaten beklediği şeyi bulur. Beklenti yalnızca geleceğe ilişkin zihinsel bir tahmin değildir; gelecekteki deneyimin anlamını bugünden kuran aktif bir etkendir. Haz beklentisi deneyimi karşılamaz, onu biçimlendirir. Rahatsızlık beklentisi de aynı biçimde deneyimin olumsuz yönlerini seçici biçimde görünür kılar. Böylece beklenti ile deneyim arasında tek yönlü bir ilişki değil, karşılıklı pekiştirme ilişkisi oluşur.
Tam da bu nedenle deneyim, çoğu zaman kendisini doğrulayan bir yapı üretir. Haz bekleyen özne, deneyimin haz veren yönlerini daha güçlü biçimde yaşar; rahatsızlık bekleyen özne ise aynı olayın olumsuz taraflarını daha belirgin algılar. Burada söz konusu olan şey, öznel yanılsama değildir. Deneyim gerçekten değişmektedir; fakat değişen dış dünyanın kendisi değil, öznenin deneyimi kurma biçimidir. İlke, algının içeriğini değil, algının örgütlenişini belirler.
İnsanın gündelik yaşamında bunun sayısız görünümü bulunur. Fakat bunların her biri yalnızca aynı temel yapının farklı ifadeleridir. Haz beklentisi, deneyim alanını sürekli yeniden düzenleyen sessiz bir merkez gibi çalışır. Deneyimler birbirinden farklı olsa da onları seçen yönelim ortak kaldığı sürece aynı hedonik düzen tekrar tekrar yeniden üretilir. Özne her yeni olayda yeni bir dünya kurduğunu düşünürken, çoğu zaman aynı değer sistemini farklı nesneler üzerinde dolaştırmaktadır.
İlkenin en güçlü tarafı tam da görünmezliğidir. İnsan kendi deneyimlerini doğal kabul ettiği ölçüde onları mümkün kılan yapıyı sorgulamaz. Haz veren şeylerin seçilmesi, rahatsızlık verenlerden uzak durulması öylesine olağan görünür ki bunun başlı başına kurucu bir ontolojik ilke olduğu çoğu zaman fark edilmez. Oysa deneyim alanının bütün mimarisi bu sessiz öncelik üzerine kuruludur. Haz determinizmi genel yasayı ifade ediyorsa, hedonik belirlenim ilkesi bu yasanın deneyim içindeki somut işleyiş biçimidir.
1.3 Arzu, haz ve iradenin kapalı devresi
Haz determinizmi ile hedonik belirlenim ilkesi birlikte düşünüldüğünde, arzu ile irade arasındaki ilişkinin sanıldığından çok daha karmaşık olduğu görülür. İlk bakışta arzu, öznenin iradesinin doğal uzantısı gibi görünür. İnsan istediği için yönelir, yöneldiği için deneyimler ve deneyimlediği için haz alır. Oysa bu sıralama tersinden okunduğunda farklı bir yapı ortaya çıkar. Arzunun yönünü belirleyen şey çoğu durumda iradenin kendisi değil, gelecekte elde edilmesi beklenen hazdır.
İrade burada tamamen etkisiz değildir; ancak bağımsız da değildir. Hareket ederken önünde açık duran bütün olasılıklar arasında dolaşmaz. Daha başlangıçta hedonik belirlenim tarafından değer verilmiş seçenekler içinde çalışır. İrade, kendisini özgür hissettiği anda bile hangi yönlere akabileceği önceden belirlenmiş bir alan içinde hareket eder. Özgürlüğün hissedilmesi ile özgürlüğün belirlenme koşulları aynı şey değildir.
Arzu bu yapının merkezinde yer alır. Çünkü haz beklentisini somut yönelime dönüştüren unsur arzudur. Haz tek başına soyut bir beklenti olarak kaldığı sürece davranış üretmez. Arzu ise beklentiyi harekete çevirir. Böylece haz, arzunun nedeni olur; arzu da iradenin hareketini mümkün kılar. Zincirin sonunda elde edilen haz ise başlangıçtaki beklentiyi yeniden doğrulayarak aynı arzunun gelecekte tekrar ortaya çıkmasını sağlar. Başlangıç ile sonuç birbirini sürekli besleyen dairesel bir bütün oluşturur.
Kapalı devrenin en önemli sonucu, öznenin kendi yönelimini kendisinin kurduğunu düşünmesidir. İnsan arzuladığı şeyi seçtiğine inanır; fakat neden tam da onu arzuladığı sorusu çoğu zaman cevapsız kalır. Arzunun kendisi doğal kabul edildiğinde, onu doğuran yapı görünmezleşir. Böylece hedonik belirlenim, en güçlü etkisini fark edilmediği yerde gösterir. Belirleyen ilke görünmez hâle geldikçe özne kendi yönelimini bütünüyle kendisine ait sanmaya başlar.
İradenin hedonik nedenler içinde çözülmesi tam da bu noktada gerçekleşir. İrade ortadan kalkmaz; fakat kendi kurucu niteliğini büyük ölçüde kaybeder. Deneyimin temel bileşenlerini belirlemek yerine, önceden değer kazanmış seçenekler arasında dolaşan bir seçim mekanizmasına dönüşür. Başka bir ifadeyle irade, deneyimin mimarı olmaktan çok, hazır planın uygulayıcısı hâline gelir. Deneyimin gerçek kurucu ilkesi ise görünürde irade değil, görünmez biçimde çalışan hedonik belirlenimdir.
Deneyim alanı bütünüyle bu kapalı devre içinde kaldığı sürece öznenin özgürlüğü de aynı sınırlar içinde tanımlanır. İnsan hangi nesneyi seçeceğini değiştirebilir; fakat seçmenin hangi ilkeye göre gerçekleştiği değişmeden kaldığı sürece belirlenim devam eder. Sorun nesnelerin çeşitliliğinde değil, onları değerli kılan ölçütün tekilliğindedir. Haz tek ölçüt olduğu sürece farklı tercihler, aynı yapının farklı görünümlerinden öteye geçemez.
Tam da burada deneyimin içine bilinçli olarak yerleştirilen acının neden sıradan bir ayrıntı olmadığı anlaşılır. Sorun acının varlığı değil, kapalı devrenin ilk kez kendi içinden kesintiye uğrayabilmesidir. İradenin yeniden kurucu güç hâline gelmesi ancak bu kesinti sayesinde mümkün olur; çünkü ilk kez deneyimin bileşimi, yalnızca haz beklentisi tarafından belirlenmeyen yeni bir unsur içerir.
2. İradenin Hedonik Nedensellik İçinde Çözülmesi
2.1 Seçimin özgürlük olarak yaşanması
İnsan deneyimini anlamaya yönelik neredeyse bütün düşünsel gelenekler, bir noktada özgür seçim problemiyle karşı karşıya gelir. Bunun temel nedeni, öznenin kendi yaşamını doğrudan doğruya seçen bir varlık olarak deneyimlemesidir. Gündelik hayatın en sıradan tercihinden en hayati kararına kadar uzanan geniş bir alanda insan, eylemlerini kendi iradesinin doğal sonucu olarak yaşar. Bir yiyeceğin tercih edilmesi, belirli bir mesleğin seçilmesi, dostluk kurulması ya da sonlandırılması, estetik beğenilerin oluşması veya siyasal yönelimlerin benimsenmesi; bütün bunlar özne açısından dışarıdan dayatılmış zorunluluklar değil, bizzat kendisinin verdiği kararlar olarak görünür. Özgürlük hissi tam da bu dolaysız yaşantının içinde ortaya çıkar.
Bu yaşantının güçlü olması, onun kurucu yapıyı eksiksiz biçimde yansıttığı anlamına gelmez. Çünkü herhangi bir deneyimin özne tarafından nasıl hissedildiği ile o deneyimin hangi ontolojik koşullar altında mümkün olduğu aynı düzleme ait değildir. İnsanın özgür hissetmesi, seçimin gerçekten hangi ilkeler tarafından yönlendirildiğini tek başına açıklamaz. Fenomenolojik görünüş ile kurucu yapı arasındaki ayrım tam da burada önem kazanır. Özgürlük duygusu doğrudan yaşanır; fakat bu duygunun hangi belirlenimler üzerinde yükseldiği çoğu zaman görünmez kalır.
Seçimin kendisine odaklanıldığında, irade gerçekten de etkin görünür. İnsan alternatifleri karşılaştırır, bazılarını reddeder, bazılarını benimser ve sonunda belirli bir yönelimde karar kılar. Dışarıdan bakıldığında bütün süreç bilinçli değerlendirmelerden oluşmuş gibidir. Bununla birlikte alternatiflerin neden tam da bu biçimde ortaya çıktığı, neden bazı ihtimallerin doğal olarak çekici, bazılarının ise daha en baştan uzaklaştırıcı göründüğü sorusu çoğu zaman sorulmaz. Seçim incelenirken seçimin zemini ihmal edilir.
Özgürlüğün hissedildiği yer ile özgürlüğün kurulduğu yer birbirinden ayrıldığında farklı bir tablo ortaya çıkar. Özne karar verirken gerçekten kendisi karar vermektedir; ancak karar verme sürecinin üzerinde yükseldiği değer alanı çok daha önce oluşmuştur. Bir nesnenin arzu edilmeye değer görünmesi, yalnızca karar anında gerçekleşen bilinçli muhakemenin ürünü değildir. Muhakeme, zaten belirli ölçüde değer kazanmış seçenekler arasında işlemektedir. Dolayısıyla iradenin etkinliği inkâr edilmez; fakat etkinliğin faaliyet gösterdiği alanın önceden yapılandırılmış olduğu kabul edilir.
İradenin bu yapısı çoğu zaman fark edilmez; çünkü insan, karar verirken çoğunlukla kendi değerlendirmelerini başlangıç noktası kabul eder. Oysa değerlendirme de belirli bir değer düzeni içinde mümkün olur. Bir nesnenin cazip görünmesi, diğerinin ilgisiz görünmesi, bir davranışın anlamlı, diğerinin anlamsız hissedilmesi; bunların hiçbiri salt karar anında ortaya çıkmaz. İrade, kendisini bekleyen hazır bir anlam alanı içinde çalışmaya başlar. Böylece özne seçim yaptığını düşünürken, seçimin gerçekleşeceği koordinatlar büyük ölçüde önceden kurulmuş olur.
Bu durum iradeyi bütünüyle edilgin hâle getirmez. Eğer öyle olsaydı seçimden söz etmek de mümkün olmazdı. Buradaki problem daha inceliklidir. İrade kendi hareketini üretir; fakat hareketin yöneldiği alanı üretmez. Başka bir ifadeyle irade, belirlenmiş değerler arasında gerçekten tercih yapabilir; ancak hangi değerlerin tercih edilebilir olarak ortaya çıkacağını çoğu zaman belirleyemez. Kurucu belirlenim ile uygulayıcı etkinlik arasındaki ayrım tam da burada ortaya çıkar.
Deneyimlerin büyük bölümünde özgürlük hissinin bu kadar güçlü olmasının nedeni de budur. İnsan gerçekten karar vermektedir; ancak karar verme süreci ile kararın mümkün olmasını sağlayan değer yapısı aynı şey değildir. Özgürlük hissi ikinci yapıyı görünmez hâle getirir. Kişi kendi iradesini ne kadar güçlü hissederse, iradenin içinde çalıştığı değer sistemini o kadar doğal kabul etmeye başlar. Belirlenim baskı uygulayarak değil, doğal görünerek etkili olur.
Haz determinizmi açısından bakıldığında özgürlüğün problemi, iradenin bulunup bulunmaması değildir. Asıl problem, iradenin hangi düzlemde kurucu olduğudur. Eğer irade yalnızca önceden değer kazanmış seçenekler arasında hareket ediyorsa, özgürlüğü gerçek anlamda belirleyen şey seçim eylemi değil, seçimin üzerinde yükseldiği hedonik koordinat sistemidir. Seçim özgür görünür; fakat özgürlüğün hareket ettiği uzay çok daha önce biçimlendirilmiştir. İradenin ontolojik sınırı tam olarak burada belirginleşir.
2.2 Haz beklentisinin arzuyu önceden belirlemesi
Arzu çoğu zaman iradenin başlangıç noktası olarak değerlendirilir. İnsan önce ister, ardından istemesine uygun eylemde bulunur. Bu nedenle arzu, özgürlüğün en doğal ifadesi gibi görünür. Bir nesnenin tercih edilmesi, o nesnenin özne tarafından gerçekten istenmiş olmasına bağlanır. Böyle düşünüldüğünde arzunun kendisi sorgulanmayan ilk ilkeye dönüşür. Oysa arzunun hangi koşullar altında ortaya çıktığı sorusu yöneltildiğinde, istemenin de kendisinden önce gelen bir belirlenim ağı içinde oluştuğu görülmeye başlar.
Haz beklentisi, arzunun oluşumunda edilgin bir beklenti değildir. Henüz gerçekleşmemiş bir deneyimin gelecekte sağlayacağı düşünülen olumlu duygulanım, bugünkü yönelimin kurucu nedeni hâline gelir. Özne gelecekte hissedeceğini düşündüğü haz adına bugünkü arzusunu inşa eder. Böylece zamanın doğrusal akışı tersine döner. Gelecekte bulunması beklenen haz, şimdiki arzunun nedeni olarak işlemeye başlar. Deneyim yaşanmadan önce bile onun taşıyacağı değer büyük ölçüde kurulmuştur.
Bu yapı dikkatle incelendiğinde, arzunun nesneye doğrudan yönelmediği anlaşılır. Arzu edilen şey çoğu zaman nesnenin kendisi değildir; nesnenin özne açısından temsil ettiği duygulanımsal imkândır. Aynı nesnenin farklı insanlarda bütünüyle farklı arzular uyandırabilmesi de bunun sonucudur. Nesne tek başına belirleyici olsaydı, aynı nesne herkes için aynı ölçüde arzu edilir olmalıydı. Gerçeklik ise bunun tam tersini gösterir. Arzuyu belirleyen nesnenin fiziksel yapısı değil, öznenin o nesneyle kurduğu hedonik ilişkidir.
Dolayısıyla arzu, nesneden doğan doğal bir çekim değildir. Önceden kurulmuş değer düzeninin hareket kazanmış biçimidir. Haz beklentisi, nesneyi arzu edilmeye değer hâle getirir; arzu ise bu değeri fiilî yönelime dönüştürür. Böylece haz ile arzu arasında doğrusal değil, kurucu bir öncelik ilişkisi oluşur. Haz beklentisi olmasaydı arzu bugünkü yönünü kazanamayacaktı. Arzu, görünürde başlangıçtır; fakat kendi başlangıcını çoktan geride bırakmış bir olaydır.
İnsan deneyimlerinin önemli bir bölümü bu nedenle kendisini doğrulayan bir karakter taşır. Beklenen haz deneyim sonunda gerçekten ortaya çıktığında, başlangıçtaki yönelim haklı görünür. Haz beklentisi doğrulanır; doğrulanan beklenti aynı arzuyu yeniden üretir. Her yeni deneyim yalnızca yeni bir yaşantı değildir; aynı zamanda başlangıçtaki hedonik yapının yeniden kurulmasıdır. Döngünün gücü de tam buradan gelir. Sonuç, başlangıçtaki nedeni güçlendirir; güçlenen neden ise sonraki sonucu hazırlamaya devam eder.
Arzunun özgür görünmesinin temel sebeplerinden biri de bu döngünün görünmezliğidir. İnsan çoğu zaman belirli bir nesneyi neden istediğini açıklarken o nesnenin özelliklerinden söz eder; fakat o özelliklerin neden değerli göründüğünü açıklamaz. Değer doğal kabul edildiği anda, onu kuran hedonik belirlenim de görünmezleşir. Böylece arzu kendiliğinden ortaya çıkmış gibi yaşanır. Oysa arzunun doğallığı, çoğu durumda yalnızca belirlenimin görünmez hâle gelmiş olmasından kaynaklanır.
Haz determinizmi tam da bu nedenle tek tek davranışları açıklayan psikolojik bir teori olmaktan daha kapsamlıdır. Davranışların öncesinde bulunan isteme biçimini açıklamaya yönelir. İnsan neyi istediğini çoğu zaman bilir; fakat istemenin kendisinin hangi ilkeye göre oluştuğunu aynı açıklıkla göremez. Arzunun ontolojik çözümlemesi, tam da bu görünmez belirlenim alanını açığa çıkarmayı amaçlar. Burada tartışılan şey arzunun varlığı değil, arzunun hangi düzen içinde mümkün hâle geldiğidir.
2.3 İradenin hedonik düzenin uygulayıcısına dönüşmesi
Haz determinizmi ile hedonik belirlenim ilkesinin birlikte oluşturduğu yapı, iradenin ortadan kalktığını değil, ontolojik statüsünün değiştiğini gösterir. İrade artık deneyimin kurucu ilkesi olmaktan çok, önceden kurulmuş bir değer sisteminin işletici gücü hâline gelir. Özne karar vermeye devam eder, tercihlerini bilinçli biçimde oluşturur ve eylemlerini kendi istemesine dayandırır; ancak bütün bu etkinlik, daha başlangıçta haz ve rahatsızlık ekseninde düzenlenmiş bir deneyim alanı içinde gerçekleşmektedir. Böylece iradenin faaliyeti sürerken kurucu niteliği sessizce daralır.
İradenin uygulayıcı hâline gelmesi, edilginleşmesiyle karıştırılmamalıdır. Edilgin özne kendisine sunulanı yalnızca kabul eder. Buradaki özne ise aktif biçimde seçer, değerlendirir, karşılaştırır ve karar verir. Ne var ki bütün bu etkinlik, kurucu ilkenin değiştirilmesi anlamına gelmez. İrade, deneyimin hangi mantık uyarınca işleyeceğini belirlemez; yalnızca o mantığın içinde hareket eder. Başka bir ifadeyle faaliyet özgür görünür, fakat faaliyetin hareket ettiği uzay çoktan belirlenmiştir.
Bunun sonucu, deneyim çeşitlense bile deneyimi kuran mantığın aynı kalmasıdır. İnsan farklı yemekler seçebilir, farklı şehirlerde yaşayabilir, farklı sanat eserlerinden etkilenebilir ya da birbirinden tamamen farklı insanlarla ilişki kurabilir. Yüzeyde bakıldığında bütün bunlar sonsuz çeşitlilik izlenimi verir. Fakat bu çeşitliliğin tamamı aynı hedonik koordinat sistemi içinde gerçekleşiyorsa, değişen şey yalnızca deneyimin içeriğidir. Deneyimin kuruluş ilkesi olduğu yerde kalır. Farklı nesneler, aynı belirlenim biçiminin farklı taşıyıcılarına dönüşür.
İradenin bu konumu, özgürlüğün neden çoğu zaman güçlü biçimde hissedildiğini de açıklar. İnsan gerçekten karar vermektedir. Gerçekten istemekte, gerçekten vazgeçmekte ve gerçekten seçim yapmaktadır. Sorun bunların sahte olması değildir. Sorun, bu gerçek etkinliğin hangi sınırlar içinde gerçekleştiğinin çoğu zaman fark edilmemesidir. Özgürlük hissi, iradenin etkinliğini görünür kılar; iradenin üzerinde yükseldiği belirlenim zemini ise görünmez bırakır. Böylece özne, kendi yönelimlerinin kaynağını çoğu zaman doğrudan kendisinde bulur.
Haz determinizmi tam da bu nedenle kaba bir dışsal zorunluluk olarak işlemez. İnsan kendisini baskı altında hissetmez; aksine, kendi istemesine uygun davrandığını düşünür. En güçlü belirlenim biçimleri de zaten dışarıdan dayatılanlar değil, öznenin kendi istemesi gibi görünenlerdir. İrade, belirlenimi kendi eylemi olarak yaşadığı ölçüde hedonik düzen daha da sağlamlaşır. Çünkü özne artık yalnızca o düzen içinde hareket etmez; aynı zamanda onu kendi özgürlüğünün doğal zemini olarak da benimser.
İradenin uygulayıcı niteliği, deneyimin değerini de belirli bir çerçeveye hapseder. Deneyimin başarılı olup olmadığı çoğu zaman ürettiği haz miktarı üzerinden değerlendirilir. Daha fazla haz veren deneyim daha başarılı, daha az haz veren deneyim ise daha başarısız kabul edilir. Böylece irade yalnızca seçimleri değil, seçimlerin değerlendirilme ölçütünü de hazır biçimde devralır. Deneyimin anlamı, deneyimin kendi yapısından değil, ürettiği olumlu duygulanımdan türetilmeye başlanır.
Asıl sınırlılık tam burada belirginleşir. İrade deneyimin nesnesini değiştirebilir; fakat deneyimin hangi ilkeye göre değer kazanacağını değiştiremediği sürece aynı belirlenim düzenini yeniden üretmeye devam eder. Gerçek anlamda kurucu bir özgürlükten söz edilebilmesi için, yalnızca seçimin değil, seçimi mümkün kılan hedonik mantığın da dönüştürülebilir olması gerekir. Aksi hâlde irade, ne kadar etkin olursa olsun, kurulmuş bir deneyim mimarisinin en yetkin uygulayıcısı olmaktan öteye geçemez.
3. Acılı Şalgamın Fenomenolojik Kırılması
3.1 Acının rastlantısal eklenti olmaması
Haz determinizmi ile hedonik belirlenim ilkesi birlikte düşünüldüğünde, insan deneyimlerinin büyük kısmı ortak bir mantık altında açıklanabilir görünür. Haz veren deneyimlerin aranması, rahatsızlık üretenlerin ise mümkün olduğunca dışlanması yalnızca bireysel tercihlerin değil, gündelik yaşamın genel örgütlenme biçimlerinden biridir. Tam da bu nedenle, bu yapıya bütünüyle uymayan deneyimler çoğu zaman ya önemsiz ayrıntılar olarak görülür ya da mevcut ilkeyi koruyacak şekilde yeniden yorumlanırlar. Böylece teori korunur; fakat teorinin sınırlarını görünür kılabilecek fenomenler açıklanmak yerine mevcut modele uyarlanmış olur.
Acılı şalgam bu bakımdan sıradan bir gastronomik tercih değildir. Dikkat çekici olan, öznenin acı içeren bir içeceği tüketmesi de değildir. Belirleyici nokta, acının deneyimin dışına itilmesi gereken istenmeyen bir unsur olarak değil, deneyimin özdeşliğini kuran zorunlu bileşenlerden biri olarak bulunmasıdır. Arzulanan nesne yalnızca şalgam değildir; acılı şalgamdır. Başka bir ifadeyle öznenin yöneldiği şey, acının sonradan eklendiği bir haz nesnesi değil, acısıyla birlikte var olan tekil bir deneyim bütünüdür.
İlk yorum çoğu zaman acının katlanılması gereken küçük bir bedel olduğu yönündedir. Şalgamın sağladığı haz uğruna rahatsızlığın geçici olarak kabul edildiği düşünülür. Böyle bir açıklama ilk bakışta makul görünse de öznenin gerçek yönelimini açıklamakta başarısız olur. Çünkü gerçekten yalnızca haz amaçlanıyor olsaydı, acının azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması deneyimi daha değerli hâle getirmeliydi. Oysa acılı şalgamı özellikle tercih eden özne açısından bunun tersi geçerlidir. Acının ortadan kalkması, deneyimi geliştirmez; onu başka bir deneyime dönüştürür.
Deneyimin kurucu unsurları ile rastlantısal ayrıntıları arasındaki ayrım tam burada belirginleşir. Rastlantısal ayrıntılar değiştirildiğinde deneyim çoğu zaman özdeşliğini korur. İçeceğin biraz daha soğuk olması, bardağın biçimi, tüketildiği ortam ya da günün saati değişebilir; yine de aynı deneyim sürdürülebilir. Acı ise bu türden değiştirilebilir ayrıntılardan biri değildir. Acının kaldırılması, deneyimin yoğunluğunu azaltmaktan çok deneyimin ontolojik kimliğini dönüştürür. Çünkü öznenin arzuladığı şey, belirli duyusal parçaların toplamı değil, bu parçaların belirli bir düzen içinde birleşmiş hâlidir.
Acının deneyimde bulunmasının nedeni de tam burada anlaşılır. Acı, haz deneyimine yanlışlıkla eklenmiş kusur değildir. Aynı şekilde teknik olarak ortadan kaldırılması gereken eksiklik de değildir. Deneyimin istenen biçimde var olabilmesi için korunması gereken ilişkilerden biridir. Deneyimin olumlu değerlendirilmesi, acının yok olmasına bağlı değildir; acının korunmasına rağmen değil, acının korunması sayesinde gerçekleşmektedir.
Burada ortaya çıkan farklılık oldukça incedir. Acı kendi olumsuz niteliğini muhafaza eder. Yakıcılık yine yakıcılıktır; bedensel rahatsızlık yine rahatsızlıktır. Değişen şey acının fizyolojik karakteri değildir. Değişen, acının deneyim içindeki statüsüdür. Dışlanması gereken olumsuzluk olmaktan çıkarak deneyimin kurucu öğelerinden biri hâline gelir. Böylece ilk kez rahatsızlık, deneyimin başarısızlığına işaret eden belirti olmaktan uzaklaşır.
Haz determinizminin sessizce varsaydığı ilke de tam bu noktada ilk çatlağını verir. Çünkü özne artık rahatsızlığı mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırmaya çalışmamaktadır. Tam tersine, rahatsızlığın belirli ölçüde korunmasını istemektedir. Üstelik bu istek, rahatsızlığın artık rahatsızlık olmamasından kaynaklanmaz. Acı acı olarak kalır; fakat deneyimin vazgeçilmez koşullarından biri hâline gelir. Fenomenolojik kırılma tam da bu ilişkide ortaya çıkar.
3.2 Acının deneyimin kurucu bileşeni olarak seçilmesi
Acının deneyimde bulunması ile acının deneyim tarafından seçilmesi arasında köklü bir fark vardır. İnsan yaşamındaki acıların büyük bölümü öznenin iradesinden bağımsızdır. Hastalık, yaralanma, beklenmedik fiziksel rahatsızlık ya da çeşitli kayıplar deneyimin istenmeyen parçaları olarak yaşanırlar. Böyle durumlarda irade, acıyı ortadan kaldırmaya yönelir. Acılı şalgamda ise durum bütünüyle tersine döner. Deneyim, acıya rağmen değil; acıyla birlikte istenir.
Buradaki tercih, tek başına damak tadıyla açıklanabilecek psikolojik bir alışkanlık değildir. Çünkü tercih edilen şey tek tek tatlar değildir. Şalgamın ekşiliği, tuzluluğu, serinliği ve acının yakıcılığı birbirlerinden bağımsız olarak arzulanmaz. Öznenin yöneldiği şey, bütün bu duyusal öğelerin belirli bir örgütlenme biçimidir. Dolayısıyla deneyimin özü tekil duyumlarda değil, duyumlar arasındaki ilişkide bulunur. Acı da tam bu ilişkinin vazgeçilmez bileşenlerinden biridir.
İrade açısından bakıldığında önemli dönüşüm burada başlar. Haz determinizmi altında irade büyük ölçüde önceden değer kazanmış deneyimler arasında seçim yapmaktadır. Acılı şalgam deneyiminde ise irade yalnızca deneyimin nesnesini seçmez; deneyimin iç bileşimini de seçer. Öznenin müdahalesi artık "hangi deneyim?" sorusuna değil, "deneyim hangi öğelerden oluşacak?" sorusuna yönelmiştir. Böylece irade ilk kez hazır deneyimleri tüketen bir yeti olmaktan uzaklaşarak deneyimin kuruluşuna katılan etkin güç hâline gelmeye başlar.
Acının kurucu unsur olarak seçilmesi, deneyimin anlamını da değiştirir. Haz artık tek başına deneyimin olumlu kutbu olarak varlığını sürdüremez. Acı ise yalnızca dışlanması gereken olumsuzluk olmaktan çıkar. Her iki duygulanım da kendi niteliklerini koruyarak aynı deneyim bütününün içinde yeniden anlam kazanırlar. Deneyimin değeri artık yalnızca ulaşılan haz miktarına değil, bu farklı duygulanımların hangi ilişki içinde örgütlendiğine bağlı hâle gelir.
İradenin bu müdahalesi yalnızca yeni bir tercih üretmez; deneyimin ontolojik kuruluşunu dönüştürür. Haz veren öğeleri artırıp rahatsızlık verenleri azaltmaya çalışan klasik hedonik yönelim askıya alınır. Bunun yerine özne, olumlu ile olumsuz arasındaki ilişkiyi yeniden düzenler. Acı ortadan kaldırılmaz; deneyimin yapısına içeriden yerleştirilir. Böylece deneyim tek yönlü duygulanımsal akış olmaktan çıkar ve kendi içinde farklılık taşıyan daha karmaşık bir bütünlük kazanır.
En önemli değişim ise iradenin zaman içindeki işleyişinde görülür. Saf haz deneyiminde başlangıçtaki seçim çoğu zaman sürecin tamamını belirlemeye yeterlidir. Acının korunduğu deneyimde ise irade tek bir başlangıç kararına indirgenemez. Deneyim sürdükçe acı da sürer; acı sürdükçe deneyim yeniden seçilir. Böylece irade, başlangıçta gerçekleşen tekil bir karar olmaktan çıkarak deneyimin bütün zamanına yayılan sürekli kurucu etkinliğe dönüşmeye başlar.
3.3 Acı çıkarıldığında deneyim kimliğinin değişmesi
Bir deneyimin hangi öğelerden oluştuğu ile o deneyimi hangi öğelerin kurduğu aynı şey değildir. Sayısız deneyim, kendi bileşenlerinden bazıları değişse bile özdeşliğini büyük ölçüde koruyabilir. Bir yemeğin biraz daha sıcak ya da biraz daha soğuk olması, kullanılan bardağın farklılaşması, mekânın değişmesi veya tüketim zamanının kayması çoğu durumda deneyimin özünü değiştirmez. Çünkü bunlar deneyimin kurucu ilkeleri değil, değişebilir koşullarıdır. Deneyim, bu tür farklılıklara rağmen aynı deneyim olarak varlığını sürdürebilir.
Kurucu unsur ise tamamen farklı statüye sahiptir. Kurucu unsur ortadan kaldırıldığında deneyim yalnızca eksilmez; başka bir deneyime dönüşür. Aynı maddi bileşenlerin büyük kısmı korunabilir, hatta duyusal benzerlik oldukça yüksek olabilir; yine de öznenin yöneldiği fenomen artık özdeş değildir. Ontolojik kimlik, maddi benzerliğin değil, kurucu ilişkinin korunmasına bağlıdır. Deneyimin ne olduğu, içerdiği parçaların toplamından değil, o parçaların birbirleriyle kurdukları zorunlu ilişkiden doğar.
Acılı şalgam tam da bu ayrımı görünür hâle getirir. Acının kaldırılması ilk bakışta yalnızca olumsuz bir duyumun ortadan kalkması gibi görünebilir. Fakat öznenin deneyimi açısından gerçekleşen şey bundan çok daha köklüdür. Artık aynı deneyim yaşanmamaktadır. Çünkü öznenin arzuladığı yapı, acının bulunmadığı bir haz deneyimi değildir. Arzulanan yapı, acının deneyimin ayrılmaz bileşenlerinden biri olarak korunduğu özgül örgütlenmedir. Acı ortadan kaldırıldığında eksilen yalnızca yakıcılık değildir; deneyimin kendisini kendisi yapan ilişki çözülmektedir.
Bunun nedeni, deneyimlerin tek tek duyusal içeriklerden oluşmamasıdır. Duyusal içerikler ancak belirli bir örgütlenme içinde deneyim hâline gelirler. Aynı tatlar, aynı kokular ve aynı fiziksel özellikler farklı ilişkiler içinde bambaşka deneyimler oluşturabilir. İnsan çoğu zaman nesneleri değil, nesnelerin belirli bir örgütlenmesini arzu eder. Deneyimin özdeşliği de bu örgütlenmede bulunur. Acılı şalgamın teorik önemi tam olarak burada ortaya çıkar; çünkü özdeşliğin tek tek duyumlarda değil, onların kurduğu yapıda bulunduğunu son derece yalın biçimde gösterir.
Burada dikkat edilmesi gereken ikinci nokta, öznenin acıyı deneyime sonradan eklememesidir. Deneyim ilk andan itibaren acısıyla birlikte seçilmektedir. Dolayısıyla acı, daha önce kurulmuş haz deneyiminin üzerine yerleştirilen dışsal bir katman değildir. Deneyimin kuruluş anından itibaren onun kimliğini belirleyen öğelerden biridir. Kurucu ilişki başlangıçtan itibaren bu birliktelik üzerine kurulmuştur. Sonradan çıkarılan şey de yalnızca bir parça değil, başlangıçta kurulmuş özdeşliğin kendisidir.
Fenomenolojik açıdan bakıldığında bu durum oldukça önemlidir. Çünkü özne deneyimi değerlendirirken yalnızca ne hissettiğini değil, neyi yaşadığını da ayırt etmektedir. Acısız şalgamın daha az rahatsızlık vermesi, onun aynı deneyimin daha konforlu versiyonu olduğu anlamına gelmez. Öznenin yöneldiği fenomen değişmiştir. Rahatlık artmış olabilir; fakat deneyim artık başka bir deneyimdir. Haz miktarındaki değişim ile deneyimin kimliğindeki değişim böylece birbirinden ayrılır.
Tam da bu ayrım, haz determinizminin açıklama sınırlarını görünür kılar. Eğer deneyimin değeri yalnızca ürettiği haz miktarına bağlı olsaydı, acının azaltılması her durumda deneyimi daha başarılı hâle getirmeliydi. Acılı şalgam örneğinde ise niceliksel artış niteliksel kayba dönüşmektedir. Daha az acı, her zaman daha fazla deneyim anlamına gelmez. Bazı durumlarda tam tersine, deneyimin ontolojik bütünlüğünün çözülmesine yol açar. Böylece ilk kez haz miktarı ile deneyimin değeri birbirinden ayrışmaya başlar.
4. Bileşik Deneyimin Ontolojisi
4.1 Acının hazza indirgenememesi
Acılı şalgam deneyimi karşısında geliştirilebilecek ilk açıklamalardan biri, acının aslında hazza dönüştüğü iddiasıdır. Böyle düşünüldüğünde teorik sorun büyük ölçüde ortadan kalkmış görünür. Haz determinizmi geçerliliğini korur; yalnızca haz üreten deneyimlerin kapsamı biraz genişlemiş olur. Acı artık gerçek anlamda acı değildir. Farklı biçimde işleyen özel bir haz çeşididir. İlk bakışta ikna edici görünen bu yorum, deneyimin fenomenolojik yapısını yeterince açıklayamaz.
Acının hazza dönüşmesi ile acının korunması aynı olgu değildir. Eğer gerçekten acı haz hâline gelmiş olsaydı, öznenin artık rahatsızlık hissetmemesi gerekirdi. Oysa deneyimin kendisi böyle yaşanmaz. Yakıcılık devam eder. Boğazdaki yanma, dildeki baskı ve bedensel rahatsızlık duyumsanmaya devam eder. Öznenin olumlu değerlendirmesi, acının ortadan kalkmasına değil; acı varlığını sürdürürken deneyimin yine de istenmesine dayanır. Açıklanması gereken olgu da tam olarak budur.
Benzer biçimde acının daha büyük bir haz için katlanılan araç olduğu düşüncesi de problemi çözmez. Böyle bir açıklamada acının yine kendi başına değeri yoktur. Daha yüksek düzeyde haz üretecek sonuca ulaşmak için ödenen geçici maliyet işlevi görmektedir. Fakat acılı şalgam deneyiminde acının mümkün olduğunca azaltılması arzulanmaz. Belirli yoğunlukta korunması istenir. Eğer acı yalnızca araç olsaydı, aynı deneyimin daha az acıyla kurulabilmesi her zaman tercih edilmeliydi. Deneyim ise bunun tersini göstermektedir.
Dolayısıyla acı ne hazza dönüşmektedir ne de yalnızca hazzın hizmetinde araçsal unsur olarak iş görmektedir. Kendi olumsuz niteliğini koruyarak deneyimin kurucu öğelerinden biri olmaktadır. Haz ile acı arasındaki ilişki de bu nedenle niceliksel toplama indirgenemez. Acının azalması ile hazzın artması aynı sürecin iki ucu değildir. Her iki duygulanım da kendi karakterini koruyarak aynı deneyim bütününün içinde yer almaktadır. Deneyimin özgüllüğü de tam olarak bu indirgenemez birliktelikten doğmaktadır.
Acının hazza indirgenememesi, teorinin en kritik dönüm noktalarından biridir. Çünkü burada ilk kez açıklama, tek yönlü hedonik mantığın dışına çıkmak zorunda kalır. Acı ortadan kaldırılarak fenomen açıklanamaz; acı hazlaştırılarak da açıklanamaz. Geriye yalnızca tek imkân kalır: Acının acı olarak kalmasına rağmen deneyimin vazgeçilmez kurucu bileşenlerinden biri olabilmesi. Deneyimin yeni ontolojik yapısı tam da bu kabul üzerine yükselmeye başlar.
4.2 Haz ile acının eşzamanlı korunması
Haz ile acının aynı deneyim içinde bulunması tek başına sıra dışı değildir. İnsan, yaşamın farklı anlarında birbirine zıt duygulanımları birlikte taşıyabilir; korkuyla merak, kaygıyla umut, yorgunlukla tatmin aynı olay içinde eşzamanlı biçimde ortaya çıkabilir. Acılı şalgam örneğini teorik bakımdan ayırt edici kılan şey, karşıt duygulanımların yalnızca yan yana bulunması değil, deneyimin özdeşliğini birlikte kurmasıdır. Haz ve acı burada tesadüfen kesişen iki ayrı süreç değil, aynı deneyimsel bütünün birbirine indirgenemeyen kurucu boyutlarıdır.
Klasik hedonik şema, olumlu ve olumsuz duygulanımların aynı olayda bulunmasını çoğunlukla geçici bir karışım olarak yorumlar. Sürecin sonunda bunlardan birinin baskın çıkacağı varsayılır. Haz ağır basarsa deneyim olumlu, acı ağır basarsa olumsuz kabul edilir. Karşıtlıkların geçici beraberliği, nihai hükmün içinde eritilir. Böylece deneyimin çoğulluğu, son değerlendirme anında yeniden tek değere indirgenmiş olur. Acılı şalgamın fenomenolojik yapısı ise böyle bir indirgemeye direnç gösterir.
Özne acılı şalgamı olumlu bir deneyim olarak değerlendirirken acının yok olduğunu ileri sürmez. Acı sürer, fakat deneyimi değersizleştirmez. Haz da sürer, fakat acıyı etkisizleştirmez. İki duygulanım birbirlerini iptal etmeden aynı bütün içinde korunurlar. Deneyimin değeri, karşıtlardan birinin diğerini yenmesinden değil, ikisinin de kendi niteliğini muhafaza ederek birlikte var olabilmesinden doğar. Haz ile acının eşzamanlılığı bu nedenle geçici bir dengesizlik değil, deneyimin ontolojik düzenidir.
Burada söz konusu olan birlik, basit bir toplam değildir. Haz ile acı yan yana eklenmiş iki ayrı duyum olarak kalmaz. Aynı deneyim içinde bulundukları anda birbirlerinin anlamını dönüştürürler. Haz, artık acının dışlandığı saf olumlu duygulanım değildir; acıyı taşıyabilecek biçimde genişlemiş bir hazdır. Acı da yalnızca deneyimin sona erdirilmesini talep eden çıplak olumsuzluk değildir; deneyimin özgül kimliğine katkıda bulunan kurucu gerilimdir. Her iki öğe dönüşür, fakat hiçbiri diğerinin içinde erimez.
Bu birlikte varoluş, haz ile acı arasındaki klasik karşıtlığı ortadan kaldırmaz. Aksine, karşıtlığı daha belirgin hâle getirir. Acı ancak acı olarak kaldığı için hazzın sınırını görünür kılar; haz da ancak varlığını sürdürdüğü için acının deneyimi bütünüyle ele geçirmediğini gösterir. Karşıtlık çözülmez, fakat yıkıcı olmaktan çıkar. Deneyim, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklılıkların aynı yapı içinde taşınabilmesiyle bütünlük kazanır.
Bileşik deneyimin ontolojik özgünlüğü de burada bulunur. Bütünlük, parçaların benzeşmesine dayanmaz. Haz ve acı ortak bir niteliğe dönüşerek birleşmezler. Birlik, farklılıkların korunması üzerinden kurulur. Böylece deneyimin bütünlüğü homojen değil, içsel olarak farklılaşmış bir bütünlük hâline gelir. Özdeşlik, farklılıkların yok edilmesinden değil, birbirlerini ortadan kaldırmadan belirli bir ilişki içinde tutulmalarından doğar.
Fenomenolojik düzeyde bunun anlamı açıktır: Özne aynı anda hem haz almakta hem acı duymaktadır. Bu iki durum sırayla yaşanmaz; biri bitip diğeri başlamaz. Aynı yudum, aynı anda hem olumlu hem olumsuz duygulanım üretir. Deneyimin zamansal birliği, duygulanımsal çoğulluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, eşzamanlılık karşıtların aynı olay içinde gerçekten birlikte var olmasını mümkün kılar.
Böylece deneyimin değeri tek bir sonuç ölçütüne bağlanamaz. Acının varlığı deneyimi başarısız kılmaz, hazzın varlığı da deneyimi saflaştırmaz. Değer, haz ile acının hangi oranda bulunduğundan çok, aralarında nasıl bir ilişki kurulduğuna bağlı hâle gelir. Deneyim artık niceliksel denge üzerinden değil, yapısal bütünlük üzerinden anlaşılmalıdır. Acılı şalgamı özgül kılan şey de belirli miktarda haz ve belirli miktarda acı içermesi değil, ikisini birbirlerine indirgemeden aynı fenomen içinde korumasıdır.
4.3 Deneyimin tekil duygulanımdan çoğul yapıya geçmesi
Haz determinizmi, deneyimi nihayetinde tek bir duygulanımsal merkez etrafında düzenler. Deneyim ne kadar karmaşık görünürse görünsün, sonunda haz ya da rahatsızlık ekseninde sınıflandırılır. Karşıt duygulanımlar geçici olabilir; fakat nihai değer tekil kalır. Böyle bir yapıda deneyimin bütün farklılıkları, baskın sonucun altında toplanır. Haz, diğer duygulanımları kendi anlamına göre düzenleyen merkez hâline gelir.
Acılı şalgam bu tek merkezli yapıyı bozar. Deneyim artık yalnızca haz veren ya da yalnızca acı üreten bir olay değildir. Haz ile acı, aynı fenomen içinde farklılıklarını koruyarak bulunurlar. Her ikisi de deneyimin özdeşliği için vazgeçilmezdir. Bu nedenle deneyim, tekil bir duygulanımın farklı yoğunluklarından oluşan çizgisel yapı olmaktan çıkar ve birden fazla duygulanımsal merkezin birlikte çalıştığı çoğul bir örgütlenmeye dönüşür.
Çoğulluk burada parçaların rastgele bir araya gelmesi anlamına gelmez. Deneyimin içinde çok sayıda duyum bulunması, onu kendiliğinden çoğul yapmaz. Belirleyici olan, farklı duygulanımların birbirlerine indirgenmeden kurucu statü kazanmasıdır. Haz ile acı aynı bütün içinde yalnızca mevcut değildir; deneyimin ne olduğunu birlikte belirlerler. Böylece çoğulluk, niceliksel fazlalık değil, kurucu ilkelerin birden fazla hâle gelmesidir.
Deneyimin tekil duygulanımdan çoğul yapıya geçmesi, özdeşliğin nasıl kurulduğunu da değiştirir. Tek merkezli deneyimde özdeşlik, baskın duygulanımın sürekliliğine bağlıdır. Haz devam ettiği sürece deneyim olumlu kimliğini korur. Çoğul yapıda ise özdeşlik, farklı duygulanımlar arasındaki ilişkinin sürekliliğine bağlıdır. Haz ile acının biri ortadan kalktığında deneyimin yalnızca yoğunluğu değil, kimliği de değişir. Deneyim artık tek bir içeriğin değil, belirli bir ilişkinin varlığıyla özdeştir.
Bu dönüşüm, hazzın ontolojik statüsünü de sınırlar. Haz artık bütün deneyimi kendisine göre anlamlandıran mutlak merkez değildir. Kendi karşıtıyla birlikte var olmak zorunda kaldığı anda tek egemen ilke olmaktan çıkar. Acının varlığı hazzı yok etmez; fakat hazzın deneyimi tek başına tanımlama yetkisini sınırlar. Deneyim böylece hazzın hükmü altında birleşen tekil yapı olmaktan çıkarak farklı duygulanımların ortak kuruluş alanına dönüşür.
Acı açısından da benzer bir değişim meydana gelir. Acı, deneyimin sona ermesi gerektiğini bildiren mutlak olumsuzluk olmaktan uzaklaşır. Kendi niteliğini korusa bile bütün yapıyı tek başına belirleyemez. Hazla birlikte bulunduğu için olumsuzluğu geçersizleşmez; ancak olumsuzluk deneyimin tek anlamı olmaktan çıkar. Böylece hem haz hem acı, mutlak merkez olma iddiasını kaybederek ilişkisel bir statü kazanır.
Çoğul deneyim, duygulanımların kendi başlarına taşıdıkları değerlerden çok aralarındaki örgütlenmeyi öne çıkarır. Haz ve acının ayrı ayrı ne kadar güçlü olduğu elbette önemlidir; fakat deneyimin ontolojik niteliğini asıl belirleyen, bu güçlerin birbirleriyle nasıl bağlandığıdır. Aynı miktarda acı, farklı bir ilişki içinde deneyimi yıkıcı hâle getirebilir. Aynı miktarda haz da başka bir örgütlenmede yüzeysel kalabilir. Değer, bileşenlerin toplamında değil, ilişkisel biçiminde bulunur.
Böyle bir yapı, deneyimin bütünlüğünü daha karmaşık fakat daha güçlü hâle getirir. Homojen deneyim, kendi karşıtıyla karşılaştığında kolayca bozulabilir; çünkü bütünlüğü tek bir değerin sürekliliğine bağlıdır. Çoğul deneyim ise farklılığı kendi içinde taşıdığı için karşıtlıkla parçalanmaz. Acı deneyime dışarıdan saldıran yabancı unsur değildir; zaten deneyimin kurucu düzenine dâhildir. Bütünlük, olumsuzluğun yokluğuna değil, olumsuzluğun taşınabilmesine dayanır.
Haz duygusunun acıya doğru genişlemesi de tam olarak burada anlam kazanır. Burada acı hazza dönüşmez ve olumsuz niteliğini kaybetmez. Genişleyen şey, hazzın yalnızca kendisine benzeyen olumlu duyumlarla birlikte var olma kapasitesidir. Haz, acıyı dışlamadan sürdürülebildiği ölçüde daha geniş bir deneyim alanına yayılır. Bu genişleme acının hazlaştırılması değil, hazzın kendi karşıtını yok etmeden taşıyabilecek bir ontolojik kapasite kazanmasıdır.
Deneyimin çoğullaşması sonuç olarak haz ile acının basit birlikteliğinden daha fazlasını ifade eder. Tek bir duygulanımın egemenliğine dayanan yapı çözülür; farklılıkların korunmasına dayanan yeni bir bütünlük kurulur. Haz ve acı artık birbirlerini dışlayan nihai hükümler değil, aynı deneyimin birlikte çalışan kurucu boyutlarıdır. Deneyim de yalnızca ne kadar haz ya da ne kadar acı içerdiğiyle değil, farklı duygulanımları hangi bütünlük içinde taşıyabildiğiyle belirlenir.
5. Hazzın İçkin Aşılması
5.1 Acının hazzın mutlak belirleyiciliğini sınırlaması
Haz, deneyim alanında yalnızca olumlu duygulanımlardan biri olarak bulunmaz; çoğu durumda deneyimin değerini tek başına belirleyen merkezî ilke gibi işler. Bir yaşantının istenmeye değer olup olmadığı, ne ölçüde haz ürettiği üzerinden değerlendirilir. Rahatsızlık ise deneyimin yapısına ait bağımsız bir boyut olarak değil, hazzı azaltan olumsuz pay şeklinde görülür. Böylece haz, deneyimin yalnızca sonucu olmaktan çıkarak onun anlamını, yönünü ve başarısını belirleyen mutlak ölçüte dönüşür. Hedonik belirlenimin katılığı da tam olarak bu mutlaklaşmadan doğar.
Bir ilkenin mutlak belirleyici olması, deneyimde başka hiçbir unsurun bulunmadığı anlamına gelmez. Acı, kaygı, gerilim ya da yorgunluk hazza eşlik edebilir. Fakat bütün bu duygulanımlar yalnızca hazla kurdukları ilişki üzerinden anlamlandırıldıkları sürece hazzın egemenliği devam eder. Acı, daha büyük bir haz için ödenen bedel; gerilim, sonradan gelecek rahatlamanın hazırlığı; yorgunluk ise tatminin maliyeti olarak değerlendirilir. Olumsuz duygulanımlar deneyimde mevcut olsalar bile bağımsız bir kurucu değer kazanamazlar. Haz, onları kendi mantığı içinde araçsallaştırarak merkezî konumunu korur.
Acılı şalgamda acının deneyimin kimliğini kuran asli unsur olarak seçilmesi, bu merkeziliği içeriden sınırlar. Acı artık hazza ulaşmak için geçilmesi gereken geçici eşik değildir. Deneyimin sonunda ortadan kalkması beklenen fazlalık da değildir. Kendi olumsuz niteliğini muhafaza ederek deneyimin içinde kalır ve tam da bu kalıcılık sayesinde hazzın bütün yapıyı tek başına belirlemesini engeller. Haz sürmektedir; fakat deneyimin ne olduğunu yalnız başına tayin edemez. Acının çıkarılması deneyimin kimliğini değiştirdiği için, haz artık deneyimin yeterli açıklaması olmaktan çıkar.
Burada gerçekleşen sınırlama dışsal değildir. Öznenin haz almasını yasaklayan ahlaki bir buyruk, hazzı azaltan zorunlu koşul ya da deneyimin dışından dayatılan disiplin söz konusu değildir. Acı, hazzın karşısına bağımsız bir otorite gibi yerleştirilmez. Hazzın bizzat içinde, onunla aynı deneyim bütününü kuran farklılık olarak bulunur. Dolayısıyla hazzın sınırı, hazdan uzaklaşılmasıyla değil, hazzın kendi karşıtını dışlayamayacağı bir yapıya yerleşmesiyle oluşur.
İçkin sınır ile dışsal engel arasındaki ayrım burada belirleyicidir. Dışsal engel hazzın gerçekleşmesini zorlaştırır, geciktirir ya da azaltır; fakat hazzın temel mantığını değiştirmez. Engel ortadan kalktığında haz yeniden eski mutlaklığına kavuşur. İçkin sınır ise hazzın var olma biçimini dönüştürür. Acı deneyimin kurucu parçası hâline geldiğinde, hazzın saflaşarak tek başına egemen olabileceği bir zemin artık kalmaz. Haz, kendi varlığını ancak kendisine indirgenemeyen başka bir duygulanımla birlikte sürdürebilir.
Bu nedenle acının işlevi hazzı zayıflatmak değildir. Hatta duyusal yoğunluk bakımından deneyim daha güçlü hâle gelebilir. Sınırlanan şey hazzın niceliği değil, ontolojik yetkisidir. Haz alınmaya devam edilir; fakat haz artık deneyimin tek nedeni, tek amacı ve tek doğrulama ölçütü değildir. Deneyimin değeri, ne kadar haz ürettiğinden çok, haz ile acıyı hangi yapısal bütünlük içinde birleştirdiğine bağlı hâle gelir. Haz varlığını korurken egemenlik iddiasını kaybeder.
Mutlak belirleyiciliğin kırılması, hazzın değersizleşmesi anlamına da gelmez. Haz hâlâ deneyimin vazgeçilmez bileşenlerinden biridir. Onu bütünüyle çıkarmak da deneyimin kimliğini değiştirecektir. Fakat vazgeçilmez olmak ile mutlak olmak aynı şey değildir. Haz artık deneyimin gerekli koşullarından biri olabilir; ancak tek başına yeterli koşulu değildir. Deneyim, hazzın çevresine eklenmiş tali öğelerden değil, birbirlerine indirgenemeyen kurucu boyutların ilişkisinden meydana gelir.
Böylece hazzın içkin aşılması, hazzın yok edilmesi ya da geride bırakılması şeklinde gerçekleşmez. Aşılan şey hazzın kendisi değil, bütün deneyimsel değeri tek başına belirleme iddiasıdır. Haz, deneyimin içinde kalır; fakat deneyimi kendi ölçüsüne göre homojenleştiremez. Acının olumsuzluğunu koruyarak deneyime katılması, hazzın sınırını hazzın dışından değil, bizzat içinden kurar. İçkin aşılmanın ontolojik anlamı tam olarak burada bulunur: Bir ilke ortadan kaldırılmadan, kendi mutlaklığını sürdüremeyeceği bir ilişki yapısına yerleştirilir.
5.2 İradenin deneyimin bileşimine müdahale etmesi
Haz determinizmi altında irade çoğu zaman deneyimlerin içeriğini seçiyor görünür. Özne hangi nesneye yönelmek istediğine, hangi zevki tercih edeceğine ve hangi deneyimi tekrar edeceğine karar verir. Fakat bu seçimlerin tamamı haz ile rahatsızlık arasındaki önceden kurulmuş değer ayrımı içinde gerçekleştiği sürece irade, deneyimin temel mantığını değiştirmez. Seçilen nesneler farklılaşır; onları seçilebilir kılan hedonik ölçüt aynı kalır. İrade etkinliğini sürdürür, fakat deneyimin bileşimini değil, yalnızca deneyimin taşıyıcısını belirler.
Acının bilinçli biçimde deneyime dâhil edilmesi, iradenin bu sınırlı konumunu dönüştürür. Özne artık hazır hâlde bulunan haz nesnelerinden birini seçmekle yetinmez. Deneyimin hangi duygulanımsal öğelerden meydana geleceğine doğrudan müdahale eder. Acıyı dışlamaması, yalnızca olumsuz bir unsura katlanması değildir; deneyimin kuruluş ilkelerini yeniden düzenlemesidir. İrade böylece sonradan onay veren seçim merciinden, deneyimin iç mimarisine katılan kurucu etkinliğe doğru hareket eder.
Buradaki müdahale, deneyim üzerinde dışarıdan kurulan hâkimiyet olarak anlaşılmamalıdır. Özne kendisini bedeninden ayırarak duyumlarına hükmeden aşkın bir bilinç konumuna yerleşmez. Acı bedensel olarak yaşanır, haz da aynı bedensel düzlemde sürer. İrade, deneyimin dışına çıkıp ona biçim veren yabancı bir kuvvet değildir. Deneyimin içindeki duygulanımlar arasındaki ilişkiyi değiştiren içkin bir etkinliktir. Öznenin kurucu gücü, bedensel belirlenimlerin yokluğunda değil, onların aynı bütün içinde nasıl düzenleneceğini belirleyebilmesinde görünür hâle gelir.
Haz determinizminin olağan düzeninde deneyim, iradeye büyük ölçüde tamamlanmış bir değer yapısıyla sunulur. Haz veren unsur seçilmeye, acı veren unsur ise dışlanmaya hazırdır. İradenin görevi bu ayrımı uygulamaktır. Acılı şalgam deneyiminde ise özne hazır ayrımı kabul etmez. Acıyı deneyimden çıkarmak yerine onu kurucu bileşen olarak korur. Böylece haz ve acı arasındaki geleneksel dışlama ilişkisi, iradi müdahaleyle birlikte varoluş ilişkisine dönüştürülür.
Deneyimin bileşimine müdahale etmek, yalnızca yeni bir öğe eklemek anlamına gelmez. Asıl dönüşüm, mevcut öğelerin statülerinin değişmesidir. Acı dışsal olumsuzluk olmaktan çıkar; haz da tek belirleyici merkez olma niteliğini kaybeder. Aynı duygulanımlar fiziksel karakterlerini korudukları hâlde farklı bir ontolojik örgütlenme içinde yer alırlar. İrade bu nedenle maddi içeriği yaratmaz; var olan içeriklerin birbirleriyle kurdukları ilişkiyi yeniden biçimlendirir.
Kurucu özgürlüğün en temel biçimlerinden biri de tam olarak burada belirir. Özgürlük, belirlenimlerden bütünüyle bağımsız olma hâli değildir. Bedenin acı üretmemesi, arzunun hazza yönelmemesi ya da öznenin hiçbir duygulanımdan etkilenmemesi gerekmez. Böyle bir belirlenimsizlik zaten canlı deneyimin ortadan kalkması anlamına gelirdi. Özgürlük, belirlenimlerin varlığı içinde onların tek anlamlı bir düzene kapanmasını engelleyebilme kapasitesidir. İrade haz ve acıyı ortadan kaldırmaz; aralarındaki zorunlu dışlama bağını dönüştürür.
Bu müdahalenin ontolojik önemi, öznenin deneyimin sonucuna değil, deneyimin oluşumuna katılmasında yatar. Hedonik düzende özne çoğu zaman deneyimin ardından haz alıp almadığını değerlendirir. Burada ise değerlendirme yalnızca sona ait değildir. Deneyimin hangi yapıda kurulacağı, daha başlangıçta iradi tercihin parçasına dönüşür. Öznenin failliği sonuç karşısındaki memnuniyetten, deneyimin bileşimine ilişkin kurucu karara doğru genişler.
Acıyı seçmek bu nedenle öznenin kendisine zarar vermeyi arzulaması anlamına gelmez. Seçilen şey acının yalın varlığı değil, acının belirli bir haz deneyimi içindeki konumudur. İrade acıyı bağımsız amaç hâline getirmez; onu deneyimin tek merkezli olmamasını sağlayan içkin unsur olarak yerleştirir. Böylece seçim, haz ile acı arasında bir taraf belirlemek yerine aralarındaki ilişkinin nasıl kurulacağını belirlemeye yönelir.
İradenin gerçek kurucu niteliği de tek tek duygulanımları üretme gücünde değil, duygulanımların hangi bütünlük içinde anlam kazanacağını değiştirebilmesinde bulunur. Haz ve acı öznenin emriyle ortaya çıkmaz; fakat özne onların deneyimsel statülerini yeniden düzenleyebilir. Acı artık ortadan kaldırılması gereken kusur, haz da erişilmesi gereken tek sonuç değildir. Her ikisi de iradenin kurduğu bileşik deneyimin farklı fakat eşit ölçüde vazgeçilmez boyutlarına dönüşür.
Deneyimin bileşimine yapılan bu müdahale, iradeyi hedonik düzenin uygulayıcısı olmaktan çıkararak deneyimsel ilişkinin kurucusu hâline getirir. Özne artık yalnızca kendisine haz verecek olanı seçmez; hazzın hangi sınırlar içinde, hangi farklılıklarla ve hangi karşıtlıkları koruyarak yaşanacağını da belirler. İrade, haz determinizminin sunduğu seçenekler arasında dolaşmak yerine, o seçenekleri değerli kılan yapıya müdahale eder. Kurucu özgürlüğün başladığı yer tam olarak burasıdır.
5.3 Hazzın acıyı dışlamadan genişlemesi
Acının deneyimin kurucu bileşenlerinden biri hâline gelmesi yalnızca hazzın mutlak belirleyiciliğini sınırlamaz; aynı zamanda hazzın kendi ontolojik sınırlarını da dönüştürür. Haz, klasik hedonik yapı içinde yalnızca olumlu duygulanımlarla birlikte var olabilen kapalı bir alan gibi işler. Olumsuz olanın deneyime dâhil olması, hazzın eksilmesi ya da bozulması şeklinde yorumlanır. Böyle düşünüldüğünde hazzın sınırları son derece dardır. Haz ancak kendisine benzeyen duygulanımlar arasında korunabilir. Acılı şalgam deneyimi ise bu varsayımın zorunlu olmadığını gösterir.
Burada dikkat edilmesi gereken ilk ayrım, hazzın genişlemesi ile acının hazlaştırılmasının aynı şey olmadığıdır. Eğer acı sonunda hazza dönüşmüş olsaydı, aslında hiçbir şey değişmeyecekti. Haz determinizmi yalnızca yeni bir haz kategorisi kazanmış olacaktı. Acının özgün niteliği ortadan kalkacağı için deneyimin çoğulluğu yeniden tek merkeze indirgenecekti. Oysa yaşanan deneyimde acı kendi olumsuz karakterini korumaktadır. Genişleyen şey acının sınırları değil, hazzın birlikte var olabileceği ontolojik alandır.
Bu nedenle hazzın genişlemesi, niceliksel bir artış olarak anlaşılmamalıdır. Haz daha fazla haz üretmeye başlamaz. Değişen, hazzın hangi ilişkiler içinde var olabileceğidir. Daha önce yalnızca olumlu duygulanımlarla sürdürülebildiği düşünülen haz, artık olumsuzluğu dışlamadan da kendi kimliğini koruyabilmektedir. Haz, kendi karşıtını ortadan kaldırmak zorunda kalmadan da varlığını sürdürebildiği ölçüde daha geniş bir ontolojik kapasite kazanır.
Aslında burada dönüşen şey, hazzın tanımıdır. Haz artık yalnızca rahatsızlığın yokluğu ya da olumlu duyumların toplamı olarak açıklanamaz. Böyle bir tanım, acılı şalgam deneyimini açıklamakta yetersiz kalacaktır. Haz, farklı duygulanımları aynı deneyim içinde taşıyabilen daha karmaşık bir yapıya dönüşmektedir. Kendi olumlu niteliğini korurken, olumsuzluğu dışlamak zorunda değildir. Böylece haz, tek yönlü duygulanım olmaktan çıkarak ilişkisel karakter kazanmaya başlar.
Bu ilişkisel yapı, deneyimin değerini de farklı biçimde kurar. Haz artık deneyimin bütününü tek başına açıklayamaz; fakat deneyimin vazgeçilmez öğelerinden biri olmaya devam eder. Acı da aynı şekilde vazgeçilmezdir. Deneyimin değeri ne yalnızca hazdan ne de yalnızca acıdan doğmaktadır. Değer, birbirine indirgenemeyen bu iki duygulanımın aynı bütün içinde nasıl örgütlendiğinden ortaya çıkar. Haz böylece merkez olmaktan çok, kurucu ilişkinin taraflarından biri hâline gelir.
Hazzın genişlemesi aynı zamanda öznenin arzu yapısını da dönüştürür. Arzu artık yalnızca olumlu duyumlara yönelen tek eksenli hareket değildir. Özne, deneyimin belirli yoğunluğunu arzularken o yoğunluğu mümkün kılan farklılıkları da istemeye başlar. Acı burada arzu edilen sonucun önündeki engel değildir; sonucun kimliğini kuran ilişkilerden biridir. Arzu da buna bağlı olarak yalnızca olumlu olana yönelen çizgisel yapı olmaktan çıkar ve deneyimin iç örgütlenmesine yönelir.
Burada çoğu zaman gözden kaçan önemli bir nokta vardır. İnsan acıyı tek başına istemez. Aynı şekilde yalnızca hazzı da istemez. İstenen şey, belirli bir deneyim biçimidir. Haz ile acının hangi ilişki içinde bulunacağı, deneyimin hangi yoğunluğu kazanacağı ve duygulanımların birbirlerini nasıl taşıyacağı, arzunun gerçek nesnesine dönüşür. Böylece arzu nesnelerden çok deneyim biçimlerine yönelmeye başlar. Acılı şalgamın özgüllüğü de tam olarak bu deneyim biçiminde bulunur.
Hazza ilişkin bu genişleme, hedonik belirlenimin içeriden çözülmeye başladığı noktayı da görünür kılar. Çünkü haz artık yalnızca kendisine benzeyen olumlu durumları yeniden üretmeye çalışan kapalı döngü olmaktan uzaklaşmaktadır. Kendi karşıtıyla birlikte yaşayabildiği anda yeniden üretim mantığı da değişir. Deneyimin amacı yalnızca daha fazla haz elde etmek değildir; belirli bir deneyim bütünlüğünü korumaktır. Haz, niceliksel çoğalmadan çok yapısal sürekliliğin öğesi hâline gelir.
Dolayısıyla hazzın acıyı dışlamadan genişlemesi, hazzın zayıflaması anlamına gelmez. Tam tersine, hazzın ontolojik olgunlaşmasıdır. Kendi varlığını yalnızca benzerleri arasında sürdürebilen kırılgan yapı yerine, farklılığı kendi içinde taşıyabilen daha güçlü bir deneyim düzeni ortaya çıkar. Haz artık olumsuzluğun yokluğuna bağımlı değildir. Kendi karşıtını ortadan kaldırmadan da varlığını sürdürebildiği için, deneyimin tek merkezli olmaktan çıkmasına rağmen değer üretmeye devam eder.
6. Hazdan Kaçışın Sınırı
6.1 Haz karşıtlığının negatif hedonizm olarak kalması
Haz determinizminin eleştirisi çoğu zaman hazzın reddedilmesiyle başlar. Hazza yönelmenin insanı bağımlı, edilgin ya da yüzeysel hâle getirdiği düşünülerek çözüm, hazdan bilinçli biçimde uzaklaşmakta aranır. İlk bakışta bu yaklaşım, hedonik belirlenimin karşıtı gibi görünür. Çünkü özne artık haz veren deneyimleri değil, onlardan uzak durmayı tercih etmektedir. Ne var ki yön değişmiş olsa da belirleyici ilke aynı kalmaktadır. Haz hâlâ davranışın merkezinde bulunur; yalnızca olumlu hedef olmaktan çıkıp olumsuz referans noktasına dönüşmüştür.
Hazdan kaçan özne de seçimlerini haz ekseninde yapmaktadır. Daha önce hazza yaklaşmak için davranan özne, şimdi hazdan uzaklaşmak için davranmaktadır. Her iki durumda da davranışın anlamını belirleyen unsur hazdır. Birinde olumlu kutup, diğerinde olumsuz kutup işlevi görür. Hareket yönü değişmiş olabilir; fakat hareketin referans sistemi değişmemiştir. Haz merkez olmaya devam ettiği sürece, ona karşı çıkmak bile onun belirleyiciliğini ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle haz karşıtlığı çoğu zaman görünenden daha az radikal bir dönüşüm üretir. Hedonik belirlenimin olumlu biçimi yerine olumsuz biçimi geçer. Haz arayışı yerini hazdan kaçınmaya bırakır. Fakat özne hâlâ bütün deneyimlerini hazla kurduğu ilişkiye göre anlamlandırmaktadır. Haz alınan deneyimler reddedilir, haz vermeyenler benimsenir; yine de değer ölçütü değişmez. Sadece ölçütün yönü tersine çevrilmiştir.
Böyle bir yapı, negatif hedonizm olarak adlandırılabilir. Çünkü hedonik ilke terk edilmemiş, yalnızca olumsuzlanmıştır. Haz artık ulaşılması gereken amaç değildir; kaçınılması gereken tehlikedir. Buna rağmen öznenin bütün yönelimi yine haz etrafında örgütlenmektedir. Haz bulunmasa ne ona yaklaşmanın ne de ondan kaçmanın anlamı kalacaktır. Haz bu nedenle görünüşte reddedildiği yerde bile davranışın sessiz merkezi olmayı sürdürür.
Negatif hedonizmin temel sınırı tam olarak burada ortaya çıkar. Özne kendisini hedonik belirlenimden kurtardığını düşünür; oysa yalnızca belirlenimin yönünü değiştirmiştir. Hazdan uzaklaşma buyruğu, hazza yaklaşma buyruğunun ters çevrilmiş biçimidir. İki yaklaşım da deneyimin değerini aynı referans noktasına bağlar. Farklı olan yalnızca seçilen istikamettir. Ontolojik yapı ise büyük ölçüde değişmeden kalır.
Gerçek kopuşun gerçekleşebilmesi için hazzın olumlu ya da olumsuz merkez olma konumu birlikte aşılmalıdır. Haz ne mutlak amaç ne de mutlak tehlike olarak kalmalıdır. Deneyimin değeri, hazzın varlığına ya da yokluğuna göre değil, deneyimin kendi iç örgütlenmesine göre kurulmaya başladığında hedonik belirlenimin sınırları gerçekten aşılabilir. Hazdan kaçmak bu nedenle tek başına yeterli değildir; çünkü kaçışın kendisi de çoğu zaman kaçılan şeye bağımlı olmaya devam eder.
6.2 Çilecilik ve Stoacı refleksif sıçramanın sınırı
Haz determinizminden kurtulma arayışları tarih boyunca çoğu zaman iki temel doğrultuda gelişmiştir. Birincisi, hazzın mümkün olduğunca sınırlandırılması ya da bastırılması gerektiğini savunan çileci yaklaşımlardır. İkincisi ise hazzı ya da acıyı doğrudan dönüştürmek yerine, öznenin bunlara ilişkin yargısını değiştirmeyi amaçlayan refleksif geleneklerdir. Her iki yaklaşım da haz determinizminin doğurduğu bağımlılıkları fark etmiş ve bunları aşmaya çalışmıştır. Ancak ikisinin de ortak özelliği, çözümü deneyimin kendi içinde değil, deneyimle özne arasına yeni bir mesafe koymakta aramalarıdır.
Çileci yaklaşımın temel mantığı, hazzın özneyi belirlediği ölçüde özgürlüğü azalttığı düşüncesidir. Haz ne kadar güçlü olursa irade de o ölçüde edilginleşir. Bu nedenle özgürlüğe ulaşmanın yolu, hazzı mümkün olduğunca sınırlandırmak, hatta kimi zaman bilinçli biçimde acıyı tercih etmektir. İlk bakışta bu yaklaşım haz determinizmine doğrudan karşı çıkıyormuş gibi görünür. Oysa dikkatle incelendiğinde çileciliğin de haz ekseninden bütünüyle kopamadığı görülür. Haz hâlâ temel referans noktasıdır; yalnızca olumlu değerini kaybetmiştir. Davranış yine haz üzerinden belirlenmektedir, fakat bu kez yaklaşılması gereken değil, uzak durulması gereken unsur olarak.
Çilecilik acıyı da özgürce bırakmaz. Acı kendi başına kurucu fenomen olmaktan çok, hazzı bastırmanın aracı hâline gelir. Değeri, kendi deneyimsel niteliğinden değil, haz karşısında üstlendiği işlevden doğar. Böylece acı da araçsallaştırılmış olur. Haz nasıl tek başına mutlak amaç hâline getirildiğinde deneyimin çoğulluğunu yok ediyorsa, acının yalnızca hazdan uzaklaştırıcı araç olarak kullanılması da aynı tek yönlü mantığın ters çevrilmiş biçimidir. Deneyim yine tek eksenli kalır; yalnızca eksenin yönü değişmiştir.
Stoacı gelenek farklı bir yol izler. Burada amaç hazzı ya da acıyı ortadan kaldırmak değildir. Daha çok öznenin bu duygulanımlarla kurduğu yargısal ilişki dönüştürülmeye çalışılır. Haz ve acı dış dünyanın olayları olarak kabul edilir; özgürlüğün bunların kendisinde değil, bunlara verilen hükümde bulunduğu ileri sürülür. Böylece özne, deneyimin içine bütünüyle gömülmek yerine, onu değerlendiren ikinci bir bilinç düzlemine çekilir. Deneyim yaşanmaya devam eder; fakat özne deneyimle arasına düşünsel bir mesafe yerleştirerek kendisini onun doğrudan belirleyiciliğinden kurtarmaya çalışır.
Bu refleksif sıçrama tarihsel olarak son derece güçlü sonuçlar üretmiştir. Öznenin kendi yargısını deneyimin önüne koyabilmesi, dış koşulların mutlak belirleyiciliğini önemli ölçüde sınırlar. Bununla birlikte çözümün kurulduğu yer dikkatle incelendiğinde başka bir problem ortaya çıkar. Özgürlük, deneyimin kendi içinde kurulmaz. Deneyimin üzerine çıkan ikinci bir bakış noktasında kurulmaya çalışılır. Haz ve acı dönüştürülmez; onları değerlendiren bilinç dönüştürülür. Böylece deneyim olduğu gibi kalırken özne onunla arasına yeni bir ontolojik katman ekler.
Tam da bu nedenle Stoacı refleksiyon, deneyimin bileşimini değiştirmez. Haz yine hazdır. Acı yine acıdır. Aralarındaki ilişki de büyük ölçüde aynı kalır. Değişen şey, öznenin bu ilişkiye verdiği anlamdır. Böyle bir yaklaşım özdenetim açısından son derece güçlü olabilir; fakat deneyimin ontolojik yapısına içeriden müdahale etmez. Deneyim yeniden kurulmaz, yeniden yorumlanır.
Acılı şalgam örneği ise farklı bir yön göstermektedir. Burada özne deneyimin üzerine çıkmaz. Kendisini duyusal yaşantıdan ayırmaz. Haz almaya devam eder, acıyı hissetmeye devam eder ve bedensel deneyimin dışına çıkmaz. Dönüşen şey, deneyime verilen hüküm değil, deneyimin kendisini kuran ilişkidir. Acı ile haz arasındaki bağ yeniden düzenlenir. Böylece değişim, deneyimin sonrasında gerçekleşen düşünsel değerlendirmede değil, deneyimin kuruluşunda meydana gelir.
İçkin dönüşüm ile refleksif sıçrama arasındaki ayrım tam olarak burada belirginleşir. Refleksiyon özneyi deneyimin üzerine çıkarır; içkin dönüşüm ise özneyi deneyimin içinde tutar. Birinde özgürlük mesafeden doğar, diğerinde ise deneyimin kendi yapısının yeniden örgütlenmesinden. Acılı şalgamın açtığı imkânın özgünlüğü de buradadır. Hazdan kurtulmak için hazzın dışına çıkmak gerekmez; deneyimin iç düzeni değiştirildiğinde aynı bedensel yaşantı içinde farklı bir özgürlük biçimi kurulabilir.
6.3 Deneyimin dışına çıkmadan özgürleşme imkânı
Haz determinizmini aşmaya yönelik pek çok yaklaşımın ortak noktası, özgürlüğü deneyimin dışında aramalarıdır. Kimi zaman ahlaki ilkelere, kimi zaman akla, kimi zaman da saf bilinç düzeyine başvurularak öznenin duyusal yaşantının üzerine yerleşmesi amaçlanır. Deneyim böylece özgürlüğün kurulduğu alan olmaktan çıkar; aşılması gereken zemin hâline gelir. Özne ne kadar deneyimden uzaklaşabilirse o kadar özgür kabul edilir.
Böyle bir düşünme biçimi, deneyimin kendisini edilgin alan olarak değerlendirme eğilimindedir. Haz ve acı özneyi belirleyen kuvvetlerdir; özgürlük ise bu belirlenimlerden geri çekilebildiği ölçüde mümkün olur. Sonuç olarak duyusal yaşam ile özgürlük arasında örtük bir karşıtlık kurulmuş olur. Deneyim ne kadar yoğunlaşırsa özgürlük o kadar azalır; özgürlük ne kadar güçlenirse deneyim o kadar ikincil hâle gelir.
Acılı şalgam örneğinin işaret ettiği yön ise bu karşıtlığı zorunlu kabul etmez. Çünkü deneyimin dönüşebilmesi için deneyimden çıkılması gerekmemektedir. Haz alınmaya devam edilir. Acı hissedilmeye devam edilir. Bedensel yaşantı bütün yoğunluğuyla sürer. Değişen şey, bu duygulanımların aynı deneyim içinde üstlendikleri ontolojik statüdür. Özgürlük, deneyimin yokluğunda değil, deneyimin kuruluş biçimindeki dönüşümde belirir.
Deneyimin dışına çıkmadan özgürleşebilmek, belirlenimlerin ortadan kalkması anlamına da gelmez. İnsan yine acıyı acı olarak hisseder. Haz yine olumlu duygulanım üretir. Arzu yine deneyime yönelir. Özgürlüğü mümkün kılan unsur, bunların hiçbirinin yok edilmemesidir. Asıl değişim, bu belirlenimlerin tek merkezli düzeninin çözülmesidir. Haz artık bütün deneyimi tek başına yönetemez; acı da deneyimin sona ermesi gerektiğini bildiren mutlak olumsuzluk olmaktan çıkar. İlişkiler yeniden kurulduğunda belirlenimler de farklı ontolojik işleve kavuşur.
Bu nedenle özgürlük, boşlukta gerçekleşen soyut irade eylemi değildir. Tam tersine, belirlenimlerin tam ortasında ortaya çıkar. Haz ve acının birlikte var olduğu deneyim alanı, özgürlüğün engeli olmaktan çıkarak onun kurulduğu zemine dönüşür. Çünkü özne ilk kez deneyimin hangi ilişkiler içinde işleyeceğine müdahale edebilmektedir. Deneyim devam eder; fakat aynı deneyim artık farklı ontolojik düzen içinde yaşanır.
Burada ulaşılan nokta, ne çileciliğin hazdan kaçışı ne de Stoacı refleksiyonun deneyimden geri çekilişidir. Deneyim olduğu yerde kalır; beden olduğu yerde kalır; duyusal yoğunluk olduğu yerde kalır. Dönüşüm bunların üzerinde değil, bunların arasında gerçekleşir. Haz ile acının aynı bütün içinde yeni ilişki kazanması, özgürlüğün de deneyimin tam merkezinde ortaya çıkmasına imkân verir. Böylece özgürlük, deneyimin alternatifi değil, deneyimin yeni kuruluş biçimi hâline gelir.
7. Hazzın İçinde Kalarak Özgürleşme
7.1 Hazdan vazgeçmeden hedonik belirlenimi kırmak
Haz determinizminin en güçlü yanı, özneyi hazzı istemeye zorlaması değildir. İnsan zaten haz ister. Asıl güç, öznenin isteme biçimi ile hazzın belirleyiciliğini aynı şeymiş gibi yaşamasında bulunur. Haz veren deneyimlerin doğal olarak seçilmesi, zamanla seçimin kendisinin de haz tarafından kurulmuş olduğu gerçeğini görünmez hâle getirir. Böylece özne, kendi arzusunu özgürlüğünün kanıtı olarak görürken, arzunun hangi ilke tarafından biçimlendirildiğini çoğu zaman sorgulamaz. Hedonik belirlenimin kapalı yapısı tam da bu görünmezlik sayesinde süreklilik kazanır.
Makale boyunca geliştirilen çözüm, bu belirlenimi hazdan vazgeçerek değil, hazzın kuruluş biçimini değiştirerek aşmanın mümkün olduğunu göstermektedir. Haz reddedildiğinde ya da ondan kaçıldığında hedonik merkez bütünüyle ortadan kalkmaz; yalnızca ters çevrilir. Haz yine davranışın referans noktası olarak kalır. Buna karşılık acının deneyimin kurucu öğelerinden biri hâline gelmesi, hazzın aynı deneyim içindeki ontolojik statüsünü değiştirir. Haz sürmektedir; fakat artık tek başına deneyimi tanımlayamaz.
Buradaki kırılma son derece incedir. Haz ortadan kaldırılmadığı için özne duyusal yaşamını kaybetmez. Aynı zamanda haz mutlak belirleyici olmaktan çıktığı için deneyim tek eksenli yapısını da koruyamaz. Haz ile özgürlük ilk kez birbirlerinin alternatifi olmaktan çıkar. Çünkü özgürlük artık hazzın yokluğunda değil, hazzın tek egemen ilke olamadığı yeni deneyim düzeninde kurulmaktadır. Haz alınmaya devam edilir; fakat haz artık deneyimin bütün anlamını kendi üzerine toplayamaz.
Bu ayrım, özgürlüğün yeniden tanımlanmasını gerektirir. Özgürlük çoğu zaman belirlenimlerin bulunmadığı boş alan olarak düşünülür. İnsan hiçbir etkene bağlı değilse özgürdür; herhangi bir belirlenim altında hareket ediyorsa özgürlüğü azalmıştır. Böyle bir anlayışta haz da belirlenimlerden yalnızca biridir. Oysa deneyimin gerçek yapısı, belirlenimlerden bütünüyle arınmış bir alan bırakmaz. İnsan her zaman belirli bedensel, biyolojik ve duygulanımsal koşullar içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla özgürlüğün belirlenimlerin yokluğu üzerinden kurulması, deneyimin gerçekliğiyle tam olarak bağdaşmaz.
Acılı şalgamın açtığı düşünsel imkân tam bu noktada önem kazanır. Özgürlük, belirlenimlerin ortadan kaldırılmasında değil, belirlenimlerin birbirleriyle kurduğu zorunlu ilişkinin dönüştürülmesinde ortaya çıkar. Haz varlığını sürdürür, acı da varlığını sürdürür. Fakat artık biri diğerini zorunlu olarak dışlamaz. Haz, yalnızca olumlu olanı isteyen çizgisel hareket olmaktan çıkar; acı ise yalnızca ortadan kaldırılması gereken olumsuzluk olmaktan uzaklaşır. İlişki değiştiği anda belirlenim de yeni anlam kazanır.
Hedonik belirlenimin kırılması tam olarak bu ilişki dönüşümünde gerçekleşir. Çünkü belirlenimi kuran şey tek tek duygulanımlar değildir; onların birbirleriyle kurdukları zorunlu örgütlenmedir. Haz her durumda olumlu, acı her durumda olumsuz ve ikisi de birbirini dışlayan iki kutup olarak kaldığı sürece deneyim aynı mantığı yeniden üretmeye devam edecektir. Acının kurucu unsur olarak korunması ise bu zorunlu dışlama biçimini çözer. Deneyimin yönü artık tek merkezin etrafında dönmez.
Hazdan vazgeçmeden hedonik belirlenimi kırabilmek, öznenin deneyim karşısındaki konumunu da değiştirir. İnsan artık yalnızca haz veren deneyimlerin peşinden giden edilgin tüketici değildir. Deneyimin hangi ilişkiler içinde kurulacağını belirleyen etkin kurucu hâline gelir. Haz almak ile hazzın belirlediği özne olmak birbirinden ayrılır. Birincisi korunur; ikincisi aşılır. Makalenin bütün mantığı da tam olarak bu ayrım üzerine kurulmaktadır.
Özgürlük bu nedenle hazla savaşmanın ödülü değildir. Hazdan uzaklaşmanın doğal sonucu da değildir. Özgürlük, hazzın kendi mutlaklığını kaybettiği anda görünür hâle gelir. Haz deneyimin içinde kalır, fakat deneyimin tek yasası olmaktan çıkar. Öznenin kurucu etkinliği de tam bu noktada ortaya çıkar; çünkü ilk kez deneyim, hazır bir hedonik düzenin uygulanması olmaktan uzaklaşarak iradenin içeriden yeniden kurduğu ontolojik bütünlüğe dönüşür.
7.2 Acıyı hazzın içine içkin fark olarak yerleştirmek
Makalenin ulaştığı temel sonuçlardan biri, acının deneyime dışarıdan eklenen ikinci unsur olarak anlaşılmaması gerektiğidir. Eğer acı yalnızca hazzın karşısında duran bağımsız güç olsaydı, deneyim yine iki kutuplu mücadeleye indirgenirdi. Haz ile acı bu kez birbirlerini sürekli bastırmaya çalışan rakip ilkelere dönüşürdü. Böyle bir yapı, klasik hedonik modelden farklı görünse de onun mantığını korurdu. Yalnızca tek merkez yerine iki merkezin rekabeti söz konusu olurdu.
Acının içkin fark olarak anlaşılması bu nedenle belirleyicidir. İçkin fark, deneyimin dışından gelen yabancı müdahale değildir. Deneyimin tam merkezinde yer alır ve deneyimi içeriden farklılaştırır. Acı, hazzın karşısında duran ikinci dünya oluşturmaz; hazzın kendi yapısının tek anlamlı kalmasını engeller. Böylece haz ortadan kaldırılmadan çoğullaştırılmış olur. Deneyimin iç düzeni, dışsal çatışmayla değil, içeriden üretilen farklılık sayesinde dönüşür.
İçkin farkın en önemli özelliği, bütünü parçalamadan değiştirebilmesidir. Dışsal karşıtlık çoğu zaman bütünlüğü ikiye böler. İçkin farklılaşma ise aynı bütünlüğü korurken onun çalışma biçimini değiştirir. Acılı şalgam deneyiminde de tam olarak bu gerçekleşmektedir. Haz ile acı ayrı ayrı iki deneyim oluşturmaz. Aynı deneyim, kendi içinde farklılaşmış yeni yapıya kavuşur. Deneyimin birliği korunur; fakat bu birlik artık homojen değildir.
Haz böylece kendi sınırını kendi içinde taşımaya başlar. Dışarıdan getirilen yasak, ahlaki ilke ya da çileci disiplin hazzı sınırlamaz. Haz kendi karşıtını dışlayamadığı için mutlaklığını kaybeder. Acı ise deneyimin dışında bekleyen yıkıcı kuvvet değildir. Hazzın tek merkezli yapısını içeriden dönüştüren kurucu farktır. Deneyimin ontolojik zenginliği de tam olarak bu içkin farklılaşmadan doğar.
Acıyı içkin fark olarak yerleştirmek, aynı zamanda öznenin deneyimle kurduğu ilişkiyi de yeniden tanımlar. Özne artık olumlu olanı koruyup olumsuz olanı temizlemeye çalışan varlık değildir. Farklı duygulanımları aynı bütün içinde taşıyabilen kurucu özneye dönüşür. Deneyimin değeri de olumlu öğelerin sayısından değil, farklılıkların korunabildiği ilişkinin niteliğinden doğmaya başlar. Haz kendi karşıtıyla birlikte var olabildiği ölçüde daha derin ontolojik içerik kazanır.
Acının içkin fark olarak konumlandırılması, makalenin başlangıcında tanımlanan haz determinizmini de yeni ışık altında görünür kılar. Haz determinizmi yalnızca haz arayışı değildir; hazzın kendi karşıtını sürekli dışlayarak deneyimi tek merkezli hâle getirmesidir. İçkin fark tam da bu dışlama hareketini içeriden durdurur. Haz ile acı birbirlerini yok etmeye çalışmaktan vazgeçtikleri anda deneyim de tek anlamlı olmaktan çıkar. Özgürlüğün fenomenolojik zemini tam olarak burada kurulmaktadır.
7.3 Hazza mahkûm olmadan haz alabilmek
Makalenin başlangıcında ortaya konulan haz determinizmi ile burada ulaşılan özgürlük anlayışı arasındaki temel fark, hazzın varlığı ya da yokluğu üzerinden değil, hazzın özne üzerindeki ontolojik statüsü üzerinden kurulmaktadır. Başlangıçta haz, deneyimin hem yönünü hem de değerini belirleyen kurucu ilke olarak ele alınmıştı. Deneyim, haz beklentisi tarafından örgütleniyor; arzu bu beklentiye göre şekilleniyor ve irade de büyük ölçüde bu kurulmuş düzenin içinde işliyordu. Böyle bir yapıda özne haz almaktadır; fakat aynı zamanda hazzın belirlediği özne olarak var olmaktadır. Haz ile özne arasındaki ilişki simetrik değildir. Haz, öznenin deneyimini belirleyen merkezdir.
Acının deneyimin kurucu bileşenlerinden biri olarak seçilmesiyle birlikte bu asimetri çözülmeye başlar. Haz ortadan kalkmadığı hâlde, deneyimin tek belirleyicisi olma niteliğini kaybeder. Böylece özne ilk kez haz almaya devam ederken, aldığı hazzın zorunlu mantığı tarafından bütünüyle belirlenmeyen konuma yerleşebilir. Haz alınmaktadır; fakat haz artık özneyi tek yönlü biçimde kuran ilke değildir. Deneyim ile özne arasındaki ilişki yeniden dengelenmeye başlar.
Hazza mahkûm olmak ile haz almak arasındaki ayrım tam da burada görünür hâle gelir. Haz almak, belirli bir deneyimin olumlu duygulanım üretmesi anlamına gelir. Hazza mahkûm olmak ise deneyimin değerini yalnızca bu olumlu duygulanım üzerinden kurabilmektir. İlk durumda haz, deneyimin öğelerinden biridir. İkinci durumda ise bütün öğeleri kendisine göre düzenleyen merkezdir. Aradaki fark niceliksel değildir. Aynı miktarda haz alınabilir; fakat hazzın deneyim içindeki ontolojik işlevi bütünüyle değişebilir.
Hazza mahkûmiyet çoğu zaman fark edilmez; çünkü haz, deneyimin doğal sonucu gibi yaşanır. İnsan hazzı istediğini düşünür; fakat çoğu zaman hazzın nasıl bir deneyim düzeni içinde üretildiğini sorgulamaz. Böylece haz, yalnızca olumlu duygulanım değil, deneyimi anlamlandıran sessiz ölçüt hâline gelir. Bir yaşantının başarılı olup olmadığı, ne kadar yoğun yaşandığından çok ne kadar haz verdiğine göre değerlendirilmeye başlanır. Deneyim kendi yapısıyla değil, ürettiği sonuçla tanımlanır.
Acılı şalgam örneğinde ulaşılan yapı bu sessiz ölçütü değiştirir. Deneyimin değeri artık yalnızca ulaşılan haz miktarında bulunmaz. Haz ile acının nasıl ilişkilendiği, deneyimin hangi iç farklılıkları koruduğu ve öznenin bu yapıya nasıl katıldığı da aynı ölçüde belirleyici olur. Böylece haz deneyimin merkezinden çekilmez; fakat tek ölçüt olma ayrıcalığını kaybeder. Deneyim, yalnızca sonuç üreten süreç değil, kendi kuruluş biçimiyle değer taşıyan ontolojik bütünlük hâline gelir.
Bu dönüşüm, özgürlüğün de yeni biçimde anlaşılmasını gerektirir. Özgürlük artık hazdan vazgeçebilme cesareti değildir. Haz karşısında kayıtsız kalabilme yeteneği de değildir. Aynı şekilde acıyı yüceltmek ya da bedensel yaşantıyı küçümsemek anlamına da gelmez. Özgürlük, deneyimin kurucu ilkelerini içeriden yeniden düzenleyebilme kapasitesidir. Haz alınırken hazzın tek yasa olmaktan çıkarılması, acı hissedilirken acının deneyimi iptal etmesine izin verilmemesi ve her iki duygulanımın aynı bütün içinde yeni ilişki kazanması özgürlüğün gerçek zeminini oluşturur.
İnsan deneyiminin zenginliği de tam burada belirir. Deneyim yalnızca haz üreten mekanizma olarak düşünüldüğünde kendi çoğulluğunu kaybeder. Oysa deneyim, farklı duygulanımların birbirlerini ortadan kaldırmadan birlikte var olabildiği ölçüde derinleşir. Haz, kendi karşıtını dışlayamadığında zayıflamaz; tersine, daha karmaşık bir ontolojik yapının parçası hâline gelir. Acı da yalnızca olumsuzluk olmaktan çıkar; deneyimin tek yönlü kapanmasını engelleyen kurucu farklılığa dönüşür.
Dolayısıyla özgürlük, deneyimin dışında kurulan soyut konum değil; deneyimin kendi iç örgütlenmesinde meydana gelen dönüşümdür. Beden olduğu yerde kalır. Duygulanımlar olduğu yerde kalır. Haz yine hazdır, acı yine acıdır. Değişen şey, bunların özne açısından taşıdığı ontolojik statüdür. Deneyimin değeri artık tek bir duygulanımın egemenliğine bağlanmaz. Birbirlerine indirgenemeyen farklılıkların aynı bütün içinde korunabilmesi, özgürlüğün somut biçimi hâline gelir.
Acılı şalgam bu nedenle gastronomik bir tercih olmanın çok ötesinde, deneyimin nasıl kurulduğunu görünür kılan fenomenolojik model olarak değerlidir. Önemsiz görünen gündelik bir deneyim, insanın özgürlüğünü yalnızca seçimlerinde değil, deneyimin kuruluş mantığında araması gerektiğini gösterir. Hazdan kaçmadan, acıyı yüceltmeden, bedensel yaşantıyı inkâr etmeden ve deneyimin dışına çıkmadan; yalnızca deneyimin iç ilişkilerini yeniden kurarak hedonik belirlenimin katı yapısını aşabilmek mümkündür. Haz almaya devam eden fakat artık haz tarafından yönetilmeyen özne, tam da bu noktada kendi deneyiminin gerçek kurucusu hâline gelir.
Makalenin ulaştığı temel sonuç da budur: Haz determinizmi insan deneyiminin güçlü ve açıklayıcı bir başlangıç ilkesidir; ancak zorunlu kaderi değildir. Deneyimin içine bilinçli biçimde yerleştirilen ve olumsuzluğunu koruyan acı, hazzı ortadan kaldırmadan onun mutlaklığını sınırlar. İrade, hazır hedonik düzenin uygulayıcısı olmaktan çıkarak deneyimin bileşimini kuran etkinliğe dönüşür. Özgürlük ise ne hazdan vazgeçmekte ne de hazzı mutlaklaştırmaktadır; özgürlük, hazzın içinde kalırken onun tek belirleyici ilke olmasını içeriden çözebilmektedir.
Tepkiniz Nedir?